10 Nisan 2022 Pazar

DÜNYA ASLA BAŞIBOŞ DEĞİL


 

 DÜNYA ASLA BAŞIBOŞ DEĞİL

           SELİMGÜRBÜZER

           Dünyamız havadan, karadan ve denizden insanoğlunun yaşayabileceği ölçülerde yaratıldığı muhakkak. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır. Baksanıza hiçbir gezegene nasip olmayan atmosfer tabakası sadece dünyamıza has bir halde hizmetimize sunulmuş durumda. Hizmetimize sunulduğu şundan besbellidir ki,  biz onsuz,  o da bizsiz olamayacak şekilde dizayn edilmiş bir halde kardeş gibiyiz de.   Aramızdaki kardeşlik bağını ise yer çekiminin etki gücü sağlamakta dersek yeridir. Şayet ortada yer çekim etki gücü olmasa atmosferdeki gazları bir arada tutmak ne mümkündü,   her biri uzayın bir taraflarına savrulacaklardı.  

            Hiç kuşkusuz atmosfer dünyanın yaratılışından bu güne çeşitli gazların karışımından müteşekkil ve dahi içinde bulunduğumuz dünya gezegenini etraflıca saran binlerce kilometre kalınlıkta gaz kütlesinden ibaret bir tabakamızdır. Dahası bizi etraflıca saran atmosfer kuşağımız ne sıradan incecik bir örtü ne de sıradan kap kalınca bir yorgandır, bilakis gök kubbede yumuşak tül örtüsü görünümünde kuşağımızdır. Öyle gök kubbede bizi saran bir kuşak edinmişiz ki, şayet mevcut halinden biraz daha kalınca tül örtüsü halde bizi sarmış olsaydı güneş ışınlarından gerektiği kadar asla istifade edemeyecektik. İyi ki de her şey yerli yerinde atmosfer tabakamız ekvator üzerinde kalın bir tabaka halde, kutuplar üzerinde ince tabaka halde,  uzayda da iğ tabakası halde dünya ve dünya içindekilerin hizmetine sunulmuşta bu sayede kalınlığı dünya sathından gök kubbeye uzanan bir yelpazede 560 kilometrelik bir koruyucu şemsiye edinmiş olduk.  Malumunuz koruyucu şemsiyemiz kütle bakımdan ay’ın kütlesinden 81 kat daha büyüklükte olup yeryüzünün su ihtiyacının bu büyüklükteki kapasiteyle yaratılışından bugüne karşılayarak varlığını devam ettirmektedir.

            Atmosfer tabakamız bilindiği üzere gök kubbenin yere bakan alt yüzeyinden yukarıya doğru sırasıyla; Troposfer (ilk tabaka), Stratosfer (son derece narin incecik bulutların görüldüğü ikinci tabaka), Mezosfer (orta tabaka),  Termosfer (güneş etkisinin belirgin olduğu uzaya üst komşu sınır tabakası) diye adlandırılan tabaka halkalarının oluşturduğu koruyucu zırhlı yeleklerimiz olarak dikkat çekmektedir. Öyle ki her bir koruyucu halka dünyada her türden canlı türünün hayat bulmasına yönelik koruyucu yelekler olarak konumlandırılmışlardır.  Nitekim Rabb’ul âlemin bu hususta; “Gökyüzünü korunmuş tavan yaptık” (Enbiya, 32) diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Öyle ya, gök tavanımız yaratılışından bugüne;        

       - Dünyamız cehennem sıcaklarına sahne olmuyorsa, 

      -Tüm yeryüzü sathı kışın tamamını Sibirya soğuklarıyla geçirmiyorsa, 

      -Gök kubbeden her salise mikro ve makro düzeyde yıldırım hızıyla akmakta olan milyonlarca göktaşı tepemize inmiyorsa,

      -Üzerimize doğan güneşin o zararlı mor ötesi ışınlarına maruz kalmıyorsak,

      -Ve daha nice tehlikelere muhatap kalmıyorsak, biliniz ki Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle bu koruyucu zırhımız ve tavanımız olan atmosfer yeleklerimiz sayesindedir elbet.

        Mademki atmosfer için koruyucu zırhımız diye tanımlıyoruz, o halde koruyucu zırhımızı hafife almamak gerekir.  Zira meteor denen göktaşlarının büyük ölçüde uzayda iken yanıp tutuşup atmosfer tabakaları arasında sönmesiyle birlikte yeryüzüne toz olarak inmekteler. Böylece koruyucu zırhımız sayesinde gökten başımıza taş yağmamış olunmakta. Hani çoğu insan zaman zaman gökyüzünde havai fişekleri andıran ışık kaymalarını gördüğünde  felekten bir yıldız daha kaydı” demekten kendini alamaz ya, oysa yıldız kayması sanılan o havai fişekler aslında astronotların meteor dedikleri  (göktaşı)  cisimlerin uzaydan atmosfere düştüğü andan itibaren oluşan sürtünme kuvvetinden doğan alev pırıltılarının yansımasından başkası değildir. Şayet bu meteorlar alev pırıltısı veya ışıldama olarak kala kalmayıp direk gök cismi olarak atmosferi delip geçmiş olsalardı yeryüzü meteor taşlarından geçilmeyecekti. Kelimenin tam anlamıyla gökten başımıza taş yağması an meselesi bir durum olacaktı. Nitekim gökten zaman zaman bir iki meteorun düştüğü de vaki olabiliyor.  Ama bu demek değildir ki gökten bir iki meteor düştü diye her daim gök kubbeden devamlı olarak başımıza taş yağacak.  Oysa bu tür hadiseler istisna kabilinden hadiseler olarak vuku bulup neticesine bir baktığımızda meteorlardan bazılarının atmosfere indiğinde toz buz olmuş bir alev ışıldaması olarak değil de aşınmaksızın doğrudan dünyamıza gök cismi olarak düştüğünde meteor çukuru (göktaşı çukuru)  olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. İşte bu noktada bir iki istisnalar dışında atmosferin ne denli önemli koruyucu bir tabaka olduğu ortaya çıkmış olur. Hakeza atmosfer tabakası sayesinde bir yandan üzerimize sağanak sağanak yağan yağmur eşliğinde yeraltında kaynak su rezervi oluşurken bir yandan da canlı cansız varlıklar filtre edilmiş yağan yağmurlar eşliğinde hayat bulmakta,  diğer yandan da oksijen olup bu sayede tüm canlı âlem için bir nefes sıhhat olmaktadır. Daha da yetmedi can yeleğimiz atmosferimiz bünyesinde taşıdığı ozon gazı marifetiyle güneşten gelen 0,29 milimikrondan daha kısa dalga boylu ışınların yanı sıra toplam sekiz adet öldürücü nitelikte zararlı ışınları süzüp bu sayede güneş ışınlarından gerçek anlamda istifade etmiş olmaktayız. Nitekim görünmez denilen mor ötesi ışınlar (X ve gama ışınlar) emilip süzüldükten sonra, tüm canlı cansız varlıklar üzerine yararlı ışık olarak sirayet etmekte.  Keza ses dalgaları bakımdan da öyle olup gerektiği ölçüde istifade etmemizde atmosferin katkısı çok büyüktür. Öyle ki atmosferin iyonosfer tabakasının ayırt edici ve filtre özelliği sayesinde ses dalgaları arasında herhangi frekans karışıklıklarına meydan vermeksizin işitmemiz sağlanmakta. Belli ki atmosfer olmasa ne bir ses, ne bir tılsım,  ne bir renk,  ne de bir ışık huzmesi bizim için hiç bir anlam ifade etmeyecekti. Dahası atmosfersiz bir hayat   -3 santigrat derecelik ölü bir hayata mahkûm kalmak olacaktı.  İyi ki de atmosferin kendi iç bünyesinde tuttuğu % 78 azot, % 21 oksijen gazları vs. var da bu sayede ölü bir hayata mahkûm kalmayıp tüm dertlerimize deva olunmakta. Tüm bunlardan da öte bu koruyucu şemsiyemiz sayesinde ne başımıza gökten taş yağmuruna tutulmaktayız ne de herhangi tehlike arz eden bir kozmik ışın bombardımanına.

         Her neyse atmosfer hakkında bu kadar bilgi edindikten sonra gelelim konuk olduğumuz dünyamızın ahvali ne, ne değildir birde ona bakalım.  Malumunuz daha düne kadar, yani 1831 yılına dek dünya dönmüyor güneş sabit deniliyordu. Acaba öyle miydi? Oysa Kur’an ayetlerine baktığımızda tam aksini görüyoruz.  Nitekim Yüce Allah kullarına elçisi vasıtasıyla bu hususu şöyle duyuruyor da:

       - “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik.” (Hicr suresi ayet19) 

     -“Göğü kendi kudretimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.  (Zariyat, 47)

         -“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder.” (Enbiya, 33)

         -“Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir” (Rahman suresi (55), 5. Ayet )

          İşte Yüce Allah yukarıda beyan buyurduğu ayetlerden de anlaşıldığı üzere güneşin, dünyanın ve ayın belli bir hesaba göre hareket ettiği apaçık bir şekilde ortaya konmuş durumda.  Hiç kuşkusuz Kur’an’ın bu haberine kulak verilmiş olsaydı bu vahim hataya düşülmeyecekti. Hadi sözde çağdaşlığın kapısı denilen Batı dünyasının Kur’an’a duyarsız kalınmasını bir noktada anlayabiliyoruz,  peki ya şu kilise papazlarınca bilimin giyotine vermelerine ne demeli.  Bilindiği üzere insanlık uzun bir süre gerek kilise papazlarınca gerekse skolastik çevrelerce bilimin giyotine verildiği dönemlerin algısıyla dünyanın batıdan doğuya doğru dönmesinden hareketle güneşin yerinde sabit kaldığına kör kütük inanıvermişlerdi. İnanıverdiler de ne oldu yıllarını bu düşünceyle heba etmiş oldular.  Neyse ki,  artık gelinen nokta itibariyle güneşin Samanyolu galaksisinin merkezine yakın bir konumda yer aldığının bilimsel olarak ispatlanmasıyla birlikte güneş ve beraberinde bizler saniyede 200 kilometre veya saatte 720.000 km hızla evrensel çekim kanunlarına uygun bir şekilde döndüğü netlik kazanmıştır.  Öyle ki, yerin güneşe ve ay’a olan mesafesi çok ince hesaba dayandığı, hatta dünyamız güneş etrafında dönerken uzaklaşma eğiliminde olmasına rağmen aralarındaki çekim gücü kanunun buna izin vermeyip böylece yörüngelerinde seyir halde ki bir takım dengelerin bu şekilde sağlandığı anlaşılmaktadır. Düşünsenize aralarında bir an çekim kanunun işlemediğini varsayalım,  bak o zaman kopacak olan kızılca kıyameti,  her an dünyamızın güneşle yakınlaşması neticesinde alev alacağı an meselesi diyebiliriz. Allah’a şükürler olsun ki çekim kanununun bir gereği olarak matematiksel Güneş Sabite'si değeri G= 6,67x10–8 buna izin vermemektedir. Bu sayısal değer elbette ki güneşin kendi kendine akıl erdirip ortaya koyduğu bir rakam değildir,  bilakis Yüce Yaratıcının yarattığı ilahi kanunlara tabii olmanın bir göstergesi bir rakamdır. Zaten yaratılmış olan madde, istese de böyle bir sayısal değer üretmeye ne akl edebilir ne de güç yetirebilir,  madde ancak neyle programlanmışsa kurulu saat misali işlevini yerine getirir, asal kurulu saat işlevinin veya programının dışına çıkamaz.  

         Şimdiye kadar anlatılanlardan sanki sadece dünya ile güneş arasında mesafe dengesi varmış gibi bir izlenim vermiş olabiliriz. Elbette bu olay yaratılan tüm kâinat âlemini de kapsayan bir durum. Malumunuz ay dünyamızın uydusu olması hasebiyle mesafe olayı onun içinde geçerli bir kural elbet. Nitekim ay dünyadan biraz daha büyük veya biraz daha yakınında olsaydı med-cezir olaylarından her an başımızı alamayıp kim bilir belki de her gün tsunami felaketleri yaşıyor olacaktık. Yine Allah’a şükürler olsun ki med-cezir hadisesi yılda bir iki defa meydana gelmekte. Ki;  bunun iki kez cereyan etmesi hem ayın varlığını hatırlatmakta, hem de ay çekim gücünün etkisiyle ara sıra yer kabuğunu esnetmesiyle birlikte yer kabuğu içerisinde birikmiş enerjinin boşaltılması sağlanmaktadır. Böylece dünyamıza bir tür denge ayarı yapılmaktadır. Bu yüzden Yaratıcı ve yaratılan ilişkisini göz ardı edemeyiz. Keza dünyamız ve diğer gezegenler yaratılıştan bu güne dek hala sabit bir yörüngede seyrediyorsa bu önceden belirlenmiş ve programlanmış planın bir gereğidir. Dolayısıyla dünyanın güneşe en fazla yaklaştığı noktaya “Perihlion”, en uzak olduğu kısma ise  Apelon  denip, bu iki nokta sayesinde güneşe yaklaştıkça hızlanırız, uzaklaştıkça yavaşlarız. Derken yanmaktan kurtuluveririz.

       Albert Einstein başlangıçta durgun bir dünyadan söz etmiş, ama geçte olsa hatasını anlayabilmiştir. Dahası sonradan anlaşıldı ki tabiatta cereyan eden hadiseler geriye döndürülemeyecek şekilde bir akış içerisinde seyretmekte. Bu gerçekler ışığında Alexander Freidman genişleyen evrenden bahseden ilk bilim adamı olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Hubble ise genişleyen modeli formüle edip kanunlaştırmayı başaran bir isim. İşte bu tip çalışmalar sonucu sürekli büyüyen ve genişleyen kâinat karşısında olduğumuzu fark ettik. Üstelik birbirlerinden yaklaşık 60 bin kilometre hızla uzaklaşan galaksiler bu genişlemeye rağmen zerre miskal hacimlerinde değişikliğe uğramamaktalar. Dahası parçalanan yıldızlar, meteoritler, kuyruklu yıldızlar başlangıçtaki mükemmel nizamın bozulacağına dair adeta birer işaret fişekleri olurcasına baki olanın sadece ve sadece Yüce Allah (c.c)  olduğunu haykırmaktalar. Hatta dünyamızın koruyucu şemsiyesi diye ilan ettiğimiz atmosfer bile bir miktar gazın merkezkaç ve diğer gök cisimlerinin çekim etkisine girerek uzaya kaçış temayülü gösterdiği artık bir sır değil. En son gelinen nokta itibarı ile teleskopların hüneri ile kâinatın sonsuz olamayacağı hakkında tüm şüpheler ortadan kalkmıştır.

          Bakın Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla gökyüzüne sadece bir sema olarak değil içeriğine de vakıf olmamızı murad ediyor. Öyle ki içeriğine vakıf olmaya çalıştığımızda bilhassa bu noktada atmosferin gökyüzünü (semayı) kaplayan koruyucu örtümüz olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Ve bu örtünün yere bakan ilk katmanının ise troposfer olduğunu müşahede ettikten sonra kar, yağmur, kasırga gibi tüm meteorolojik olaylar bu katmanın yere yakın kısmında cereyan ettiğini gözlemlemiş oluruz. Malumunuz troposferden yeryüzüne indirilen yağmurlar buharlaşıp tekrar geriye döndüğünde bu katmanda tekrar çeşitli işlemlerden geçip yağış döngüsü sürdürülür de. Belli ki atmosferle yeryüzü arasında bir döngü ve çekim ilişkisi söz konusudur. Döngü ve çekim ilişkisinin olması da gerekiyor,  aksi halde azot, oksijen ve karbondioksit gibi yoğunlukça büyük temel gazlar kaçış eğilimi gösterip uzaya firar edeceklerdi. Bu demek oluyor ki yerkürenin kütlesine bağlı devasa nitelikte bir mıknatıs çekim gücü ilişkisinin varlığı atmosferdeki gazların kaçışına mani olup kendine cezb etmektedir. Bu arada aydınlık lambamız güneşte boş durmayıp bağrından çıkan elektrik yüklü enerjik parçacıklarla üst atmosferi adeta bombardımana tutaraktan bir taşta iki kuş vururcasına hem üst atmosferi hem de ekvatoru ısıtmış olur. Böylece ısınan hava troposfere yükseldikten sonra alize rüzgârları vasıtasıyla kutuplara doğru yol aldığında soğuyup havanın dengesi sağlanmış olur. Hakeza bundan başka atmosferdeki gazlar tabiatı gereği kaçış istidadı gösterdiklerinden yer çekim kuvvetinin etki gücüyle uzaya kaçmalarının önüne geçilerekten atmosfer dengesi sağlanmış olur. Anlaşılan hava uçmak için var olan iyi bir ortam, arzda (yeryüzü sathı)   bağrına basmak için iyi bir ortam. İşte her şey uçma ile bağrına basma arasındaki ilişkide gizlidir.  Derken bu ilişki sayesinde denge âlem, uçma ve bağrına basma dediğimiz çekme kuvvetlerinin birbirlerini karşılıklı kontrol etmesiyle gerçekleşmiş olur. Baksanıza Isaac Newton belirlilik (determinizm) prensibinden hareketle bir ağaçtan yere düşen elmanın zihninde oluşturduğu şokla bütün kâinatın bir çekim gücü kanunuyla deveran olduğunu gözlemlendiğinde kendisinin bir anda Hıristiyanlığın ortaya koyduğu teslis inancından uzaklaşmasına yeterli sebep olmasına yetmiştir. Öyle ya,  mademki çekim kanunu gerçeği ile yüzleşilmiş o halde baba-oğul-ruhban üzerine kurulu bir teslis inancına körü körüne kendini kaptırmak ahmaklık olurdu. Zira Yaratıcı güç asla ortaklık kabul etmez, bikere bu eşyanın tabiatına aykırı bir durum olurdu. Bu yüzden Yüce Allah (c.c)  kanun koyucu olarak tektir, eşi ve benzeri de asla söz konusu olamaz da.  Kaldı ki bugün bilim dünyası geldiği nokta itibariyle Newton’u da aşarak kâinatta cereyan hadiselerin tek elden Allah’ın belirlediği hudutlar dâhilinde nizam bulduğu noktasında hem fikir olmuşlardır dersek yeridir.  Nasıl ki bir derin dondurucu (buzdolabı) mühendisin belirlediği plan dâhilinde soğudukça ısınan, ısındıkça soğuyan bir termostatik ayarla otomatiklik işlev kazanıyorsa aynen öyle de kâinatın yaratılış kanunları da otomatik olarak yaratıcı gücün külli iradenin murad ettiği doğrultuda işlevlik kazanıp hayat dengemiz sağlanmakta. Nitekim Yüce Yaratan: “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yer küreye ister istemez gelin dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler” (Fussilet, 11) beyan buyurarak bu gerçeğe işaret ettiği gibi  Gece gündüzü, gündüzde geceyi takip eder” (A’raf 54) ayetiyle de dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne de vurgu yapmıştır.

             Bilindiği üzere dünyamız kendi ekseni doğrultusunda güneş etrafındaki yörüngesi 23,5 derece ve 27 dakikalık bir eğim üzerine konumlandırılmıştır. İşte bu konumlanma üzerine dönen dünyamız kendi ekseni üzerinde yirmi dört saat turlamasıyla bir günlük zaman dilimini kat etmiş olur. Dünyamız aynı zamanda kat etmiş olduğu bu zaman dilimi içerisinde güneş yazın kuzey kutbunda, kışın ise güney kutbunda yer alarak dünya üzerinde değişik iklim kuşaklarına haiz dört mevsimlik iklim şartları oluşur.  Öyle ki 23 derecelik eksen dönmesi mevsimlerin oluşumu için bulunmaz büyük bir nimet olarak karşımıza çıkar.  Bu arada dünya kendi ekseni etrafında dönerken saatte bin millik bir hızla dönmektedir. Bu sayı yüz mil olmuş olsaydı vay halimize. Bu durumda ister istemez gündüz ve geceler daha da uzayarak tüm canlılar gündüz sıcaklardan kavrulacaktı, gece soğuktan mahvolacaklardı. Belli ki yerküreyi oluşturan katmanların farklı yoğunlukta yaratılması dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi esnasında bir dinamo sisteminin devreye girmesi içinmiş. Böylece fiziki dinamonun oluşturduğu manyetik alanlar eşliğinde eksen kaymasının önüne geçilip dünyamız dengede tutulmaktadır.  Şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı kutuplardaki buzullar birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tüm denizleri buz kaplayacaktı. Ya da dünyamızın eğimi 22 derece olsa idi bu sefer kutuplardaki buzullar,  ekvatora yakın kısımlar hariç Avrupa kıtasını bütünüyle istila edecekti. Yine dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız fırtınalar ve kasırgalardan geçilmeyecekti. Peki,  dünyamız 20 saatte dönmesini tamamlasa ne olurdu? Olacak olan malum; dünyamız kuraklıktan kırılıp, bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktık. Belki de hayattan söz edemeyecektik.  Mesela dünyamız sırf okyanus alanlarından ibaret kalsaydı dünya sıcaklığı 4 santigrat derecede kalacaktı, ya da tam tersi dünyamız tamamen buzullarla kaplansaydı bu sefer sıcaklık –8 santigrat derecelerde olacaktı. Anlaşılan buzullarla kaplı Antartika kıtası bile boşuna yaratılmamış. Söz konusu bölgenin meteorolojik konumu sanki ılık bölgelerden rüzgârlar eşliğinde gelen havayı yutan etüv vazifesi yapmak için tasarlanmış. Her şeyden öte dünyamızın fiziki şartları canlıların yaşamasına yönelik hava basıncı, nem, sıcaklık, içerisindeki gaz yoğunluğu ve kalınlığını göz önünde bulundurduğumuzda ortalama 15 santigrat dereceye ayarlanmış bir yapı söz konusudur. Aynı zamanda atmosferin bize sunduğu gazların firar etmelerini önleyecek kaçış hız değerleri ayarlanmış durumdadır. Böylece hem atmosfer tabakası kalınlığı sabit kalmakta, hem de bu takdir edilen değerler sayesinde tüm canlılar yaşama standartları garantiye alınmıştır. Allah korusun atmosfer tabakası incelmiş olsa her an ültraviyole ışınlarıyla kavrulmamız an meselesidir diyebiliriz.

         Anlaşılan fezadan gelen zararlı ışınlara karşı dünyamız atmosferle korunma altına alınmıştır. Bilhassa atmosferin en önemli halkasını teşkil eden ozon tabakası zararlı ışınları absorbe etmek için vardır. Yetmedi atmosferin ozon tabakasından başka ısı geçirmez atomlardan oluşan kalın bir tabakada bu iş için vardır.

        Bilindiği üzere farklı ısı merkezlerinden gelen ister adına poyraz, ister lodos, ister yıldız, ister karayel, ister meltem, ister keşişleme, ister kıble, ister gündoğusu rüzgârları densin hiç fark etmez sonuçta dünyamız çepeçevre hava akımlarıyla kuşatılmış olduğumuzu gerçeğini değiştirmeyecektir. Zira evrende öyle işleyen mükemmel bir program söz konusudur ki,  yılın her günü ayrı ayrı cephe sistemlerinden gelen rüzgârlar tüm insanlığa hem esenlik kaynağı olmakta hem de esintisiyle selamlanmış olunmakta. Rüzgâr insanlara esenlik olup selam göndermekle kalmayıp bu arada bitkilerin döllenmesi için polenlerin taşınmasında da aracılık rol üstlenmiş olmakta. Böylece bu sayede bağ bahçelerimiz, ovalarımız, dağlarımız,  vadilerimiz oğul veren rengârenk çiçek cümbüşüyle yeşermiş olunmakta. Ve bu hususta Yüce Allah (c.c)  Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurarak bu gerçeğe işaret etmekte zaten.  

        Velhasıl-ı kelam; yaşadığımız kâinat nizamı içerisinde bizim için dünya cennet ve cehennemin küçük bir kopyası bir misafirhane, güneş misafir olduğumuz dünyanın ışık kandili, ay takvimimiz,  mevsimler konukların sayılı tüketecek olan nefeslerinin ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimi yaprak dönüşümleri, toprak ise bizi bağrına basacak olan ana kabristanımızdır.         

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dunya-asla-basibos-degil-5328-kose-yazisi

8 Nisan 2022 Cuma

ORUÇ HEM İBADET HEM SIHHATTİR


 

     ORUÇ HEM İBADET HEM SIHHATTİR

        SELİM GÜRBÜZER

       Bir takım aklı evvel adamlar “bütün gün aç ve susuz kalıpta sağlığımı hiç yoktan yere tehlikeye atamam” diye dursunlar, oysaki aç susuz kalan bir insanın 3 ila 5 gün dayanacak takati kalabiliyor. Bu demektir ki oruç vücudu kendi kendini eritecek ve yıpratacak derecede, yani starvasyona yol açacak derecede total açlık çektiren bir ibadet değildir, bilakis vücudu yenileyip dinamizm katan ibadettir.  Kaldı ki uzmanlar tarafından yetişkin sağlıklı bir insanın muhtemelen 1 ila 2 ay arasında yemeksiz hayatta kalabileceğini, sırf susuzluk bakımdan ise 3 güne kadar dayanabilecekleri, hatta nadiren de olsa bu sürenin uzayacağı noktasında 8-10 günü bulabileceği öngörülmüştür. Örnek mi? İşte İzmir depreminde yediden yetmişe hemen herkesin malumu 91 saati aşkın susuz-yemeksiz kalan çocukların sağ kaldıkları bilinen bir vakadır. Hele bilhassa bunlar arasında 4 yaşındaki Ayda Gezgin yavrumuzun depremin 91. Saatinde 3 Kasım’da enkaz altında mucizevi bir şekilde sağ salim kurtarılmış olması bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten.

           Şu bir gerçek insan rızıksızlıktan ölmez, ölse ölse sadece açlıktan ölebilir. Nitekim Rabbü’l âlemin bu hususta “Nice hayvanlar vardır ki, rızkını (biriktirip) yanında taşımıyor. Çünkü onların da sizinde rızkınızı Allah veriyor. O her şeyi işitir ve bilir” (Ankebut, 60)  diye beyan buyurduğu ayet-i kerimeyle bu gerçeğe işaret etmiştir. Malum biz aciz kullar olarak hayatta kalabilmek için enerjiye ihtiyaç duyarız. Bunun içinde öncelikle gece gündüz demeden yediklerimizden ve içtiklerimizden enerjimizi karşılamaya çalışırız hep.  Öyle ki bu hususta diyetisyen uzmanları bir insanın ortalama günlük enerji ihtiyacını karşılaması gereken kalorinin 2000 kalori olduğunda hemfikirdirler de.  Her ne kadar bu sayı kişiden kişiye değişiklik gösterse de normal şartlarda bir insanın ihtiyacını karşılayacak olan enerji miktarı 2000 kalori iken,  şayet gün içerisinde yediği içtiği gıdalarla 3000 kalorilik daha bir enerjik güç  vücuduna kattıysa,  bu kattığı ile birlikte fazladan aldığı 1000 kalorilik enerji vücudunda yağ olarak depolanacak demektir. Böylece uzmanların öngörüsüne göre vücutta depolanan enerji sağlayıcı yağ deposu sayesinde bir insan hiçbir iş yapmadan yetmiş bir gün aç halde yaşayabileceği öngörülmüştür. Bir başka ifadeyle insan vücuduna aldığı yiyecekleri eğer enerji olarak kullanılmayıp atıl haldeyse bu durumda enerji birikiminin yağa dönüşümü sayesinde bu süre zarfında hayatta kalmayı başaracak demektir.  Zaten termodinamiğin birinci koruma kanunu gereği enerji hiçbir zaman yok edilemez gerçeği böyle olmasını gerektirir. Zira enerji sadece bir formattan başka formata geçiş yapar. O halde böylesi ortada fizik kanunu varken vadesi dolmuş bir şahıs için rızıksızlıktan öldü demek abesle iştigal bir tutum olur. Üstelik böylesi bir bu tutumun ne dinle imanla bağdaşı yanı var ne de bilimle. Düşünsenize bir kilo yağın 7700 kalorilik bir enerjiye karşılık gelmektedir.  Öyle ya bir insan vücudunun ihtiyacından fazla 7700 fazla kalori alırsa bu demektir ki bir kilo yağ depolamış olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla bir insan vücudunda ne kadar fazla enerji kullandırmıyorsa o kadar kalori edinmiş olur,  vücudunda depoladığı yağı ne kadar yakarsa o kadar da kalori tüketmiş olur. Öyle anlaşılıyor ki; vücutta fazla enerjiyi depolamanın metodu yağa dönüştürmekten geçmekte. Şimdi tamda bu noktada ortaya konan bilimsel veriler insanın rızıksızlıktan ölemeyeceğini gösterirken nasıl olurda birileri halen bu gerçekleri görmezlikten gelip insanın rızıksızlıktan ölebileceğinden dem vurur doğrusu şaşmamak elde değil.  Aslında bu çokbilmişlikten öte düpedüz itikadımızla oynamaya yönelik bir tavırdır. Onlar pişkin pişkin tavır sergileye dursunlar,  bizim zaviyemizden meseleye baktığımızda akıl var mantık var 71 günlük zaman dilimi küçümsenmeyecek derecede az buz bir zaman dilimi olduğu besbelli,  illa ki bu zaman aralığında bir insanın bir şekilde hayatta kalabilecek gıdaya ulaşması an meselesidir. Yani bu süre zarfında rızıklanması an be an mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla siz siz olun ölüm nedenini rızıksızlıkta aramak yerine mesela bir deprem anında enkazın altında nefessizlikten ya da ani kalp krizi gibi bir takım etken unsurlarında ölüme neden olabileceğini nazar-ı itibara almak en doğru tavır olacaktır. Hem kaldı ki bırakın deprem gibi doğal felaketlerde yaşananları, normal şartlarda bir insan kendi kendine nefesini tutmaya kalkıştığında ancak 3 ila 5 dakika arası tutabildiği bilinen bir gerçekliktir. İşte bu gerçekliğe rağmen bazı aklı evveller bir insanın nefesini tuttuğunda 3-5 dakikalık nefessizliğe tahammül edemeyeceğini ya da kalp krizi geçirdiğinde 3 ila 10 dakika arası kalbin durmasıyla hayatta kalamayacağını bildikleri halde, oldu ya ölen kişi fakir biriyse hemen fakir oluşuna istinaden hemen rızıksızlıktan öldü deyivereceklerdir. Onlar ölüm sebebini yoksulluğa ve rızıksızlığa bağlayıversinler, oysaki Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya bölümünde Prof. Dr. Münip Yeğin araştırmacı kimliğiyle “Oruçlularda hakiki açlığın olmadığı, aksine yağ depolarının harekete geçerek vücudun ihtiyacını karşıladığını ve bunun da, damar sertliğini önlediğişeklinde yayınladığı raporla bu tür hezeyanları boşa çıkartan bir isim olmuştur. Madem yayınlanan raporla bu tür bahanelerin ardına sığınanların hevesleri kursaklarında bırakılıp boşa çıkartılmıştır,   o halde siz siz olun açlıktan ölme hadisesini  Rızıksızlıktan öldü” şeklinde tevil yoluna gitmeyiniz. Kaldı ki açlık başka bir şey rızıksızlık başka bir şeydir, dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Ki, bu hususta bilimsel çalışmalar bize 71 günlük açlık zaman diliminde bir şekilde gıda bulmanın pekâlâ mümkün olabileceğini gösteriyor. İşte bu nedenledir ki biyolojik açıdan meseleye baktığımızda oruç açlık değil, bilakis vücudu dinlendirerekten dinamizm kazandıran bir ibadettir.  Hele bir mümin orucu ibadet şuuruyla tutuversin bak o zaman vücuda dinamizm ve sıhhat katmanın ötesinde manevi moral ve motivasyon yönünden de sıhhat bulacak demektir. Hem kaldı ki oruç tutmaya mecburuz da.  Çünkü Allah-ü Teâlâ; “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allah’a karşı gelmekten sakınanız diye size sayılı günlerde farz kılındı... Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır” (Bakara suresi ayet 183–184) diye beyan buyurduğu ayetiyle orucun bundan önceki ümmetlere farz kılındığı gibi son ümmet olarak bizlere de farz kılınmıştır. Hiç şüphe yoktur ki müminler olarak oruç farzını layıkıyla yerine getirdiğimizde ibadet sevabının yanı sıra vücudun sağlığı açısından da sıhhat bulacağımız muhakkak.  Kaldı ki Tıp dünyasında bile artık orucun bilimsel açıdan pek çok faydaları şimdiden tek tek veri olarak ortaya konuluyor da. İnsanoğlu hem nasıl ki bütün yıl çalışıp da ardından dinlenmek için yılın bir ayını tatil yaptığında güç tazeliyorsa, aynen öylede Ramazan ayı geldiğinde de organlarımız tatile çıkıp bu sayede güç tazelemiş olurlar.  Yani bu demektir ki Ramazanın sonunda tüm vücut azalarının bayramları gerçek anlamda bayram olmuş olur.  Hele ki karaciğer için Ramazan-ı Şerif tam da bulunmaz bir fırsat zaman diliminin ötesinde çokta büyük bir nimettir. Düşünsenize karaciğer organı yıl boyunca adeta kimya fabrikası gibi harıl harıl çalışmasıyla birlikte icabında görevlerini aksatma gibi bir dizi problemler yaşayabiliyor da. Neyse ki Ramazan aynın gelmesiyle birlikte kimya fabrikası karaciğerimiz besin depolama işinde rahatladığı gibi oruç süresince istirahate çekilmeyi fırsat bilip yeniden fabrika ayarlarına dönüş yapmışta olur. Derken fırsattan istifade karaciğerimiz fabrika ayarlarına döndüğünde vücudumuza sindirim yoluyla aldığımız gıdalardan her bir organımız için her ne ilaca ihtiyaç varsa yeniden yenilenmiş üretim tesislerinin devreye girmesiyle birlikte vücut için gerekli globülinler üretilip böylece vücudun kimyasal denge ayarı hal yoluna girmiş olur.

        Peki, oruç sadece kalbe ya da sadece karaciğere mi fayda sağlar? Elbette ki kalp ve karaciğerin yanı sıra mide içinde bulunmaz bir nimettir. Düşünsenize bütün yıl boyunca öğütücü bir değirmen misali çalışıp bitap düşen midemiz oruç sayesinde bir bakıyorsun mide kasları ve salgı hücreleri bir süreliğine de olsa dinlenip bayram etmiş olurlar. Hem nasıl bayram etmesinler ki, baksanıza insan niyet etmeksizin aç kalınca mide içerisinde asit birikimi gözlemlenirken,  oruca niyet ettiğinde ise tam aksine midedeki asit birikiminin otomatikman durup kendini rölantiye aldığı gözlemlenmiştir. Belli ki niyetinde tıpkı hormon etkisi gibi vücuttaki organlara uyarıcı etkisi de söz konusudur. Nitekim oruca niyetle birlikte beyinden salgılanan hormonlarında niyet hadisesine destek çıkıp tüm vücut organları üzerinde olumlu yönde etki yaptığı artık bir sır değil elbet.  Öyle ki bir insan oruca niyete eder etmez gün boyu üzerine sinecek olan stres birikimlerinin sinir sistemi üzerindeki oluşturacağı travmaları bir anda bertaraf edeceği gibi vücut için son derece hayati öneme haiz hipofiz, thyroid, pankreas salgı bezlerinin faaliyetleri geçicide olsa askıya alınıp rahat nefes almalarının önü açılmışta olunur. Hiç şüphesiz orucun manevi yönden faydası ise Resulullah (s.a.v)’in  Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür’ diye beyan buyurduğu hadis-i şerifin sırrınca tüm azalarımızın sükûnet bulup huzura ermiş olmasıdır.  Üstelik bu huzura eriş hem fiziki boyutta hem de manevi motivasyon boyutunda karşılık bulur da.  Nitekim oruçla birlikte bir bakıyorsun bağırsakların istirahate kavuşmasıyla birlikte hem sindirim salgı akışında ve emiliminde rahatlama görülür hem de kasılmakta olan mide-barsak düz kas hücrelerinde relaks bir şekilde gevşeme hali de görülür. Hakeza oruç sayesinde bir bakıyorsun damarlarda dolaşan kan hacminin azalmasıyla birlikte küçük tansiyonun normal dengesine oturup kalp ritminin hafiflediği görülür. Bu arada niyet edip gün boyu tutulan oruçla birlikte sindirilen gıdalar minimum seviyelere düşeceğinden kan üretimi için kemik iliğinin uyarılmasının da ihmal edilmediği gözlemlenmiştir. İhmal edilmediği şundan biliyoruz, bikere sağlanan bu kan akışı ve üretimi sayesinde anemi olan pek çok insanın çok rahatlıkla oruç tutabildiğine şahit olmuşuzdur. Belli ki oruç ibadeti anemik olanlara daha kolay kan üretir bir uyarımla etki yapmakta.  Hatta zayıf veya şişman insanlarda ise bir başka etki yapıp bir bakıyorsun orucun vücutta oluşturduğu olumlu etkileri sayesinde zayıf insanlara kilo aldırıcı etki yaptığı, şişmanlara ise kilo verdirici etki yaptığı gözlemlenmiştir. Nitekim oruç sayesinde damarda biriken yağların hızla yakılması neticesinde kollesterol ve trigliserid değerleri normal seviyelerde seyredip böylece damar sertliğini önlemeye karşı koruyucu etki yaptığı gözlemlenmiştir. İşte bu gerçeklerden hareketle İtalyan asıllı Dr. Victor Pauchet bu hususta kendi coğrafyasında yaşadığı insanlara bakın ne tavsiyede bulunuyor: “Senenin belirli günlerinde Müslümanlar gibi aç kalınız. Yirmi saat aç durunuz. Mideyi dinlendirmiş ve böylece devamlı çalışan mide makinesine istirahat imkânı vermiş olursunuz. Ayaklarınızı, kollarınızı birkaç defa yıkayınız. Katiyen içki içmeyiniz ve en iyi ilacında temiz su olduğunu unutmayınız.

      Velhasıl-ı kelam,  oruç tutmak tavsiyenin ötesinde hem madden hem ruhen arınıp güç tazelemektir.

      Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/oruc-hem-ibadet-hem-sihhattir-5685-kose-yazisi

5 Nisan 2022 Salı

ANNE KARNINDA Kİ DÖNÜŞÜMLER


 

       ANNE KARNINDA Kİ DÖNÜŞÜMLER

            SELİM GÜRBÜZER

            Dünyaya gelen yavrunun anne karnında geçirdiği tüm aşamaların yer aldığı bölümler leğen kemiği (pelvis) bölgesi sınırları dâhilinde karın boşluğunda gerçekleşmektedir. Bilindiği üzere dişi üreme organları; dişi gamet hücresi ovumu üreten (yumurtayı üreten ) ovaryumlar (yumurtalıklar)   ile yumurtanın döllendiği ve akabinde oluşan canlı taslağı embriyonun fetüse evrilip gelişim kaydetmesiyle doğuma hazır hale gelen bebeğin dışarıya çıkarılacağı kanallar sisteminden müteşekkil bir yapıdır.    

          Hele bu yapı içerisinde ovaryum bizatihi anne rahminde bebeğin oluşumunda yumurtayı üreten organ olarak katkı sunarken, oviduct, uterus (kornus uteri, korpus uteri ve serviks uteri), vajina ve vulvadan oluşan kanallar sistemi ise bebeğin dışarıya çıkarılmasında daha çok katkı sunmaktadır. Malum dişi üreme organları sağlı sollu iki boynuz kısımlarda konumlanmışlardır. Nitekim boynuz kısmın bir tarafında yer alan ovaryum (yumurtalık)  çocuğun oluşumu için yumurta ve gebelik hormonu üretimi misyonu yüklenmiş olarak konumlanırken, boynuzun diğer bir tarafında oviduktan (yumurta kanalından) müteşekkil organlar sistemi ise hem fertilizasyon (döllenme) olayının gerçekleşmesine yataklık yapmak hem de çocuğun anne rahminden dışarı çıkması yönünde misyon yüklenmiş olarak konumlanmış olur. Ve bu sistem üzerine kurulu yapıda doğacak olan bebeğin cenin ya da fetüs haldeyken konumlanacağı mekânsa malum daha çok kendisinden rahim veya döl yatağı olarak söz edilen uterustan başkası değildir elbet. Hatta burası vajina bölgesinden tamamen apayrı bir alanı kapsayan kendine özgü içten dışa üç tabaka halde sıralanmış endometriyum (rahmin iç yüzeyini kaplayan tabaka) myometriyum (rahmin orta kalın tabakası) ve perimetriyum (rahmin dışında tunika seroza tabakası)  katmanlarından oluşmuş bir yapı olarakta dikkat çeken bir bölümdür. Hem nasıl dikkat çekmesin ki,  baksanıza bebek için burası bir konaklama mekânı olmanın ötesinde doğum zamanı gelip çattığında kendine özgü kas refleksleri yapısıyla yavrunun dünyaya gelmesini sağlayacak ana rahmi bir mekândır. Sıradan bir mekân olmadığı şundan besbellidir ki; kornu uteri, korpus uteri ve serviks uteri denen üçlü sacayağı üzerine kurulmuş barınma otağının ta kendisi bir mekândır burası.  Kelimenin tam anlamıyla böylesi donanımlı boynuz yapı görünümünde ana rahim otağı içerisinde konumlanmış olarak yer alan:

           -Kornu uteri (tuba uterina)  bir taraftan sağlı sollu çift kanallı bir sistem olarak dikkat çekerken diğer taraftan da ovidukttan kendisine gelen embriyonun tutunmasına destek çıkması sayesinde uterus duvarına implante olabilmesini ve anneden besin desteği almanın şartlarının oluştuğu bir bölüm olarak dikkat çeker.

           -Korpus uteri de malum spermatozoonların taşınmasında, korpus luteum hormonunun işlevinin düzenlenmesinde,  implantasyon,  gebelik ve doğumun başlatılmasında son derece öneme haiz rahimin en geniş ve en büyük bölümü olarak, yani ana rahmin tam orta bölümde yer alan pelvis ve karın bölgesine bağlı bir birim olarak dikkat çeker.

           -Rahimin bir diğer öğesi serviks uteri ise rahim ağzı olarak bilinen korpus uteri ve vajina arasında, yani rahmin alt bölümünde yer alan mukus salgılayarak sperm hücrelerinin geçişine imkân sağlayan son derece öneme haiz hindi boynu yapıda adeta bariyer sistemi vazifesi üstlenmiş bir birim olarak dikkat çeker.

             Anlaşılan o ki, anne karnında bebek iç içe geçmiş hangi bölümlerde soluklarsa soluklasın ve hangi karanlık odalarda konaklarsa konaklasın sonuçta dokuz aylık bir sürecin ardından varacağı yer bu kez karanlık odalar değil bilakis aydınlık dünya konaklarında gözünü açmak olacaktır. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta   “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir; hayvanlardan da sizin için eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır, İşte bu yaratıcı, rabbiniz olan Allah’tır. Hükümranlık O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?” (Zümer, 6) diye beyan buyurduğu ayetiyle insan embriyonunun geçirdiği üç karanlık konaklama safhalarının varlığına işaret eder. Zira işaret edilen embriyonik karanlık safhaların temelleri 23’er kromozomlu yarı anne ve yarı babadan gelen gamet hücrelerinin (n+n) birleşmesiyle oluşan 46 kromozomluk zigot (2n) oluşumuna dayanır. Malumunuz başlangıçta sperm ve ovum hücresinin izdivacıyla zigot oluşumu gerçekleşir. Ardından ise zigotu takiben embriyolojik oluşum ve fetüsün anne rahminde kalacağı süreç içerisinde kat ettiği karanlık aşamalar vuku bulur. Derken dokuz aylık bir sürecin akabinde dünyaya nur topu bir bebeğin doğuşuna ve gelişine şahit oluruz.

              Aslında embriyoloji derslerinde öğrendiğimiz kadarıyla bebeğin daha dünyaya gelmeden önce anne rahmindeyken şahit olacağımız bir dizi hadiseler zincirini şu şekilde özetlediğimizde:

            -Sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle oluşan zigotun mitoz bölünme neticesinde 2, 4, 6, 8, 16 dilimli hücreler oluşturduğu bir tabloyla,

            -Oluşan bu hücrelerin her biri ana hücreden devr aldıkları bilgi kodları sayesinde dönüşüm ve başkalaşım safhalarından geçerekten dokuları oluşturduğu bir tabloyla,

           -Oluşan dokuların bir araya gelip organları oluşturduğu bir tabloyla,

           -Organların bir araya gelip tüm insan bedenini oluşturduğu bir tabloyla karşılaşacağımız bir özet olacaktır. Öyle ki karşılaşacağımız bu tablo artık günümüz teknolojilerinden ultrason cihazıyla da çok rahatlıkla izlenebilir hale gelmiş durumdadır.  Derken izleyeceğimiz bu tabloda anne karnında karanlıktan aydınlığa yürüyüş diyebileceğimiz noktada cereyan edecek olan bir dizi embriyolojik gelişim safhaları bize aynı zamanda yukarıda zikredilen ayette geçen üç karanlık safhalarını da hatırlatmış olacaktır.  Hem nasıl bize hatırlatmasın ki, baksanıza embriyoloji bilim dalının önümüze koyduğu tabloda karanlık evrelerin birinci aşamasının hücre oluşumları,  ikinci aşamasının doku oluşumları, üçüncü aşamanın ise tüm organları kapsayan ete kemiğe bürünmüş vücut oluşumuna yönelik aşamalar olduğunu bize göstermektedir. Üstelik bu sıraladığımız aşamalara ilaveten bizim daha nice bilmediğimiz her bir aşamanın kendi içinde kat etmesi gereken bir dizi aşamaların varlığı da söz konusudur. Nasıl mı? Mesela embriyonik hücrelerin mikroskobik oluşumuna baktığımızda  “endoderm, mezoderm, ektoderm” olarak aşama aşama gelişim kaydedip, daha sonra bunlar insan bedenini oluşturacak değişik tipte doku ve organlara çevrilebilecek bir yapı olarak sahne aldıklarını görürüz. Böylece kat edilen bu dönüşümler sayesinde insana ait tüm biyolojik kodlar tamamlanmış olur.

          İşte görüyorsunuz embriyolojik süreçte A’dan Z’ye gerçekleşen tüm bu oluşumlar başlangıçta köken itibariyle aynı zigotun birer unsurlarıyken, embriyolojik gelişimin ilerleyen safhalarında bir bakıyorsun bir anda birbirinden farklı fonksiyonlar icra eden organlar olarak sahne almaktalar. Derken bu sayede teşekkül eden her bir oluşumdan bir bakıyorsun kulak işitmek için, göz görmek için, dil tatmak için, sinir iletişim için, iskelet sistemi vücuda dayanıklılık sağlamak için,  mide sindirim yapmak için yaratılmış olduğunun idrakine varmış oluruz. Hem nasıl idrakine varmış olmayalım ki,  Yüce Allah (c.c) bizatihi bu hususta yarattığı kullarına  “Ben bir kulumu sevdim mi gören gözü, işiten kulağı tutan eli olurum” diye beyan buyurarak bu gerçeği idraklerimize sunmuştur. Her ne kader idraklerimize sunulan bu hadis-i kutsi daha çok Yüce Allah’ın sevdiği kullar üzerinde zatı sıfatının tecellisi manasına yorumlansa da,   aynı zamanda bu hadis-i kutsiyi  “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar” hadis-i şerifin mana ve ruhu çerçevesinde de yorumlamak pekâlâ mümkün. Zira embriyonun geçirdiği evreler başlı başına Yüce Allah’ın doğacak olan çocuğun fıtratıyla ilahi tecellisinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmakta.  Her ne kadar Tıp dünyası şimdiye kadar bu işin daha çok zahiri kısmıyla alakadar olsa da ama bu demek değildir ki bu işin manevi tarafı hiç yoktur. Nitekim gerek Dini ilimlere gerekse Fenni ilimlere hem zahiri açıdan hem de batıni açıdan baktığımızda her iki ilminde kaynağının da Yüce yaratıcı kudret sahibinin bizatihi Allah (c.c)  olduğunun idrakine varmış olacağız demektir.  Öyle ya madem ilim,  Âlim olan Allah'ın sıfatıdır, o halde ilmin iç ve dış sırlarına vakıf olma gayretinin bir gereği olarak kâinatta var oluş ve yok oluş hadiselerinin her birine hem zahiren hem manevi yönden bakış açısı geliştirmemiz gerekir. Belli ki dünya döndükçe ilmin her iki kanalı da kendi yatağında bir su misali akıp gelişim kaydedecektir. Ancak bizim için öncelikli olan Yaradana teslim olmak kaydıyla ilim yolunda ilerlemek esas olmalıdır.  Baksanıza Tıp camiası her dönemde embriyonik gelişim evrelerinin her bir halkasının sırlarını çözmek için yıllarını verip ömür tüketmişler biler, hala da ömür tüketmeye devam ediyorlar da.  İlim öyle ya, Âlim olan Allah’ın sıfatı olduğuna göre, o halde daha ne duruyoruz ilmin sırlarına vakıf olma gayreti gereği bu yolda durmak gerekmez bilakis yola devam gerektirir. Zaten dünya döndükçe ilminde kendi içinde devranı dönecek demektir,  burada önemli olan her devirde ilmin sırlarına vakıf oldukça tabiatta olan biteni ilahi idrak penceresinden okuyabilmek çok mühimdir. Bunun dışında okumalar Yüce Allah’ın Kur’an’da; “Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğu doğru yola çıkamaz” (Cuma suresi,5) diye beyan buyurduğu veçhiyle aynen kitap yüklü merkep misali sırat-ı müstakimden uzak kuru yük bilgilenme olmaktan öte anlam ifade etmeyecektir.   

         Bilindiği üzere insan programının tüm şifrelerini bağrında taşıyan ilk nüve zigottur. Ancak zigot ikiye bölünüp 2 blastomerli yapı oluşturmakla iş bitmiş olmuyor,  bikere yukarıda da belirttiğimiz üzere zigot oluşumunun hemen ardından başkalaşım ve dönüşüm geçirecek olan birçok embriyolojik evrelerin oluşumları sahne alacaktır. Nitekim bu sahne alışta zigot sonrası oluşan her bir blastomer tekrardan ikiye bölünerek ikinin katları şeklinde 4-8-16-32…blastomerlerden oluşmuş hücre topluluğunu beraberinde taşır ki,  bu hücre topluluğu morula olarak adlandırılır. Derken morulanın oluşmasıyla birlikte blastula, gastrula, embriyo veya fetüs (cenin) gibi birbiri ardı sıra dizilen tüm hücre bölünme aşamalarının gelişim ve dönüşümlerinin yaşandığı bir süreç başlar.  Ki,  doğum öncesi birbiri ardına yaşanan tüm bu safhaları kapsayan bu sürece prenatal devre denmektedir. Böylece prenetal dönemin en erken evrelerinden morula safhasında döllenmiş olan hücre bir bakıyorsun 16-64 hücreler yığını şeklinde artık rahimde dut görünümünde bir yapıyla kendine yurt edinmiş olur da.  Ve bu yurt edinme moruladaki hücrelerin kenarlara göç etmesiyle yerini içi boş top şeklinde blastula safhasına bırakacaktır. Tabii içi boş derken hepten de içi boş manasına bir boşluk değil elbet, geçici olarak içi sıvı dolu boşluktur bu.  Bu yüzden kendisine blastula boşluğu (blastosöl) denmektedir. Neyse ki bu boşluk gelişme evrelerinde kaybolup taşlı yüzük biçimi bir şekle bürünerekten trofoblast adını alacaktır. Bu arada taşlı yüzüğün içi ise embriyoblast ismiyle karşılık bulur. Kelimenin tam anlamıyla ister adına blastula boşluğu diyelim ister trofoblast yüzük diyelim, sonuçta blastula safhasındaki değişik isimlerle sahne alan her bir hücre oluşumu ve dönüşümleri çevreyle olan irtibatını kesmeksizin dönüşümünü gerçekleştirip gaz alış verişinde bulunur da.  Çevreyle olan irtibatta sadece gaz alış verişinde mi bulunulur, bu haldeki embriyo bu arada blastula safhasında rahime tutunmaya hazır hale gelip blastosite dönüşümünü gerçekleştirecektir. Derken rahime tutunma işlemlerinin tamamlanmasını akabinde implantasyon (gömülme) işlemi gerçekleşip bu safhadaki embriyo  “embriyonal kök hücre” olarak anlam kazanacaktır.  Blastula oluşumunun akabinde ise malum embriyonun alt ünitelerindeki hücreler blastula boşluğuna doğru bir girinti oluşturmasıyla birlikte yerini gastrulasyon safhasına bırakıp bu safhadaki embriyo gastrula olarak isimlendirilir. Ve bu isimlendirmeyle embriyonun yeni bir çehreye kavuştuğu gastrulasyon safhasındaki girintili çıkıntılı hali ise embriyonun üst katmandaki hücre tabakasıyla birleşene kadar devam edecektir.   Tabii bu arada unutmayalım ki, rahime tutunma işleminde flolikül hücrelerinin de katkı payı çok büyüktür, bu yüzden hakkını yememek gerekir, çünkü tutunmada bu hücreler birinci derecede rol sahibidirler. Öyle ki; söz konusu hücreler daha önceden yumurta hücresinin etrafını sarıp sarmalayıp korpus luteuma dönüştükten sonra en nihayetinde hormon salgılayan bez haline gelmek için var oluşlarını göstereceklerdir. Böylece gösterime giren bu bez oluşumu sayesinde hem blastulanın rahime tutunması için progesteron hormonu salgılanır, hem de yeni yumurta oluşumlarına geçit vermeyecek fonksiyonlar için östrojen hormonu salgılanır. Hâsılı bu safhanın en dikkat çeken bir başka dikkat çeken en önemli özelliği de trofoblastın embriyonun beslenmesinde plasenta imal ediyor bir konumda damgasını vuracak olmasıdır.

              Her neyse kaldığımız yerden devam edecek olursak embriyonun yeni bir çehreye büründüğü gastrulasyon safhasının başlamasıyla birlikte yukarıda geçici içi boş yapıda diye belirttiğimiz embriyonun boşluk hali sona erip bu kez kalıcı yapı olarak adına ilk sindirim boşluğu veya ilk bağırsak boşluğu denen “gastrula boşluğu” dönüşümüne yerini bırakacaktır.   Malumunuz bu yapıda yerini alan gastrulanın dışa açılan penceresi diyebileceğimiz blastoporun gelişim kaydetmesiyle birlikte sindirim kanalı dönüşümü vuku bulacaktır. Gastrulanın içe açılan penceresi diyebileceğimiz alanda ise içten dışa hücre tabakalarının oluşumu gerçekleşip içteki tabaka endoderm olarak dışta ki tabakada ektoderm anlam kazanacaktır.  Devamında ise malum gastrula safhasının başlangıcında blastula yüzeyinden ayrılan hücreler vardı ya,  onların bir kısmı da bu gelişmelere kayıtsız kalmayıp girintinin her iki yanında mezenşim hücrelerinin oluşumunu gerçekleştireceklerdir. Böylece mezenşim hücreleri de endoderm ve ektoderm tabakaları arasında çoğalaraktan kendi dönüşümünü gerçekleştirip mezoderm adını alır.

