SAFVAN B. MUATTAL VE ALDATMA İFTİRASI
SELİM GÜRBÜZER
Efendimiz (s.a.v); Beni Mustalik
Kabilesinin baskın yapmak üzere harekete geçeceği haberini aldığında derhal
orduya sefer emri verir. Böylece verdiği talimat doğrultusunda ordu yola revan
olur. Derken kabilenin hakkından gelinip bir yandan on kişi öldürülmüş olurken diğer
yandan da bir kısmı esir alınmış olur.
Sefer sonrası Beyda denen yolda mola
verildiğinde Hz. Aişe annemiz elini boynuna götürdüğünde gerdanlığın
kaybolduğunu sezer bir anda. Tüm aramalara rağmen
gerdanlık bir türlü bulunamaz. Bu arada ordu içerisinde huzursuzluk baş
gösterir. Hatta birkaç kişi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın huzuruna varıp;
-“Koca ordunun bir gerdanlık yüzünden
bekletilmesine değer mi, baksanıza herkes susuzluktan kırılmış durumda” diye
sitem ederler. Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) derhal kızının yanına
gitmeye karar verir. Gittiğinde birde ne görsün Allah Resulü (s.a.v) Ayşe annemizin dizine başını koymuş uyuyor.
Tabii bu durum karşısında meramını iletemeden sessizce oradan ayrılmak zorunda
kalır.
Sabah olduğunda Allah Resulü (s.a.v) tarafından
sıcağı sıcağına okunan şu ayet nüzul olur:
- “Su
bulamadığınız takdirde temiz toprakla teyemmüm edin. Ondan yüzlerinize ve
ellerinize sürün” (Maide-6).
Böylece nüzul olan vahyin akabinde Müslümanlar
teyemmümle nasıl abdest alınır hükmünü bizatihi yerinde öğrenmiş olurlar. Bu
arada molanın ardından ordu yola koyulduğunda kaldırılan devenin altından
gerdanlığın çıkması herkese rahat bir nefes aldırır. Aslında gerdanlık işin bahanesi, besbelli ki
Rabbül Âleminin hikmeti gereği olarak bu olay vesile edilip teyemmümün
öğretilmesi murad edilmiştir. Bu olayın hikmetinin devamında ise şu hadise
yaşanır. Şöyle ki;
Kervan yolcuları ilerleye dursun bir
konak yerine geldiğinde Hz. Aişe annemiz ihtiyacını gidermek için devesinden
inip bulunduğu yerden uzaklaşır, dönüşte yine gerdanlığın kaybolduğunu fark
eder. Tekrar dönüp aramaya koyulduğunda gerdanlığı bulmasına bulur ama bu seferde
başka bir mesele ile karşılaşır. Çünkü kafile mola verdikleri yerden çoktan
gözden uzaklaşmıştı. Kervanın ardından
koşuşturmaya koyulsa da nafile. Yetişmek ne mümkün, nefes nefese kalıp kaldığı
yerde yorgunluktan uykuya yenik düşer. Sadece kafileyi kaçıran Ayşe annemiz mi, Safvan b. Muattal (r.a) da aynı durumdan muzdariptir. Safvan b.
Muattal (r.a)’da tıpkı Aişe annemiz gibi ihtiyacını gidermek için konaklanan
yerden uzaklaşmış, o da ordunun gittiğini görmüş, hatta o sıra da Ayşe
annemizin uyuya kaldığını fark edince validemize seslenip uyanmasını sağlamış. Annemiz
uyandığında Safvan b. Muattal (r.a)'ın yedeğinde getirmiş olduğu deveye bindirmek
suretiyle ileride mola verilen yerde ki orduya yetişmiş olurlar. Hatta mola yerinde
geç kalma nedenleri anlatılır da.
Tabi durumdan vazife çıkarmak
isteyenler Medine’ye geldiklerinde dedikodu kazanını kaynatmaya başlarlar. Öyle
ki, güya Aişe validemizin Safvan b. Muattal (r.a) ile baş başa kaldıkları
iftirasını dillerine dolarlar. Aişe annemiz
ise o günlerde geçirdiği yaklaşık yirmi günü bulan hastalık sürecinin ardından
tüm dedikodulardan habersiz bir şekilde Ümmü Mistah isimli hanımla hava almak
için yürüyüşe çıkarlar. Karanlıkta iki hanım hoş beş sohbet etmenin ardından ayağı
takılan Ümmü Mistah sendeleyip yere düştüğünde canı yanıp o an oğlu Mistah aklına geldiğinde;
-Hay Allah! Allah senin cezanı versin Mistah, diyerekten
kendi kendine hayıflanmaya başlar.
Bu durum karşısında Aişe annemiz Ümmi
Mistah’a;
-Bu nasıl bir söz, o senin evladın değil
mi deyince,
Ümmi Mistah cevaben şöyle der:
-Ey Aişe! Yaramı deşme, öyle evlat olmaz olsun, ortalıkta dolaşan dedikodulara alet olanlardan
biride bizatihi benim oğlumdur. Hatta
senin hakkında zina iftirasında bulunanlar arasında yer almakta.
İşte Ayşe annemiz işittiği bu haber
karışışında sanki başından aşağı kaynar sular dökülürcesine bir anda kendini
sıkıntı hali basar. Ve bu durum babası Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirildiğinde
çok üzülür ve bunun üzerine yıllardır geçimini üstlendiği Mistah’a yardım etmeyeceğinin
kararını alır.
Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'de ortalıkta
dolaşan dedikodulardan çok rahatsızlık duyuyordu. Ancak bu hususta kesin hüküm gelinceye
dek bir süre konuşmamayı yeğler. Yine de
o sıralarda beklemeye koyulduğu vahyin gelmemesi üzerine bu konuda gerek hanımlarıyla
gerekse Hz. Ömer (r.anh)’la istişare edip fikir alışverişinde bulunmayı da
ihmal etmez. Üstelik istişare ettiğinde hiçbiri suizanda bulunmaz da. Hele
bilhassa Hz. Ömer (r.anh);
-Ya Resulullah! Allah Teâlâ Seni
aldatacak bir kadını asla nikâh etmez. Bu bir iftiradır şeklinde sarf ettiği sözler,
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'in yüreğini ferahlatmaya yeter artar da.
Efendimiz (s.a.v) bu arada Ayşe annemizin
yanına vardığında onu ağlar halde gördüğünde şöyle der:
-Ey Aişe! Allah'tan kork, eğer bir fenalık
işledi isen tövbe etmelisin.
Aişe validemiz:
-Vallahi o dediğin şeyden Allah’a tövbe
edecek değilim. Çünkü böyle yapmakla o suçu kabul etmiş olurum. Ama ben
Yusuf’un; “Bana düşen güzel bir sabırdır
yardım istenilende Allah'tır” teslimiyetinde
olduğu gibi bir duruş sergilemeyi yeğlerim demesi üzerine Resulullah (s.a.v)’i
o an vahiy hali sarar. Vahy hali geçtikten sonra eşine tebessüm edip;
-Ey Aişe! Müjdeler olsun ki, Allah senin tertemiz olduğunu bildirdi.
Allah Resulü, Aişe validemizi
rahatlatacak sözlerinin ardından mescide girip nüzul olan ayetleri ashabına da okur.
Nitekim okunan ayet-i celile de, Yüce Allah
şöyle beyan buyurur:
-O
uydurma haberi size getirenler içinizden bir cemaattir. Siz bu iftirayı
hakkınızda kötü bir şey sanmayın. Doğrusu o sizin hakkınızda hayırlıdır.. Bu
iftirayı yapanlar dört şahit getirmeli değil miydi? Mademki onlar bu şahitleri
getiremediler, o halde Allah yanında yalancı kimselerdir… Onu duyduğunuz
zaman.. subhaneke haza buhtanun azim demeniz lazım gelmez miydi? ... Ancak O
Allah’tır ki dilediğinizi temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir’ (Nur suresi 11–21).
İşte bu okunun ayetlerin gereği olarak
Hasan b. Sabit ve Mistah b. Esase iftira cezası olarak seksener değnek vurulmak
suretiyle cezalandırılmış olurlar. Hakeza bu iftirayı esas yayan İbni Selül’de
cezaya tabi tutulup bundan böyle o ilelebet şahitlikte yapamayacaktır.
Hiç kuşkusuz Hasan b. Sabit ve Mistah’da
pişman olmuşlardı. Neyse ki Resulullah (s.a.v), Allah’tan i gelen vahiyle bu
hususu Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a şöyle iletir:
-“İçinizden
fazilet ve servet sahibi olanlar, bundan böyle akrabasına, yoksullara, Allah
yolunda hicret edenlere mallarından bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler, hoşgörü ile karşılasınlar! Öyle ya, onları
bağışlamanıza karşılık Allah’ın da sizi bağışlamanızı istemez misiniz? Allah,
çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Nur, 22).
Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh), Mistah’ı
bir daha aile içine almayacağına dair ettiği yemin için Allah’tan affını diler.
Derken Mistah artık aile sofrasında yerini alma saadetine ermiş olur.
Velhasıl-ı kelam; Kur’an-ı Mucizül Beyan’ın açıklığa
kavuşturduğu mesele sayesinde hem Ayşe annemiz hem de Safvan b. Muattal (r.anh)
haklarında isnat edilen suizanlardan arınmış olarak huzur bulmuş olurlar.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/safvan-b-muattal-ve-aldatma-iftirasi-8230

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder