BÂZ GEŞT
SELİM GÜRBÜZER
Nakşibendî tarikatında ‘Bâz geşt’ cümlesinin ne anlama geldiğini
düşündüğümüzde; gerek Lafza-i Celal zikrin
her tesbih dönüm başında gerekse belirli sayıda çekilen Nefy-u isbat zikrin sonunda ‘İlâhi ente maksûdi ve rıdâke matlûbi’ cümlesiyle
Yüce Mevla’yı layıkı veçhiyle zikredememenin acziyetinin ifadesi ve dile gelişi
olarak tanımlayabiliriz pekâlâ. Nitekim
Gavs-ı Sani (k.s) bu tanımda yer alan Lafza-i
Celal zikrinde ‘Bâz geşt‘ usulünün nasıl yapılması noktasında sofilerine: “Zikirden
maksad Yüce Mevla’ya ulaşmaktır. Dilini damağa yapıştırıp kalben ‘Lafzai Celal’ zikri çeken bir sofinin her tesbih imamesi sonunda
damağa yapışık olan dilini çözüp ardından İlâhi ente maksûdi ve rıdâke matlûbi
cümlesini kendi duyacağı hafif bir sesle söylemesi kâfidir” şeklinde izahatta
bulunur.
Evet, Hak yolcusu bir salik
ister seyr-u sülùkun başlangıcında, isterse nihai aşamasında olsun hiç fark etmez,
talim eylediği zikri hakkıyla yâd
edememenin gönül hüznü diliyle ‘İlâhi
ente maksùdi ve rıdâke matlûbi‘ cümlesini ‘Bâz geşt’ usulünce telaffuz etmesi
icab eder. Hele birde talim eylenen zikir
‘Nefy-u isbat’ zikriyse salikin bunun üzerinde daha da özene bezene hassasiyet
göstermesi gerekir. Nasıl özen
gösterilmesin ki, bikere her şeyden önce
çekilen zikir yükte hafif, paha biçilemez kıymet değer ağırlıkta bir zikirdir. İşte
bu nedenle Resul-i Ekrem (s.a.v.) bu hususta ümmetine “Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri
en hayırlı kelime ‘lâ ilahe illallah’tır.
Zira yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir kefesine (konsa), Kelime-i
Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir” demekten kendini alamamıştır.
Hiç kuşkusuz
Kelime-i tevhid zikriyle Yüce Allah’ı hakkıyla yâd etmek her baba yiğidin harcı
değil, Şimdi gel de böylesi övülmüş
zikri talim eyleyen Hak yolcusu bir salik, acziyetini ‘Bâz geşt’ usulünce, yani ‘İlâhi ente maksùdi ve rıdâke matlûbi ‘ cümlesiyle
dile getirmesin, ne mümkün. Elbette ki
Hak yolcusu bir salikin nefesini tutaraktan yirmi bir adet çektiği ‘lâ ilahe
illallah’ zikrinin hemen ardından nefesini salıvermesiyle
birlikte acziyetini ‘Bâz geşt’ cümlesiyle ifade etmesi gayet tabii bir durum. Zaten yüce makamlara hal durum vaziyeti arz
eylemek bunu gerektirir.
