12 Şubat 2022 Cumartesi

TOPRAK ANA

          

                                                      TOPRAK ANA

           SELİM GÜRBÜZER

          Toprağın doğurganlığı hakkında birçok edebiyatçı ona atfen toprak ana demekten kendini alamamıştır. Baksanıza hem karada hem su da hemen hemen her yerde toprağın doğurganlığıyla yüzleşiriz. Bu yüzden her cins toprağa ‘Toprak ana’ deriz hep. İşte ana yüreği bu ya,   en nihayetinde gideceğimiz yer kara toprağın bağrı olacaktır. Düşünsenize çiftçiler hayatları boyunca toprakla hep haşır neşir olduklarından tıpkı toprak gibi yürekleri buram buram sevgi tohumu kokmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, toprak ana bizim olan topraklarda gerek kültürel harcımız bakımından gerekse şehit kanlarıyla sulanıp vatan addedilmesi bakımdan kıymet değer bir anamızdır. Hiç kuşkusuz toprak anayı kültürel ve şehit kanları yönüyle yâd etmek yetmez,  bilimsel yönüyle de yâd etmek gerekir.  Bu yönüyle yâd ettiğimizde bilim dünyasında gerek toprağın fiziki, kimyasal, biyolojik ve jeolojik bakımdan gerekse toprak çeşitliği bakımdan pek çok anlam karşılığının olduğunu görürüz. Madem öyle,   daha ne duruyoruz bir bakalım her toprak cinsi anamızın bilim dünyasında karşılığı neymiş bir görmeye çalışalım.

        Tuzlu topraklar

        Bakınız; Yaşar Kemal Toros dağlarının eteklerinden Akdeniz kıyılarına doğru yol alırken kaleme aldığı bir romanında buram buram deniz ve tuz kokan toprakları şöyle tasvir eder: “Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır.  Bu kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!”          

       Evet, bizim coğrafyamızda et gibi killi topraklardan tutunda kumlu, humuslu ve buram buram tuz kokan topraklarımıza birde toprak analizi yönünden baktığımızda bir başka manzarayla karşılaşırız elbet. Nasıl mı? Mesela Türkiye’nin değişik bölgelerinde denk geldiğimiz NaCl2 (Sodyum klor), NaSO4 (Sodyum sülfat), CaCl2 (Kalsiyum klor)  ve MgCl2 (Magnezyum klor)  gibi suda eriyen tuzların toprağın üst tabakalarına doğru birikip humus kısmının çökmesiyle tuzlu toprak manzaralarının oluştuğunu görürüz.  Tabii ülkemizde tuzlu topraklardan başka daha pek çok toprak analarımızın varlığını da yüreğimizde taşırız. İşte yüreğimizde varlığını hissettiğimiz bu söz konusu tuz kokan toprak katmanların oluşumunda bilhassa A horizonun, alt A1 katmanının analizleri uzmanlara tarafından yapıldığında organik bakımdan zengin humus toprağının siyahımsı renkli olduğunu müşahede etmiş oluruz.   Hakeza toprak analistlerinin A2 horizon formuna geçişte ki toprağın analizini yaptıklarında, yani onların şahitliğinde bu kez siyahımsı bu humus katmanının yıkanaraktan renginin git gide açılıverir hale büründüğünü müşahede etmiş oluruz.  İşi daha da ileri boyutlara taşıyan toprak analistleri A2 katmanının altındaki C horizonun humus toprağının analizini yaptıklarında yine onların şahitliğinde bu söz konusu horizonun jips borular halinde katmanlaştığını müşahede ederiz. Derken bir dizi toprak katmanlarının alt tabanına süzülerekten birikmiş tuzlu suların etkisiyle güçte olsa erimeye yüz tutan jipsin çökmesiyle birlikte tuzlu toprağın oluşumu gerçekleşmiş olur. Ancak şu da var ki toprak katmanlarında süzülerekten biriken tuz birikimleri bir bakıyorsun yağışlı mevsimlerde yağmur sularının etkisiyle çok kolayca eriyebilen bir tuz tabakası halinde karşımıza çıkabiliyor. Ki;  böylesi aşamalardan geçerekten toprağın derinliklerinde süzülmek suretiyle oluşan tuz birikimli bu tip topraklar Amerikan literatüründe ‘beyaz alkali topraklar’ olarak tanımlanırken Rus literatüründe de yüzey tuz kırıntıları şeklinde yüksek miktarda eriyebilir tuz içeren manasına ‘solonçak topraklar’ diye tanımlanır.  Anlaşılan o ki; gerek iklim bakımdan gerekse coğrafi özellikleri bakımdan tuz birikimine müsait şartların oluştuğu bu tip topraklarda Na (sodyum) miktarının  %15 civarlarda seyretmesi adından tuzlu topraklar olarak söz ettirmesine yetiyor zaten. Bu arada tuzlu toprakların vejetasyonunda etken unsur olarak salsola, salicornia, suedea, limonium, tamarx gibi bitki türlerinin çok büyük rolünün olduğunu unutmamak gerekir.

        Tuzlu Sodyumlu Toprak Analar

        Tuzlu sodyumlu toprak analarımızın adından da anlaşıldığı üzere sodyumlaşma ve tuzlaşma işlemlerinin sonucu bir tertip üzere oluşmuşlardır. Daha ziyade böylesi toprak anaların bağrında   % 15’i aşan bir oranda Na (sodyum) içeren hammadde bulunur. İşte bu nedenledir ki böylesi sodyum içeren toprak analar tuzlu topraklar olarak nitelenirler. Ve bu tip topraklarda pH değeri zaman zaman 8,5’un üzerine de çıkabiliyor. Şayet bu tip toprakların bağrında birikmiş tuzlar daha alt tabakalara doğru yıkanaraktan tuz oranı seyrelmeye yüz tutmuşsa ister istemez bu durumda toprak ananın içeriği değişeceğinden bu kez tuzsuz sodyumlu toprak ana olarak niteler ve ona o gözle bakarız da.   Yani bu demektir ki toprak eriğindeki tuz yoğunluğunun azalması sonucu, yani sodyumun hidrolize olmasıyla birlikte NaOH içerikli (sodyum hidroksit içerikli)  bir toprakla yüzleşmiş oluruz.  Derken tuzların yıkanmasıyla birlikte ortaya çıkan böylesi toprak ananın pH değeri 8,5 civarında bir kuvvetli alkali reaksiyon göstereceğinden bu durumda tuz zerreleri dispers (dağınık)  halde toprağın işlenmesini bir hayli güçleştirecektir. Ama ne ilginçtir ki böylesi bir dağınıklığa rağmen yine de tuzlu sodyumlu toprak ananın bağrından neşvünema bulacak bir takım bitki türleri hayat bulup gün yüzüne çıkabiliyor. Örnek mi? İşte: 

       -Trifolium fragiferum,

       -Geranium collinum

       -Puccinellia Palustris,

       -Scirpus maritimus gibi bitki türleri bunun en tipik örneklerini teşkil eder zaten. Hiç şüphe yoktur ki toprağın bağrında her türlü bitkiye hayat verip çeşit çeşit bitkileri yaratan Yüce Allah’tır. Biri tatlı ve leziz, diğeri tuzlu ve acı olan her türlü meyveyi ve bitkiyi birbirinden ayıran da O’dur.  Gök kubbeden suyu indirip ölü toprağı diriltende O’dur.  Bu yüzden Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

       Tuzsuz sodyumlu Toprak Analar

       Tuzsuz sodyum topraklar Amerikan literatüründe ‘Siyah alkali topraklar’ olarak addedilirken Rus literatüründe ise ‘Solonetz topraklar’ olarak addedilir. Bu topraklar yağışlarla birlikte toprağın üst tabakalarında tuzların yıkanması veya kimyasal sodyum-humus karışımı bir şekle dönüşmesi sonucu meydana gelir. Böylece kurak ve yarı kurak bölgelerin topraklarında sıkça rastlanan pH değerinin yüksek çıkmasına sebep olan NaCO3’ın (Sodyum karbonatın) hidrolizi neticesinde; 2H2O + 2Na + 2 CO3 ↔ Na2CO3 + 2OH-  +   H2CO3 şeklinde bir bileşenle denklemde yerini almış olurlar.  Ve bu tip topraklara örnek olarak ise Puccinella convolata, Artemisia maritima ve Kochia prostrata gibi bitki türleri gösterilir.

      Tuzcul Bitkiler (Halofitler)

      Adından da anlaşıldığı üzere tuzlu topraklarda yetişen bitkilere halofitler denir. Bu tür bitkilerin gelişmeleri topraktaki belirli oranda aldıkları tuz miktarıyla belirlenir. Böylece bitkiler hücrelerinde belirli oranlarda aldıkları tuz miktarlarından hiçbir şekilde zarar görmeksizin dayanıklılık sergilerler. Sergiledikleri tuzluluğa karşı tahammül göstereceği dayanıklılık oranları şu şekilde belirlenmiştir:       

    -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 4,2 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 1’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 8,3 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 20 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 41,8 Atmosfer basınç birimidir.

     İşte görüyorsunuz toprak eriğinde NaCl2 (Sodyum klor) miktarı arttıkça toprağın emme kuvveti de o nisbette artmakta. Dolayısıyla halofitler hariç bu tip topraklar başka tür bitkiler için yetişmeye elverişli değildir diyebiliriz. Zira tuzlu topraklarda yetişen bitkiler hücrelerinde sürekli olarak sodyum klor birikimini gerçekleştirebilme özelliklerinin yanı sıra topraktaki su ve besin maddelerini alabilmek için de osmotik basıncı toprağın emme kuvvetinden daha fazla artırma faaliyetini gerçekleştirebilme özelliklerine de haizdirler. Ancak şu da var ki toprakta tuz miktarı arttıkça su ve besin gibi temel maddelerin alımında gittikçe bu tür bitkiler içinde bir takım güçlük durumlar söz konusudur. Hatta öyle ki bitki hücrelerinde osmotik değer toprağın emme kuvvetine eşit olduğunda topraktaki su, osmotik basınca bağlı olarak bitki tarafından alınması durur da. Dahası bu gibi durumlarda değim yerindeyse tuzlu toprak bitki için zehir zemberek olmakta.  Bilhassa bu tür zehirlenme etkisi kültür bitkilerinde daha sık görüldüğü bilinen bir durumdur. Sebebi malum kültür bitkilerinin bünyesinde tuzun vereceği zarara karşı herhangi bir koruyucu mekanizmaları olmadığından mukavemetsizdirler. Nitekim bu durum toksik zehirlenme denen hadiseyle kendini göstereceğinden netice itibariyle bitkide klorofil azalır, nişasta hidrolize olur, solunum artar, bitki için madde üretimi alışverişi geriler, fotosentez yapamaz haller nükseder. Ve bu tip tuza mukavemet derecesi gittikçe azalma eğilimi gösteren bitki türlerine örnek olarak ise:

           -Baklagiller,

           -Mısır,

           -Şeker pancarı,

           -Buğday,

           -Yonca,

           -Çavdar,

           -Yulaf,

           -Arpa vs gösterilir.

