SEFER DER VATAN
SELİM GÜRBÜZER
İlk sefer yolculuğumuz. Mülk âleminde Âdem
(a.s)’ın topraktan yaratılan bedenine ruhun üflenmesiyle başladı. Besbelli ki ‘O’ndan
geldik, yine dönüş O’nadır’ hükmün tâ kendisi bir yolculuktur bu. Zaten yaratılış
gayemizde bunu gerektirir. Ve bu ulvi gaye gereği Hz. Âdem (a.s)’ın eğe kemiğinden Havva anamızın vücut
bulmasıyla birlikte insan nesli kıyamete dek hem çoğalsın hem de imtihandan
geçsin diye çift yaratılmışız da.
Hz. Adem (a.s) daha henüz dünyaya sefer
eylemeden önceki vatanı cennet yurdudur. Tâ ki Âdem (a.s) imtihana tabi tutulup
yasaklanmış ağacın meyvesinden yiyiverir, işte o an Havva anamızla birlikte soluğu
dünya yurdunda alırlar. İlginçtir dünya yurduna savrulduklarında uzun bir süre
bir araya gelemezler de. Ne zaman ki, Âdem (a.s)’ın yıllarca gözyaşı seli
içerisinde çok büyük pişmanlıkla yaptığı tövbeleri Yüce Allah’ın dergâhı ilahi
katında karşılık bulur, işte o gün hem Hac
emri doğrultusunda Arafat’a seyrüsefer eyleyip vakfeye durulur hem de Havva anamızla
büyük buluşma gerçekleşir. Derken bu büyük buluşmayla birlikte zürriyetlerinden
çoğalacak Âdem neslini bir imtihan süreci de bekler. Neyse ki beklenen bu
imtihan sürecinin hemen başında daha henüz dünyaya ilk adım atmadan öncesi anne
karnında geçirilen dokuz aylık seyrüsefer süreçte bu uygulanmaz. Uygulanmaması
da gayet tabii bir durumdur. Zira anne karnı da tıpkı Âdem (a.s) ve Havva anamızın
bir zamanlar gamdan tasadan uzak hayat geçirdikleri asli vatan cennet yurdu gibi
bir duraktır burası. Her ne kadar bu durağın bazı safhaları insanın dünyada
geçireceği fiziki gelişim evreleriyle benzerlik arz etse de sonuçta anne karnı
imtihandan geçmek için konaklanan bir yurt değildir. Nasıl ki Yüce Allah’ın; “...Sizi
annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa
geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer, 6) diye beyan buyurduğu şekliyle anne
karnındaki embriyolojik gelişimimiz önce ‘endoderm,
mezoderm, ektoderm’ safhalarına, sonrada doku ve organ safhalarına geçişimizle
seyrüseferimiz son bulduysa, aynen dünya rahminde de ‘bebeklik, çocukluk,
gençlik ve ihtiyarlık’ safhalarının herhangi bir aşamasında seyrüseferimizin son bulacağı muhakkak.
Düşünsenize misafir olarak geldiğimiz
şu fani dünyada sadece bebeklik ve çocukluk evrelerinden sorumlu değiliz. Ama bizim
iyi yetişmemiz açısından bu evredeki sorumluluk tamamen ebeveynlerimizin
üzerine yüklenmiştir. Nitekim akıl baliğ olunduğunda kimi ebeveynlerin
evlatları tercihini zilletten yana kullanırken, kimi ebeveynlerin evlatları da ‘Sefer der vatan’ aşkıyla tercihini
hakikatten yana kullanacaktır. Bu demektir ki, birinciler hayatların zindana çevirerekten
ömür törpülerken, ikincilerse hayatını gülistan eyleyerekten seyrüseferlerini hüsnü
hatimeyle nihayetlendirirler. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) şöyle der: “Kalp bir
çocuk gibidir, kalbe ne öğretirsen o da onu söyler. Yeni dillenen çocuğa
mama, baba demeyi öğretirsen kalbe de ‘Allah,
Allah’ demeyi öğretmen gerekir. Dahası o çocuğun ağzının olduğunu düşünüp ‘Allah’
demeye zorlayacaksın Çok değil üç ay, beş ay sonra bir bakmışsın kalbi ‘Allah’
demeye başlar bile. Dolayısıyla gayret etmek lazım gelir.”
Ne diyelim, işte görüyorsunuz, ne
mutlu dünyada iken hayatını gülistan eyleyenlere ki, asli vatan cennet yurtlarına
kavuşmak için aşkla muhabbetle yana yana kıyamet saatini beklemekteler. Ki,
böylesi müminler toprak altında, yani kabirde de olsalar ‘Sefer der-vatan’ tutkusu
onlar için kıyamete dek hiç sönmeyen aşk meşalesi duygu selidir. Öyle ya, madem
toprağın altında değil toprağın üstündeyiz, o halde tez elden azığımızı
hazırlayıp ‘Sefer der-vatana’ koyulmak varken avare avare oyalanmak niye? Oysa
gün bugündür. Hele ki, söz konu Sefer der-vatansa pek oyalanmaya ve ihmale
gelmez de. Öyle ki, bu kutsi yolculuk sanki çeyizini hazırlamış telli duvaklı nazlı
gelin misali tez elden Mevlana’ca ‘Şeb-i Arus’ beyaz kefenimizi giymeyi gerektirir
de. Nasıl mı? Elbette ki, her dem ve her saniye yücelerden gelen sefer emrin
gereği günahlardan uzaklaşmak, kalbi hastalıklardan arınma ve tüm kötülüklere karşı
siper vaziyeti almak suretiyle manevi çeyizimizi hazırlamış oluruz. Bakınız
şöyle Hak yolcularının şöyle Seyrüsefer yolculuk öykülerine, hayattayken adımlarını
‘Sefer der vatan’ adım üzere attıklarını
görürüz hep. Şayet bizlerde Hak yolcularının yollarını yol, izlerini iz bilirsek,
biliniz ki bu öykü de, bu kütükte bizlere de yer ayıracaklardır. Buna inancımız
tam da. Yeter ki, heybelerimize doldurdukları manevi azıkları ve manevi
ikramları daha yola çıkmadan dökmeyelim, bak o zaman inşallah Sadatların himmet
ve bereketiyle bizim için yollar kısalır da. Kaldı ki bezm-i eleste başlayan bu
yolculuk dünyada devam etti etmesine ama gelinen noktada ahrete az bir
zamanımız kalmış diyebiliriz de, bu
nedenle elimizi ne kadar çabuk tutarsak o kadar faydamıza. Oldu ya, ağırdan alıp, ha bugün ha yarın dersek bir
bakmışsın ecel kapımıza dayandığında artık son pişmanlık fayda vermeyip iş
işten geçmiş olacaktır. En iyisi mi biz bugünün işini yarına bırakmayalım, derhal
hiç vakit kaybetmeden gerçek manada muhacir olmaya bakalım. Nitekim
Peygamberimiz (s.a.v) “Gerçek muhacir Allah Teâlâ’nın yasakladığı haram
işlerden kaçınan kimsedir” buyurmakta. İşte hicret yolculuğu bu hadis-i şerifin
özünde gizlidir.
Şu bir gerçek, dünyada iken hakikate gözünü, kulağını ve
dilini kapayanlar ferasetten yoksun kör, sağır ve dilsiz insanlar gibidirler. Böyleleri
çıplak gözle her şeyi gördüğünü, işittiğini, konuştuğunu zannede dursunlar
aslında kazın ayağı hiçte öyle değil. Asıl görenler, asıl işitenler, asıl hakikati
haykıranlar ve asıl Sefer der-vatan canlar şu hadis-i kudsi’nin sırrına mazhar
olanlardır: “Bir kulum, kendisine farz
kıldığım şeylerden daha güzel bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum nafile
ibadetleriyle de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben kulumu sevince
onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum (kendisine
verdiğim özel nur ve yetkiyle artık) o benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle
yürür. Benden bir şey isterse veririm. Bana sığınırsa himaye ederim”
(Buhari, İbnu Mace).
Şayet bu hadis-i kudsi ile şereflenenlerin
dışındakiler bir nebzede olsa hakikat yolunda kanat çırpmış olsalardı hiç şüphesiz onlarda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan
buyurduğu “Bu yolda bir adım atana en az
on adım karşılık verilir, yürüyerek gidenlere de Allah’ın rahmeti koşarak
gelir” (Buhari, Müslim) müjdesine mazhar olan Salih kullardan olacaklardı. Yine
de Yüce Allah (c.c) her şeye rağmen rahmetiyle affına mazhar olacak kulları için
bir umut çıkışı kapısı olarak kıyamet günü meleklerine şöyle ferman buyuracaktır:
“Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi
ateşten çıkarın” (Buhari). Derken
seyrüsefer yolunda ömründe bir kez Allah’ı zikretmiş bir kul bile bu ferman
sayesinde aklanıp nihayetinde varacağı en son menzil yurdu cennet vatan
olacaktır.
Anlaşılan o ki, asıl seyrüsefer yolcusu
yolun başından sonsuzluğa uzanabilendir. Aslında Yunus’un “Bir ben vardır bende
benden içeru” dediği yolculuktur bu. Nitekim tasavvufta “Fenâ-fi’ş-şeyh, Fenâ-fir’r-rasûl, Fenâ-fi’llâh ve Bekâ-billâh” mertebelerini aşmakla bu yolculuğa vakıf olunabiliyor
zaten. Hele sonsuzluğa vurgun bir salik, seyru süluk mertebelerini bir bir aşmaya
görsün, bir bakmışsın o seyrüsefer yolcusu salik Muhabbetullah ve Marifetullah
ilmine vakıf olmanın yanı sıra Yüce Allah’ın kudret, azamet ve rahmet
tecellilerini seyretmekten kendini alamaz da. Yeter ki, salik bu manevi seyrüsefer
yolculuğunun başlangıcında kararlı olsun, onu ne dünya malı, ne dünya hırsı, ne
de dünya makamları yolundan alıkoyabilir. Böylece bu kararlılık sayesinde kendini
dünya ihtiraslarından arındıracağı gibi halktan Hakk’a, mülk âleminden melekût âlemine,
ilm’el yakin mertebesinden ayn’el yakin mertebelerine yükselip seyrüsefer eyler
bile. Nitekim Ebu Osman el Mağribi Hz.leri bu hususta şöyle beyan buyurmuşlardır:
”Salik, heva ve hevesini terk edip Allah’a ibadet ve taata dönmelidir. Zira ‘Sefer
der-vatan’ sözüyle kastedilen, bir memleketten diğer bir memlekete yolculuk
etmek değildir, bilakis insanın iç
âleminden Alla-u Zülcelâl’a vuslatıdır. Salik, bir mürşidi kâmil bulduğu zaman,
zahiri yolculuğu bırakıp batınì yolculuğa başlar.”
Gerçektende bu müthiş sözlerden de
anlaşıldığı üzere Seyr u süluk yolcusu bir salik “Ben Rabbime gidiyorum”
(Saffat, 99) diyen Hz. İbrahim (a.s) gibi her adımda ‘Nazar ber kadem’
düsturunca Rabbine seyri sefer yapmakta olduğunun idrakiyle hareket ettiği
anlaşılmaktadır. Nasıl öyle anlaşılmasın
ki, bikere ‘Sefer der-vatan’ asli vatana yolculuk demektir. Hatta bundan da öte
Seyr-i ilâllah (Hakka sefer), Seyr-i fillâh (Hak’ta Hak ile sefer) ve Seyr-i anillâh-i
billâh’a (Hak’la birlikte Hak’tan sefer) yol almanın adıdır bu yolculuk.
Vesselam.





