9 Haziran 2026 Salı

SAFVAN B. MUATTAL VE ALDATMA İFTİRASI


 

SAFVAN B. MUATTAL VE ALDATMA İFTİRASI

      SELİM GÜRBÜZER

      Efendimiz (s.a.v); Beni Mustalik Kabilesinin baskın yapmak üzere harekete geçeceği haberini aldığında derhal orduya sefer emri verir. Böylece verdiği talimat doğrultusunda ordu yola revan olur. Derken kabilenin hakkından gelinip bir yandan on kişi öldürülmüş olurken diğer yandan da bir kısmı esir alınmış olur.

      Sefer sonrası Beyda denen yolda mola verildiğinde Hz. Aişe annemiz elini boynuna götürdüğünde gerdanlığın kaybolduğunu sezer bir anda. Tüm aramalara rağmen gerdanlık bir türlü bulunamaz. Bu arada ordu içerisinde huzursuzluk baş gösterir. Hatta birkaç kişi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın huzuruna varıp;

    -“Koca ordunun bir gerdanlık yüzünden bekletilmesine değer mi, baksanıza herkes susuzluktan kırılmış durumda” diye sitem ederler. Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) derhal kızının yanına gitmeye karar verir. Gittiğinde birde ne görsün Allah Resulü (s.a.v)  Ayşe annemizin dizine başını koymuş uyuyor. Tabii bu durum karşısında meramını iletemeden sessizce oradan ayrılmak zorunda kalır.

       Sabah olduğunda Allah Resulü (s.a.v) tarafından sıcağı sıcağına okunan şu ayet nüzul olur:

        - “Su bulamadığınız takdirde temiz toprakla teyemmüm edin. Ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün” (Maide-6).  

        Böylece nüzul olan vahyin akabinde Müslümanlar teyemmümle nasıl abdest alınır hükmünü bizatihi yerinde öğrenmiş olurlar. Bu arada molanın ardından ordu yola koyulduğunda kaldırılan devenin altından gerdanlığın çıkması herkese rahat bir nefes aldırır.  Aslında gerdanlık işin bahanesi, besbelli ki Rabbül Âleminin hikmeti gereği olarak bu olay vesile edilip teyemmümün öğretilmesi murad edilmiştir. Bu olayın hikmetinin devamında ise şu hadise yaşanır. Şöyle ki;

        Kervan yolcuları ilerleye dursun bir konak yerine geldiğinde Hz. Aişe annemiz ihtiyacını gidermek için devesinden inip bulunduğu yerden uzaklaşır, dönüşte yine gerdanlığın kaybolduğunu fark eder. Tekrar dönüp aramaya koyulduğunda gerdanlığı bulmasına bulur ama bu seferde başka bir mesele ile karşılaşır. Çünkü kafile mola verdikleri yerden çoktan gözden uzaklaşmıştı.  Kervanın ardından koşuşturmaya koyulsa da nafile. Yetişmek ne mümkün, nefes nefese kalıp kaldığı yerde yorgunluktan uykuya yenik düşer. Sadece kafileyi kaçıran Ayşe annemiz mi,  Safvan b. Muattal (r.a)  da aynı durumdan muzdariptir. Safvan b. Muattal (r.a)’da tıpkı Aişe annemiz gibi ihtiyacını gidermek için konaklanan yerden uzaklaşmış, o da ordunun gittiğini görmüş, hatta o sıra da Ayşe annemizin uyuya kaldığını fark edince validemize seslenip uyanmasını sağlamış. Annemiz uyandığında Safvan b. Muattal (r.a)'ın yedeğinde getirmiş olduğu deveye bindirmek suretiyle ileride mola verilen yerde ki orduya yetişmiş olurlar. Hatta mola yerinde geç kalma nedenleri anlatılır da.

        Tabi durumdan vazife çıkarmak isteyenler Medine’ye geldiklerinde dedikodu kazanını kaynatmaya başlarlar. Öyle ki, güya Aişe validemizin Safvan b. Muattal (r.a) ile baş başa kaldıkları iftirasını dillerine dolarlar.  Aişe annemiz ise o günlerde geçirdiği yaklaşık yirmi günü bulan hastalık sürecinin ardından tüm dedikodulardan habersiz bir şekilde Ümmü Mistah isimli hanımla hava almak için yürüyüşe çıkarlar. Karanlıkta iki hanım hoş beş sohbet etmenin ardından ayağı takılan Ümmü Mistah sendeleyip yere düştüğünde canı yanıp  o an oğlu Mistah aklına geldiğinde;

     -Hay Allah!  Allah senin cezanı versin Mistah, diyerekten kendi kendine hayıflanmaya başlar.