Gerçektende Kelime-i Tevhid zikrinin paha
biçilmez bir zikir olduğunun işareti şundan besbellidir
ki,
Nakşibendî Sadatları taliplilerine bu zikri
yolun
başında değil de sonunda vermekteler. Malumunuz
yolun daha henüz başlangıcında olan bir sofiye Lafza-i
Celal zikri talim
ettirilmekle kalbin olgunlaşması beklenirken, sonrasında letaif zikriyle de
vücudun tamamının zikirleşmesi hedeflenir, derken en nihai aşamada Peygamber kavlince
övülmüş zikirlerin şahı diyebileceğimiz ‘Kelime-i Tevhid’ zikri talim
ettirilerek de tevhidi şuur aşılanır. Hele o
aşı tuttuğunda biliniz ki, dünyanın tüm hazineleri o sofinin önüne serseler de
ne fayda, dönüp bir kez olsun yüzüne
bakmayacağı aşikâr. Zira bu noktadan sonra o sofinin yüzü hep Allah’a dönük olacağından
‘İlâhi ente maksùdi ve rıdâke matlûbi’
ifadesinde anlamca yerini bulan ‘Allah’ım
maksadım sen, isteğim ve aradığım senin
rızanı kazanmaktır’ arzu halinin yüce makamda kabul görmesi çok büyük bir hazine
olur artık. Ki; kabul gören bu arzu hal sıradan bir arzuhal değildir,
bilakis Nakşibendî Tarikatının on bir kandilinden ‘Baz geşt’ usulü arzuhal
namedir bu. İşte Hak yolcusu bir salik, kabul gören bu arzu hali sayesinde dünya ve
dünya içindekilerin bu gün var yarın yok olacağının bilinciyle baki olan Yüce Allah’ın
ipine daha da büyük bir iştiyakla sarılır da. Öyle ya, ne de olsa tüm mahlûkat Allah-u Teâlâ’nın
zatı tecellisine muhtaç durumda ancak varlığını sürdürebiliyor, o halde baki
olan Allah’ın ipine sarılmak varken eninde sonunda bir gün yok olmaya mahkûm geçici
masivalara niye sarılsın ki. Üstelik bu noktada Allah’ın ibadete de ihtiyacı
yoktur, asıl kulların ibadete ve zikre ihtiyacı vardır. Hele ibadet ve zikirden
yoksun bir hayat sürsün bak o zaman o kulun hayvandan daha da aşağı mertebede
her an insanlıktan çıkması an meselesi diyebiliriz. Kaldı ki Allah adını anmayan bir insan nasıl ruhunun
susuzluğunu giderebilir ki. Mutlaka manevi ihtiyacını ve susuzluğunu gidermek
için her an her salise Yüce Mevla’yı yâd etmeye mecbur da. Dolayısıyla buradan
çıkaracağımız ders şu olmalı, vird çekerken
Allah’tan gayri her ne masiva varsa hepsinin fani ve yok olmaya mahkûm
olduğunun bilinciyle tek temel hedefimizin Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.
Zira O’ndan geldik dönüş yine O’nadır.
Evet, Hak yolcusu bir salik için
önemli olan O’na dönüş manasına ‘Er rücu’
yolunda ‘la ilahe illallah’ zikrinin akabinde nefesini serbest bırakacağı
sırada ‘İlâhi ente maksùdi ve rıdâke
matlûbi’ cümlesini şeklen değil,
bilakis ‘Baz geşt’ usulünce en samimi kalbi
duygularla arzuhalini arzı endam edebilmek çok mühimdir. Nitekim bu hususta Muhammed bin Abdullah el-
Hani ‘Adab’ adlı eserinde şöyle der:
-Zakir ‘Nefy ü isbat’ zikrini çekerken nefesini salıverdiği vakit
söylediği şu mübarek sözün manasını düşünmelidir: ‘Ey Rabbim, maksudum ancak
sensin ve isteğim ancak senin rızandır’ derken nefy ü isbatın manasını te’kid
etmelidir. Bunu yapmak zakirin kalbinde tevhid hakikatinin sırrını yerleştirir.
O hale gelir ki; nazarından bütün mahlûkat silinir, sadece Hakk’ı görür. Hak Teâlâ’nın
varlığı zahir olur. Nakşibendî büyüklerinin saliklere bunu özellikle
emretmelerinin sebebi budur. Salik zikrediyorsa zikrinin manasını düşünecektir.
Tevhidin sırrına böyle erer. Masivadan
böyle sıyrılır, tevhide böyle ulaşır…”
İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere Kelime-i tevhid zikrinin
feyzi bereketiyle kendi egosunu hiçe sayaraktan içtenlikle maksadının Allah’ın rızasını
kazanmak olduğunu arzı endam eyleyen bir salik ‘Bekâbillah’ makamına adım adım ilerler
de. Hatta o salik ‘Bâz geşt’ ifadesinin mana ve ruhuna sadık kalaraktan rıza
sıfatıyla donatılmaya kendini adar bile.
Nasıl kendini adamasın ki, içtenlikle
söylediği o ‘Baz geşt’ cümlesinin yüzü suyu hürmetine Allah’ın rızasını
kazanacağının heyecanı ve ümidiyle hem Tevhidi zikrin sırrına vakıf olur hem de
Allah’ın sevilen kullarından olur. Nitekim ‘Riyazus Salihin’ adlı eserde geçen
sahih bir hadiste (hadis-i kutside) de
zikredildiği üzere Peygamberimiz (s.a.v)
bu hususu ashabına şöyle duyurur da:
-Allah (c.c) bir kulunu sevdiği
zaman Cebrail'i çağırır:
“Ya Cebrail! Filan adamı seviyorum. Sen de sev” der.
Bunun üzerine Cebrail (a.s.) kendi başkanlığında ki melekler meclisinde
onlara şöyle hitab eder:
“Hak
Teâlâ filan kulunu seviyor, siz de seviniz.”
İşte bu duyuru anında gök kubbede
yankı bulur da. Tabii bu duyur sadece semavatla sınırlı kalmaz, bu kez Cebrail (a.s.) yeryüzü ahalisine yönelip çağrısını şöyle
seslendirir:
“Allah (c.c) filan kulunu
sevmiştir. Siz de Allah'ın filan kulunu sevin.”
Böylece bu duyuruyla birlikte yeryüzünde ne kadar samimi mümin, ne kadar
Salih kişi varsa onların gönlünde taht kurmuş olur. Yeter ki o salik, sevildiğini kendinden değil, bizatihi Yüce Allah
(c.c.)'ın ilahi takdiri ve lütfuyla olduğunu bilsin bu sevgi seli sadece dünya
ile sınırlı kalmaz kıyamet günü sevdikleriyle beraber olacak şekilde devam eder.
Delil mi? İşte Peygamberimiz (s.a.v)’in
“Kişi sevdiği ile beraberdir” beyan buyurması
bunun bariz delili zaten.
Evet, her şey sevip sevilmekte gizli..
Öyle ki, Nakşîler kalben Allah adını sinelerine nakşede nakşede bu işin
Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktan geçtiğini fark etmişlerdir. Bu
nedenle ‘Bâz geşt’ usulü on bir kandilin en önemli ışıklarından biri olarak
yerini alır bile. Düşünsenize Hak yolcusu bir salikin bu müthiş ışık kandili
usulle Allah’ın rızasını kazanıp sevgisine nail olduğunu, hiç kuşkusuz o Salih kişi
Allah’tan gayrı tüm sahte mabutlara meydan okur da.
Şurası muhakkak, insan ne ararsa
kendinde aramalı. Şayet Allah (c.c) bir kulunu sevmiyorsa, insan bilmeli ki Cebrail (a.s.) yukarıda bahsi
geçen hadisi kutsinin gereğini yapıp hem semavat ehli hem de yer ehlinden Salih
insanlar o insanı sevmeyecek demektir. O halde bize düşen neydik edip gönül
aynası Allah sevgisiyle dopdolu, bir gönlün içine girmek olmalıdır. Nasıl mı?
Allah’ın razı olacağı bir kul olmakla
elbet. Bunun dışında ne para ne de pul bir
gönle girdirebilir. İlla ki, ‘Bâz geşt’ düstur üzere kul olmak gerekir ki,
sevilenlerden ve sevilmişlerden olunabilsin. Aksi halde etraftan insanların
durduk yere bizden nefret duymamalarını ya da bizi sevmelerini beklemek hayal
olur. Allah’a öyle abd (kul) olmalı ki, bizi gören bizde dirilmeli. Bu da ancak sıdk ile
Yüce Allah’ı can-ı gönülden zikr eylemekle mümkün. Düşünsenize böylesi Allah adını hem dilinden
hem de kalbinden düşürmeyen bir kulu kim sevmez ki. Zira her kim Yüce Allah’ı (c.c) ‘İlâhi ente maksùdi ve rıdâke matlûbi’
cümlesinin mana ve ruhuna uygun rızasını talep ettiğinde, biliniz ki eninde
sonunda o kul bir yandan Yüce Allah’ın sevgisine mazhar olacağı gibi diğer
yandan da insanların samimi sevgisini de kazanmış olacaktır. Samimi sevgi derken, elbette ki Allah rızası için sevmek ve
sevilmeyi kast ediyoruz. Nitekim
sevilmişlerin sevilmişi seçilmişlerin seçilmişi Gönüller Sultanı Seyda Hz.lerinin
yurdun dört bir yanından büyük bir sevgi seliyle kafileler halinde ziyaretine
gelen insanlara bu hususta şöyle sohbet etmeleri son derece manidardır:
-"Eğer ki benim yanıma Allah (c.c) rızası için geliyorsanız gelin,
yok eğer seyyid olduğum için, âlim olduğum için, Gavs (k.s)’ın oğlu olduğum
için geliyorsanız hiç boşa yorulmayın. Şayet
bu niyetle gelirseniz, kıyamet gününde Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in huzurunda
sizden davacı olurum. Madem geliyorsunuz, o halde niyetinize Allah (c.c) rızasını
alın öyle gelin. Hatta buraya gelip tövbe ettikten sonra bu dergâhta menfaat
görmedim diyorsanız başka mürşide gidin. Zira hidayetiniz burada olmayabilir. Şayet bunu
da yapmazsanız, yine bundan dolayı da mahşerde
davacı olurum."
Ne diyelim, işte görüyorsunuz asıl sevgi budur. Ki; Nakşibendî tarikatında ‘Bâz geşt’ usulünden
asıl maksatta Allah rızası için sevmek ve sevilmektir zaten. Hakeza buna Allah için buğz etmek de dâhildir.
Bir başka ifadeyle ‘Bâz geşt” usulünde Resulü Ekrem (s.a.v.)’in "El muhubbi lillah vel buğzu lillah"
diye beyan buyurduğu şekliyle muhabbeti de buğzu da Allah (c.c) rızası için yapmak
esastır. Öyle anlaşılıyor ki, ‘Bâz geşt’
usulünde Allah’ın rızalığını kazanmak doğrultusunda ‘sevmek, sevilmek ve buğz
etmek’ üçlü sacayağı çok mühim can alıcı noktadır. Madem öyle, Allah’ın sevgisine mazhar olmayı hedeflemiş bir
dervişin her zikredişinde Hak Teâlâ’yı layıkı veçhiyle zikredemeyişini ‘Bâz geşt’
cümlesiyle Hakka arz etmeli ki, yüce Allah’ın lütfu ve ihsanı da beraberinde
gelsin. Zira Hak Teâlâ’nın ihsanı olmadan hiçbir kimse ‘Allah’ adını hakkıyla
yâd edemez. Yok, ben şu kadar zikir
çektim, yok ben şu kadar amel
yaptım, yok şu kadar hayır hasenatta
bulundum türünden ifadeler tam da insanı yolundan ve hedefinden şaşırtacak
nefsanî ve şeytani aldanmanın bariz göstergesi ifadelerdir. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) bu hususta sofilerini şu sohbetle uyarır da: ''
Kendi nefsinizi kâfirden aşağı görmedikçe bu yolda asla ilerleyemezsiniz.''
Tabii bu sohbetten hedeflenen temel amaç bir müminle bir kâfirin kıyasını
yapmak değildir, tam aksine nefsin
dizginlenmesine ve nefis muhasebesine yönelik bir sohbettir bu. Malumunuz hidayet Allah’tandır. Öyle ya, günün birinde bir bakmışsın kâfir denilen
adam hidayete erip Müslüman olmuş, dolayısıyla burada asıl düşünmemiz gereken
husus ne oldum değil ne olacağımız husus çok önem arz etmekte. Yani, asıl biz ne durumdayız onun icabına bakmak
nefis muhasebesi için çok mühim bir örnek tutum olacaktır. Bu örnek tutumun
dışında kendini kaf dağında görmek, insana hiç bir şey kazandırmayacağı apaçık
ortada zaten. İnsana kazandıracak tek şey ‘Baz geşt’
adabıdır, yani tevazuu zırhıdır. Örnek mi? İşte Seyda Hz.leri bunun en bariz
örneği. Üstelik de Seyda (k.s) yurdun dört bir yanında kendisini ziyarete
gelen on binlerce insanın havasına ve cazibesine kapılmaksızın; ‘Madem buraya
geliyorsunuz, bari niyetinize Allah (c.c) rızasını alın da öyle gelin. Yoksa
ruz-i mahşerde hepinizden davacı olurum’ diyecek kadarda ‘Bâz geşt’ zırhı
giymiş Gönül Sultanıdır o. Hiç kuşkusuz
çevremizde her birimiz bu örneğin tam zıddı bazı uç örneklerde görmüşüzdür.
Nitekim bazı aklı evveller etraflarına birkaç kişi topladıklarında bir anda
kendilerini dev aynasında görebiliyorlar. Onlar kendilerini dev aynasında göre dursun, bakın halen bu gün olmuş Menzil’de Gavs-ı
Bilvanisi (k.s)’den Seyda Hz.lerine, Seyda Hz.lerinden Gavs-ı Sani (k.s)’e gelen
dalgada tevazuu halinden zerre miskal olsun şimdiye kadar hiçbir eksilme
görülmemiştir. Bu durumda hem nasıl eksiklik görülsün ki, ‘Bâz geşt’ usulünce yola devam edilmekte
zaten.
Hâsıl-ı kelam şu iyi bilinsin ki, Allah (c.c) yolunda Sadatlar toprak oldukça
kıyamete kadar has bahçelerinde yetişen güller ve çiçekler de hiç eksik
olmayacaktır.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3594/bz-gest.html






