20 Haziran 2022 Pazartesi

KROMOZOM DÜNYASI


 

KROMOZOM DÜNYASI

            SELİM GÜRBÜZER

 Hücrenin temel yapıtaşlarını oluşturan kromozomlar genetik özelliklerini nesiller boyu dölden döle beraberinde taşır hep.  Şöyle ki canlının temellerini ovaryum denen yumurta hücresi ile spermatozoon denen erkek üreme hücresinin bir araya gelip diploit (2n) zigot oluşturmasıyla atılmakta.  Temeli atılan zigotla birlikte dokuları ve organları oluşturacak olan milyonlarca hücre toplulukları bu kez birbiri ardı sıra bölünmeler eşliğinde embriyolojik bir yapı ortaya çıkarır. Düşünsenize böylesi bir yapı içerisinde milyonlar rakamlarla ifade edilecek sayıda hücre oluşumları milim sapmaksızın adrese teslim bir şekilde kendisinin konumlayacağı mekânlarda doku ve organ oluşumunu gerçekleştirebiliyorlar. Nitekim embriyo oluşumunun ardından fetüs safhasına geçişle birlikte canlı oluşumunun tüm uzuvları tamamlanmış olur.  

 İşte görüyorsunuz insanoğlu anne rahminde hücre safhasından embriyolojik safhaya, embriyolojik safhasından fetüs ve cenin safhasına geçişler yaptığında tüm bunlardan hiçbir şekilde haberdar olmaksızın dokuz aylık bir sürecin sonunda kendini dünyaya atıvermiş olmakta. Ta ki insanoğlu dünyaya adım atıp sonrasında akil baliğ olur, işte o zaman ya birilerinin anlatımıyla ya da embriyoloji kitaplarında ne olup bittiğini öğrenmek suretiyle ancak anne karnında ki geçirmiş olduğu safhalardan haberdar olabiliyor. Merak bu ya,  hele birde insanoğlu embriyolojik safhanın başlangıcı olan hücre âleminin temellerini oluşturan kromozom dünyasının derinliklerine dalıp izini iz sürdükçe vücut azalarının nasıl meydana geldiğinden de haberdar olmuş olur.  Madem işin içinde kendi vücut azalarımızı tanıyıp durum vaziyetten haberdar olmak var,  o halde daha ne duruyoruz derhal hücre âleminde olan biteni daha iyi kavramak açısından anatomik kaynak taramalara hız verip kromozom dünyasına atacağımız ilk adımda ilk önce hücrenin bölünme safhalarından başlayaraktan kromozom dünyasının izini sürmek gerektir. Hiç kuşkusuz kromozom dünyasının izini sürerken de bizim kendi vücut yapımızı kavramamız açısından metafaz ve anafaz safhaları bu iş için en ideal safhalar olacaktır.  Nitekim bu söz konusu safhaların izini sürdüğümüzde adeta bir binayı oluşturan kiriş ve kolonlar gibi birbirlerine kenetlenmiş V şeklinde ki kromozomlarla karşılaşmamız an meselesidir diyebiliriz.  Derken V şeklindeki kromozomları birbirine bağlayan sentromer (kinetokor) denen çekme kancasına benzer yuvarlağımsı yapılarla birlikte vücut binasının inşa edildiğini görürüz. Öyle ki söz konusu inşa yapısı 1 ya da 2 boğumlu kollarıyla kendini gösterip bunlardan birincisi primer boğum olarak adından söz ettirirken, diğeri de sekonder boğum olarak adından söz ettirir. Malumunuz primer boğum hemen hemen tüm kromozomlarda çengel kolon görevi ifa ederken sekonder boğumda bazı kromozomlarda uca yakın kısımlarında çengel kolon görevi ifa etmiş olur. Böylece kromozom morfolojisi bir noktada sekonder boğumların uzun veya kısa oluşuna göre anlam kazanmış olur. Hatta bu anlam bütünlüğü içerisinde kromozomların yuvarlak halka şeklindeki bölümleri biyoloji literatüründe uydu yapılar olarak tanımlanırken kromozomların içinde kendine yer edinecek kadar kısalmış ve dahi kalınlaşmış kromatin ipliksi yapılarda kromonema olarak tanımlanır.  Bu arada kromozomun birer kromonema içeren yarımları ise kromatid olarak ad alır.  Malum iki kromatitin bir araya gelmesiyle de kromozom oluşur.

         Aslında kromozomlar bünyesinde barındırdığı sentromerin aldığı pozisyona göre de kategorize edilmekte. Şöyle ki sentromeri ortada olan kromozomlara ‘metasentrik’ denirken, sentromeri bir uca yakın olan kromozomlara da  submetasentrik’  denir. Ve sentromerleri tümüyle bir uçta bulunanlara ise  akrosentrik’  (telosentrik)  denip böylece kromozomlar sentromerin bulunduğu pozisyona göre bu isimlerle de kategorize edilmiş olurlar. Bu şekilde kategorize edildikleri şundan besbellidir ki mesela kromozomlar metafaz safhasında çekirdek zarının erimesinin akabinde bir yıldız doğmuş gibisine bir sentromer yıldız oluşumuyla birlikte iğ ipliklerine takılıp kutuplarda sentromer sayesinde kollarını açmış iki kromatid kardeş hücre şeklinde, yani 23 kromozom olacak şekilde kutuplara doğru çekilmiş halde pozisyon almış olurlar.  

        İnsan vücudu yukarıda bahsettiğimiz üzere başlangıçta esasen sperm hücresiyle yumurta hücresinin birleşiminden meydana gelen tek bir zigot hücreden halk olmuştur. Ki; 13 yaşına gelen genç bir kızın yumurtaları yumurta kanallarından ilerleyerekten uterusa doğru geçiş yapar. Hakeza ergenlik yaşına ayak basmış bir erkeğin testisleri (erkek organ) de tıpkı kız çocuğunun yumurtalıklarında olduğu gibi benzer işlev görüp sperma üretmek için seferber olur. Malumunuz döllenme olayı evlenecek çiftlerin izdivacıyla gerçekleştiğinde döllenen dişi yumurta hücresi döl yatağına (rahim duvarına) yapışıp burada embriyonik gelişim safhalarına geçiş yapılır. Böylece zigotun kendi içinde birbiri ardınca bölünmeler eşliğinde embriyolojik gelişimini tamamlayıp doğacak olan nur topu bebeğin taslağı hükmünde fetüs safhasına geçiş yapılır. Düşünsenize nerden nereye diyebileceğimiz noktada, ana rahminde yaklaşık 4 ila 6 milimetre uzunluğunda bir aylık embriyon safhasındaki bir canlı taslağı uzuvlarına kavuşmuş halde fetüs safhasına geçiş yapıp 9 aylık sürecin sonunda dünyaya nur topu bebek olarak gelivermiş olmakta.  Öyle ki anne karnında iken embriyo göbek bağı kanalıyla tüm ihtiyaçları giderilecek şekilde muhafaza altına alınıp doğuma ramak kala diyeceğimiz noktada çocuğun vücudu 1 ila 2 trilyon arası hücreye ulaşacak seviyelerde tamamlanmış olur.  Derken doğum sonrasında da hücre faaliyetleri hız kesmeyip dünyada yaşadığı sürece beden hücreleri sürekli olarak kendi kendini yenileyip gelişimini devam ettirir de. Nitekim göbek bağı kesilen bir bebeğin artık embriyon ve fetüs safhalarındaki geçirdiği hayat serüveniyle ilişkisi kesilip bu kez konuk olacağı dünyada hem ruhen hem de bedenen ilişkisini devam ettirecek yeni bir gelişim evresi devreye girecektir. Öyle ki Kur’an’ın tâ günümüz 1400 yıl öncesinden müjdelediği insanın bir damla sudan yaratılış mucizesi dünyada son nefesine kadar içeceği ab-ı hayat su ile müsemma bir mucizevi bir hayatla buluşmuş olunur.  

Hücre bölünmesi bilindiği üzere mitoz ve mayoz bölünme başlıkları altında iki kategoride cereyan eder. Mitoz esasen bölünen hücrenin yaklaşık 20 ila 30 çeşit atom kullanımı sonucu aynı özellikte iki kardeş hücre verme olayıdır.  İşte bu tariften de anlaşıldığı üzere enteresan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu fark ederiz.  Düşünebiliyor musunuz mitoz bölünmeyle hem hücre bölünme safhaları gerçekleşir hem de kendisiyle aynı birebir iki hücre üretimi gerçekleşmiş olur. Üstelik iki hücre oluşumu başlangıçtaki 46 kromozomluk sayısını koruyacak şekilde konumlanarak çoğalıp yoluna devam edecektir.  

Peki, mayoz bölünme nasıl gerçekleşir? Malum bu bölünme şekli eşeysel yolla çoğalan canlıların somatik hücrelerin bünyesinde değil, gamet hücreleri içerisinde gerçekleşen bir üreme biçimidir. Dahası mitoz bölünme şeklinden en belirgin farkı başlangıçtaki 46 kromozomlu ana hücreden meydana gelen iki yavru hücrenin 23 kromozoma indirgendiği bir bölünmenin vuku bulmasıdır. Derken böylesi bir bölünme sayesinde iki yavru hücrenin birleşmesiyle oluşan zigottan insan soyunun devamı gerçekleşir. Öyle ki homolog (eş) kromozomların aynı lokuslarında sperm ve yumurtadaki genler karşılıklı olarak kendine eş seçip böylece döllenmiş yumurtadan 2n kromozomlu zigot oluşumu vuku bulur. Hatta mayoz bölünmeden beklenen maksat hâsıl olup bu arada yarı anneden yarı babadan gelen allel genlerin vücut bulup bu arada doğacak olan çocuğun cinsini belirleyen cinsiyet geni denen amelogenin geni de sahne almış olur. Nasıl mı?  Mesela, eğer yumurtadan gelen X kromozomu spermanın X kromozomu ile birleşirse doğacak bebek kız olacak demektir, yok eğer X kromozomu erkeğin Y kromozomu ile birleşirse doğacak olan bebek erkek olacak demektir. Ayrıca bilimsel çalışmalar sonucu asit ortamda X, bazik ortamda ise Y kromozom ihtiva eden spermaların daha aktif olduğu belirlenmiştir. Zaten ilahi irade ve yaratıcı güç doğacak çocuğun hangi cinsten olmasını murad etmişse o ortamın şartları da beraberinde yaratılmış olmakta.   Bu durumda ortam şartlarının tamamlanmasıyla birlikte doğacak olan çocuğun cinsiyet ayırımı yapmaksızın 9 aylık sürecin akabinde ister kız ister erkek doğmuş olsun hiç fark etmez, bu noktada Allah’a hamd edip amenna ve saddakna demek düşer bize.  Hem nasıl tasdik etmeyelim ki, sağlıklı doğduğumuza şükretmek yetmez mi?  Düşünsenize ortada doğum öncesi anne karnında öyle mükemmel matematik program işlemekte ki dünyaya sağ salim gelebiliyoruz. Ortada böyle mükemmel program olmasa hak getire, kim bilir halimiz nice olurdu,  hatta halimizin nice olmasına bile fırsat kalmadan hiç şüphesiz insan ortada ne insan nesli kalırdı ne de yaratık. Gerçekten de insan nesli yaratılışından kıyamete dek öyle mükemmel programlanmış ki; insanın yaratılış fıtratı gereği zaten programsızlığı kabul etmez de.  Ki; insanın azalarını oluşturan tüm hücrelerin şifre kodları nesilden nesile muhafaza edilerek devam ettiriliyor. Nitekim bu süreci mayoz bölünmenin safhalarına tek tek baktığımızda net bir şekilde görmek pekâlâ mümkün.  Madem öyle bu söz konusu safhalar neymiş bir izleyip görelim:

      1-) Profaz: Bu safha en uzun safhalardan olup kat ettiği safhalar şu isimler eşliğinde anlam kazanır;

      - Leptoten:

      Bu safhada kromozomlar çok ince ve narin iplikçikler halinde olup belli belirsiz yapıdadırlar. Daha çok cisimcikler olarak kendilerini gösterirler.

      - Zigoten:

      Bu safhada erkek ve dişiden gelen eş kromozom çiftlerinin belirginleşmesi yönünde eğilim gösterirler. Hatta her kromozom çiftinden dört kromatid belirip dörtlü yapı halde birbirlerine tutunurlar.

      -Pakiten:

      Bu safhada eş kromozomların çiftleşme süreçleri tamamlanır. Safhanın tamamlanması akabinde ise eş kromozomlar uzunlamasına ortadan ayrılıp her eş kromozomdan dört kromatit teşekkül etmiş olur. Böylece oluşan kromatitler kendilerine yeni bir yurt edinerek konumlanmış olurlar.

       - Diploten:

       Bu safhada çiftleşmiş kromozomlar birbirinden ayrılarak karşılıklı gen değişiminde bulunacakları noktada birbirlerine bağlanırlar.

       2-)Metafaz I: Bu safhada kromozomlar hücrenin ekvator kısmında dizilim gösterirler. Derken bu dizilimde her bir eş kromozom çifti metafaz safhasında sentromer vasıtasıyla iğ ipliklerine takılıp bu sayede kutuplara doğru çekilişi gerçekleşir.  

      3-)Anafaz:

      Bu safhada kutuplara çekilen kromozomlar üzerinde adeta fay yarıklarını andırır kırılmalar başlar, ama ayrılan kromozomlar ilk yapılarını muhafaza edemezler. Çünkü buluşma noktalarında kromozom parçaları değişimi gerçekleşip meydana gelen gamet hücrelerinin her birinden ise yeni hücre oluşumları teşekkül etmiş olur.

       4-)Telofaz I ve sonraki II. Mayoz bölünme Safhası:

       Kromozomların karşılıklı kutuplarda zirve yaptığı safhadır. Nitekim Telofaz I safhasının I. Mayoz aşama süreci tamamlanır tamamlanmaz hemen akabinde ortaya yepyeni iki yavru hücre teşekkülü meydan gelmiş olur.  

        II. Mayoz aşamasında ise malum kısa süren bir profaz safhasıyla start alıp devamında Metafaz II’ye geçiş yapılır. Geçiş yapılan bu safhanın ekvator kısmında dizilen her bir kromozomun sentromerleriyle birlikte bölününce devamı aşamada bu kez adına eş yavru kromozomlar denen kromatitleri oluştururlar. Böylece oluşan kromatitler karşılıklı kutuplara çekildiğinde önce anafaz II safhasına sonrasında da telofaz safhasına geçiş yapılır. Derken mayoz yapılanmasıyla başlayan normal sayıda kromozomlu eşeysel hücre oluşumunun yarı sayısı kadar kromozomlu bir yapılanmaya evrilip 4 yeni hücre oluşumu vuku bulmuş olur. Bir başka ifadeyle II. Mayozun sonunda her cinse ait cinsiyet ana hücrelerinden erkek için 4 adet spermatid oluşurken, dişi içinde ovumla birlikte ikinci kutup cisimciği taslağı meydana gelmiş olur. Taslak hücrelerin olgunlaşıp gelişecekleri yer hiç kuşkusuz cinsiyet organları olup,  sperm veya yumurta birikimi ait oldukları haznelerde veya kanallarda depolanırlar. Şöyle ki; erkekte spermatogonium (meni) seminifer tüpler içerisinde birikirken, dişi de ise oogonium (yumurta ana hücresi) dişinin yumurtalıklarında birikim gerçekleşir. Ta ki erkek ve dişi bireylerin bir araya geleceği vuslat gününe kadar bu iki hücreden sadır olacak çocuğun program kodları yaklaşık 20 ila 25 yıl ebeveynlerin vücudunda beklemeye alınırlar. İşte özetle sunmaya çalıştığımız bu söz konusu eşey hücrelerinin ait oldukları bireylerin üreme organlarında geçirmiş oldukları bölünme ve çoğalma evreleri aynı zamanda tasavvufi hayatta da aşama aşama gerçekleşen “Hamdım-yandım-piştim” evrelerini bize hatırlatan bir durumdur bu.

        Genellikle her nükleolusta bu özel bölgeye sahip iki kromozom vardır. Bir başka ifadeyle insan genomunda kromozomlar çift halde bulunurlar. Dolayısıyla hâlihazırda mevcut kromozom serisinden bir başka seride kromozom meydana gelebilmesi için yoğun bir faaliyete gerek vardır.  Ki; hücre içerisinde dur durak bilmeyen kromozom faaliyetleri her an her salise işlemekte zaten. Derken bu yoğun ve hummalı çalışmaların neticesinde tek yumurta ikizleri hariç tıpa tıp birbirlerine benzemeyen tipte,  kendine özgü parmak izi ve kendine özgü DNA profili mührü ile anne karnından dünyaya nur topu bir bebek doğuvermiş olur. İşte böylesi kutlu doğuma mührünü vuran hücre çekirdeğinde bulunan cisimcik veya çekirdekçik anlamında bu tip kromozomlara “nükleolar kromozom” denmektedir. Şayet döllenmiş bir yumurta normal bölünmenin aksine erken bir evrede yarım bölünmeyle gelişme kayd edip tek bir yumurtaya dönüşürse doğacak çocuklar biliniz ki dış görünüş itibariyle birbirine benzer “tek yumurta ikizler” olacak demektir. Yok, eğer ikizler ayrı ayrı yumurtalardan embriyolojik gelişimini tamamlarsa doğacak olan çocuklar biliniz ki dış görünüş itibariyle çokta birbirine tıpa tıp benzemeyen “çift yumurta ikizler” olacak demektir. Böylece her iki durumda da ortak payda doğmuş olduklarında hayata merhaba diyecek olmalarıdır.    

          İlginçtir kromozom içerisinde yer alan genler değişik kombinasyonlarla, değişik atraksiyonlarda bulunaraktan yer değiştirebiliyor da. Tabiî ki bu tip kombinasyon ve atraksiyonlar aynı zamanda değişik tipte karakterlerin ortaya çıkması demektir. Aslında bu tip atraksiyonlara nadirde rastlansa sonuçta nükseden atraksiyonlar genetik olabileceği gibi dış kaynaklı atraksiyonlar şeklinde de olabiliyor.  Hatta kromozomlar çeşitli kimyasal maddeler, X ve ultraviyole ışınları gibi bir takım dış kaynaklı etken unsurlara maruz bırakıldığında kromozomlar üzerindeki allel genlerin enine kopmasına neden olabildiği gibi kromozom üzerinde kopan parçaların yerine bir başka kopmuş kromozom parçalarının yapışması da söz konusu olabiliyor.  Dikkat edin kopmuş olan yere yapışır dedik, bu demektir ki kromozomun sağlam olan kısmına veya ucuna yapışmaz manasına yapışma hadisesidir bu. Zira ökaryotik linear kromozomların uçlarında bulunan, aynı zamanda herhangi bir gen kodlamayan özelleşmiş heterokromatin yapılar denen telomerlerin bir takım polarite oluşumlara karşı adeta kendi önlemini alaraktan kromozomların rastgele çift zincir DNA kırılmalarından ve nükleolitik parçalanmalarından koruyabiliyor. Yetmedi icabında istenmeyen kromozom uçlarının birleşmesinden diyebileceğimiz kromozom parçalarının yapışmasını engelleyici tavırda sergileyebilmekteler. Ancak şu da var ki gelip geçici türden arızi kopmalara bağlı olarak, yani genler üzerinde istisnai diyebileceğimiz türden değişikliklerin olması da söz konusu olabilmektedir ki, bu durum biyoloji bilim dalında mutasyon hadisesi olarak karşılık bulur.  Hiç kuşkusuz istisnai türden değişiklikler orijinalliğin dışında yeni bir yaratık ya da yeni bir tür orta koyamayacaktır.  Fakat bu konuda gel gör ki bir takım dogma kafalar bu gerçeği ters yüz edip bugün olmuş gelinen noktada çeşitli kimyasal maddelerin, X ve ultraviyole ışınları gibi dış kaynaklı faktörler nedeniyle kromozomlar üzerinde mutagenik oluşumları tetiklediği bir takım sonradan nüksetmiş değişiklikleri evrime delil olarak sunmanın peşindedirler halen. Oysaki burada söz konusu değişiklik bir karakteristik değişiklik olmayıp, tam aksine genetik karttaki bir noktayı bertaraf etme operasyonudur. Nitekim bu tür arızi değişiklerin bugüne kadar bir canlıdan başka bir canlıya dönüşüm şeklinde bir vaka tezahür etmemiştir. Maalesef bu gerçeklere rağmen göz göre göre aklını evrimle bozmuş bu zavallılar akşam yatıp sabah uyandıklarında huylu huyundan vazgeçmez misali hep kendi bildiklerini okumaya devam etmekle kafa dağıtmaktalar.

           İcabında hücre içerisinde çok büyük yapıda, hem nükleusun hem de hücrenin büyümesine neden olan devasa nitelikte kromozomlar da görülebiliyor. Ki,  bu tip kromozomlar biyoloji bilim dalında “dev kromozomlar” olarak karşılık bulup aynı zamanda bu tip kromozomlar politen kromozom ve lamba fırçası kromozomlar olarak da 2 başlık altında kategorize edilirler:     

         - Lamba fırçası şeklindeki dev kromozomlar politen kromozomlara nispeten daha uzun olup, en çok omurgalı ve omurgasız hayvanlarda daha henüz döllenecek duruma gelmemiş dişi gamet hücrelerin oositlerinde veya mayoz bölünmenin diploten safhasında görülürler.  Aynı zamanda lamba fırçası dev kromozomlar 4 kromatid ve bir nükleotid eksen üzerine konumlanıp,  diploten safhası sonrası küçülme eğilimi gösterirler.

         -Politen kromozomlar daha çok çift kanatlılar denen böcek takımından diptera adlı sinek larvalarının trake, tükürük ve yağ hücrelerinde bulunurlar. Bu tip kromozomların büyüklüğü normal somatik hücrelerden daha iri olduğu gözlemlenmiştir. Nasıl mı?  Mesela meyve sineği veya sirke sineği olarak bilinen drosophila melanogaster böceğinde politen haldeki dördüncü kromozomu normal haldeki aynı kromozomdan 100 kat daha büyüktür. Dolayısıyla bu manada politen çok iplikli anlamına gelip, laboratuvar analiz çalışmaları sonucu politenlerin çok sayıda iplikten meydana geldiği belirlenmiştir. Aynı zamanda bu ipliklerin kromozom zincirini oluşturan nükleotidler olduğu tespit edilmiştir. Hakeza mayoz bölünmenin profaz safhasında görülen gen bölgeleri üzerinde düğüm benzeri oluşumlar da nükleotid oluşturmak için vardırlar. İyi ki de varlar, bu sayede genlerin kromozom zinciri üzerinde konumlandığını fark edivermiş olduk.

         Şurası muhakkak hücre bölünmesi olmaksızın veya çekirdek zarı erimeksizin de normal şartlarda bir hücrenin kromozomunda kaba ve şekilsiz bir granül materyal içeren kromatin iplikleri yapıda kromonemalar bile ardı sıra bölünmeler geçirebiliyor. Dolayısıyla kromonemaların (kromatin iplikleri) uzunlamasına bu şekilde ardı sıra defalarca bölünebilme kabiliyeti gösterebilme hadisesi  “endomitoz”  olarak karşılık bulmuş olur.  Derken endomitoz hadisesiyle birlikte meydana gelen iplikler birbirlerinden ayrılmayıp birlikte bantlar oluştururlar da. Malum bant oluşumlarda çeşit çeşittir, nitekim iki bant arasında kalan kısımlar  interbant diye addedilirken, hâlihazırdaki kromozoma eşit çapta veya yuvarlakça görünümde olan cisimcik tarzı uydu bantlarda  satellit” olarak addedilir.  Ve bu cisimcik tarzı uydu bantlar flament denilen iplikle kromozoma bağlanıp, böylece sekonder boğum kromozom kalınlığında satellit ihtiva eden bu tip kromozomlar “sat kromozomlar”  olarak isimlendirilirken, kromozomun uç kısımları da “telomer kromozom” olarak isimlendirilir.

          Belki aklımızdan şu geçebilir; kromozom dünyasında isimlendirme şart mıdır, şart olmasa da adını koymalı ki en azından herhangi bireye ait gerek kromozom sayısı hakkında, gerek şekli ve büyüklüğü hakkında tüm detaylarıyla birlikte karyotipi ortaya konulabilsin. Nitekim her bireyin karyotipini belirlemeye yönelik çalışmalarda mesela o bireyin kromozomlarının metafaz ve anafaz safhasında iken sıcak su, asit buharı, alkolik çözelti ve potasyum siyanür gibi maddelerle muamele edildiğinde, kromozom yapısının spiral şeklinde olduğu görülecektir. İşte böylesine büyük veya küçük spiral görünümlü yapılar kromozom zinciri biçiminde sahne aldıklarında karyotipi belirlenip sayılarla rakamlarla ya da pik görüntülerle isimlendirilmiş olur da.  Nitekim karyotipin belirlenmesinde her bir pikin döngü sayısı çok önemli işaret taşları olup isimlendirmede mesela bir pik görüntüsünde büyük spirallerin dönüm sayısı 10–30 arası aralık bandında bir değerle isimlendirme yapılırken küçük spirallerin döngü (kıvrım sayımı) sayısı da büyük spirallere nispeten daha fazlaca olacaktır.

          Hele bilhassa kimliklendirmeye yönelik çalışmalarda gen bölgelerinin isimlendirilmesi çok daha önem arz etmektedir.  Hiç kuşkusuz bu isimlendirmenin asıl işaret taşları yukarıda da belirttiğimiz üzere bir kromozom içerisinde birbiri ardınca dizilim gösteren genlerden başkası değildir elbet. Ne diyelim,  işte yukarıda anlatılanlardan da fark etmişsinizdir ya,  ister kimliklendirme çalışmalarında ister dişi birey olsun, ister erkek birey olsun hiç fark etmez sonuçta tüm hücrelere damgasını vuran asıl ana etken unsur genlerdir. Bir başka ifadeyle canlının tüm özelliklerine büyük ölçüde katkı yapan ana unsur gen olmaktadır.  Öyle ki; genler tüm canlıların karakteristik özelliklerini bünyesinde barındıran tek soyağacı kütüğüdür. Öyle ki böylesi soyağacı kütüğü içerisine bir bireye ait kodlanmış tüm bilgiler DNA belleğinde kayıt altına alınaraktan saklı tutulmasaydı ne çocuğun annesi ve babasının kim olduğunu belirlenebilirdi ne de çoğun karakteristik özellikleri ortaya konulabilirdi.  Belli ki gen âlemine yön veren İlahi güç böyle murad etmektedir.  İşte İlahi kaynaklı bu muradın gereği olarak kromozomlar protein yapısında genetik bilgileri depolarında saklı tutarlar da. Hatta sadece depolarda değil daha garantili bir yöntemle tüm genetik bilgiler lüzumu halinde kullanılmak üzere DNA veri tabanında kayıt altına alınır. Mesela tek bir sinir hücresi nörona takriben 50 bin sayfalık devasa bir külliyat sığdırılmış durumda olmanın yanı sıra hemen her bilgi veri tabanında saklı tutulabiliyor da. Belli ki sinir hücreleri bu amaç doğrultusunda tüm üniteleri binlerce giriş çıkış kabloları ile donatılmıştır.  Bu arada belirtmekte fayda var; bu tip kayıt işlemleri tek bir kromozom için sınırlı kalmayıp, diğer kromozomları da kapsayacak kapasitede bilgi ağı donanımı söz konusudur. Öyle ya, mademki vücudumuzdaki tüm hücrelerimizde kodlu olan kromozom sayısı 10.000 gen sayıda kapasiteyle donatılmış,  o halde sadece tek bir kromozom için bilgi bellek sayısının yapılacak olan bir hesaplama neticesinde 10.000x10.000 = 1.000.000.000 (1 milyar)  gibi bir rakamı bulacak demektir.

         Velhasıl-ı kelam; hücre âlem içerisinde anlaşılan o ki, bilgi enformasyonda en büyük pay sahibi kromozom dünyasına ve kromozom dünyasının başkanlığını yapan DNA’ya ait şeref olarak karşımıza çıkmaktadır.

          Vesselam.   

          https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/kromozom-dunyasi-5884-kose-yazisi

 

 

18 Haziran 2022 Cumartesi

HÜCREDEN ALLAH’A


 

           HÜCREDEN ALLAH’A

         SELİM GÜRBÜZER

         Evrimciler canlı oluşumunun tesadüfi bir eser olarak ortaya çıkan bir hücre oluşumuyla start aldığını söyleye dursunlar, oysa ki hücrenin bizatihi kendi varlığı evrimciler için ciddi bir problem teşkil etmektedir.  Onlara göre cansız maddeler ya kimyasal reaksiyonlara girerek ya da şimşek çakması gibi olağan üstü tabiat olayların etkisiyle ortaya çıkan bir takım karışımların sonucunda hücre meydana gelmiş güya.  Oysa bu güne kadar cansız maddelerin canlıyı meydana getirecek herhangi bir bilimsel deney gerçekleştirilememiştir. Her ne kadar Alman bilgini Ernst Haeckell; “Bana su, kimyasal madde ve kâfi derecede zaman verilirse insan yaratabilirim” anlamında maksadını aşan sözler sarf etse de bugünkü bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gerçekler bu tür maksadı aşan çıkışların kuru bir gürültüden öteye geçemeyecek çıkışlar olmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir. Bikere canlı cansız varlıkların yaratılışından bugüne tabiata ve insana yön verme bakımdan tabiat insanı değil, bilakis insan tabiatı yönlendirip peşine takıp sürükleye gelmiştir hep. Öyle ki insanoğlu tabiatı işleyerek kendine ekonomik alan oluşturduğu gibi ekonominin temelinde yatan pek çok maddi elemanları avucunda tutarak adeta onunla istediği şekilde oyun oynamasını bilmiştir. Yani öyle anlaşılıyor ki; oyun kurucu maddi elemanlar ve eşyanın tabiatı değil, bizatihi insandır.  Nitekim maddi elemanların oyun kuramadığı şundan besbellidir ki canlılığın yapı taşları sayılan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri bir araya getirdiğimizde ortaya yeni bir canlı türü ortaya çıkmayacağı gibi beklenin tam aksine atıl durumda çöp yığınlarını andıran üst üste birikmiş atom bileşenleri kümesi bir durum ortaya çıkacaktır.

             Malumunuz maddenin en küçük temel birimi atomdur. Atomun yapısı incelendikçe bırakın atomun dış yüzünü atomun kendi içinde bile elektron, proton ve nötron denen en küçük temel yapıların varlığı tespit edilmiştir. Nitekim bu temel yapının merkezinde bulunan proton ve nötron taneciklerine nükleon denip, bu söz konusu tanecikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı durumdalardır. Öyle ki, bu sıkı sıkıya bağlılık Mevlevi dervişlerini aratmayacak bir şekilde elektronların nükleon etrafında say yaptığı pervane oluş bağlılığıdır.  Bir başka ifadeyle atomun tüm elemanlarıyla birlikte kendi hal lisanıyla manevi zikir halkasını oluşturduğu bir pervane oluştur bu. Şayet atomu zahiri yönüyle ele alırsak hakkında maddenin temelini oluşturan bir yapıdır deriz, yok eğer manevi yönüyle ele alırsak hakkında ister istemez zerreden küreye halka oluşturup kendi hal lisanıyla  ‘Allah’ diyen bir yapıdır deriz.

          Peki, atomların işi gücü yok, sadece zikretmek midir işi gücü? Elbette ki kurulu halkasında zikir eylemenin yanı sıra “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya,  yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” düsturunca hareket eden bir döngü âlem iş gücüdür bu. Hele birkaç dervişane atom bir araya gelmeye bir görsün,  bir bakmışsın birlikten kuvvet doğar misali bin bir türlü mamul madde (kimyasal madde) üretebiliyorlar da. Sadece kimyasal madde mi üretirler, hiç kuşkusuz canlı üretiminde de başı çeken en temel aktif elemandırlar. Yani bu demektir ki canlının en küçük temel birimi olan hücre yapısının oluşumunda bile birinci derecede etken unsur atom ve atom bileşenlerinin varlığını görüyoruz. Öyle ya, mademki yaratılışta hamurumuz hammadde toprakla yoğrulmuş, o halde hücrenin temellerini de atomların oluşturması son derece gayet tabii bir durumdur. Çünkü toprak tüm element ve mineralleri bağrında taşıyan biricik toprak anamızdır. Dolayısıyla bizim madde ile olan gönül bağımız materyalistler gibi sırf elle tutulur, gözle görebileceğimiz türden ruhsuz varlıklar olarak değil,  bilakis yoktan da vardan da öte Yaratıcı bir var tarafından maddeye ruh üflenmesiyle alakalı gönül yanması bağ bir tutkudur bu. İşte ateistlere bu noktada bizim itirazımız maddenin bu görünen yüzüne bu denli niye değer verdiklerine değil,  tam aksine bizim itirazımız madde ve hücrenin yaratılışını inkâr edip kendi kendine tesadüfen meydana geldiğini iddia etmelerinedir. Oysaki vücut sarayımızda gözlemlediğimiz son derece mükemmel donatılmış hücre yapımızın tesadüfen oluştuğunu iddia etmek doğrusu körü körüne akla ziyan bir tutumdur.  Hani eskiden günümüzde ki gibi son derece ileri düzeyde laboratuvar teknik ve cihazlar olmadığından hücrenin tüm ayrıntılarına vakıf olunamamasını bir derece anlayabiliyoruz. Nitekim bu yüzdendir ki o yıllarda hücreye basit bir protoplazma gözüyle bakılmıştır hep.  Ama şimdi gelinen noktada elektron mikroskopların keşfiyle birlikte hücrenin içerisinde ne var ne yok ayırt edebilecek bir dünyada yaşıyoruz artık.  İşte böylesi bir gelişmişlik içerisinde bile hala hücre oluşumuna tesadüfi eser gözüyle bakılıyorsa pes doğrusu. Baksanıza artık günümüz dünyasında bilimsel çalışmalar hız kazandıkça ve vücut sarayımızı oluşturan hücre içerisinde kodlanmış daha nice bilmediğimiz hücre elamanları birbiri ardınca gün yüzüne çıktıkça yaratılış mucizesi karşısında  “Allah” demekten kendimizi alamayacağımız muhakkak.  Hele hücrenin içerisinde ki sır perdeleri aralandıkça bizler bu noktada adeta amino asit, protein ve kromozomlarla hemhal olup en son perdede DNA ve RNA molekülleriyle ünsiyet kurmuş oluruz da. Böylece bu ünsiyet bağıyla birlikte canlının temellerini oluşturan hücreler bu kez günümüzün son derece gelişmiş teknolojik cihazlarıyla adeta taramadan geçirilip didik didik etmek suretiyle GEN dünyasıyla gerçek anlamda tanışıvermiş oluruz. Yetmedi, Gen dünyasını da taramadan geçirip didik didik ettiğimizde genlerin belirli bir plan dâhilinde kısa tekrarlı dizilimleriyle birlikte Deoksiriboz Nükleik Asidi (DNA’yı)  nasıl oluşturduğu gerçeği ile de yüzleşmiş oluruz.  İşte sizde görüyorsunuz ya, hücre elemanlarının her birini didik didik edip her defasında ortaya çıkan en ince esrarlı ayrıntılar karşısında bizler “Allah” demekten kendimizi alamazken, yaratılış gerçeğini inkâr eden evrimciler ise tam aksine ateizme kol kanat gerip evrim ideolojisini insanlara kurtuluş reçetesi olarak göstermekten imtina etmezler hep. Belli ki böylesi bir zihniyetin gerçekler karşısında görmedim, duymadım şeklinde aklından zoru vardır. 

         Her neyse birileri kıt aklıyla hücrenin tesadüfi eseri ortaya çıkmasından dem vura dursun bizim açımızdan hücre deyince şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; insan yumurtasının döllenmesinin akabinde tek bir hücreye dönüştüğünü, ardından hücrenin bölünerekten çoğalmış hücreleriyle dokuları ve organları oluşturduğu, doku ve organlarında tüm vücudu oluşturan en temel mükemmel yaratılış eserinin adıdır. Dolayısıyla sadece isim olarak hücre deyip basite almamak gerekir. Zaten istesek de basite alamayız,  hele hücrenin yapısını derinlemesine incelediğimiz de hücrenin birinci halkasını çekirdek oluştururken, ikinci halkasını çekirdeğin içerisinde bulunan kromozomların oluşturduğunu gözlemleriz. Üçüncü halkasını da malum kromozomların kutup kısımlarında yer alan heliks şeklinde nükleik asit merdivenleri oluşturur ki, bu halka hepimizin yakından tanıdığı Deoxyribose Nücleic Acid (DNA) molekülünden başkası değildir elbet. Derken, DNA’ların bir araya gelmesiyle kromozomların oluştuğu, kromozomlardan sonra çekirdek ve en nihayetinde çekirdekle birlikte cümbür cemaat hücrenin ana can damarlarını oluşturan bir yapıyla yüzleşmiş oluruz.  Yetmedi hücrenin daha da derinliklerine indiğimizde elementlerin birtakım vücut organlarının hücre yapılarında birtakım görevlerde bulundukları,  bazılarında hiç bulunmadıkları, bazılarında ise asıl canlıya hayatiyet kazandıran atomlar, element ve kompleks kimyevi bileşikler şeklinde üçlü sacayağı oluşturduklarını gözlemlemiş oluruz. Hatta bu söz konusu bileşikleri iki grup altında mercek altına alıp gözlemleyeceğimiz verilere baktığımızda insan vücudunun Yaratıcı güç tarafından karbon, oksijen, hidrojen ve azot olmak üzere dört ana temel madde üzerine bina edildiğini müşahede etmiş bile oluruz. Hele bu söz konusu elementler arasında nevi şahsına münhasır nitelikte diyebileceğimiz dikkat çeken gözde bir element vardır ki; o da hepimizin yakından tanıdığı hem kendisiyle hem de diğer elementlerle kardeşlik bağı kurma kabiliyette ve atom numarası 6 olan kimyasal elementin ta kendisi karbon atomudur bu. Öyle ki karbon atomu bağ kuracağı bir yapıyla hemen ünsiyet kurmakla mahir bir elementtir. Hatta azot, hidrojen ve oksijen gibi en temel elementlerde buna dâhil olup onlarla da ortak güçlü bir bağ oluşturma kabiliyetine haiz uzman elemanlardır. Ne diyelim, sizde görüyorsunuz ya kendinize dost örnek mi arıyorsunuz,  işte atom dünyasının kendi aralarında kurdukları dostluk bağlar bunun en çarpıcı örneklerini teşkil edip önümüzde sergilenmiş durumda zaten.

          Evet, atom dünyasının dost kalbi olan karbonun sırf atom olmanın ötesinde aynı zamanda Rabbü’l Âleminin canlı âleme ikram ettiği son derece hayati öneme haiz ametal kimyasal bir elementtir.  Bilindiği üzere elementler:

-Temel elementler (O2, H2, N, K, Na),

         -İz elementler (K, Mn, I,  Al, Zn, Si, Bor, Flor vs.)  olarak iki ana başlık altında tasnif edilirken,  bileşikler ise:

-Organik bileşikler

         -Anorganik bileşikler (Mesela H2O en mühim anorganik bileşik olup tampon, eritici, ısıyı muhafaza ve buzun alttaki ısıyı sabit tutan) olarak iki ana başlık altında tasnif edilir. Malumunuz bileşikler yüksek sıcaklıklarda parçalara ayrılması hasebiyle madde ile sıcaklık arasında doğrudan bir ilişkisi söz konusudur.  Nitekim aşırı sıcaklıkta bileşikleri bir arada tutan kuvvetler belli bir noktadan sonra herhangi bir fonksiyon icra edemez hale gelebiliyor. Hele sıcaklık değerleri sınırı aşmaya bir görsün,   mesela bu söz konusu sınır 500 - 600 arası santigrat derece bir sıcaklık sınırını aşan bir sınırsa vay o canlının haline,  artık bu noktadan sonra ne mümkündür ki o canlı hayatta sağ salim kalabilsin. Zira yüksek sıcaklıkta proteinler bozularak birçok biyolojik olayların kontrol dışında kalmasına yol açmaktadır. Hiç kuşkusuz had hudut ilkesi soğukluk içinde geçerlilik arz eden bir kuraldır. Ancak bir takım istisnai kabilden kural dışı bazı örneklerde vardır ki, mesela basil bakteri sporlarının -200 santigrat derece civarlarında aylarca yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Neyse ki meseleyi genel kurallar çerçevesinde düşündüğümüzde şu bir gerçek çok aşırı sıcaklıklarda hiçbir atom aktivasyon enerjisi gösteremediği gibi kimyasal reaksiyon oluşturamadığı ya da bunun tam tersi aşırı termal soğukluğun  -50 veya -100 santigrat derecelerde seyrettiği bumbuz ortamlarda aktivasyon enerjisi oluşturmayacakları bilinen bir gerçeklik kurallar bütünüdür.  Aktivasyon olmayınca da ne atomlara birbirleriyle karşılaşması mümkün hale gelir ne de reaksiyon oluşturmaları mümkündür.  Öyle ki atomlar arası ilişkilerde bir bakıyorsun hem aşırı sıcaklık hem de aşırı donma durumlarında tüm reaksiyonlar durma noktasına gelebiliyor.

        Her neyse konumuz bağlamından koparmadan kaldığımız yerden devam edecek olursak malum organik bileşikler de kendi aralarında:

        -Nükleik asitler,

        -Nükleik asit haricinde kalan bileşikler,  

        -Karbonhidrat ve karbonhidrat türevleri,

        -Lipit ve lipit türevleri şeklinde alt gruplar olarak tasnif edilirler.

        Bilhassa sıraladığımız alt grupların ikinci sırasında yer alan nükleik asit haricinde kalan bileşikler genel itibariyle hücrelerin onarılması ve gelişmesinde önemli yapı taşı olup bunlar da yapılarına göre “protein ve protein türevleri” şeklinde tasnif edilirler.  Proteinler malum hücre yapılarına katılma, fonksiyonel görev üstlenme ve enerji oluşturma yönünde aktif rol oynayan moleküllerdir.

          İşte yukarda sıraladığımız gerek atom bazında gerekse bileşik bazında molekül, element ve bileşik türünden akla gelen her ne karışım varsa hepsini devasa büyüklükte buhar kazanlar içerisine atıp canlı oluşumuna yönelik elde ne var ne yok tüm metotlar devreye sokulsa da asla ve kat’a bir canlı modeli ortaya konulamayacaktır. Hem siz kim canlı yaratmak kim,  sizin haddinize mi düşmüş canlı yaratmak, bikere sil baştan canlı yaratmak fiili yaratıcı güce has bir keyfiyettir. Maalesef yaratmak fiilinin Allah’a mahsus sıfat olduğu bu güruha defalarca söylenilmesine rağmen huylu huyundan vazgeçmez misali hadlerini aşıp bugüne dek hep yaratıcılığa soyunmuş pozisyon almışlardır.   Hiç boşa heves etmesinler, değil insan yaratmak,  en küçük bakteri ve virüsü bile yoktan var edip yaratmaya güç yetiremeyeceklerdir.  Hem nasıl güç yetirebilsinler ki,  baksanıza maddenin en küçük temel birimi atomlar bile Yüce Allah’ın “Ol”  emri olmaksızın yerinden kıpırdayamaz haldedirler. Zira her kıpırdayış  “Ol” deyince oluverip kıpırdamakta, bunun dışında kendi kendine oluvermek zaten eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Dolayısıyla bir şeyi yaratmak kulun bileceği ve yapacağı bir iş değil,  tamamen halikın ezeli ilmiyle bileceği ve yaratacağı bir iştir. İşte görüyorsunuz mikro âlemin hem element bazında konumu var hem bileşik bazında özel yeri vardır. Öyle ki canlının en küçük temel birimi olarak addedilen hücrenin element bazında incelendiğimizde kimyasal yapısını oksijen, hidrojen, karbon, azot, kükürt ve potasyum gibi atomlardan oluşan “temel elementler” ile mangan, iyot, alüminyum, çinko ve silisyum gibi atomların oluşturduğu “iz elementler” dünyasının varlığını müşahede etmiş oluruz. Hakeza hücreleri bileşikler yönünde incelendiğimizde ise bu kez organik ve inorganik bileşiklerden oluşan bir dünya ile yüzleşmiş oluruz.  Örnek mi?  İşte susuzluğumuzu gidermek için içtiğimiz su inorganik bileşikler dünyasının en önemli göze çarpan ab-ı hayat elemanı olarak örnek teşkil ederken,  nükleik asit ile nükleik asitlerin dışında kalan protein, protein türevleri, karbonhidrat ve karbonhidrat türevleri, lipit ve lipit türevleri ise organik bileşiklerin en gözde örneğini teşkil ederler.  

          Malumunuz canlı organizmaların en önemli temel bileşenlerinden proteinler analiz edildiğinde gerek hücre içerisinde fonksiyonel oluşlarıyla gerekse enerji oluşturmalarıyla hayati derecede öneme haiz bileşikler olarak konumlandıkları görülecektir.  Peki,  tüm bunlar iyi hoşta,  böylesi hayati öneme haiz proteinlerin arka planda yatan birinci derecede en temel itici güç nedir derseniz, hiç kuşkusuz 20 harfli bir alfabe ile yazılmış,  nitrojen, karbon ve oksijenden oluşmuş, ayrıca dipeptit, tripeptit, polipeptit gibi değişken yan zincir guruplarından müteşekkil amino asitlerden başkası değildir elbet. Tabii buradaki alfabetik harf ifadesinden kastımız proteinlerin fibröz (lifler) ve globüler (küresel)  şeklinde iki farklı yapı taşına veya alt tipe ayrılan yazılım programının ta kendisi bir misyon üstlenmeleridir. Nitekim fibrin yapıdaki proteinlerin omuz verdikleri misyona bir bakıyorsun hücreyi dayanıklı kılacak zarların oluşumunda yapı taşı görevi ifa ettiklerini pekâlâ görebiliyoruz.  Hatta bu söz konusu yapı proteinlerinin dayanıklılık özelliğini sosyal hayatta ayakkabıcı sektöründe kösele olarak kullanılan hayvan derisinin lifsel protein dayanıklılığında da bu özelliğini gayet net bir şekilde görebilmekteyiz. Globüler proteinler ise malumunuz enzimatik proteinler olarak misyon üstlenirler. Ve bu tip proteinler lifli olmadığı için, yani küre şeklinde olmaları hasebiyle yapı malzemesi olarak kullanılmazlar, ancak globüler protein moleküllerinin hücrenin sıvı ortamında daha yüzer ve daha reaksiyon oluşturabilecek özelliğinden dolayı laboratuvar ortamında çok rahatlıkla kimyasal deneylerde kullanılabilmekte. Ezcümle protein dünyasından anlaşılan o dur ki;  yapı bakımdan proteinler; alfa amino asitler veya bunun türevlerini kapsarken bileşik proteinler de bir basit proteinin diğer bir madde ile enzime bağlı prostetik grup halinde birleşmesiyle ortaya çıkan bileşikleri kapsayan bir yapıdır.  Enzimler de malum genellikle kısa veya globüler tipte protein molekülleri kapsamında ortaya çıkan bir yapıdır.

         Şu bir gerçek; organik bileşiklerden nükleon protein teşekkül ederken, nükleik asit veya bir birkaç proteinin birleşmesiyle de “DNA ve RNA nükleik asitler” oluşumu teşekkül etmekte. Şöyle ki prostetik grup olarak bilinen nükleik asitler bir nükleon protein bir baz ile beş karbonlu pentoz bileşiklerindeki bir nükleotide tekabül edip, bir nükleotide karşılık gelen fosfat grubu ile birleştiğinde nükleotid yapıya bürünmüş bir halde ortaya çıkmış olurlar. Derken bir yandan nükleotidlerin kondenzasyon polimerizasyonuyla “nükleik asit”  oluşumu vuku bulurken,  diğer yandan oluşan nükleik asitin proteinle birleşmesiyle de  nükleon protein” oluşumu vuku bulmuş olur.

          Evet,  proteinler aminoasit adı verilen küçük moleküllerin kendine özgü bir tertip üzere dizilmesiyle meydana gelen dev moleküler yapılar olup, esas itibariyle daha dikkat çeken yanı ise canlı hücrelerin temel yapı taşını oluşturmasıdır.  Dolayısıyla bu yapı taşlarına ait tek bir amino asidin eksikliği veya zincir halkasına takılan fazladan amino asit eklenmesi gibi durumlarda canlıya ait hücre programının sekteye uğramasına ziyadesiyle yetip bir anda protein sentezinin tercümesini anlamsız kılması an meselesidir diyebiliriz. Hakeza zincirde bir amino asidin yer değiştirmesiyle de protein sentezini anlamsız kılar.  İşte bu noktada proteinlerin temel yapı taşı hükmünde olan amino asitler protein yapımında anlamsızlık girdabına düşmemek için başlangıçta duruş pozisyonunu tesadüfi olarak belirlemeyip, tam aksine protein sentezi işlemlerinde ne gerektiriyorsa gerektiği kadarıyla duruş sergilerler.  Zaten gerek maddi âlemde gerekse canlı âlemde tesadüfler denen bir zincirin varlığına hiçbir zaman denk gelinmemiştir,  olsa olsa tevafuk denen zincirin varlığı söz konusu olmuştur. Bu hususlarda mesela en basitinden 50 amino asitlik bir proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimali 1/1065 oranında bir rakama tekabül etmektedir ki bunun anlamı 1 rakamının yanına 65 sıfır eklediğimizde çıkan rakamı da artık siz hesap edin, böylece bu hesaplamalarınızla tesadüfen bir şeyin imkânsızlığını bizatihi görmüş olursunuz.  Madem öyle şimdi tamda bu noktada evrimcilere ve ateistlere sormak gerekir, tesadüf bunun neresinde?  Hadi soru sormaktan vazgeçtik diyelim, ayrıca onların uykularını kaçıracak bir bilinen gerçek daha vardır ki, o da 20 çeşit amino grup asitten her birinin ‘sol elli  olması gerektiği gerçeğidir. Belki de bu gerçekle karşılaştıklarında sol elde nerden çıktı diyebilirler.  Onlar gerçekler karşısında şaşa dursunlar, bilindiği üzere kimyasal bakımdan bir amino asitin sağ elli ve sol elli iki cinsi söz konusudur. Aralarında en bariz fark ise zıt yönlü olmalarıdır. Dahası en basitten en karmaşığa kadar seyreden pek çok biyokimyasal olayların protein yapısına sol elli aminoasitler iştirak etmektedir. Değil pek çok biyokimyasal reaksiyonlarda, biyokimyasal reaksiyonların bir tanesinde bile sağ elli amino asidin dâhil olması demek proteinin hiçbir fonksiyon icra edemeyeceği anlamına gelmektedir. Anlaşılan o dur ki;  proteinler asla amino asitlerin tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşmuş değillerdir, bilakis 20 çeşit amino asitten her birinin sol-elli olması dolayısıyla protein teşekkül etmektedir. Kaldı ki canlının gelişmesinde bir tek protein molekülünün hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Baksanıza en küçük bakteri olarak bilinen Mycoplasma Hominis H 39’da bile 600 çeşit protein olduğu belirlenmiştir. O halde hücreyi bir bütün olarak görmek mecburiyetimiz var. Çünkü hücre sadece proteinlerden ibaret olmayıp, bunun yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, iyonlar vs. birçok kimyasal maddelerin belli oranlarda iştirakiyle hücre yapısına takviye kuvvet olarak renk katmaktalardır.

        Proteinler; fibriler ve globüler (küresel) protein olmak üzere iki şekilde bulunurlar. Fibril yapıdaki proteinler çekme ve gerilme olaylarına karşı dayanıklılığı temsil edip özellikle bu anlamda hücre zarlarını meydana getirmekle mahirlerdir. Bu nedenle fibriler proteinler yapı proteini olarak adından söz ettirirler hep. Nitekim hayvan derisi (kösele) dayanıklılık açısından lifsel proteinlerin tipik misalini teşkil eder.

             Globuler proteinler ise enzimatik proteinlerdir. Dahası bunlar zincir halde veya dümdüz lifler halinde görünüm arz etmeyip daha çok başka moleküllerin sentezinde iş gören montaj ve demontaja yarayan aletleri andırır görünümü sergileyen yapıdadırlar. Dahası bu yapısıyla katalizör görevi yaptıkları anlaşılıp, bu yüzden enzim bakımdan kısa, moleküller bakımdan da globuler (nispeten küre)  tip protein olarak bilinirler.

     Yapı bakımdan proteinler “basit protein ve bileşik proteinler” diye de tasnif edilip, aynı zamanda bunlar asit ve asit türevlerini de kapsayan bileşiklerdir. Malum bileşik proteinler bir basit proteinin diğer bir madde ile prostatik grup halinde birleşmesiyle ortaya çıkar. Dolayısıyla proteinlerdeki prostatik gruplar çok çeşitlilik arz eder. Örneğin:

 -Nükleoproteinlerde prostatik grup nükleik asitlerdir,

 -Gluko ve mukoproteinlerde prostatik grup karbonhidratlardır,

    -Fosfoproteinlerde prostatik grup fosforik asittir,

 -Lipoproteinler de yağ asitleridir,

    -Kromoproteinlerden hemoglobin ise demirli porfisik kompleks prostatik grup olarak iş görür.

      Bu arada şunu belirtmekte yine fayda var,  malum materyalistler her şeyde olduğu gibi protein sentezinin de tesadüf eseri meydana geldiğinden dem vurmaktalar habire.  Oysa proteinlerin tesadüfen meydana gelmesi imkânsız gibi bir şeydir.  Çünkü bu konuda Evrimci biyolog Frank B. Salisbury şakınlığını gizleyemeyip şöyle der: “Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerebilir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit bulunduğu hatırlanırsa,  1000 nükleotidlik bir dizi 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bu rakam ise, aklın kavrama sınırının ötesindedir” (Bkz. Frank B. Salisbury “Doubts about The Modern synhetic Theory of Evolution” s 336).  Dahası bu ifadelerden anlaşılan o dur ki ortaya farklı bir şekilde çıkabilecek 4 üstü bin (1000) sayıda bir dizilim,  küçük bir logaritma hesabı sonucunda 10 üzeri 620 sayı demektir bu. Yani 1’in yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken,  620 tane sıfırlı bir rakam ise gerçekten de aklın kavranması mümkün olmayan bir sayıdır dersek yeridir.  

          İşte yukarıda sözünü ettiğimiz hücre içindeki tüm bu olan bitenler ve aklın sınırlarını zorlayan rakamlar bize gösteriyor ki; hiçbir şey rastgele ve tesadüfen oluşmuyor, hemen her şey belli bir plan dâhilinde zincirlemesine gerçekleşen bir tür protein tercüme faaliyeti olarak cereyan etmekte. Böylece mikro düzeyde gerçekleştiğini sandığımız hadisenin, aslında büyük bir âlemi dolduracak harikulade işleyiş olduğu anlaşılıyor.  Zaten olan biteni anladığımızda mükemmel yaratılmış mikro ve makro âlem karşısında “Amenna ve saddakna” demekten kendimizi alamamış oluruz. Böylece bu sayede Yüce Allah’ın azametini ruhumuzun derinlerinde hissedip kurtuluşu İslam’da aramış oluruz.

              Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/hucreden-allaha-5862-kose-yazisi

 

 

             

11 Haziran 2022 Cumartesi

DARWİNİZM VE YARATILIŞ

 

                          DARWİNİZM VE YARATILIŞ

      SELİM GÜRBÜZER

      Anlaşılan Evrimciler Darwinizm’i kurtarmak adına evrimi moleküler genetik biyolojiye uyarlamaya çalışılıyorlar.  Onlar uyarlamaya çalışa dursunlar, fosil kayıtlar ortada durdukça tüm uyarlama çabaları boşa çıkmakta habire. Bilindiği üzere canlı artıklarının fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak sedimant (çökelen tortular) tabakalar içerisinde uzun yılları aşan sürelerde uygun bir ortama denk geldiğinde ancak o zaman preslenmek suretiyle fosilleşme denen hadise vuku bulmakta. Öyle ki çökelen tortular bir yandan kaya şeklinde sertleşirken diğer yandan da canlı artıklar ya da cesedin tamamı yüksek basınç etkisiyle preslenmiş kaya parçası haline gelmek suretiyle oluşmakta. İşte organizmanın ölümünden sonra arta kalan kısımlardan oluşan bu tip baskılanmış kalıntı yapılara fosil denmektedir. Malumunuz bir kısım bilim adamları günümüz teknolojisine uyarlanmış bir takım radyometrik metotlardan elde ettikleri verilerden hareketle yeryüzünün yaşını 4,5 milyar yıl olarak hesaplamışlardır. Derken bu noktada fosillerin hangi devirlere ait olduğu bir gösterge niteliğinde kalıntılar olacağından bu tür metotlarla elde edilen fosilin çok rahatlıkla içinde bulunduğu jeolojik zaman dilimi veya yaşı hesaplanabiliyor. Evrimcilik bu ya,  jeolojik devirleri gösteren tablolardan hareketle yeryüzünde ilk evvela omurgasızların görüldüğünü, sonrasında balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve memelilerin ortaya çıktığını ve sonrası süreçlerde ise güya her bir canlının evrim geçirerek Nasreddin Hoca’nın misali  “Kazan Doğurdu” hikâyesi misali farklı kazanlara dönüşerekten türeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Yani birbirinden farklı canlı türlere dönüşeceği…

        Malumunuz Yaratılış fikrini savunanlar ise yeryüzündeki jeolojik hadiselerin uzun zaman diliminde gerçekleştiğini kabul etmekle beraber canlı türlerin ayrı ayrı değişik zamanlarda ortaya çıkıp asla türden türe dönüşmediğini, böylece kendi hemcinsi türüyle ortaya çıkmak suretiyle kendi atasının neslini devam ettirdiği yönünde görüş serd etmişlerdir. Gerçekten de söz konusu jeolojik devirlerin zaman tablosunda yer alan prekambriyen kayaçları arasında şimdiye kadar herhangi bir canlıya ait fosile rastlanılmaması evrimcilerin görüşlerini ziyadesiyle çürütmeye yeterken yaratılışçıların tezlerini ise daha da bir kavi kılmıştır.  İşte bu gerçeği dile getirmekle de evrimcilere haksızlık etmiş sayılmayız.  Hem niye haksızlık etmiş olalım ki,  bikere ortada prekambriyen devrinde herhangi bir fosil kayıtlarına rastlanmadığına göre bu demektir ki kambriyen devrinin faunasında herhangi bir canlıya ait evrimleşme hadisesinin gerçekleşmediği bir durum söz konusudur. Ama gel gör ki,  evrimciler bu noktada bir bakıyorsun yine inadım inat sanki ortada bir türden başka bir türe geçişi gösteren fosil kayıtları varmışçasına canlıların evrimleşip başka bir canlı yaratığa dönüştüğünden dem vurabiliyorlar. Üstüne üstük evrimciler mevcut fosil kayıtları görmezden gelip yangından mal kaçırır gibisine birtakım gerçekleri ört bas edip kurnaz tilki rolünü oynamakta pekte mahirlerdir.  Oysaki Fen bilimleri ispatlanmış bilimsel veriler ve fosil kayıtlarla konuşmayı gerektirir. Ne diyelim adamlar bir kere tâ baştan yakayı kaptırıp akıl hocaları Darwin’le kafalarını şablonlamışlar,   isteseler de bu saatten sonra tek yönlü ortaçağ kafası bu şablonun dışına çıkamazlar.  Hatta ortaya ispatlanmış bilimsel verilerde koysan onlar için vız gelir tırıs gider misali akşam yatıp sabah kalkıp habire  ‘evrim’ deyip başka bir şey sayıklamazlar. Kaldı ki örnek gösterdikleri Batı dünyası bile bu sevdadan vazgeçeli epey yıllar geçtiği halde bizim yerli evrimciler bugün olmuş halen bilimsel verilerle taban tabana zıt kendi uydurdukları çürütülmüş dogma tezlerinden vazgeçmiş değillerdir. Dedik ya,  oysaki bugün evrimci tezlerin doğduğu Batı dünyasında artık Darwin denince komik fıkra olarak karşılık bulmakta. Yine de biz bu noktada tüm hüsnüniyetimizi koruyaraktan yerli evrimcilerin bu tutumlarından vazgeçmeleri için bir an evvel akıllarını başlarına alıp en nihayetinde şu çağrıyı yapmakta fayda görüyoruz:  

             -Bırakınız Darwin kendi çöplüğünde teorisiyle kala kalsın, bilimde bilimliyi ile yoluna devam etsin.  Böylece hem kendinizi hem de zihinlerini aşılamak istediğiniz insanları kendi özgür iradeleriyle baş başa bırakınız ki zihinler teorilerin peşinden değil bilimsel verilerin peşinden koşuvermiş olsun.

          Zaten bilimsel verilerden yola çıktığımızda şu bir gerçek; çok hücreli canlılar özellikle birbirinden farklı hücre yapılarıyla dikkatleri üzerine çekip bu farklı oluşumlar asla biri diğerinden türemiş farklılıklar değillerdir. Nasıl mı? Mesela karaciğer, deri, kemik ve göz hücrelerinin her birini mikroskobik incelemeye tabii tuttuğumuzda birbirlerinden çok farklı yapıda olduklarını gayet net bir şekilde görebiliyoruz pekâlâ. Sadece görünüm bakımdan mı görüp gözlemekteyiz,  elbette ki bunun yanı sıra işlevsel yönleriyle de çok farklı yapıda olduklarını görüp gözlemlemekteyiz. İşte birbirlerinden bu denli farklı özelliklere sahip olmaları bize şunu gösteriyor ki ortada basit bir oluşumun varlığı söz konusu olmayıp bilakis birbirinden farklı karmaşık oluşumların arka planında bir dizi farklı protein sentezi yapılanmalarının varlığı söz konusudur.  Ki, bilim adamları bu hususlarda son derece birbirinden farklı karmaşık protein yapısıyla ilgili çalışmalara kafa yordukça canlının embriyolojik gelişmesi sırasında ortaya çıkan farklılaşmayla birlikte hücrelerin birbirinden bağımsız olarak nasıl fonksiyon kazandığını ve nasıl kendine özgü bir yapıya dönüştüğünü çözer hale gelmişlerdir bile. Tabii bu hususlarda sırf kafa yormakta yetmez, hücre içinde vuku bulan pek çok fonksiyon mekanizmaları hakkında da daha detaylı bilgi edinmek için bikere her şeyden önce hücreyi oluşturan her bir elemanın birbirinden ayırabilecek laboratuvar analiz ve izolasyon çalışma metotlarına başvurmakta gerekir. Neyse ki günümüzde bir takım laboratuvar teknik metotların son derece gelişmiş cihazlarla yapılıyor olması sayesinde artık hücre yapılarını çok rahatlıkla birbirinden ayırıp hücre elemanlarının her birinin katman katman izole edilebildiğine şahit olabiliyoruz. Nitekim herhangi bir biyolojik materyali laboratuvar şartlarında özel solüsyonlara tabii tutaraktan örnek materyalin cinsine göre santrifüjde 1000 RPM’se 1000 RPM, 3000 RPM’se 3000 RPM, 5000 RPM’se 5000 RPM gibi değişik devirlerde santrifüj tüplerine konulmuş biyolojik örneklerin döndürülmesiyle (merkez kaç kuvvetiyle) birlikte başarılı bir şekilde bileşenlere ayrılıp böylece izolasyon çalışmaları neticelendirilmiş olmakta.  Hatta izolasyona giren her bir biyolojik örneklerin aşama aşama değişik devirlerde çöktürüldüğünün en son safhasına gelindiğinde üst kısımda kalan sıvı içerisinde yer alan hücre yapılarının daha düşük yoğunlukta olması hasebiyle bu kısımda daha çok ribozomların yer aldığı gözlemlenmiştir. Tüm bu ayrıştırma işlemlerinden anlaşılan o dur ki;  her bir bileşen birbirine iç içe karışmış gibi görünse de analiz işlemlerinin bittiği noktada bir bakıyorsun ribozom ribozom olarak asliyetini korumakta, mitokondri mitokondri olarak asliyetini korumakta. Her ne kadar ayrıştırma işlemleri evrimcileri üzse de neticeyi itibariyle görünen o ki başlangıçta her şeyin çorbaya dönüşmüş olduğu sanılan çözeltilerin izole edilmesiyle birlikte birbirinden bağımsız bileşenler olduğu anlaşılmaktadır. Meğer her şey göründüğü gibi değilmiş, hücrenin derinliklerine inildikçe nice sürprizlerle karşılaşmamız an meselesidir diyebiliriz.  Mesela insan hücrelerinin merkezinde karşılaşacağımız sürprizlerden bir nükleolus yapı var olup ayrıca RNA ve buna bağlı olarak proteinler bakımdan oldukça da zengin içerikli derya-i umman niteliğinde hammadde kaynak söz konusudur. Ve bu söz konusu zengin içerikli ham kaynak maddeler hücre çekirdeği içerisinde ki kromozom yapı içerisinde konumlanmış olup böylece bu sayede nükleus yapı içerisinde protein sentezi faaliyetlerinde kullanılmış olurlar.  Hatta bu yapı içerisinde önemli bir misyon yüklenen RNA ise rRNA (ribozomal RNA) karakterinde bir içerik yapı olarak karşımıza çıkar. Ta ki bu içerik çekirdek içerisinde proteinlere ve histonlara bağlanır, ancak o zaman sitoplâzmaya geçiş yaparak amino asitlerle birlikte protein sentezine aracılık eden bir misyon yüklenmiş olur.         

        Tüm bu anlatılanlardan anlaşılan o dur ki; çok hücreli canlılar özellikle bünyesinde bulunan birbirinden farklı hücrelerin varlığıyla dikkat çekmektedir. Zira karaciğer, deri, kemik ve göz gibi ileri derecede birbirinden farklılaşmış halde konumlanmış hücreler bunun tipik misalini teşkil ederler. Bu farklı oluşumlar bize aynı zamanda protein sentezinin son derece çok kompleks yapıda olduğunu gösteriyor. İşte böylesi bir kompleks yapı içerisinde bir bakıyorsun anne rahminde embriyo ve fetüs safhalarına geçiş süreçlerinde alyuvar hücrelerinin oluşumuyla birlikte oksijen naklinin gerçekleştiğini, sinir hücrelerinin oluşumuyla birlikte haberleşme ve iletişim ağının tam takır donatıldığını,  salgı hücrelerinin oluşumuyla birlikte hormonal dengenin sağlandığın, böbrek hücrelerinin oluşumuyla birlikte boşaltım ve tahliye işlemlerinin gerçekleşeceği bir dizi farklı fonksiyonlar için farklı özelleşmeler vuku bulabiliyor. Dikkat edin bu söz konusu karmaşıklık içerisinde sinir hücresi sinir hücresi olarak, göz hücresi de göz hücresi olarak vücut bulmaktadır. Öyle ki hiçbir hücre kendi öz kodlarından sapma yapıp ne sinir hücresi göz organına dönüşmekte ne de göz hücresi sinir ağına dönüşmekte.  Bilakis her hücre kendi öz koduyla kendi asli organını oluşturmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla her bir hücre evrimci tezlerin tam aksine kendi yaratılış mayasıyla taban tabana uyumlu organ yapısı içerisinde aslına rücu etmekte.  Derken en nihayetinde her şey kendi asli mecrasında ilerleyip canlı oluşumunun bütününe yayılan bir iş bölümü şeklinde gerçekleşen bir organ yapılanması vuku bulur.       

        Evet, şu bir gerçek Biyokimyacılar yıllardan beri hücre içindeki yapıları tek tek ayırıp analiz etmek için bir takım dokuları tuz çözeltisi içerisinde süspansiyonunu sağladıktan sonra santrifüjle hücre yapılarını birbirinden ayırmak için çaba sarf etmişlerdir. Ancak bu işe koyuldukları ilk aşamalarda pek ümit verici sonuçlara ulaşamamıştılar.  Çünkü birçok hücre tuz çözeltisine konulunca deforme olup adeta patlıyordu. Neyse ki 1950 yıllarında tuz yerine şeker çözeltisi kullanılmasıyla birlikte hem hücre yapılarının patlaması önlenmiş ve hem de hücre yapılarını birbirinden ayıran bir dizi metotlar geliştirilmiştir. Nitekim deneylerde kullanılan farenin karaciğeri özüt hale getirilmesi için şeker kamışı posasından elde edilen çözeltiye konulup soğuk bir odada karıştırıcı (mixer) içerisinde vortekslenerek homojen hale getirilmesi neticesinde karaciğer hücrelerinin serbest hale geçmesi sağlanabilmiştir. Derken özüt hale gelen karaciğer hücreleri santrifüj tüpünde 700 rpm’de 10 dakika düşük hızla döndürüldüğünde tüpün dip kısmında hücre çekirdeklerinden meydana gelen bir çöküntü elde edildiği gözlemlenmiştir. Hatta dip kısmına pelet halde çökmüş diğer parçalanmış hücrelerin varlığı da gözlemlenmiştir. Pelletin (çökeltinin) üst katmanında teşekkül eden sıvının  (supernatantın) içerisinde ise daha küçük yapıda hücre yapıların varlığı gözlemlenmiştir.  Ve çökeltinin bu üst katmanda oluşan supenatant sıvı döküp tüpün dibindeki çökeltiyi tekrardan yerçekiminin 5000 katı kuvvetle santrifüj edildiğinde bu kez tüpün dip kısımda mitokondri hücrelerinden meydana gelmiş bir çöküntünün oluştuğu gözlemlenmiştir. İşte tüpün dibinde gözlemlenen bu çöküntüler her defasında iyiden iyiye saflaştırıp mitokondrileri ayırdıktan sonra geriye kalan mayi ultra santrifüjle yerçekimi gücünün 10.000 katı bir uygulama daha tatbik edildiğinde bu kez tüpün dibinde endoplazmik retikulum ve ribozom ihtiva eden bir çöküntünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Derken tüm bu işlemlerin akabinde oluşan bu süspansiyon yıkama solüsyonlarıyla yıkandığında endoplazmik retikulum parçalarının elimine edilmesiyle birlikte geriye kala kala sadece ribozomlar kalacaktır. Böylece bu tür hücre analizi ve ayrıştırma yöntemleri sayesinde protein ve nükleik asit moleküllerinin ayrıştırma işlemleri gerçekleşmiş olur. Neticeyi itibariyle ayrılan hücrelerin en küçük alt biriminin ribozomlar olduğu belirlenmiş olur.

        Hâsıl-ı kelam, insanoğlu topraktan yaratılmış olmakla aslında başlangıçta cansız bir madde sayılır, ne zaman ki Yüce Yaradan yaratılış toprağına ruh üfler, işte o zaman hücre oluşumuyla birlikte ete kemiğe bürünmüş bir halde kendini bilen varlık oldu. Zaten kendini bilen varlık bir anlamda madde kalıbından sıyrılıp şuurlu yaratılmış mahlûk olmak demektir de. Gerçek manada şuur sahibi olmak ise malum ruh köklerini iri ve diri tutmakla ancak erişilebiliyor. Çünkü şuur elle tutulur gözle görülür eşyadan değil ruhi kaynaktan beslenen bir melekedir. Ancak gel gör ki bunu evrimcilere kabul ettirmek çok zor, onlar bildiklerini okuyup şuurlu varlık olarak yaratılan insanı madde veya eşya kalıbında basite indirgeyip şuursuz maymunu atası olarak ilan ettirmek peşindedirler halen. Oysaki insan şuurlu yaratılmış varlık olması sayesinde milyarlarca galaksiden meydana gelen koca kâinatı küçücük beyin belleğinde hıfz edip sığdırabilmekte. Nitekim bu nedenledir ki Yüce Yaradan insanı eşrefi mahlûkat olarak ilan etmiştir. 

          Yine de biz, Allah’tan yaratılış mucizesine iman getirmiş Müslümanlar olarak, bize olan yakışan tavrımızla insanı basite indirgeyipte ona madde gözüyle bakan materyalistler ve evrimciler hakkında yaratılış şuuruna ermeleri için hidayet dilemek düşer.

            Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/darwinizm-ve-yaratilis-5837-kose-yazisi

                         


4 Haziran 2022 Cumartesi

YARATILIŞI İNKÂR EDEN YALAN MASALLARLA NEREYE KADAR YÜRÜNÜR Kİ


YARATILIŞI İNKÂR EDEN YALAN MASALLARLA NEREYE KADAR YÜRÜNÜR Kİ

      SELİM GÜRBÜZER

       Bilindiği üzere canlı türlerin fenotip veya genotipinin değişikliğe uğramasında hem olumsuz çevre şartlarının neden olduğu bir takım etken unsurların hem de türlerin hayatta kalabilme uğruna verdikleri mücadelelerinin neticesinde ortaya çıkan bir takım yıpranmış illetli yapılar sebebiyet teşkil edebiliyor. Ancak evrimcilerin dediklerine bakarsak sebebiyet teşkil eden bu tür illetli yapıların bir şekilde doğal seleksiyona tabii tutularaktan ayıklanıp ileri ki üreme dönemlerinde bir başka canlı türünün türemesini beraberinde getirecekmiş güya. Şayet dedikleri gibi illetli yapıların doğal seleksiyon yoluyla ayıklanıp ayakta kalanlardan ise ilerisinde yeni bir canlı türü ortaya çıkacak olsaydı mesela genetik altıparmaklılık denen maraz bir illetten bugüne kadar çoktan altıparmaklı nesillerin ortaya çıkmış olması icab ederdi. Oysaki ortada ne altıparmaklılık gibi arızi değişikliklerin nesilden nesile sürdürülebilir yönünde en ufak bir delil gözükmekte ne de altıparmaklılık geninin baskın gen hale gelmişliği söz konusudur. Ortada olsa olsa türün kendi içinde çekinik bir gen halde ve mutasyon sınırları içerisine haps olmuş sadece hastalıklı bir gen yapı oluşumu vardır. Hem kaldı ki mutasyon denen hadise hücrenin gen yapısında ansızın vuku bulabilecek değişiklikler olup, bu durum daha çok ultraviyole ışınları, kozmik ışınları, X ışınları ve kimyasal maddeler gibi etken unsurlardan kaynaklanan milyonda bir ihtimal dâhilinde olabilecek değişiklikler şeklinde ortaya çıkabilmekte. Ancak gel gör ki mutasyon hadisesin böyle bakmak varken tam aksine biyolojik çeşitliliğinin ya da yeni varyasyonların temeli olarak göstererekten başka bir türe dönüşen bir olaymış gibisine bir bakış tarzı ortaya konmakta maalesef. Ortada fol yok yumurta yok ama böyle bir bakış tarzı neden ortaya konur, doğrusu anlamakta zorluk çekiyoruz dersek yeridir. Hatta böylesi sapkın inadım inadım teori bazında evrimci bakış açılarıyla nereye kadar varılır bilinmez ama şu da bir gerçek bu tür fikirler ortada dolandıkça zihinler her daim bulandırılacak gibi gözüküyor.

         Hani Sedef Kabaş’ın şu meşhur zihinlere saldığı “Kitleleri etkilemek için ortaya kocaman basit bir yalan atın” diye tavsiye babından söylediği nağmeleri vardı ya,  oysaki evrimciler bu tip nağmeleri Sedef Kabaş’tan çok daha yıllar öncesinde tavsiyenin de ötesine bu işi meslek haline getirerekten yapmaktaydılar zaten. Halen yapmaya da devam ediyorlar da. Öyle ki bugüne kadar ortaya attıkları aynı yalanı sürekli olarak bıkmadan usanmadan defalarca tekrarlayaraktan evrim teorisinin önemli sacayağını oluşturan canlılardaki çeşitliliğin mutasyon kaynaklı olabileceğini zihinlere kazımakta pekte maharetli çıktılar diyebiliriz. Elbette ki bizimde mutasyonların DNA ve RNA’nın yapısında değişmelere sebebiyet teşkil edebileceğine itirazımız olamaz. Hiç kuşkusuz bizim itirazımız ortada fol yok yumurta yokken mutasyonların yeni bir başka canlı türü oluşturabileceği iddiasınadır. Oysaki mutasyonlar yeni bir başka canlı türün meydana gelmesini tetiklemeyip tam aksine kalıtsal bozukluklar olarak sahne almakta. Bu söz konusu mutasyon oluşumunu tetikleyen mutagenik maddeler laboratuvar ortamında hayvanlar üzerinde denenmiş bile.  Fakat yine de mutagen maddelerin insan üzerinde doğrudan mutasyona sebep olan tek yegâne unsur olduğu konusunda kesin bir sonuç elde edilmiş değildir. Belki 10.000,  belki 100.000 doğumda ancak ihtimal sınırlarını zorlayacak şekilde anormal durumlar ortaya çıkabiliyor. Üstelik ortaya çıkan anormalliğe neden olan binlerce mutagenik maddelerin hangisinden kaynaklandığını milyonda bir ihtimal dâhilinde hesaplarla da tespit edilmesi zor bir durumdur. Fakat çağımızda sanayileşmeyle birlikte zehir etkisi yapan nükleer enerji santrallerinin,  otomobillerden ve fabrika bacalarında etrafa yayılan kimyasal gaz maddelerin hemen her türden canlının mutasyona maruz kaldığı artık bir sır değil.  Hele bilhassa aşağı yapılı canlılardan fare, solucan, meyve sineği, bakteri ve bir takım bitkiler üzerinde etken unsur olarak mutasyon görüldüğü konusunda bulgular tespit edilmiştir diyebiliriz.  Hatta gerek bitki ve hayvanlara enjekte edilen bazı ilaçların, gerekse tedavi için kullanılan bazı ilaçların insana aktarıldığında icabında kusurlu doğumlara ve bir takım organ bozukluklarına yol açtığı da apayrı bir mesele olarak karşımıza çıkabiliyor. Nitekim güvenli olduğu sanılan Talidomit (Thalidomit=uyku habı) adlı teskin edici bir uyku ilacı kısa kolluluk, kolsuz ve bacaksız doğma gibi çarpıklıklara sebep olması bunun tipik bir misalini teşkil eder. Özellikle uyku ilacı gebeliğin ilk iki ayında verilirse daha da anormal durumlar meydana getirebiliyor. Bir zamanlar Batı Almanya’da doğum öncesinde kullanılan bu tür ilaçların neticesinde 40.000 kusurlu doğum vakası gözlemlenirken diğer ülkelerden İngiltere’de 1000, Amerika’da ise 200.000 doğumun kusurlu olduğu tespit edilmiştir. İşte bu tür örnekler bize gösteriyor ki adına Talidomit denen uyku ilacı çok rahatlıkla hücrelere nüfuz edip genetik zararlar meydana getirebileceği gibi mutagenik etkisinin de olabileceğini söyleyebiliriz. Hatta hali hazır bu hususlara değinmişken yine bu hususlarla alakalı bitki ve hayvanlarda mutasyona sebep olan bir takım ingredient maddeleri, yani aktif bileşen veya etken maddeleri bir iki cümleyle şöyle de tanımlayıp sıralayabiliriz de:     

      Toksin- Mikroorganizmaların saldıkları zehirli maddeler olup bakteri, virüs, mantar parazitleri, fare ve insan üzerinde mutasyon etki yapabilmektedir.

      Benzo(a)piren (BaP)-  Sigara ve kömür dumanının yanı sıra kışın hava kirliliği olan yerlerde fareler üzerinde mutasyon etkisi yapmaktadır. Hatta akciğer plevrasında kansere de neden olmaktadır.  

      Kafein- Kahve bitkisinde elde edilip genellikle kafein içerikli maddeler aşırı dozlarda kullanıldığında bakteri, soğan, meyve sineği ve insan hücresi üzerinde mutajenik etkinliği söz konusu olabiliyor.

      Dimetil Sülfat- Kimya sanayinde kullanılmakta olup, bilhassa DNA üzerinde mutasyon etkisi yaptığı belirlenmiştir.

      Nitröz asit (HNO2)- Bakteri, virüs ve mantarlar üzerinde mutasyon etkisi yaptığı belirlenmiştir.

      Ozon (O3)- Yağmurlu havalarda şimşek çakması sonucu teşekkül edip, daha çok geniş yapraklı bitki köklerinin hücrelerinde kromozom kırılmasına neden olmaktadır.

      Trimetilamin (TEM)-Kanser ilaçlarında ve böcek kemosterilizan maddelerde bulunup,  ayrıca fare ve meyve sineği üzerinde mutagenik etki yapabilmektedir

      NaNO3 (Sodyum Nitrat)- Bütün gıda maddelerinde bulunup mutagenik etki yapabiliyor. Nitekim NaNO2 + HCl → NaCl + HNO2 denkleminden de anlaşıldığı üzere mide içerisinde tuz asidi (HCl) yardımıyla HNO2 mutagenik madde olarak ortaya çıkar.  Hatta birçok bilim adamı tarafından HNO2 + NaCl karışım halinde mide kanserine yol açtığı söylenmektedir.

          İşte mutasyona sebebiyet teşkil olabilecek nitelikte yukarıda kısaca tanımladığımız etken maddelerin haricinde bir de bir başka arızi değişiklik biçimi daha vardır ki, o da malum kalıtsal olmayan, yani dölden döle geçmeyen modifikasyon türü değişikliklerdir.  Örnek mi, işte yıllardır sünnetli babadan sünnetli evlatların doğmaması bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten. Hatta sünnet olmuş Müslüman toplumların üzerinde milyarlarca yıl kaç kuşak geçse de hiç fark etmez, yine Müslüman ailelerden doğacak olan çocuklar her daim sünnetsiz doğacaktır.  Yani bu demektir ki; sünnetsiz dünyaya gelen çocuğun sünnete tabii tutulup üreme organında modifiye bir değişikliğe uğrasa da kaç kuşak sonraki dünyaya gelecek çocuklar asla sünnetli nesil veya sünnetli kuşak oluşturamayacaktır.

         Malumunuz bir organizmanın yapısını oluşturan genlerin tümü genotip (genom)  olarak tanımlanır.  İşte bu tanımlamadan hareketle çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki genotipi farklı olan bireylerin izdivacından doğacak olan bireylerin fenotipleri de tıpa tıp aynı olmayıp farklı olacak demektir. Ancak bu söylemimizden sakın ola ki fenotipleri ve genotipleri farklı bireylerin birkaç kuşak sonrasında farklı türden bir başka yaratık ortaya çıkaracak anlaşılmasın. Tam aksine aradan kaç kuşak geçerse geçsin her birey kendi hem cinsinden zengin çeşitlilik olarak neslini devam ettirecektir. Bir başka ifadeyle bu zengin çeşitlilikten asla başka cins varlık türemeyecektir. Hatta buna arızi değişiklikler de dâhildir. Yani sonradan oluşabilecek bir takım arızi değişik kombinasyonlar hiçbir şekilde türün kendi orijinal asliyetine herhangi bir halel getiremeyeceği gibi başka türden bir yaratığın oluşumuna da geçit vermeyecektir. Böylece her tür arızi değişikliklerden etkilenmeksizin kendi soy ağacı içerisinde neslini korumuş olacaktır.

           Evet, ister adına çeşitlik deyin isterse arızi değişiklik deyin,  her iki durumda da her tür orijinalliğinden uzaklaşıp başka bir canlı ya da başka bir tür doğurmayacaktır. Tam aksine her türün kendi içinde orijinalliğini koruyaraktan farklı ırkların ortaya çıkmasında olduğu gibi zenginliğin ifadesi çeşitlilik doğa gelecektir.  Öyle ya,  bir insanın siyah olması ya da beyaz olması ne fark eder ki,  sonuçta ortada renk bakımdan çeşitlik söz konusu olup yine insan insan olarak farklı türden ırklarla varlığını sürdürüyor olmakta,   hayvanlarda kendi türünde hayvan olarak orijinalliğini koruyarak varlığını sürdürmekteler. Bir an başımızı öne koyup evrimcilerin iddia ettikleri şekliyle insan genomunda renk değişikliklerinin de mutasyon kaynaklı bir oluşum olarak düşünür olsak bile, biliniz ki böylesi bir oluşumla insandan başka bir yaratığı ortaya koyacak bir değişiklik getirmeyecektir. Hadi diyelim ki mutasyona uğramış genler kalıtsal olarak dölden döle geçtiğini varsaysak bile asla ve kat’a böylesi bir geçişle de yine yeni bir tür yaratık ortaya çıkmayacaktır. Kaldı ki mutasyonlu geçişe bağlı değişiklikler genel itibariyle sadece ya bir iki baz ileri ya da bir iki baz geri değişiklikler şeklinde karşımıza çıkmakta, yani bir başka ifadeyle mutasyon sınırlarını aşmayacak bir şekilde değişiklik ortaya çıkmakta. Zaten bu tür istisnai kabilden değişiklikleri genele şamil hududu aşacak değişiklikler olarak nitelendirmek akla ziyan bir tutum olur.  Mutasyon hadisesiyle karşımıza çıksa çıksa sadece istisnai türden zararlı değişiklikler olarak çıkıp, ki bu durum mutasyon denen hadisenin tabiatında var olan bir durumdur. Nitekim canlıların yaratılışından bugüne hangi yaratılmış canlı türü olursa olsun hiç fark etmez mutasyona maruz kalıp da o canlının uzun ve sağlıklı ömür yaşadığı görülmüş değildir. Şurası muhakkak mutasyona uğramış hücreler uzun ömürlü kalsa bile istisnai bir vaka olarak değerlendirilir. Belli ki atalarımız  ”İstisnalar kaideyi bozmaz” sözünü boşa söylenilmemişler. Her ne kadar Evrimciler bu atasözümüzü görmezden gelerekten mutasyonların çok az bir kısmının faydalı olduğunu ileri sürüp çok küçücük zerre miskal değişikliklerden medet umar hale geliyor olmaları bile içine düştükleri garabet hallerini gözler önüne sergilemeye yeter artar da. İşte bu içine düştükleri garabet hallerine rağmen halen bugün olmuş gelinen noktada milyonda bir görülen istisnai birkaç uç örneklerden fayda umma çabasıyla ideoloji haline getirdikleri ispatlanmamış teori bazında evrim fikriyatını kurtaracaklarını zannetmekteler. Ne diyelim işte sizde görüyorsunuz ya,  evrimcilerin canlı âlemde cereyan eden harikulade dönüşüm ve çeşitliliği açıklamaktan aciz kalıp bu işten sıyrılmak adına istisnai olgulara bel bağlamışlıkları ve köşeye sıkışmışlıkları o kadar net kendini belli ediyor ki milyonda bir ihtimal dâhilinde mutasyona uğramış olgulardan hareketle işi kotarma peşindelerdir.

        Ah ahmakça fikirlere kapılmış evrimciler!  Durum vaziyeti kotarmak adına milyonda bir rakama tav olacak kadar batak bir duruma düşebiliyorlar, oysaki mutasyona bel bağlayarak nereye kadar sürüklendikleri evrimcilik bataklığından yakalarını kurtarabilirler ki. Bir kere gittikleri yol en baştan beri zaten çıkmaz yoldur, bu gidişle düştükleri bataklıktan asla çıkamayacaklardır.  

       Velhasıl-ı kelam; mutasyonlarla canlı organlarında bazı değişiklikler çoğu kez zararlı ve ölümcül olmakla birlikte yaşama imkânı veren istisna türden mutasyon hadiseleri gerçekleşebiliyor. Fakat yaşama imkânı veren bu tip mutasyonlar kendi türü içerisinde sınırlı kalıp,  cüzü bir değişiklikten öteye geçemeyecektir.

        Vesselam.             

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/yaratilisi-inkar-eden-yalan-masallarla-nereye-kadar-yurunur-ki-5816-kose-yazisi