            Şu bir gerçek deniz suyunun yoğunluğu % 3,5–3,8 arasında değişiklik arz ederken halofitler hücre özsularında % 9-10 oranına varan miktarlarda tuz birikebiliyor. Ki, bahse konu olan bu değer 80–90 atmosfer basıncına tekabül eden bir değerdir. Zaten bir bitkiye halofit türü bitki diyebilmemiz için her şeyden önce o bitkinin hücre özsuyunun osmotik değerinin  % 50 seviyelerde olması gerekir.  Tabii bu tür bitkilerin bu denli yüksek seviyelere erişmiş haldeki tuz yoğunluklarına nasıl dayanabiliyorlar olduklarını da doğrusu hayreti şayan bir hadise olarak şaşmamak elde değil. Belli ki bu olay bitki bünyesinde var olan bir takım otokontrol mekanizmalarıyla halledilebilecek türden bir dayanıklılık hadisesi şeklinde tezahür etmekte.  İşte insanı hayreti şayan içerisinde bırakan böylesi bir hadisede bitkinin kendince aldığı otokontrol benzeri önlemleri alabileceğini göz önünde bulundurduğumuzu düşündüğümüzde adına tuzcul denen halofit bitki türleri şu şekilde tiplendirilir:  

 1-)Kümülasyon tip

          Bu tip tuzcul bitkiler vejetasyon devresi boyunca hücre özsuyu yoğunluğunu ve osmotik değerini maksimal  (en yüksek) seviyelere çıkarmakla meşhur bitkilerdir.  Örnek: Juncus gerardi.

  2-)Regülâsyon tip

 Bu tip tuzcul bitkiler hücre içerisinde hiçbir zaman osmotik değer ve iyon miktarı maksimal seviyelere ulaşmayacak derecededir. Dolayısıyla bunlarda kendi aralarında tasniflenip iki grup halde tiplendirilirler:

  a- Tuz ifraz eden halofitler

         Bu tür bitkiler de bünyelerine fazlaca aldıkları tuzu yapraklarında depoladıkları tuz cepleri vasıtasıyla aktif olarak atarlar.  Derken ifraz (salgı) edilen tuzla birlikte böylesi bitki türleri bünyesinde ki sodyum klor (NaCl2) konsantrasyonu belirli aralık sınırları arasında tutmuş olurlar. Örnek: Statice, Tamarix spp.

          b- Tuz ifraz etmeyen halofitler

          Bu guruba dâhil olan tuzcul halofitler ise bünyelerinde herhangi tuz ifraz etmeksizin hücrelerinde su biriktirerek tuz bilânçolarını dengede tutan bitkilerdir. İşte bu nedenledir ki biyolojide böylesi bitki türlerinin gövdelerinde dallarında ve yapraklarında kendi iç mekanizmalarıyla gerçekleştirdiği su tutma ve biriktirme hadisesi ‘sukkulent’  olarak tanımlanır. Belli ki sukkulent olayında bitki hücresine bir takım dış tesirlerin etkisinin rolü neticesinde ancak tuz ifrazı gerçekleşebiliyor. Nitekim sukkulent olayında alınan su yaprak ve gövdede mezofil veya özel parankima hücrelerde birikir. Ve bu olayda organların yüzey kısımlarında bir indirgenme hadisesi vuku bulurken hücrenin hacminde ise bir artış kaydedilir. Malumunuz kuraklığa bağlı olarak da sukkulent durumu su kaybını önlemeye yönelik kseromorf hadise olarak tezahür eder. Bazı olağan hal durumlarda vardır ki bitkinin epidermis hücreleri küçüldüğünde her milimetre kareye isabet eden alanda stoma sayısı artarken bazı durumlarda da tam aksine tuz sukkulenti yüksek yoğunluktaki iyonların tesiriyle aktif halde epidermis hücreleri büyüyüp her milimetre kareye isabet eden alanda stoma sayısı azalabiliyor. Malum, stoma sayısının azalması demek aynı zamanda su kaybını önleyen stoma hücrelerinin de azalması demektir.

         Hâsılı tuz ifraz etmeyen halofitler içinse California, salsola, Sueda maritima, Atriplex Portulacoides gibi bitki türleri örnek gösterilir.

Ekolojik bakımdan özel yetişme alanları ve vejetasyonları

      Tuzlu topraklar

       Toprakları tuzluluk şekillerine 3 kısma ayırabiliriz:

         -Tuzlu topraklar,

         -Tuzlu sodyumlu topraklar,

        -Tuzsuz sodyumlu topraklar.

        Toprakta eriyebilir tuzlar genellikle Na, Ca, Mg katyonları ile Cl,  SO3 (sülfat) anyonlarından teşekkül edip, az miktarda ise K (potasyum)  katyonu,  karbonat (CO3) ve NO3 anyonları bulunmaktadır. Mesela CO3 ve bikarbonat iyonlarının nispi oranda bulunma miktarı pH değerine bağlı olarak seyretmektedir. Hatta pH değeri 9,5 veya daha fazlası olduğu durumlarda bile CO3 iyonları kendini gösterebiliyor. Bazı bölgelerin tuzlu topraklarında ise ağırlıklı olarak NO3 anyonu fazla miktarda göze çarpar.

         Yapılan jeolojik çalışmalar sonucunda yer kabuğunda ortalama 5/10.000 Cl (klor), 6/1.000 SO3, %2,3 Na (sodyum), Ca (kalsiyum) ve Mg (Magnezyum) gibi elementler bulunduğu belirlenmiştir. Muhtemeldir ki kâinatın yaratılış safhasının başlangıcından beri denizi oluşturan sular asidik karakterde olup, bu suların temas ettiği kayalardan eriyen metallerden sızan sodyum ve magnezyum klorür gibi zehirsiz tuzların zamanla deniz suyunun muhteviyatını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Zira kayalardan ufalanmış metallerin hidroliz, hidratasyon, çözünme, oksidasyon ve karbonasyon gibi birtakım kimyevi işlemlerle parçalanması sonucunda tuzlar tedrici olarak açığa çıkıp eriyebilir duruma geçebiliyor. Ayrıca her ne kadar karbondioksitin menşei atmosferik veya biyolojik kaynaklı olsa da su (H2O)  içerisinde karbondioksitin erimesi sonucu bikarbonat olarak meydana gelmektedir. Yani karbondioksit ihtiva eden sular kimyevi çözünme vasıtası olup, katyonlarla birleşerek bikarbonatları oluşturmakta.

         Zehir etkisi yapan tuzlar            

         Bilindiği üzere bor elementi tabiatta az miktarda bulunan büyük öneme haiz bir maden olduğu anlaşılmaktadır.  Fakat bu arada bu önemli maddenin toksik tesir yapan bir madde olduğunu da unutmamak gerekir.  Hakeza arsenik, cıva, kurşun gibi tuz içeren elementler de büyük önem teşkil eden maddeler olup  aynı zamanda bu söz konusu elementler adından kuvvetli zehir etkisi gösteren tuzlar diye söz ettirmektedir. Yine de bu maddelerin zehir etkisi özelliklerinden dolayı hemen hiç yoktan korkuya kapılıp telaşlanmaya gerek yoktur. Çünkü denizin derinliklerine sızan birtakım zehirli tuzlar,  bir bakıyorsun deniz suyu sodyum ve magnezyum klorür gibi zehirsiz tuzlar sayesinde nötralize olabiliyor. Derken bu sayede rahat rahat yüzebilmekteyiz de. Sadece yüzmek mi?  Elbette ki hayır. Şöyle ki bu dengelenmiş deniz suyu deniz altı canlıların yaşaması için hem ideal ortam oluşturmak, hem atmosferde bulutların oluşumu için gerekli yoğunlaşmış çekirdekleri üretmek, hem de insanların yüzmesinde çok kolaylıklar sağlamaktadır.  Şurası muhakkak gerek uzaya rasgele yayılan ışınlar, gerek kozmik ışınlar, gerekse radyo aktif maddelerden saçılan elektrik yükler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda; bunların çekirdek oluşturacak kapasitede olmadıkları tespit edilmiştir.  Bu demektir ki çekirdek oluşumunu gerçekleştirmek denize özgü bir işlemdir. Kelimenin tam anlamıyla gök kubbe bulut oluşumunun arka planında yatan sır perdesi deniz suyunun gizeminde gizlidir elbet.

