DÜNYA ASLA BAŞIBOŞ DEĞİL
SELİMGÜRBÜZER
Dünyamız havadan, karadan ve denizden
insanoğlunun yaşayabileceği ölçülerde yaratıldığı muhakkak. Bu yüzden ne kadar
şükretsek azdır. Baksanıza hiçbir gezegene nasip olmayan atmosfer tabakası sadece
dünyamıza has bir halde hizmetimize sunulmuş durumda. Hizmetimize sunulduğu
şundan besbellidir ki, biz onsuz, o da bizsiz olamayacak şekilde dizayn edilmiş
bir halde kardeş gibiyiz de. Aramızdaki
kardeşlik bağını ise yer çekiminin etki gücü sağlamakta dersek yeridir. Şayet
ortada yer çekim etki gücü olmasa atmosferdeki gazları bir arada tutmak ne
mümkündü, her biri uzayın bir
taraflarına savrulacaklardı.
Hiç kuşkusuz atmosfer dünyanın
yaratılışından bu güne çeşitli gazların karışımından müteşekkil ve dahi içinde
bulunduğumuz dünya gezegenini etraflıca saran binlerce kilometre kalınlıkta gaz
kütlesinden ibaret bir tabakamızdır. Dahası bizi etraflıca saran atmosfer
kuşağımız ne sıradan incecik bir örtü ne de sıradan kap kalınca bir yorgandır,
bilakis gök kubbede yumuşak tül örtüsü görünümünde kuşağımızdır. Öyle gök
kubbede bizi saran bir kuşak edinmişiz ki, şayet mevcut halinden biraz daha
kalınca tül örtüsü halde bizi sarmış olsaydı güneş ışınlarından gerektiği kadar
asla istifade edemeyecektik. İyi ki de her şey yerli yerinde atmosfer tabakamız
ekvator üzerinde kalın bir tabaka halde, kutuplar üzerinde ince tabaka
halde, uzayda da iğ tabakası halde dünya
ve dünya içindekilerin hizmetine sunulmuşta bu sayede kalınlığı dünya sathından
gök kubbeye uzanan bir yelpazede 560 kilometrelik bir koruyucu şemsiye edinmiş
olduk. Malumunuz koruyucu şemsiyemiz kütle
bakımdan ay’ın kütlesinden 81 kat daha büyüklükte olup yeryüzünün su
ihtiyacının bu büyüklükteki kapasiteyle yaratılışından bugüne karşılayarak
varlığını devam ettirmektedir.
Atmosfer tabakamız bilindiği üzere
gök kubbenin yere bakan alt yüzeyinden yukarıya doğru sırasıyla; Troposfer (ilk tabaka), Stratosfer (son derece narin incecik
bulutların görüldüğü ikinci tabaka), Mezosfer
(orta tabaka), Termosfer (güneş etkisinin belirgin
olduğu uzaya üst komşu sınır tabakası) diye adlandırılan tabaka
halkalarının oluşturduğu koruyucu zırhlı yeleklerimiz olarak dikkat
çekmektedir. Öyle ki her bir koruyucu halka dünyada her türden canlı türünün
hayat bulmasına yönelik koruyucu yelekler olarak konumlandırılmışlardır. Nitekim Rabb’ul âlemin bu hususta; “Gökyüzünü korunmuş tavan yaptık”
(Enbiya, 32) diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Öyle ya, gök
tavanımız yaratılışından bugüne;
- Dünyamız
cehennem sıcaklarına sahne olmuyorsa,
-Tüm yeryüzü sathı kışın tamamını Sibirya
soğuklarıyla geçirmiyorsa,
-Gök kubbeden her salise mikro ve makro
düzeyde yıldırım hızıyla akmakta olan milyonlarca göktaşı tepemize inmiyorsa,
-Üzerimize doğan güneşin o zararlı mor
ötesi ışınlarına maruz kalmıyorsak,
-Ve daha nice tehlikelere muhatap
kalmıyorsak, biliniz ki Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle bu
koruyucu zırhımız ve tavanımız olan atmosfer yeleklerimiz sayesindedir elbet.
Mademki atmosfer için koruyucu zırhımız
diye tanımlıyoruz, o halde koruyucu zırhımızı hafife almamak gerekir. Zira meteor denen göktaşlarının büyük ölçüde uzayda
iken yanıp tutuşup atmosfer tabakaları arasında sönmesiyle birlikte yeryüzüne
toz olarak inmekteler. Böylece koruyucu zırhımız sayesinde gökten başımıza taş
yağmamış olunmakta. Hani çoğu insan zaman zaman gökyüzünde havai fişekleri andıran
ışık kaymalarını gördüğünde “felekten
bir yıldız daha kaydı” demekten kendini alamaz ya, oysa yıldız kayması
sanılan o havai fişekler aslında astronotların meteor dedikleri (göktaşı) cisimlerin uzaydan atmosfere düştüğü andan
itibaren oluşan sürtünme kuvvetinden doğan alev pırıltılarının yansımasından
başkası değildir. Şayet bu meteorlar alev pırıltısı veya ışıldama olarak kala kalmayıp
direk gök cismi olarak atmosferi delip geçmiş olsalardı yeryüzü meteor
taşlarından geçilmeyecekti. Kelimenin tam anlamıyla gökten başımıza taş yağması
an meselesi bir durum olacaktı. Nitekim gökten zaman zaman bir iki meteorun
düştüğü de vaki olabiliyor. Ama bu demek
değildir ki gökten bir iki meteor düştü diye her daim gök kubbeden devamlı
olarak başımıza taş yağacak. Oysa bu tür
hadiseler istisna kabilinden hadiseler olarak vuku bulup neticesine bir
baktığımızda meteorlardan bazılarının atmosfere indiğinde toz buz olmuş bir
alev ışıldaması olarak değil de aşınmaksızın doğrudan dünyamıza gök cismi
olarak düştüğünde meteor çukuru (göktaşı çukuru) olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. İşte
bu noktada bir iki istisnalar dışında atmosferin ne denli önemli koruyucu bir
tabaka olduğu ortaya çıkmış olur. Hakeza atmosfer tabakası sayesinde bir yandan
üzerimize sağanak sağanak yağan yağmur eşliğinde yeraltında kaynak su rezervi oluşurken
bir yandan da canlı cansız varlıklar filtre edilmiş yağan yağmurlar eşliğinde
hayat bulmakta, diğer yandan da oksijen
olup bu sayede tüm canlı âlem için bir nefes sıhhat olmaktadır. Daha da yetmedi
can yeleğimiz atmosferimiz bünyesinde taşıdığı ozon gazı marifetiyle güneşten
gelen 0,29 milimikrondan daha kısa dalga boylu ışınların yanı sıra toplam sekiz
adet öldürücü nitelikte zararlı ışınları süzüp bu sayede güneş ışınlarından
gerçek anlamda istifade etmiş olmaktayız. Nitekim görünmez denilen mor ötesi
ışınlar (X ve gama ışınlar) emilip süzüldükten sonra, tüm canlı cansız
varlıklar üzerine yararlı ışık olarak sirayet etmekte. Keza ses dalgaları bakımdan da öyle olup
gerektiği ölçüde istifade etmemizde atmosferin katkısı çok büyüktür. Öyle ki atmosferin
iyonosfer tabakasının ayırt edici ve filtre özelliği sayesinde ses dalgaları
arasında herhangi frekans karışıklıklarına meydan vermeksizin işitmemiz
sağlanmakta. Belli ki atmosfer olmasa ne bir ses, ne bir tılsım, ne bir renk, ne de bir ışık huzmesi bizim için hiç bir
anlam ifade etmeyecekti. Dahası atmosfersiz bir hayat -3
santigrat derecelik ölü bir hayata mahkûm kalmak olacaktı. İyi ki de atmosferin kendi iç bünyesinde
tuttuğu % 78 azot, % 21 oksijen gazları vs. var da bu sayede ölü bir hayata
mahkûm kalmayıp tüm dertlerimize deva olunmakta. Tüm bunlardan da öte bu
koruyucu şemsiyemiz sayesinde ne başımıza gökten taş yağmuruna tutulmaktayız ne
de herhangi tehlike arz eden bir kozmik ışın bombardımanına.
Her neyse atmosfer hakkında bu kadar bilgi
edindikten sonra gelelim konuk olduğumuz dünyamızın ahvali ne, ne değildir
birde ona bakalım. Malumunuz daha düne
kadar, yani 1831 yılına dek dünya dönmüyor güneş sabit deniliyordu. Acaba öyle
miydi? Oysa Kur’an ayetlerine baktığımızda tam aksini görüyoruz. Nitekim Yüce Allah kullarına elçisi
vasıtasıyla bu hususu şöyle duyuruyor da:
- “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit
dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik.” (Hicr
suresi ayet19)
-“Göğü
kendi kudretimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.” (Zariyat, 47)
-“Geceyi,
gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder.”
(Enbiya, 33)
-“Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba
göredir” (Rahman suresi (55), 5. Ayet )
İşte Yüce Allah yukarıda beyan
buyurduğu ayetlerden de anlaşıldığı üzere güneşin, dünyanın ve ayın belli bir
hesaba göre hareket ettiği apaçık bir şekilde ortaya konmuş durumda. Hiç kuşkusuz Kur’an’ın bu haberine kulak verilmiş
olsaydı bu vahim hataya düşülmeyecekti. Hadi sözde çağdaşlığın kapısı denilen Batı
dünyasının Kur’an’a duyarsız kalınmasını bir noktada anlayabiliyoruz, peki ya şu kilise papazlarınca bilimin
giyotine vermelerine ne demeli. Bilindiği
üzere insanlık uzun bir süre gerek kilise papazlarınca gerekse skolastik
çevrelerce bilimin giyotine verildiği dönemlerin algısıyla dünyanın batıdan
doğuya doğru dönmesinden hareketle güneşin yerinde sabit kaldığına kör kütük
inanıvermişlerdi. İnanıverdiler de ne oldu yıllarını bu düşünceyle heba etmiş
oldular. Neyse ki, artık gelinen nokta itibariyle güneşin
Samanyolu galaksisinin merkezine yakın bir konumda yer aldığının bilimsel
olarak ispatlanmasıyla birlikte güneş ve beraberinde bizler saniyede 200
kilometre veya saatte 720.000 km hızla evrensel çekim kanunlarına uygun bir
şekilde döndüğü netlik kazanmıştır. Öyle
ki, yerin güneşe ve ay’a olan mesafesi çok ince hesaba dayandığı, hatta
dünyamız güneş etrafında dönerken uzaklaşma eğiliminde olmasına rağmen aralarındaki
çekim gücü kanunun buna izin vermeyip böylece yörüngelerinde seyir halde ki bir
takım dengelerin bu şekilde sağlandığı anlaşılmaktadır. Düşünsenize aralarında bir
an çekim kanunun işlemediğini varsayalım,
bak o zaman kopacak olan kızılca kıyameti, her an dünyamızın güneşle yakınlaşması
neticesinde alev alacağı an meselesi diyebiliriz. Allah’a şükürler olsun ki
çekim kanununun bir gereği olarak matematiksel Güneş Sabite'si değeri G= 6,67x10–8
buna izin vermemektedir. Bu sayısal değer elbette ki güneşin kendi
kendine akıl erdirip ortaya koyduğu bir rakam değildir, bilakis Yüce Yaratıcının yarattığı ilahi
kanunlara tabii olmanın bir göstergesi bir rakamdır. Zaten yaratılmış olan madde,
istese de böyle bir sayısal değer üretmeye ne akl edebilir ne de güç
yetirebilir, madde ancak neyle
programlanmışsa kurulu saat misali işlevini yerine getirir, asal kurulu saat
işlevinin veya programının dışına çıkamaz.
Şimdiye kadar anlatılanlardan sanki
sadece dünya ile güneş arasında mesafe dengesi varmış gibi bir izlenim vermiş
olabiliriz. Elbette bu olay yaratılan tüm kâinat âlemini de kapsayan bir durum.
Malumunuz ay dünyamızın uydusu olması hasebiyle mesafe olayı onun içinde
geçerli bir kural elbet. Nitekim ay dünyadan biraz daha büyük veya biraz daha
yakınında olsaydı med-cezir olaylarından her an başımızı alamayıp kim bilir
belki de her gün tsunami felaketleri yaşıyor olacaktık. Yine Allah’a şükürler
olsun ki med-cezir hadisesi yılda bir iki defa meydana gelmekte. Ki; bunun iki kez cereyan etmesi hem ayın
varlığını hatırlatmakta, hem de ay çekim gücünün etkisiyle ara sıra yer
kabuğunu esnetmesiyle birlikte yer kabuğu içerisinde birikmiş enerjinin
boşaltılması sağlanmaktadır. Böylece dünyamıza bir tür denge ayarı
yapılmaktadır. Bu yüzden Yaratıcı ve yaratılan ilişkisini göz ardı edemeyiz.
Keza dünyamız ve diğer gezegenler yaratılıştan bu güne dek hala sabit bir
yörüngede seyrediyorsa bu önceden belirlenmiş ve programlanmış planın bir gereğidir.
Dolayısıyla dünyanın güneşe en fazla yaklaştığı noktaya “Perihlion”, en
uzak olduğu kısma ise “Apelon” denip, bu iki nokta sayesinde güneşe
yaklaştıkça hızlanırız, uzaklaştıkça yavaşlarız. Derken yanmaktan
kurtuluveririz.
Albert Einstein başlangıçta durgun bir
dünyadan söz etmiş, ama geçte olsa hatasını anlayabilmiştir. Dahası sonradan
anlaşıldı ki tabiatta cereyan eden hadiseler geriye döndürülemeyecek şekilde
bir akış içerisinde seyretmekte. Bu gerçekler ışığında Alexander Freidman
genişleyen evrenden bahseden ilk bilim adamı olarak dikkatleri üzerine
çekmiştir. Hubble ise genişleyen modeli formüle edip kanunlaştırmayı başaran
bir isim. İşte bu tip çalışmalar sonucu sürekli büyüyen ve genişleyen kâinat
karşısında olduğumuzu fark ettik. Üstelik birbirlerinden yaklaşık 60 bin
kilometre hızla uzaklaşan galaksiler bu genişlemeye rağmen zerre miskal
hacimlerinde değişikliğe uğramamaktalar. Dahası parçalanan yıldızlar,
meteoritler, kuyruklu yıldızlar başlangıçtaki mükemmel nizamın bozulacağına dair
adeta birer işaret fişekleri olurcasına baki olanın sadece ve sadece Yüce Allah (c.c) olduğunu haykırmaktalar. Hatta dünyamızın
koruyucu şemsiyesi diye ilan ettiğimiz atmosfer bile bir miktar gazın merkezkaç
ve diğer gök cisimlerinin çekim etkisine girerek uzaya kaçış temayülü
gösterdiği artık bir sır değil. En son gelinen nokta itibarı ile teleskopların
hüneri ile kâinatın sonsuz olamayacağı hakkında tüm şüpheler ortadan
kalkmıştır.
Bakın Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya”
(Tarık,11) diye beyan buyurmakla gökyüzüne sadece bir sema olarak değil
içeriğine de vakıf olmamızı murad ediyor. Öyle ki içeriğine vakıf olmaya
çalıştığımızda bilhassa bu noktada atmosferin gökyüzünü (semayı) kaplayan
koruyucu örtümüz olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Ve bu örtünün yere bakan ilk
katmanının ise troposfer olduğunu müşahede ettikten sonra kar, yağmur, kasırga
gibi tüm meteorolojik olaylar bu katmanın yere yakın kısmında cereyan ettiğini
gözlemlemiş oluruz. Malumunuz troposferden yeryüzüne indirilen yağmurlar buharlaşıp
tekrar geriye döndüğünde bu katmanda tekrar çeşitli işlemlerden geçip yağış
döngüsü sürdürülür de. Belli ki atmosferle yeryüzü arasında bir döngü ve çekim
ilişkisi söz konusudur. Döngü ve çekim ilişkisinin olması da gerekiyor, aksi halde azot, oksijen ve karbondioksit gibi
yoğunlukça büyük temel gazlar kaçış eğilimi gösterip uzaya firar edeceklerdi. Bu
demek oluyor ki yerkürenin kütlesine bağlı devasa nitelikte bir mıknatıs çekim
gücü ilişkisinin varlığı atmosferdeki gazların kaçışına mani olup kendine cezb
etmektedir. Bu arada aydınlık lambamız güneşte boş durmayıp bağrından çıkan
elektrik yüklü enerjik parçacıklarla üst atmosferi adeta bombardımana tutaraktan
bir taşta iki kuş vururcasına hem üst atmosferi hem de ekvatoru ısıtmış olur.
Böylece ısınan hava troposfere yükseldikten sonra alize rüzgârları vasıtasıyla
kutuplara doğru yol aldığında soğuyup havanın dengesi sağlanmış olur. Hakeza
bundan başka atmosferdeki gazlar tabiatı gereği kaçış istidadı
gösterdiklerinden yer çekim kuvvetinin etki gücüyle uzaya kaçmalarının önüne geçilerekten
atmosfer dengesi sağlanmış olur. Anlaşılan hava uçmak için var olan iyi bir
ortam, arzda (yeryüzü sathı) bağrına basmak için iyi bir ortam. İşte her
şey uçma ile bağrına basma arasındaki ilişkide gizlidir. Derken bu ilişki sayesinde denge âlem, uçma
ve bağrına basma dediğimiz çekme kuvvetlerinin birbirlerini karşılıklı kontrol
etmesiyle gerçekleşmiş olur. Baksanıza Isaac Newton belirlilik (determinizm) prensibinden hareketle bir
ağaçtan yere düşen elmanın zihninde oluşturduğu şokla bütün kâinatın bir çekim
gücü kanunuyla deveran olduğunu gözlemlendiğinde kendisinin bir anda
Hıristiyanlığın ortaya koyduğu teslis inancından uzaklaşmasına yeterli sebep
olmasına yetmiştir. Öyle ya, mademki
çekim kanunu gerçeği ile yüzleşilmiş o halde baba-oğul-ruhban üzerine kurulu bir teslis inancına körü körüne
kendini kaptırmak ahmaklık olurdu. Zira Yaratıcı güç asla ortaklık kabul etmez,
bikere bu eşyanın tabiatına aykırı bir durum olurdu. Bu yüzden Yüce Allah (c.c)
kanun koyucu olarak tektir, eşi ve
benzeri de asla söz konusu olamaz da. Kaldı ki bugün bilim dünyası geldiği nokta
itibariyle Newton’u da aşarak kâinatta cereyan hadiselerin tek elden Allah’ın
belirlediği hudutlar dâhilinde nizam bulduğu noktasında hem fikir olmuşlardır
dersek yeridir. Nasıl ki bir derin dondurucu
(buzdolabı) mühendisin belirlediği plan dâhilinde soğudukça ısınan,
ısındıkça soğuyan bir termostatik ayarla otomatiklik işlev kazanıyorsa aynen
öyle de kâinatın yaratılış kanunları da otomatik olarak yaratıcı gücün külli
iradenin murad ettiği doğrultuda işlevlik kazanıp hayat dengemiz sağlanmakta.
Nitekim Yüce Yaratan: “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yer
küreye ister istemez gelin dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler” (Fussilet, 11) beyan buyurarak bu gerçeğe
işaret ettiği gibi “Gece gündüzü,
gündüzde geceyi takip eder” (A’raf 54)
ayetiyle de dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne de vurgu yapmıştır.
Bilindiği üzere dünyamız kendi
ekseni doğrultusunda güneş etrafındaki yörüngesi 23,5 derece ve 27 dakikalık
bir eğim üzerine konumlandırılmıştır. İşte bu konumlanma üzerine dönen dünyamız
kendi ekseni üzerinde yirmi dört saat turlamasıyla bir günlük zaman dilimini
kat etmiş olur. Dünyamız aynı zamanda kat etmiş olduğu bu zaman dilimi
içerisinde güneş yazın kuzey kutbunda, kışın ise güney kutbunda yer alarak
dünya üzerinde değişik iklim kuşaklarına haiz dört mevsimlik iklim şartları
oluşur. Öyle ki 23 derecelik eksen
dönmesi mevsimlerin oluşumu için bulunmaz büyük bir nimet olarak karşımıza çıkar.
