10 Nisan 2022 Pazar

GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN


 GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN

       SELİM GÜRBÜZER

        Bundan yaklaşık beş milyar öncesinde Samanyolu’nun dış yüzeyine yakın kısımlarında kozmik toz ve gazlardan oluşan bir bulut kümesi bir şeyi müjdeler gibiydi sanki. Öyle ki zamanı geldiğinde bu yıldız kümesinin sıradan bir bulut olmayıp güneş olduğu anlaşıldı. Yani söz konusu bu bulut kümesi güneş olmaya adayım dercesine önce sıkışıp büzüşerek toparlanmaya başladı. Sonra toparlanma sürecinde ansızın hareketi hızlanıverdi. Hızlandıkça da hidrojen atomları birbirleriyle çarpışaraktan birleşiverdi. Birleşince de içi cehennem alevi misali adeta fokur fokur kaynayan termonükleer bir kazan dışı ise etrafına ışık saçan aydınlık bir lamba halde güneşin doğuşu ortaya çıkıverdi.  Derken bizim daha nice bilmediğimiz milyonlarca güneş arasından sadece dünyamız için en özelinden seçilmişlerin seçilmişi diyebileceğimiz türden aydınlık güneşimizle buluşuverdik. Asla bu buluşma bir tesadüfi buluşma değildi,  bunun öncesinde kendi etrafında turlaması gereken gezegenlerinde oluşması gerekirdi. Aksi halde güneşin tek başına doğuşu hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Bikere anlam ifade etmesi için ortada ışığından ve enerjisinden faydalanacak herhangi bir nesne, herhangi bir cisim yani gezegenlerinde olması gerekir ki bir anlam ifade etsin. Nitekim Yüce Allah’ın takdiriyle büyük bir buluşma diyeceğimiz bir hadise yaşanır ki, o da güneş nebulasının hızla dönmesiyle birlikte artan merkezkaç kuvvetin etkisiyle ana kütleden kopan kızgın gaz parçalarının soğuyaraktan gezegenlerin doğuşunun vuku bulması olayı yaşanır.  Ve o gün bugündür güneş kendi sistemi etrafında halka olmuş gezegenlere ısı, ışın ve enerji kaynağı olmak için hep var olmuştur. Derken gezegenler içerisinde güneş sistemine en derinden bağlılık hisseden ve aynı zamanda içerisinde bitki, hayvan ve insanın yaşayacağı şekilde dizayn edilmiş tek gezegen olarak da dünyamız sahne alır.  Bu yüzden büyük kıyamet kopmadıkça güneş sisteminin en sadık, en güzide üyesi ve en kıymetli halkası olarak etrafında pervane olmak için hep var olacaktır.

           İyi ki de dünyamız güneş etrafında pervane olmuş durumda. Bu sayede bitkiler üzerinden gerçekleşen fotosentez hadisesiyle birlikte tüm canlılar hayat bulmuş olmakta. Hele tüm canlılar içerisinden bilhassa omurgalıların vücudunu oluşturan sindirim, solunum ve boşaltım sistemlerinin bitkilerin güneş ışığı yardımıyla ürettikleri besin maddeleri sayesinde dinamizm kazanması bunun bir göstergesidir zaten. Dinamizm kazanmak aynı zamanda enerjik olmak demektir.  Lise yıllarında en basitinden fen bilgisi derslerinden bildiğimiz bir öğreti vardır ki, o da bir cismin ısındığında etrafa enerji ve ışık yaydığına dair öğretidir.  Nitekim elektrik fırını ısındığında akkor hale gelip kızıl ötesi ışın yayması bunun tipik misalini teşkil eder.  İşte bu ve buna benzer öğrendiğimiz misallerden hareketle her türlü cismin ısındığında ışın olarak yansıyacağını fark etmiş oluruz. Ve bu öğretilen bilgiler ışığında asıl ısıtıcımız olan güneşe daha bir başka gözle bakıp, bu alanda söz sahibi uzmanların çalışmalarını ilgiyle izleyerekten takibe almaktan kendimizi alamayız da.  Gerçekten de ilgiyle takip ettiğimiz de uzay teknolojisi elemanlarınca atmosferin üst tabakalarına yerleştirilen suni peyklerle, elektromanyetik ışınların parlaklığını ölçen bolometre veya ışınların analitik değerlerini ölçen spektroskopi cihazlar eşliğinde güneş kaynağından gelen ışığın geldiği yollara tutulan 1 cm2’lik bir cismin yüzeyine akseden ışığın akkor halde görüntülenebileceğinin bilgisini de edinmiş oluruz.  Hatta bilimsel çalışmaları takip sayesinde ışığa dik tutulan herhangi bir cismin yüzeyinin bir dakikada karşılık bulduğu 1,94 cal/dakikalık sabit ısı miktarı değerine ‘Güneş Sabitesi’ dendiğinin bilgisine de vakıf oluruz. Sakın ola ki “tüm bu bilgileri öğrensek ne öğrenmesek ne”  ya da “ne işimize yarar” deyip işi hafife almayalım,   bikere güneş sabitesi bize her şeyden önce güneşin bir saniyelik kısa bir zaman diliminde santimetre karabaşına 1500 cal/saniyelik bir ışık enerjisi yaydığının ispatını sunan bir değerdir. Malumunuz enerji olmayınca ne aydınlanmalardan ne renklerden ne de görüntülerden söz edebiliriz.  Nitekim bu işin uzmanları tarafından yapılan renk indeksi veya spektrum analiz çalışmaları sonucunda elde edilen bulgular güneş yüzey sıcaklığının 6000 derecelerde olduğu belirlenmiştir. İşte ortaya konan bulgular bize gösteriyor ki, tıpkı bir ampul nasıl ki içerisindeki rezistansın (iletken telin) 2000 derecelerde ısınmasıyla oluşan beyaz-sarı ışığıyla bulunduğu ortamı aydınlatıyorsa aynen öyle de güneşte kendine özgü aydınlatıcı sistemiyle de dünyamızı aydınlatmakta. Üstelik bu aydınlatma bildiğimiz türden bir aydınlatma da değil, bilakis dünyanın bağrında yaşayan tüm canlıların hayatlarını devam ettirecek türden fotosentez kanunlarına tabii bir aydınlatmadır. İşte böylesi bir aydınlanma karşısında bitkiler fotosentez olayını gerçekleştirirken tüm inananlar olarak bunlarda ne işimize yarar deyip hafife alanların tam aksine ufukta tan yeri ağarması öncesinde kılınan sabah namazların akabinde üzerlerimize doğan ilk güneş ışınlarının aydınlığında seherde ötüşen kuşlar eşliğinde Yüce Allah’ı zikr eylemekten kendimizi alamayız da.

        Öyle anlaşılıyor ki, güneş yaratılış gayesi doğrultusunda çok müthiş enerji kaynağı ve çok müthiş ışık kaynağı olmanın yanı sıra etrafında 9 tekbir kuşak kuşanmış gezegenleriyle birlikte samanyolu ve galaksi denilen milyarlarca yıldızların bulunduğu oval bir âlemin merkezinde boşluk sistemin adı bir şahika eserdir. İşte boşlukta başta içinde bulunduğumuz dünya gezegeni olmak üzere bu şahika esere eşlik eden diğer gezegenlerinde etrafında topyekûn olarak deveran eylediği bu âleme bilim dünyası ‘güneş sistemi’ diye tanımlarlar.  Dahası bu 9 tekbir kuşak kuşanmış döngü âlem için boşlukta yüzen evrenin bir küçük modelinin adı bir döngü âlemdir dersek yeridir. Zira uzayda daha nice bilmediğimiz bizim sistemimiz gibi yüz milyarlarca galaksiler sisteminin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla bulunduğumuz güneş sistemiyle birlikte saniyede 320 kilometre hızla dönüp devrini 200 milyon senede tamamlayan samanyolu denen bu söz konusu galaksimizi kulları için halk eden Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Ve insanoğlu, Yüce Allah’ın halk ettiği bu âlemler karşısında aklı karaya oturur da.  Öyle ki değil akıl melekelerimiz, kendi kendimize onca düşlediğimiz uçsuz bucaksız hayallerimiz bile feza âlemini tahayyül etmeye ne güç yetirebilir ne de hızına yetişebilir. Bu yüzden değim yerindeyse daha fazla akıl melekelerimizi zorlayıp akıl karaya oturmasın diye olsa gerek yüce mukaddes kitabımızda fezanın derinliklerinden ve yedi kat göklerin varlığından haber verilmek suretiyle biz aciz kullardan sadece tefekkür etmemiz murad edilmekte.

        Bilindiği üzere güneş sisteminin en yakınında Merkür bulunup devamında yakından uzağa sıralanacak şekilde Venüs, Dünya, Merih (Mars), Satürn, Jüpiter, Uranüs, Neptün ve Plüton konumlanmış durumdadırlar. Ve böylece güneş sistemi tüm bu konumlamalarla birlikte fezada bulunduğu mevki itibariyle 15 milyar kilometre çapında bir sahayı kapsamaktadır. Ayrıca tüm sistemin bileşenlerini birlikte hesaba kattığımızda toplam kütlenin % 99’unun merkezi konumda güneşte toplanmış olduğunu, geriye kalan %1’inin ise çevre konumda olan gezegenlere pay edildiğini görürüz. İşte aslan payının güneşin elinde bulundurduğu bu kütle sayesindedir ki, bir bakıyorsun etrafında halka olup yörüngesinde seyr-i âlem eyleyen tüm gezegenler çekim gücünün etkisiyle yörüngelerinden çıkıp sapmaksızın döngüsünü devam ettirebiliyorlar. Her ne kadar çevre sistem döngüsünde yer alan tüm gezegenleri 9 rakamı ile sınırlandırsak ta şu da bir gerçek Mars ile Venüs arasında irili ufaklı küçük çapta küçük gezegenlerden başka kozmik ışınlar, yüklü parçacıklar, güneş rüzgârları, nötrinolar, kuyruklu yıldızlar ve göktaşlarının (meteor) varlığını da unutmamak gerekir. Zira bu tür atmosferi olmayan küçük ölçekli gezegenlere ‘asteroid’ denmektedir. Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri henüz tam olarak bilinmemekle birlikte (daha çok bir gezegen artıkları olarak düşünülüyor) sadece bu günkü elde edilen bilgiler dâhilinde büyükten küçüğe şu isimlerle kategorize edilirler:

         -Ceres

         -Juno

         -Pallas,

         -Vesta diye.

        Gezegenler gerçekten de ismiyle müsemma diyebileceğimiz her biri kendi yörüngesinde devr-i âlem eyleyen gezgin seyyahlardırlar. Hem de öyle seyyahlardır ki, her biri hem kendi ekseni etrafında turluyorlar, hem de güneş etrafında turlamaktalar. Hele bu müthiş döngü sistemi turlayışına kuzeyden bakıldığında saatin akrep ve yelkovanın ters istikametinde (siklonik yönde) seyr-i âlem eyledikleri gözlemlenmiştir. Tabii,  her şey iyi hoşta bu arada aklımızdan acaba güneşin etrafında en kısa zamanda turlayışını birincilikle hangi gezegen tamamlamaktadır diye de düşünüyor olabiliriz de. Neyse ki fazla düşünmeye hacet kalmaksızın bunun cevabını sağ olsunlar gök bilimiyle uğraşan bilim adamları Merkür olduğunu çoktan vermişler bile. İşte verilen cevaptan da anlaşılan o ki güneşe en yakın olan gezegen birinci olarak turunu tamamlarken güneşe en uzak olan gezegende turunu sonuncu olarak tamamlamakta.  

       Evet, güneşe en yakın gezegen Merkür olup dünya takvimiyle bir yıllık turunu 88 günde tamamlamakta.  Güneşe en uzak Plüton ise 248 yıllık bir süre zarfında turunu tamamlamakta.  Dünyamız da malumunuz 367 günde bir turunun tamamlayaraktan bir yılımız gerçekleşmekte. Derken günler,  haftalar, aylar,  yıllar hep bu seyir haldeki gezegenlerin güneş etrafında kat ettikleri turlayış mesafelerinin matematiksel formül hesaplamalarla günse gün, aysa ay, yılsa yıl olarak isimlendirilip belirlenmekte. Bu hesaplamalar bize gösteriyor ki,  iyi hesaplanmış bir yaratılış program gereği her bir gezegenin kendi yörüngesinde seyreylerken güneşe olan uzaklıkları milim sapmaksızın sabit kılınaraktan seyri âlem âlem eyledikleridir. Hatta her bir gezegen sadece güneşin etrafında seyreylemekle kalmayıp kendi ekseni etrafında da seyreylemektedir.  Böylece bu kendi ekseni etrafında seyreylemeleri sayesinde kendi takvim aralıklarını belirlemiş olurlar. Örnek mi? İşte dünyamızın kendi ekseni etrafındaki bir turlayışının 24 saatlik zaman dilimi olarak karşılık bulması bunun tipik örneğini teşkil eder. Ki, bu 24 saatlik zaman dilimi dünya takvim yaprağının ta kendisi bir zaman dilimidir. Nitekim Yüce Allah bu hususta “Gökleri ve yeri gerçek olarak O yarattı.  Geceyi gündüzü üstüne dolar, gündüz de gecenin üstüne dolanır. Her biri belirli bir müddete kadar yörüngelerinde hareket edecek. Güneş ve Ay’ı buyruk altında tutar. Dikkat et, O güçlüdür, bağışlayandır” (Zümer, 5) beyan buyuraraktan buna işaret eder. Dikkat edin ayet mealinde geçen ‘dolama’ ibaresi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana geldiğini gözler önüne seren bir ibaredir. Ayrıca ayeti kerimede geçen kevvere (dolamak, yuvarlamak) ibaresinden maksadın tıpkı Mevlevi dervişlerinin semahında olduğu gibi dünyanın da güneş etrafında pervane olduğu anlamında bir dolanmaktır bu.