          Tabii anne rahminde gerçekleşen tüm bu oluşumlar bize şunu gösteriyor ki bu gösterimde nihayetinde varılacak nokta bebeğin tepeden tırnağa adeta sistematiğini oluşturacak bir iç hücre küme taslağı şeklinde yapılanma olacaktır. Nitekim yukarıda da değindiğimiz gibi hamileliğin sekizinci gününün gösteriminde embriyoblastlar ektoderm ve endoderme dönüşümüyle sahne alıp üçüncü haftanın başına gelindiğinde ise her iki tabaka arasında mezoderm tabakasının teşekkül etmesiyle birlikte blastula safhası sona erip gastrula safhasının gösterimine geçiş yapılmış olacaktır. Ve ardından üçüncü haftanın sonuna gelindiğinde de embriyo devresinin teşekkülü gerçekleşir. Derken dördüncü ayın bitimi gösteriminde ise bütün safhaların sona erdiğinin göstergesi diyebileceğimiz bebek oluşumu gerçekleşir ki, oluşan bu yavru embriyoloji dilinde ‘fetüs’ olarak addedilir. Böylece fetüs oluşumuyla birlikte Kur’an’ın işaret ettiği bu üç karanlık safha nihayet tamamlanmış olup 9 aylık bir yolculuğun akabinde anne karnından nur topu canlının doğuşunun gösterimi vuku bulur. Anlaşılan o ki,  embriyolojik gelişim an be an planlı ve programlı bir ilahi kudretin devreye girmesiyle vuku bulan bir mucizevî hadisenin ta kendisi bir gösterimdir bu.  Zira Resul-i Ekrem  (s.a.v) bu hususta “Her birinizin yaratılış mayası ana rahminde nutfe olarak 40 gün derlenip toplanır. Sonra aynen öyle  (40 gün daha) kan pıhtısı (aleka) olur. Sonra yine öyle (40 gün daha)  et parçası (mudğa) halinde kalır. Ondan sonra melek gönderilir. Ona ruh üfler ve dört kelimeyi yazar: rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını” diye beyan buyurmakla bu gerçeği işaret etmişlerdir.  İşte Allah Resulünün beyan buyurduğu bu müthiş hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşılacağı üzere onuncu haftanın sonunda alaka safhası  (aşılanmış yumurta safhası) bitip on dördüncü haftanın sonuna kadar tamamlanacak olan mudğa  (et parçası) dönemi başlayacaktır. Derken birbiri ardına gösterime giren bu süreçlerin akabinde insan şeklini alan bir cenin oluşumu vuku bulup böylece anne karnında dokuz aylık bir konaklamanın ardından dünyaya adım atmış olunacaktır.  

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/anne-karninda-ki-donusumler-5667-kose-yazisi

26 Mart 2022 Cumartesi

DÖLLENME BASİT BİR HADİSE Mİ?


 

DÖLLENME BASİT BİR HADİSE Mİ?

               SELİM GÜRBÜZER

            İlginçtir döllenmeyi (ilkah) sıradan bir işmiş gibi gören kendini bilim adamı sanan bir takım aklıevvel adamlar maalesef bakteriler, kamçılılar (flagellate) algler, mantarlar, sporlar, yosunlar ve eğrelti otlarının üreme faaliyetlerine de iptidai gözle bakmışlardır. Oysaki üreme faaliyetlerine analitik gözle bakmak yerine ilkellik olarak yaftalamak bu işin bilimle bağdaşır hiç bir yanı yoktur elbet. Mesela bazı bitki örneklerinde tohumlama hadisesi iyi analiz edildiğinde erkek tohumun saldığı kimyasal salgılar sayesinde dişi tohum hücrelerini bulduğu gözlemlenmiştir ki, en basitinden bu tür örnekler bile tek başına döllenmenin gelişi güzel rastgele olamayacağının delili olarak göstermeye ziyadesiyle yeter artar da.  Düşünsenize birde tohumu olmayan bir eğrelti otunun yapraklarında spor kesesi içerisinde konumlanmış sperm,  su filmi boyunca ortama malik asit gibi bir takım kimyasal uyarıcılar salgılayan archegonia’ya hareket ederek bir anda kendisinin tanınmasına yetip böylece diploit zigottan bir sporofit gelişebiliyor. Derken böylesi bir döllenme hadisesi sayesinde bünyesinde hem erkek hem de dişi spor keseleri bulunduran bir eğrelti otundan kısa sürede kendi köklerini ve gövdesini geliştiren bağımsız bir bitki meydana gelmiş olur.   Dolayısıyla şimdi tamda bu noktada bu işin sıradan basitmiş gibi hafife alanlara sormak gerektir,  Allah aşkına bunun neresinde iptidai (ilkellik) üreme durumu söz konusudur?  Hakeza bir başka üreme faaliyeti örneklerine baktığımızda suda yaşayan birçok canlıların döllenmesi beden dışında gerçekleşebilirken, karada yaşayan canlıların büyük çoğunluğunun ise beden içerisinde yani dişinin nem ortamı yumurta kanallarında gerçekleştiğini görmekteyiz. Dolayısıyla bu tip üreme örneklerde bize gösteriyor ki,  tıpkı eğrelti otunda olduğu gibi nasıl ki ortamda yeterli miktarda nem varsa gametofit döllenir ve diploid bir sporofite dönüşerekten sporların üreme hadisesi gerçekleşebiliyorsa,   aynen öyle de bu tip üreme örneklerinde kendine özgü bir nem ortamına ihtiyaç hâsıl olaraktan üremesi söz konusudur.

            Üreme hadisesine genel çerçevede baktığımızda çoğunlukla üreme hücrelerinin hayati temel programı esasen sperm ve yumurta hücresine dayanır. Nasıl ki bir tohumun programında büyük bir koca ağaç kodluysa aynen öyle de sperm ve yumurta hücrelerinin içerisinde de gelmiş geçmiş tüm ebeveynlerin karakteristik genetik kod özeliklerinden tutunda gelecek kuşaklara aktarılacak olan karakteristik genetik kod özelliklerde kodludur. Bilindiği üzere kadınlarda ergenlik çağına gelmişliğin göstergesi hayız hali (menstruatıon)  olup, bu durum rahim duvarının yıkılmasıyla vuku bulmaktadır. Dolayısıyla buluğ çağına erişmiş bir kızın (püberte-erinlik)  adet hali 28 günlük dönemin ortasına denk gelip genellikle on dördüncü güne gelindiğinde yaklaşık 50’ye yakın yumurta hücrelerinden bir tanesinin bölünme sürecine girdiği gözlemlenir. Böylece bölünme süreciyle birlikte meydana gelen dört yumurta hücreleri içerisinden döllenme kabiliyetine sahip sadece bir tanesi yumurtalıklardan atılımı gerçekleşebilmekte. Yani bu demektir ki dört tanesinin atılmasına üreme faaliyeti programı gereği izin verilmez.  Yukarıda da dedik ya, üreme faaliyeti basite alınacak bir iş değil,  tamamen programlanmış bir iş olduğu şundan besbellidir ki şayet yumurtaların dördününde atılmasına izin verilmiş program olsaydı her hamilelik dönemi dört çocuk doğacak demektir ki vay o annenin haline.  Programa  ol” emrini veren ilahi güç gelişmiş olan dört yumurta hücresinden sadece bir tanesine döllenip olgunlaşma kabiliyeti vermiştir.  Yine de Yüce Allah dilerse programın dışında birden fazla yumurta hücresinin yumurta kanalına geçişiyle birlikte her birinin farklı spermler tarafından döllenip ikiz, üçüz, dördüz denen çokuz bebeklerin doğmasını halk etmekte. Hatta alışılmışın dışında buna benzer bir durumu zigot aşamasında da gerçekleştiğini görebiliyoruz.  Nitekim zigot bölünme esnasında bir zar içerisinde birleşemeyecek şekilde ikiye üçe veya dörde ayrılarak gelişirse bu sefer hakiki çokuz üreme hadisesi vuku bulur ki,  işte bu tür çokuz hadiselerin ardından hem kız, hem erkek, hepsi kız ya da hepsi erkek çocuklar dünyaya gelecek demektir. Şayet yumurtalıklardan yumurtanın atılmayla başlayan bu süreçte döllenme gerçekleşirse hayız halinin kesilmesiyle birlikte gebelik boyunca kanama hali de görülmeyecek demektir. 

       Düşünsenize 3 ila 5 mikrometre çapında baş, boyun ve kuyruk kısımdan ibaret spermatozoit hücreleri sayesinde çapı yaklaşık 100 mikrometre olan oositi döllemesiyle birlikte içerisinde tüm insan profilinin (genotipinin) sığdırıldığı bir zigot oluşumu gerçekleşebiliyor. Malumunuz kadının ayda bir yumurta hücresinin yumurtalığından döl yatağı boynuzlarına kadar uzanan yumurtalık kanalına bırakılması gerekir ki döllenme hadisesi vuku bulabilsin.  Öyle ki bu söz konusu yumurta hücresi döl yatağı borusunun başlangıcında kanal boyu taşınır bir haldeyken bu süreç içerisinde şayet cinsel ilişki olmuşsa vajinaya bırakılan sperm hücreleri rahim ve döl yatağı kanalından ilerleyerek ovumun (yumurta hücresinin)  etrafını çepeçevre kuşatacaklar demektir. Ancak çepeçevre saran onca sperm arasından sadece bir tanesine dölleme nasip olacaktır. Böylece sperm ovumun içerisinde eriyip kaynaşaraktan zigota dönüşecektir. Akabinde embriyolojik süreç başlayacaktır.

           İşte görüyorsunuz,  döllenme hadisesinde nerden nerelere gelinen noktalarda en nihai hedef vuslat olacaktır.  Başlangıçta gamet hücreleri (eşey hücreleri)  bir araya gelmeden önce erkek spermatozoon hücrelerinin kendi içinde spermatogenezis olarak gelişim kaydedip üretilirken dişi oosit hücrelerinin de kendi içinde oogenezis olarak gelişim kaydedip üretildiğine şahit olmaktayız.  Sonrasında ise malum kendi kaynağında gelişim kaydedip olgunlaşan sperm ve yumurta hücreleri bulundukları mekânlardan döllenme için yola koyulduklarını şahit oluruz. Tıpkı oğlan ve kız çocukların olgunlaşıp buluğ çağına geldiklerinde ana ocaklarından çıkıp gelin güvey olma hadisesinin ta kendisi bir durumdur.  Değim yerindeyse kendi öz yurdundan göç edenlerin kar tipi demeden uzun bir yolculuğa çıkmanın akabinde vuslata ermek ya da döllenme (fertilizasyon) denen ilkah hadisesinin gerçekleştiği bir durumdur. Bu hadisede belki kafamızı kurcalayacak olan şu sual akla gelebilir; hadi sperm hücrelerinin hareketli olması dolayısıyla onun yolculuğunu bir noktada anlayabiliyoruz, ama söz konusu yumurta hücreleri olunca hareketsiz olmaları hasebiyle doğrusu kendi yolculuğunu nasıl gerçekleştirdiğini anlamakta zorluk çekebiliyoruz.  Biraz üzerinde kafa yorduğumuzda her ne kadar yumurta hücreleri sperm hücreleri kadar hareketli olmasalar da her yumurtlama döneminde bir folikül olgunlaşarak değim yerindeyse yumurta hücresinin kız evinden çıkmasını sağlayıp serbest bıraktığın görürüz.  Düşünsenize tek bir yumurta hücresini sarıp sarmalayan onu besleyip koruyan folikül yapı bir noktadan sonra beslediği yumurta hücresini bizatihi salgıladığı östrojen hormonu ve takım enzimlerin etkisiyle yuvadan uğurlayabiliyor. Nitekim salgılanan sıvının hem yumuşatıcı hem basınç etkisi sayesinde yumurta hücresini yerinden kımıldatmaya ve karın boşluğuna uğurlamaya ziyadesiyle gücü yeter de.  Tabii bu yolculuk burada sona ermez, dahası var. Şöyle ki; bu uğurlayış sırasında yumurta hücresine bir başka yardım eli uzatılır ki, bu el fallop tüpünün (kendisine yumurta kanalı denilen)  en dıştaki parçası konumunda hem yumurtaları yakalamak hem de kanalize etmekle görevli ve kendisine infundibulum denen huni şeklinde parça uçtur bu. Böylece yumurta kanalının en uçtaki bu parçacık el sayesinde yumurtalıktan periton boşluğuna bir oosit salınmasıyla birlikte fimbriaların kirpikleri yumurtayı Falllop tüpüne süpürür. Derken sürüklenen yumurta hücresi tünel içerisinde ta ki oğlan evinden yola çıkan damadın (sperm hücreleri) gerdek gecesinde gelin güvey olana kadar bekletilir. Ancak o bekleme süresi içerisinde gelin ile güvey birbirlerine kavuştuklarında şayet döllenme şartları oluşmadıysa döllenme gerçekleşmeyebilir de. Bu durumda ister istemez döllenmeyen yumurta hücresi kendiliğinden eriyip yok olacaktır.

          Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken yuva kurmak için yola çıkılan bu yolda damat (güvey)  adaylarının yumurta hücrelerine nazaran tek avantajlı yanları kuyruklu ve hareketli olmalarıdır. Yine de bu demek değildir ki yolculuk çok rahat geçecek,  zira bu yolculukta testislerin arka epididimis kısmında istirahate çekilmiş olan sperm hücrelerini  (damat adaylarını) zorlu şartlarda çetin bir sınav beklemekte. Öyle ki milyonlarca sperm hücresi bu çetin yolculuk öncesinde bir yandan beyindeki hipofiz bezinden folikül stimüle edici hormonla (FSH) aktif hale gelirken diğer yandan luteinizan hormonun  (LH)  tetiklediği testeron hormonu salgısıyla da olgunlaşmaları sağlanır. Yani bu ön hazırlıklar tamamlanmadan öyle bulundukları mekânlarından kolay kolay ayrılmak yok elbet. Kaldı ki, buda yetmez yola çıktıklarında kurda kuşa yem olmamak içinde mutlaka yolculuk boyunca gerek lojistik bakımdan gerekse iaşe bakımdan destek alacağı mekanizmalara da ihtiyaç hâsıl olacaktır.  Nitekim kendilerine bu hususta üç koldan ilk evvela seminal veziküllerden salınan sıvılar yardım elini uzatıp destek çıkacaklardır.  Bu bezin salgıladığı fruktoz şekeri sefere çıkan milyonlarca sperm hücresinin hem beslenmesini hem de enerji tazelemesini sağlayacaktır. İkinci yardım eli prostat bezinden gelip, bu bezin temel özelliği akışkan olmasıdır. Dolayısıyla bu akışkanlık konukların hareket manevralarına güç katacaktır. Üçüncü yardım elini uzatacak olan ise prostat bezinin hemen altında konumlanan Bulboüretral bezi (bir diğer adı Cowper bezi) ise salgıladığı sıvı sayesinde sperm hücrelerinin hacim itibarı ile yapısı daha da genişlemiş olacaktır.  İşte bu üç salgı bezi belli başlı merkezlerden gerekli desteği alaraktan gelişimini ve donanımını tamamladıktan sonra sperm hücreleri nihayetinde vajinaya boşaltılır kıvama gelir.  Ancak konuk olduğu vajinal ortamda pek alışık olmadıkları ortam olması hasebiyle pek emin bir mekânda sayılmaz. Zira vajinal mekânın asidik değeri spermler için öldürücü nitelikte olabiliyor. Neyse ki yolculuk esnasında uğradığı üç merkezden kendilerine iştirak eden bir başka merkezin saldığı sıvı salgısının pH değerinin bazik olması  (pH 7,2)  adeta Hızır gibi imdatlarına yetişip vajinal mekanın ortamını nötr hale gelmesini beraberinde getirecektir. Derken bu bazik sıvı desteği sayesinde tehlikede atlatılmış olur. Tabii tehlikenin giderilmesiyle her şey bitmiş sayılmaz, birde spermlerin yumurta hücresini bulma noktasında hangi yöne gideceği meselesi vardır.  Neyse ki önlerinde ki bu meselede de yumurta hücresini bulma noktasında bu kez karşı taraftan gelen yumurta hücresinin saldığı bir koku maddesi Hızır gibi imdatlarına yetişecektir. Öyle ki bu söz konusu koku salgısı sperm hücreleri üzerinde kemotaksis etki yapıp yol almalarına rehberlik edecektir.  Daha da olmadı bir yandan da takviye kuvveti diyebileceğimiz yumurta kanalından gelen bir sıvının spermler üzerinde reotaksis etki yapıp vuslat anı için yüzmelerinin önü açılacaktır.  Spermler yüze dursun, şu da var ki yumurtaya doğru yüzüp gelebilen milyonlarca sperm hücresinden sadece 500 ila 1000 civarında sperm hücresi ancak yumurta hücresiyle buluşabiliyor. Buluşanların da malum bu yolculardan ancak bir tek sperm hücresine vuslat nasip olabiliyor. Bikere her şeyden önce bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendinde eksik kalan genetik şifrelerini tamamlayacak ya da etrafına üşüşüp kümelenen sperm hücreleri arasından kendi genetik kartının şifrelerini açacak olan sadece bir tanesiyle uyumlu spermle gerdeğe girmesi gerekir ki döllenme ve üreme gerçekleşebilsin. Aslında bu durum normal biyolojik kurallar çerçevesinde analiz edildiğinde döllenmenin hiçte öyle basit bir şekilde pekte kolay gerçekleşemeyeceğini göstermektedir.  Vuslatın gerçekleşmesi için belli ki, ilahi ferman gereği, yumurta hücresinin yolculuğun başlangıcından itibaren yaklaşık iki yüz elli milyon sperm hücrelerinden sadece bir tanesine kendi eksik kartlarını tamamlattıracak bir gizli ‘Ol’ emre ihtiyaç vardır.  Nitekim Fussilet suresinde İlahi hitap bizlere bu hususta:

       “,,.hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz” diye beyan buyurulmak suretiyle  “Ol” emrin iznine tabi olarak  gebe kalınabileceğine işaret edilmekte. Gerçekten de Yüce Rabbimizin ‘Ol’ deyince oldurur,  “Olma” deyince oldurmaz hükmüyle bir şey ya vücut bulur ya da vücut bulmaz,  buna müminler olarak inancımız tamdır. Hiç kuşku yoktur ki,  bir incir çekirdeği tohumunda dallarıyla, gövdesiyle meyvesiyle birlikte bir ağacı kodlayan Yüce Allah,  elbette ki sperm hücresi içerisinde insana ait karakterleri içeren programı da  “Ol” emriyle bir damlacığa kodlayanda yegâne tek Yaratıcı kudret sahibidir. Madem öyle, böylesi müthiş bu mucizevî olayı sorgulamak bize asla yaraşmaz,  bize sadece “Amenna ve Saddakna” demek yaraşır.  Hem biz kimiz ki sorgulamak lüksümüz olsun, sonuçta bizler Benî Âdem’den bir yaratığız.  Baksanıza Ovaryum hücresi bir insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan bir amolegen genidir, yani ovaryum mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup, mevcut 46 kromozom içerisinde 23 kromozoma indirgenmiş kod olarak  “Ol” emrin gereğini yapmakla kendini adamış durumda.  Hakeza babadan gelen meni hücreleri de her ne kadar bizim gözümüzde kalabalık orduları andırır birbirine iç içe geçmiş karışık kuruşuk kartlar gibi gelse de aslında her bir sperm hücresi  “Ol” emriyle dişi yumurta hücresinin kilidini açacak kart olmaya adamış adaylardır. Dolayısıyla bu noktada hücre âleminde her bir fert emre amade bir şekilde ferman başım üzerine derken bizim sorgulamamız abesle iştigal olur.  Üstelik ortada sorgulanacak bir durumda yoktur, bilakis ortada apaçık bir şekilde yukarıda da belirttiğimiz üzere yolculuğun başında annede gelen bir ovaryum (yumurta) hücresine karşılık babadan gelen yaklaşık 250.000.000 meni hücresi karşılık gelen bir mucizevi hadise vardır. Hele yolculuk ilerledikçe böylesi mucizevi bir hadisenin daha da ilginç kılan yanı vardır ki, o da malum 250.000.000 spermden ancak 500 ila 1000 civarında sperm hücresinin yumurta hücresini çepeçevre kuşatıyor olmasıdır. Belli ki her bir nefer Yücelerden emir almış olsalar gerek ki yeni bir canlının doğumuna vesile olmak için burada mevzilenmiş durumdalardır.  Her bir nefer mevzilene dursunlar,  böylesi mucizevi hadisede akıllara durgunluk verecek asıl olay yumurta hücresinin onca sperm hücresi neferi arasında kendi genetik kartını açacak olan tek bir sperm hücreyi nasıl tanıyıp da onunla döllenmeyi gerçekleştirdiği çok ilginçlik durum oluşturacaktır. Ancak burada unutmayalım ki onca sperm arasından seçilmiş tek sperm hücrenin de hemen vuslatı bir çırpıda da kolay olmayacaktır,  hemen önünde duran bariyeri de geçmek zorundadır. Bu bariyer tıpkı evlenecek çiftlerden erkeğin gerdek gecesinde kızlık zarı bariyerini de aşması gerektiği bir durumu da hatırlatan bir hadisedir. Öyle ya, bu söz konusu bariyerlerde aşılması gerekir ki gelin güvey olmaktan çıkıp anne baba olunabile. Bu durum hücre bazında düşündüğümüzde öncelikle bu iş için yumurta hücresi tarafından spermi kendisine cezbettirecek fertilizin madde salgılaması gerekir ki sperm hücresinin akrozom kısmında antifertilizin denen asidik bir protein salgılayabilsin. İcabında bu da yetmez karşılıklı salgılar salınmalı ki sperm hücresi yumurta hücresinin zona pellusida denen jelimsi örtü zarına tutunup geçiş izni alabilsin. Dikkat edin izin dedik, nedeni farklı türe ait yabancı (ajan) spermleri ayıklamaya yönelik önlem içindir. Böylece bu kontrol mekanizmaları sayesinde döllenmenin akabinde embriyonun belli aşamalar kat ederekten gelişimi neticesinde insan insan olarak, hayvan hayvan olarak dünyaya adımını atıp gözünü açmış olmakta.

         Evet,  yumurta hücresinin cazibesine kapılan sperm hücresi nice önüne çıkan tüm bariyerleri aştıktan sonra kendisini eş olarak seçen yumurta hücresinin izniyle akrozom kısmını çatlatıp ancak o zaman açığa çıkardığı enzimin zarı eritmesiyle vuslatını gerçekleştirebilmektedir. İşte vuslat bu noktada biyolojide karşılıklı kromozomların kaynaşıp birleşmesi manasına gelen “fertilizasyon” kavramı olarak anlam kazanır da.  Halk dilinde ise bu kavram malum döllenme olarak dillendirilir.  Her neyse böylesi bir mucizevi hadise ne şekilde ifade edilirse edilsin döllenme hadisesinde görünen o ki kapıdan içeri öyle elini kollunu sallayarak geçilmemekte, bilakis kapılar “Ol” emriyle izne tabi seçilmiş olana açılmakta.  Her gelene kapıların açılmadığı şundan besbellidir ki geçiş izni olana kapı açılıp içeriye alınır alınmaz   (vuslat sonrası)  derhal zarın yapısı değişerekten kapının tekrardan dışarda kalan spermlerin yüzüne kapatılıyor olmasıdır.  Dedik ya,  değim yerindeyse kızlık zarı geçiş izni alan tek sperme özgü bir hücre duvarıdır,  diğerleri içinse kapalı hücre zarından başka bir anlam ifade etmeyen bir duvardır. İşte tüm bu anlatılanlardan sonra birileri halen döllenme hadisesinde bu akıl almaz mucizevi bilmeceyi hafife ala dursun,  bizim için önemli olan Allah-ü Teâlâ’nın yumurta hücresinin genetik kodların çözümlemesinin ancak “Benim irademle” olabileceğini şu ayetle ortaya koyması çok önem arz eden bir husus olacaktır, gerisi teferruattır elbet. Bakınız Yüce Allah (c.c) bu hususta ne beyan buyuruyorlar:

       -“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de diye seslendiği gün: Sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler.” (Fussilet suresi(41) 47.ayet).        

         Döllenme hadisesinden sonra malum anne karnında embriyolojik süreç başlayacaktır.  Yani yumurta ve sperm hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigotun çift sarmallı DNA molekül haline gelmesiyle birlikte arka arkaya mitoz bölünmeler eşliğinde hücre sayısının artmasına bağlı olarak embriyolojik süreç vuku bulacaktır. Bu süreçte embriyonun oluşumunun başlangıcında hücrelerin tümü oval yapıdadır.  Dahası bu sürecin başlangıcında ovum ve spermatozoit çekirdeklerinin birleşmesiyle meydana gelen zigotun takriben 30 saat sonrasında ikiye bölünüp 3 gün sonrasında ise morula denilen yumağa dönüşmüş bir hal ve vaziyette diğer embriyolojik safhalara adım atılmış olunacaktır. Derken zigotun ardı ardına bölünme evreleri geçirmesi sonucunda dört gün sonrasında doğacak olan çocuğun embriyo denen ilk taslağı şekillenerekten rahim boşluğuna düşmüş olunacaktır. Zigot aynı zamanda bir insan bedeninde bulunan yaklaşık 60 trilyon hücrenin özeti diyebileceğimiz ve embriyo oluşumuna geçit teşkil eden ilk nüve oluşumun ta kendisi bir hücredir. Öyle ya, nasıl ki bir tohum tanesinde bir ağaç gizliyse, aynen öyle de bir zigotta 60 trilyonluk hücrelerden meydana gelen bir insan kodludur. Zigot oluşumuyla birlikte oluşan embriyo ise yarı anneden gelen yarı da babadan gelen kromozomlarla şekillenip karakteristik özellik kazanan ve çocuk oluşumuna geçit teşkil eden ilk canlı taslağı oluşumunun ta kendisi bir hücredir. Bilindiği üzere insan genomuna kodlanmış 46 kromozomlardan ikisi cinsiyet kromozomları olup bunlardan X kromozomu dişilik özelliği taşırken, Y kromozomu ise erkeklik özelliği taşır.  Öyle ki cinsiyet geni olarak bilinen Amelogenin geni erkeklerde XY şeklinde temsil edilirken, kadınlarda da XX şeklinde temsil edilir. Nitekim erkek ve yumurta hücresine ait kromozomlar bölünme safhasında iki allel cinsiyet geni olarak geçiş yaparlar. Bu durumda sperm hücreleri yarı X,  yarı Y geni üzerine bina edilmiş olunacaktır. Kelimenin tam anlamıyla sperm hücreleri yarı yarıya dişi ve yarı yarıya erkek karakteristik bir yapıya sahip bir gen olarak sahne almış olacaktır.  Ve bu karakteristik özelliğini döllenme hadisesinde kendini gösterir de, Nasıl mı?   Şayet sperm hücresi ovaryum hücresini dölleme esnasında bünyesinde kodlu olan X geni daha baskın bir durumda ise bu demektir ki çocuk kız doğacaktır, yok eğer döllenme esnasında Y geni baskın durumdaysa çocuk erkek doğacak demektir.  Nitekim anne karnında doğacak olan çocuk şayet erkekse cinsiyet organları daha altı haftalık ceninken bile teşekkül etmeye başlayıp küçücük bir kabartı şeklinde kendini belli edecektir. Hatta ultrasonda cinsiyet yönünden erkek bebeğin olduğuna dair ilk işaret belirgin çıkıntı şeklinde kendini gösterir bile. Hakeza kız çocuk ise üç çizgi şeklinde kendini gösterir. Ultrasonda ister minik kabartı ister üç çizgi şeklinde çocuğun cinsiyeti belirlene dursun,  sonuçta her iki cins içinde geçerlilik arz eden husus yaklaşık beş aylık embriyolojik gelişim sürecinde cinsiyet taslağı tamamlanmış halde anne karnında bir zaman sonra diliminde dünyaya geleceğini muştuluyor olması çok önem arz edecek bir husustur.  Öyle ki anne rahminde ki cenin beşinci ayına geldiğinde cinsiyet gelişimini tamamlamasıyla birlikte doğacak olan çocuğun erkek mi yoksa kız mı olacağı noktasında tüm tereddütlere mahal bırakmayacak şekilde kendi cinsiyetini muştulayıp dünyaya geleceğinin işaret fişeğini ateşler de. Ve bu hususta Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur da: “Allah bilir, rahimlerde ne varsa.” (Lokman 34), “Şimdi gördünüz mü rahimlerde döktüğünüz meniyi? Onu insan biçiminde siz mi yaratıyorsunuz, yoksa Biz miyiz yaratan?” (Vakıa 58, 59).

        Velhasıl-ı kelam, ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı üzere döllenme hadisesinin sıradan basit bir iş olmadığı,  bilakis mucizevi bir hadise olduğu anlaşılmaktadır.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dollenme-basit-bir-hadise-mi-5648-kose-yazisi

18 Mart 2022 Cuma

BİR NEFES SIHHAT OKSİJEN MUCİZESİ


 

BİR NEFES SIHHAT OKSİJEN MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

        Plastitler, alg ve bitki hücrelerinde bulunan aynı zamanda hücrenin görevine uygun renk ve şekil kazanan çift zarlı temel organellerdir. Nitekim bu temel organellerden mesela kromoplastlar bitkilere farklı renkler kazandırması yönüyle en dikkat çekici örneğini teşkil eden plastitler türüdür. Hem nasıl dikkat çekmesin ki,  bikere lökoplastlar gibi renksiz değillerdir, elbette ki dikkat çekeceklerdir. Hem ayrıca kromoplastların bir diğer plastit gruplarından lökoplastlar  (beyaz kloroplastlar)  ve kloroplastlar gibi fotosentez yapan ökaryot türleri de mevcut olup bunlar turuncu, sarı, kırmızı renkte kromoplastlar olarak kategorize edilirler.

         Peki ya, kloroplastlar? Malumunuz kloroplastlar ise bitki hücreleri içerisinde değim yerindeyse yeşil renkte ışığı emen düğmeler şeklinde glikoz imal etmek için konumlanmış plastitlerdir. Zira fotosentez olayında kloroplast içerisinde yer alan klorofil maddesinin ışığı absorbe etmesiyle (tutma eylemi) tutulan ışık bir bakıyorsun kimyasal enerjiye dönüştüğü gibi ayrıca ATP taşıyıcı enerji olarak açığa çıkar da. Yetmedi enerjinin haricinde bu arada bitkiler fotosentez sayesinde oksijen üretmişte olurlar. Nasıl mı? Bitkiler malumunuz yaprakları marifetiyle atmosferden aldıkları on binde üç oranında (% 0,03) 6 molekül karbondioksit gazını ve kökleriyle aldıkları 6 molekül suyu güneş ışığı yardımıyla bünyelerinde var olan klorofille özümleyerek glikoz (besin) ve 6 molekül oksijen üreterek bu işi gerçekleştirmiş olurlar. Böylece su ve karbondioksitin birlikte sentezlenmesi sayesinde karbonhidrata grubundan glikoz nimetine mazhar oluruz. Sadece bu nimete insanlar mı mazhar olur?  Hiç kuşkusuz bizim dışımızda mesela tek hücreli yeşil bitki olarak bilinen fitoplanktonlar da kendi payına düşen güneş ışığından istifade ederekten CO2, H2O,  besi elementlerini  (azot, fosfor, kükürt vs.) oksijene ve organik maddelere dönüştürüp hem kendisi için nimet edinmiş olur hem de bulunduğu  okyanus, deniz ile tatlı su ekosistemindeki tüm canlılara oksijen üreten can nimet olur.

           Kelimenin tam anlamıyla anlaşılan o ki, fotosentez sayesinde üretilen oksijen gerek karada gerekse denizde yaşayan tüm canlılar için hayat kaynağı olmakta. Nitekim karada yaşayan canlılar olarak başta insan olmak üzere diğer pek çok canlılar soludukları temiz hava sayesinde  (oksijen) yedikleri gıdaları vücutlarında gıdaları yavaş yanma mekanizmalarıyla yakıp dışarıya karbondioksit vermek suretiyle hayat bulmaktalar. Tıpkı bu sobada yanan yakıtın yanması sonucu bacadan tütsü halde dışarıya dumanın atılması gibi bir durumdur bu. İyi ki de yediğimiz gıdalar vücut iklimimiz de yakılıp karbondioksit olarak dışarı atmaktayız. Aksi halde karbondioksit birikiminin vücuda vereceği zarar ciddi sonuçlar doğuracaktır. Şu bir gerçek karbondioksiti vücutta yeteri kadar dengede tutan akciğerden başkası değildir.  Bu demektir ki, canlı cansız âlemde her varlık yaratılış gayesi doğrultusunda bir kendi aralarında karşılıklı “al gülüm ver gülüm” misali tıpkı fotosentez olayında olduğu gibi biri diğerine karbondioksit ikram ederken diğeri de oksijen sağlayarak ikramda bulunmakta. İyi ki de yaratılan varlıklara arasında karşılıklı ikramlar söz konusu, bu sayede birbirlerine karşılıklı can simidi olunmakta.  Düşünsenize bir an oksijensiz kaldığımızı düşünelim,  bu durumda beyin oksijensizliğe ancak 4 dakika dayanabilmekte. Sonrası malum beyin ölümü, akabinde ölüm kaçınılmaz alın yazımız olarak karşımıza çıkar.  Hakeza rızıklandığımız gıdalar için de oksijen çok önemli maddedir. Oksijen molekülleri olmaksızın istediğiniz kadar yiyip içelim asla dışardan vücudumuza aldığınız besinlerin hiçbir bir kıymet değeri olmayacaktır.  İlla ki aldığımız besinler oksijenle yakılması gerekir ki vücut içerisinde metabolizma faaliyetleri start alabilsin. Hem oksijen öyle mucizevi bir elementtir ki, herhangi bir maddeyle reaksiyona girdiğinde hızlıca bileşik oluşturabiliyor da. Nitekim herhangi bir elmayı kestiğimizde bir süre sonra kahverengimsi renk hal alması ya da demirin oksitlenerek pas tutması bunun tipik misallerini teşkil eder.  Bu tipik misallerin ötesinde oksijenin vücutta sergilediği yakım ve yıkım faaliyetleri sayesinde karbondioksit oluşumu gerçekleşmekte.  Gerçekten de bizler Allah’a iman etmiş kullar olarak bizim irademizin dışında vücut şehrimizde cereyan eden bu muazzam işleyen sistem karşısında “Bu ne güzel karşılıklı döngü ve yardımlaşmadır” demekten kendimizi alamayız da.

           Evet, yanma olayı tabiat ile canlılar arasında karşılıklı bir döngü planı içerisinde gerçekleşen bir yardımlaşma hadisesidir. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz havadan aldığımız oksijenin vücudumuzda besin kaynağı herhangi bir maddeyle reaksiyona girmesiyle vuku bulan bir nefes sıhhat hadisenin adı bir mucizedir bu.  Bakınız, Yüce Allah Kur’an’da:

         -“Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır” (Zâriyât, 22),

         -“Ya da  (bütün mahlûkatı) önce hiç yoktan yaratan, sonra onu iade edecek(öldükten sonra yeniden dirilecek) olan (mı İlahlığa daha layıktır? Düşünün ve anlayıp görün ki, yaratılışı ilkten başlatan, sonra onu sürekli yenileyip duran?) Ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı (gerçek Rabbinizdir, yoksa put ve tağut cinsinden aciz şeyler mi?) Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: “Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin burhanınızı getirin” (Neml, 64),

         -“Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O’dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir” (Bakara, 29)  diye beyan buyurduğu ayet-i celileriyle bu gerçeğe işaret etmiş bile.  

          İşte yukarıda zikredilen ayet-i celilelerin mana ve ruhuna baktığımızda gerek aydınlık güneşimiz, gerek rahmet yağmurumuz, gerek her nefes alış verişimizde soluduğumuz hava atmosferimiz gerekse oksijen depomuz bitkiler karşımıza hayat kaynağı nimetler olarak çıktığını görürüz. Hiç kuşkusuz bu nimetlerin en başında, yani fotosentezin fitilini ateşleyecek nimet olarak en başta aydınlık kaynağımız güneş gelir elbet.  Ancak her şeyde olduğu gibi hiç kuşkusuz güneşte kendi başına buyruk değildir, yani her şeyde ölçü tayin edildiği gibi güneş sistemi içinde bir ölçü tayin edilerekten kendine has ayarlanmış kütlesi,  kendine has ayarlanmış hacmi ve enerjisi söz konusudur. Zira güneşin merkez katmanlarında 564 milyon ton hidrojen hammaddesi 560 milyon ton helyuma dönüşüp ısı ve ışık oluşturmakta.  Düşünebiliyor musunuz atmosferin üst katmanlarında % 21 oranında bulunan oksijen tıpkı azot gibi güneşten gelen kısa dalga boylu zarar verici mor ötesi ışın ve X ışınlarını emerekten yeryüzüne filtre edilmiş halde inivermekte. İşte gök kubbeden dalga dalga halinde inen güneş ışınları bir bakıyorsun bitki hücreleri içerisinde konumlanmış klorofil maddelerinin gösterdikleri üstün performanslarıyla kimyasal enerjiye çevrildiğinde ister istemez bu olay karşısında Yaradanımızın huzurunda “Senin verdiğin nimetlere sonsuz şükürler olsun” dedirttirecek türden hayat kaynağı olabiliyor. Hem nasıl hayat kaynağı olmasın ki, baksanıza ışık ve klorofilin karşılıklı olarak el yordamıyla karbonhidrat sentezini gerçekleştirmeleriyle birlikte serbest olarak açığa çıkardıkları oksijenin canlıların soluklanmasına sunulmak manasına  “…olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” olunmakta. Öyle ki bir nefes sıhhat hayat kaynağı oluşumunda fotosentez zincirinin halkalarında bir yandan su molekülü oluşumu için elzem olan hidrojen alınımı gerçekleşirken diğer yandan da solunum için elzem olan oksijen salınımı gerçekleşmekte. Tabii bu arada karbondioksit molekülleri de boş durmayıp suyla olan bağını kestikten sonra bilhassa besinleri yakmakla vazifeli oksijen için alıcı rol konumu görevi üstlenerekten karbonhidrat bileşiği üretimini gerçekleştirmektedir. Derken karbonhidrat bileşiği hem bitkilerin beslenmesine yönelik hayat kaynağı olur hem de diğer canlılar için gerekli olan protein, yağ ve nişastaya ayrışaraktan hayat kaynağı olur.  Fotosentezde rol oynayan tüm hayati öneme haiz unsurların hayat kaynağı oldukları molekül ağırlıklarından belli ediyor zaten. Nitekim bir maddenin molekül ağırlığı kendisini oluşturan atomların ağırlıklarının total miktarı kadarıyla değer kazanmakta. İşte Yüce Allah’ın halk ettiği bu fotosentez kanununun ilk halkasında karbon atom ağırlığının 12, oksijenin 16, hidrojen atom ağırlığının 12 olduğuna göre; neticesinde meydana gelecek olan total glikoz atom ağırlığının  (6 x 12) + (12 x 1) + (6 x 6) = 180 gram olarak değer kazandığı görülecektir. Ezcümle anlaşılan o ki;  karbondioksitin bir şekilde suyla olan izdivacı neticesinde glikoz ve oksijen üretimi vuku bulmakta. Ve bu üretilen besinin % 40 pasta dilimine denk düşen kısmın büyük bir bölümünü ise karbon oluşturmaktadır. Derken bu oluşan pastadan pay edilmek üzere tüm canlılara gıda,  meyve ve sebze ikram edilmesinin yanı sıra bu arada tabiat severlere de bakmasına doyamayacakları yeşil bir manzara temaşası sunulmakta.  Hele ki bu harikulade manzaranın oluşumunda aktif olarak rol oynayan bir madde var ki, o mikroskobun başında bulunan botanikçilerin yakından bildiği bitkilere yeşil renk katkısı sunan kloroplastlardan başkası değildir elbet.  Öyle ki bu madde sayesinde hava ve suyun özünde bulunan en temel üç elementimiz olan karbon, hidrojen ve oksijeni sentezlemesiyle hayat buluruz da. Yetmedi hayata dair son derece etki gücü olarak serbest olarak saldıkları oksijenle hem doğa hem de atmosfer temiz havaya bürünüp bu sayede teneffüsümüz sağlanır da. Şimdi gel de buram buram soluduğumuz bir nefes sıhhat manzara karşısında hayretler içerisinde kalma. Hatta bugün gelinen noktada insanoğlu sadece solumakla kalmayıp soluduğu havadan oksijen ayırt edebilmek için giriştiği bin bir türlü zahmete katlanaraktan ayırımsal damıtma işlemlerini gerçekleştirip sonrada bu koşuşturma içerisinde yüzünü birde dönüp bitkilerin 6CO2 + 6H2O → (C6H12O6) + 6O2 kanunuyla bu işi kendi keşfettiklerinin kat be kat üstünde gayet çok rahat bir şekilde ustalıkla yaptıklarını müşahede ettiklerinde de hayretlerini gizleyemediklerini   gözlemekteyiz.

      Atmosferin en önemli gazlarından olan oksijenin doğuşu bundan 2000 milyon sene öncesine dayandığı tahmin ediliyor. Genel olarak yeryüzünde oksijen değişik şekillerde sahne almaktadır. Hatta bulunduğu alana göre de isim almaktadır. Nitekim oksijen litosferde oksit halde bulunması hasebiyle maden oksidi olarak addedilir, hidrosferde su olarak addedilir, atmosferde ise moleküler oksijen olarak addedilir. Kur’an’da oksijen isimlendirmesi var mı derseniz, malumunuz Allah-ü Teâlâ’nın bu hususta nüzul eylediği: “Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılıp çıkarandır. Ondan ateş yakarsın” (Yasin, 80) ve  Şimdi bana (yeşil bir ağaçtan) yakmakta olduğunuz ateşi söyleyiniz onun ağacını siz mi yarattınız. Yoksa onu yaratan biz miyiz?” (Vâkıa,71–72)  ayet-i celileri hepimize ziyadesiyle fikir verecektir elbet. Nitekim fikir edindiğimiz ayet-i celilerin mana ve ruhuna baktığımızda oksijeni bilhassa bitkilerin ürettiğine işaret edilmenin yanı sıra oksijensiz yanma olayının gerçekleşemeyeceği de bildirilmekte.  Her ne kadar oksijen ayet-i celilerde isim olarak geçmese de sonuçta oksijen deposu bitki dokusu olmalı ki yanma olayı gerçekleşip karbondioksit elde edilebilsin. Kaldı ki ayette geçen  ‘ateş’ ibaresi yeşil ağaçtan çıkan oksijen manasına bir ibaredir. Öyle ya, ateş (oksijen) olmaksızın karbon içerikli kömür nasıl karbondioksite dönüşebilsin ki.  Hem ateş olmadan ne yemek pişirilebilir ne de savunma sanayi aletleri veya zirai aletler yapılabilir. İlla ki, karbondioksit olmalı ki;

      -Bitkiler yeşerebilsin,

      -Bitkiler yeşermeli ki hayvanlar beslenebilsin,  

      -Hayvanlar beslenmeli ki insanlar etinden, sütünden ve derisinden yararlanmış olabilsin.

       İşte görüyorsunuz mevzubahis ettiğimiz atomlardan sadece tek başına karbon atomunu mercek altına aldığımızda bile bu karbon molekülünün nelere mührünü vurduğunu ve trofik zincir içerisinde fonksiyonunun ne olduğunu az çok hepimiz fen derslerinde görmüşüzdür elbet.  Besbelli ki yaşadığımız hayatımıza soluk olabilecek nitelikte bir dizi birbirine bağlı muazzam bir trofik olarak tabir edilen beslenme ağı zinciri söz konusudur.  Nitekim M. Hamdi Yazır yukarıda ayet mealinde geçen ateş ibaresinin sadece yanmakta olan odun veya kömür manasına gelebilecek anlamıyla sınırlı tutmayıp buna ilaveten sürtünme ve dokunmayla oluşan elektrik manasına gelebilecek bir ibare olduğuna da vurgu yapmıştır. Birde meseleye biyolojik açıdan baktığımızda ise hem nasıl ki fotosentezle besin maddeleri üretilebiliyorsa, icabında fotosentezin tam tersi bir yöntem diyebileceğimiz aerobik (oksijenli) solunum yoluyla da besin maddeleri oksijenle yakılıp açığa karbondioksit, su ve bir miktarda enerji ortaya çıkabiliyor pekâlâ. Anlaşılan o ki, bitkiler her sabah güneşin doğuşuyla birlikte fotosentezi aracı kılarak ilahi mektubun gereği hummalı bir faaliyete geçip ürettikleri meyveleri bizlere takdim etmekle mahirdirler. Kelimenin tam anlamıyla bitkiler gece karbondioksit, gündüz de oksijen üretmekle mahirdirler. Böylece gece gündüz demeden bilfiil üretim yapmaları sayesinde zaman zaman kendimizi tabiatın kollarına attığımızda ormanların oksijen deposu haline geldiklerini müşahede etmiş oluruz. Hatta müşahede etmenin ötesinde bu arada konuk olduğumuz dünyamızın oksijen ve su dengesinin bitip tükenmeksizin bir nefes sıhhat mucizevî hadise olduğunu idrak etmiş oluruz da.  İşte bu nedenledir ki Fatih Sultan Mehmet; “Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, Başını keserim” demekten kendini alamamıştır. Bir başka ifadeyle yaş kesen baş kesendir demek istemiştir. Bundan daha da öte Adı Güzel Kendisi Güzel Yüce Peygamberimiz (s.a.v); “Yarın kıyamet kopacağını bilseniz bile ağaç dikiniz”  emri her şeyi anlatmaya yetiyor zaten.    

         Hakikat şudur ki; yeşil bitkiler güneş ışığını en iyi bir şekilde işleyebilecek düzeyde biyomotorlardır. Güneş ışığı eşliğinde yaşadığımız hayat ise bir noktada yeşilden mora kadar yedi tayf üzerine kurulu renkler manzumesidir. Bu yüzden tüm canlıların güneş ışığına mest olduklarını görürüz. Malum olduğu üzere beyaz ışık esas itibariyle kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi lacivert ve mor ışınlarının karışımından müteşekkil bir ışık tayfıdır. Peki, bu ışıklar hangi mekanizmayla seçilip bize sunulur derseniz, besbelli ki güneşten gelen ışınlar bitkiler tarafından absorbe edilerekten bir mercek misali süzülüp uzun dalga boyunda turuncu-kırmızı ışınlar ve daha kısa dalga boylu mavi-mor ötesi ışınları olarak seçim gerçekleşir. Nitekim böylesi bir seçimin deneyimsi uygulamasını beyaz ışığın cam prizmadan geçirildiğinde de bu durumu gözlemleyebiliyoruz pekâlâ. Keza yağmur sonrasında gökyüzünde beliren gök kuşağı da bir başka gözlemimize ışık tutacak tipik ışık tayfı seçiciliğini doğrulayan örneğimizdir. İşte bu örneklerden hareketle mesela bir yaprak tarafından orta boy dalga ışınlar yansıtıldığında klorofil maddesi bitkinin bulunduğu kısımda bizim ışık penceremizden yeşil renk olarak algılanacaktır. Zira bitkiye yeşil renk veren klorofil maddesi bu işe soyunurken ilk önce kendisine gelen kırmızı ve mavi ışığı kuvvetle absorbe edip kendisinde bulunan yeşil rengin çok az bir bölümünü yansıtmak suretiyle gerçekleştirmektedir. Nitekim bilim adamları bu doğrultuda yaptığı çalışmalar neticesinde mesela okyanuslarda var olan bir nevi bitki türü olarak addedilen alglerin (diatomlar) kara bitkilerinden daha büyük misli derecede fotosentezde aktif rol oynadıklarını belirlemişlerdir. Ayrıca yerden 80 kilometre uzaklıkta yer alan strosfer tabakasının bünyesinde taşıdığı azot gazı sayesinde güneşten gelen mor ötesi zararlı ışınlar filtre edilip korunmaya alındığımız da tespit edilmiştir. Bu demektir ki tabiatta kanun halinde var olan bu söz konusu filtreleme işlemleri olmasaydı yaşadığımız hayatımız bize zindan olacaktı.

         Atmosferde mevcut gaz oranların belirli oranlarda bulunması mucize-î rabbaniyedir. Mesela azotun % 78 ve oksijenin % 21 oranında atmosferde sabit değerde bulunması belli bir ilahi planın işleyişine yönelik amaç içindir. Kesinlikle bu oranlar tesadüfen tayin edilmiş rakamlar değil. Nasıl olsun ki, baksanıza bu sabit değerler sayesinde dünyamızı bir baştanbaşa kadar kaplayan gerek bitkiler, gerekse hayvan ve insan toplulukları hayat bulmaktalardır. Maazallah bir anda mevcut denge ayarının hedefinden şaşması her şeyin allak bullak olması demektir. Düşünsenize oksijenin atmosferde iki katı oranda fazla olduğunu bir anda varsayalım,  işte o zaman yeryüzünde hafif ateş kıvılcımı yakmakla hem solduğumuz havayı hem de yeryüzünü cehenneme çevirmemiz an meselesidir diyebiliriz. Ya da tam aksine oksijen % 21 değil de yarısı kadar düşük değerde olsaydı nefessizlikten acaba halimiz nice olurdu, Bikere nefes almak için denge ayarında oksijenin varlığına ihtiyaç olduğu şart gözüküyor. Tabii bu ön şart sadece azot ve oksijen dengesine has bir durum değil,  buna karbonda dâhil elbet.  Bu yüzden karbondioksit gazının varlık nedenini görmezden gelemeyiz. Zira bu gazın varlık sebebi de incelemeye değer bir husustur. Nitekim dünyamızda karbon döngüsü öyle muazzam öyle ayarlanmış ki;  atmosferin dış tabakalarına gelen kozmik ışınlar burada birtakım kimyasal reaksiyonlarla yüksüz parçacıklara (nötron) dönüşerekten azotla birleşip radyoaktif karbon (C14 izotopuna) hale gelebiliyor. Ki, bu karbon izotopu da oksijenle birleşerekten radyoaktif karbondioksit gazına dönüşmekte, derken hava akımları yardımıyla bu söz konusu gaz molekülleri atmosferin en alt katmanlarına hızla difüze olurlar da. Böylece birçok canlı ve cansız varlıkların kimyasal bileşenlerini birbirine bağlayan karbon dengesi sağlanmış olur. Öyle ki,  şeker 6 karbon atomuna, gliserin 3 karbon atomuna, keza protein yapımında önemli rol oynayan amino asitlerde karbon atomuna bağlı faaliyet gösterirler. Tüm bu var oluşumlardan anlaşılan o ki, canlının en temel maddesi karbon atomu olduğu anlaşılmaktadır.

       Bu arada sakın ola ki şimşek çakması da neyin nesidir deyip es geçmeyelim,  çünkü bir şimşek çakmasında canlılar için nice nimetler gizlidir. Bu demektir ki yeryüzünde rızıklandığımız gibi gökyüzünden de rızıklanmaktayız. Nitekim gökyüzünde çakan şimşeklerle birlikte bir bakıyorsun havanın nemi kimyasal reaksiyona girip bitkiler için olmazsa olmaz vazgeçilmez diyebileceğimiz azot bileşiklerinin (doğal gübre) oluşumu vuku bulmakta.  Zira Rabbü’l âlemin bu hususta Kur’an’da nüzul eyledi ayetlerde şöyle beyan buyurmakta:

      -“Göğü ve yeri, rızkınıza iki hazine gibi hazırlayan, oradan yağmuru, buradan bitkileri çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca sema ve zemini iki itaatkâr haznedar hükmüne kim getirebilir? Öyle ise, şükür Ona mahsustur” (Yunus, 31),

       -“Yere girenleri ve ondan çıkanları, gökten inenlerle oraya yükselenleri Allah bilir.” (Hadid, 4)         

         Evet, sizlerde fen derslerinde görmüşsünüzdür karbondioksit sadece atmosferde yüksüz parçacıklardan ibaret olarak konumlanmış değil elbet. Yeryüzünü kaplayan bir kısım bitkiler sonbaharda yapraklarının tel tel dökülmesiyle toprağa karışaraktan bünyesinde barındırdığı tüm elemanlarının çürüyüp açığa karbondioksit gazı çıkarmak için vardırlar. Düşünsenize bitkinin ölüsü bile dirisi gibi bir anlam ifade etmektedir. Hem nasıl ki toprak ananın bağrına serpilen bitki tohumları zamanla toprakta neşvünema bulup varoluş dirilişine geçiyorsa, aynen öyle de insanoğlu da vakti saati gediğinden bir kuş misali bu konuk olduğu dünyada göç edip haşirde dirilmek üzere var olacak demektir. Nasıl mı? Hani Peygamberimizin karşısına dikilip de; ‘Şu çürümüş un ufak olmuş kemikler mi dirilecek’ diyen iman etmeyen müşrikler vardı ya,  aynen öylede gelinen noktada maalesef bu günde müşrikleri aratmayacak şekilde bilim adamı maskesi altında yaratılışı inkâr edenler aynı teraneyi sürdürmektelerdir. İster günümüzde hakikat güneşine karşı kör sağır ateistler olsun,  isterse İslam’ın doğuşu yıllarında fenni ilimlerinden yoksun müşrikler olsun,  ha o gün gözünü kapatmışlar ha bugün hiç fark etmez,  sonuçta gelinen noktada fenni ilimlerin doruk yaptığı dünyamızda bile çürümüş ve ufalmış denileni kemiklerin laboratuvar ortamında yakaraktan analize tabi tutulup karbon haline geldiklerini gördükleri halde yine yaratılışı inkâr ettiklerini görmekteyiz. Hakeza bitkilerde metabolik faaliyetler sonucu gaz haline dönüşmüş karbondioksitin fotosentez hadisesiyle birlikte glikoz ve oksijen üretildiğine şahit oldukları halde yine inadım inat yaratılış inkâr etmektelerdir. Ne diyelim, onlar bildiklerini okuya dursunlar, bizden söylemesi, tüm bilimsel veriler kendi hal lisanıyla  Allah’ diye haykırmakta zaten. 

         Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/bir-nefes-sihhat-oksijen-mucizesi-5402-kose-yazisi