Bu arada dünya kendi ekseni etrafında
dönerken saatte bin millik bir hızla dönmektedir. Bu sayı yüz mil olmuş olsaydı
vay halimize. Bu durumda ister istemez gündüz ve geceler daha da uzayarak tüm
canlılar gündüz sıcaklardan kavrulacaktı, gece soğuktan mahvolacaklardı. Belli
ki yerküreyi oluşturan katmanların farklı yoğunlukta yaratılması dünyanın kendi
ekseni etrafında dönmesi esnasında bir dinamo sisteminin devreye girmesi
içinmiş. Böylece fiziki dinamonun oluşturduğu manyetik alanlar eşliğinde eksen
kaymasının önüne geçilip dünyamız dengede tutulmaktadır. Şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı
kutuplardaki buzullar birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tüm denizleri buz
kaplayacaktı. Ya da dünyamızın eğimi 22 derece olsa idi bu sefer kutuplardaki
buzullar, ekvatora yakın kısımlar hariç
Avrupa kıtasını bütünüyle istila edecekti. Yine dünyamız kendi ekseni etrafında
dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız fırtınalar ve
kasırgalardan geçilmeyecekti. Peki, dünyamız
20 saatte dönmesini tamamlasa ne olurdu? Olacak olan malum; dünyamız
kuraklıktan kırılıp, bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktık. Belki de hayattan
söz edemeyecektik. Mesela dünyamız sırf
okyanus alanlarından ibaret kalsaydı dünya sıcaklığı 4 santigrat derecede
kalacaktı, ya da tam tersi dünyamız tamamen buzullarla kaplansaydı bu sefer
sıcaklık –8 santigrat derecelerde olacaktı. Anlaşılan buzullarla kaplı
Antartika kıtası bile boşuna yaratılmamış. Söz konusu bölgenin meteorolojik
konumu sanki ılık bölgelerden rüzgârlar eşliğinde gelen havayı yutan etüv
vazifesi yapmak için tasarlanmış. Her şeyden öte dünyamızın fiziki şartları canlıların
yaşamasına yönelik hava basıncı, nem, sıcaklık, içerisindeki gaz yoğunluğu ve
kalınlığını göz önünde bulundurduğumuzda ortalama 15 santigrat dereceye ayarlanmış
bir yapı söz konusudur. Aynı zamanda atmosferin bize sunduğu gazların firar
etmelerini önleyecek kaçış hız değerleri ayarlanmış durumdadır. Böylece hem
atmosfer tabakası kalınlığı sabit kalmakta, hem de bu takdir edilen değerler
sayesinde tüm canlılar yaşama standartları garantiye alınmıştır. Allah korusun
atmosfer tabakası incelmiş olsa her an ültraviyole ışınlarıyla kavrulmamız an
meselesidir diyebiliriz.
Anlaşılan fezadan gelen zararlı
ışınlara karşı dünyamız atmosferle korunma altına alınmıştır. Bilhassa atmosferin
en önemli halkasını teşkil eden ozon tabakası zararlı ışınları absorbe etmek
için vardır. Yetmedi atmosferin ozon tabakasından başka ısı geçirmez atomlardan
oluşan kalın bir tabakada bu iş için vardır.
Bilindiği üzere farklı ısı
merkezlerinden gelen ister adına poyraz, ister lodos, ister yıldız, ister
karayel, ister meltem, ister keşişleme, ister kıble, ister gündoğusu rüzgârları
densin hiç fark etmez sonuçta dünyamız çepeçevre hava akımlarıyla kuşatılmış
olduğumuzu gerçeğini değiştirmeyecektir. Zira evrende öyle işleyen mükemmel bir
program söz konusudur ki, yılın her günü
ayrı ayrı cephe sistemlerinden gelen rüzgârlar tüm insanlığa hem esenlik
kaynağı olmakta hem de esintisiyle selamlanmış olunmakta. Rüzgâr insanlara esenlik
olup selam göndermekle kalmayıp bu arada bitkilerin döllenmesi için polenlerin
taşınmasında da aracılık rol üstlenmiş olmakta. Böylece bu sayede bağ
bahçelerimiz, ovalarımız, dağlarımız,
vadilerimiz oğul veren rengârenk çiçek cümbüşüyle yeşermiş olunmakta. Ve
bu hususta Yüce Allah (c.c) “Rüzgârı
(değişik yönlerden) estirmesinde
aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurarak
bu gerçeğe işaret etmekte zaten.
Velhasıl-ı kelam; yaşadığımız kâinat
nizamı içerisinde bizim için dünya cennet ve cehennemin küçük bir kopyası bir misafirhane,
güneş misafir olduğumuz dünyanın ışık kandili, ay takvimimiz, mevsimler konukların sayılı tüketecek olan nefeslerinin
ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimi yaprak dönüşümleri, toprak ise bizi
bağrına basacak olan ana kabristanımızdır.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dunya-asla-basibos-degil-5328-kose-yazisi