       Sadece gezegenler mi dolanıp seyr-i âlem eyler,  elbette ki uydularda mensub oldukları gezegenlerinin adeta izlerini iz sürerekten dolanıp seyr-i âlem eylemiş olurlar.  Bilindiği üzere büyük bir cismin çekim gücüyle yerinde bulunan cisme peyk (uydu) olarak tanımlanıp içinde yaşadığımız dünyamızın uydusu ise ay’dır. Her neyse uydu ya da gezegen, sonuçta uydular da mensub oldukları gezegenlerle birlikte tıpkı Mevleviler gibi büyük bir uyumlulukla bu seyr-i âlem döngünün izini iz sürerekten bu şekilde semah ayininden feyizlenmiş olurlar.  Zaten gezegenler güneşin etrafında halka olup zikre dalmışken peyklerinde bu arada zikir senfonisine kayıtsız kalıp eşlik etmemeleri doğru olmazdı, doğru olan adına uygun davranıp peyk olarak izini iz sürdükleri gezegenine mürit olmaktır. Nitekim her bir uydu da öyle yapıp kâinattaki zikir senfonisinden istifade ediyorlar da.  Uydusu olmayan gezegenlerde var elbet, nitekim Mars ve Venüs hariç diğerlerin hepsinde uydular mevcuttur. Malum dünyanın tek uydusu var, o da hepimizin bildiği aydan başkası değildir. Hakeza Mars’ın 2, Jüpiter’in 12, Satürn’ün 9, Uranüs’ün 5, Neptün’ün ise 2 uydusu söz konusudur. Tüm bu seyr-i âlem döngüler kütle çekim ilişkisine dayalı hareket kanunları çerçevesinde gerçekleşir. Dahası onca deveranlar gelişi güzel olarak seyreylenmez, bilakis güneşe en yakın olan gezegenin en hızlı, en uzak olanının ise yavaş olarak seyrettiği belli matematiksel bir hesaba dayalı vuku bulan seyreylemelerdir. Hiç kuşkusuz güneş etrafında seyreylerken de yörüngelerinde elips şeklinde halka olaraktan seyreylerler. Derken bu sayede bizlerde dünya gemisi ile birlikte her saniyede uzay boşluğunda güneş etrafında 30 kilometrelik bir yol kat ederekten bedavadan seyri âlem eylemiş oluruz. Bundan daha da öte bu hız sayesinde merkezkaç kuvvetle güneş ile dünya arasındaki çekim kuvvetinin dengesi sağlanmasıyla birlikte içinde bulunduğumuz dünya gemisi alabora olup savrulmaksızın güvenli bir şekilde yolcularını ahiret limanına taşır da. Hiç kuşkusuz dünya gemisinin alabora olup devrilmemesinin sırrı ilahi denge kanunlarında kodludur. İyi ki de dünya denge kanunuyla güneşe en uygun mesafede seyreylemekte de,    bu sayede bir ömür boyu Yüce Allah’ın lütfettiği dünya nimetlerinden faydalanmış olmaktayız. Tabii kıymet bilene.   Kıymet bilmeyenler malum ne yazık ki bindiği dünya gemisinin denge ayarından bigâne bir halde şükretmeksizin ömür törpülemekteler. Onlar ömürlerini törpüleye dursunlar,   bizler her şey zıddı ile bilinir gerçeğinden hareketle denge ayarlarının ne demek olduğunu kendi kendimize mukayeseler yaparak ta pekâlâ idrak edebiliriz.  Bir an düşünelim ki dünya gemimizin hız kontrolünü kaybedip es kaza rotasından (yörüngesinden)  kayıverse,  bu durumda ya güneşe daha da yakınlaşıp yanıverecektik, ya da tam aksine güneşten uzaklaşaraktan bumbuz kesilip donuvermiş olacaktık. Belli ki, bizi bu hallere düşmekten kurtaran beşer idrakinin üstünde ilahi programla planlanmış bir denge sistemi sayesinde ay dünyanın uydusu olarak, dünya güneşin gezegeni olarak, güneşte samanyolu galaksinin üyesi olarak etrafında pervane olaraktan turlarını tamamlayıp böylece denge ağımız sağlanmış olmakta. Düşünsenize böylesi müthiş bir denge sisteminde gezegenler güneşin cazibesine kapılıp etrafında pervane olurken güneşte samanyolu galaksisinin cazibesine kapılaraktan bir turunu 220 milyon yılda tamamlamakta.  İşte denge âlem budur.  Bakınız bu hususta Allah Teâlâ  “Güneşte yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir” (Yasin, 38)  diye beyan buyurmakla bugünkü bilimin ortaya koyduğu; güneşin 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru bir yörünge boyunca yol aldığının tespitini doğruluyor da. Şayet bu tespitin tam aksine güneş semanın tam ortasına doğru devamlı olarak yol kat etseydi hiç şüphe yoktur ki yaz mevsiminde kavurucu sıcaklıklardan kurtulamayacaktık. Allah şükürler olsun ki buna meydan vermemek için güneş ekseni yaratılış kanunlarına tabii tutularaktan eğik kılınmış ve böylece dünya gemisinde tüm canlıların dört mevsimi bir arada yaşayabileceği elverişli şartlar eşliğinde denge kanunlarıyla dizayn edilmiş olur. Tabii sadece dizayn edilen güneş değil elbet, galaksiler, gezegenler dünya, ay, kuyruklu yıldızlar, meteorlar vs. tüm on sekiz bin âlemde buna dâhildirler. Ve tüm nizam-ı âlemler   ‘ol’ emri doğrultusunda bir saniye bile olsun hiç duraksamaksızın seyr-i âlem eylemeye  (turlamaya) devam etmektelerdir. Üstelik her bir âlem birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve kendi aralarında her hangi bir kazaya sebebiyet vermeksizin kendi yörüngeleri üzerinde öteler akıp gitmekte de.  Kelimenin tam anlamıyla yörüngelerinde en ufak sapmaksızın seyri âlemlerini gerçekleştirmekteler.  Hem niye yörüngelerinden çıka dursunlar ki, bikere emri böyle yüklenmişler, dolayısıyla Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne Güneş Aya erişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri ayrı ayrı yörüngelerde yürürler” (Yasin 40), “  Geceyi gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya, 33)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilelerin gereğini yapmaya mecburlarda.

          Her bir âlem yaratılış gayesi doğrultusunda vazifelerini icra ederlerken de aşkla sevgiyle icra etmek için vardırlar. Zira kâinatın yaratılış mayasında aşk vardır. Yüce Allah tarafından o aşktan her yaratılan mahlûkata âlemlere rahmet olarak müjdelediği Habibinin yüzü suyu hürmetine pay etmişte zaten. Kâinatta canlı cansız her varlık aşkla mayalanmıştır.  O aşk mayasıdır ki,  aydınlık güneşimiz bir bakıyorsun üyesi olduğu samanyolu galaksisine mest olup etrafında pervane halde tavaf eylemekte.   Ve bunun sonucu olarak tutulduğu aşkını zaman zaman güneş tutulması şeklinde izhar ettiğini dünyadan gözlemleyebiliyoruz da. Öyle ki,  dünyadan gözlemlediğimiz bu aşk tutulması karşısında gökyüzüne tutku gözlerle baktığımızda güneş tutulmasını hayranlıkla izlemekten kendimizi alamayız da. Tabii ki güneşin aşka gelişini veya tutuluşunu tutku gözlerle gözlemlemek iyi hoşta birde bu olayı bilimsel yönüyle bakmamızda icab eder. Nitekim olan bitene tutku gözlerle değil de bir de bilimsel yönden baktığımızda tıpkı bu hadise karanlık bir odada yanan mum alevinin önüne her hangi bir cisim konulduğunda o cismin gölgesinin düştüğünün göstergesi bir tutulma olduğunu müşahede etmiş oluruz. Bir başka ifadeyle güneş ay ve dünya üçlüsünün aynı hizaya gelip beraberce gerçekleştirdiği bu olayı güneş tutulması hadisesi olarak gözlemlemiş oluruz.  Anlaşılan o ki, anlık hassas diyebileceğimiz bir noktada güneşle dünya arasına ay giriverdiğinde güneşin karanlık tarafında dünyanın ayın gölge konisine düşüvermesiyle birlikte güneş tutulması denen hadise vuku bulmakta.  Şu da var ki vuku bulan bu hadise her sene tekrarlanmıyor, her yüzyılda takriben 237 güneş tutulması vuku bulup, bu tutulmalarında bilim adamları tarafından kayda değer olarak sadece dörtte biri (¼’i) tam tamına güneş tutulması olarak değerlendirilmekte, diğerleri değim yerindeyse artçı niteliğinde tutulmalar olarak bakıldığından pek üzerinde durulmaz da.

          Dünya sathından gökyüzünü temaşa ettiğimizde aydınlık güneşimiz öyle hafife alınacak türden sıradan bir yakıt tankı olmadığı gayet net açık ortada zaten. Her ne kadar dünyada ki tüm yakıt tanklarını toplasak bir güneş tankı etmese de şu bir gerçek da bir gün gelecek bu devasa yakıt tankı da saniyede 564 milyon ton hidrojeniyle 560 milyon ton helyuma dönüştürdüğü hammadde deposu da tükenişe geçecektir. Hiç kuşkusuz bu tükeniş güneş içinde kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Ve bu alın yazısı aynı zamanda bize Allah’ın derviş kullarından şu güzel sözünü hatırlatır da: “Ölmek için doğunuz, yıkılmak için ev yapınız.

             Gerçekten de öyle değil mi,  güneş sonuçta her sabah uyandığımızda derviş kulun sözünü doğrularcasına batmak için doğduğunu, akşam olduğunda ise doğmak için battığını hemen her gün birebir yaşamaktayız zaten.  Allah ömür verdiği sürece de hem güneşin doğuşu hem de batışı her daim bize ölümü hatırlatmaya ziyadesiyle yetecektir. Güneşin hatırlatmasının zararı yok elbet, bilakis faydası var.  Bakınız Seyyid Taha (k.s)’ın bir soru üzerine verdiği cevap çok manidardır: “Ölüm en büyük nasihattir, her iman sahibi müminin ölümü hatırlaması sünnettir.

              Evet, ölümü hatırlamakla bir sünneti icra etmenin ötesinde birde işin içinde Allah’ı hatırlayıp zikir eylemekte vardır.  Madem öyle,  daha ne duruyoruz, iki de bir kıyamet ne zaman kopacak türden üstümüze vazife olmayan sorularla zihnimizi meşgul edeceğimize ölümü hatırlatacak olayları tefekkür ederekten Allah’ı zikr eyleyip ansak fenamı olur. İşte bu noktada güneş bize bir yakıt tankı olmanın yanı sıra ölümü hatırlatan yönüyle de Allah’ı anmamıza vesile olan bir yol gösterici aydınlık fenerimizdir.  Öyle ki güneşin doğuşu bir başka diriliş muştusu, batışı ise ötelere doğru tayy-i mekân eyleyeceğimizin bir başka muştusudur. Dahası hem doğuşuyla hem batışıyla her halükarda şeb-i arus muştumuzdur.  Nitekim bilim adamlarının matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu verilere göre; güneşin yaratılışından itibaren can suyu diyebileceğimiz hidrojenin tükenmesine paralel olarak vuslatının da  (ölümünün) 5 milyar sonra gerçekleşeceği tahmin edilmekte. Hele güneşin son demlerinin işareti olarak çekirdeğindeki hidrojeni git gide azalmaya yüz tutması ve bunun neticesinde bünyesinde termonükleer reaksiyonların nüksetmesiyle birlikte bu kez dış tabakasında kullanılmayan hidrojeni de tüketerekten daha büyük, daha parlak ve daha geniş hacimli olacak şekilde devasa bir hal alıp en yakınındaki Mars gezegenini alevler saracaktır. Akabinde bu alevler Venüs gezegenine de sıçrayıp Mars’la birlikte kıpkırmızı bir yıldız halinde adeta kan kırmızı gözyaşı dökercesine eriyip kendi kıyametlerin yaşayacaklardır. Hani insanlar en yakının kaybettiğinde acısına dayanamayıp gözyaşı döker ya, aynen öyle de gezegenlerde güneş etrafında halka oldukları gezegenlerin sırası gelenlerin gözleri önünde tel tel dökülüp bir bir eriyip yok olduklarını gördüklerinde içten içe kan ağlayıp gözyaşı dökeceklerdir elbet. Bu acı son hikâyede sıra dünyamıza geldiğinde ise, dünyamızda tıpkı sonbahar mevsiminde eylül yaprakları gibi tel tel dökülerekten kendi kıyametini yaşayıp önce okyanuslar buharlaşır,  sonrasında da buzullar eriyip kaynar kazana dönüşecektir. Bu arada en tabii olduğu güneşin de yakıt tankı içerisindeki hidrojenin helyuma dönüşmesi ve ardından tükeniş alarmına geçmesiyle birlikte akkor kesilip beyaz kefenine giymiş bir halde hayata veda edecektir. Düşünsenize hidrojen milyarlar öncesinden güneşin dostu bir elementiydi, hatta hiçbir elementin yapamayacağı helyuma dönüşme kabiliyetiyle de hem güneşin hem de yıldızların enerji kaynağı ve deposuydu da. Ama o da her fani gibi bir noktadan sonra değim yerindeyse “sizlerle olan arkadaşlığım buraya kadar” deyip o da kendi kıyametini yaşayacaktır. İşte bu gerçeklerden hareketle Hazreti Mevlana ölüme beyaz gelinlik demiştir. Öyle ya, madem inananlar için ölüm beyaz bir gelinlik, o halde bizlerde güneşin ölümü için akkor kesilmiş beyaz gelinlik diyebiliriz pekâlâ. Unutmayalım ki, kâinatta her ne yaratılmışsa eninde sonunda kendi kıyametlerini yaşaması kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Aynen öyle de güneşte alın yazısında yazılı olan 9 gezegeninin şafağında saçtığı ışık enerjisi tükenerekten akkor kesilip ışık saçamaz halde geldiğinde kendi kıyametini yaşayacağı gibi asıl beklenen büyük kıyametinde kopmasını beraberinde taşıyacaktır. Nasıl ki beşer olarak “Her nefis ölümü tadacak” hükmünce kendi kıyametimizi yaşayacaksak aynen öyle de ister adına arkasında saf tutmuş dokuz şafak diyelim ister etrafında adeta hatme halkası oluşturmuş dokuz gezegen diyelim hiç fark etmez,  vakti saati geldiğinde cümbür cemaat bağlı olduğu güneş sistemiyle birlikte büyük bir kıyamet yaşanacaktır. Derken kıyametini yaşayan canlı cansız her varlık dokuz tekbirli vuslat bayram namazı kılarcasına fani olduğunun idrakiyle baki olan Allah’a vuslatı vuku bulacaktır.  Nitekim Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla dönüp dolaşan semanın en nihayetinde varacağı en son menzilin huzuruna varmak olacaktır. Zaten   “O’ndan geldik dönüş O’nadır” hükmü bunu gerektirir.  Bu arada olur ya, bu satırlarda geçen ifadelerden hareketle sanmayın ki güneşe, aya, yıldızlara kutsiyet atfetmekteyiz, değil kutsiyet atfetmek bilakis cümle mahlûkatında kıyametini yaşayacaklarını belirtmekle fani olduklarını vurgulamaktayız. Malumunuz tarihte güneşin aydınlık yüzünün cazibesine kapılan nice kavimler güneşe ulûhiyet isnat edip tapmakla helak olmuşlardır.  Ve aynı sapkınlık maalesef 2. Dünya savaşı sonlarında da gün yüzüne çıkıp işi güya Japonların imparatorlarına güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi gözüyle bakmaya götürecek kadar maksadını aşabilmiştir. Her neyse sapkınlar güneş tanrısı diyerekten kendi kendilerinin kuyusunu kaza dursunlar,    oysaki Yüce Allah (c.c) “Kıyamet gününe ant içerim” (Kıyamet,1) beyan diye buyurduğu fermanla yaratılışı takriben 15 milyar önce başlayan güneşin hayat serüveninin vakti saati dolmak üzere olduğu artık bir sır değil. Vakti saati dolduğunda güneş artık ışık saçan yakıt tankı değil içi boş kof bir kabristan olarak ömrü nihayetlenecektir.

       Bakınız,  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ‘Marifetname’ adlı kitabında güneş hakkında ne diyor; “Güneş feleği, Merih feleğinin altında ve Ay feleğine oranla dördüncü felektir. Gecelerle gündüzler, aylarla seneler, hep bunun hareketine göre düzenlenmiştir. Her yıldız nice özellikleriyle varlıklara tesir ederken, Cenab-ı Hak bu büyük ışık kaynağına da kendi kudretiyle, nice vasıflar vermiştir. Bu yüzden, güneşin tesiri uzak cisimlerden ziyade, yakın cisimlere olmaktadır. Güneş diğer gezegenlerin hepsinden büyüktür. Böylece, yükseklerde bütün yıldızları kapatır. Görünmez olurlar. Ay’a, nur ve ışık veren odur.” 

        Böylece bir Türk-İslam mütefekkiri (1703–1780) bu müthiş tespitiyle bilim tarihine not düşmüş olur.  O tarihe not düşer de sonsuzluğa ulaşmak isteyen 12 Eylül darbesiyle demir parmaklıklar arasında güneş ışığına hasret kalmış Muhsin Yazıcıoğlu not düşmez mi?  Hem de öyle bir not düşer ki,  güneşimi kapatmayın haykırışıyla sonsuzluğa vurgunluğunu şöyle dile getirir de:

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır

Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum

Gözlerim perde perde taş duvarlarda

Açılıyor hayal pencerelerim

Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum

 

Kekik kokulu koyaklardan aşarak

Bir çeşme başı arıyorum

Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp

Mis gibi nane kokuları arasında

Ruhumu dinlemek istiyorum

 

Zikre dalmış her şey

Güne gülümserken papatyalar

Dualar gibi yükselir ümitlerim

Güneşle kol kola kırlarda koşarak

Siz peygamber çiçekleri toplarken

Ben çeşme başında uzanmak istiyorum

Huzur dolu içimde

Ben sonsuzluğu düşünüyorum

Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

 

Durun kapanmayın pencerelerim

Güneşimi kapatmayın

Beton çok soğuk, üşüyorum.

 

Velhasıl-ı kelam; bu güzel vuslat haykırışının üzerine daha ne söyleyebiliriz ki?

Söyleyen hem ziyadesiyle meramımızı dile getirmiş, sonrası laf-ı güzaf olur zaten.

 Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gunesimi-kapatmayin-5268-kose-yazisi

GEZEGEN ÂLEMİ


 GEZEGEN ÂLEMİ

         SELİM GÜRBÜZER

           Gezegen deyince ister istemez bizim medeniyetimizin baş tacı gök bilimci Ez-Zerkali gelmektedir.  Bu bilge şahsiyet 11. asırda Usturlab adında güneş devrini ölçen bir cihaz bulmanın heyecanıyla geliştirdiği toledo cetveli vasıtasıyla yörüngesinde seyreden gezegenlerin hareketlerini gözlemleyebilmiştir. Öyle anlaşıyor ki her yaratılan maksatsız yaratılmamış, bizim bilmediğimiz, fakat daha önceden belirlenmiş kanun ve kurallara bağlı olarak üstün bir planlamayla yaratılan her ne varsa kendine biçilmiş bir ömür süresi içerisinde yoluna devam etmektedir. Kanun koyucu hiç şüphesiz Allah’tır. İnsanoğlunun üzerine düşen görev ise var olan kanunları bulup buluşturmak ve icra etmektir. Nitekim kâinat sarayında bilim adamlarının çalışmaları sonucunda ortaya çıkan birtakım kanunlardan öyle anlaşılıyor ki, insanın yaşayabileceği şartları oluşturan tek gezegen dünya gözükmektedir. Belli ki eşsiz mavi mücevher gibi parlak görünüme sahip dünyanın 23 derecelik bir açıyla eğik olması bile belli bir hesabın ve planın olduğuna işarettir.  Nedir o plan derseniz,  gayet her şey net açık ortada. Şöyle ki; eğer dünyamız 23 derecelik bir açıyla eğik olmasaydı kuzey ve güney kutupları sürekli karanlıkta kalacaktı. Ve bunun sonucu olarak ta okyanuslardan yükselen su buharının etkisiyle her taraf buzlarla kaplı kıtalardan geçilmeyecekti. Neyse ki dünyamız muhtemelen bundan 1 milyar önce oluşum devresinde yapısı itibariyle demir ve nikel tabakaları üzerine hafif taştan sarılmış kabuktan (taş küre) teşekkül etmiş yapısıyla diğer gezegenlere nazaran kütlesi en ağır olarak sahne almıştır.  Hatta üzerini bir şal gibi saran muazzam bir hava okyanusu (atmosfer)  ve oksijenin hidrojenle beraberce oluşturduğu müthiş kara okyanusu (su küre) özelliği ile kendini fark ettiren bir gezegen olarak doğa gelmiştir. İşte tüm bu bilgilerden hareketle bir an olsun insanoğlunun meçhul bir yolculuğa çıktığını düşünün ve çıktığı bu yolculuğun ilerleyen bölümlerinde şayet soluyacak bir hava bulamıyorsa, bu demektir ki o insan artık dünyanın sınırlarını aşıp uzaya adım atmış demektir. Zira kâinatta dünyadan başka bir nefes sıhhat soluk alınabilecek tek bir mekân şimdilik gözükmüyor.  Ancak şu da var ki, her ne kadar dünyanın dışında diğer gezegenler insanın nefes alıp yaşayabileceği şartlara elverişli olmasalar da yine de onlar belli bir emrin ve bir programın gereği olarak yörüngelerinden çıkmaksızın hatta birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve çarpmaksızın adeta güneşin etrafında tavaf eylemek için varlardır. Ve böyle de yörüngelerinde seyr-i âlem eylemeye devam edeceklerdir.

         Malumunuz güneş etrafında pervane olan seyyareler içerisinde en yakın gezegen Merkür'dür. Bu yüzden kendi ekseni etrafında döngüsünü 59 günde tamamlamaktadır. Bir başka ifadeyle, Merkür güneş etrafında her attığı 2 tur boyunca, üç kerede kendi ekseni etrafında dönecek şekilde seyr-i âlem eylemekte. Ve Merkür’ün güneş etrafında sabit kalmaksızın böylesi ilginç bir şekilde ki tam seyirlik dönüş turuna Merkür yılı denmektedir. Ayrıca Merkür’ün güneşe yakın olması hasebiyle takriben 400 santigrat derecelik sıcaklıkla fırını aratmayacak niteliğe sahip bir gezegen olmasına rağmen bilim adamlarının ortaya koyduğu verilerden hareketle bir yüzünde buz formunda suyun varlığından söz edilmekte.  Öyle ya,  madem çok sıcacık bir gezegen, o halde kendisinde sudan eser görülmemesi icap eder. Zira Merkür’de buz formunda diyebileceğimiz suyun olmasının sebebi Merkür’ün kutup çevrelerinde yer alan devasa büyüklükteki kraterlerin varlığı Güneş ışığından mahrum kalmasına yetiyor. Dolayısıyla güneş almaması buz formu da korunmuş oluyor. Hakeza Merkür de ince bir atmosfer tabakası izlerinin varlığından söz edilse de mevcut havayı getiren tabakanın tamamen karbondioksitle kaplı olması bu gezegende hayata dair her hangi bir emarenin varlığını güçleştirmektedir. Dolayısıyla kendisine bundan ötürü çöl dünyası denilmektedir. Diğer bir ismi ise Utarit’tir. İlginçtir Merkür’ün güneş görmeyen arka yüzeyi eksi sıcaklıkları bulup hatta -246 santigrat dereceleri bile gördüğü belirlenmiştir.

            Çıplak gözle görülebilen tek gezegen Venüs’tür elbet. Hatta bazen güneşin battığı anda parlak bir yıldız olarak bizleri selamladığına da şahit olmuşuzdur. Keza dünyamızla eşit hacim ve eşit kütlede olmasına nispetle kendisine hep kardeş gezegenimiz gözüyle bakmışızdır. Tabii ki farklılıklarımız da var. Şöyle ki; Venüs atmosferini oluşturan gazlardan; karbondioksit miktarının % 97, azotun % 2, oksijenin % 1 oranında bulunması itibariyle dünyadan farklı özellik taşımaktadır. Dahası sıcaklığının da 475 ila 625 santigrat dereceler arasında olması yaşadığımız dünyamızdaki normal sıcaklık göstergelerinin dışında bir sıcaklığa sahip olduğunun bir göstergesidir. Dolayısıyla bu ısı göstergelere haiz Venüs gezegenin de hayatın olabileceğine dair emare aramak basınç değerleri yüksek bir buharlı kazanda hayat aramak türünden boşa çaba harcamak olacaktır. Hem nasıl boşa çaba olmasın ki, bikere bu gezegende yüzey sıcaklığının ortalamasını aldığımızda 427 santigrat derecelerde seyrettiğini görürüz. Üstüne üstük güneş görmeyen arka kısımlarının eksilerde seyretmeyip tam aksine 227 santigrat derecelerde seyretmesi bile hayatın olmayacağına dair bir işaret taşı olmanın ötesinde ilginçte bulunmakta. Öyle ya güneş görmeyen yüzey nasıl olur da bu sıcaklık değerlerde olur şaşmamak elde değil. Tabii bu durumu bilim adamları hava akımlarıyla açıklamaya çalışıp mesela dünyamızın kutuplarında da 6 ay kış, 6 ay gündüz olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kış aylarında sıcaklığın aşırı derecede azalmadığı belirlenmiştir. İşte kutuplarda ki olan bitenden hareketle öyle anlaşılıyor ki Venüs’te de tıpkı dünyamızın ekvator bölgesinde ki yüksek sıcak hava akımlarının belirli periyotlarla kutuplara transfer edilerek aşırı derecede sıcaklık düşüşlerinin engelleniyor olmasındaki durum yaşanmakta.  O halde Venüs’te de benzer durumların yaşanmasına şaşmamak gerekir. Bu gezegenin bizi şaşırtacak bir başka özelliği de malum aşırı sıcak bir gezegen olmasına rağmen gökyüzünün tamamen bulutlarla kaplı olmasıdır. Oysa derinlemesine analiz edildiğinde burda da şaşılacak durumun olmadığı görülecektir.   Nitekim Venüs’ün bu söz konusu bulutla kaplı hali bizim bildiğimiz bulutun dışında farklı bir özelliğe sahiptir, yani değişik tipte karbonat tuzlarından, kimyasal bileşiklerden ve toz partiküllerinden oluşmuşluğu da söz konusudur.  Nitekim Venüs atmosferinin % 96’si karbondioksit oluşturup, geriye kalan  % 3 azot ve % 1 oranında ise su buharı oluşturması bu durumu teyit ediyor da. Ayrıca Venüs yüzeyin de sıkça volkanik faaliyetlerin seyretmesi hasebiyle gezegene gönderilen araçların çektiği resimlerden anlaşıldığı üzere volkanik patlamalar sonucu sülfürik asit kaynaklı bulutların varlığı tespit edilmiştir ki,  bu da yeterince şaşkınlığımızı gidermeye yetecek derecede bir veridir bu.

        Bilindiği üzere atomun merkezinde pozitif elektrik yüklü proton ile elektrik yük içermeyen nötron bulunmaktadır. Çekirdek hükmündeki merkezin etrafında ise belli bir matematik hesap dâhilinde yerleştirilmiş negatif yüklü elektronlar mevcuttur. Söz konusu elektron parçaları tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi onlarda durmadan hareket ederek pervane olmaktalar. Zaten kâinat doğmadan önce elektron yüklü bir buluttan ibaretti. Derken büyük bir patlama ile birlikte etrafa dağılan zerreler küme küme toplanıp yıldızlar ve onların etrafında gezegenleri oluşturmuşlardır. Hele ki yaratılan bu gezegenler arasında öylesine itina ile seçilmiş bir tanesi vardır ki;  o bir nazlı gelin misali canlıların tek yaşayabileceği donanıma sahip bir seyyaredir.  Hatta bu özel konumdaki seyyarenin taç kısmında güneşten gelen zararlı ışınları süzgeçten geçirebilecek atmosfer tabakasının yanı sıra 23 derecelik bir eğik konumla yörüngesine oturtulmuş, aynı zamanda dört mevsim ve her iklim şartları sağlanarak saniyede 30 kilometre sabit bir hızla dönme ayarı yapılan bir gezegendir. O öylesine muazzam yaratılmış bir seyyaredir ki dönüş hızının 1 saniyelik değişmesine bile tahammülü olmayan bir gezegendir. Zaten aksi bir durum olsa bütün astronomik sistemin çökeceği muhakkak. Şimdi bu denli muazzam özelliklere sahip hangi seyyaredir dediğimizde hiç üzerinde düşünmeye gerek kalmaksızın hepimizin bildiği gibi güneş etrafında seyreden Venüs’ten sonra ki dünya seyyaresinden başkası değildir elbet. Zira Dünya tüm canlıların yaşayabileceği şekilde iç içe kürelerden (-sfer) meydana gelecek donanımla yaratılmış ve anbean gözümüzün önünde seyreden şahika bir eserdir. Dahası Konuk olduğumuz dünya gezegeni cümle mahlûkat içerisinde eşrefi mahlûkat ilan edilmiş insanın yaşayabileceği şartlarda yaratılmış bir seyyaredir. Peki, bu mavi görünümlü seyyarede ki insanoğlunun konukluğu ne zamana kadar devam edecek sual edildiğinde, ta ki maviliği solup kıyamet saatinin alarmı çaldığı zamana dektir elbet. İşte gelmiş geçmiş tüm insanlık içerisinde bu gerçeğin idrakinde olan tüm inananlar dünyaya hem misafirhane gözüyle bakmışlardır hem de dünyanın bir imtihan salonu gözüyle bakıp baki olanın sadece Yüce Allah olduğuna iman getirmişlerdir. 

         Merih, beynin yarım küresi diyebileceğimiz, yani dünyanın yarı hacme sahip olmakla birlikte aydan daha büyük bir gezegendir. Ve dahi bu gezegenin iki uydusu mevcut olup belki de, astronotlara şimdiye kadar saç baş yolduracak derecede üzerinde bu denli kafa yorucu gezegen çıkmamıştır dersek yeridir. Öyle ki bu gezegende hayat var mı yok mu sorusunun cevabını almak için neredeyse bu işe kafa yoran astronot bilim adamlarının tüm ömrünü almıştır. Hatta üzerinde daha da kafa yoruldukça bu gezegende ki bir takım yarıkların kanallara benzemesinden hareketle oralarda ileri bir medeniyetin olabileceğinden bile söz edilebilmiştir. Neyse ki, sonraki çalışmalar neticesinde oralarda kanal filan yok, tamamen gözlemleme yanılgısı bir öngörüdür bu.  Belli ki bu tür yanılgılara sebebiyet teşkil eden temel neden Merih (Mars) gezegeninde atmosfer ve su buharını andıran emarelerin gözlemlenmesidir. Böylece bu emarelere dayanarak su ve oksijenin de olabileceğinin kanaatinin hâsıl olmuştur. Derken konunun açıklığa kavuşması bakımdan bu uğurda Viking 1 adlı 3,5 kg ağırlığında hem hava şartlarını ölçecek hem de birtakım kazılar yapıp en ufak canlılık belirtisi olabilecek mikroorganizmaların olup olmadığının tespitini yapacak şekilde ufacık bir uzay aracının yapımı gerçekleşir. Tabii uzay aracının yapımı iyi hoşta, ancak uzaya gönderilen bu uzay aracından gelen sinyaller hiçte beklentileri karşılayacak cinsten veriler değildi. Çünkü sözü edilen gezegenin ince donanımlı atmosferinde % 95 karbondioksit, % 3 azot, % 1,5 argon ve % 0,03 oranında oksijen bulunup, toprağın eşelenmesiyle ortaya çıkan neticelere bakıldığında mikrop türünden herhangi bir canlıya rastlanılmamıştır. Her şeye rağmen yine de hafızalardan bu gezegenin sıvı halde su oluşturabilme ihtimalinden hareketle toprak katmanında hayat olabileceği düşüncesi silinip atılmış değildir. Dahası ortada net somut bir gerçek vardı ki, o da malum dünyamızdan başka hayatla özdeşleşecek tek bir gezene şu ana kadar denk gelinmemiş olmasıdır. 

          Neredeyse tüm gezegenleri bağrına basacak derecede diyebileceğimiz devasa büyüklükte özelliği ile dikkat çeken bir diğer gezegen ise hiç kuşkusuz Jüpiter’dir. Dikkat çeken sadece Jüpiter mi, onunla bizatihi yakından ilgilenen ve uydularından dördünü keşfeden Galileo Galilei’de dikkat çeken bir isimdir.  Ve onun gökyüzüne çevirdiği yeni icat edilmiş teleskopunu güçlendirerekten 4 değişik tipte uydunun varlığını keşfetmesiyle birlikte astronomi bilimi alanında çığır açmıştır. Derken açtığı bu çığır sayesinde daha sonra ki yıllarda 8 uydunun varlığı daha tespit edildiği gibi Jüpiter üzerinde çok miktarda hidrojen gazının varlığı, aynı zamanda az da olsa metan, amonyak ve neon türü gazlara da rastlanmıştır.  Bu arada hız kazanan çalışmalar neticesinde bu gezegende oksijen veya azota dair herhangi bir emare teşkil edecek bir maddeye ve herhangi bir canlı türünün izine rastlanılmamasıyla birlikte kesin kes hayatın olmayacağı açıklık kazanmış olur.  İlla da buralarda hayatın dışında dikkat çeken bir şeyin üzerinde durulacaksa da,  o da bu gezegenin en karakteristik özelliği diyebileceğimiz türden üzerinde yer yer 33.000 kilometre uzunluğunda, yani neredeyse dünyamızın tam hacmine eşit değerde alanı kaplayacak ölçüde kırmızımsı ben lekeleri üzerinde durmak daha isabetli bilimsel araştırma olur. Şu ana kadar bu gezegene has lekelerle ilgili sadece bildiğimiz bir fiziki gerçeklik var ki;  o da malum lekelerin hareketli ve parlak oluşudur. Bu demektir ki araştırmaya değer bu söz konusu kırmızı benli lekelerin ne anlam ifade ettiği hususu bilim adamlarına dün olduğu gibi bugün de, gelecekte de bir hayli ter döktürecek gibi gözüküyor da.          

            Satürn’de değişik organik molekülleri oluşturabilecek reaksiyon yeteneğine sahip metan, amonyak, hidrojen ve helyum gibi gazlar var olmasına var elbet,  ancak yine de bunların varlığı Satürn’de hayatın olabileceğine dair bir karine teşkil etmez. Olsun, hiçte önemi yok, hayat olmasa da sonuçta onu tefekkür ederekten seyretmekte hakkında bir ömre bedel hayat diyebiliriz pekâlâ. Hele ki etrafındaki sarımsı-yeşil renkli üçlü kuşağımsı halkası var ya, işte bu gönül halkaları hem zikir halkalarını, hem de halk dilinde üçler, yediler, kırklar halkalarının hırka giymiş baş tacı Gönül Sultanlarını da hatırlatmakta.  Derken bu gezegeni izleyip seyre dalanların nezdinde nefeslerin tutulduğu bir ruh iklimi oluşturmakta bile. Nasıl böylesi bir ruh iklimi oluşturmasın ki, baksanıza bu gezegenin güzelliğini tarif etmeye ne nice kalem sahiplerinin gücü yetiyor ne de bilim adamların sunacakları sunumlar güç yetirebiliyor,  onu ancak bizatihi temaşa etmekle güzelliği hissedilmesi mümkündür. Gerçekten de öyle değil midir? Baksanıza bu gezegenin güzelliğini tarif etmek için adeta bin bir türlü nağmeler döken ister yazar, çizer, düşünür taifesi olsun, isterse yazılı ve görsel sunumlarla şeklini şemalını ortaya koymaya çalışan astronotlar olsun, ister istemez  bir noktadan sonra  artık yorgun ve bitap düştüklerinde tutku gözlerle ona atfen ‘Zuhal yıldızı’ demekten kendini alamadıklarını görmekteyiz.  Gerçekten de muhteşem görünüşüyle kraliçe bir yıldız olmayı çoktan hak ettiği gibi Astronotların da gözde bebeği ve tacı tahtı olmuştur.  İşte bu noktada gezegenin taçlı şeklinin veya zuhal şemalının dışında birde kendisine bilimsel yönden bakıldığında atmosferinin donmuş amonyak kristallerinden oluştuğu ve buna ilaveten metan ve buz kristallerinin de izlerini taşıyan bir gezegen olduğu görülecektir. 

          Uranüs gezegeni üzerinde kısaca değinecek olursak, bu gezegenin Merkür, Venüs, Dünya, Merih (Mars) ve nihayet Jüpiter güneş sisteminin orta kuşağı diyebileceğimiz devasa gezegenlerin dışında bir başka konumda yer aldığını görürüz. Bir başka ifadeyle farklı devasa yapısal özelliğinin yanı sıra, hidrojen ve helyum gazlar ihtiva eden atmosferiyle onu -185 santigrat derecelik soğuk ve donuk bir gezegen kılıyor. Hatta diğer gezegenlerde olmayan ayrıcalıklı tipik yönü ise yörüngesinde 98 derecelik eksen eğikliği özelliğe haiz oluşu sebebiyle, yani yatık olması hasebiyle yaz kış olmak üzere iki mevsimi birden yaşıyor olmasıdır.  Ve bu söz konusu gezegende her mevsim 42 yıl sürmekte sürmektedir. Yani bu demektir ki, şayet biz dünyalılar olarak Uranus’un kuzey kutbunda konumlanmış olsaydık bu gezegenin 21 yıl boyunca güneşin ufuk çizgisinin üstünde yükseldiğini, 21 yıl boyunca da alçaldığını ve en nihayetinde ise battığını müşahede etmiş olacaktık. 

        Neptün’ün birçok yönlerden Uranüs’e benzemesi ister istemez her ikisini ikiz gezegenler olarak görmemize sebep teşkil etmekte. Ancak yine de aralarında bir takım farklılıklarından dolayı yine de birbirinden ayırt edilebiliyor. Nasıl mı?  Mesela sıcaklığının Uranüs’e nispetle daha düşük olup -225 santigrat derecelerde seyretmesi ayırt edici özelliklerinden diyebiliriz.  Daha da en ayırt edici özelliği ise malum Neptün’ün şimdiye kadar tespit edilebilen iki peyke sahip oluşudur. 

       Plüton’un bir gezen mi yoksa cüce bir gök cismi mi türünden yapılan tartışmalar bir kenara bırakıp meseleye biz bir gezegen gözüyle baktığımızda, Plüton’un güneşin en son halkasında yer alan ve en son uzaklıkta konumlanan bir gezegen olduğunu görürüz. Dahası değim yerindeyse sona kalan dona kalır misali yörüngesinde dünya yılı olarak bir turunu 248 yılda tamamlayan, yüzey sıcaklık değerleri olarak eksi -1228 ila -238 santigrat dereceler arısında değişiklik gösteren ve mevsimsel değişimleri ‘çok soğuk’ ile  ‘çok daha soğuk’ arasında gerçekleşen bir gezegen olarak adından söz ettirir.

        Öyle anlaşılıyor ki miligram seviyelerde ayarlanmış hassas terazinin denge ayarlarında olduğu gibi kâinatta da milim sapmaksızın işleyen muazzam denge âlem nizamı söz konusudur. İşte Yunus Emre hassas terazi misali kâinat nizamının hassasiyetini bakın nasıl dile getiriyor:

        Yerden göğe küp dizseler

        Birbirine bent etseler

        Altından birin çekseler

        Seyreyle sen gümbürtüyü.

         Velhasıl-ı kelam,  Yunus Emre’nin de dikkat çektiği gibi hele kâinat nizamı ayarları bir yerinden oynamaya görsün, sen gör bak o zaman kopacak olan kızılca kıyameti… 

           Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gezegen-alemi-5285-kose-yazisi

YILDIZLAR ÂLEMİ


                                                      YILDIZLAR ÂLEMİ

             SELİM GÜRBÜZER

             Bilindiği üzere mikro âlemde hadronlar olarak bilinen bileşikleri oluşturan en küçük parçacıklar ‘kuarklar’ diye tanımlanır. Örnek mi?  İşte atom çekirdeğinin bileşenleri diyebileceğimiz proton ve nötron bunun en bariz örneğini teşkil eder. Yine evrenin en uzak köşelerinde, yani bizden on milyar ışık yılı ötesinde konumlanan alanlarda yüksek enerjiyle parlayan galaksiler ise  ‘kuasarlar’ olarak tanımlanır. Ayrıca hemen her galakside ortalama sayıca 200 milyar adet olduğu düşünülen, aynı zamanda yaşadığımız dünyadan bulutsuz havalarda gecenin karanlığında baktığımızda başımızın üzerinde her daim ışıl ışıl parlayan gök fenerlerimiz ise ‘yıldız’ olarak tanımlanır.  Örnek mi?  İşte Güneş sisteminin içerisinde yer alan Samanyolu Gökadasında ki en az yüz milyarları aşan sayıda olduğu tahmin edilen uçsuz bucaksız yıldız kümeler topluluğunun her biri bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten.  

           Evet, yıldızlara geçmişten günümüze bakışımız hep gökteki ışık fenerlerimiz şeklinde olmuştur. Şayet bu bakışımızı tersinden okumaya kalkıştığımızda ise biliniz ki yıldızlara bakışımız hem nitelik bakımdan hem de nicelik bakımdan kayda değer bir bakış olmayacaktır.  Hem kaldı ki bakış açımıza nicelik ve nitelik kazandırmaya çalışsak da şu bir gerçek yıldızların mahiyetine tam manasıyla vakıf olamayız zaten. Zira gök kubbe de parlayan her bir yıldız fenerinin kesin kes sayıca ne kadar olduğuna dair en ufak bir malumat ya da ne kadar enerji tükettiğine dair herhangi bir bilgi birikimine sahip olmak tüm matematik hesaplamaların fevkinde ufkumuzun alamayacağı bir durumdur.  Hele ki bize bir diğer karmaşık gibi gelen gök cimlerinden kuasarların (gök adalarının merkezinde bulunan ve adından aşırı derecede parlak gök ada çekirdekleri olarak söz ettiren gök cisimleri)  bir saniyede tükettikleri enerjilerinin neredeyse tüm dünyanın total enerji ihtiyacını karşılayacak kapasitede olduğunu göz önünde bulundurduğumuz da elbette ki her bir yıldız fenerinin niteliğine ve niceliğine akıl havsalamızın almaması son derece gayet tabiidir.  Keza sistemine tabii olduğumuz  Samanyolu galaksisinin toplamda yaydığı ışığın yüz misli kadar kapasitede olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda aynı tabloyla karşılaşırız. Yine de her şeye rağmen hızla gelişen teknolojik gelişmelere paralel olarak üretilen her bir devasa büyüklükte optik ve radyo teleskoplar sayesinde gelinen notada eskiye nazaran bizden fersah fersah kat be kat en uzak uç noktalarda parlayan yıldızlar hakkında bile ipuçlarını yakalayacak bilgi kırıntılarına vakıf oluna biliniyor artık.  Bilgi kırıntısı da olsa yıldızların sırlarına bir bir vakıf olundukça en yakınımızdan başlayarak edindiğimiz bilgilerin netleştiğini görebiliyoruz.  Nitekim milyarlarca yıldız arasında şimdilik dünyaya en yakın olanının Daroxima Centauri ve Alpha Centouriler (Alfa Centur) denilen yıldızlar olduğu bilgimizin netlik kazandığı gibi söz konusu yıldızların bize olan uzaklığının güneşin uzaklığından 270 bin defa daha uzak olduğu bilgisine de vakıf olmuş durumdayız.  Bu arada bilgisini edindiğimiz yıldızların uzaklık mesafeleriyle ilgili rakamlar her ne kadar dudak uçurtucu rakamlar olsa da sonuçta bize en yakın yıldızın ışığı dünyamıza gelişi takriben 4,5 yılı bulduğu bilgisini edinmek bile kayda değer bir kazanımdır.  Mesela yine yakından uzağa dudak uçurtucu rakamlar deryasına daldığımızda Sirius yıldızına ait ışığın dünyaya gelişinin 8,5 seneyi bulduğu, biraz ötede konumlanan Aldebaran denen kırmızı dev yıldıza ait ışığın dünyaya gelişinin 50 seneyi bulduğu,  biraz daha ötelerde konumlanan Procyon ve Rigel gibi yıldızlara ait ışıklarınsa dünyaya gelişlerinin 540 seneyi bulduğu gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Tabii tüm bu edindiğimiz bilgiler bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.  Mesela diğer edinilen bilgilere ve bulgulara bir göz attığımızda:   

          -Bizim gözümüzde en büyük yıldız olarak algıladığımız Güneşin bikere her şeyden önce dünyada yer alan hiçbir enerji kaynağına benzemeyen devasa bir nükleer santralı olduğunu gözlemlemiş oluruz.  Tabii bunu gözlemlememiz iyi hoşta, ancak bu arada kafamızı kurcalayan bir husus var ki,  o da tüm matematiksel hesaplamalara dayanarak güneşin ortaya çıkışıyla birlikte üzerinden 4380 yıl sonrasında tüm yakıtının tükenmesi lazım gelirken, bir bakıyorsun evdeki hesap çarşıya uymaz misali hala bugün olmuş ışığıyla bizi aydınlatıyor olmasıdır. Böylesi bir durumda elbette ki kafamız karışır,  hep baştan beri güneşe yakıt tankı gözüyle bakmışız çünkü. Oysaki güneş bir yakıt tankı olmanın ötesinde ayrıca doğal akışında kendini yenileyerekten  kendine özgü çok kuvvetli çekim gücü enerjisiyle her daim varlığını koruyabilen, yine kendine özgü bir şekilde  dıştan içe doğru kromosfer, fotosfer, güneş lekeleri, radyasyon bölgeleri, çekirdek tabakalarından oluşan ne sıvı ne de katı diyebileceğimiz türden   % 81,76  oranında hidrojen ve % 18,7 oranında helyum gazlarını bünyesinde taşıyan devasa bir gaz kütlesinin ta kendisi enerji bir kaynağımızdır. Hatta bu devasa boyutta gaz kütlesinin içerisine karbon, oksijen, magnezyum, silikon, potasyum, vanadyum, kobalt ve bakır gibi sıfır virgüllü düşük oranlarda bulunan elementleri de hesaba kattığımızda kıyamet gününe kadar tükenmek bilmeyen öz enerjisiyle birlikte dünyamızı daha çok aydınlatacak demektir.  Derken gelinen noktada güneşe bakışımız gök kubbede hep bizi selamlayaraktan yaradılışından bugüne tüm canlı cansız varlıkları ve insanlığı ısı, ışık ve enerji kaynağı olması hasebiyle tüm yıldızlar içerisinde en favori aydınlık yıldızımız veya aydınlık lambamız olduğunun bilgisini edinmiş oluruz.

          -Bizim gözlemimizde canlıların temel yapı taşını oluşturan hücrelerin varlığından hareketle yıldız ve galaksilerin mayasını nebülöz denilen gaz ve toz bulutların oluşturduğu gerçeğini gözlemlemiş oluruz. Dahası bu ve buna benzer gözlemlerden elde ettiğimiz bilgiler ışığında 15 milyar önce değim yerindeyse kâinat ağacı toplu iğne başı büyüklüğünde kozmik bir embriyo halden yüksek ısı radyasyonları altında küre şekline bürünerek tıpkı anne karnında bebeğin gelişme evrelerine benzer bir süreci tamamlamasıyla birlikte galaksilerin meydana geldiğini idrak etmiş oluruz. Tabii gözlemlemek iyi hoşta, tüm bunlar armut piş ağzıma düş misali bir anda gözlemleyeceğimiz türden oluşumlar değildir. Dolayısıyla unutmamak gerekir ki iğne başı büyüklüğündeki kozmik yumurta içeren program gereği gaz ve toz yığınların yoğunlaşıp yıldızları oluşturabilmesi için en az yarım milyonluk bir süreye ihtiyaç duyduğunu düşündüğümüzde bu uzun vade gerektiren gözlemimizi de bir kenara not düşmemiz gerektir. Böylece tüm bu uzun vadeli gözlemler eşliğinde yarım milyon içerisinde tozlar, yoğunlaşa yoğunlaşa birbirinden farklı desenlerle donatılmış uçsuz bucaksız devasa büyüklükteki feza alanına yayılmış yıldızlar olarak doğuvereceklerinin bilgisini edinmiş oluruz.

        -Bizim gözlemleyeceğimiz bir diğer gök cisimlerinden Galaksilerinde tıpkı insan kalbi gibi ritmik atan pulsarlara (atarca) sahip olduğu gerçeğinin bilgisini edinmiş oluruz.

               -Yine gözlemleyebileceğimiz kadarıyla bağrında yüz milyarlarca yıldız barındıran galaksilerden yalnız yüz tanesinin ancak ışık saçabilecek nitelikte olduğunu gözlemlemiş oluruz.  Ki, yukarıda konumuzun başında yüksek enerjiyle parladığını belirttiğimiz bu söz konusu oluşumlar adına kuasarlar denen galaksilerden başkası değildir.  Nitekim bir kısım bilim adamları bu ışık saçabilecek nitelikte ki bu tür galaksiler için yeni doğmuş yıldızın kalbi olarak isimlendirip bu gözle baktıklarının bilgisini edinmiş oluruz. Keza bir kısım bilim adamları da günümüzde moda tabirle yeniden beyaz sayfa açma ifadesine benzer bir ifadeyle  ‘beyaz delikler’ diye isimlendirip bu gözle baktıklarının bilgisini edinmiş oluruz.

         -Yine gözlemleyebileceğimiz kadarıyla uzay araştırmalarının ortaya koyduğu verilerden hareketle vakti zamanı geldiğinde kocaman devasa galaksileri bile tıpkı bir ahtapot gibi kollarının içine alaraktan yutup yok edecek türden bir nesnel sistemin varlığının bilgisini edinmiş oluruz.  Her ne kadar kendilerini teleskoplarla görülmeyecek derecede gözlemleme imkânımız olmasa da bilim dünyasında adından sıkça konuşulduğu artık bir sır değil bilinen bir gerçekliktir.  Ki, hakkında sıkça konuşulup varlığından sözü edilen bu gizemli varlıklar beyaz deliklerin zıddı bir vazife üstlenmiş diyebileceğimiz türden  ‘kara delikler’den başkası değildir elbet. Gerçekten de böylesi bir gizemli sistemin varlığından haberdar olunması hem uzaycılık adına kayda değer bilgi devrimidir bu,  hem de bilhassa inananlar açısından beyaz deliklerle yeniden doğuşu hatırlatan bir bilgi edinimi olurken kara deliklerle de yok oluşu (kıyameti)  hatırlatan bir bilgi edinimi olur.  

           Hiç kuşkusuz yukarıda ki gözlemlerimiz eşliğinde edindiğimiz bilgilerimizi gölgede bırakacak derecede asıl kayda değer bilgi edinişimiz aydınlık güneşimizin her daim başyıldız oluşunu elinde tutmasıdır.  Hem başyıldız makamını elinde tutmasın ki,  baksanıza bağrında taşıdığı her an patlamaya hazır halde binlerce hidrojen atomunun helyuma dönüşümünü gerçekleştirmesi sayesinde sanki  “kükremiş bir sel gibiyim,  bendimi çiğner aşarım” şeklinde meydan okurcasına tüm gezegenlere hem ısı hem ışık yayan yıldız lider olarak her daim dikkatleri üzerine çekmektedir. Öyle ki aydınlık güneşimiz başyıldız lider olmanın ötesinde birde üstüne üstük dünya sathında tüm canlı cansız varlıkların enerji kaynağıdır da. Nitekim büyük bir özveriyle bağrından saldığı birçok kozmik ışınlar (uzaya salınan atom çekirdekleri), güneş rüzgârları (elektrik yüklü iyonize parçacıklar) ve elektro manyetik radyasyonlar (x ışınları, infrared (kızılötesi), ultraviyole ışınları, radyo dalgaları) vs. hepsinin temel dayandığı kaynak nokta güneştir. Bu arada unutmayalım ki dışı seni, içi beni yakar misali görünmeyen ışık diye tabir edilen X ışınları ise güneşin iç kısmını kaplar halde adeta kozmik oda görevi konumunda bir işlev görmekte. Dolayısıyla bu iç kuytu bölmeden güneşe görünmeyen karanlık oda açısından baktığımızda aslında güneşin aydınlık değil karanlık yapıya bürünmüş bir yıldız olduğu gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Nitekim öyledir de.  Öyle ya,  madem içyapısı itibariyle karanlık bir yıldız, o halde güneşi bu durumda görünen kılan nedir sorusu ister istemez kafamızı kurcalaması kaçınılmaz kılacaktır.  İşte kafamızı kurcalayacak bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz X ışınlarının merkezden dışa doğru ilerledikçe frekans değişikliğine uğrayarak görünen ışın ve mor ötesi denilen ultraviyole ışın bandına dönüşümü marifetinde gizlidir. Bu öyle marifet dönüşümüdür ki,  iç dünyasında akkor kesilerekten zifiri karanlığa büründüğünü sandığımız kozmik âlem aradan belirli bir zaman geçtikten sonra bir bakıyorsun etrafına ışık saçan aydınlık âlem olabiliyor.  Nedir aradan geçen o aydınlığa giden yoldaki zaman dilimi dendiğinde, elbette ki üzerinden bir milyon yıldan fazla X ışınlarının içten dışa doğru geçişteki süreci kapsayan bir zaman dilimidir. Aslında bu bir anlamda daha yeni evimizin penceresinden içeri girdiğini sandığımız ışık huzmesinin meğer bir milyon öncesine ait bir ışık huzmesinin ta kendisini gösteren bir süreçtir bu.  Üstelik bu ışık huzmesi evimizin penceresinden içeri girene kadarda bin bir türlü işlemlerden geçerek girmekte.  Nasıl mı?  Baş ışık kaynağımız güneşten yayılan ışınlar bir yandan filtre edilirken, diğer yandan da atmosferde renk ayırımına tabi tutulmakta.  İyi ki de güneşimiz belirli işlemlerden geçmekte, işte görüyorsunuz başımızı yerden kaldırıp gökyüzüne baktığımızda gök kubbe renginin ne olduğundan daha parlak görünümünde bir gök kubbe, ne de normal ışık şiddetinin dışında bir ışık şiddetine maruz kalmış bir gök kubbedir.  Dahası Yüce Yaratıcı ilahi gücün takdiriyle ölçülmüş biçilmiş bir plan dâhilinde renk skalasından ışık şiddetine hemen her şey yerli yerinde ayarlanmış bir feza âleminin ta kendisi bir nizam-ı âlemdir bu.  Böylesi mükemmel nizam karşısında Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.  Düşünsenize şayet güneşten gelen ışık huzmeleri atmosferde bin bir türlü işlemlerden geçmeden direk olarak inmiş olsaydı kim bilir halimiz nice olurdu. En basitinden yeryüzünde yaşayan her canlının gören gözleri filtre edilmeyen ışınlar karşısında bozulup kör olacaktı.

           Evet,  güneşten gelen ışık huzmeleri atmosfer kontrolüne tabii tutulmaksızın doğrudan üzerimize doğuverseydi içinde yaşadığımız dünya bize zindan dünya olacaktı. Başta da dedik ya, dışı seni yakar, içi beni yakar misali ışığın kaynağına indiğimizde gerçekten de güneşten ışık hızıyla gelen kozmik ışınlar gezegenleri adeta bombardımana uğrattıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla atmosferde koruyuculuk sisteminin devreye girmesi dünya hayatımızın zindana dönüşmemesi açısından çok şükretmemiz gereken mucizevi bir hadisedir elbet. Ki,  ünlü astronot Apollo’nun aydan getirdikleri kaya parçaları bize şimdiye kadar başımıza gökten taş düşmediğine sevinip şükretmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. Gerçekten de yatıp kalkıp Allah’a şükretmemiz gerekir ki bizi taş yağmurundan tutunda zararlı ışınlara kadar daha bir dizi pek çok afetlerden koruyan ‘atmosfer’  zırhımız var. Zaten aksi durum olsaydı tamamen korunaksız bir şekilde asıl büyük kıyametin kopmasına gerek kalmaksızın kendi kıyametimizi asıl o zaman yaşıyor olacaktık. Malumunuz asıl kıyametin kopuş vakti gelip çattığında ise ne ortada atmosfer kalır ne de güneşin kendisi. Üstüne üstük bu hususta bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre güneşin 5 milyarlık enerjik saat ömrü kaldığı yönünde bir hesaplamalarda söz konusudur. Sözün özü güneşte bir gün gelecek ışığı solup ve içi boşalmış bir kof madde hale dönüşecektir.

        Nasıl ki hücreyi oluşturan çekirdek ile diğer organellerin arasını dolduran bir sitoplâzma varsa, yıldızların arasında boşluk sandığımız alanlar aslında boşluk olmayıp tıpkı sitoplâzmaya benzer bir saha içerisinde konumlanmış atom, foton ve iyonize olmuş gaz cisimleri gibi unsurlarla kaplıdır. Bu unsurların birleşmesiyle yıldızların stadyumu niteliğindeki sahanın zeminini hiç kuşkusuz nebülözler oluşturur. Hücrelere insan vücudunun DNA bilgilerini kodlayan yüce Allah, elbette ki on sekiz bin âlemin özü mesabesinde kâinat kitabının sayfalarına gravitasyonel çekim, nükleer reaksiyonlar, eksenel hareketli dönme, yörüngesi etrafında dönme ve momentum korunumu gibi kodlamalara benzer kanunları da yıldızlara kodlamıştır.

        Malumunuz gökyüzünde herhangi bir şekilde konumlarında çok büyük değişiklik gözlenmeyen, uzaya belirli ölçülerde enerji göndererek parlaklıklarını her daim koruyabilen yıldızlar stabil yıldızlar (sabit yıldız) olarak ifade edilirler. Aslında sabitmiş gibi görünen nice yıldız kümelerinin gerçekte hiçte öyle olmadığı, bilakis birbirlerinden büyük bir hızla uzaklaştıklarını, bu durumun uzaklaşan her bir cismin konumu etrafına yaydığı ışığın spektrumundaki gösterge işaretlerinde hareketle sabit olmadıkları anlaşılmıştır. Nitekim göstergedeki spektrum eğrisi kırmızı ise kayış (uzaklaşma) demektir,  mor ise yakınlaşma manasınadır. Ekseriyetle galaksiler kayış ekseninde hareket ettikleri tespit edilmiştir. Yıldızların bir kısmı uzun ömürlü olabilecekleri gibi bunun tam aksine kısa ömürlü,  yani tükenme noktasına gelmiş cüceleşmiş yıldızların varlığı da söz konusudur ki, astronomlar bu tür cüceleşmiş yıldızlara adeta pili bitmiş ve ya zayıflamış manasına nükleer reaksiyonları besleyecek kaynakları tükenmiş ihtiyar yıldızlar nitelemesi gözüyle bakarlar. Böyle bakmaları da son derece gayet tabiidir. Zira cüce haline dönüşmüş bir yıldız ihtiyarlık alametinin ötesinde aynı zamanda yok oluşun habercisi, yani ölüme hazırlığın bir işaret fişeğidir. Örnek mi? İşte Orion avcı burcundaki Betelguese yıldızı bunun en tipik örneğini teşkil etmektedir. Bir takım yıldızlar da vardır ki,  bu örneğin tam aksine aralarında işbirliği ve dayanışma örgüsüne benzer bir diyalogla sanki çiçeği burnunda yeni evli çiftler misali gibi beraberce balaya çıkmış haldedirler, yani stabil değildirler. Bu nedenle bu tür yıldızlara ‘yıldız çiftleri’ denilmiştir. Örnek mi? İşte ‘Sirius’ bir çift yıldızdır. Bir başka hareket kabiliyeti olan mesela ‘Süreyya ve Cevza yıldızları’ da yılın bir kısmında görünüp bir kısmında görünmeyen yüzleriyle değişkenlik gösterebilen yıldızlar arasında yerini almaktadırlar. Dahası bu tür gök cisimlerinin parlaklıkları sürekli değiştikleri için ‘değişken yıldızlar’ olarak kategorize edilirler. Hakeza bunlara ilaveten tıpkı gezegenler gibi belli bir döngü sistemi içerisinde turlayan yıldızlarda vardır ki bunlar da ‘seyyar yıldızlar’ olarak kategorize edilirler. Seyyar yıldızların turlayışı tabii oldukları bir sistem etrafında olabileceği gibi etrafında dolaşan küçük çapta yıldızları kumanda edecek türden de turlayış olabiliyor.  Üstelik tüm bu turlayışlar tıpkı gezegenlerde olduğu gibi milyarları aşkın yıldızı bağrında taşıyan galaksilerin aynı tempoyla yörüngesinden bir milim dahi sapma olmaksızın kazasız belasız seyr-i âlem eyleyecek şekilde gerçekleşmektedir.

      Galaksi

      Bilindiği üzere yıldızların bir araya gelip cem olmasıyla birlikte açık veya kapalı türden diyebileceğimiz içerisinde takriben bin milyar yıldız içeren yıldız kümelerine galaksi denmektedir. Mesela buna örnek teşkil edecek olan Süreyya yıldızı aslında bir yıldız topluluğudur. Nitekim yaklaşık 400 yıldız topluluğundan oluşan bu yıldızın içerisinde bilhassa yedi tanesinin en parlak olması hasebiyle adından yedi kardeş manasına Süreyya yıldızı olarak söz ettirir.  Dedik ya, oysaki bu yıldız kümesi yedi yıldızdan ibaret olmayıp toplamda dört yüz civarında yıldız kümesinden oluşmakta. İlla dört yüz değil de birkaç yıldız kümesinden oluşan misal gösterin diniliyorsa,  bunun için pekâlâ birkaç yıldızdan oluşan ‘Hyades kümesi’ örnek verilebilir.

        Genellikle yıldızlar doğudan batıya doğru hareket etmekteler. Bu demektir ki gök kubbede yer alan her bir yıldızın bu yönde ki istikametleri aynı anda görünür olmalarının önüne geçmektedir. Şayet aynı anda görünür olsalardı bizler için aralarındaki farkı fark etmek yönünde bir kıyas imkânımız olmayacaktı. Hiç kuşkusuz kıyas bakımdan kutup yıldızı bu durumdan istisnadır. Rabbü’l âlemin bu müstesna  “Benat-ı Naaş” denilen kutup yıldızının yerini sabit kılıp aynı zamanda batmayacak şekilde yaratmış olsa gerektir ki insanlar kolayca yönünü tayin edebilsinler. Bikere her şeyden önce kutup yıldızının bizatihi yaratılış konumu devamlı kuzeyi gösteren bir mihenk taşı özelliğini ortaya koymaktadır. Kaldı ki,  Allah-u Teâla bu hususta; ”Karanın ve denizin karanlıkları için kendileriyle yollarını doğrultmamız için, sizin faydanıza, yıldızları yaratandır, O” (Enam, 97) diye beyan buyurarak bu durumu teyit etmektedir.

        Dünyamızdan baktığımızda Galaksiler renk bakımdan açık yıldız kümeleri ve şekil bakımdan kürevî yıldız kümeleri halde dünyamızın tavanını süsleyen yıldız fenerler gibi gözükmekteler. Her ne kadar bize yakın bir halde dünyamızın tavanı yıldız fenerler gibi gözükseler de kazın ayağı hiçte öyle değil,   her biri bizden çok çok uzaklarda konumlanmış yıldız fenerleridirler. Hem kümler halde yıldız tavanımız olsalardı net bir şekilde görünmeleri icap ederdi, kaldı ki dünyadan baktığımızda birçoğu çıplak gözle de görünmezler. Dedik ya dünyadan çıplak gözle gördüklerimizin birçoğunu da nokta şeklinde yıldız gibi algılarız. Hele ki bir galaksinin bulunduğu konumunun yüz binlerce ışık yılı yoluna tekabül ettiğini düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiği gayet net bir şekilde açık ortada. Şöyle ki; bir galaksi bizden kat be kat ne kadar uzakta ise bir o kadar da hızlı olduğuna işarettir. Nitekim büyük bir hızla seyreden galaksiler tıpkı trafikte yol boyunca boylu boyuna akan arabalar misali herhangi kazaya mahal vermeksizin akmaktalar. İşte yol trafiği bu ya, birbirini geçişlerde ya da kendisini sollayıp hızla geçen bir galaksinin tıpkı bir otomobilin egzozundan yayılan artık maddelerin bulunan ortamın havasıyla emilmesinde olduğu gibi bir mıntıka temizliğinin de trafikte akan bir diğer galaksinin gaz ve toz bulutları tarafından emilerekten yapıldığını gözlemlemekteyiz.  Derken bu sayede yeni doğmakta olan yıldızlara da gün doğup adeta onlar için bir tür enerji salınımı besin hazırlığı yapılmış olunur. Üstelik yıldızların her biri kendi çapında birer termonükleer reaksiyonların nüksettiği alanlar olmasına rağmen bir bakıyorsun kendi aralarındaki trafik kovalamaları herhangi bir keşmekeşliğe dönüşmeksizin sanki bizim bilmediğimiz bir gizli el ya da trafik polisinin kontrolünde bir trafik düzenlenmesiyle ötelere doğru yol alınarak seyr-i âlemin gerçekleştiği görülmekte. Bu seyri âlem aynı zamanda bize dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki turlayışına benzer dönüşümleri de hatırlatmaktadır. Düşünsenize bir insan iki işi bir arada yapmakta zorlanırken feza âleminde bunu büyük bir ustalıkla birçok gök cisimlerinin ve galaksilerin birçoğu aynı anda birkaç döngü hareketini aktığı yörüngesinde hızla gerçekleştirebiliyorlar. Doğrusu feza âleminde vuku bulan bu akıl almaz manevralar karşısında insanı hayretler içerisine bırakan bir durumdur bu. Hem nasıl hayretler içerisinde kalınmasın ki, baksanıza yüz milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiler arasındaki çekim kanunlarının müthiş işleyişi sayesinde bir bakıyorsun hiçbir galaksi yörüngesinden çıkıp şarampole yuvarlanmadıkları gibi hemen her şey her şey denge kanunları çerçevesinde “Durmak yok yola devam” denen bir işleyiş söz konusudur.

        Kuyruklu yıldız

        Elbette ki uzayın havai fişekleri deyince kelebek görünümlü güneş lekelerinden sonra ilk akla gelen kuyruklu yıldızlar gelir hep.  Gelmesi de son derce normal,  çünkü onlar gerçekten de kuyruklarıyla ışıl ışıl ışık saçan gökyüzümüzün havai fişekleridirler. Tıpkı bu durum aydınlık lambamız güneşin zaman zaman milyonlarca ton flare adında püskürtücü maddesiyle uzayı bombardımana tuttuğunda olduğu gibi ortaya çıkan havai fişek manzarasına benzer tarzda ki muhteşem görünümüyle gökyüzünü ışıl ışıl renklendirmektelerdir. Renklendirmeleri de gerekir zaten.  Bikere kuyruklu yıldızın çekirdeğinde bulunan metan, karbondioksit, amonyak, hidrojen, oksijen gibi gazlar güneşle temasa geçecekleri sırada  (yaklaştıklarında) eriyip toz haline gelmesi için vardırlar. Aksi halde adından havai fişek yıldızlar olarak söz ettirmeleri mümkün olmayacaktır.  Nitekim astronomi tarihinde şimdiye kadar adından ışıl ışıl parlayan kuyruk yıldızı olarak söz etmelerinin arka planında hiç kuşkusuz bağrında taşıdığı erimiş halde bulunan toz partiküllerinin güneş ışığını en iyi şekilde iyi yansıtma marifetleri sayesindedir. Hem nasıl ki havai fişeklerin belli bir zaman dilimi içerisinde parlamasıyla sönmesi bir olduğu gibi aynen kuyruklu yıldızların yapılan tahmini hesaplara dayanarak 3 bin ila 60 bin yıl arasında bir havai fişeklik ömrü olduğu yönünde, yani gökbilimcilerin döküntü dedikleri kirli kartopları şekliyle ışığının kararması söz konusudur. Ve bu ömür sürecinde dikkatlerden kaçmayan bir diğer husus ise kuyruklu yıldızların hızla hareket ettikleri halde en ufak trafik kazasına dahi meydan vermeyecek şekilde bir araya gelerekten gruplar oluşturabiliyor olmalarıdır.  Bu yüzden böylesi ışıl ışıl parlayan yıldızlara gelişi güzel başıboş seyyareler gözüyle bakmayız da.

        Yıldızların ölümü

        Her gece gökyüzünde gönderdikleri radyasyon dalgaları ile bizleri selamlayan yıldızlarda fanidir elbet.  Nasıl olsa bir gün gelecek depolarında tuttukları hidrojen enerjisi tükenmeye yüz tutmasıyla birlikte bir zaman sonra büzüşerek beyaz cüce haline dönüşeceklerdir. Derken en nihayetinde siyah cüce aşamasına geçiş yaptıklarında tıpkı bir canlının hayata gözlerini kapamasına benzer bir refleksle projektörlerini kapayıp mevta olacaklardır.  Dahası böylesi bir mevta oluş her bir yıldız için kar beyaz kefen ölümüdür. Aslında ölüm bahane,  burada ki kar beyaz kefen giymekten maksat yeni bir yıldızın doğuşuna hazırlık babından beyaz gelinliği giydirmek için yapılan bir düğün merasiminin ta kendisi bir ölümdür bu.  Nitekim Novalar galaksiler içerisinde ansızın süpernova patlamalarla sahne alırlar. Yıldızın içerisinde fezaya püskürtülen maddeler zaman içerisinde nebülözlerin yapısında var olan toz ve gaz bulutlarını oluşturdukları gözlemlenmiştir. Bunlar bir nevi ölen yıldıza ait geriye miras kalan artık maddelerdir. Anlaşılan o ki, nova patlamaları sıradan bir tükeniş olmayıp bilakis yeni bir dirilişin muştusu bir patlamalardır. Kelimenin tam anlamıyla bir başka yıldızların doğuşuna yönelik bir eylem hareketidir bu. Nasıl ki bir canlı öldüğü zaman vücut hacmi büyüyüp şişerse aynen öyle de ölen her bir yıldız da çekirdeğinden çevresine doğru termonükleer reaksiyonlar eşliğinde kayması sonucunda hacimce genişlerler. Hacimce genişleyen her bir yıldız rengine göre ya kırmızı ya da mavi devler olarak isimlendirilirler. Mesela mavi Spica ile infrared (kızılötesi) ışın yayan yıldızlar bu gruptandır. Yine hayvanlardan çıngıraklı yılanın başında ki infrared radyasyonu salan bir donanımın mevcudiyetiyle gecenin zifiri karanlığında bile avını avlaması bunu teyit etmektedir. Bu demektir ki mevta olmak üzere ölen yıldız önce genişler, sonra enerjisi bitince küçülmeye başlar. Derken cüceleşip, ahir ömürlerinde devasa yıldızlar bir nötron yıldızına sıkışıp kalmaktalar. Belli ki bu sıradan bir sıkışıklık değil, fırtınadan önce sessizliğin habercisi diyebileceğimiz yeni bir doğuma gebe veya başka yıldızların doğuşuna ön hazırlık diyebileceğimiz bir sıkışma halidir. Hatta buna kabir sıkışması dersekte yeridir.  Öyle ya, nasıl ki bir bitki çekirdeğinde o bitki türüne özgü koca bir ağaç kodluysa aynen öyle de bir nötron yıldızın bünyesinde sıkıştırılmış yeni bir yıldızın doğumunu muştulayan nüve kodludur.  

    Var oluş-yok oluş

     Sakın ola ki sakin bulutsuz gecelerde gökyüzünde zaman zaman gözümüzün önünde ansızın parlayıp uzayan ve hemen sönüvererekten bir bir kayıp giden yıldızları gördükçe   “Eyvah bir yıldız daha kaydı yücelerden” deyip durduk yere karamsarlığa kapılaraktan kendi kendimize eseflenmeyelim. Böyle durumlarda eseflenmek yerine her karanlığın arkasında mutlaka aydınlık şafakların doğabileceğini düşünmek daha doğru olur. Nitekim giden gitmiştir,  sonuçta karanlığın arkasında doğacak olan yoğun ve küçük yapılı olan pulsarların (titreyen yıldızlar)  varlığı ne güne duruyor. Öyle ki; pulsarlar doğuverdiklerinde bilhassa nabız atışlarıyla uzaya saçtıkları kızılötesi ve mor ötesi ışınlarıyla sanki bizlere boşa endişelenmenize gerek yok dercesine diriliş muştusu olmak için doğuvermekteler. Bu yüzden adına uygun davranan her bir pulsar için nabız atmak anlamında İngiliz dilinde pulsate denmiştir. Derken pulsate kökünden türeyen her bir pulsar bizim açımızdan ise kalp ritmi olarak karşılık bulur. Hem nasıl karşılık bulmasın ki,  bikere kalbi yaratıp insana hayat veren Allah,  elbette ki yengeç bulutsusu Crab nebulasının özünde yengeç atarcası Crab pulsar yaratıp var etmekle de bir tür yeni canların doğumunun muştulamış olmakta. Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz elbet,  şu bir gerçek tabiat okumalarında hep gördüğümüz hem var oluş ve yok oluş, hem de yeniden diriliş muştusu olguların her biri Allah’ın hikmet-i ilahiyenin tecellisi olarak açığa çıkan kanunların tezahürü oluşumlardır. Örnek mi? İşte yıldız ve yıldız kümelerinin vakti saati geldiğinde İngilizce “Black hole” diye tabir edilen siyah deliklerce yutulup sırra kadem basmaları bunun en bariz var oluş ve yok oluş örneğini teşkil etmesine yeter artar da. Dahası tüm bu örnekler bize gösteriyor ki; var oluş ve yok oluş hayatın bir gerçeği ve kanunudur. Her ne kadar sözlükte ‘fena’ fani olmak veya yok olmasına gelse de aslında bu yok oluş her yaratılanın kendisinde varlık görmemesi gerektiği manasına bir yok oluştur bu. Bir başka ifadeyle ‘Ben yokum, sadece O var’ manasına nabız atıştır bu.  Kaldı ki çıplak gözle yok sandığımız birçok gök cisminin gelişmiş teleskoplar sayesinde var olduğunu görebiliyoruz.  Nitekim bu durumu bir yıldızın kayması esnasında etrafına yoğun bir şekilde yaydığı ışınların sıradan bir ışık olmayıp X ışınları olduğunu ancak teleskopla gözlemleyerek varlığını fark edebiliyoruz. Aslında gözlemlediğimiz bu olayla birlikte etrafa yayılan bu ışınımlar bir noktada Hawking radyasyonu denen kara siyah deliklerin varlığını fark ettirmiş olur bize. Kara delikler, keza karabatak misali bize yok oluş hatırlatırcasına gözümüzde devasa büyüklükte canlandırdığımız yıldızların nasıl dipsiz bir kör kuyuda yok olup kaybolduklarını da fark ettirmiş olmaktalar. Öyle ki kayboluşlarının ardından ne bir ses, ne de bir tılsım duyulmakta. Derken gözümüzün önünde göz göre cereyan eden bir yıldızın var oluş hikâyesinin ansızın sırra kadem basaraktan adeta yok oluş hikâyesine dönüştüğünü gözlemlediğimizde ister istemez her şeyin fani olduğunu, baki olanın ise sadece Allah olduğunu demekten, yani  ‘Ya Baki Entel Baki’ diye zikretmekten kendimizi alamayız da. Bu var oluş ve yok oluş hikâyesinde zaman ve mekân bile bu söz konusu kara deliklerin yok oluşuna tanıklık ettiğinde kendi hal lisanlarıyla ‘zaman ve mekândan münezzeh sadece Allah’tır’  demekten kendisini alamamaktadır. Zira vakti saati geldiğinde yok oluş zaman içinde geçerli bir akçe. Nitekim zamanın çekim gücü yüksek yerlerde yavaşladığı, düşük olan yerlerde ise hızlandığı belirlenmiştir. Baksanıza kolumuza taktığımız saatin roket içerisinde uzayda hızlandığı, okyanusa yaklaştıkça da yavaşladığı tespit edilmiştir.

        Samanyolu

        Düşünsenize bundan 15 milyar önce toplu iğne başı büyüklüğünde yaratılan kâinat âlemi,  gelinen noktada bugünkü gelişmiş teleskop gözlemleri ışığında yapılan tahmini hesaplara dayanaraktan 100 milyar sayıda Samanyolu galaksisine benzer bir görünümde yıldız topluluklarından oluşmuş uçsuz bucaksız koskoca bir âlem olduğu belirlenmiştir. Hakeza samanyolu görünümünün yanı sıra birde kâinat âleminin içine daldığımızda bulunduğumuz samanyolu galaksi sistemi içerisinde yer alan bizim dünyadan gözlemleyebildiğimiz güneşimiz gibi daha nice sayıda güneşlerin var olduğu belirlenmiştir.    Ki,  bu sayının gök bilimcilerin öngörüleriyle 200 milyar sayı kadar güneşlerin olduğu tahmin edilmektedir.  Hatta kimi gökbilimlerince hacim bakımdan gözümüzde çok büyüttüğümüz Samanyolu galaksisi içerisinde yer alan aydınlık güneşimizin diğer bir kısım galaksi sistemlerinde yer alan güneşlerin yanında neredeyse esamisi okunmayacak derecede hacimce hiçte büyük olmadıkları söylenmektedir. Her neyse ister sayı bakımdan ister hacim bakımdan ne söylenirse söylenilsin sonuçta şu bir gerçek yaratılan kâinatı tek bir çatı altında kâinat nizamı olarak düşünürsek kâinat içerisinde konumlanmış irili ufaklı hiç fark etmez daha nice büyük galaksi âlemlerin var olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Yıldız ve yıldız kümelerini bir arada tutan yüz milyarlarca galaksilerin her biri aslında kendi çapında birer nizam-ı âlem seyyareleridir.  Bugünkü şartlarda yapılan incelemelerle bir devasa büyüklükteki teleskopa ortalamasını aldığımızda ancak 800 milyon galaksi sığabilmekte. Bu demektir ki mikroskopla bir küçücük iğne deliği büyüklüğünde canlının en küçük temel taşı olan hücre âlem (mikro âlem)  izlenebileceği gibi devasa büyülükte teleskoplarla da makro âlemler pekâlâ izlenebiliyor. İşte izini iz sürmeye çalıştığımız her bir hücre âlem ya da nesne âlem bir bakıyorsun kanun koyucular olarak hareket etmeyip tam aksine kanun koyucu Yüce Allah’ın emri doğrultusunda ‘ol’ deyince oluveren, ‘yok ol’ deyince yok oluveren varlıklar olarak seyr-i âlem eylemektedirler. Madem öyle, ol deyince olduran, gönülleri imanla dolduran Yüce Allah’ın 99 adıyla, Yaa Bismillah diyerekten biz mümin kullara da kanun koyucu olarak galaksilerin o muhteşem döngüsünü ayarlayan Yüce Allah’ın (c.c) emrine amade olmak düşer.        

         İşte emrine amade her bir galaksi elips, küre, spiral, merceğimsi vs. görünümde nizamı şekilli elamanlardan müteşekkil gök cisimleri olabileceği gibi bunun tam aksi görünümde son derece karmaşık yapıda şekilsiz gök cisimleri de olabilirler. Hangi hal vaziyette, hangi şekil ve şemailde olursalar olsunlar sonuçta her bir galaksinin kanun koyucu Yüce Allah’ın emrine amade olmuş halde bir nizami işleyişi ve bir nizami düsturu söz konusudur. Öyle ki, başımızı şöyle yerden kaldırıp gök âlemine yöneldiğimizde bu mükemmel nizamın işleyişini sezinlemek pekâlâ mümkün. Ve bu mükemmel işleyiş karşısında gönül dünyamız Yüce Allah’ın azametini idrak edip mesrur olur da.  Yine gönlümüzü mesrur edecek türden ve aynı zamanda teleskopla gözlemlediğimizde dikkatlerimizden kaçmayacak derecede kendini fark ettiren bir galaksimiz daha vardır ki;  o da malumunuz adından sıkça sözü edilen güneş sisteminin de içine dâhil olduğu Samanyolu galaksisinden başkası değildir elbet. İşte sıkça adından söz ettirip dillere destan olmuş bu söz konusu galaksimiz adını İngilizce süt beyaz olarak anlamlandırdığı gibi bu arada gökyüzünü adeta saman alevi misali bir uçtan bir uca spiral kollarıyla sarıp sarmalaması hasebiyle adını altın harflerle samanyolu olarak da anlamlandırmıştır.  Öyle ki spiral kuşak görünümünde ki bu samanyolu galaksimiz kolları arasına aldığı halkaları içerisinde uydumuz olarak konumlanan ay parçamız  dünyanın etrafında seyr-i âlem eyleyerekten adeta ilahi aşkla kendinden geçerken,  dünyamız da uydusunun bu kendinden geçişine karşılık seyirci kalmayıp o da güneşin etrafında seyr-i âlem eyleyerekten ilahi aşkla kendinden geçmektedir adeta. Malumunuz aydınlık lambamız güneşimiz de Samanyolunun tam merkezinde seyr-i âlem eyleyerekten ilahi aşkla kendinden geçmektedir.

          Samanyolu hakkında bize kısaca en son söylenilecek söz nedir diye sual edildiğinde buna cevaben;  o bağrında taşıdığı 200 milyar yıldızıyla,  spiral görünümüyle,  saman alevi rengine bürünmüş kıvılcımıyla,  gönlümüzde yaktığı ateşiyle,  gök kubbede baki kalan ancak hoş seda imiş edasıyla  gönül dünyamızı ferah kılan ve aynı zamanda ışık saçan kandilimizdir demek kâfi olsa gerektir. Yok, eğer bu kadarı kelam kâfi değildir deniliyorsa bilsinler ki onu uzun uzadıya anlatmaya ne vakit yeter, ne ufkumuz yeter, ne de işin içinden çıkmaya gücümüz yeter. Nitekim işin ucundan kıyısında şöyle irdelemeye çalıştığımızda bir yandan spiral galaksilerin simetrik kollarında genç ve parlak yıldızların varlığını sezinlemiş oluruz, diğer yandan ise tam merkezinde diyebileceğimiz koordinatlarda konumlanmış yaşlı ve kırmızı cinsten devasa büyüklükte yıldızların varlığını sezinlemiş oluruz.  Birde tüm bunların ötesinde bu işi daha da derinlemesine irdelediğimizde bu kez yaşlısı genci hiç fark etmez her ikisinin de tıpkı iki cüce Macellan bulutları galaksisi gibi Samanyolu gökadasının büyüsüne kapılaraktan Mevlevi semazenlerini aratmayacak derecede etrafında pervane olduklarını sezinlemiş oluruz.  Bu arada unutmayalım ki pervane olan sadece galaksiler değil, buna bizatihi Samanyolu galaksimizin bile dâhil olduğu ve onunla birlikte diğer on üzeri dokuz sayıda  (1000.000.000)  galaksinin de eşlik ettiğini belirtmekte fayda vardır. Hatta bu arada söz konusu eşlikçi galaksilere bağlı on üzeri on bir sayıda (1000.000.000.00)   yıldızların da eşlik edip adeta tavaf eyledikleri gerçeğini de unutmamakta fayda vardır elbet. Önümüze konulan rakamlar her ne kadar dudak uçurtsa da öyle anlaşılıyor ki kâinat zerreden küreye çok sesli senfoni orkestrasını aratmayacak şekilde iç içe halkalardan müteşekkil bir döngü âlem içerisinde seyr-i âlem eylediği gerçeğini unutturmayacaktır. Belli ki iç içe geçmiş bu çok sesli senfoni âlem karşılıklı pek çok kuvvetlerin muvazenesine dayalı vahdet sırrınca tek merkezden yürütülmektedir. Zira tek merkezden yürütülüp de kullanılan hidrojen, helyum, karbon gibi vs. tüm maddelere baktığımızda Yaratıcı güç Yüce Allah (c.c)  tarafından tüm evrene Muhsin ismi yüzü suyu hürmetine pay edilmiş durumda olduğunu görürüz. Kullanılan tüm tek bir merkezden pay edilmesi, yani kullanılan enstrümanların kaynağının bir olması yaratıcı gücün bir olduğuna işarettir zaten. Kelimenin anlamıyla bu demektir ki yaratılıştaki kaynak bir olmasına bir, ancak pay edilmiş ürünler çeşit çeşit olması hasebiyle kesrettir, yani farklılık arz etmekte. Bu çeşitlilik ve kesret hali evrimcilerin iddia ettikleri gibi asla bir evrimleşme hadisesi değildir. Bilakis birbirinden farklı yıldız ve galaksi toplulukların her birinin biri biriyle veya ötekinin bir diğer ötekiyle evrimleşmeksizin birbirinden bağımsız bir şekilde tek merkezden orijinal haliyle yaratılmış seyyarelerdir. Üstelik her bir seyyare yaratılışından bugüne bilhassa evrimcileri çatlatırcasına değişikliğe uğramaksızın yıkılmadım ayaktayım dercesine gök kubbede nevirlerini döndürecek şekilde seyr-i âlem eylemeye devam etmektelerdir. Besbellidir ki aralarında ki onca çeşitlilik hem Allah’ın yarattığı hazinelerinin bitip tükenmek bilmeyen zenginliğine işaret hem de kesretten vahdete giden bir rotaya işarettir.  Ve bu şöyle bilinsin ki, kâinatta var olan  “Çokluk içinde birlik” tüm güzelliğiyle insanlığı kıyamete dek selamlamaya devam edecektir. Ve dahi onca sayısız çeşitliliğin hâkim olduğu kâinat sarayında konumlanmış her bir seyyarenin aralarında herhangi bir yol karışıklığına ve yol ihlaline meydan vermeksizin bir plan dâhilinde kendi yörüngelerinde nizam-ı âlem çerçevesinde seyir halinde olmaları bilim dünyasını bile hayretler içerisinde bırakmaya yetiyor. Derken kâinat sarayında 100 milyar yıldızın Samanyolu galaksinin o muhteşem ahengi karşısında yediden yetmişe hemen herkes şaşkınlığını gizleyemeyip eninde sonunda kendi kendine  ‘Allah’ demek zorunda kalacağı muhakkak.   Gönül ister ki insanoğlu ta baştan uyanıp Allah demiş olsun. Nitekim Yüce Allah (c.c)  yarattığı bu muhteşem düzen karşısında insanoğlunun vakit kaybetmeksizin bir an evvel uyanması için hem “Üstlerindeki göğe hiç te bakmazlar mı? Onu yıldızlarla nasıl donattık! Onun hiçbir gediği yok?” (Kaf, 6) ayet mealiyle uyarmakta hem de  “O Allah’tır ki yedi (kat) gök yaratmış, arzdan da (yerden de) onların mislini yaratmıştır” (Talâk,12) ayet mealiyle de bu gerçeğe işaret buyurmaktadır.  Gerçekten de Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ayetin gereği olarak gökyüzü biz aciz kullar için bir yandan hoş seda kubbemiz olurken tüm yeryüzü ise nakış nakış işlenmiş kilimimiz olmuştur. Hakeza bir yandan yıldız fenerlerimiz başımızın tacı olarak lambada titreyen kandillerimiz olurken, bir yandan bitkilerde fotosentez ve gıda kaynağımız olmakta. Hiç kuşkusuz canlı âlem olarak hayvanatta etimiz, sütümüz, yağımız, yünümüz, bineğimiz vs. olmak için varlardır.  İşte bu ve benzer uyanışımıza vesile olacak örneklerden hareketle bakın İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususlarda gök kubbe âlemine bakmakta on fayda olduğunu bizlere şöyle hatırlatır da:

          “ -Üzüntüleri ve kederleri azaltır.

          -Kalplerdeki vesveseleri giderir.

          -Korku ve endişeyi giderir.

          -Cenab-ı Hakkı hatırlatır.

          -Kalbe Allah-ü Teâlâ’nın büyüklüğünü yerleştirir.

          -Gönüllerde olan adi fikirleri kaldırır.

          -Aşk hastalığına müptela olanlara şifa verir.

          -Hasretlilere teselli verir.

          -Sevenlere arkadaş olur.

          -Allah-u Teâlâ’ya yalvaranların el açtığı dergâhtır” (Bkz. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İ.Gazali, Dedekorkut yayınları,1978)

          Evet,  insanoğlu bu söz konusu mavi gök kubbede titreyen yıldızlara (pulsarlar), gök adalarına, nebulalara, çift yıldızlara ve dahi nice eşsiz güzellikteki gök kilimlerine serpiştirilmiş nakışlara tefekkür gözüyle baktıkça hem istikametiyle buluşmasına vesile yol pusulası edinmiş olacak,  hem de Esma’ül Hüsna (Allah’ın 99 ismi) tecellileri hürmetine   “O hareli yollara (muhtelif yolları hâvi olan) sahip gök hakkı için. Şüphe yok ki, siz muhtelif söz içinde bulunmaktasınız” (Zâriyât Suresi, 7-8) ayetine muhatap olmakla şayet insanoğlu yolundan sapmazsa huzur bulacaktır.  Ne diyelim, işte görüyorsunuz madem O’na ulaşmak için tüm kâinatta bin bir türlü vesile pusulalar ve yollar halk edilmiş, o halde o kutlu yolculara bizden “Yolunuz açık, Allah yar ve yardımcınız olsun” demek düşer.

       Velhasıl-ı kelam; Şükür kavuşturana.

        Vesselam. 

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/yildizlar-alemi-5300-kose-yazisi

AKŞAMSEFASI AY DEDE


                    AKŞAMSEFASI AY DEDE

        SELİM GÜRBÜZER

        Yüce Allah (c.c); “Allah’ın yedi göğü birbiri ile nasıl uyumlu yarattığını görmüyor musunuz? Ay’ı, bunlar içinde bir nur yaptı ve güneşi bir kandil haline getirdi” (Nuh,16) diye beyan buyurmakla ay ışığının bir ışık nuru, güneşi de aydınlık kandili kıldığını biz aciz kulların dikkatine sunup tefekkür etmemizi murad ediyor. Mademki Yüce Allah (c.c)  gündüzümüzü aydınlık kılan Güneş ile gecemizi nurlandıran Ay’ı tefekkür etmemizi diliyor, o halde konu başlığımızın gereği olarak çocukların ‘Ay dede’ gözüyle baktıkları, yetişkinlerinse batmakta olan Güneşin ardından gelen akşamsefası gözüyle baktığı Ay ışığımızı yüce şanına layık bir şekilde kalemimize dökerekten tefekkür etmek düşer bize.

          Malumunuz akşamsefası iki çeneklilerden bir otsu bitki türü olup o güzel küçücük kokulu çiçeklerini akşamleyin açmakla meşhurdur. İşte bizde bu meşhur güzel kokulu bitki çiçeklerini gündüz değil akşamleyin açtığı içindir ki isminden ilham alaraktan aynı şekilde güneş battığında nöbeti devralıp gecemizi nurlandıran ve çocukların Ay dede gözüyle baktıkları Ay için de akşamsefamız demekten kendimizi alamayız. Öyle ki birincisi bir bitki olarak akşam misk gibi kokan açan çiçeği ile ruhumuza ferahlık verirken ikincisi de adeta gece lambamız olarak gecenin karanlığında ışığıyla kalbimize ve gönlümüze nur saçıp huzur vermekte. Düşünsenize geceleyin gökyüzünde bir yandan bizi selamlayan Ay dedemizi temaşa ederekten her daim esenlik içerisinde kalırken diğer yandan da hafif esen bir rüzgâr eşliğinde çiçeklerini açmış akşamsefasını koklamakla bir ömre bedel diyebileceğimiz bir huzur yaşamaktayız. Gerçekten de Ay’ın şavkı gönlümüze ve kalbimize vurduğunda akşamları sefamız bir bambaşka olur.  Hele bilhassa gökyüzüne Ay’ın şavkı Dolunaya dönüştüğü zamanki hali var ya, işte o anı temaşa edenleri kendinden geçirip kendine getirircesine seyrine doyum olmazda. Nitekim gönül abidesi ‘Dolunay’ın seyrine doyulamayan ışık saçan nur yüzlülüğünden dolayıdır ki adından ‘mehtap’ olarak söz ettirir de hep. Hatta bir bakıyorsun bu nur yüzlülüğünün etkisinden olsa gerektir nice edebiyatçılara ilham kaynağı olaraktan hakkında hikâyeler, masallar, destanlar yazdırtırken, nice şairlere de şiirler döktürtmektedir. Keza bir bakıyorsun nice müzisyenlere nağmeler, şarkılar ve Türküler söylettirirken nice mimarlara da birbirinden güzel hilal ve dolunay tasarımında köprü, han, kervansaray, kubbe, kümbet, mihrap, minber vs. türünden eserler yaptırtabiliyor. Tabii bu arada Astronotlar da boş durmayıp Ay’ın o ışıldayan şavkı karşısında aşka gelip Ay’a ilk ayak basanlardan olabiliyor. Bu öyle bir tutku aşktır ki;  bir bakıyorsun 8 gün,  3 saat, 17 dakikalık süren ay yolculuğu gerçekleştiğinde yankısı tüm dünyayı saracak bir şekilde sevinç çığlıklarına sahne olabiliyor. Ama ne ilginçtir ki, astronotların Ay’a ayak bastıklarının haberini alan insanlar bulundukları ülkelerde sevinç çığlıklarını atmosfer tabakası sayesinde kendi aralarında paylaşıp dünya sathında duyulurken, Ay’a giden astronotların ise daha Ay’a ilk adım atar atmaz attıkları zafer çığlıklarını değil kendi aralarında,  kendi kendilerine bile duyuramıyorlardı. Kendi aralarında ki iletişimi ancak başlarına taktıkları gaz maskelerinin altına yerleştirilmiş güçlü frekans dalgalı radyo vericilerle yapabiliyorlardı. Zaten dedik ya, Ay’da atmosfer yoktu,  onun için iletişimin gaz maskesi altında radyo dalgalarıyla sağlamaları son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Ay dünya gibi iki ayrı zırhla korunaklı da değildir. Nitekim Ay’ın böylesi korunaklı zırhları olmadığından üzerine sağanak halde yağan taşlar nedeniyle yüzey kısımları delik deşiktir de. Zira Ay’da krater alanların bolca olması ve metrelerce derinliklerde ki çukurluklarla kaplı olması bunun bariz bir göstergesidir zaten. İşte o an yoğun meteor bombardımanları altında Ay’da bulunmuş olsak biliniz ki hiçbir gürültüyü kulaklarımızla duyuyor olamayacaktık.    

        Öyle ya, ses dalgaları havanın bulunduğu alanlarda yayılıp duyulabiliyor olduğuna göre,  bu demektir ki Ay’da büyük şiddette sarsılmalarda olsa, kızılca kıyamet kopsa da hava (atmosfer) yoksa gürültü denen bir hadiseden bihaber olunacaktır. Neyse ki yaratılışından bugüne onca üzerine yağan meteor taşlarıyla delik deşik olmasına rağmen, yine de Yüce Allah’ın huzurunda ‘kahrında hoş lütfunda hoş’ niyazıyla her türden bombardımanlar karşısında sesini çıkartmayıp nur yüzünü somurtmamayı başaran bir Ay dedemizdir o.  Bizim açımızdan ise dünyamız gibi koruyucu atmosfer şemsiyesi olmadığı için bizi rahatsız edecek ne gürültüsüne  maruz kalmaktayız ne de bombardımanına maruz kalmaktayız. Sadece bize görüntü olarak üzerine yağan meteor bombardımanların ardından geriye içi boş taş yığınları, kayalıklar, çorak, susuz ve kurak sahalar kalmakta. Yine de siz bizim Ay sathının içi boş çorak dememize bakmayın, sonuçta hatırı sayılır derecede çok miktarda oksijen mevcut ya, bu Ay dedemiz için elbette ki kayda değer lütuftur. Ancak bir nebzecik oksijenin varlığı hayatın olabileceğine işaret teşkil etmez,  bilakis serbest halde olmayan mineral bileşiklerine tutunmuş halde oksijenin varlığına işaret teşkil eden bir durumdur bu. Kim bilir belki de oksijenin varlığı çocuklara şirin görünüp Ay dede olmak için vardır.  Sadece çocuklara mı,  biz yetişkinler içinse Ay’ın şavkı mehtaplı gecelerde gönlümüze kalbimize dokunup huzur kaynağı olmak için vardır elbet.

         Her neyse asıl üzerinde durmamız gereken Ay’ın ışık saçan nur yüzlü olmasından ziyade bilim dünyasında ne ifade ettiği çok mühimdir. Malumunuz bilim dünyasında Ay’ın nasıl meydana geldiği konusunda çok çeşitli görüşler ortaya konulmuştur. Nitekim kimi bilim adamları Ay’ın tıpkı dünyamız gibi sıcak bir gaz küre halden zamanla soğuyaraktan bugünkü halini aldığını şeklinde görüş serdederken,  kimi bilim adamları da Ay başlangıçta dünya ile birlikte bitişik halden zaman içerisinde birbirinden bir kütle halinde kopmasıyla birlikte dünyanın uydusu hale geldiği yönünde bir görüş serdetmişlerdir. İki ana görüşten hangisi daha kabul gören bir görüştür derseniz,  Ay’ın dünyadan git gide uzaklaşma eğilimi göstermesi, dünyanın 2/3’ünün sularla kaplı olması, geriye kalan 1/3’lük kısmın ise Pasifik okyanusun doldurduğu derin çukurla kaplı olması gibi bir takım emareler ikincisinin daha kabul edilebilir ağırlıkta görüş olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer önemli emare ise Pasifik okyanusun geri kalan bölümünü oluşturan granit tabakasının yok denecek kadar bütünlüğünü yitirmiş olmasıdır. Bir başka ifadeyle granit oluşumunda ki eksiklik Ay’ın dünyadan koptuğunu kendiliğinden ele veren önemli bir göstergelerden biridir diyebiliriz.  Hatta daha da önemli gösterge diyebileceğimiz emarelerden biride hiç kuşkusuz Ay’a ilk ayak basan astronotlardan Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, Apollo 11 uzay aracıyla aydan getirdikleri  kaya parçalarının yeryüzündeki kaya parçalarıyla karşılaştırması yapıldığında hem element ve mineral bakımdan benzer konumda oldukları hem de yaşça hemen hemen aynı olduğunun belirleniyor olmasıdır.  Her ne kadar yapı bakımdan tam olarak birebir eşleşmese de bu hipotezi doğrular gibi. Şurası da muhakkak astronomi, adeta kimyanın element bazında âlemşümul bir bilim olduğunu ortaya koymakta. Gerçektende dünyada bütün okyanuslarda benzer bir yapı söz konusu olduğu halde, Pasifik okyanusu bundan istisnadır. Nitekim George Gamow “Dünyamızın Hayat Hikâyesi” adlı eserinde, bu durumu ay yüzeyindeki üst kabuğun granit, alt tabakasının ise bazalt içermesinden hareketle; “Okyanustaki bir sürü ada üzerinde tek bir granit parçasına rastlanılmaz. Pasifik alanının dibi sadece bazalt kayalardan meydana gelmiş olduklarından şüphe yok gibidir. Sanki kozmik bir el, bu geniş alanın her tarafından granit tabakasını kaldırıp götürmüştür. Şu halde Pasifik Okyanusun şimdi kapladığı alan, Ay’ı meydana getiren madde yığınının koptuğu yerin ta kendisidir”  şeklinde bir görüş ifade ederek meseleye açıklık getirmiştir.

        Evet, bu görüş bugün hale geçerliliğini korumaya devam etmektedir. Anlaşılan o ki; ay dünyamızdan kopmuş olduğunu kabul etsek bile, şu bir gerçek hayat denen mucize sadece dünyamızda mevcut. Öyle ki, Ay’a yapılan Apollo 11 seferlerinde aydan getirilen kaya parçalarının hiçbirinde eser miktarda bile olsa her daim insanların ab-ı hayat olarak tanımlanan suyun varlığına rastlanılmadığı gibi hayat emaresi diyebileceğimiz bir tek fosile dahi denk gelinememiştir. Şimdi böyle bir durumda elbette ki Ay’da hayatın varlığından söz edilemez.   Hem hayat nasıl olsun ki, bir kere ay yüzeyi yaklaşık 120 santigrat derecelik ısıya sahip olması hasebiyle bu kadar yüksek derecede bir canlının hayatta kalması ne mümkün.  Kaldı ki, Dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte tamamladığı halde, Ay ise tam aksine 15 gündüz 15 gece olacak şekilde turunu tamamlayabilmekte. Bu demektir ki, bu denli ağır aheste kendi ekseni etrafında yavaşçasın dönmekle bir yanı devamlı olarak karanlığa mahkûm kalırken diğer yanı da devamlı olaraktan apaydınlık kalınmakta. Böylece 15 gündüz, 15 gece şeklinde devridaim eylenen bir süreçte Ay’da çok büyük sıcaklık farklarının oluşmasına geçit verilmiş olunur. Ayrıca ay, kütle bakımdan dünyamızdan 81 kat daha küçük olmasına küçük ama diğer gezegenlerin uydularıyla mukayese ettiğimizde hem hacimce hem de kütlece daha büyük olduğunu gözlemlemiş oluruz. İşte bu gözlemimizle birlikte gökyüzüne baktığımızda dünyaya kıyasla onu küçük inci uydumuz gözüyle temaşa ederiz hep.  Dikkat ederseniz dünyaya kıyasla küçük incimiz dedik,    bundan maksat Amerika kıtası ile Avrupa ve Afrika kıtalarının arasına sığacak kadar küçük pare incimiz oluşudur. İşte görüyorsunuz Ay’ın dünyaya kıyasla kütlece küçük oluşu çekim gücü etkisinin azalmasına yarayıp, böylece bu sayede yaşanmakta olan bir iki med-cezir hadiselerin dışında dünyamızın sıkça çalkalanıp denge ayarlarının bozulmasının önüne geçilmiş olunmakta. Bu arada çekim gücünün etkisi mi olurmuş burun kıvıranlar sanırım şu kadarıyla, yani çekim gücünün etkisi Dünyada 80 kilogram gelen bir insanın Ay’da 12 kilogram gelmesinden besbellidir demek kâfidir.

           Bilindiği üzere Ay dedemizin parlak yüzlü oluşunu her şeyden önce güneş ışınlarına borçludur. Böylece güneş sayesinde hem çocukların nurlu dedesi olmakta hem de güneşten gelen ışınları dünyaya yansıtmakla gece lambamız olmaktadır. Üstüne üstük gece lambamız tek tip bir lamba görünümünde de değildir, bilakis çok tiplidir.  Nitekim bir bakıyorsun kimi akşamları ‘Yeni Ay’ halinde parlamakta, kimi akşamları ‘Hilal Ay’ halinde parlamakta, kimi akşamları ‘Yarım Ay’ halinde parlamakta, kimi zamanda ‘Dolun Ay’ halinde parlamakta. Hatta Ay, bu arada tıpkı sahne ışıklarında olduğu gibi ışıklarını bir bakıyorsun küçültüyor, bir bakıyorsun büyütüyor, bir bakıyorsun karartıp tekrardan açıyor şeklinde envaı türlü ışıklandırma dönüşümleriyle seyredenleri kendine mest edip ruh dünyalarını adeta dalgalandırmakta da. Malumunuz ruh dünyamızı dalgalandıran bu dönüşümlerin ilk safhası ‘Yeni ay’la başlayıp, bu safha Ay’ın dünya ile güneş arasında bulunduğu konumdayken ortaya çıkmakta. Ay’ın sonraki dönüşümünde dünyaya bakan yüzü güneş tarafından aydınlandığında ise bu kez ruh dünyamızda bize tarihi açıdan Osmanlı üç hilalimizi,  şehit kanlarımızın rengine ışığıyla hilal kaşlı olarak akseden ay yıldızlı bayrağımızı ve dini ritüel olarak da on bir ayın sultanı Ramazan hilalimizi hatırlatan  ‘Hilal’ görünümlü safhaya geçiş yaptığını gözlemleriz.  Ve bu hilal yüzlü çehrenin akabinde Ay üzerindeki güneş ışınların yarım daire haline gelindiği aşamaya geçildiğinde ise hacimce büyüyerekten bu kez  ‘Yarım ay’ görünümüne bürünür.  Derken en nihayetinde Ay’ın bütün yüzeyinin aydınlık olmasıyla birlikte  ‘Dolunay’ safhasına geçiş yapılır. Ve dahi tüm bu ruhumuzu dalgalandıran nurlu yüz çehresi dönüşümler periyodik bir şekilde 29,5 günde bir tekrarlanır da. Öyle ki o nurlu yüz çehrelerin her birini dönüşümlü olarak her seyreyleyişimizde iç dünyamızda yaşadığımız ruhi dalgalanmalar bizlere her daim ilaç gibi gelmesinin yanı sıra ışığıyla üzerimize sekinet yağarcasına çağımızın o amansız stres hastalığını üzerimizden atarız da. Bakınız yüce Allah (c.c) yarattığı gece lambamız Ay hakkında ne buyuruyor: “Gök de burçlar yaratan, onların içinde bir çerağ ve nurlu bir ay barındıran (Allah-u Teâlâ)’nın şânı ne yücedir!”  (Furkan, 61).

            Evet,  Amenna ve saddakna. Yüce Allah’ın şanının yüce olduğu yarattıklarının hiçbirinin tesadüfi bir eser olarak meydana gelmediğinden besbellidir. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta  “Güneş’de, ay da bir hesap iledir”  (Rahman, 5) diye beyan buyurmakla ister eskiden kullanılan gerek yıldızların yerlerini belirlemesiyle, gerek kıble yönünü tespit etmesiyle, gerekse gündüz ve gece saatlerini belirlemesiyle meşhur astronomik hesap aleti usturlap ile isterse günümüzde kullanılan modern astronomi aletlerle yapılan ölçüm hesaplamalara bakıldığında Güneş ve Ay’ın hareketlerinde milim sapmayacak derecede mükemmel bir ayar sisteminin varlığına işaret buyuruyor. Zaten ayarlarda en ufak bir hesap hatası olsa tüm canlı ve cansız âlemden asla söz edemeyecektik. Hele içinde bizatihi konuk olduğumuz dünyamızın evrende konumlandığı yörüngeye baktığımızda hem güneşe olan uzaklığının hem de Ay’a olan uzaklığı belli bir matematiksel hesaba dayalı ve beli bir formül üzerine kurulu olduğunu görürüz. Hiç kuşkusuz bu müthiş ince ayar üzerine kurulu sistem sayesinde Güneş, Dünya ve Ay’ın arasında ki mevcut çekim kanunlarının yaratılışından bugüne dünya dengelerimiz sarsılmadan tamtakır işler halde bugünlere geldik diyebiliriz.  Öyle ki, denizlerin dalga dalga kabarmasına yol açan med cezir (gel-git)  olayı kütle çekim kanunlarıyla yılda iki kez dizginlendiği gibi çevrimsel bozulmalara neden olacak türden oluşacak bir takım fiziki hadiselerin belli bir hesap planı dâhilinde önüne geçilmekte. Bize her ne kadar ilk etapta deprem, sel gibi bir dizi hadiseler felaket gibi gelse de unutmayalım ki pek çok hadiselerin arka planında hayrımıza vesile olacak ortada ya bir enerji boşalması bir durum söz konusu ya da tabiat dengelerinin yerli yerine oturtulması denen bir programlama söz konusudur. Dolayısıyla bu ve buna benzer programlamaların varlığını düşünerekten dünya sathında olduğu gibi aynen gök kubbede de konumlanmış her bir gök cismi arasındaki denge ayarlarına ve birbirleri arasında ki mesafelere, yörünge trafiğine de bu gözle bakmakta fayda vardır. Nitekim insanoğlunun modern aletlerle yaptığı çalışmalar ve ölçümler neticesinde Ay ile Dünya arasındaki yol trafiği mesafenin takriben 384.400 kilometre olduğu hesaplanmıştır. Bu demektir ki,   ay ışığının 384.400 kilometrelik mesafeden dünyaya gelişi bir saniyelik zaman diliminde gerçekleşmektedir.  Bu mesafe asla rasgele dizayn edilmiş bir uzaklık değil elbet. Hele es kaza bu mesafenin azcık bir ileri ya da bir geri yerinden oynamış olsa dünyada med-cezir hadiseleri yılda artık bir iki kez değil hemen her gün sıkça tekrarlanıp deniz dalgalarının dünyamızı tsunami felaketine sürüklemesi kaçınılmaz alınyazımız olacaktı.

     Öyle ya,  madem kâinat nizamı insan ufkunun alamayacağı Yüce Allah’ın takdiriyle belli bir hesaba dayalı işler halde yürümekte,  o halde tüm kâinat nizamı içerisinde bilhassa Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın takriben 384.400 kilometrelik bir ayar üzere oturtulmuş olmasına çok şükretmemiz gerekir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza kilometrelerce ötede aramızda gerçekleşen döngü ayarlarımız en ufak bir kazaya ve karışıklığa meydan vermeksizin korunmaktadır. Üstelik tüm bu hesap ve plana dayalı ayarlamalar Ay’ında tıpkı diğer gök cisimleri gibi kendine özgü birçok döngü hareketlerini yapabilmesine kazasız belasız fırsat tanıyacak bir şekilde ayarlanmış durumdadır.  Nitekim Ay’ın dünya ile birlikte eş zamanlı olarak gerek güneş etrafındaki 365 gün 6 saat olarak turlayışı gerekse diğer gezegenlerin çekim gücüne (gravitasyon) bağlı olarak güneş sisteminin bir parçası olarak kendi konumlandıkları yörüngelerinde turlayışları belli bir hesabın ve belli bir planın varlığını ve işleyişini ortaya koyan bariz göstergelerdir. Hakeza Ay’ın dünya ve Güneşin etrafında saatin ters yönünde batıdan doğuya doğru dönmesi de belli bir planın varlığını ve işleyişini ortaya koyan bariz bir göstergedir.

     Velhasıl-ı kelam; akşamsefamız Ay Dede ışığımızı şu meşhur ilahimizle bağlayarak meramımızı şöyle dile getirebiliriz de:

Taleal Bedru Aleyna

Min Seniyyatil Veda

Vecebeş Şükrü Aleyna

Veda Alil Lehida

               ***

Ay Doğdu üzerimize

Veda Tepelerinden

Şükür gerekti Bizlere

Allah’a davetinden

                ***

Eyyühel Meb’u Süfina

Ci’te Bil Emril Mut’a

Ci’te Şereftel Medina

Merhaben Ya Hayra Da

                ***

Ey Bizden seçilen Elçi

Yüce Bir Davetle Geldin

Sen Bu Şehre Şeref Verdin

Ey Sevgili Hoş Geldin

                ***

Ente Şemsün Ente Bedrun

Ente Nurun Ala Nur

Ente Misbahus Süreyya

Ya Habibi Ya Rasul

             ***

Sen Güneşsin Sen Aysın

Sen Nur Üstünde Nursun

Sen Süreyya Işığısın

Ey Sevgili Ey Rasul

 

Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/aksamsefasi-ay-dede-5312-kose-yazisi