      Bu durum karşısında Aişe annemiz Ümmi Mistah’a;

      -Bu nasıl bir söz, o senin evladın değil mi deyince,

      Ümmi Mistah cevaben şöyle der:

       -Ey Aişe!  Yaramı deşme, öyle evlat olmaz olsun,  ortalıkta dolaşan dedikodulara alet olanlardan biride bizatihi benim oğlumdur.  Hatta senin hakkında zina iftirasında bulunanlar arasında yer almakta.

        İşte Ayşe annemiz işittiği bu haber karışışında sanki başından aşağı kaynar sular dökülürcesine bir anda kendini sıkıntı hali basar. Ve bu durum babası Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirildiğinde çok üzülür ve bunun üzerine yıllardır geçimini üstlendiği Mistah’a yardım etmeyeceğinin kararını alır.

        Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'de ortalıkta dolaşan dedikodulardan çok rahatsızlık duyuyordu. Ancak bu hususta kesin hüküm gelinceye dek bir süre konuşmamayı yeğler.  Yine de o sıralarda beklemeye koyulduğu vahyin gelmemesi üzerine bu konuda gerek hanımlarıyla gerekse Hz. Ömer (r.anh)’la istişare edip fikir alışverişinde bulunmayı da ihmal etmez. Üstelik istişare ettiğinde hiçbiri suizanda bulunmaz da. Hele bilhassa Hz. Ömer (r.anh);

      -Ya Resulullah! Allah Teâlâ Seni aldatacak bir kadını asla nikâh etmez.  Bu bir iftiradır şeklinde sarf ettiği sözler, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'in yüreğini ferahlatmaya yeter artar da.

      Efendimiz (s.a.v) bu arada Ayşe annemizin yanına vardığında onu ağlar halde gördüğünde şöyle der:

     -Ey Aişe! Allah'tan kork, eğer bir fenalık işledi isen tövbe etmelisin.

     Aişe validemiz:

     -Vallahi o dediğin şeyden Allah’a tövbe edecek değilim. Çünkü böyle yapmakla o suçu kabul etmiş olurum. Ama ben Yusuf’un; “Bana düşen güzel bir sabırdır yardım istenilende Allah'tır  teslimiyetinde olduğu gibi bir duruş sergilemeyi yeğlerim demesi üzerine Resulullah (s.a.v)’i o an vahiy hali sarar. Vahy hali geçtikten sonra eşine tebessüm edip;

        -Ey Aişe! Müjdeler olsun ki,  Allah senin tertemiz olduğunu bildirdi.

       Allah Resulü, Aişe validemizi rahatlatacak sözlerinin ardından mescide girip nüzul olan ayetleri ashabına da okur.  Nitekim okunan ayet-i celile de, Yüce Allah şöyle beyan buyurur:

        -O uydurma haberi size getirenler içinizden bir cemaattir. Siz bu iftirayı hakkınızda kötü bir şey sanmayın. Doğrusu o sizin hakkınızda hayırlıdır.. Bu iftirayı yapanlar dört şahit getirmeli değil miydi? Mademki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde Allah yanında yalancı kimselerdir… Onu duyduğunuz zaman.. subhaneke haza buhtanun azim demeniz lazım gelmez miydi? ... Ancak O Allah’tır ki dilediğinizi temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir’ (Nur suresi 11–21).

        İşte bu okunun ayetlerin gereği olarak Hasan b. Sabit ve Mistah b. Esase iftira cezası olarak seksener değnek vurulmak suretiyle cezalandırılmış olurlar. Hakeza bu iftirayı esas yayan İbni Selül’de cezaya tabi tutulup bundan böyle o ilelebet şahitlikte yapamayacaktır.

       Hiç kuşkusuz Hasan b. Sabit ve Mistah’da pişman olmuşlardı. Neyse ki Resulullah (s.a.v), Allah’tan i gelen vahiyle bu hususu Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a şöyle iletir:

        -“İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, bundan böyle akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere mallarından bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler,  hoşgörü ile karşılasınlar! Öyle ya, onları bağışlamanıza karşılık Allah’ın da sizi bağışlamanızı istemez misiniz? Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Nur, 22).

         Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh), Mistah’ı bir daha aile içine almayacağına dair ettiği yemin için Allah’tan affını diler. Derken Mistah artık aile sofrasında yerini alma saadetine ermiş olur.

        Velhasıl-ı kelam;  Kur’an-ı Mucizül Beyan’ın açıklığa kavuşturduğu mesele sayesinde hem Ayşe annemiz hem de Safvan b. Muattal (r.anh) haklarında isnat edilen suizanlardan arınmış olarak huzur bulmuş olurlar.  

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/safvan-b-muattal-ve-aldatma-iftirasi-8230

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder