30 Mayıs 2018 Çarşamba

ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN YOL ARKADAŞI AHMET ER’İN GÖNÜL DÜNYASI



        ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN YOL ARKADAŞI AHMET ER’İN GÖNÜL DÜNYASI
      SELİM GÜRBÜZER
         Her ne kadar Manisa Şehzadeler şehri olarak anılsa da, son dönem nesil olarak bizim açımızdan Manisa denince daha çok ister istemez Ahmet Er, Selçuk Duracık ve Halil Esendağ gelmekte. Bu nedenle bilhassa ülkü erlerini bağrında taşıması hasebiyle Manisa’ya bir başka gözle bakarız hep.  Hiç unutmam bir gün Bayburt Şehit Osman tepesinde mahalle arkadaşım Nevzat Köse ile hasbıhal ederken bana Kenan Evren döneminde İzmir’de askerlik yaptığı günlerden de bahseder. O günlerde askerlik vazifesi gereği İzmir’den Buca Cezaevine gidiş gelişlerinde en son Halil Esendağ ve Selçuk Duracık’ın idam edilişiyle birlikte toprağa verilişinde güvenlik görevlisi olarak mezarı başında bulunduğunda Manisa’nın üzerine adeta matem havası çöktüğünü anlatmaktan kendini alamaz da. Böylece bu anlatılanlardan hareketle Manisa’nın tüm ülkü camiasının nezdinde bir bambaşka duygu yüklü bir şehir olduğunu bir kez daha idrak etmiş oldum. Dahası Manisa, Şehzadeler şehri olmanın ötesinde ölüme şerbet diyen bir şehirdir dersek yeridir. Nasıl mı? Halil Esendağ ve Selçuk Duracık’ın idam sehpasında şahadet şerbeti içmesine ramak kala arkadaşlarına ve ailelerine yazdıkları Yusufiye mektuplar bunun bariz delilleri zaten. İlginçtir infaz anına saatler kala bu iki ülkü şehidinin ülküdaşlarına ithafen yazdığı mektupta Saadat-ı Kiram ve Gönüller Sultanı Seyda (k.s)’a selam göndermeleri de son derece manidar bir duygu selidir.  Bakın o mektupta ne diyorlar:
         “Ol deyince bütün âlemleri olduran, her şeyin sahibi mutlak hakimi Cenab-ı Rabbül alemine sonsuz hamda ve sena olsun. Selatü selam, âlemlere rahmet olarak gönderilen Cenab-ı Allah’ın en sevdiği kulu ve Resul’ü ümmeti olarak şereflendirdiğimiz “O” en güzele Hz. Muhammed (s.a.v) efendimize, sevgili ailen, ashabına, Saadet-i Kiram ve Gönüller Sultanı Seyda (K.S) Hazretlerine cümle Evliyaya ve mü’minlere olsun inşallah.   
           Esselamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve beakatühü, Pek muhterem.. abi ve dünya ukba kardeşlerimiz, gönüller dostu sevgi, hürmet ve hasretle kucaklaşır muhabbetle büyüklerimizin ellerinden, küçüklerimizin gözlerinden öper aciz şahsımız ve ehl-i İslam hayır dualarınıza Cenab-ı Rabbül Âleminden niyaz ederim.
          Muhterem abilerimiz ve gardaşlarımız…
          Bu aciz satırları yazmamızın gayesi sizle gönüllerde helalleşmek içindir. Cümleniz hakkınızı helal edin hayır ve dualarınızı eksik etmeyin. Bizlerin varsa cümlenize hakkımız helal olsun. Rabbül Âlemin takdiri böyleymiş. Elhamdülillah biz acizlere takdiri ilahisine rıza göstermeyi nasip etsin, Rabbül Âlemin inşallah.
          Bir haberde şöyle buyuruluyor: Ölüler için yapılan dualar nurdan tabaklarla onlara takdim olunur (Hadis-i Şerif).
       Ölüye kendisinin üzerine yas tutması sebebiyle kabirde azab olunur. (Hadis-i Şerif)
        İman sahibi Mevla’mıza kavuşuncaya kadar rahata eremez.
       Esselamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü. Haziran 1983” (Bkz. Remzi Çayır, Onlar Diridirler, Alperen Yayınevi -1987, Sayfa:97)
       Peki ya, Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı Ahmet Er Ağabeyimizin Manisa açısından önemi nedir derseniz, malumunuz bu değerli ağabeyimizin vefatının hemen ardından EnPolitik ve Bayburt Postasında yayınlanan  “Bir Gönül Adamı Ahmet Er” makalemize bakıldığında (http://www.bayburtpostasi.com.tr/bir-gonul-adami-ahmet-er-makale,7450.html) önemi net bir şekilde görülecektir. Tabii Ahmet Er’in hatıraları bu makaleyle sınırlı değil,  dahası da vardı elbet. Madem dahası var, o halde Horasani Gönül ağabeyimizin Kamer Vakfı Bülteninde ve Gündüz Gazetesinde yayınlanan iki önemli hatırasını atlamak olmazdı. Nasıl ki, Selçuk Duracık ve Halil Esendağ yazdığı mektuplarında Seyda Hz.lerini anmadan geçememişlerse, Ahmet Er Ağabeyimizde hatıralarına Seyda Hz.lerini katmadan geçememiştir.  Öyle ki bu hatıra, hatıra olmanın ötesinde tarihe not düşülecek derecede öneme haiz tarihi bir vesika dersek yeridir. Madem öyle Ahmet Er Ağabeyimiz,  Gönül Sultanını anlatırken bu tarihi vesikaya bir bakıp kendi gönül dünyasına nasıl ışık olduğunu bir görelim:
      “Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün manada bir büyük zat atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır... Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu.. ''Maksadın nedir?..'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu manadan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (k.s) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mana âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.
      ''Biz Hıristiyan âleminden korktuğumuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdulbaki (k.s) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
     1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.
    Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini manada da, zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mana ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
      Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inşallah yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.
    MÜRŞİD-İ KÂMİL
        Söze Allah'ın (c.c) adı ile başlarız. Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
      Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu âdemoğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi.
   Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
    Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksiniz?'' demememiz içindi.
     Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
       ''Bu mukavele ve bu misak-ı fıtri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve, ''Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaati savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seyda’mız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlâs ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.
         Mahdumu alîleri Fevzeddin Hz.leri naklettiler: Seyda’mız buyuruyor ki Fevzeddin bir kâğıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seyda’mız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah (c.c) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''
     Kendileri hayatta iken bir mana âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükselişini milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.
      Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
    ''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz.leri olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.
       Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seyda’mız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlara muhatap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.”
Kaynak: Kamer Vakfı Bülteni ve Gündüz Gazetesi.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2249/ahmet-er-agabeyimizin-gonul-dunyasi.html

3 Mart 2018 Cumartesi

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBE VE İRTİCA



 28 ŞUBAT POSTMODERN DARBE VE İRTİCA

                   SELİM GÜRBÜZER

        Bilindiği üzere 28 Şubat sürecinin tezgâhladığı Aczimendilik sahne aldıktan sonra Türk basınında ortaya çıkan irtica tartışmaları bütün hızıyla değişik türden yorumları beraberinde getirmişti.  Malum çok satan kartel medya gazetelerinin olayı veriş şekli tezat teşkil etmesi bir yana mütedeyyin Müslümanları ve ehlisünnet tarikat ve cemaatleri karalamaya yönelik sinsi bir planın sahneye konuluş adımıydı. Öyle ki, Aczimendilik üzerinden aba altından sopa gösterilerekten ehlisünnet çizgisini takip eden tüm cemaatler mercek altına alınıp onları zan altında bırakma girişimi gözlerden kaçmaz da. Hatta bazıları işin ölçüsünü kaçırıp sözde İslamcı yazarların ağzından televizyon ekranlarında cümle ehlisünnet itikadı üzerine hareket eden cemaatlere hakaretler yağdırmaktan geri durmayacaklardır. Böylece 28 Şubat ruhuna çanak tutmuş oluyorlardı. İşte her daim kartel medyanın yazılı ve görsel ekranlarına konu manken bu sözde İslamcı aydınların ağzından dökülen zehir zemberek ifadelerle hadiseler çarpıtılarak İslam’ın ana caddesinde yürümeyi ilke edinmiş mütedeyyin Müslümanlara gözdağı veriliyordu. Daha da yetmedi tankların gölgesinde insanımıza sürekli psikolojik korku salmayı da ihmal etmezler de.  
           Düşünsenize o kâbus dolu yılları, malum gazetelerde sürmanşet olarak aylar süren Aczimendi ve diğer benzeri gruplar üzerinde verdikleri haberlerle asıl dert davaları ehlisünnet çizgisi üzerine hareket eden cemaatleri ve tarikatları irtica yaygarasıyla hedef tahtasına oturtuyorlardı. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökünü kurutacaklarını düşlüyorlardı güya. Derken düşledikleri birtakım saiklerden hareketle İslam’ın yükselişini durduracak manevralara girişivermişlerdir. Tabii onların bir hesabı varsa, Allah’ın da mutlak değişmez bir hesabı vardı.  Nitekim onca irtica yaygaraları kopartılaraktan bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat ruhu 2002 yılı itibariyle Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle birlikte adım adım tükenişe geçtiğine şahit olduk.  İyi ki 28 Şubat kalıntısı Anasol hükümeti düşüp milletin derin feraseti devreye girdi de 28 Şubat ruhu tarihin tozlu raflarına terk edilip artık gelinen noktada 2023 Yeni Türkiye’den söz eder olduk.         
          Gerçekten de o yıllar tam manasıyla kâbus yıllardı,  sıkıysa o yıllarda 28 Şubat aleyhine bir kalem oynatıla,  hemen ipe sapa gelmez suçlamalarla hakkından geliniyordu, derken zavallı adam durumuna düşülüyordu.  Eeeh ne yapsın zavallı adam, mesnetsiz suçlamalar karşısında cevap verse bir türlü vermese bir türlü,  her iki durumda da kapana kıstırılmaktan kurtulamazdı. Zaten 28 Şubat denince ölçüsüzlüğün biri bin pirim yaptığı atmosferde kendine direnenleri silindir gibi ezip geçtiği, yalakalık yapanlara da paspas muamelesine tabii tuttuğu bir sürecin adı olarak akla takılır. Hele bu süreçte anlı şanlı dillere destan bir kartel medyamız vardı ki, evlere şenlik, 28 Şubat ruhuna tam göbekten bağlıydılar. Öyle ki apoletli askerlerin talimatları doğrultusunda haber yapmaktan zevk alacak kadar zıvanadan çıkmışlardı. Nasıl bir medyaysa gece gündüz askeri paşaların talimatları doğrultusunda tuttukları günlüklerle milletin kuyusunu kazmışlardır. Keza bu nasıl gazetecilikse 28 Şubat ruhunun ortaya koyduğu psikolojik sindirme harekâtının baş aktörleri olmayı onurlarına yedirebilmişlerdir. Zaten cibilliyetleri buna müsaitti,  dolayısıyla her türlü onursuzluğu mideleri kaldırabiliyor. Onların kaldıramadıkları şey belli,   o da malum milletin baş tacı ettiği sevgi ocakları ve dergâhların varlığıdır. Onların gözünde sevgi ocakları örümcek ağı, irtica yuvasıdır.  Düşünsenize daha şeriat, tarikat ve cemaat gibi kavramların ne manaya geldiğini sorup soruşturmadan habire karalama ciheti yoluna gitmişlerdir. Oysa söz konusu hedef tahtasına oturttukları cemaat ya da müntesiplerin kullandıkları kavramlara aşina olabilselerdi asıl irtica şablonu tarifine bizatihi kendilerinin birebir uyumlu olduğunun tespiti zor olmayacaktı. Sanki adamlar aya füze fırlattılar da onları engelleyen olmuş,  ne dedemizin şalvarı,  ne sakalı ne de nenemizin eşarbı mani oldu. İşte kendini ilerici sanan şu meşhur aklı evvel kartel medya kalemşorlar her şeyi tersyüz göstererek aslında ufuksuzluklarını ortaya koymuşlardır. Dedik ya ufku dar adamlar, onlardan başka ne bekleyebiliriz ki.  İlla bir şey bekleyeceksek, beklenecek adres belli; aziz milletimizin feraseti ve derin sinesi elbet.  
          İyi ki de feraset sahibi yüreği engin derya necip milletimiz var. Hem de nasıl necip milletmişiz, gelmişiz dünyaya hiç kimseden akıl almaksızın 28 Şubat zihniyetinin izlediği metodun ilim mi, yoksa bir senaryo mu olduğunu ferasetiyle çözecek gücünü 2002 seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ı iktidara taşımakla göstermişiz. İşte bu feraset yanımız 28 Şubat postmodern darbeci zihniyeti tarihin çöplüğüne atmaya yetmiştir.  Belli ki milletimizin bu engin feraseti ehlisünnet kaynaklı yaşantısının yansıması ferasettir.  Şayet kartel medya da milletimizin bu derin ferasetine ve sağduyusuna yaraşır tavır ortaya koyabilseydi sözde İslamcı radikal gruplarla mütedeyyin Müslümanları aynı kefeye koyup birbirine karıştırıyor olmayacaktı.  Bundan da daha öte kendi meslekleri açısından etik haber veya objektif habercilik yapmış olacaklardı. Her şey bu kadar gayet basitken,  bir anda çirkin yollara tevessül ederek 28 Şubat postmodern darbenin amigoluğuna soyunmuş bir medyayı karşımızda bulduk. Aslında bu illet durum medyanın eskiden beri kurtulamadığı maraz melettir. Öyle bir maraz bir illet ki sapla saman her defasında karıştırılarak sürmanşetten kamuoyuna yalan haber olarak servis edilebiliyor. Derken tarikat mensubu olmayanlar tarikatçı, şarlatanlarda şeyh olarak takdim edilebiliyor. Onlar aslı astarı olmayan haber yapmaktan geri durmaya dursunlar milletimiz her şeyin farkında ya, hiç boşa heveslenmesinler kandırılan millet değil kendilerini ancak kandırmış olurlar.  Şahit mi?  İşte dünden bugüne türemiş ne idüğü belirsiz ehlisünnet dışı grupların gerçek tarikatmış gibi yutturulma girişimlerinin fitneye yelken açtıklarına bizatihi yakın tarihimiz şahit.  İşte 31 Mart vakası,  işte yargısız infaz mantığı çerçevesinde kurulan İstiklal mahkemeleri,  işte Menemen olayları ve daha nice provokatif girişimler bunun en tipik misali kandırmacılardır.
             Evet,  geçmişten bugüne tüm provokatif hadiselere baktığımızda hemen hepsinin ortak özelliği nerde Asrı Saadet hayatını örnek almamış, nerde tasavvuf düşmanı, nerde ehlisünnet mezhep karşıtı, nerde hadis tanımayan sözde İslamcı gruplar varsa onlar üzerinde  “İşte Müslümanlık budur” demeye getirerekten ortalığı fitneyle bulamakta mahir olmalarıdır. Medya etiği desek hak getire, etiğin sadece adı var, asıl etikten söz edeceksek bunu milletimizin derin sinesinde ziyadesiyle mevcut zaten.  Düşünsenize kartel medyanın her türlü alavere ve dalaveresini derin sinesinde çözüp kurguladıkları planlarını er geç boşa çıkarabiliyor. İşte bu deruni ferasettir ki, 28 Şubat’ın ürettiği Aczmendiliğin Ergenekon örgütlenmeye temel destek teşkil edecek bir oluşum olduğunu milletçe fark etmekte gecikmedik. Böylece bu grubu kendi oyunuyla baş başa bırakıvermiş olduk. Üstelik Said Nursi Hz.lerinin ismini kullanarak hareket eden bir güruhtur. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değildi,  bikere Risale-i Nur metoduyla uzaktan yakından alakaları olmadıklarını Ankara caddelerinde dikkat çeken görünüm verip yürümelerinden sezdik. Dedik ya milletçe bu ve buna benzer filmleri biz daha önceden çok seyretmiştik,  bir değil iki değil öteden beri alışık olduğumuz oyunlardan sadece nevi şahsına münhal bir tanesiydi.  Hani şu her yıl anısına düzenlenen Kubilay’la simgeleştirilen Menemen olayı var ya, işte bu olayı irdelediğimizde Aczmendi harekâtıyla benzerliğini anlamakta hiçte zorlanmayız. Malum Menemen hadisesi esrarkeş Mehmed’e havale edilerek sahneye konmuştu. İlk iş Menemende Camii içindeki minberden aldığı yeşil bayrağın altına topladığı kişilere; “Bayrağın altına girmeyen kâfirdir” diye nara attırmak olur, akabinde Kubilay’ın canına katledilecek provakatif hadiseler gerçekleşir. Tarih tekerrür edecek ya,  bu kez bu senaryoyu 28 Şubat sürecinde izledik. Gerçektende Aczmendi kılığında bir grubu  ‘Şeriat isterük’ diye sokağa salaraktan “İşte Müslümanlık budur” dedirtecek bir oyunla tüm mütedeyyin Müslümanların defteri dürülmesi hedeflenmiştir. Allah’tan kurguladıkları oyun Milletimizin derin sinesi sayesinde duvara toslayacaktır.              
         Evet,  Türkiye’de ara ara kamuoyu algısına sunulmak üzere izlettirilen her senaryo geçmişte izlediğimiz filmlerin tekrarından başkası değil elbet.  Hele ki algı operasyona konu olacak aktörlerin köklerine inildiğinde görülecektir ki; bunların her biri İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi fitne mümessillerinin bir değişik versiyonu oyunculardır. Dün nasıl ki Hasan Sabbah Selçukluya karşı Alamut kalesinden efsunladığı fedaileriyle intihar timleri oluşturmuşsa, aynen öylede 15 Temmuz 2016’da FETÖ elebaşçısı Pensilvanya’dan gönderdiği talimatlarla efsunladığı ihanet timleri vasıtasıyla Meclise, Cumhurbaşkanlığı Külliyesine, Emniyet Birimlerine,  sokağa çıkan halka havadan ve karadan bomba yağdırma yeltenebilmiştir. Allah’tan ki tarihten bugüne oynanan oyunlarda rol alan tüm fitne aktörlerin oyunları bir şekilde hakikat karşısında tarihin çöplüğüne gömülebiliyor.  Ama şu da var ki, bir fitne hareketi bittiğinde yerine bir başka türü türeyebiliyor.  İlla bu tür ihanet hareketleri tekerrür etmesin diyorsanız İstiklal şairimiz Mehmet Akif’in haykırışına kulak vermek kâfidir. Bakın ne diyor:
           “Tarih tekerrür diye tarif ediyorlar
            İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”  Evet, bu haykırış meramımızı anlatmaya yeter artar da.  
           Şu da var ki İbn-i Sebe, Hasan Sabah gibi fitne önderi aktörler her devirde var olsalar da bunun karşıtı panzehir olarak ta her devirde ışık fenerleri vardır hep. Nasıl mı? İşte Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali nisbetinden gelen Tarikatı Aliyelerin Pirlerinin varlığı bu gerçeği teyid ediyor.  İyi ki de ehl-i sünnet yolunu yol bilen Tarikat-ı Aliyeler var da her dönemde fitne hareketlerinin üstesinden gelebiliyoruz. Çünkü fitne hareketleri zehir, sevgi ocağı merkezler ise panzehirdir. O halde bize ehlisünnet yolu üzerine hareket eden ışık fenerlerine tabii olmak düşer.  
          Hiç kuşku yoktur ki dünya döndükçe hak ve batıl arasında kavga bitmeyip devam edecektir. Hele ki dine duyarlılık dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar yerinde durmayıp daha da azgınlaşacaktır. Yetmedi kapalı kapılar ardında rol alan derin senaristler, kendi teorilerinin iflasını gördükçe, sanal düşman üretmekten geri durmayacaklardır. Her ne kadar günümüz kriterlerinde istihbarat ve askeri güç gerekliliği vurgulansa da, zihinleri algı operasyonlarıyla esir almak cephede vuruşmaktan daha akıllıca yöntem gibi gözüküyor.  Zaten algı operasyonlarıyla zihinlere pranga vurmak vahşi batının huyudur,  dün olduğu gibi bugünde fethedeceği ülkeleri birtakım içi boş kavram ve sloganlarla avlamayı alışkanlık hale getirmekten de yüksünmezler. Baksanıza böylesi alışkanlıkla herhangi bir ülkeyi balistik füzelerle ve bombalarla işgal etmektense o ülkenin yerli kültürleri kurutmanın maliyeti çok daha ucuzdur, niye alışkanlık edinmesinler ki.  Hani,  huylu huyundan vazgeçmez derler ya,  aynen öylede Batı dünyası bir zamanlar tehdit gördüğü komünizmin çöküşüyle birlikte kendine yeni rakip güç olarak İslam’ı seçmiştir. İslam’ı tüm ülke halklarının gözünde küçük düşürebilmek için denemediği yol ve uygulamadığı senaryo kalmadı diyebiliriz. Onlar deneye dursun şu da var ki güneş balçıkla sıvanamaz, er geç Allah nurunu tamamlayacak,  buna inancımız tam da.
         İslam’ın kendine özgü yapısından mı, ya da sürekli gündemde kalmasından mı bilinmez amma, her iki halde de İslam’ın gücüne güç kattığı muhakkak. Hatta Müberra dinimizi “İslami fobi (korku dini)” yaftasıyla yayılışı engellenmeye kalkışılsa da hele şükür ki İslam’ın cezb ediciliği devam etmektedir. Tabii böylesi cezb edicilik zinde güçler için hiçte arzu edilmeyen durumdur. Üstelik Müslümanların kahır ekseriyeti radikal oluşumlardan yana tavır koymayıp, tam aksine insanı kâmillerin etrafında halka oluşturmakta. Tabii bu da zinde güçlerin arzu etmediği durum, çünkü İslami fobi yaftasını boşa çıkartacak tek silah sevgidir. Sevgi ile fethedilemeyecek kale yoktur zaten. Ancak bir takım zinde güçler buna da kendince bir yöntem bulup hakiki mürşitlere karşı alternatif sahte mürşit kılığında aktörlerle İslam’ın yayılışının önüne geçebileceğini düşünüyorlar. Akıllarınca ehli tarik yolunun irşat faaliyetlerini akamete uğratacaklarını sanmaktalar, oysa çok büyük yanılgı içerisindeler. Bikere hayatını “İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu” (Allah’ım isteğim sen, maksadım senin rızanı kazanmaktır)  üzere tanzim etmiş ışık fenerlerinin faaliyetini hangi sinsi oyun, hangi sinsi tezgâh yöntem önleyebilir ki? Hele ki niyet hayır akıbet hayır diyen bir manevi güç karşısında batılın güdük kalması kaçınılmazdır. Allah korusun niyetten sapma olduğunda düşüş bizim içinde kaçınılmaz elbet. Madem öyle neydik edip Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak düşmemeye gayret etmek lazım gelir.  Zira gayret bizden Tevfik Allah’tandır.  
            Bir hatırlayın o günleri,  neydi o 28 Şubat zihniyeti diye. Hiç kuşkusuz tek dert davası Allah olan gönül sultanlarının varlığına tahammül edemeyen bir takım iç ve dış zinde güçler, bazı taşları yerinden oynatmak adına Aczimendi ve Ali Kalkancı gibi figürleri 28 Şubat postmodern darbeye malzeme yapmışlardı. Planladıkları kurguyla Müslümanların canına ot tıkayacaklarını düşünüyorlardı. Neyse ki necip milletimizin büyük sabrı ve feraseti devreye girdiğinde tertipledikleri oyunlar akamete uğrayacaktır. Nasıl akamete uğramasın ki, milletimiz aynı oyunu seyrede seyre de epey tecrübe edindi, dolayısıyla hangi oyun oynanırsa oynansın artık eskisi kadar yutmuyor.  Nitekim yutmadığının bir göstergesi diyebileceğimiz
 magazin dünyasının ünlü isimlerinden, aynı zamanda JİTEM’in yayın organı strateji dergisinde çalışan Sisi lakaplı Seyhan Soylu bir travestinin Müslümanlar üzerinde oynanan oyundaki rolünü itiraf etmesinden pekâlâ anlayabiliyoruz. Gerçektende itiraflarına baktığımızda; 28 Şubat postmodern darbeye zemin hazırlamak adına bizatihi bu işi tezgâhlayanların içerisinde bulunduğu ve bu iş için Ali Kalkancı, Müslim Gündüz, Fadime Şahin gibi tiplemelerin kullanıldığını görüyoruz. Her ne kadar Sisi’nin itirafı geç kalınmış bir itiraf olsa da,  sonuçta 28 Şubat post modern darbenin milletin canını okumaya yönelik bir hareket olduğunu tarihe not düşmesi bakımdan kayda değer buluyoruz. İyi ki de tarihe not düşüldü de bu ve buna benzer itiraflar sayesinde 28 Şubatın maskesini düşürecek komisyonun kurulduğuna şahit olabildik. Gerçektende Ak Parti iktidarı döneminde kurulan Meclis araştırma komisyonunun yaptığı çalışmalarda Aczimendi ve Kalkancı hadiselerin arka planında birtakım zinde kuvvetlerin varlığı bir kez daha doğrulanmış oldu. Artık yediden yetmişe herkes şunu iyi anladı ki; 28 Şubat demek irtica bahanesinin arkasına sığınaraktan İslam’ı silme amaçlı postmodern darbe girişimidir. Daha da ilginç olan Kalkancı’nın 28 Şubat postmodern darbenin ürettiği bir sahte şeyh rolünde İslam’dan bihaber biri olduğunun ortaya çıkmasıdır.  Belki içlerinde olup biteni okuyamamanın cehaletiyle samimi kişiler var olmuş olabilir, ama ortada bir tezgâhın döndüğü besbelliydi. Sonuçta bilerek veya bilmeyerek de olsa bu sinsi ve adice oynanan oyuna alet olmaları hasebiyle yinede tövbe etmeleri gerekir. Zira tövbe kapısı son nefese kadar açıktır. Bakın, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü de Mekke’nin fethinde Müslümanlara acımasızca zulüm yapmış birkaç kişinin dışında bütün müşrikleri affetmiş ve onlara şöyle buyurmuştu: “Bende Yusuf’un kardeşlerine ‘bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.’ Dediği gibi derim… Gidin, serbestsiniz”
           Fatih Sultan Mehmet’te Peygamber dilinden övülmüş kumandan edasıyla Topkapı surlarından İstanbul’a girerken gayrimüslimlere aynı hoşgörü ve hürriyet tavrı gösterip; ‘Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmek daha yeğdir’ lafını söylettirebilmiştir. Yine günümüz Türkiye’sinde Seyda (k.s)’de kendisini karalamaya çalışan basına karşı söylediği o müthiş söz aynı kaynaktan beslenmiş bir başka tavrı ortaya koyuyordu:
            —Biz bize iftira edenleri bile severiz. Yapımız bu temel üzeredir.
            İşte bu müthiş kayda değer sözlere bilmem başka daha ne eklenebilir ki?
            İrtica tartışmalarından çıkaracağımız bir diğer husus ta uçuk kaçık şeylere itibar etmemek olmalıdır. Maalesef yozlaşmanın doruğa ulaştığı şu fani dünyada kendine çıkış yolu arayan bir takım insanlar psikolojik ihtiyaç gördüğü şova dayalı sahte tarikat ve sahte önderlerden medet ummaları hakiki tarikatlara, hakiki mürşitlere gölge düşürebiliyor. Ehlisünnet çizgisinde yürüyen tasavvuf yolunu tercih etmek gerekirken maalesef istidrac kaynaklı gösterişe dayalı sapık yollara tevessül edilmekte. Oysa ölçüsü Allah ve Resulünün hakikatleri olan bir müminin tercihi, Risale-i Kuşeyri’de beyan buyrulan  ‘istikamet’ üzere giden yol olmalıdır. Bakın Rabbani âlimler ne diyor;
             “Her kim ki bizde İslam’a ve sünnet-i seniyye’ye aykırı bizi uyarmazsa ruz-i mahşerde iki elimiz yakasında davacı oluruz.” Böyle demekle de çok haklılar, çünkü müminin kerameti, müminin istikametidir.
              Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2031/28-subat-postmodern-darbe-ve-irtica.html

9 Şubat 2018 Cuma

VAKTAKİ BİR ZAMAN PAPA 16. BENEDİKTUS’UN BİZİ DÜŞÜNDÜREN ZİYARETİ


             PAPA 16. BENEDİKTUS’UN BİZİ DÜŞÜNDÜREN ZİYARETİ

                                                                                                           SELİM GÜRBÜZER


          Slavlar hakkında hem siyasi teşkilat hem de devlet kurma yönünden yeteneksiz ırk dersek yeridir. Esclave (slav) köle demektir zaten. Düşünebiliyormusunuz Slavlar adına uygun davranıp tarihin belli dönemlerinde Türk ve Cermen idaresi altında yaşayarak ancak varlıklarını koruyabilmişlerdir. Yinede devletsiz himaye altında yaşamalarına rağmen ileriki dönemlerde coğrafyanın getirdiği bir takım avantajları kullanaraktan iyi bir konuma gelebilmişlerdir. Bilhassa Rus Prenslerinin Bizans’tan hem Ortodoks Hıristiyanlığını, hem kültür yazıtlarını kapmaları hem de bu arada Altınordu Hanlığının parçalanmasıyla birlikte kuvvet kazanacaklardır.  Hele bir kuvvet kazanmaya görsünler hemen doğu ve güneye doğru yelken açaraktan eski Türk ülkelerini istila edecek fırsatını yakalarlar bile. Derken bizim açımızdan Moskof çizmesi altında yaşamanın getirdiği sancılarla baş başa kalma bir durum ortaya çıkar.  Hatta bu arada Slavlaşan bir kısım Türkler, Balkanlarda Bulgar devleti kurar kurmasına da bu da bir başka yeni sıkıntılara kapı aralayacaktır. 
          Hele ki Çarlık Rusyası gücüne güç kattıkça Çarlarda o ölçüde sıcak denizlere inme ülküsü şuuru ile hareket edeceklerdir. İcabında ülküleriyle de yetinmezler kendilerini Moskof Patriğinin eliyle taçlandırırlarda. Böylece giydikleri tacın İsa’nın tacı olduğunu,  dolayısıyla İsa’nın temsilcisi olduklarını ilan etmekte beis görmeyeceklerdir. Tabii hal vaziyet böyle olunca,  Moskof Patriğinin’de canına minnet Hıristiyanlığa öncülük etmenin Çarların hakkı olduğu savını devamlı işleyecekdir.  
            Ne diyelim işte görüyorsunuz Patrik, cihan hâkimiyeti yolunda Çar'ları Hıristiyan âleme böyle takdim ederken bizde maalesef Lozan koridorlarında boza pişirip misakı milli sınırları içerisinde kalmayı zafer olarak addetmişiz. Yetmedi hilafetin ilgası kararını alaraktan İstanbul’un artık İslam âlemine yönelik birleştirici dini merkez özelliğini kendi elimizle boğmuş oluruz. Yetmedi Ortodoks patrikhanesinin statü kazanmasına ses çıkarmayıp gönüllerini hoş tutmuşuz da Bu durumda bağımsızlığına kavuşan tüm Ortodoks milletler Fener Rum Patrikhanesinden ayrılıp milli Patrikhanelerini kurar hale gelmişlerdir. Şimdi gel de tüm bu olup bitenler karşısında eseflenme.  Düşünsenize bir zamanlar Katolik baskılar karşısında soluğu Osmanlı şemsiyesi altında alıp dini ayinlerini özgürce yapar hale gelen Ortodokslar, bir bakıyorsun Osmanlı hasta yatağına düştüğünde ahde vefasızlık bir tutum içerisine girebiliyorlar Kaldı ki onlar Alman Protestanlarını bağrımıza basıp kucaklayışımızı da unutmuş gözüküyorlar.  
            Aslında Hıristiyan Papalık başlangıçta maddeperest Roma’ya karşı dini hassasiyetle kurulmuş müesseseydi. Ne zamann ki kilise otoritesine güvenerekten dünyevi olan her şeye müdahale eder hale gelir işte o zaman toplumun tüm kesimlerin tepkisini çekeceklerdir. Zira kilisenin bu tutumu Avrupa’nın sefalet bataklığı içerisine düşmesine yol açan bir durumdu. Öyle ki Avrupa o yıllarda kilisenin bu tutumu yüzünden karanlık ortaçağını yaşayacaktır. Bilim hak getire,  bilimden söz eden derhal giyotine kurban giderdi.  Tabii Giyotine kurban verilenler çoğaldıkça o ölçüde de yeni arayışlarda beraberinde gelecektir. Neyse ki batı daha öncesinde bize karşı düzenlediği Haçlı seferlerle cephede İslam medeniyetiyle yüzleşme imkânı bulmuşlardı. Böylece bizden aldığı aşılar ortaçağ karanlığından çıkmalarına yetecektir. Derken kilise ile olan çatışmadan akıl galip çıkıp Rönesans doğacaktır. Ancak Avrupa bu kez pozitif aklın esiri olacaktır.  Yani ruh köklerinden yoksunluk batı insanını ruhi bunalıma sürükleyecektir.  İşte bu noktada ruhi bunalıma düşmüş batı toplumu şimdilerde kurtuluşu yeniden Papalık müessesinde görecektir.  Öyle ki Papalığa sadece dini lider sıfatı gözüyle değil aynı zamanda devlet başkanı bir merci gözüyle bakılır artık. Nitekim bu durumu İstanbul Fener Rum Patriğinin Papayı davet ettiği yıllarda tüm çıplaklığıyla gördük bile. Zaten o günleri yaşayanlar çok iyi bildiği gibi görünürde nazik davetmiş gibi gözüken hadise Türk kamuoyu nezdinde kuşku uyandıran hadise olarak karşılık bulacaktır. Bu durumda elbette ki Türk Dışişlerimiz kamuoyunun bu endişelerini dikkate alamazlıktan gelemezdi. Öyle ya bizim devlet anlayışımız gereği devlet başkanı sıfatı taşıyan bir kişi ancak devlet düzeyinde çağrılmasını gerektirirdi. Dolayısıyla böyle bir durumda sessiz kalmak Fener patriğinin ekümenik iddialarını onaylamak anlamına gelirdi ki,  Allah’tan Hariciyemiz kamuoyunun hassasiyetine ters bir tutum içerisine girmedi. Hiç kuşkusuz böyle durumlarda kılı kırk yarıp kırk düşünmek zorundaydık.  Olayı bütünüyle baktığımızda ise bu meselede kim bilir belki de Patrikhane konumuna güç katmak amacıyla Papayı davet etmiş olabileceği gibi bir taşta iki kuş vurmanın hesabıyla Ortodoks ve Katolik âleminin birlikteliğine yönelik bir amaçta gütmüş olabilir. İşte bu yüzden her ihtimali düşünerek hareket etmeye mecburuz da. Hele ki günümüzde kim dost kim düşman belli değil artık. Tarihten bugüne baktığımızda sureti haktan görünüp de bizi arkadan hançerleyenlerin haddi hesabı yoktur dersek haddimizi aşmış sayılmayız. Şimdi gel de tüm bu yaşananlardan sonra Papanın gelişinden kuşkulanma. Kaldı ki bizi asıl düşündüren bir başka husus ise Papa 16. Benediktus’un Türkiye ziyaretinin evvelinde Batı ve İslam dünyası arasında mevcut husumetin zirveye ulaştığı noktada gerçekleşmiş olmasıydı. Zaten Time dergisinin bu meseleyi kapak konusu yapması endişe etmekte haklılığımızı ortaya koyuyordu da.  Nitekim Papanın daha önce İslam Dinine yönelik sarf ettiği sözlerin hesaba kattığımızda,  o malum derginin Papa 16. Benedictus’un ilk kez Müslüman ülkeye gittiği algısını ballandıra ballandıra habire zihinlere işlemesi ve dünya gündemine taşıması bize pek de hayra alamet bir ziyaret gözükmemesi normal bir durumdur.  Kaldı ki Avrupa’da bile Papa’nın daha öncesinden İslam karşıtı dile getirdiği sözler tasvip görmezken biz nasıl olurda ansızın böyle bir ziyaret kararı karşısında endişe duymayalım ki.  Derken bu endişeler eşliğinde yediden yetmişe hemen herkes artık bu ziyaretin İslam âleminde nasıl karşılanacağı merak konusu olur da. Malum bu endişelerin bir öncesi var birde sonrası var. Öncesinde Salman Rüşdü’nin Şeytan ayetleri kitabı skandalı var, sonrasında ise Danimarka krizi patlak vermişti ki doğrudan Peygamberimizi hedef alan bir çirkin hadiseydi.   İşte Danimarka krizinin gerginliği daha henüz soğumamışken birde bunun üstüne kendisinin papalığa gelmesi endişelerimizi daha da artıracaktır.  Hele ki Peygamberimize yönelik hakaret içeren cümleleri de düşündüğümüzde öyle yenilir yutulur cinsten unutulacak sıradan hadiseler değildi elbet. Hiç kuşkusuz böyle portre çizmiş bir insanın Papalık rütbesiyle topraklarımıza adım atıyor olacak olması Müslümanlarca hoş karşılanmasını beklemek hayal olurdu.  
           Artık olan olmuştu bikere, bu noktadan sonra iç ve dış kamuoyu Papanın Türkiye’ye ziyaretine çevirmişti ki;  o yıllarda bir de baktık ki tüm beklentilerin aksine sanki eski papa gitmiş, yerini başka bir papa almıştı. Yani bu kez bambaşka bir portreyle karşılaştık.  Değim yerindeyse her bakımdan kemale ermiş, sempatik tavırlara bürünmüş yeni bir Vatikan lideri vardı karşımızda.  Tabii,  bu gördüklerimiz bir oyun mu yoksa geçmişte sarf ettiği sözlerinden pişmanlık duyup özür dileme görüntüsü mü veriyor pek bilinmez ama iç ve dış kamuoyunu şaşırtan vaka olduğu muhakkak.   
        Öyle ya,  bayram değil seyran değil,  Vatikan ne oldu da 180 derecelik ani bir dönüşle, ülkemize yaptığı ziyaretle Müslümanlarla Hıristiyanların sıcak temas içerisine girercesine göz kırpabiliyor, doğrusu şaşmamak elde değildi. Hiç kuşkusuz Sultanahmet camisinde Papanın saygı duruşu bir tutum sergilemesi de bizi şaşırtacak cinsten bir hadisedir. Görünen manzaranın arka planını bilmesek de sonuçta daha öncesinden kamuoyunda birikmiş olumsuz havanın dağılmasına yeten örnek bir tutum diyebiliriz. Ama yine de ihtiyatı elden bırakmamak gerekti.  Zira o yıllarda zihinler hala pek berrak sayılmazdı.  Nasıl berrak olsun ki, bikere Papanın yanında en yakın danışmanlarından biri vardı ki,  o isim Ortadoğu ilişkileriyle alakadar Henry Kissinger'den başkası değildi elbet. Ki,  bu adam bir zamanlar Nazi soykırımından kaçmış Musevi bir ailenin çocuğudur. Tabii Papanın bir diğer başka danışmanı daha vardı ki, o da medeniyetler çatışması teziyle isim yapmış şu meşhur Bernard Levis'ti elbet.  İşte tüm bu örnekler hala ortada orta da dururken Papa hakkında nasıl ihtiyatlı olabilirdik ki.  Malum, nice Papalar, nice Hıristiyan misyonerler bizim olan diyarlardan gelip geçmişler ve bu geçişlerin çoğu da beli bir planın yürürlüğe konuluşu geçişlerdi. Bize ait olan topraklarda önce ellerinde İncil sonra tüfeklerle geldikleri bir sır değil artık. Ardından bıraktıkları içi boş kilise taş bir kule ve bronzla yaptıkları karalama kampanyalarda işin cabasıydı elbet. Öyle anlaşılıyor ki yaptıkları tahribatların izleri öyle kolay kolay silinecek gibi gözükmüyor.  Hele bir de buna içimizde yıllar boyu batının Truva atı olarak sızmış FETÖ ihanet çetesinin Papa ile kol kola girip dinler arası diyalog çağrısıyla altımızı oyan planın 15 Temmuz darbe girişimiyle ayyuka çıkması o çağrıların ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
            Evet,  her ne kadar Papa o yıllarda Ortodoks ve Katolik dünyası arasında konsensüs sağlanmasına hizmet olsun diye topraklarımıza ayak basmış olsa da,  halk değimiyle ağzıyla kuş tutsa bile sırf geçmişte İslam âlemine yönelik sarf ettiği o çirkin sözlerden dolayı yaptığı bu ziyaret Müslümanlara pek inandırıcı gelmeyecektir. Bize sadece tarihler 2013’ü gösterdiğinde Papa’nın görevinden istifa etmesi inandırıcı gelecektir. Çünkü kendi içinde patlak veren bir hadisedir bu.  Umarız bundan sonraki adımlarda bu kez oyun kuran biz oluruz. Nitekim bugünlerde Fırat Kalkan ve Zeytin Dalı harekâtımızla ezanlarımız, salalarımız Suriye’de, Şam’da,  Bağdat’ta,   yankılanıp batı dünyasını tedirgin etmiş durumda.  Varsın birazda onlar bizden endeşelene dursunlar. Kaygı duysunlar ki,  bizimle oyun oynanamayacağını bilsinler. 
          Velhasıl;  onların bir hesabı varsa,  Yüce Allah’ında Müslümanların lehine değişmez hesabı vardır. 

         
Vesselam. 
http://www.bayburtpostasi.com.tr/vaktaki-bir-zaman-papa-16-benediktus-un-bizi-dusunduren-ziyareti-makale,7531.html 

3 Şubat 2018 Cumartesi

ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI



           ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI
                                                                   
                                                                                                          SELİM GÜRBÜZER

           
             Îlây-ı Kelîmetullah’ın anlamı  ‘Allah adını yüceltmek’ demektir. Hele bir insan iç ve dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını)  zikriyle cilalamaya dursun bir anda eşrefi mahlûkat olarak yücelir de. Hele birde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak kala dursun, Allah korusun esfeli safilin mertebesine düşmesi an meselesidir.   Öyle ya, kalp Allah’ı zikretmezse iç ve dış âlem Allah’ın nurundan yoksun kalacaktır. Hele ki yaşadığımız şu fani dünyada maneviyattan uzaklaşıp maddeleştikçe Allah’ın zikrinden gafil kalınabiliyor. Ama her şeye rağmen yinede ümitsizliğe kapılmamak lazım gelir,  olur ya Allah adını hayatta birkez olsun canı gönülden andığımızda işte o anımız kurtuluşumuz olurda.  Şayet hayatta bir kez değil de bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kaldığımızda, biliniz ki Allah’ın huzuruna sıratı müstakim üzere varacağız demektir. Böylece  “Velinin kerameti müminin istikametidir” sözü ruz-i mahşerde tecelli etmiş olur.  Hem nasıl tecelli etmesin ki,  melun şeytan kesin kes gayret edip istikamet üzere yaşayan müminin ferasetinden kaçmakta, gaflet içerisinde olandansa kaçmamakta. O halde neydik edip Allah yolunda gayret edip şeytanı ferasetimizle kaçırmak gerekir.
             Madem beşer planında Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna uygun gayret edildiğinde melun şeytanı iç ve dış dünyamızdan söküp atılabiliyor,  o halde devlet bazında da iç ve dış mihraklı şeytani ihanet odaklarını aynı azim ve kararlılıkla gayret ederekten söküp atabiliriz pekâlâ. Yeter ki davamız ulviyet kazansın gerisi gelir elbet. Malum İslam öncesi ve İslam sonrası mefkûrelerimiz söz konusuydu. Birincisinde, yani İslâm öncesi Türklükte ‘Cihan hâkimiyeti mefkûresi’ uğruna savaşmak varken,  ikincisinde yani İslam sonrası Türklükte ‘Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûresi’ uğruna savaşmak vardı. Anlaşılan o ki; İslam öncesi cihan hâkimiyeti mefkûremizle aslında bir kuru cihangir dava gütmüş oluyorduk. Oysa asıl arzu edilen davaya İslam sonrası Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûremizle kavuşmuş olduk.  Çünkü iç ve dış şeytani odakların planlarını böylesi cihat karakteri kazanan mefkûremizle ancak alt edebildik. Zaten Allah adını tüm cihanda yaymak davası gütmeseydik ne mümkün ki cihana bir güneş gibi doğup İslam’ın adalet kılıcı bir payeyle şereflenebilelim.
              Hiç kuşkusuz böylesi bir şeref tablosunda yer almamızda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün ruhuna üflediği nefes çok mühimdir. Öyle ki bu nefes Orta Asya’dan bizi alıp Anadolu’ya,  Anadolu’dan bizi alıp Balkanlara, Balkanlar’dan da bizi alıp Îlây-ı Kelîmetullah uğruna Nizam-ı âlem’e doğru kanatlandırmıştır. Böylece gazadan gazaya, seferden sefere, cepheden cepheye koştukça yeryüzünde ‘Allah adını yüceltmek’ kadar ulvi bir dava olmadığının idrakine varmış olduk. Besbelliydi ki bu koşu sıradan bir koşu değildi, bilakis Allah Resulünün beyan buyurduğu “Yeryüzünde Allah diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır”  hadis-i şerifin sırrınca gayret sarf edilen bir koşuydu bu. Ve bu koşuda durmak yok çileyi göğüslemek vardı. Malum, çile çekmeden asla zafer gerçekleşmiyor. Ceddimiz dün nasıl ki büyük çilelere göğsünü gerip Haçlı ittifakı karşısında tek yürek olup büyük zaferler elde etmişse bugünde aynı duygular eşliğinde Mehmetçiğimiz cümle şer ittifaklara karşı Fırat Kalkan ve Zeytin Dalı harekâtıyla göğsünü siper edip yeni bir tarihi destan yazmakta.  Tarih yazmaya mecburuz da. Zira düşman dün olduğu gibi bugünde hiç boş durmuyor. İnsan haklarıymış, özgürlükmüş, adaletmiş bunların hepsi birer işin kılıfı. Şüphesiz şimdiye kadar yakıp yıkıp döktüklerini ört bas için kullandıkları palavra sözlerdir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmakta ve zulmetmekte sınır tanımıyorlar hala. Her defasında başka isimler ve kılıflar altında üzerimize gelmekler. Nasıl mı? İşte Çeçenistan, işte Bosna, işte Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte Suriye’de yaptıkları zulüm çeşitlerinden sadece birkaçı,  daha nice sayısını bilmediğimiz yüz karası zulüm örneklerinin gırlasını yaşattılar bize hep. Düşünsenize yeryüzünde tüm milletler güya kendi kaderlerini kendileri belirlesin maksadıyla Birleşmiş Milletler diye bir örgüt kuruluyor,  ama gel gör ki ortada sadece adı var şanı yok bir örgüttür. Yani birkaç beyandan öte herhangi bir hamle yaptıkları yok.  Hadi her defasında balkondan seyretmelerine alıştık diyelim,  peki ya dünyada nerede it-kopuk-ihanet ve terör örgüt sürüsü odaklar varsa hemen hepsi koro halde soluğu Avrupa’da alıp yuvalandıklarında sessiz kalınmasına ne demeli. Besbelli ki ortada bir plan var ve o şer plan gereği Avrupa topraklarında damızlık olarak besiye alınmaları söz konusudur.
              Her neyse Avrupa kendine yakışanı yapa dursun biz bu arada tarihten bugüne ne yapmışız ona bir bakalım. Bilindiği üzere Söğüt’te alev alan Îlây-ı Kelîmetullah davamız Türk’ün Alp’ini alperen hüviyetine kavuşturmakla kalmamış Viyana kapılarına kadar dayandırmışta. Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir davadır ki, Osmanlı’da her kim olursa olsun Kelime-i şehâdet getiren derhal tüm hukuki ve siyasi haklarına kavuşur da.  Daha da yetmedi devletin en üst kademelerinde yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim etnik kökeni farklı pek çok vezir-i azamın devlet kademelerinde yer alması bunun göstergesi zaten.  Düşünsenize Hıristiyanlar kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişken biz tam aksine hiçbir ırk ayrımı yapmaksızın mevki ve makam verebiliyoruz. Hele tarihler 1848’i gösterdiğinde Ruslar Macar ihtilalinden istifade Hıristiyan Macarları kılıçtan geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına basan tek devlet yine Osmanlı olmuştur.  İşte İslam’ın merhamet ve adalet kılıcı budur.  Düşünsenize tam sekiz asır önce Müslümanlar İspanya’ya kadar uzanan halkada adaletle hükmederken düşüşe geçtiğimizde ahde vefa hak getire,  gelinen noktada İspanya’da tek bir Müslüman’a hayatta bırakmayacak şekilde İslam medeniyetini linç etmişlerdir. İşte aramazdaki fark budur.  
         Peki ya biz geldiğimiz noktada ne yaptık? Malum, yükselişimizin en tepe noktasında rehavete kapılıp heyecanımızı yitirince en son geldiğimiz nokta Sakarya’dır. İşte bu nedenle Necip Fazıl “Sakarya ayağa kalk”  demekten kendini alamayacaktır. Aslında üstadın dillendirdiği bu şiir olmanın bir şiir olmanın ötesinde ahvalimizi özetleyen diriliş feryadımızdır. Hani dünden bugüne nasıl ki oluklar çift akıp birinden nur diğerinden kir aktıysa bugünde, yarında yatağında öyle akacaktır elbet. Madem öyle, bir an evvel aslımıza ve özümüze dönüp  “Ayağa kalk Sakarya”  diyerekten haykırma zamanıdır. Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; anaların gözyaşları sel olmasın, yine Sakarya ruhu ayağa kalmalı ki yürekleri dağlanan babaların, bacıların ve kardeşlerin feryatları gök kubbeyi çınlatmasın. Bundan daha da ötesi Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; mazlumların ve yetimlerin ahı figanı yüce makamları incitmesin.
             Şu da bir gerçek; zulüm ne kadar azarsa azsın asla payidar olamaz,  er geç mazlumun ahını dindirecek bir ‘Hızır’ ortaya çıkabiliyor. Yine adımız gibi biz biliyoruz ki; zalimin zulmü varsa mazlumunda Allah’ı var. Ancak bu demek değildir ki sebeplere yapışmayalım, Yüce Allah (c.c)  illa ki bulutu yağmura vesile kıldığı gibi mazlum içinde pek çok merhamet abidesi vesileler halk edip un ahını dindirmekte. Bakınız Yüce Allah ‘Mazluma umut zalime korku salmak için’ Osmanlıyı üç kıtada cihangir devlet kıldı.  Niye derseniz,  sebebi gayet net açık ortada;  Osmanlı Rıza-i Bari üzere hareket ettiği içindir yeryüzüne hakim kıldı.. Hiç kuşku yoktur ki temel gaye Rıza-i Bari olunca gayrimüslim azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani muameleyi Osmanlının şemsiyesi altında görmüşlerdir. Zaten Osmanlı’nın mayası sevgiyle yoğrulmuş, nasıl zulmedebilirdi ki. İşte Söğüt’te Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin birlikte toprağa ektiği ulu çınar tohumu ilahi adaletin tecellisi için yeşerip hep var oldu.  Öyle ki bu ulu çınarın gölgesi altında Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar,  Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi nice padişahlarımız gölgelenip üç kıtaya Allah’ın adaletini hâkim kılmak için uzandılar. İyi ki de tutundukları bu ulu çınarın dallarından serpilen bin bir türlü lezzette ki meyvelerle insanlığa soluk oldular.  Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz meyveler olgunlaştıkça “Ordu-Medrese-Tekke” üçlü teşkilatlanmamız bize medeniyet kazandırdı.  Fakat sonrasında bu soylu ağaca her ne haller oluyorsa bir baktık yapraklar yavaş yavaş solmaya yüz tutup artık uluçınar dallarından meyve vermez oldu. Öyle ki ne artık medreselerimizden, ne dergâhlarımızdan,  ne de ordumuzdan söz eder olduk. Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı çünkü. Zaten alafrangalaştıkça da Sakarya’da kala kaldık. Neyse ki eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize rağmen şimdilerde, yeniden Sakarya’dan başlayacak bir diriliş ruhu hamlesi içerisine girmiş bulunuyoruz.  İşte Aliya İzzet Begoviç’in; “Türkiye bir ayağa kalkarsa, dünya ayağa kalkar” sözlerindeki o müthiş tespit, batı âlemini içten içe kuşkulandırmaya yetiyor.  Oysa korkunun ecele faydası yok,   vahşi batı şunu iyi bilsin ki; Allah ismi yeryüzünde anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Zira Esma-i İlahiye tüm varlıkları kuşattığı gibi tüm insanlık İsmi Azam’ın tecellisi yüzü suyu hürmetine hayatını idame edebiliyor. Madem öyle, ‘Allah’ adını sıkça kalbimizde anıp Esmâ’ül Hüsna’nın mânâ ve ruhuna mazhar olmak gerekir. Buna mecburuz da.  Çünkü Resûlullah (s.a.v.)  “Bedende bir et parçası vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten bozulur. Dikkat edin o da kalptir”  diye beyan buyurmuştur.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s.)’de buyurulan hadis-i şerifin ışığında; “Kalp’te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş küsur başı vardır. Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye çeker. Kalpte zikir yoksa nefsin başları hücum eder” demek suretiyle kalbin ancak ‘İlây-i Kelimetullah’ zikriyle dirileceğini belirtmiştir.  Hakeza Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s.)’de bu manada hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi olduğunu vurgulayaraktan,  kalbin ruhani yüreğe bağlı bir hakikati camia olduğunu ve et parçasının aynası olduğunu beyan etmişlerdir.  Öyle anlaşılıyor ki;  ruhun ayinesi kalp, kalbin ayinesi yürek, kalbin vasıtası ise akl-ı selimdir.  Hiç kuşku yoktur ki asıl marifet kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizli. Şayet kalbi “Lafza-i Celâl” zikriyle donatırsak işte asıl o zaman ‘İlây-i Kelimetullah davası’  iç ve dış dünyamızda etkisini gösterip âlem nizam bulacaktır. Aksi halde gaflet deryası içerisinde karanlığa mahkûm kalıp ışığa hasret kalırız. O halde Evliyaullah’ın öğütlerine kulak vermekte fayda var, bakın ne diyorlar:  kalbin iki yüzü olduğunu ve birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de ruha baktığını beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı “kalp”  ruhun arşı da “Âlem-i emr”’ olduğunu belirtmişlerdir.
                Evet, Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; “Gerçek müminler Allah anıldığı zaman kalpleri titrer” (Enfal- 2) beyan buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’ım korkmayan kalpten sana sığınırım” niyazında bulunup kalbin önemini ortaya koymuştur. Demek oluyor ki; kalpler ancak Îlây-ı Kelîmetullah ışığıyla, yani Allah adını yüceltmekle aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah öyle ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası bu davaya sıdk ile teslim olanları satın alamaz. Nitekim  “Onlar ticaretle meşgul olsa dahi Allah’ın zikrinden alıkoyamaz” ilahi kelam bunun teyididir.  Öyle ki sıdk ile Allahın ipine sarılmış o gönül erleri Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; “Onların ticaretleri, alışverişleri, Allah’ı hatırlamalarına mani olmaz” (Sûre-i Nur 37) ayetinde ki o ince mana doğrultusunda hareket edecektir. Misal mi? İşte bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina pazarındayken bir genç dikkatini çeker o an.  O genç nasıl dikkat çekmesin ki, o esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu ki,  Şah-ı Nakşibendî (k.s.) o gencin kalbine nazar ettiğinde kalbi “Allah, Allah...” diye atıyordu, yani bir an olsun Allah’ın zikrinden gafil kalmıyordu. Tabii bu durumda Şah-ı Nakşibendî (k.s.)  “Maşallah el kârda gönül yâr’da”  demekten kendini alamaz da.  Şah-ı Nakşibend (k.s.) yine bir başka günde Kâbe’nin eşiğinde aksakallı ağlamakta olan bir yaşlı ihtiyar dikkatini çeker. Öyle ya, Kâbe’nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki Allah için ağlanır. Ama ne var ki Şah-ı Nakşibend (k.s.) ağlamakta olan ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde, birde ne görsün Allah’tan gayri (dünyalık) şeyler istiyor. İşte bu misalden de anlaşıldığı üzere her şey göründüğü gibi olmayabiliyor.  Murad edilen o dur ki,  zahirimizin  (dışımızın) halkla, batınımızın (içimizin) Hakk’la olmasıdır.  Ki, arifler her müminde olması arzu edilen bu hale “Halvet der encümen” demişlerdir.  Dahası bu kutlu yolda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.
             Malumunuz kalple tasdik dil ile ikrar eylemek ilmi tevhid’dir. İlmi tevhid üzere yaşamak ise ameli tevhid olarak anlam kazanır.  Zaten bir insanda tevhid bilinci oluşmaya görsün Îlây-ı Kelîmetullah davası son nefesimizde ‘Kelime-i Şehadet’ ikrarıyla taçlandırılır da.  Böylece Kelime-i Şahadet getirerek çenesini kapayan mümine cennetin kapıları üç dişli anahtarla açılır. Hiç kuşkusuz cennet kapılarını açan bu üç dişli anahtar (Üç Tuğlar); ihlâs, teslimiyet ve muhabbet tuğlarından başkası değildir. Ne diyelim işte görüyorsunuz Tevhid sancağı böyle bir meşale, hem bizi bu dünyada üç kıtaya kanatlandırıyor hem de öteki dünyada cennete uçuruyor. Nasıl ötelere uçurmasın ki,  her şeyden önce İhlâs, Allah’a kullukta samimiyetin ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmak demektir. Muhabbet’te tevhid meşalesine can-ı gönülden bağlanmak demek. Bakın Resulü Ekrem (s.a.v.) bu hususta ne buyuruyor: “Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe İllallah’tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir kefesine, Kelime-i Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.” Gerçektende kelime-i tevhidin önemi şuradan belli ki Evliyaullah’ın bir kısmı saliklerine bu zikri başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra vermekteler. Yani başta Lafza-i celal ve letaif zikri verilip akabinde vücut zikirle tam kıvama geldikten sonra ancak  “Nefy-i İsbat” zikri talimatı veriliyor. Bir başka ifadeyle kalp Lafza-i Celal zikirle alevlenerekten tüm vücuda letaif zikriyle yayılmanın akabinde âlem-i emirle bağlantılı letaifler asıllarına döndükten sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat) dersi verilebiliyor. Yani kıvama gelen salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid zikri uygulanır.
               Evet,  Hak yolunda bir salik, önce Lafza-i Celâl (Allah Lafzı)  zikrini kalpte talim eyler, akabinde vücudun altı noktasında letaiflere (kalp, ruh,  sır, hafi,  ahfa, nefs-i natıka) geçiş yaparak zikr eyler.  Böylece zikir letaiflerde etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır. Derken o vücut adeta kimya ve altın olup artık zikirleşir de. İşte tüm bu aşamalardan sonra en nihayet zikirlerin en efdalı tevhid zikri, yani nefy-i isbat dersi verilir. Böylece salikin seyr-i süluk idmanı tamamlanmış olur.  Besbelli ki seyr-i süluk idmanı bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kalmakla tamamlanabiliyor. Yeter ki bu süreçte niyet hayır, akıbet hayrolur elbet. Madem öyle, samimiyetle Lafza-i Celal zikrine devam etmeli ki kalp kirlenmişlikten arınabilsin.  Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v): “Kul günah işlediği zaman, bu onun kalbinde siyah bir nokta olur” beyan buyurmakla kirlenmeye karşı en etken ilacın kalbi zikirle paklandırmak olduğunu vurgulamakta.  İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek)  tamda kalbi pak kılmak için vardır. Ancak bunu yaparken sözde değil özde yapmalı ki kalp huzura erebilsin.  Kalp huzura erdiğinde biliniz ki Lafza-i Celal zikri âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edip Nefy-i isbat  (kelime-i tevhid) zikri bir hayal değil hakikatın kendisi olacaktır. Böylece zikirden murad edilen maksat hâsıl olup Kur ‘an-ı Kerim’de belirtilen Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna uygun: “(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur 24 -27)  ayet-i celilenin müjdesine erişilir.  İşte Allah Resulü (s.a.v.)’de bu ayeti celile’den hareketle bu yüce makama erişmiş insanı şöyle müjdeler; “Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah’ı çokça ananlardır.”  Ne diyelim ne mutlu o insana ki,  ömrü boyunca sürdürdüğü seyr-i süluk idmanı sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kalarak huzura ermekte.  Sadece Nefy-i isbat zikriyle huzura eren insan mı,  hiç kuşkusuz minarelerde okunan Ezan-ı Muhammedi’yelerle tüm kâinat her saniye tevhid zikrinden nasibini almakta. Bakın Şair ne de güzel dile getiriyor :  “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” diye.  Gerçekten de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’yeler sayesinde ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ meşalesi ebediyen sönmez de. Nitekim Yüce Allah (c.c.) Habib’i için İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim”  beyan buyurmakla bu gerçeği işaret etmiştir.  Nasıl mı? İşte bilimsel çalışmalar ortada,  garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikmekte. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmakta. Böylece yeryüzünün tamamı bir saniye olsun Ezân-ı Muhammedîyeden yoksun kalmaz.
           Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah mana ve ruhundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmakta. Böylesi bir ulvi davayı mutlaka kalbimize işlemeliyiz. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle beyan buyurmakta: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar.”  Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde ise; “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir”  beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat çekmiştir.
       Velhasıl;  kalbimizi  ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ nuruyla aydınlatmadıkça felah bulamayız.   
        Vesselam. 

7 Ocak 2018 Pazar

MİKRO NİZAM-I ÂLEM


                      MİKRO NİZAM-I ÂLEM
                                       
        SELİM GÜRBÜZER
      
        İnsanoğlu amansız düşman addettiği kansere çare buluyum derken bu arada hücrenin nice bilinmeyen sis perdelerini aralar hale geldi. Öyle ki bu amansız hastalık insanlığın başına musallat oldukça çalışmalar daha da hız kazanmış oldu.  İyi ki de hız kazanmış,  öncesinde hücre âlemi bir birinden kopuk anlamsız yığınlar ya da kümeler olarak algılanıyordu. Üstelik bu algı yanılgısı daha çok ateistlerin işine yarıyordu. Ne zamanki bu sis perdeleri aralanmaya başladı, işte o zaman bu malum çevrelerin heveslerinin kursaklarında kalmasına yetmiştir.  Çünkü yığın sandıkları hücre müthiş bir matematik program çerçevesinde işleyen bir Mikro Nizam-ı âlemdir. Nasıl mı? İşte genel itibariyle hücre âlemine baktığımızda merkezinde bir çekirdek,  etrafında ise yaklaşık 50 kloroplast, 500 kadar mitokondri, 5000 ribozom ve bir o kadarda enzim moleküllerinden oluşan bir mikro âlem olduğunu görürüz.
       Hücreler ekseriyetle renksiz görünüm arz eder. Ancak lipoid ihtiva edenler sarımtıraktırlar. Hücre morfolojik yapı itibariyle dış kısmında zar,  iç kısmında ise sitoplâzma ve çekirdek vardır. Malumunuz,  hücre zarı ile çekirdek zarı arasındaki sıvı sitoplâzma olarak addedilirken, hücre çekirdeğini oluşturan sıvı ise karyoplazma olarak addedilir. Bu arada nasıl ki dünyamızın küre şeklinde kapladığı bir alanı varsa aynen öyle hücrenin de kendine has kıta sahanlığı söz konusudur. Tabiî ki her şey kıta sahanlığıyla sınırlı değil, bu sahanlığın içerisinde konuşlanmış pek çok mikro yapılarda kendi içerisinde birer âlemdir. Madem öyle,  mikro âlemlerden hareketle on sekiz bin âlemin yaratıcısı Yüce Allah’ı ne kadar ansak azdır. Zaten eşrefi mahlûkat insana da Allah’ı zikretmek yaraşır. 
       Hücre zarı canlı bir maddenin (protoplazma)  kale surları gibidir. Ve bu surların ortasında lipid katmanı, iç ve dış yüzeyinde ise protein katmanı vardır. Ancak bu surlara katman gözüyle bakıp geçiştiremeyiz,  bikere söz konusu katmanlar mimari sanat sahibinin varlığını ortaya koyan işaret tuğları olarak dikkat çekmekte. Hele mikroskobunun başında bir insan bu surların içerisini dalmaya görsün, bir bakmışsın o insan içten içe doğru uzanan sarnıçlı kanallarda adeta kanal turu yapar da.  Hatta bu kanallarda tur atmanın ötesinde çok büyük işlerde çevrildiğine şahit olunur. Tahmin etmişsinizdir hangi kanallardan söz ettiğimizi, hiç kuşkusuz bu kanallar Endoplazmik Retikulum kanallarından başkası değil elbet. Endoplazmik Retikulum bağrında taşıdığı sıvı havuzu yardımıyla çekirdek veya sitoplâzmadan aldığı maddeleri transfer etmenin yanı sıra nükleus (çekirdek)  içerisinde konuşlanmış ribozomlarca imal edilen salgıları golgi cihazına transfer etmekle de meşhurdur.  İyi ki de Endoplazmik Retikulum var,  bu sayede golgi aygıtında analize tabii tutulan salgıların zararlı olanları paketlenip tahliye edilirken bu arada faydalı olanlar da veziküller halinde sitoplâzmaya aktarılma işlemi gerçekleşir.  Ayrıca çekirdek etrafında ağ görünümün de yapı içerisinde, yani sarnıçlar arasında kesecikleri andıran yapılarda söz konusu. Anlaşılan bu karmaşık yapı boşuna dizayn edilmemiş,  bilakis hücre içi ve komşu hücreler arası ilişkilerde Mikro Nizamı âlem-i sağlayacak işlev için vardır.  
·                              Hele ki sitoplâzma zarının hücre içi fonksiyonlarını iyi analiz ettiğimizde: Osmoz basınç ve geçirgenlikle madde aktarımının sağlandığı ve solunum işleminin sağlanması gibi bir dizi yükümlülükleri sırtlandığı gerçeği ile yüzleşiriz. Yetmedi bu arada stokrom ve oksidatif enzimlerin hücre içi faaliyetlerde çok büyük ölçekte katkı sunduğunu fark ederiz. Tabii bu katkı sunuş birtakım moleküllerin hücre içine geçişini sağlayacak şekilde parçalara ayırma işlemini yürüten hidroliz enzimleri içinde geçerlidir
·                            Sitoplâzma zarı ile hücre çeperi arasındaki aralığa periplazma adı verilirken sitoplâzma zarından içe doğru kese şeklinde oluşumlara da mezozom denmektedir. Ayrıca mezozomlar fonksiyonel olarak mitokondrilere benzediklerinden kondroid olarak tanımlanırlar.
·                           Malumunuz mezozomlar;
·                          —Septal mezozomlar.
      —Lateral mezozomlar olmak üzere iki tiptirler. Septal mezozomlar daha çok mitoz hücre bölünmesinde rol oynarlar.
         Ribozomlar
          Bilhassa ribozom; protein ve rRNA’lardan teşekkül edip ribozomal RNA olarak adıyla sahne alır. Ancak genel itibariyle RNA’dan söz edeceksek kendi içerisinde;
—rRNA (Ribozomal RNA),
         —mRNA (Messenger RNA),
         —tRNA(taşıyıcı RNA) olmak üzere üç başlıkta ele almamız gerekir. İşte bunlardan rRNA’nın fonksiyonuna baktığımızda çekirdek zarının surları hükmünde olan porlar vasıtasıyla sitoplâzmaya geçerek Endoplazmik Retikulum membranına bağlandıklarını görürüz.  Tabii bu bağlanıştan ötürü granüller Endoplazmik Retikulum olarak tanımlanır. Peki ya diğerleri!  İşte bunlardan   mRNA  hücre içerisinde  fonksiyon itibariyle tıpkı rRNA gibi çekirdekte imal edildikten sonra  aldığı direktifler doğrultusunda Endoplazmik Retikulumun izlediği  yola benzer bir yol  takip edip  hücre için ne tür protein molekülü üretileceği, ya da  hangi amino asitlerin nasıl bir kalıp ile sıralanacağının mesajını iletmekle görev ifa edecektir. Derken bu üstlendiği misyon sayesinde midemizde asit salgılama işlemlerinden tutunda steroid (testis, ovaryum ve böbrek üstü bezleri) faaliyet, kasılma ve gevşeme işlemlerine kadar bir dizi faaliyetlere imza atmış olur. Keza karaciğer hücreleri de boş durmayıp safra yapımı, glikojen dönüşümü gibi hayatsal olaylara imza atar. İşte insan bu noktada ister istemez acaba tüm bu işlemler olmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu demekten kendini alamaz da. Gerçekten de Mikro Nizam-ı âlem olmasaydı ne böbreğimiz, ne karaciğerimiz, ne de diğer organellerin hiçbiri çalışmazdı. Her şeyden öte vücudumuzda ne hormonal dengeden ne de protein üretimi olacaktı, böylece tüm vücut iflas edip ölüm kaçınılmaz olacaktı.  Madem öyle hücre çekirdeğinde imal edilen RNA’nın kıymetini bilmek gerekir.
         Ribozomlar çekirdekten gelen elçilik vazifesi üstlenmiş mRNA’ların getirdikleri kalıplara göre protein imal edip,  imal edilen ürünlerin taşıma işlemlerini de Endoplazmik Retikulum vasıtasıyla gerçekleştirir. Yani bu demektir ki protein sentezi çekirdekte DNA formatından mRNA formatına ve bu formattan da ribozomlar üzerinde polipeptit formatına çevrilen bir yazılım hadisesiyle vuku bulur. Şimdi gel de böylesi müthiş bir yazılım karşısında hayretler içerisinde ‘Allah’ deme,  ne mümkün.  Düşünsenize hücre ve hücreye ait her bir elemanın hafızası olmamasına rağmen imal edilen tüm genetik kod ürünler nesilden nesile aktarılabiliyor. Ne diyelim işte görüyorsunuz hücre temel taşı olarak hayat verdiği canlıya Allah dedirttirmek için vardır. Yani temel taşı olarak Mikro Nizam-ı âlem’in gereğini yapmaktalar.  Şurası muhakkak canlının temel yapı taşları da kendi aralarında yaratılış kodları itibariyle farklıdırlar, ama görünüş itibariyle farklılıkları pek fark edilmez. İlginçtir her bir temel taşı hücre âlem yüklenmiş olduğu paket programlarla kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılamaktalar. Nasıl mı? İşte her türden madde imalının mitokondrial âlem program çerçevesinde veya mikro âlem paketi içerisinde gerçekleşmesi bu gerçeğin tipik göstergesi zaten. Dahası bizi hayretler içerisinde bırakan tüm mikro âlemde olan biten her ne varsa biliniz ki her şey Mikro Hücre Nizam-ı âlem programını oluşturan kodlarda gizli.  
         Evet, hücre âlemini anlamlı kılan paket programın dışında bağımsız hareket edebilme yeteneği ile de anlam ifade eder. Öyle ki mecbur kalmadıkça hormonal kontrole pek ihtiyaç duymazlar. Çok daraldıklarında sadece hormonal sistemden (salgı bezleri sistemi) talepte bulunurlar. Böylece Mikro Nizam-ı âlem’in tesisi için arz talep dengesi üzerinde hayat dengesi idame edilmiş olur.
        Canlı âlem esas itibarıyla tek hücre sistem üzere kurulu bir yapıdır.  Kaldı ki tek hücreli canlı âlemde tek düze değil, alt kademelerinde riketsialar, virüsler, bakteriyofajlar gibi subvarlıkların varlığı artık bir sır değil. Şu an bildiğimiz bu tür varlıklarda tipik bir hücre çekirdeğinin olmamasıdır. Dolayısıyla bunlar hücre yapısından uzak, hatta cansız yapıya daha çok benzeyen varlıklar olup ayrı bir inceleme konusudur. Mesela hücrelerin birleşmesiyle dokular meydana geldiği halde mikroplarda böyle bir oluşum söz konusu değildir. Ayrıca mikroplar bir araya geldiklerinde koloni oluşturup, başıboşturlar da. Bu demektir ki bildiğimiz hücre yapılarda kendi aralarında birliktelik sayesinde sistemleşmeye yönelik bir nizamilik göze çarparken, mikroplarda tam aksine gayri nizamî refleks sistem göze çarpar. Aslında ister çekirdekli hücre olsun ister çekirdeksiz hücre olsun hiç fark etmez mikro aleme bir bütün olarak baktığımızda üstlendikleri misyon gereği vazifelerini icra etmekle mükellef oldukları göze çarpmakta.
          Peki ya hücreler arası iletişim nasıl sağlanmakta? Hiç kuşkusuz iletişim hücre zarı vasıtasıyla icra edilir.  Tabiî ki bu sıradan iletişim değil,  el sıkışıp muhabbetle kucaklaşmayı andıran bir iletişimdir. Şöyle ki hücre zarından çıkan bir takım uzantıların komşu hücrenin çöküntülü bölümüne yerleşmesiyle birlikte karşımıza ortaklaşa bir yapıya dönüşen bir tablo ortaya çıkar.  İşte ortaya çıkan bu yapı doku diye adlandırılır. Derken bu aşamada doku için gerekli olan kan, oksijen, besin vs. maddeler hücre yönünden değil doku açısından değerlendirilip öyle işlevlik kazandırılacaktır.  Nitekim golgi aygıtı hücre için çok önemli salgı yapan bir aygıt olmasına rağmen doku safhasına geçildiğinde adeta benim görev alanım buraya kadar deyip bu noktada daha üst fonksiyonlar için başka üniteler devreye girecektir. Anlaşılan o ki hücre aşamasında aktif olan unsurlar doku safhasına geçtiğinde resesif kalmaktalar. Ancak resesif kalmaları yok olmak anlamına gelmemekte, icabında istisnai kabilden diyebileceğimiz onarım veya üreme faaliyetleri söz konusu olduğunda veya doku harabiyeti durumlarda tekrardan teyakkuza geçip gün yüzüne çıkabiliyorlar.
         Hücre âlemini oluşturan bileşikleri tasniflediğimizde organik ve inorganik olmak üzere iki ana başlıkta toplayabiliriz. Bilhassa hücrenin en önemli anorganik bileşiğini su oluşturur, daha sonra tuz ve kalsiyum gibi maddeler sıralanır. Hücrenin organik bileşiklerini ise protein ve türevleri, karbonhidrat ve türevleri, lipit ve türevleri kapsar. Hücre âlemin dış çerçevesi, yani hücre zarı protein ve lipit yapısındadır. İşte bu yapı sayesinde hücre içerisine giriş çıkışlar yaklaşık 7–8 Angström (Â) çapında por diye adlandırılan özel geçiş tüneller veya sırlarına eremediğimizi birçok özel taşıyıcılarla gerçekleşir.  Bunlardan mesela 3,6 Â çapında Üre,  3Â çapında su molekülleri zarlardan kontrolsüz geçebiliyorlar. Sadece suda erimeyen bir takım glikoz gibi 8,6 angström çapında hücre yapısından daha iri birçok maddeler por gümrüğü kapısından ancak kontrollü bir şekilde kısmi giriş veya çıkış yapabilmekteler. Bu demektir ki hücre zarı geçişi milimetrenin yüz binde yedisi kadar dar bir alanda cereyan etmekte olup, öyle herkesin elini kolunu sallayıp rahatça geçebileceği yolgeçen hanı değildir. Zaten aksi durumda böylesi bir hücre yapının kendi kendine intiharı demektir.  Belli ki giriş ve çıkışlar gayr nizami yapıda olsaydı bu durumda hücre âlem zararlı maddelerin yoğun bombardımanına uğrayarak kendi sonunu hazırlayacaktı. Her ne kadar hücrelerin hafızası olmasa da bir şekilde ihtiyacı olan besin maddelerini çevrelerinde kontrollü bir şekilde elde edebiliyorlar. Şayet alınacak madde zararsız, aynı zamanda küçük çapta atom, iyon ve molekül içeriyorsa hiçbir denetime tabii tutulmadan girişler basit bir difüzyon yoluyla gerçekleşebiliyor. Başka bir ifadeyle Oksijen ve CO2 gibi moleküller basit difüzyon metodu yoluyla,  glikoz molekülleri özel taşıyıcı mekanizmayla, Na+   iyonları,   iyot (I-) iyonları ve Ca+ iyonları ise enerji gerektiren taşıyıcı sistemlerle ancak hücre zarından geçiş yapabilmekteler.  Difüzyonla geçemeyen dev moleküller ise sindirim sisteminde olduğu gibi ağız yoluyla değil,  tıpkı fagositoz ve pinosotoz yönteminin aynısı diyebileceğimiz membran yoluyla (aktif yutma)  geçiş gerçekleşir. Bilindiği üzere fagositoz hadisesi ışık mikroskobunda görülebilecek molekülleri yutan operasyon olup, pinositoz hadisesi ise ancak elektron mikroskobuyla görülebilen daha çok minimal moleküler seviyedeki cisimleri sindirme operasyonudur. İşte bu fagositoz ve pinositoz operasyonları sayesinde sindirilmesi güç olan büyük parçacıklar paketlenerek stoplazmaya transfer edilmiş olurlar. Sitoplâzmaya geçiş yapan maddeler ister fagositoz ister pinositoz yöntemiyle alınsın fark etmez sonuçta sarılmış paket halinde bağımsız olarak konuşlanıp hücrenin beslenmesi sağlanır. Tabiî ki sadece beslenme değil zararlı maddeler ve bakterilerin bertarafı içinde yutma fonksiyonu icra edilir. Mesela Retikülo endotelial sistem hücreleri her türden yabancı hücreleri, bakterileri, hatta ölmüş hücre döküntülerini fagosite ederek sitoplâzmalarında eritip imha etmek için vardır.  Şayet eritemezlerse bu kez sitoplâzmalarında haps ederek vazifesini deruhte etmiş olur.        
       Mitokondrium
       Sanmayın ki sadece canlılar solunum yapmakta, canlıların temel taşı olan hücrelerde solunum yapmaktalar. Üstelik her bir hücrenin solunumu birbirinden bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Şöyle ki her hücrenin ihtiyacı olan oksijen akciğer solunumu vasıtasıyla elde edilip kan yoluyla kendilerine iletilmektedir. Nasıl ki her bir hücre için solunum söz konusu ise yine her bir hücre için mitokondrium içerisinde enerji odalarının yanı sıra bu odalar içerisinde konuşlanmış yaklaşık 15000 kadar enzim ünitesi bu iş için vardırlar. Ayrıca bu odalarda Krebs devresi, solunum zinciri ve ATP oluşumu için özel bölümlerde yer alır.  Ve bu özel bölümler sayesinde bir dizi enzim faaliyetleri cereyan edip nihayetinde ATP enerji kaynağı üretilebiliyor. Malum ATP üretim maddesinin hammaddesi oksijen ve besinler olup işlenen hammaddelerden açığa karbondioksit ve su çıkabiliyor. İşte bu nedenle mitokondrilere hücrenin enerji ocakları denmektedir.  İyi ki de enerji ocakları var, bu sayede hücrenin % 95 enerjisi mitokondrial faaliyetlerle sağlanır. İcabında sağlanan bu enerji ilerisinde kullanılmak üzere lüzumu halinde gerek hücre içi, gerekse hücre dışı faaliyetlerde mitokondri içerisine konuşlanmış ATP (Adenozin trifosfat) bünyesinde depo edilebiliyor. Böylece bir sonraki aşamada ATP’nin parçalanmasıyla birlikte açığa çıkacak enerji daha çok kas kasılması, madde taşınması, sinir ağı iletişim, hücre kalori ihtiyacının karşılanması ve birçok kimyasal reaksiyonlarda kendini gösterecektir. Unutmayalım ki şu da bir gerçek besinlerin parçalanmasıyla teşekkül eden Hidrojenin oksidatif fosforilasyonla (enerji değişimi) yakılma işlemi bile mitokondrilere ait bir faaliyetin eseri olarak karşımıza çıkmaktadır.  Nasıl mı?  İşte Asetil koenzim-A’nın enzimden enzime geçtiği işlemler sırasında CO2 ve H2O’yun açığa çıkmasıyla birlikte ATP enerjisi meydana gelmesiyle elbet. Esas itibarı ile mitokondriler glikozu yakıp ait olduğu her bir hücre için enerji üretmekle vazifeli ocağımızdır. Bu arada enerji üretimi ocağından arda kalan küllerin (artık maddelerin) atılması ise su ve karbon dioksit şeklinde hücre dışına tahliye edilerek gerçekleşir.
         Peki, mitokondrilerin yapısı nasıldır derseniz, morfolojik olarak yağ ve protein moleküllerinden yapılmış çift ünit zarla çevrili olup iç kısmı ise kıvrımlı kristalarla kaplıdır. Bu kristaların aralarında Krebs devresine ait enzimlerin bulunduğu özel bir sıvının yanı sıra çözelmiş lipid ve proteinlerde mevcut olup aynı zamanda mitokondrinin yapısında %1’den az da olsa RNA belirlenmiştir.  Hatta nevi şahsına münhasır türden diyebileceğimiz DNA’nın varlığı da tespit edilmiştir. Bunun anlamı nukleusun dışında bile birtakım genetik bilgi doküman işlemlerinin mitokondri âlem bünyesinde de gerçekleşiyor olmasıdır.
          Lizozom
         Lizozomlar tek ünit zarla çevrili olup fagozom denilen oluşumlar sayesinde hücre içi ve hücre dışı kaynaklı maddeleri sindirerek zararsız hale getirmekle vazifelidirler. Lizozomlar hakkında kısaca bir tür sindirim mekanizma işlevi olan yapılar dersek yeridir.
       Mikrocisim
       Mikrocisimler tek ünit zarla çevrili olup iç kısmı daha çok peroksidaz içeren enzimleri kapsamaktadır. Bünyesinde  taşıdığı belli başlı enzimler katalaz, ürik asit, oksidaz ve D-amino asit oksidazlarla sahne alır hep. İşte bağrında taşıdığı bu enzimler sayesinde oksijen hidrojen perokside, hidrojen peroksit ise suya dönüşebiliyor.
        Mikrotubulus
        Mikrotubuluslar da tek ünit zarla çevrili olup borucuklu ışıksal bir görünüm arz ederler.  Bunlar daha çok hücre içi iletişimde rol aldıkları düşünüldüğü gibi kromozomların bölünme evreleri esnasında kutuplara çekilmelerine yardımcı oldukları tahmin edilmektedir. Mikroskobik incelemeler sonucunda tahminlerin ötesinde sentriyollerin üçerli gruplar halinde hücre bölünmesinde kromozomların kutuplara doğru yol almasında rol oynadıkları gözlemlenmiştir.
        Nükleus
        Yukarıda da belirttiğimiz üzere hücre âlem yapı bakımdan çekirdek, protoplazma ve hücre zarı diye üç ana bölümden oluşup, bunların en gözde çarpanı hiç kuşkusuz çekirdektir. Çekirdekte malum protoplazmanın ortasında konuşlandırılmıştır. Besbelli ki merkezde konuşlandırılması boşuna değilmiş, bir üs kulesi rolü üstlenmiş gözüküyor. Tüm hücre faaliyetleriyle ilgili kararlar bu merkez sayesinde alınabilmekte. Nitekim hücrenin asıl genetik haritasını ortaya koyan yapı nükleustur. Böylece  merkeze bağlı  hücre elemanların  her biri  gelen direktiflere göre   hareket etmektedirler
        Nukleuslar genelde oval olup merkezde çoğunlukla tektir. Fakat istisnai olarak yetişkin insanların karaciğer hücreleri, testislerin leydig hücreleri (spermleri harekete geçiren hücreler) ve osteoklastlar (kemik hücresi) içerisinde çekirdek sayısı artabiliyor, hatta aralarında çekirdek sayısı yüzü bile bulan var.
         Nukleuslar dışta çekirdek zarı, içte ise çekirdek plazması, çekirdekçik (nukleolus) ve kromatin ipliklerinden ibaret bir yapıdır. Bu yapıya sırasıyla şöyle göz attığımızda çekirdek zarının tıpkı hücre zarı gibi bir misyon yüklendiğini fark ederiz. Zira tüm kontrol mekanizmalarını çekirdek zarında bulunan porlar vasıtasıyla gerçekleşmekte. Böylece çekirdek ve sitoplâzma arasında geçişlerde tüm maddeler diffuzyona tabii tutulurlar. 
        İkinci yapı konumunda çekirdek sıvısına (karyoplazma)  baktığımızda da içerisinde çözülmüş maddelerin bulunduğu karmaşık kimyasal bileşenlerden oluşan bir alanı temsil ettiğini fark ederiz.
       Üçüncü yapı diyebileceğimiz çekirdekçik yapıda ise kromatin ağı ve iplik taneciklerinden meydana gelmiş olup içerisinde ribonükleik asitin sentezlendiğini fark ederiz. Öyle ki,  sentez edilen bu ürünler RNA’nın işbirliği öncülüğünde rRNA (ribozomal RNA) ve mRNA (messenger RNA) ve tRNA (taşıyıcı RNA) olmak üzere üç tip halde sitoplâzmaya aktarılırlar. Derken aktarılan bu misafirler aminoasitlerce karşılanarak protein yapımı gerçekleşir. Hiç kuşkusuz hücre içerisinde gerçekleşen bu protein yapımının baş öncüsü veya çekirdek içerisinde tüm kalıtsal faaliyetlerin baş mimarisi DNA’dan başkası değil elbet.  Zira DNA minarenin spiral merdivenleri misali bir çift sarmal zinciri şeklinde taşıdığı bir takım özel enzimlerle kendi kendine bölünüp kendi cinsinden iki polimeraz zincir üretmekle mahir minaremizdir. İşte bu müthiş dönüşüm ve kopyalama olayına Reduplikasyon denmektedir. Böylece ikileşme hadisesi,  yani reduplikasyon olayı sayesinde ortaya çıkan kopyaların sitoplâzmaya geçmesiyle birlikte beraberinde protein sentezi yapımına yönelik genetik kodlar aktarılmış olur.  Bilhassa bu bilgi akışında şunu unutmamak gerekir ki;  tüm bu faaliyetlerin başlangıcı noktası çekirdektir. Ancak bu noktadan başlayan her bir talimatın yerine getirilmesi içinde sitoplâzmaya kadar uzanan uzun yorucu bir maraton koşu için belli bir güç ve enerji gerektirmekte. Öyle sanıldığı gibi her şey kendi kendine olmuyor, mutlaka efor sarf etmeye ihtiyaç vardır. Nitekim çekirdek yapı bunca efor için ihtiyaç olan enerjiyi ATP enerji kaynağından karşılamakta. Şayet enerjinin tükenme noktasına gelip alarm verirse bu kez gerekli olan enerji ihtiyacı sitoplâzmadaki ATP’den karşılanır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz küçücük sandığımız bir âlemde akılları hayrette bırakacak derecede birbirinden ilginç bir dizi Nizam-ı âlem söz konusudur. 
         İşte bu hücre içi ve dışı Nizam-ı âlem faaliyeti içerisinde tüm büyüme ve gelişme gibi faaliyetlerini protein molekülleri sırtlanmaktadır. Nitekim proteinler aminoasit moleküllerin birbirleriyle peptit bağları oluşturmak suretiyle 20 değişik biçimde sahne alırlar. Keza canlı organizmalarda bir takım kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan enzimlerin (fermentler)  katalizör (hızlandırıcı) etkisiyle var olmaktalar. Böylece enzimler bir yandan katalizör rolüyle hücre içi moleküllere hayatiyet verici etki yaparken,  diğer yandan düzenleyici rolüyle de tıpkı bir anahtarın kilitle buluşması görevi ifa eyler. İlginçtir katalizör ve düzenleyici rolünü tamamladığında benim işim buraya kadar bana evvellah demeyip bu kez bir başka alanda Mikro Nizam-ı âlem faaliyeti için işe koyulacaktır. Üstelik başka bir iş için yola çıktığında enzim yapıların başına herhangi bir zeval gelmeyecek şekilde Allah’a emanet edip oradan öyle ayrılacaktır.  
        Nasıl ki bedenimiz her yıl kendi kendini yeniliyorsa hücrelerde her saniyede kendi kendine 50 milyon kez doğarak, gelişerek ve yaşlanarak deveran olmaktalar. Zaten her doğuş, her diriliş, her zeval oluş hücre âlem içinde kaçınılmaz alın yazısıdır. Tabii kaderden kaçış olamaz. Bikere yazılan kader yazgısı gereği bir yandan yaşlı ana hücrelerin ölümü gerçekleşirken diğer yandan ana hücrenin bağrından kopan iki genç hücrede yeniden diriliş için var olmaktalar. Böylece ölenle ölünmez mesajı sunulmuş olur. Şu da var ki yaşlı hücrenin insan ölümünden farkı cesetsiz ölüm vuku bulmuş olmasıdır.         
Şurası muhakkak tüm canlı cansız âlemin doğuşu,  gelişimi, yaşlanması ve ölüm evreleri canlının temel yapı taşı hükmünde olan hücre âlem içinde geçerlidir. Öyle de olması gerekir.
       Velhasıl her şey fani, baki olan sadece Allah’tır.

       Vesselam. 
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1888/mikro-nizam-i-lem.html