          Tuz kaynakları

          Tuz yataklarını gördüğümüzde ister istemez bu kadar devasa boyutlarda tuz hammaddesinin kaynağı nerelere dayanıyor doğrusu hepimizin meraklandıran bir durumdur.  Neyse ki yapılan toprak analizleri ve çalışmaları sonucunda genel itibariyle topraktaki tuzların kaynağı yerkabuğunun atmosferle temas ettiği kayalarda bulunan primer mineraller olduğu ortaya konmasıyla birlikte merakımız bir nebze olsun bu sayede dinmiş oldu.  Yani ortaya konan verilerden öyle anlaşılıyor ki,  bizim çıplak gözle gördüğümüz tuz yataklarının orjinine inildiğinde asıl tuz birikiminin kaynağının primer minerallerin ufalanaraktan bulunduğu konumda çözünüp birikmesi sonucu oluşan tortulardan başkası değildir. Bu durumu bilhassa toprağın derinliklerinde tuz içeren bölgelerde toprağın yanlış sulama yöntemlerle sulanması neticesinde ortaya çıkan toprağın yüzeyindeki tuz birikiminden çok gayet iyi anlayabiliyoruz.  Keza kurak veya yarı kurak bölgelerdeki iklim şartlarının toprağın yüzeyindeki tuz birikimine yol açtığı hadisede bizim açımızdan anlaşılır bir durum gibi gözüküyor. Hatta iklim şartlarına bağlı kalaraktan tuz oluşumu sadece doğduğu yerle kalmayıp bir bölgeden diğer bölgeye sürüklenerekten taşınabiliyor da. Tabii iklim şartlarının dışında tuzların bir bölgeden diğer bölgeye taşınmasında bir başka unsurlarda söz konusudur. İşte o söz konusu etken unsurları paragraf paragraf şöyle izah edebiliriz de:

           - Topraktaki tuzun asıl menşei denizler olması hasebiyle buharlaşan su içerisindeki tuz zerrecikleri havada yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak buluta dönüşmekte ve böylece oluşan bulutlar şimşek çakmaları eşliğinde yeryüzü için rahmet yağmuru olmaktadır. Zaten çekirdek oluşumu olmasa bulutunda oluşmayacağı muhakkak.  Yani bu demektir ki dünyanın değişik bölgelerinden kuzeyden güneyden esen rüzgârların oluşturduğu dev dalgalar deniz suyunun içerisindeki tuz zerreciklerinin gökyüzüne yükselmesiyle atmosferde çekirdek oluşumuna kaynaklık teşkil edebiliyor. Derken havaya karışan tuz zerrecikleri ikinci kez esen bir rüzgâr marifetiyle yoğunlaşma çekirdekleri şeklinde bir bölgeden diğer bölgeye taşınaraktan atmosferde buluta dönüşmekte. En nihayetinde ise söz konusu çekirdekler sadece buluta dönüşmekle kalmamakta yağışların teşekkülüne de zemin hazırlamakta.  Böylece hidrolojik devrin tamamlanmasının akabinde tuzlu su filtre edilip tatlı suya çevrilmiş olur.

          -Kurak iklimlerde bir takım maddelerin suda erimesi sonucunda ortaya çıkan ayrışma ürünleri buharlaşma yoluyla kısmen toprağın yüzeyinde veya daha alt tabakalarda birikerek tuzlu toprakları oluşturmakta.     

          -Nemli bölgelerde toprak içerisinde var olan minerallerin çözünmesiyle meydana gelen eriyebilir tuzlar aşağıya doğru sürüklenerekten taban suya karışıp buradan da akarsular vasıtasıyla varacağı en nihai nokta okyanusların bağrı olur. 

          İşte yukarıda madde madde sıraladığımız taşınma işlemlerinden özetle diyebileceğimiz şu dur ki;  atmosfere taşınan su buharının büyük bir bölümü okyanuslar tarafından sağlanmakta. Bu yüzden nehir deltası,  denize yakın alçak araziler ve deniz suyuna maruz kalan topraklar hariç genellikle nemli bölgelerde pek tuzlu toprak katmanı bulunmamaktadır. Dahası söz konusu topraklarda erimiş tuzlar taban suya karışıp okyanusa dâhil olmakla bu sayede hidrolojik dolaşım tamamlanmış olmaktadır.

         Katyon mübadele kompleksleri

         Toprak içerisinde katyon absorbsiyonu toprak yüzeyinde mevcut olan (-) yüklü toprak zerrelerinin reaksiyonuyla gerçekleşir. Böylece toprak zerrelerinin absorbe edilmiş katyonlar, t-katyonlar ve diğer katyonlarla birlikte karşılıklı girdikleri tepkimeler neticesinde mübadele fırsatına kavuşmuş olurlar ki işte bu söz konusu mübadele işlemi katyon mübadelesi olarak tanımlanır. Toprak içerisinde söz konusu maddelerden Na, Ca ve Mg katyonları çok kolayca mübadele işlemlerini gerçekleştirdikleri halde söz konusu potasyum ve amonyum gibi katyonlar olunca onlar için aynı durumu söyleyemeyiz. Zira katyon absorbsiyonu daha çok kirlenmiş topraklarda organik maddeler tarafından gerçekleştirilip, bu yüzden bu tür absorbsiyonun baş aktörlerine mübadele kompleksleri denmektedir.  Bu tanımlardan anlaşılan o ki,  bilhassa kurak bölgelerde toprak içerisinde mübadele kompleksine en uygun katyon grubu şimdilik Ca++ ve Mg++  elementleri gözükmektedir. Kaldı ki bu söz konusu elementler sodyumlu tuzun birikmesine bağlı olarak kalsiyum ve magnezyum içerikli büyük bir tuz kütlesi oluşturabiliyorlar. Kalsiyum ve magnezyum elementleri icabında bunla da kalmayıp buharlaşma yoluyla ya da bitkiler tarafından alınan suyla birlikte toprak eriği içerisinde yoğunlaşaraktan CaSO3 (kalsiyum sülfat),  CaCO3 (kalsiyum karbonat) ve MgCO3 (magnezyum karbonat) türünden bileşikler de oluşturabiliyorlar. Hatta söz konusu bileşikler toprak içerisinde çözünerekten toprağın bağrında sodyumun nisbi oranını artırmış olup böylece Ca ve Mg elementlerinin sodyum elementi arasında ki mübadele işlemleri tamamlanmış olur.   

        Kireçli Toprakların vejetasyonu

        Bir başka toprak anamızda kireçli topraklardır. Doğup büyüdüğüm Bayburt’un Şingah mahallesinin toprak sınırları içerisinde mahallemizin muhtarı Musa Kiki’nin işlettiği kireç ocakları vardı ki, adeta yıllara meydan okuyaraktan inşaat malzemesi olarak kullanılan tuğla veya taştan yapılan evlerimizin hem harcı olmuş hem de badanası olmuştur. Öyle ki mahallemizin sınırları içerisinde kireçli topraklardan çıkarılan kireç taşları ocakta kömürle yakılarak topak topak elde edilen kireç ürünü tüm Bayburt’umuzun ihtiyacını karşılıyordu dersek yeridir.  Hatta evlerimizin odalarını hemen her yıl badanalamayı ihmal etmeyen gelin adayı kızlarımızın evinin badanasını yaparken kendi kendine mırıldanaraktan:

         Odam kireçtir benim

         Yüzüm güleçtir benim

         Soyunda gir koynuma

         Terim ilaçtır benim

          Odam kireç tutmuyor

          Kumu katmayınca

          Sevda baştan gitmiyor

          Sarılıp yatmayınca

          Vay lümünüm, lümünüm

         Can lümünüm, lümünüm” diye seslendirdikleri ezgiler eşliğinde ev badanası kirece bile anlam katmış oluyorlardı. Her neyse gelin adayı kızlarımız kireç taşına anlam kata dursunlar, bizde bu arada kireç taşına kimyasal yönden anlam katmakta fayda var elbet. Malumunuz. Kireçli topraklar CaCO3 (kalsiyum karbonat)  ihtiva edip pH 7’nin üzerinde alkali reaksiyon gösterirler. Reaksiyon derecesi sadece kireç miktarına bağlı kalmayıp, humus ve kil gibi ince zerreli toprakların dağılışına ve nemine göre de değişiklik gösterir. Silikatlı topraklar ise   (kum, kristal halinde kayalar) başlangıçta kireç ve diğer bazları ihtiva edip nemli bölgelerden sızan yağış suları ile yıkanabiliyorlar da.  Keza kireçli topraklarda öyledir. Bunlar da iklim faktörlerinin tesiriyle çabucak yıkanıp parçalanma eğilim gösterebiliyor. Böylece besin maddesi bakımdan zengin, sıcak ve gevşek zerreli topraklar olarak gün yüzüne çıkarlar. Dahası bu tip özelliklere haiz topraklarda kireç miktarına bağlı olarak hem toprağın su kapasitesi artış kayd eder hem de toprak forları genişler.  Derken böylesi özelliklere haiz topraklar geçirgen özellikleriyle dikkat çekmiş olurlar. Ayrıca bu tip topraklar zayıf alkali reaksiyon gösterdiğinden mikro organizmaların faaliyetlerine uygun bir ortam teşkil ederler. Hatta bu özellikteki toprakların mineral madde dolaşımı da çok yüksektir. Malumunuz bitki türlerinin bir kısmı alkali ortamları tercih ederken, bir kısmı da asitli ortamları tercih eder. Bu yüzden birinci gruptakilere basofil, ikinci gruptakilere asidofil denir.  Üçüncü grup bitkiler ise her türlü pH dereceleri arasında seyretmekte olup,  fakat bu değerin altında ve üstünde olan reaksiyonlar bitkinin tüylerine zarar verdiği gözlemlenmiştir.

        Bu arada şunu belirtmekte fayda var, şayet toprak suyunda H+ iyonları (hidrojen iyonları) OH- iyonlarından (hidroksil iyonlarından)  fazlaysa toprak asidik reaksiyon gösterirken tersi durumda ise alkali reaksiyon gösterir. Genellikle toprak reaksiyonları iklim tesiriyle oluşmaktadır. Mesela nemli bölgelerde ufalanma sonucu madde birikmesi teşekkül edip toprakta devamlı bir yıkama faaliyeti gözlemlenmiştir. Kurak bölgelerde de malum ufalanma sonucu madde birikmesi meydana gelir. Birincisi toprağın asitlik derecesinin artmasına neden olurken ikincisi ise alkalilik derecesinin artmasına neden olur.

       Azotlu toprakların vejetasyonu

       Bir bitki örtüsünün gelişmesinde sadece toprak içerisinde ki bir takım faaliyetler değil aynı zamanda bitkiyi besleyen topraktaki besin maddeleri de çok büyük rol oynamaktadır. Topraktaki besin maddelerinin en önemlileri N (azot) , P (fosfor)  ve K (potasyum)  olmakla beraber, henüz fosfor ve potasyum atomunun çevreyle olan önemi tam olarak bilinmemektedir.  Fakat fosfor gübresi baklagiller ve çimlerin gelişmesinde önemi çok büyüktür. Hakeza azotta her ne kadar etkisiz bir gaz olması yönüyle ilk bakışta faydasız bir madde gibi görünse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bu noktada topraktaki azot miktarı ve NH4++ ve NO3- iyonların varlığı daha çok önem taşımaktadır. Çünkü azotun bitki tarafından alınabilecek şekli olan NH4 (amonyum) ve NO3 (nitrat)  bileşikleri toprakta devamlı şekilde değişime uğramaktadır.  Zira bu bileşikler yüksek bitkiler ve mikroorganizmalar tarafından kullanılıp proteine çevrilirler. Böylece proteinlerin parçalanmasıyla birlikte açığa çıkan amonyumun tekrardan nitrat haline dönüşümü gerçekleşir.

          Amonyum iyonu toprak kolloidleri tarafından absorbe edilebildiği halde nitrat iyonu akışkan haldedir. Böylece toprak suyundan kolayca yıkanıp kaybolurlar. Bu yüzden azotlu toprakları seven bitkilere ‘Nitrofil’  bitkiler denmektedir. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise hiç kuşkusuz organik maddelerin çokça olduğu çöplük yerleri tercih eden Ruderal bitkiler (döküntü bitkiler) olup bunlara Peganum harmala, Lamium albüm, Urtica Dioica gibi bitki türleri örnek gösterilir.   Malumunuz bu tür bitkilerin gelişmesi için bikere öncelikle toprağın humus bakımdan zengin ve nitrifikasyon olayının gerçekleşmesine elverişli olması gerekir. Dolayısıyla bu tür bitkiler için topraktaki mevcut nitrat miktarından ziyade nitratın devamlı olarak toprağa iletilmesi çok daha önem arz eder. Bitkilerin gelişmesinde olumlu ya da olumsuz yönde etki edecek hem fiziki, hem kimyevi, hem hava bileşenleri hem de  topraktaki biyolojik değişmeler  etken  faktörler olarak   karşımıza çıkıp, bu söz konusu  etken faktörler şu şekilde tasnif edilirler de:

  Fiziki faktörler

    -Yangın,

    -Rüzgâr,

    -Kumulların teşekkülü,

    -Kar ve toprağın tesiri,

    -İnsan ve hayvanların tesiri.

        Kimyevi faktörler

        Belirli bir yoğunlukta bitkilerin gelişmesine olumlu etki eden en önemli unsurlar oksijen, karbondioksit ve besin maddeleridir. Olumsuz yönde etki eden unsurlar ise bir takım zehirli maddelerdir. Örnek mi? Bunlardan mesela volkanların ve sıcak su kaynaklarının kenarındaki bitkilerin özellikle kükürt (S) bileşiklerinden zarar gördükleri bilinen bir gerçekliktir. Ki,  bitkiyle olan tüm etkileşimler ya topraktan kök vasıtasıyla oluşmakta ya da havadan yapraklara geçişle olmaktadır. Nitekim bitkiler bir bakıyorsun gaz halinde oksijen ve karbondioksiti yaprakları vasıtasıyla havadan alırken diğer yandan da kökleri vasıtasıyla ihtiyacı olan suyu aldığı gibi ayrıca bitkilerce oksijen miktar tayini topraktaki su miktarına  (H2O miktarına) bağlı olarak belirlenmektedir.

       Hava bileşenleri

       Deniz seviyesinden yükseldikçe havanın bileşimi değişmez. Hatta deniz seviyesinde 15 kilometre yükseklikteki havanın hacim bileşimi  %’lik (yüzdelik)  dilimler olarak tablo halinde şu şekildedir:

  

 

0 m de  % hacim

 15 kmde %de hacim

N2

78,1

79,5

Oksijen

20,99

19,7

Argon

0,945

0,8

CO2

0,03

0,03

 

        Topraktaki Biyolojik Değişmeler

         Hiç şüphe yoktur ki tüm övgüler, yeryüzü sathını kullarının hizmetine veren Yüce Allah’adır. Onun izniyle nice vadiler, nice yollar arşınlar tüm insanlık. Yüce Allah kullarını ayağını bastığı ve arşınladığı topraklardan halk etti. Ve halk ettiği insanı toprağa döndürüp oradan çıkaracak da hiç şüphe yoktur ki yine O’dur.  İşte tüm gelmiş geçmiş beşeriyet topraktan halk olduğu gibi şimdiye dek ve kıyamete kadar da hemen her dünyevi işinizi de yine toprakla halletmeye devam edecektir.  Nitekim insanların her zaman ihtiyaç duydukları inşaat malzemeleri, porselen sanayi ürünleri, tuz, şap, kibrit ve daha nice birçok hammadde topraktan elde edilmekte. Zira Rabbü’l âlemin Kur’an’da “Süleyman’ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir yol almakta olan rüzgârı verdik. Onun için bakır madenini eritip akıttık.  Cinlerden de Rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabının tattırdık” (Sebe,12) diye beyan buyurmakla Süleyman (a.s)’ın nezdinde bakır gibi daha pek çok madenlerle birlikte toprağın bereketliliğine dikkatlerimizi çekmekte. Tabii ki Yüce Allah’ın o erimiş bakır madenini Süleyman (a.s)’a sel gibi akıttığı toprağın bağrında saklı tutulan bereket sadece bunlarla sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki; iklim etkisiyle kayaların dibinden kopan büyük kaya blokları, irili ufaklı kaya parçaları, taşlar ve çakıllar da belli bir gayeye yönelik yığılaraktan toprağı bereketlendirmekteler.  Nitekim bir bakıyorsun kayalar üzerinde ilk beliren bitki örtüsünün likenler (alg ve mantar ortak yaşama mahsulüdür) olduğunu görüyoruz.  Sonrasında solan ve kuruyan likenlerin organik artıklarının ise toprağın bereketli bağrında fulva ve humin asitlerini oluşturduklarını görürüz. Derken oluşan bu asidik ortamla birlikte toprak içerisinde parçalanma olayları hızlandırılaraktan toprağın bereketliliğine ilaveten organik madde nakledilmiş olunup adeta yeni bir hayatın fitili ateşlenmiş olur.  Bu arada mikroorganizmalar da boş durmayıp toprağı adeta altını üstüne getirerekten lime lime işleyip toprağa hayatiyet kazandırmış olurlar. Zira mikroorganizmalar yardımıyla toprak içerisinde ki organik artıklar önce mekanik değişime ardından kimyevi değişmelere uğrayıp böylece organik ürün olarak toprakta humus oluşumu gerçekleşmiş olur.  Hatta hayvanlarda boş durmayıp onlar da toprakta bitki ve diğer artıkların parçalanmasında ilk vazife üstlenmiş olurlar. Nasıl mı? Mesela hayvanlar arasında memelileri, sürüngenler hariç tutarsak ilk öncelikli olarak örümcek kurtları, rotator, yuvarlak, halkalı, eklemli kurtları, solucan, kırkayak, karınca ve terliksi gibi hayvanların toprakla olan haşir neşirlik işlevlerinin daha da önemi ortaya çıkar. Hele ki solucanların toprakla olan bağı çok daha da dikkat çekecek boyutlardadır.  Ki, normal şartlara haiz bir toprakta 1 mm2 de 300-400 kadar solucanın yaşadığını düşündüğümüzde bunların total ağırlığının 70-80 gr kadar olduğu görülür. Bu demektir ki 1 kilometre karelik bir alanda yaşayan solucanların ağırlığı, nüfusça en yoğun memleketlerin kilometre kare başına yaşayan insanların ağırlığından daha fazla olduğu görülecektir. Dolayısıyla solucanlar bitki artıkları ile birlikte aldıkları mineral ve kil tanelerini karıştırarak dışkıları toprak yüzeyine bırakacağından bu sayede her yıl 1cm kalınlığında bir toprak tabakası alt üst edilmiş olunur. Dahası solucanların toprak altı sayesinde toprak havalandırılmış olup, özellikle bakterilerin üremesine elverişli bir ortam doğmuş olur. Zaten toprağa karışan dışkıların hemen yarısından fazlası bakteriler oluşturmaktadır. Nitekim 1 gr toprakta 2–6 milyon toprak bakterinin varlığı tespit edilmiştir.  Dahası toprak analizi yapan kimi bilim adamlarına göre aşağıda tablo halinde verilen 1 gramlık iyi bir kültür toprağında mikro canlıların sayıca belirlenen varlıkları şu şekilde tespit edilmiştir:

 

Bakteri sporu

Canlı bakteri

Actınmycetes

Mantar

Alg

Protozoa

2 milyon

 5 milyon

 1 milyon

50.000

5000

50.000

 

       Malumunuz ilkbahar mevsiminin başlamasıyla birlikte bakteri miktarı uygun sıcaklık ve nem sebebiyle en yüksek seviyeye ulaşabilirken yaz mevsiminde ise kuraklığın nüksetmesiyle birlikte bu miktar düşebiliyor. Toprak bakterilerinin en önemli fonksiyonları şundan apaçık besbellidir ki bir yandan hayati fonksiyona haiz karbon bileşiklerin ayrıştırılma işlemlerini gerçekleştirirken diğer yandan da azot bileşikleri ve minerallerinin değiştirilme işlemlerini gerçekleştirir olmalarıdır.

          Velhasıl-ı kelam, toprak analarımızla daha çok söylenecek kelam var ama toprağın bağrı o kadar çok geniş bir âlem olduğu için onu anlatmaya ne kalemin gücü yeter ne de onu anlatmaya güç yetirecek bir dil vardır.  Bu yüzden karınca kaderince bu kadarlık anlatmak kâfidir dersek yeridir.

            Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/toprak-ana-5534-kose-yazisi

13 Aralık 2021 Pazartesi

BÜYÜK PATLAMA VE DİRİLİŞ

BÜYÜK PATLAMA VE DİRİLİŞ

       SELİM GÜRBÜZER

       19. yüzyılda doğmaya başlayan materyalist akım evrenin sonsuz yıl öncesinden var olduğundan dem vuraraktan yaratılmadığı tezini ortaya atmıştır. Hatta Nobel kimya ödülü sahibi İsveçli fizik-kimya bilim adamı Svante August Arrhenius canlı varlıkların zerre tanecikler şeklinde yıldızlar arası uzayda ezelden beri var olduklarını, zaman içerisinde evrimleşerek yaşayan varlıklara dönüştüğünden dem vurmuştur. Oysaki birçok bilim adamı tarafından da belirtildiği üzere uzayda çok sayıda mor ötesi (ultraviyole) ışınların varlığı bu tür oluşumların yaşamasına geçit vermeyeceği yönündedir.  Hem kaldı ki sonsuz yıl öncesinde evrenin varlığından söz etmekte yaratılış hadisesiyle taban tabana zıt bir fikir akımıdır.  Zıt olduğu şundan belli Yaratılış fikriyatını destekleyen Platon’a göre yaşadığımız dünya gezegenlerin en eskisidir. Dikkat edin eski demekle yaratılış sıralamasına vurgu yapılmakta. Böylece materyalistlerin öncelik ve sonralık yaratılış halkalarını inkâr eden beyanları kendiliğinden çökmüş olmakta. Hele ki 20. Yüzyılda yapılan birçok ilmi çalışmalar ve özellikle kâinatın bir başlangıcının olduğunu dile getiren Big-bang teorisi sayesinde bu tür materyalist düşünceler tarihin çöplerine bir çırpıda atılmasına yetmiştir diyebiliriz de.

          Her neyse gelinen noktada bilim dünyasında geniş bir şekilde kabul gören Big-bang teorisiyle evrenin en eski 13,8 milyar öncesine dayanan tek bir noktadan genişleyerek bugünkü halini almış mükemmel bir kâinat nizamın ortaya çıkmasının anlaşılması üzerine bu kez materyalistler evrenin tesadüfen kendi kendine meydana geldiği fikrini işlemeye başlamışlardır. Oysa kâinatın kendi kendine meydana gelmesi asla mümkün sebep olamaz.  Yoktan var olma ya da vardan yok olma kudreti ancak Yüce Allah’a has mutlak mümkün sebep ve sıfattır. Nitekim kâinatın yaratılışıyla alakalı kozmoloji (evren bilimi) ilmin verilerine baktığımızda her şey atomun yaratılış şifrelerinden kodlu olduğunu görürüz. Tüm kâinat en iyimser tahmini rakamlarla 15-20 milyar öncesinden nötron, proton ve elektron plazmasından ibaret tek devasa atom kütlesinin (on üzeri yetmiş dokuz, yani 1079 atom sayısı büyüklüğünde) ilahi kudretin ol emri doğrultusunda big-bang denen büyük patlamayla açığa çıkan gaz bulutlarından (atom ve elektron tozlarından) meydana gelmiştir. O halde ilk patlayan parçacıkların ‘Ol’ emri dışında kendi kendine meydana gelir rastgele mükemmel bir nizam oluşturması asla mümkün değildir. Zira Allah-ü Teâlâ; “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece  Ol!’ dememizdir.  O şeyde hemen oluverir” (Nahl suresi, 40. ayet) diye beyan buyurmakta. Böylece ayet mealinden anlaşıldığı üzere yaratılan canlı cansız her şey Allah’ın ‘Ol!” emri doğrultusunda misyonunun icra etmektedir Nitekim kâinatta cereyan eden tüm yaratılış kanunlarına tefekkür gözüyle baktığımızda hemen her alanda ve canlı cansız tüm varlıklar üzerinde külli iradenin tecelli dairelerini pekâlâ görmek mümkün.

           Malumunuz her yaratılanın bir öyküsü olduğu gibi yokluk öyküsü de söz konusudur.  Şöyle ki; Yüce Allah’ın takdiriyle başlangıçta güneş ve tüm gezegenler adeta dondurulmuş hamur şeklinde yekpare gaz ve toz bulutu halinde (nebula) tek bir atom üzere cem olmuşlardı.  Sonrasında cem olmuş bu tek bir atom yine Yüce Allah’ın takdiri ve “Kün” emriyle big-bang denen patlamayla açığa trilyon rakamlarla ifade edilebilecek miktarlarda büyük bir enerjinin çıkmasıyla birlikte tüm uzay yanardağ misali atom parçacıkları lavlarına dönüşmüştür. Akabinde her bir atom parçacıkları soğumaya yüz tuttuğunda her birinin gruplar halinde yörüngelerine oturtulduğu, böylece aralarındaki çekim kuvvetinin etkisiyle hızlı bir şekilde dönen atom ve elektron tozlarından oluşmuş uzay cisimciklerine dönüşmüşlerdir. Özellikle bu uzay cisimcikleri arasında insanın konuk olacağı seçilmiş gözde bir gezegen vardır ki, o hepimizin yakından tanıdığı milyarlarca sene sürebilecek hazırlıkların neticesinde ağır metallerin birleşmesinden doğan, aynı zamanda gezegenler arasında en müstesna yeri olan dünya gezegeninden başkası değildir elbet. Anlaşılan o ki, dünyamızın gezegenler arasında en seçilmiş olmasının arka planında Yüce Allah’ın eşrefi mahlûkat ilan ettiği insanı en iyi şekilde konuk etsin diye müstesna kılınmıştır.   

           Ne diyelim, işte görüyorsunuz Big-bang patlamasıyla büyük bir diriliş yaşayan her bir atom parçacığı çekirdekleri bir yandan galaksileri oluşturacak gaz kütlelerine dönüşürken, öte yandan da her bir atom parçacığının galaksi  (spiral mi, elips mi,  küre şeklinde mi) biçimlenmesi vuku bulur.  Böylece biçimlenen her bir o galaksi seyr-i âlem eyleyeceği yörüngesinde konumlanır. Düşünsenize bir incir çekirdeğinden koca ağacı gün yüzüne çıkaran Yüce Allah, elbette ki bir atom çekirdeğinden sınırsız bir kâinat ağacı gün yüzüne çıkarması kudretinin ve azametinin bir göstergesidir. İşte o ilk büyük patlayış denen big-bang hadisesiyle kâinatın yaratılış öyküsü tamamlanmış olur. Derken bir bakıyorsun aydınlık güneşimiz yaratılışından bugüne bir an olsun hiç boş durmayıp 4,6 milyar yıl öncesinden bugüne dek hem etrafına ışık saçıp ısıtıyor hem de bağrından solar wind denen proton ve elektron yüklü partikülleri içeren güneş rüzgârlarını (parçacık akımları) uzaya fırlatıp big-bang hadisesinin küçük taslağı diyebileceğimiz iyonizasyon olayına katkı sağlıyor.  Böylece atom üretiminde kaynak rol oynamış oluyor.

        Yukarıda belirtilen veriler ışığında güneş sadece ısı ve ışık üretmiyor, aynı zamanda elektron yüklü parçacık üretimini de gerçekleştiriyor. Üstüne üstük üretilen atomlardan üst atmosferde kimyasal gaz ve alevli toz bulutlarının oluşumunu ihmal etmeyecek üretimdir bu.  Nasıl mı? Mesela galaksileri meydana getiren yoğunluk bakımdan düşük hidrojen bulutları bunun tipik misalini teşkil eder.  Besbelli ki hidrojen buralarda başıboş bir bulut oluşumu olarak değil bilakis ekmek su ihtiyacı gibi bir fonksiyon üstlenmiş konumdadır. Öyle ki üretilen bulutların bir noktasında başlayan vorteksi andırır spiral bir dalgalanmayla galaksinin ilk nüvesi denen çekirdeğin yoğunluğunda artış meydana gelir. Malumunuz yoğunluk arttıkça vorteks dalgalanmaların hızı da o oranda artış kaydedip çekirdekte sediment halde toplanmalarını beraberinde getirir.  Böylece çökelek halde yıldız kümelerinin temelleri atılmış olur.

          Anlaşılan o ki,  çökelek halde bir çekirdekte nice koca galaksi silsilesi âlemler yüklüdür. Ve Yüce Allah (c.c)  Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti, ona ve arza isteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesinde) gelin!’ buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet, 11) aye-i celilesiyle daha bilim adamları semanın duman halinde olduğunu bilim adamlarının bu durumu daha keşfetmeden asırlar öncesinden Kur’an’da beyan etmişti zaten. Keza Kur’an’da kelamı edilen dumanımsı gaz bulutları merkez kaç kuvvet fiziki çekim kuralları çerçevesinde katılaşıp sonrasında basınç altında sıkışaraktan her biri irili ufaklı küremsi top yumaklarına dönüşür de.  Ve bu söz konusu küremsi gaz yumakları yoğunlaştıkça iç bünyelerinde ısı artışıyla birlikte semanın ışık yayan kandilleri olurlar.  İşte semada bu şekilde konumlanan her bir gök cismi,  her bir galaksi âlem ve her bir yıldız âlem tıpkı güneş sistemi gibi bir senfoni orkestra eşliğinde kendi diriliş muştularını kutlayıp böylece tüm kâinatta canlı cansız tüm varlıklarla merhabalaşmış oluyorlar.  Yeni bir hayatla buluştukları şundan besbellidir ki dünyamızda var olan elementlerin bir bakıyorsun yıldızlar ve daha uzakta bulunan nebulalar üzerinde de bir benzerinin veya aynısının var olduğu gerçeği ile yüzleşebiliyoruz. İşte bu tür ortak noktalar aynı hamurun mayası olduğunun bir göstergesi diyebileceğimiz Big-bang olayının akabinde oluşan yeniden doğuşun muştuları nitelikte göstergelerdir. Nitekim bilim adamlarının kahır ekseriyeti dünya kabuğunun başlangıçta yekpare halde, yani bitişik olduğunu, sonradan konveksiyon akımları ile arz kabuğu üzerinde kırılmalar ya da çatlakların oluşmasıyla birlikte birbirinden ayrıldığı yönünde hem fikir görüş bildirmekteler.  Bu durumda öyle anlaşılıyor ki birbirine yapışık olan yeryüzü böyle bir olayın ardından kıtalara ayrılmış gözüküyor. Malumunuz karalar arasındaki boşlukları da denizlerle doldurmasıyla da dünyamız bugünkü halini almıştır. Nitekim Atlantik ötesi dediğimiz kıta önceden denizlerle kaplı bir kıta değildi, bilakis Atlantik’in ‘S’ harfi şeklinde spiral olması Avrupa ve Afrika'nın batı kıyı şeridi ile kuzey ve güney Amerika’nın doğu kıyı şeritlerinin önceden bitişikliğine bir işaret teşkil eden ve sonrasında birbirlerinden ayrıldıklarının bariz göstergesidir. Derken dünya haritamız yaşanan bu hadiseler eşliğinde son şeklini böyle almış olur.  Hele dünyamızın geçirmiş olduğu oluşum sürecini daha da bilimsel çalışmalarla iyi analiz edildiğinde çatlakların izlerini pekâlâ görmek mümkün olabileceği gibi dünyanın çeşitli yerlerinde birbirine benzer özelliklere sahip bitki florasının izlerini de görmek her an mümkün.  Zira Rabbü’l âlemin bu hususlarda “Bundan sonra arzı yaydı. O arzdan suyunu ve otlağını çıkardı” (Naziat, 30–31) beyan buyurmakla öncesinde kıtaların bitişikken sonradan nasıl yayılarak ayrıldığına işaret etmekte. Kaldı ki gelinen noktada günümüzde jeoloji bilimi alanında ilerlemeler sayesinde artık eski çağlara ait bulunan her bir taş örneklerinin yaşından tutunda, sertliğine, cinsine, hangi alana ait olduğu gibi pek çok özelliklerinin en ince ayrıntısına kadar tüm sicili ortaya konulabiliyor. Örnek mi? İşte Hindistan’da bulunan bir takım taş numunelerinin milyonlarca yıl öncesinde ekvatorun güneyine ait taşlar olduğunun belirlenmesi bunu tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hususlarda Rabbü’l âlemin: ”O inkârcılar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı” (Enbiya, 21/30).  diye beyan buyurmakta. Yine Yüce Allah (c.c) Kuran’da geçen dünya haritasının oluşumunu hatırlatan şu ayette: “Andolsun yarıkları, çatlakları ve kırıkları olan, kaynak aktarma ve bitirme özelliğine sahip parçalı yere!” (Tarık suresi ayet:12) diye beyan buyurmakla, yani bir anlamda mealen  “O çatlayışla arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür gerçeğine işaret ediliyor. Jeologlarca kayaların dilini ve tabiatını okumaya çalışıldığında dünyamızın 4,5 milyon seneden beri var olduğu bir durum söz konusudur. Bu durumda anlaşılan o ki dünyamız gaz yığınından son şekli halini alıncaya dek bir sürü değişim ve dönüşümlerden geçip mesela ilk evvela denizlerin canlılarla şenlendirildiği,  akabinde eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın kıyamete kadar sürecek olan dünya misafirliğinin elverişli şartlarının tam tekmil çerçevesine oturtulduğu olgunlaşmış bir evreyle süreç tamamlanmış olur. İlginçtir galaksilerin oluşumu dünyamız kadar pek uzun sürmüyor. Bir başka ifadeyle dünyamızı oluşturan kıtalar milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, bir bakıyorsun galaksiler altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde oluşumunu tamamlamış oluyor. Ki,  Fizik bilginleri bu durumu Big-bang denen büyük bir patlama sürecinin neticesi bir oluşum olarak görürler.  Keza  ‘zaman’  denilen olguda büyük patlamayla vuku bulan bir oluşum olarak görülür. Kelimenin tam anlamıyla zaman denen mefhum Yüce Yaratıcının Kün (Ol!) emriyle oluşmuş bir olgudur. Nitekim Yüce Allah (c.c); “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol” demekten ibarettir, hemen oluverir” (Yasin suresi, 82) ayetiyle beyan buyurarak değil şu an ki yaşadığımız zaman dilimimiz, kıyamet günü gelip çattığında da Allah’ın  kün’ emriyle bir zaman dilim kapanıp yeni bir zaman diliminin açılacağının oluşumunu müjdelemekte. Böylece Big-bang diyebileceğimiz kıyamet patlamasının ardından yeniden dirilişe geçeceğimiz muhakkak.  Öyle ya, nasıl ki kâinatın oluşumunda Big-bang hadisesiyle bir atom çekirdeğinden tüm galaksiler yaratılıp ve her yaratılana da hem   “doğuş zaman'  hem  ‘ecel zaman’  tayin ediliyorsa, aynen öyle de kıyametin kopmasıyla tüm insanlık kabir âleminden İsrafil (a.s)'ın Big-bang suru üflemesiyle ahiret zaman dilimine geçiş yapacaktır. İşte görüyorsunuz olacak olan veya yok olacak olan her şey Yüce Allah’ın “Ol” emrinde gizli.  Nitekim “Ol’ emriyle hayat bulan kâinat nizamını oluşturan elementler, bir bakıyorsun gün be gün entropisinin (enerjinin değersizleşme halinin) artmasıyla birlikte merkezden uzağa genişleyip geri döndürülemeyecek bir şekilde yine “Ol” emriyle bozulmaya, nizamsızlığa doğru evrildiğini gözlemlemekteyiz. Bunun anlamı bir gün bu sınırsız kâinat kitabının sayfalarının kapanıp her fani gibi evrenin de bir gün ecelinin dolacağı gerçeğidir. Hiç kuşkusuz büyük patlama veya büyük tufan sonrası dünyamızın samanyolu galaksisi içerisinde konumlanmasıyla birlikte oluşan dağ oluşumları, buzullaşma, yağmur, volkanik oluşumlar ve kıtaların kayması gibi bir dizi olağan üstü gerçekleşen pek çok hadiselerin daha büyük çaptası er ya da geç bir gün mutlaka kıyamet koptuğunda da yaşanacaktır. Böylece kıyamet koptuğunda dünya ve dünya içinde her ne varsa bunlardan örneğin  tüm bitkiler kökleriyle birlikte savrulacak, dağlar, taşlar,  kayalar büyük bir patlamayla çamurlu sel haline dönüşecek,  okyanuslar kabarıp büyük bir tsunami vuku bulacak ve  en nihayetinde gök kubbe ve yeryüzü iç içe geçip tüm canlıların ölümüyle birlikte büyük kıyametin tüm aşamaları tamamlanmış olacaktır.   Ve bu durumda her şeyin fani olduğunu tek baki olanın Yüce Allah olduğu gerçeğine kıyametin bizatihi kendisi hali lisaniyle şahitlik edip    Ya baki entel baki” diyerekten ahiret hayatına geçiş yapılacaktır.  

         Bakınız Allah Teâlâ bir ayet-i celilesin de; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (deveranında), akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Al-i İmran, 190)  diye beyan buyurmakla yaratılış kanunlarına dikkat kesilmemiz murad etmektedir.  Dikkat kesildiğimiz de yer çekimi kanunundan tutunda termodinamik kanunlar, elektrik yükünün korunumu kanunu, momentumun korunumu kanunun ve hareket kanunları gibi bir dizi tüm tabiat kanunlarınınım ilahi kanunlara tabi olarak yaratılışlarından bugüne evrimleşmeye uğramaksızın  “Ol” emri doğrultusunda yüklenmiş oldukları program dâhilinde fonksiyon icra ettikleri görülecektir.  Var,  o halde bu durumda bize  Her şey Zat-ı Vacib-ül Vücud Yaratıcının ol emriyle vücut bulmaktadır” fermanının gereğini yapmak düşer.

          Vesselam.


20 Ağustos 2020 Perşembe

İLİM KENDİN BİLMEKTİR

 

İLİM KENDİN BİLMEKTİR

            SELİM GÜRBÜZER

            İnsan, daha dünyaya ilk adım atar atmaz ilimle tanışır. Nasıl mı? Bakınız, hayat yolculuğunda ilk ders, kulağa ezan ve kamet okunmayla start alır. Müslüman bir anne ve babadan dünyaya gelen çocuğun kulağına ezan ve kamet okuması ilmin bir gereğidir. Daha doğrusu kundaktaki bebeğin ezan ve kametle sarıp sarmalanması ilmin ilk kapısıdır. Zaten Peygamber (s.a.v.)'e ilk gelen vahiy "oku" emridir. Demek oluyor ki; ilim kendini bilmenin ve her şeyin başıdır, bu yüzden ilimsiz Allah’a ve yarattığı kanunlara asla ulaşılamaz.

            Selman-ı Farisi Hz.leri "Dünyada mal çokluğu ve evlat çokluğu ile övünmek marifet değildir. Asıl marifet ilmin faydası ve ilmin çokluğudur" diyor. O halde insan zahiri ilmi bitirir bitirmez, hemen yeni bir sayfa açaraktan batini ilmi geçmeli. Geçmeli ki ilim deryasında olanca gücümüzle yüz yüzebileceğimiz kadar yüzebilelim.  Zira ilim tahsil eden bir insan, her ne kadar ilmin doruğuna ulaşmış tam kâmil bir âlim olamasa da ilim yolunda ter dökmekte az buz iş değil elbet, bu uğurda âlim adayı olmak bile çok büyük bir kazançtır.

        Evet, şu bir gerçek ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimler aynı zamanda Resûlüllah (s.a.v)’in  "Âlimlerin eti zehirlidir"  hadis-i şerifiyle de konumları tasdik edilmiş âlimlerdir.  Gerçekten de, bu manada âlimlerin eti ilmine hasım olanlar için eti öldürücü etki yaparken ilmine hürmet gösterenler içinde iç dünyaları felah ve nur kaynağıdır. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s.) ilmiyle amil büyük bir âlimdi, aynı zamanda Hacegan pirlerinden olup bu hususta şöyle der: "Biz ümmeti Muhammed'e zarar vermeyiz, ama ne var ki kınından çıkmış kılıç gibiyizdir; onlar kılıca gelip çarparlar."  İşte Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in sözlerinden de anlaşıldığı üzere, âlimler (ilmiyle amil olmuş âlimler) gören gözlerin onda dirildikleri zatlardır, sadece ölü kalpler dirilmez.  Hele ki onlara münkirlik yapıp, ya da aleyhlerinde dedikodu kazanı kaynatılıp haklarına tecavüz edilirse, biliniz ki artık bir noktadan sonra bu tip fitne fücurlar için acı akıbet kaçınılmazdır. Derken kınından çıkmış ilim kılıcına çarpmakla kendi kendilerinin belasını bulmuş olurlar.  Zira bir hadisi kutsi'de, "Benim dostlarıma savaş açana savaş açarım" diye buyrulmakta. İşte Evliyaullah’ın cismaniyetinin zehir olmasının ne anlama geldiğini bu hadis-i kutsinin mana ve ruhunu göz önüne alıp öyle değerlendirmek gerekir. Kaldı ki, Allah dostları Allah yolunda seferber olmuş kılavuzlardır. Kimdir bu dost rehberler derseniz, bu soruya verilecek cevapta elbette ki;

            -Enbiya,

            -Evliya,

            -Ulema'dan başka kim olabilir ki.

            Her ne kadar peygamberlik kapısı âlemlere rahmet olan en son Peygamberimiz (s.a.v)’in gelişiyle kapanmış olsa da O’nun izini iz süren mutlaka her yüzyılın başında, dini diriltici ve ihya edici bir ‘müceddid’ vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) "Allah bu ümmet için her yüzyılın başında dini ihya için müceddid gönderir" beyanıyla bu gerçeğe işaret etmiştir. Hz. Mevlâna da bu anlamda: "Her asırda bir söz söyleyici, halkı irşat edici vardır" beyan buyurmakla da konuya açıklık getirmiştir.

            Birde şunu unutmayalım ki,  tüm insanlık ve yöneticiler her daim âlime muhtaçtırlar.  Çünkü onlar ilmi yayan, insanları karanlığa düşmekten kurtaran ışık fenerleridir. Besbelli ki Arifler: "Âlimler ve emirler bozulunca milletin teati bozulur. Sofiler bozulursa milletin ahlâkı bozulur"  sözünü laf ola beri gele türünden boşa dile getirmemişlerdir, bu yüzden muhtacız.            Zaten Peygamberimiz (s.a.v)’in bir hadis-i şeriflerinde "Âlimler Peygamberlerin varisleridir" buyururken de kendisinden sonra tek başvurulacak mercii kaynağın âlimlerin eşiği olduğu anlaşılmaktadır.  Peki, hangi âlim derseniz, yukarıda da belirttiğimiz gibi kim olacak ilmi ile amil olmuş âlimlerden başkası değildir elbet.  Hatta bu hususta Rasülullah (s.a.v.)  böylesi donanımlı âlimler için; "Benim ümmetimin âlimleri Ben'i İsrail’in Peygamberleri gibidirler" beyan buyuraraktan haklarını teslim etmeyi de ihmal etmemiştir.  Dikkat edin, Resul-i Ekrem (s.a.v) onlar için, hâşâ peygamber demiyor, bilakis ‘…gibidir’ diyor. Anlaşılan o ki; gerçek manada âlimler fazilet yönünden değil, ümmetin hidayetine vesile oldukları içindir "Ben-i İsrail'in Peygamberleri gibidir" sıfatıyla taltif edilmişlerdir. 

            Hiç kuşkusuz ilimden maksat Allah'a ulaşmaktır. Sırf kuru bilgilerle Allah'a ulaşılmaz. Elbette ki atom ve termonükleer enerji (hidrojen bombası), uzaya keşfi, otomatik üretim gibi dayanan teknolojik faaliyetlerde akli ilmin rehberliğinde gerçekleşen kayda değer gelişmelerdir. Ancak ne var ki bu gibi teknolojik faaliyetler içi boş ruhtan yoksun bir halde gelişmekte. Dahası insanı makineye köle kılacak mecrada ilerlemekte. Öyle ki;  hızla yayılan baş döndürücü teknolojik gelişmelerin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda insanoğlu iki kavşak noktasında sıkışık haldedir.  Bu durumda ya içi boş teknolojinin içine ruh katıp insan olmanın erdemliliğini yaşayacak, ya da satıh üstü teknolojinin kölesi olup robotlaşacaktır. Şayet insanoğlunun insanca yaşamak diye bir derdi varsa tercihini mutlaka erdemlilik yönünde kullanması icap eder. Şurası muhakkak bilim ve teknoloji gaye değil sadece vasıtadır.  Zira bilim ve teknoloji gayeleştirildiğinde makinenin kölesi olunacağı muhakkak.  Tıpkı bu kitap yükünü sırtında taşıyıp da o kitaptan asla faydalanamayan merkebin hali gibi bir durumdur.  Zaten günümüzde sözde kendini âlim sananların durumu da böyle değil mi? Baksanıza ilmi kendi heva ve heveslerine alet ediyor olmaları onları kitap yüklü merkeb konuma düşürmektedir. Oysa yükte hafif pahada ağır olan ilim bildiği ile amel edilen ilimdir.

        Malumunuz cahillik ilmin zıddı bir illettir. Madem öyle, “İnsanın cahil dostu olacağına, akıllı düşmanın olması daha yeğdir” sözünü kendimize düstur edinmemiz gerekir. Öyle ya,  bilge insan demek adı üzerinde ne yapacağını bilen demek,  ama cahil öyle değil,  cahil ne yapacağını bilmediği içindir körle yatan şaşı kalkar gerçeğinden hareketle cahille asla dost olunmaz. Dost olunduğunda onunla birlikte yolun sonunda uçuruma yuvarlanmak an meselesi diyebiliriz. Bakınız bu konuda Hz. İsa (a.s) "Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötümsere İsmi Azam okurdum, onlar iyi olur, dirilirdi. Ama cahile bir İsmi Azam okusan fayda vermez, dirilmez" buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bize düşen cahillikten şeytandan kaçar gibi kaçmak olmalıdır. Dahası kendimizi ‘ilim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir’ diyenlerin meclisine atmamız gerekir.  Elbette ki âlim ve bilge şahsiyetlerde sütten çıkmış ak kaşık değillerdir, sonuçta onlarda bizim gibi beşeri sınıftan insanlardır,  elbet hata yapmak onlar içinde geçerli akçe.  Ama şu da var ki bilge şahsiyetler hata yaptıklarında tahsil ettikleri ilmi sayelerinde hatalarını her an bertaraf edebilecek irade sergileyebiliyorlar. İşte bu nedenledir ki İbrahim En-Nahi "Âlim'in hatasını dile getirmeyin, çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde düzeltir" buyurmuşlardır. İşte ilim bu denli Yunusça  “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir” gerçeğinin ta kendisi bir güçtür.  İlmin gücü şundan belli ki Peygamber kavlince (s.a.v.) "İlmi aramak her Müslüman’a farzdır" beyanıyla tüm mümin erkek ve kadınlara farz kılınmıştır.  O halde bu noktada devletlûlara düşen cami ile okulu bir birine zıt iki müesseseler olarak değil, birbiriyle barışık iki abidevi müesseseler haline getirerekten ilmi tüm toplum katmanlarına yaymak olmalıdır. Şayet bu başarılırsa biliniz ki gerçek manada bir elde Kur’an,  bir elde bilgisayar gençliğin, neslin ve erdemli toplumun oluşması bir hayal değil hakikat olacaktır. Hele bilek kuvveti ile beyin gücü bir araya gelmeye görsün bak o zaman İslam toplumlarının çağlara ferman okuyaraktan dinamizm kazanacağı muhakkak. Zaten Allah’ın Sâni sıfatının bir tecellisi olan ilmin bir başka yüzü, yani maddi veçhesi denen teknolojik üstünlüğü yakalamakla dinamizm kazanılır.  Ama gel gör ki Müslümanlar olarak Allah’ın Sâni sıfatı (Allah’ın sanatı) tecellisi teknolojik atılımlara kafa yormaktan geri durdukça, maalesef bir türlü iki yakamız bir araya gelmediği gibi süper güçlerin oyuncağı olmaktayız habire.  O halde neydik edip erdemlilikle dinamizmi, teoriyle uygulamayı birlikte yürütecek bir elde bilgi teknolojisi diğer elde ruhi kodlarımızla donatılmış bir toplum modeli yapısı inşa etmeli ki süper güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulabilelim. Zira Müberra Dinimizde ilim amel ilişkisi,  bilmek yapmak ilişkisi birbirinden etle tırnak misali ayrılmaz sünnetullahın, yani adetullahın gereği ikili ayrılmaz unsurlar olarak telakki edilir hep.  Ancak unutmayalım ki oturduğumuz yerden bir şeyin teşekkülü asla tecelli etmez. Düşünsenize sebeplere başvurmaksızın kendiliğinden bir şeyler teşekkül etmiş olsaydı Yüce Allah (c.c.) bulutu yağmura vesile kılmazdı. Madem Yüce Allah her oluşu ya da yok oluşu bir sebebe bağlamış, o halde kulları olarak da bizim sebeplere başvurup sünnetullah üzere hareket etmemiz gerekir, aksi halde ilimle taban tabana zıt eşyanın tabiatına aykırı bir kulvarda kendimizi konumlandırmış oluruz. Biliniz ki bir yerde hareketlilik yani sebeplere başvurmak varsa, o yerde bereket vardır, sünnetullah vardır. Böylece sünnetullahın işlerlik kazandığı bir yerde madde manalaşırda. Şayet bir yerde sebeplere başvurmak yoksa madde donuk ve mat halde eşyalaşamaz da. Öyle ya,  bir yerde adetullahın gereği yapılmıyorsa madde durduk yere ne diye kendiliğinden işler hale gelip bereket kaynağımız olsun ki. O halde bize düşen maddeyi donuk ve mat halden işler hale getirip bereket vesilesi kılmaktır. İcabından bu da yetmez maddeyi ruh penceremizin ışığıyla anlamlandırıp hakikat kapısını aralamak olmalıdır.

       Şurası muhakkak insanın sırf ilim tahsil etmekle yetinmesi de doğru bir tutum olmaz, zira ilim pratiğe dökülmedikten sonra o tahsil edilen ilim neye yarar ki.  Hem kaldı ki pratikten yoksun bir ilim kuru meşe odunu gibi her daim güdük kalmaya mahkûm da. Güdük kalacağı şundan belli ki İmam-ı Şarani Hz.leri haklı olarak "İnsanların çoğu ilim ezberliyor, amel etmiyor" siteminde bulunmuştur. Hiç kuşkusuz talebe okutmak, insanlara vaz-ı nasihatte bulunmak güzel hasletlerdir,  üstelik bu tür faaliyetler farz-ı kifayedir. Ancak bir insan öğrettiğini bizatihi nefsinde yaşamıyorsa veyahutta vaaz-ı nasihatte bulunduğu hususları bizatihi kendi nefsinde tatbik etmiyorsa bunların hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakınız Sahabe-i Kiramın hayatına,  sahabenin öğrendikleri ve öğrettikleri daha çok  "nefsi terbiye" ilmiydi. Onlar çok iyi biliyorlardı ki öğrendiklerini ve öğrettiklerini bizatihi kendi nefislerine tatbik etmeden etrafa ışık olunamaz. İyi ki de ışık oldular, bu sayede Müberra Dinimiz ışık saçanların omuzlarında yükselerek bu günlere gelebildi, aksi halde dinimiz bu denli kısa zamanda dal budak salıp cihanın dört bir yanına yayılamazdı.  Bu demektir ki, ilim amelle taçlanınca bir değer kazanıp dal budak saçabiliyor. İşte tamda bu noktada tasavvufi okullar bunun için varlardır. Hiç kuşkusuz bu uğurda dergâhlar okul işlevi görmenin ötesinde şer’i ilimleri tatbik misyonu yüklenmişlerdir.  İyi ki de dergâhlarımız varda bu sayede ilmin tatbiki denen hadise vuku bulabiliyor. Nitekim Zekeri (r.a) bu hususa vurgu yaparken dergâhların varlık nedenini şu sözlerle beyan eder: "Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir." Hakeza İmam-ı Gazali de bu anlamda; "Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır" beyan buyurmak suretiyle ilim kendini bilmektir gerçeğe işaret etmiştir.  

            Her ne kadar günümüz modern görünümlü hocalarının pek çoğu ilim adamı olarak tanıtılsalar da aslında pek çoğu işin sadece teorisiyle iştigal eden hocalardır. Kaldı ki Hocanın modern görünümlü olanı değil münevver olanı makbuldür. Şayet bizim düşündüğümüz manada kökleriyle barışık münevver tip Hoca olsaydılar, onları gören ve vaaz-ı nasihatlerini işiten insanların onlarda dirilip aydınlanmış olmaları gerekirdi. Oysa bir bakıyorsun işleri güçleri insanları aydınlatmaktan çok kendince gözüne kestirdikleri birilerine laf kavuşturmakla meşguller habire.  Kelimenin tam anlamıyla şunu diyebiliriz ki gerçek münevver hoca ışık saçandır laf kavuşturan değildir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bir sohbetlerinde bu hususa değinip  “irşad olmayan irşad edemez” buyurmuşlardır. Malumunuz gerçek irşad edicinin ve aydınlatıcının iki vasıf yönü vardır:

            - İlim sahibi olmak,

            - Bilgilerini bizatihi nefsinde uygulayan konumda olmasıdır.

            Madem öyle ilim uğruna hazine değerinde gerçek irşad edicileri ziyaret edip onlardan istifade etmeli. Nasıl olsa her asırda irşat ediciler mevcut. Zira Allah’ın irşat edici hazineleri boldur, üstelik o hazineler geçmiş asırlarla sınırlı da değil, her asırda var olacak bitmez tükenmez hazinelerdir. Yeter ki o irşat edici hazinelerin kıymetini bilelim eşiklerinde eşik olunup vuslat hâsıl olur da. Ki; Resûlüllah (s.a.v.) o irşad edici hazineler hakkında; "Âlimleri sık sık ziyaret etmek ibadet yerine geçer"  beyan buyurmak suretiyle onların eşiğine yüz sürmemizi teşvik etmişte. Keza yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimden yüksek hiç bir şey yoktur. Çünkü hükümdarlar yalnız faniler hakkında hüküm verirler, âlimler ise hükümdarları da muhakeme ederler" buyurmuşlardır. Üstüne üstük bu konuda bir değil pek çok beyan var, o halde bu hususlarla alakalı hadis-i şeriflerden birkaçını daha zikredebiliriz. Şöyle ki;  Resûlüllah (s.a.v.);

            "Âlime saygı gösteren Allah'ına saygı göstermiştir."

            "Âlimlere saygılı olan bana saygılı olmuştur."

            "Âlim, yeryüzünde kudret-i ilâhiyenin temsilcisidir; onun aleyhinde bulunan mahvolur" buyurmuşlardır.

            İşte zikredilen hadis-i şeriflerden anlaşılan o ki,  âlimler gerçek manevi hükümdarlardır. Ancak ne hikmetse hükümdar deyince günümüz insanının aklına sadece padişah, hakan, lider vs. akla gelmekte. Oysa Osmanlı’da padişahlara da yön veren âlimlerdi. Bu yüzden ilim erbabına manevi bilge hükümdarlar dersek yeridir. Düşünsenize Yıldırım Beyazıt padişah olmasına padişah ama mahkemede şahitliğini kabul etmeyen Molla Fenarimiz gibi, yeri geldiğinde Fatih'i tenkid edebilen Molla Güranimiz gibi, Yavuz’un tüm Hıristiyanların kökünü kazıma girişimine engel koyan bir Zembilli Ali Hoca Efendimiz gibi daha nice sözde değil özde âlimlerimiz de en az hakanlarımız kadar tarihin parlak sayfalarına adını yazdırabilmiş şahsiyetlerdir.  Derken böylesi ışık saçan âlimler eşliğinde Yavuz’un; "Ulemanın atından (ayağından) sıçrayan çamur şerefimizdir" sözü daha da bir başka anlam kazanır da.  Bu anlam yüklü kazanç aynı zamanda Osmanlı’nın üç kıtaya hükmetmesinin sırrını da ortaya koyan bir kazançtır.  Nitekim Seyda Hz.leri bu hususlarda sofilerine şöyle sohbette bulunmuşlardır:  ''Ey Allah'ın kulu! Bir talebe yetiştirmek bin kişiyi sofi yapmaktan efdaldir. Hele o talebe varisü-l enbiya olursa... Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük âlimlerden öğreniniz. Herkesten fetva sormayın. Çünkü memlekette fetva verecek kimse çok azdır. İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel işle meşgul oluyor. İlim olmadığı zaman cehalet olur. Cahilin abidi de, sofisi de hüsrandadır. Siz Osmanlı'ya bakınız. Ne idi ne oldu. Sultan Abdülhamid arif-i billâh idi. Başa geçer geçmez memlekette talebe yetiştirme seferberliği başlattı. Zira Nakşibendî tarikatı bu nedenle medrese ve tekkeyi beraber yürütür. Hazret Muhammed Dıyauddin (k.s.) doğu cephesinde müritleri ve talebeleri ile savaşırken bölüklerinin başka bir yere nakledilmesi icap etti. Gittikleri yerde müridler önce mutfak çadırını kurmaya başladı. Hazret çalışma mahalline gelince ''Talebelerin seslerini duymuyorum, bu ne çadırıdır?'' diye sordu. Müridleri, mutfak çadırı olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Hazret Muhammed Diyauddin (k.s.) bu durumda savaşmaya gerek kalmadığını, düşmanla savaşmanın sebebinin ilay-ı kelimetullah olduğunu ve bunun medreselerle ve talebe yetiştirmekle mümkün olabileceğini beyan etti. Hemen mutfak çadırının bozulup önce medrese çadırının kurulmasını, sonra da diğer çadırların yerleştirilmesini emretti. Hazret (k.s.) en nihayetinde medrese çadırlarının kurulmasının ardından kalkıp savaşa devam etti.''

         İşte görüyorsunuz, Seyda Hz.lerinin sohbetinden de anlaşıldığı üzere Osmanlı’nın kılıcını görüp ilmi yönüne bakmayanlar, tarihi değerlendirirken hep hataya düşmüşlerdir. Bir takım bazı aklıevveller hiç bilmiyorlar ki pozitivizm dedikleri bilim medreseden filizlenip dal budak salaraktan yükselişimize vesile olmuş ilimdir. Maalesef tüm bu gerçeklere rağmen halen inadım inat bir takım aklı evveller Osmanlının düşüş nedenini tek zaviyeden bakaraktan tüm kabahati medreseye yüklemişlerdir. Hele bir devlet düşmeye görsün elbette ki tüm kurumlar bundan yara alacaktır, bu kaçınılmazdır. İster istemez düşüşle birlikte ilim müessseleri de yara alıp gerilemiştir. Evet, bizde kabul ediyoruz, Osmanlının çöküşüyle birlikte Doğulu medrese, Batılı mektebe yenilmiştir. Bu yüzden Sait Halim Paşa şöyle der; "Şarkın düşünce alışkanlığında hep fikirlerin eşyaya yansıdığını, hâlbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere yansımasını da sağlamak gerekir."  

       Gerçekten de bu sözler kayda değer müthiş tespitlerdir. Madem öyle bu düşünce örgüsünü şöyle bir irdeleyiverelim. Bilindiği üzere beynin sol lobu akla yatkın çalışmakta, yani daha çok sayısal, dil, mantık, sorgulama, araştırma, yazma vs. eylemler odağı olmakla dikkat çekmekte. Sağ lob ise sevgi, hayal, his, müzik, edebiyat dünyası gibi sübjektif değerlere odaklıdır. Belli ki batılılar beynin sol lobunu kullanmaya eğilim göstermekle ruhi bunalıma düşüverdiler. Hâlbuki gerçek manada hayatı anlamak beynin her ikisini birlikte kullanılmakla mümkündür. Zira eşyanın hakikatini bilmek, insanı hayvandan ayıran en belirgin özellik olarak sahne alır. Bu yüzden Mukaşefe ilmi, nurani rabbaniye olarak gönlümüzü ısıtır.  Kaldı ki her şeyden öte rabbani ilimden haberdar olmak farz-ı kifaye bir görev olarak karşılık bulur.

           Peki ya doğulu insan?  Malum, doğulunun her ne kadar ruhi yönü ağır bassa da onunda problemi meselelere analitik yönden bakmayı lüzumlu kılan beynin sol lobunu kullanmayı hafife alıp ihmal etmesidir. Nitekim deney ve gözlemden uzak, kısırlık, ölçüsüzlük, slogancılık üzerine kurulu hayat tarzı yeterince durumumuzu özetliyor zaten. Şayet bugünkü perişan hal vaziyetten yeniden yükselişe geçmek istiyorsak, engin tarihi ve teknolojik bilgi birikimimizi tekrardan canlandırmakla ancak o zaman diriliş muştumuz gerçekleşebilir. Aksi halde bu hal ve perişan hal vaziyetten kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Artık yetti gayri deyip bu perişan halimize son vermek gerekir. Dün nasıl ki ilmiyle amil olmuş âlimlerin omuzlarında büyük bir medeniyet kurmuşsak, bugün de medeniyet kodlarımızdan ilham alaraktan yeniden kendi doğuşumuzu ve Rönesanssımızı gerçekleştirebiliriz pekâlâ. Şu iyi bilinsin ki Ortaçağ Avrupa’sında görülen skolâstik anlayış İslâm medeniyetinin kodlarıyla taban tabana zıt bir anlayıştır.  Nitekim Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba ve İstanbul gibi medeniyet simgesi şehirlerimiz asırlar boyu ilim sayesinde adından söz ettirmiş şehirlerdir. İyi ki de bedeviyetten hadariyete ilimle geçiş yaptık da, bu sayede medeniyet olabilmişiz. Derken üç kıtaya hükmeden medeniyetimiz bugünkü teknolojik gelişmelerin mayası olmuştur.

         Evet, geçmişte ilim erbabımızla birlikte tüm insanlığa ışık olurken maalesef bugüne geldiğimizde  Resûlüllah (s.a.v) "Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanlarından üstündür" diye beyan buyurduğu halde,  ne yazık ki ümmeti olarak hala Kafdağı masalları ve Kesik baş hikâyeleri gibi macera varı olan her ne varsa onlara ilgi göstermişiz hep. Tabii hal vaziyet böyle olunca da ilmi zihniyetten uzak bir hayatın pençesine düşüp çağlar üzerinden sıçrayacak bir hikâyeyi yazamaz olduk.  Oysa gerçek hayat hikâyemiz Peygamber kavlince ekmek su gibi acil ihtiyaç duyulan "İlim Çin'de dahi olsa alınız" şiarının ta kendisinde gizlidir.            

           Vesselam.

   https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4247/ilim-kendini-bilmektir