12 Temmuz 2022 Salı

GENETİK MUCİZE


 GENETİK MUCİZE

SELİM GÜRBÜZER 

       DNA başkanlığında hücre içi yürütülen faaliyetlerde canlıların dirlik kazanmasında en önemli hayati öneme haiz, aynı zamanda pürin ve pirimidin halkalarının en önemli aktörleri diyebileceğimiz dört dişli bazlar, şeker-fosfat ikilisine bağlanaraktan bir nükleotit oluşturup böylece genetik mucize tecelli etmiş olur. Öyle ki “Adenin, guanin, sitozin ve timin” olarak adlandırılan tek halkalı ve çift halkalı bazlar sınıfına ait bu söz konusu dört harfli şifreyle etiketlenmiş nükleotidlerin kendi aralarında eşleşmeleri neticesinde canlının biyolojik fotoğrafı ortaya konulmuş olur.  Hem nasıl ki telgrafın mors alfabesinin nokta ve çizgilerden oluşan şifreli kodlama sistemiyle ortaya çıkan yazılım ne anlam ifade ediyorsa,  canlı nükleotidlerini oluşturan dörtlü genetik alfabe kodlama sistemiyle ortaya çıkan çift ve tek halkalı bazlardan oluşmuş bilgi ağı kod formatı yazılımda o anlamı ifade eder. Hakeza Türk alfabesini oluşturan 29 harflik kod sistemini kullanaraktan ortaya konan hece, kelime ve cümlelerden oluşmuş bir metin, bir hikâye, bir roman ne anlam ifade ediyorsa, bir canlı hücrenin 4 harflik alfabetik nükleotid kod sistemini kullanılaraktan ortaya konan “ bir genom hece,  bir genom metin, bir genom hikâye, bir genom ansiklopedi” külliyatları da  o anlamı ifade eder. Hatta böylesi devasa büyüklükte 4 harflik nükleotid kod sistemini canlının bir “alın yazı külliyatı” kodu olarak anlamlandırabileceğimiz gibi DNA’nın bileşenlerini oluşturan bir “bilgi külliyatı” kodu olarak da anlamlandırabiliriz. Hem niye öyle anlamlandırmış olmayalım ki,  baksanıza hücre içerisinde DNA başkanlığında yürütülen tüm bilgi işlem faaliyetleri vücudumuzu oluşturan organlarca bir program dâhilinde harfi harfine uygulanmak üzere ya hormon denen salgılar kanalıyla ya da sinir sistemi ağı yoluyla ilgili organlara iletilmiş olur da.  Derken üst perdeden gelen talimatlar en küçük birimden en büyük birime kadar uzanan her bir halkada, gerek hücre birimleri nezdinde, gerek  doku birimleri nezdinde gerekse  organ birimleri  nezdinde karşılık bulur da.  

          Bilindiği üzere DNA, çift sarmallı merdiven bir yapı üzerine kurulu olup, her bir merdiven basamaklarının karşılıklı uçlarında yer alan nükleotidlerin eşleşmesiyle birlikte DNA’nın kopyalanması sağlanmaktadır. Hiç kuşkusuz DNA çift sarmal halkasında yer alan moleküllerin içeriğini analiz ettiğimizde içtiğimiz suyu oluşturan moleküllerle doğrudan ilişkisinin olduğunu görürüz. Öyle ki nötralleşmeyle asit maddeler, suya (+) yüklü Hidrojen iyonu verirken, bazlar ise (-) yüklü hidroksil iyonu verir. Bu demektir ki suyun yapısında artı (+) yüklü hidrojen iyonu içeren asitli bir madde ile eksi (-) yüklü hidroksil iyonu içeren bazlı bir maddenin varlığı söz konusudur. Böylece asit ve baz içeren maddelerin tepkimeye girmesiyle birlikte artı ve eksi iyonlar birbirlerinin etkisini yok eder ki, işte böylesi nötralleşme reaksiyonları neticesinde 2 hidrojen ve 1 oksijen bileşiğinden su molekülü meydana gelmiş olur. Şu da bir gerçek, su molekülü içerisinde konumlanmış bu söz konusu iyon içeren maddeler aynı zamanda DNA’nın yapısında yer alan riboz şekeri ve amino asidi oluşturan nükleotidler arasında biyomoleküllerin ayrışmasını ve nötralleşmesini de sağlayacak maddelerdir. Nitekim ayrıştırmayı ve nötralleşmeyi gösterecek bulguları DNA analiz ve izolasyon çalışmalarının yanı sıra PCR işlemlerinin ardından denatürasyonu takiben elektroforez yöntem ve uygulamalarıyla gösterilip tespiti yapılabiliyor. Derken iyonların birbirleri arasında cereyan eden karşılıklı tepkimeler bir noktadan sonra meyvelerini verip canlılık daha da bir fonksiyonel hale gelebiliyor. Hele bilhassa  (+) yüklü hidrojen iyonlarının geçişi sırasında oluşan “Adenin-riboz-fosfat ~ fosfat ~ fosfat” bileşiği  denen ATP enziminin, amino asit ve riboz şekeri üzerinde doğrudan oluşturduğu tepkime hızı  etkisi, DNA’ya dirlik kazandırdığı gibi canlı hücrelere de dinamizm kazandırmakta. Ve ortaya çıkan bu dinamizmden öyle anlaşılıyor ki, hidrojen ve hidroksil iyonlarının (yüklü parçacıkların)  sadece su molekülünün dirliğine değil, DNA molekülüne de dirlik kazandırmakta. Derken bu noktada dirlik hadisesi bize ister istemez Kur’an’da geçen şu ayet-i kerimeyi de hatırlatmaktadır:

       -“O inkâr edenler bilmediler mi ki,  muhakkak gökler ve yer bitişik halde iken Biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hala iman etmezler mi?” (Enbiya, 30).  

         İşte Yüce Allah’ın yukarıda kelamında beyan buyurduğu ‘Her diriyi (hay) sudan çıkarttık’  şeklinde bizlere hatırlattığı bu ilahi mesaj,  üstelik günümüzden ta 14 asır öncesinden tüm insanlığa duyurulmuş bir ilandır. Bu ilan aynı zamanda mukaddes kitabımızın “Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan” olduğuna delil teşkil eder zaten. Gerçekten de tüm insanlığa duyurulan adeta cana can katan bu mucizevi dirlik ilanı denen hadisenin şifre kodlarını irdelediğimizde yaratılış ve diriliş kodlarımızın ipuçlarını bir nebzede olsun yakalayabiliyoruz. Madem yaratılış ve diriliş kodlarımızın şifrelerinden bir şeyler sezinleyebiliyoruz, o halde içtiğimiz suyu sadece susuzluğumuzu giderecek bir memba kaynak olarak değil, aynı zamanda DNA’mızı iri ve diri kılan ab-ı hayat can suyu kaynağımız olarak da bakmak gerekir. Nitekim bulut tohumlama geliştirmekle ünlü Amerikalı kimyager Vincent Joseph. Schaefer tarafından General Electric Araştırma Laboratuvarlarında yaptığı çalışmalarla su zerrelerinin molekül düzeyde ne kadar çok küçük, ne kadar saf ve temiz olursa o ölçüde eksi (-) 40 santigrat derecede bile donmadığı gözlemlemiştir. Bu demektir ki, Yüce Allah’ın “Gökten ölçülü olarak su indiren de O’dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden hayat verdik, işte sizde böyle diriltilip çıkarılacaksınız” (Zuhruf, 110)  diye beyan buyurduğu ilahi mesaj gereği su zerrelerini sıfır santigrat derecede donmasını etkileyen esrarengiz sırrın arka planında hava kirliliği ve su zerrelerin büyük olmasıyla alakalı bir ölçü tayini bir durum söz konusudur. Ne diyelim, işte görüyorsunuz ya,  bu ölçü tayini yağmur damlasına kodlandığı gibi DNA moleküllerinin içerisine de kodlanmış bir ölçü tayinidir bu. Zira yağmur damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya başlayıp, ardından büyüyen zerreler halinde yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvvetiyle birlikte denge kazanıp yumuşak bir iniş yapabiliyor. Belli ki yeryüzüne yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesabın varlığı söz konusu olup, Fizikçiler bu mucizevi ölçüm hadisesini denge hız formülüyle izah ederekten açıklığa kavuşturmuşlardır. Öyle ya, ortada bir ölçü tayini olmasa yağmur damlacıkları ne mümkün ki ölü beldeye dirlik verip toprak bereketlilik kazanabilsin.  O halde bu noktada bize düşen ölçü ise ahir ömrümüzde bir gün toprağa düştüğümüzde kıyamet günü ‘Haydi olun (kün)’ emri ile bir su misali ölü toprağımızdan yeniden dirileceğimize olan inancımızdan zerre miskal taviz vermemek olmalıdır.  Aksi halde maazallah bizimde ölçü mölçü de nedir deyip her şeyi tesadüfe bağlayan ateistlerden hiçbir farkımız kalmaz. Dedik ya bizim yapacağımız tek ölçümüz;  Rabbü’l âleminin kıyamet günü  ‘Haydi kalkın ve dirilin’ emriyle vereceği fermanı her daim ruhumuzda hissedip gereğini yapmak olmalıdır.  

                                                              YARATILIŞ

          Anne rahminde ki cenin başlangıçta toplu iğne ucundan bile küçük mikro düzeyde döllenmiş bir zigotken sonra ki aşamalarda bir bakıyorsun insan vücudunu oluşturacak tüm azaları kendinde toplayacak bir şekilde ete kemiğe bürünmüş halde doğuma hazır nur topu bebeğe dönüşebiliyor.  Ve bu hususta Yüce Allah Teâlâ bakın ne buyuruyor: “Onu (yaratan) hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu. Sonra (anne rahminden çıkmak için) onun yolunu kolaylaştırdı” (Abese,80/18-20).

           Evet, ayet-i kerimenin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere bir damla sudan yaratılan insanın nükleotid kodlarının biçimlenmesiyle birlikte yaklaşık 26 binlik sayfayı kapsayacak devasa büyüklükte adına genetik külliyat diyebileceğimiz şahika eser ortaya çıkabiliyor. Hiç kuşkusuz şahika eserin ortaya çıkmasında yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda gen dizilimlerinin kayda değer katkı sağladığı muhakkak. Zaten protein sentezi dediğimiz olay DNA üzerinde yer alan genetik bilgi aracılığıyla, yani nükleotidlerden meydana gelen bir dizi kısa tekrar gen kombinasyonu dizilimleriyle gerçekleşen bir hadisedir. Ki, bu dizilere gen denmektedir.  Bilindiği üzere, insan genomu yarı anne, yarı babadan gelen gametlerin kendi cinsiyetine ait üreme kanallarından mayoz bölünmeye uğrayaraktan döllenmeye hazır hale gelmiş haploid kromozomlardır.  Ta ki erkek ve dişi eşey hücreleri bir araya gelip döllenme hadisesi vuku bulur, işte o zaman Yüce Allah’ın şah eserim dediği diploit canlı oluşumunun temeli atılmış olur. Hiç kuşkusuz temeli atılan bu canlı nüvesi zigot oluşumundan başkası değildir.  Tabii şu da bir gerçek zigot oluşumu hiçte öyle bir çırpı da gerçekleşen bir süreç değildir. Bikere bu sürecin başlangıcında bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kart şifrelerinin kilidini açacak olan ya da kendi genetik kartında eksik kalan kısımları tamamlayacak olan 200-300 milyon sayıda sperm hücre arasından yalnızca bir tanesini seçmesi gerekir ki, zigot oluşumu gerçekleşebilsin. Aslında bu olaya ilk etapta düz bir mantıkla baktığımızda çok sayıda onca sperm arasında sadece bir tanesinin kilidi açması bize imkânsız gibi gelse de biiznillah Yüce Allah’ın  ‘ol’ deyince “olduran” fermanı devreye girdiğinde bir anda iradi güçle kilit açılıvermiş olur.  İşte, ‘ol’ deyince oluveren ferman bu ya,  Yüce Allah (c.c) bakın bu hususta   “(Kıyamet ve öncesi Mehdiyet, yani İslami adalet ve hâkimiyet vakti) Saatinin ilmi O’na döndürülür (Allah’a havale edilir), O’nun ilmi (izni ve iradesi) olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. (Bu nedenle Allah’ın inkârcılara) Onlara: “Hani benim ortaklarım nerede?” diye sesleneceği gün, (kâfirler, daha yeni aklımız erdi ve) “Sana arz ederiz ki, bizden (Senin şerikin olduğuna dair) hiçbir şahit yok” diyeceklerdir” (Fussilet, 47)  diye beyan buyurduğu vuslat fermandan maksat hâsıl olur da. 

         Evet,  yumurta hücresinin kendi eksik kartlarını 250 milyon sperm arasından yalnızca bir tanesine tamamlattıracak Yaratılış mucizesinden öyle anlaşılıyor ki,  ovaryum hücresi insan genomunda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan amolegen yapıda bir karttır. Öyle ki ovaryum hücresi mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup, kendi 46 kromozomlu vücut yapısı içerisinde 23 kromozoma indirgenmiş bir eşey hücresi olarak kendi üreme koridorunda karşı cinsten baba adayının vücut hücrelerinin üreme koridorlarından süzülerek gelen 23 kromozomlu eşey hücresini ağırlayaraktan kodlayan bir karttır. Böylece kendi genetik kartıyla babadan gelen 250 milyon sperm hücresini karşılayıp kendi genetik kartının kilidini açacak olan onca sperm hücresi arasından tek bir tanesinin seçimini belirleyebiliyor. Seçilen sperminde giriş yapabilmesi için illa ki yumurta hücresinin genetik kartıyla uyumlu şifre koduna da sahip olması gerekir ki, döllenme hadisesi vuku bulmuş olsun. Gerçekten de bir yumurta hücresi düşününüz ki onca sperm hücreleri arasından kendi kartını çözecek bir adet spermatozoidin seçimini nasıl belirleyebiliyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Belli ki ferman yücelerden gelince  “Ol” emrin gereği yerine getirilip bir anda yumurta hücresi kendi zekâ algoritmasını kullanaraktan kara kutunun kilit şifresi açılmış olunmakta.  Hani zaman zaman haber bültenlerinde  “düşen uçağın kara kutusunun şifresi çözüldü” şeklinde haberlere şahit oluruz ya,  aynen öyle de bir çocuğun anne rahmine düştüğünün haberi de tamamen hamile kalan anne adayının kara kutu şifresinin çözülmesiyle alakalı bir durumdur.  Hiç kuşkusuz Allah dilerse ancak hamile kalınır,  dilemezse ne kara kutunun şifreleri çözülür ne de hamile kalınır.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle açıklık getirir: “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler” (Fussilet, 47).  Aslında Yüce Allah (c.c) beyan buyurduğu bu ayet-i kerimeyle şu çağrıda bulunup anlamak isteyene demek istiyor ki "Ey kulum!  Sakın ola ki bu akıl almaz kara kutunun şifrelerini kendi marifetinmiş gibi çözdüğünü sanma, şunu iyi bil ki, dişinin yumurta hücresinin şifre çözümlenmesi ancak benim irademle olmakta,”   

        Öyle ya, madem her şey “Ol” emri şifre koduyla vücut buluyor, o halde bu noktada bize  “Amenna ve Saddakna” demek düşer.  Gerçekten de ayet-i kerimeyle verilmek istenen mesajdan da anlaşıldığı üzere döllenme hadisesi öyle sıradan basit bir hamile kalma olmayıp bilakis üzerinde inceden inceye düşünülüp tefekkür edilmesi gereken mucizevi hamile kalma hadisesidir. Sadece hamilelik mi? Hiç kuşkusuz hamilelik sürecinin akabinde gelen kutlu doğum sancısı da akıllara durgunluk veren mucizevi bir hadisedir. Hani her bir sıkıntının ardından pembe şafaklar doğar denir ya hep, aynen öyle de beynin arka hipofizden salınan oksitosin hormonu da (adına aşk hormonu da denen)  bu noktada doğum sancısının muştucusu pembe şafaktır. Hem nasıl pembe şafak olmasın ki, düşünsenize hamilelik süresince rahim ağzı kapalı haldedir hep.  Ne zaman ki oksitosin hormonu yana yana tutuşup aşk ile vecd ile doğum sancısının muştusunu verir,  işte verilen bu müjdeli haberle birlikte kapalı haldeki rahim ağzı, amnion ve karyon sıvı akışkanlığının tesir gücüyle rahim ağzı açılıverip böylece kuvvetli kasılma ve gevşemeler eşliğinde bir anda pembe şafak ferahlık doğuvermiş olur.  

İSA (A.S)’IN BABASIZ DÜNYAYA GELİŞ MUCİZESİ

       Rabbül âlemin dileseydi arada baba olmaksızın da annenin üreme hücrelerinin şifre kilidini  “Ol” fermanıyla açıp nur topu bebeğin dünyaya gelmesini halk ederdi. Zira O her şeye kadirdir.  Hem bilimsel çalışmalar bize gösteriyor ki; insan genomu şifre kodlar üzerine kuruludur, şifre kodunu açacak şifre kodu da cinsiyet hücrelerinin anahtarında gizlidir.  Nitekim Hz. İsa (a.s)’ın arada baba olmaksızın dünyaya gelmesi tamamen Yaratıcı gücün Meryem annemizin cinsiyet kilit kodunu açacak anahtar şifreyi halk eylemesiyle alakalı bir durumdur.  Öyle ki Yüce Rabbimiz bu hususta “Muhakkak ki Allah yanında İsa’nın babasız dünyaya geliş hali de, Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı, sonra durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “ insan ol” dedi, o da, hemen insan oluverdi” (Ali-İmrân, 59) diye beyan buyurmak suretiyle Cebrail aracılığıyla Meryem anamızı ışınlayıp (nefh), böylece halk eylediği genetik anahtar şifre kodunun açılış mucizesi vuku bulmuştur. Kaldı ki Kur’an’da beyan edilen her bir mucize aynı zamanda insanoğlunun gelecekte keşfedeceği buluşlar için de bir işaret taşı hükmündedir.  Ki; günümüzde genetik alanda yapılan bir takım çalışmalar sayesinde gerek klonlama, gerekse yumurta hücrelerini çözecek laboratuar ışınlama yöntemlerinin kullanıldığı bir vaka. Öyle ya, mademki Allah-u Teâlâ “Ona ruhumdan nefh ettim” beyan buyuruyor, hem madem yine ‘hiçbir canlı kendi kendine üreyemez’  diye beyan buyuruyor, o halde günümüz laboratuar teknik ve ışınlama yöntemleriyle bir canlıdan yeni bir canlı kopya edilebilir mi sorusunun cevabı klonlamanın keşfiyle birlikte cevabı verilmiş olur da.  İşte bu tür sorulan sorular eşliğinde cevabını bulmak adına genetik çalışmalar daha da hız kazanıp, gelinen nokta itibariyle canlılar genetik programı üzerinde yapılan çalışmalarla birçok sonuçlara varılabiliyor.  Yeter ki genetik alanda uygun şartlar oluşturulsun genetik kartların veya şifrelerin dili çok rahatlıkla çözülebiliyor. Nitekim bazı virüs ve bazı bakteriler, mesela toprakta ki bakteriler anormal şartlarda faaliyet gösteremezlerken, fakat uygun şartlar bulunca da bir bakıyorsun fonksiyonel hale gelebiliyorlar. Keza bir virüsün canlının dışında inaktif halden canlı üzerinde konuk olduğunda bir bakıyorsun aktif hale gelip çoğalaraktan hastalık oluşturabiliyor. Tüm bu örnekler insanoğlunun zihninde hayvanlar üzerinde yapılacak klonlamayla arada döllenme olmaksızın herhangi bir canlıya ait genetik kartın aynısının kopyalanabileceğinin ufkunu açtı.  Her ne kadar ilk başlangıçta genetik kartların açılamayacağı yönünde bir umutsuzluk havası ağır bassa da gelinen noktada bioteknolojik gelişmelerin hız kazanmasıyla birlikte bir anda umutlar yeşerip tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirine tıpa tıp aynı olan canlı topluluğun klonlanmasına yönelik genetik şifrelerin bir kısmının ipuçlarına ulaşılabilmiştir. Yine de her şeyde olduğu gibi klonlama işinde de ihtiyatlı olmakta fayda var, aksi halde klonlama işinde de kaş yapıyım derken göz çıkarılmış olacaktır.  Hem kaldı ki yaratılış kodlarıyla pek oynanmaya gelinmez, gelişigüzel oynandığında malum, biyolojik hayatın tehlikeye girmesi an meselesidir diyebiliriz.  Tabii tüp bebek hadisesi bundan istisnadır.  Zira tüp bebek olayı denilen hadise tamamen evli çiftlerin çocuk sahibi olmalarının şartlarını oluşturmakla alakalı bir yöntemdir. Öyle ki, bu yöntemde babadan alınan meniyle döllenilmiş yumurtayı anne rahmine yerleştirilip sonrasında dışarıdan bağlanan mekanik cihazlar ve uyarılmalar eşliğinde tıpkı anne karnında geçirilen embriyonik safhalarının laboratuvar şartlarında gerçekleştirilmesine dayalı bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Tüp bebek yöntemine ışık tutan hadise ise malum İngiliz Bayan Lesley Brown’un fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) tıkalı olması nedeniyle yapılan başarısız ameliyatın nedenleri üzerinde durulmasıyla başlayan bir kafa yorma girişimi hadisedir bu. Derken Jinekolog Dr. Steptoe bu işe el attığında önce tüp kalıntıları temizleyiverir, sonrasında Bayan Brown’ın yumurtalıklarından alınan olgunlaşmış bir yumurta hücresinin tüp içerisine aktarılma işlemlerine start verir. Akabinde baba John Brown’un sperm hücresini tüp içerisine bırakılıp beklemeye koyulur. Böylece çocuk sahibi olmanın heyecanıyla 3 gün beklemenin ardından birde ne görsünler tüp içerisinde yer alan yumurta hücresi dölleni vermiş.  İşte bu noktada ümitler büsbütün yeşermeye başlamış, derhal oluşan zigot anne rahmine yerleştirilerek embriyolojik gelişim izlenmeye alınmıştır. Derken tarihler 25 Temmuz 1978’i gösterdiğinde tüp bebek çocuğun dünyaya gelişiyle birlikte o gün bugündür tüp bebek yöntemi evlat sahibi olmak isteyen ailelerin tutunacak dalı olmuştur. Anlaşılan o ki; tüp bebek olayı aslında anne karnında gerçekleşen Yüce Allah’ın ferman buyurduğu “Ol” emir programının sadece bir bölümünün laboratuvar şartlarında gerçekleştirilmesi yönteminden başka bir şey değildir. Diğer geri kalan kısım bölümler zaten insanoğlunun ufkunu aşan bir boyut olduğundan her halükarda embriyolojik gelişim evreleri anne rahmine muhtaç durumda.  Hadi diyelim ki embriyolojik safhaların tamamının anne rahmi ve karnı dışında laboratuvar şartlarında gerçekleştirecek buluş bulunsa bile bu hiçbir zaman asla yaratılış mucizesinin inkârı anlamına gelmeyecektir. Zira yaratılış mucizesi döllenme hadisesinin ötesinde zerre miskal hata kabul etmeyecek derecede mükemmel matematik programlamanın neticesi bir yaratılış kanunudur. Ki, ilk insan Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla birlikte bu kanun sayesinde şu anda yeryüzünde yaşayan 6 milyarı aşkın insan nüfusu bu kanuna tabii olarak dünyaya gelmişlerdir. Dolayısıyla yaratılış kanununun yanında insan eliyle ortaya konmak istenen tüm suni tasarımlar sadece kıyas kabul etmeyecek derecede girişimlerden öte bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü biri kanun, diğeri ise kanundan esinlenmiş tasarım boyutunda bir buluştur.  Asla kanun yaratmak değildir.

ÂDEM VE HAVVA

      Topraktan geldik toprağa gideceğiz söyler dururuz hep. Hatta bazen cansız sandığımız toprak nasıl oluyor da cana can olmaya vesile olur diye kendi kendimize düşünmekten de geri kalmayız elbet. Oysaki bunda düşünecek var,  bikere toprakta eksi (-) değerde karbon ve azot molekülleri varlığı bize bir şeyleri hatırlatmaya yetiyor zaten.  En başta hatırladığımız şey DNA’mızın içeri yapısıdır. Zira DNA’nın yapısında eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden müteşekkil bir kurulu düzen vardır. Şimdi diyebilirsiniz ki DNA molekülünün toprakla ne ilgisi var diye. Basbayağı ilgisi var. Şöyle ki; toprağı incelediğimizde oksijen, fosfor ve hidrojen, eksi (-) yüklü karbon ve azotla birleşerek pekâlâ insan bedenini oluşturabiliyor. Yeter ki toprakla özdeş diyebileceğimiz DNA kod şifrelerine  ‘Ol’ emri verecek olan Yüce Rabbimiz ferman buyursun diriliş mucizesinin olmaması için hiçbir sebep yoktur diyebiliriz.  Bakınız Yüce Allah (c.c) bu hususta ne buyuruyor; “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun; 23–12). Hakeza Yüce Allah bir  başka  ayeti celile de ise; “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37, ayet-11)  diye  buyurmakla bu yaratılış mucizesine işaret etmiştir.

       İşte ayet-i kerimelerden de işaret edildiği üzere Rabbü’l Âlemin Hz. Âdem (a.s)’ın yaratılışında eksi (-) değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı bu şekilde gözler önüne seriyor, tabii anlaya bilene.  Dahası toprağın doğurgan bağrında saklı olan yaratılış sırrına işaret buyrulan bu ayet-i kerimeler aynı zamanda ateistlerin ikide bir dillendirdikleri  ‘canlı canlıdan çıkar’  hevesliğini de kursaklarında bırakıp iddialarını çürüten sır dolu mucizevi ayetlerdir. Onalar iddiaların sürdüre dursunlar, yaratılış mucizesinden anlaşılan o ki, toprağın bağrında kodlanmış bileşenlerin her biri bir anda ‘Ol’ emri doğrultusunda diriliş moduna geçebiliyor. Hakeza Havva annemizin Âdem’in eğe kemiğinden yaratılış mucizede toprağın bağrındaki bileşenlerin dirilişinin aynısı mucizevi bir hadisedir.  Hele moleküler biyolojinin ortaya koyduğu verilere baktığımızda genetik şifreleri adeta barkod okuyucudan geçirerek yazgıya çeviren tek hücrenin kemik iliği hücresi olduğu gerçeğinin ortaya konması bu mucizevi hadiseyi teyit eden bir durumdur. Nitekim genetik laboratuvarlarda bir takım yöntemlerle kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamlarda da tekrardan üretebiliyor zaten kodonlarına girilip şifrelerin dili çözülebilse bir insan yazgısının nasıl kayda geçirildiğini de pekâlâ görmek mümkün. Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga kemiklerini ihtiva eder. Nasıl ki; karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız) olup, eksi (-) değerdeyken bir anda toprak canlılık kazanabiliyorsa, aynen genetik şifreleri yazgıya geçirebilen kemik hücreleri de ‘ol’ emri olmaksızın cansız halde nötr kalabiliyor. Yani bu demektir ki kemik hücreleri Allah’ın ‘Ol’ emri talimatıyla yazgıya geçmesi sonucu Âdemin kaburgasından Havva anamız hayat bulmakta. Dolayısıyla buna şaşmamak gerekir. Allah her şeye kadirdir çünkü.  İşte bu yüzden Havva anamızın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde gizlidir diyebiliriz. 

BİOTEKNOLOJİ

     Bioteknoloji kesinlikle kanun yaratma değil, bilakis buluştur. Çünkü kanun başka bir şeydir buluş başka bir şeydir,  bu yüzde buluş yaratma gücü fiilinin karşısında her daim aciz kalışın ifadesi olarak tanımlarız. Düşünsenize insanoğlu birçok buluşlar keşfetmesine keşfetti ama her hangi bir canlıya ait hücreyi yaratmaya güç yetiremeyeceği malum. Çünkü yoktan var etme Allah’a mahsus yaratılış mucizesidir, bu durumda insanoğlu bir canlıyı yoktan nasıl yaratabilsin ki?  Her ne kadar embriyona ya da üreme hücrelerine müdahale fikri bazı çevreleri apar topar heyecanlandırsa da bu konu daha çok su götürecek gibi, çünkü daha henüz ortada netlik bir durum yoktur.  Ancak şu da var ki; evlenecek çiftler önceden irsi (genetik) hastalık geni taşıyıp taşımadıklarını DNA analiz çalışmalarıyla öğrenebiliyorlar artık. Şimdilik insanın kopyalanması başarılamadı,  ama varsayalım ki bu kopyalama işi de gerçekleşiverdi, peki bunun tüm beşer boyutunda meydana getireceği travma nasıl önlenebilecek? Malum olduğu üzere atom kötü ellerde Hiroşima ve Nagazika, iyi ellerde ise enerji santrali, gerektiğinde tedavi aracı. Aynen öyle de biyolojik materyallerde art niyetli ellerde AIDS gibi başa bela musibet, ya da genetik şifresi değiştirilmiş bir bakteri veya virüsün her an patlamaya hazır bomba veya en iyimser tahminle kanser gibi amansız hastalığa belki de çaredir. Belli ki bu durum kullananın insafına ve niyetine kalmış bir şeydir dersek yeridir.  

        Genetik kopyalama özetle; önce yumurta hücresinden çıkarılmış çekirdeğin aynı canlının meme bezi üzerindeki hücrelerle birlikte doku kültüründe çoğaltılması, sonra bu doku besi yerinden bilgi taşıyan çekirdekleri izole edilip yumurta hücresine yerleştirilmesi, en nihayet yerleştirilen yumurta hücresinin dışarıdan elektroforez uyarması yardımıyla yeni bir canlının kopyalanma hadisesidir. Kelimenin tam anlamıyla sperm hücrelerinin yerine meme hücrelerinin fonksiyon üstlenmesi sonucu kilidi (genetik kodları) açabilmenin adıdır klonlama. Dolayısıyla Meryem’den babasız Hz. İsa’nın dünyaya gelmesi; klonlama olayının, ya da koyunun kopyalanmasının değişik bir örneği dersek yeridir.  Üstelik biyoteknolojik çalışmalarda uygulanan programın tamamı dişi hayvanın hücresinden alındığı için yavruda ister istemez dişi olacaktır. Hz. Meryem olayında ise erkek olup,  bu olay Allah’ın yaratılış bir mucizesidir. 

       Evet, Hz. İsa (a.s)  babasız dünyaya gelmiştir. Bundan hareketle materyalistler ön yargıları gereği; kendi kendine üreme olmaz itirazında bulunurlar. Oysa anne ve baba çocuk için vasıtadır sadece. Nasıl ki; arada iletken madde olmadan manyetik dalgalarla televizyon, radyo veya telefondan yararlanabiliyorsak, vasıta olmaksızın yaratıcı tarafından yeni bir canlı yaratılabilir pekâlâ. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Aynı zamanda yaratılan her şey çift yaratılmış da.  Belli ki kainatta yaratılan daha nice bilmediğimiz çiftler vardır, sonuçta hangi çift olursa olsun ilahi programın gereği ne ise o doğrultuda misyon üslenmiş durumdalardır.  Nitekim Kur’an’ı Mucizü’l Beyan; ‘O Allah ki, her şeyden münezzehtir. Arzın bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha nice bilmediklerinizden bütün çiftleri yaratmıştır’ (Yasin suresi, ayet–36) diye beyan buyurarak bütün pozitif bilimlere ta yıllar öncesinde ışık vermiştir.  Malum olduğu üzere maddeler iletkenlik yönden metal ve ametal diye ikiye ayrılır. Biyoloji bilim dalında gerek bitki, gerek hayvan,  gerekse insan üreme yönünden incelerken karşımıza dişi ve erkek türleri çıkar. Yine fizik bilimi atomu incelerken, ya da elektriği analiz ederken artı (+) ve eksi (-) iyon denen çiftleri görmezden gelmez, gelemez de.

         Her neyse, asıl konumuza gelirsek malumunuz c anlılar âleminde kopyalanma hadisesinin destekleyen daha birçok benzer örnekler var elbet. Bazı canlılar âleminde sıkça rastladığımız;  ortada hiç erkek kalmasa da dişi canlılar döllenmeden üreyebiliyorlar. Mesela kertenkelenin kuyruğunun kopmasıyla veya bir başka ifadeyle; regenerasyon dediğimiz hadise sonucu kopan parçadan yeniden bir kertenkele meydana gelebiliyor. Hakeza termitler, karıncalar, arılar da partenogenetik (eşeyli çoğalmanın değişikliğe uğrayarak meydana getirdiği bir eşeysiz üreme şekli) yoluyla üreyebiliyorlar.

         Peki, insan kopyalanır mı? Henüz bu konuda bir şey söylemek erken, bir kere ruh bakımdan insan diğer canlılardan farklı, bitki ve hayvani ruh gibi değil. Bu yüzden bitkilerde ışığa yönelmeyi tropizmle, hayvanlardaki birtakım envai çeşit hareketleri ancak içgüdüyle açıklanmaya çalışılabiliyor. Ya insanı neyle açıklayacağız?  Bu konuda bildiklerimiz cüzi de olsa nefislerimizin sadece iki zıt karakterlerde yaratıldığını biliyoruz. Çünkü Mevlana ‘İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi telkinlerden ibaret olduğu, ikincisinin ise melek-i kuvvetler olduğunu’  buyuruyor. Dolayısıyla melek-i ilhamlara kulak veren insanoğlu iyiye yönelir, şeytani telkinlere eğilim gösterenler ise kötülük karakterler sergiler. Allah-ü Teâlâ insanı en mükemmel bir şekilde yaratmış, yani insan maddi ve manevi donatılarla donatılmış mükemmel bir varlık. Bu yüzden bunun böyle bilinmesinde fayda var diye düşünüyorum.

DOLLY

          İskoçya’da Dolly denilen koyunla başladı bu tartışma, oradan hareketle pekâlâ insanda kopyalanabilir denildi. Tabii bu durumda bu olayın Allah’a karşı bilimin meydan okuması addedenler oldu. Oysa insan küçük bir âlem, yani kâinatın özü mesabesinde bir varlık,  hatta insana büyük âlem diyen bilge âlimlerde var. İşte bu nedenledir ki eşrefi mahlûkat olan insanı değerlendirirken sıradan bir canlı veya sadece biyolojik varlık gözüyle bakamayız. Zira biyolojik gerçekler farklı bir şey, değerler manzumesi farklı bir şeydir. Kaldı ki hayvanda bile 277 adet genom fizyolojisi elde edilmiş, üstelik yumurtadan sadece bir tane koyun dünyaya getirilebildi. Hayvana papağan varı ruh verilebilir, ama bu mantıkla insan ruhu aynı kategori kapsamına almaya kalkışırsanız çıkmaza girersiniz. Ruh âlemi insan bilgisinin çok ötesinde, eşya gibi değil. Ne kadar hücre varsa her birinde ayrı genetik bilgi mevcut.  Allah-ü Teâlâ her canlı için başka bir nakış işlemiş, dolayısıyla her hücrede bu programın belli bir kısmını ancak okuyabilme imkanı vardır,   daha nice bilmediğimiz kısımlar içinde çok daha efor sarf etmek gerektir ki okunabilsin.  Malum döllenmiş yumurta zigot olarak addedilir.  Ki addedilen bu durum daha başlangıç safhasıdır, devamında zigotun ikiye bölünme aşamasıyla birlikte okunabilen bir kaç sayfa daha vardır.  Diğer geriye kalan okunamayan sayfalar da yeni bölünmeler eşliğinde aşamalar kat ederek yeni sayfalara evrilmiş halde karşımıza çıkar. Yani bu demektir ki  bölünme safhaları arttıkça yeni hücreler oluşmakta..  Dolayısıyla her bir yeni hücre aynı zamanda yeni bir bilgi veya eklenen sahifeler demektir. Böylece sahifeler ilerledikçe canlının sureti ortaya çıkıyor. Zaten Allah-ü Teâla; “O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte Rabbiniz Allah Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?” beyanıyla insan embriyonunun geçirdiği safhalarının varlığına işaret etmiş bile. (Zümer suresi, 6)

        Bilindiği üzere hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar oluşmakta. İşte bu değişime benzer evreler ayette geçen üç karanlık safhanın birincisi hücre aşamasıdır. İkinci karanlık evre doku aşamasıdır. Üçüncü karanlık safha ise organlaşma safhasını oluşturur. Bu safhaların arasında cereyan eden evreler embriyonun geçirdiği ayrıntıları teşkil eder. Genel itibariyle bu olayda ilk evvela sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle zigot oluşmakta. Tabii zigot, zigot haliyle kalmayıp,  o da kendi içinde bölünerek morula, blastula, gastrula, embriyon ve fetus gibi bir dizi hücre safhası dönüşümlere kapı aralar. Yani Kur’an’ın işaret ettiği üç karanlık safhası ana başlıklarının detayları bilimsel çalışmalarla tespit edilerek değişik isimler altında sınıflandırıldığına şahit oluruz. Belli ki; embriyolojik gelişimde planlı ve programlı bir ölçünün olduğu gün gibi aşikâr.

       Özetle canlılık en küçük temel birim olan hücreyle start alıp, akabinde hücrelerin birleşmesiyle dokular, dokuların bir araya gelmesiyle organlar, organların birleşmesiyle canlı denen varlık ortaya çıkıyor. Nasıl ki; tarihin sayfalar arttıkça tarihi külliyat meydana geliyorsa, aynen öylede canlının her sahifesinin bilgi kompartımanlarının birikimiyle oluşan varlık ansiklopedisi ortaya çıkmaktadır.

          Biyoteknoloji aynı zamanda bazı bakterilerde olmayan bazı özellikleri bir başka canlının genetik programından bakteriye transfer edip yeni bir karakteristik özellik kazandırma işleminin adıdır. Belli ki insanlar yıllarca bilmeden de olsa yoğurdu, turşuyu, peyniri bakterilere yaptırdıklarına benzer bir durum var ortada. Şimdi aynı yöntemle insandaki insülini sentezleyecek genetik bilgiyi bakteriye aktarılarak insülin elde edilebiliyor. Böylece ucuz bir şekilde şeker hastalarının kan şekeri ayarlanması sağlanmış olunuyor. Demek oluyor ki; gerçek anlamda biyoteknoloji rast gele gelişi güzel genlerle oynamak değilmiş, tam aksine Rabbü’l âleminin Sani sıfatının tezahürü olan programı beşeri planda uygulama çabasıdır.  Gen dizilimlerine ilaveler yapmak ya da program şifrelerini çözme çabalarıyla bir takım neticeler elde etmek asla yaratmak fiili değildir, yapılan iş aslında elde edilmeye çalışılan proteini sentezlemeye uygun olan canlı üzerine eklemenin ta kendisi hadisedir bu. Yani cümle içindeki bazı kelimelerin (genlerin) yerlerini değiştirmek gibi bir şeydir bu. Mesela insan sütünde var olan proteinler koyunda yok. Şayet insan sütünde yer alan proteinleri sentezleyen şifreyi çözmek mümkün olsaydı belki koyuna da aynısından enjekte edip, koyun sütünden pekâlâ insan sütü kalitesinde süt elde edilebilirdi.

                              AHİRET PROĞRAMI

        Dünyadaki genetik programımızı dilimizin döndüğü kadarıyla aktarmaya çalıştık, peki ahiret programımız nasıldır acaba?

       Bilim adamları dünya kabuğunun başlangıçta yekpare bir halde bitişik olduğunu,  zaman içerisinde bir takım sıcaklık farklarından doğan konveksiyon akımlarıyla birlikte arz kabuğunda kırılmalar ve çatlamalar oluşmasının neticesinde ayrılan parçaların kıtaları oluşturduğu yönünde görüş belirtmişlerdir.  Böylece dünya haritamız üç kıtayla son şeklini almış oldu.  Gerçekten de tüm yeryüzü sathı iyi incelendiğinde bütüncül yapıdan ayrılan parçalardan oluşan üç kıtanın çatlak izlerini görmek pekâlâ mümkün. Bakın Kur’an-ı Kerim’de  “O çatlayışlarla/ yarılışlarla dolu arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık,12)  diye beyan buyurulan ayetle de bu hususa işaret bir hüküm söz konusudur. Ama galaksiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü galaksilerin oluşumu dünyamızın oluşumu kadar uzun bir zaman diliminde vuku bulmadı. Nitekim uzmanların belirttiklerine göre kıtaların oluşumu milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen,  galaksilerin oluşumu altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde tamamlanmıştır.  Bir kısım Fizik bilginleri de hemen hemen tüm oluşumların arka planında Bing-bang hadisesinin olduğunu, yani büyük bir patlama ile gerçekleştiğini hatta zaman boyutunun da patlamayla oluştuğunu belirtmekteler.  Kâinatın oluşumuyla ilgili hangi görüş ileri sürülürse sürülsün,  sonuçta bizim açımızdan hiç şüphe yoktur ki vücut bulan her var oluş, Kün (ol) emriyle gün yüzüne çıkmakta. Nitekim Yüce Allah (c.c)  Kur’an’da  “O’nun işi bir şeyi istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin, 82)  diye beyan buyurmakla buna işaret etmekte zaten.  Hakeza zikrolunan ayet-i kerime kıyamet gününde ‘kün’ emriyle dirilişe geçeceğimizi de muştulamakta.  Hem nasıl muştulamasın ki,   nasıl ki Bing-bang denen patlamayla galaksi ve zaman boyutu biranda oluverdiği söyleniyorsa aynen öyle de kıyametin kopması denen büyük patlamayla da yeniden dirilişe geçeceğimiz haydi haydi söylenmesi gereken mucizevi bir hadisedir.

        Vesselam. 

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-mucize-5937-kose-yazisi


4 Temmuz 2022 Pazartesi

GENETİK KOD DÜNYAMIZ


 

GENETİK KOD DÜNYAMIZ

      SELİM GÜRBÜZER

       Kalite kontrol kavramını sıkça duyar olduk artık. Peki, iyi hoşta kalite kontrol sistemi sadece dünyevi beşeri ilişkilere has bir olgu mudur? Elbette ki hayır. Çünkü mikro âlemde de İlahi güç tarafından tanzim edilmiş bir kontrol sistem ağının varlığı söz konusudur.  Ki, Yüce Allah’ın  “Ol” emri doğrultusunda üreme hücrelerinde mevcut genler vasıtasıyla kalıtım olayının kontrol edildiği malum. Zaten kontrol edilmesi de gerekir. Çünkü Yaratıcı güç böyle murad etmiş ve üreme olayı da bu şekilde kontrol altında tutulmuştur.  Nitekim Mendel, bezelyelerle yaptığı çalışmalarla genetik karakteristik özelliklerin en az bir çift gen tarafından kontrol edilip belirlendiğini bildirmiştir. Bu yüzden her bir gen çifti aynı karakteristik özelliklere sahip allel genler olarak da adından söz ettirmiştir hep. Belli ki kâinatta hemen her şey çift yaratılmış, dolayısıyla her bir çift genin bir araya gelmesiyle birlikte birbirini tamamlayan “homozigot” veya  heterezigot” lokus aleller olarak sahne almakta. Zaten genlerin kromozomlar üzerinde konumlanıp ve bir hücrede her bir kromozomdan iki adet bulunması hasebiyle her bir hücrede genlerin bir çift halde bulunması son derece gayet tabii bir durumdur. Ancak şu da var ki; yumurta ve sperm hücrelerinin kendi üreme organlarında eşsiz bir şekilde değim yerindeyse bekâr olarak konumlanması tek başına bir anlam ifade etmez,  illa ki evlenecek çiftlerin bir araya gelip izdivaca girmesi gerekir ki üreme olayından beklenen maksat hâsıl olsun. Aksi halde insan neslinin devamından söz edemeyiz.  Bu arada insanoğlu, tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş, yoksa yumurta mı tavuktan meydana gelmiş diye düşüne dursun, sonuçta katkı sunmak bakımdan tavuk cenine değil, yumurta cenine (embriyon)  hem besin kaynağı olmak bakımdan hem de üremeyi gerçekleştirecek olan döl hücresine aracılık yapmak bakımdan katkı sağlamaktadır.  Böylece yumurtanın bu aracılık fonksiyonu üstlenmesi sayesinde gen dünyasının gayet koordineli bir şekilde harekete geçmesiyle birlikte “zigot” oluşumu vuku bulmaktadır. Hatta biyoloji bilim dalında zigot oluşumu hadisesi spermin ve yumurta hücresinin vuslatı anlamında diyebileceğimiz  gametogenezis” olarak karşılık bulur da. Kur’an’da ise bu anlamın karşılığı “Şüphesiz biz insanı çamurdan bir sülâle yarattık” (Müminun, 23/12) diye beyan buyrulan ayetin mana ve ruhuna uygun olarak embriyonun birinci safhasının akabinde oluşan zigot safhasına karşılık gelen bir anlamlanmadır bu.  Nitekim Müfessir Hamdi Yazır, Kur’an’da “Sonra onu kararı mekinde nutfe yaptık” (Müminun, 23/13) diye beyan buyrulan ayette geçen  “kararı mekin” ibaresi ve yine bir başka ayette geçen “hamei mesnun” ibarenin aslında insan tohumuyla eş anlamda olan ‘nutfe’ olduğunu tefsir eder.

            İşte yukarıda zikrolunan “siyah, kokar cıvık çamur” ibareleriyle tefsir edilen Kur’an ayetlerin mana ve ruhundan öyle anlaşılıyor ki:

           -İlk yaratılış kodlarımız “toprak ve çamur” ibarelerine karşılık geldiği, 

           -Toprak ve çamurdan sonra organik gıda maddeleri temsilen  “kokuşan et-sallelahm” anlamına gelebilecek “salsal” ibaresi koduna karşılık geldiği,  

           -Salsal’dan yaratılan hücre kodunun da   hamei mesnun” ibaresi koduna karşılık geldiği yönünde çok açık işaretler vardır  (Bkz. Hicr Suresi, 15/28, 33).   Öyle ya, madem Kur’an’da zikrolunun ayetlerde yaratılış kodlarıyla ilgili birçok ibareler ve işaretler var,  o halde bu durumda yaratılış mucizesini bir tek “nutfe” koduyla sınırlı tutmayıp, icabında daha kapsamlı bir şekilde  Âdemi zigot yaratılış’ kodu hücresi olarak da telakki edebiliriz pekâlâ.  Zira insan tohumuna karşılık gelen  “nutfe”   ibaresi çok hücreli döneme geçişi temsil eden embriyonik aşamanın en ileri safhasıdır.

         Her neyse başta zikrettiğimiz tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş, yoksa yumurta mı tavuktan meydana geldi konusuna döndüğümüzde, sonuçta Kur’an’da geçen yaratılışla ilgili işaret ibareler bize gamet hücrelerinin bir araya gelip döllenmesiyle oluşan zigotun akabinde gelişecek olan genetik hücre bölünme süreçlerinin tamamlanmasının neticesinde yumurtadan tavuğun (civciv) çıkmasını daha çok ön gördürmekte. Tabii yaratılış sürecini sadece yumurta kabuğunun çatlayıp tavuğun ortaya çıkması hadisesiyle de sınırlı tutmak doğru olmaz,  Yaratılış sürecini icabında yumurta kabuğunun çatlaması hadisesinin bir başka versiyonu diyebileceğimiz anne karnında gelişen embriyonun 9 ay sonrası insan yavrusu olarak dünyaya gelmesi gibide düşünmek pekâlâ mümkün. Nitekim anne karnında embriyo hayatı yaşayan bir cenin veya fetüs ne zaman ki göbek bağı kordonuyla irtibatını keser işte ancak o zaman amnion kesesinden çıkıp dünyaya nur topu bebek olarak gelivermiş olur. Şöyle ki; yumurta ve spermlerin her biri tek bir gene sahiplerdir. Dolayısıyla döllenme denen hadise spermatozoit ve ovaryum hücrelerinin bir araya gelip genetik kodların buluşması sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Demek oluyor ki, canlı neslin devamı için elzem olan sperm ve yumurta hücrelerinin üretimi rast gele bir şekilde tesadüfen oluşmamakta. Tam aksine kendi bulundukları üreme tesislerinde  (üreme organlarında) belli bir sistematik program dâhilinde entegre bir şekilde gamet üretimi gerçekleşmektedir. Öyle ki kendi üretim tesislerinde üretilen gamet hücreleri değişik aşamalardan geçtikten sonra izdivaca hazır bir şekilde üretim gerçekleşmekte. Bu yüzden ekonomi alanında entegre tesis kavramı denince bir ürünün üretimden itibaren tüm süreçlerin kontrol edildiği tesislere verilen ad olarak akla gelir. Biyolojik alanda da malum entegre tesis deyince  “vücut (somatik) hücrelerini üreten üretim tesisleri ve cinsiyet (eşey-gamet)  hücrelerini üreten üretim tesisleri akla gelir. Madem öyle, hazır üretim tesislerinden söz etmişken üreme hücreleri ile vücut hücreleri arasındaki en temel farkı ortaya koymakta fayda vardır.  Neymiş o fark denildiğinde hiç şüphesiz aralarında en belirgin farkın vücut hücrelerinin (2n) kromozoma sahip olması, üreme hücrelerinin ise tek bir (n)  kromozoma sahip olmasıdır. Bu demektir ki anneden gelen tek bir (n) kromozom, babadan gelen tek bir (n) kromozomu karşılayıp, böylece yeni bir canlının temeli atılmış olunmakta. Tabii anne karnında tüm bu olup bitenlerden habersiz bir şekilde dünyaya geliveren nur topu bebekler, neyse ki dünyaya geldiklerinde bu kez dünyada ne olup biteceğinden haberdar olarak yaşayıp ömür sürecelerdir. Derken dünyada ki ömrü tamamlandığında bu kez tıpkı anne karnında geçirmiş olduğu hayat sürecinde olduğu gibi yine sil baştan öteki âlemde başına neler gelip gelmeyeceğini bilemediği ahiret yurduna göç etmiş olacaktır. Hele her doğan çocuğun dünya yurdunda kalacağı konaklama süresi bir yana, asıl doğduğunda annenin şefkat kollarında nasıl ki kendini korunaklı kıldıysa aynen buluğ çağında da bu kez kendi kendini kontrol edecek mekanizmaların kollarında her türlü haramlardan ve çirkinliklerden kendini amel-i salih koruma zırhıyla korunma becerisini gösterebilmek çok mühimdir.  

         Dikkat edin kendi kendini kontrol edecek mekanizmaları oluşturmak ve geliştirmek dedik,  bu da ancak kulluk bilincine varmak ve İslami hayat yaşamakla mümkün, dolayısıyla bu noktada kulluk bilincini genetik kodlardan beklemek abesle iştigal olur. Çünkü gen dünyası bambaşka bir dünyadır. Bu yüzden gen dünyasına iyiyi kötüyü birbirinden ayıran herhangi bir mekanizma ya da herhangi bir ilham verici olgu gözüyle bakmak yerine bir “bilgi programı paketi” olarak bakmak en doğrusu. Nitekim gen dünyasının bilgi koduyla yüklü bilgi paketi programı olduğu şundan besbellidir ki maddenin en küçük temel birimi olan atomları kendinde toplayabilmiştir. Şayet kendinde toplamamış olsaydı bilinçsiz maddenin kendi kendine bilgi üretecek ne paket programların varlığından söz edebilirdik ne de hücre içerisinde DNA başkanlığında yürütülen paket programlardan. Hele ki işin içinde bir de hücre âlem söz konusu olunca işin boyutu daha da değişip bambaşka bir hal almakta.  Öyle ki hücre içi faaliyetler organizmanın belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde işlerlik kazanabilmesi için bilgi yüklü DNA ve RNA denen paket programın varlığına ihtiyaç vardır. İşte adına bilgi yüklü paket programlar dediğimiz genler bu noktada devreye girerek bir noktada canlı hayatına dirlik kazandırmaktalar. Hem nasıl dirlik kazandırmasın ki, bikere her şeyden önce gen dünyası DNA moleküllerinden teşekkül etmiştir.  Dolayısıyla yarı anne ve yarı babadan gelen genetik karakterlerin yavrulara geçmesini sağlayan genetik dizilimin lideri hiç kuşkusuz DNA olup organizmanın şekillenmesinde rol oynayan hücre içi tüm hayati faaliyetler onun başkanlığında gerçekleşmektedir.   

         Düşünsenize 46 kromozomlu bir zigotta 2 ila 3 milyon arası bir sayıda gen bulunup kullanılan ya da kullanılmayan bu kadar sayıda gen topluluğu zigot içerisinde adeta adrese teslim bir şekilde beyin, akciğer, mide, rahim, göz, kol ve bacakları oluşturacak hücreler halinde vücut azalarına dönüşümünü belirleyebiliyorlar. Böylece adrese teslim herhangi bir organa ait hücrenin gen sayısına baktığımızda dile kolay 10.000’li rakamlarla telaffuzu zor sayıda gen dünyasıyla karşılaşabiliyor. Her ne kadar rakamların dilini telaffuz etmekte zorlansak ta sonuçta dünyaya gelecek insan vücudunu oluşturan organlar ne bir eksik, ne bir fazla tam da dengi dengine denk gelen rakamlarla şekillenmekte. Öyle ki vücudu oluşturan tüm organların şekillenmesinde etken rol oynayan genler, her organın hücre yapılarında bulundukları konum ve özelliklerine göre ya dominant gen (baskın gen) halde ya da resesif gen (çekinik) gen halde konumlanmaktalar.  Örnek mi? Mesela siyah gözlülük baskın gen olarak sahne alırken, mavi gözlülük resesif gen olarak sahne alır. Bu nedenledir ki genetik kodlamalarda dominant genleri büyük harflerle kodlanırken, resesif genlerde küçük harflerle kodlanır. Tabii burada genlerin baskın ve resesif oluşumları üzerinde dikkat kesilmek yerine asıl gen dünyasının akıl almaz sırlarına ve gen diziliminde ki mükemmeliyetine dikkat kesilmek daha doğru bir tutum olur. Gerçekten de gen dizilimindeki mükemmeliyete dikkat kesildiğimizde kromozomları oluşturan nükleotidlerin çift sıra halde dizilim gösterdiklerini müşahede etmiş oluruz.  Derken bu sayede kromozomlar üzerinde oluşan STR DNA gen bölgelerini (kısa tekrar dizilimi)  genetik okuma cihazlarında lineer bir diziliş şeklinde gözlemlemiş oluruz. İşte bu gözlemleyebildiğimiz birbiri ardı sıra dizilen STR DNA gen bölgelerinin bulunduğu özel konuma “lokus” denmektedir. Nitekim genetik okuma cihazların monitörlerinde pik şeklinde izlediğimiz yarı anne ve yarı babadan çocuğa geçen kromozomlar aslında aynı lokus bölgelerinde konumlanan allel genlerden başkası değildir.  Ki;  her bir lokus allel genin kodu belli bir sekans sayıda atomik döngüyle belirlenir. Mesela pürin gurubundan azotlu bir bileşik diye addedilen adenilik asit “Adenin-Pentoz-Fosfat”dan oluşan bir nükleotid olup 39 atomdan meydana gelmiştir. Üstelik bu 39 atomluk yapı DNA’nın yapısını oluşturan dört nükleotid bazdan sadece bir tanesini teşkil eden bir yapıdır.   Bir başka ifadeyle 13 karbon, 11 hidrojen, 9 oksijen, 5 azot ve 1 fosfor içeren pürin yapıdır. Hele birde bunu insan DNA’sını tümüyle birlikte düşündüğümüzde vücudumuzun yaklaşık 210 milyar kadar atomla donatıldığı bir dünya ile yüzleşmiş oluruz. Tabii bu zahiri yüzleşmedir, birde bir başka daha yüzleşeceğimiz dünya vardır ki, o da vücudumuzda mevcut atomların çekirdek etrafında dönen elektronların seyriyle her biri her an her salise Allah’ı zikretmekte olduklarını idrak ettiğimizde biliniz ki batini dünya ile yüzleşmiş oluruz.  Ama ne var ki,  kahır ekseriya bundan bihaberiz. Her ne kadar bihaber olsak bile bu atom dünyasında kurulan zikir halkası tâ kalubeladan beri levh-i mahfuzumuz kader kitabı diyebileceğimiz DNA’mızda kodlanıp Mevlana’ca dönmekteler de zaten.

         Evet, her şeyin bir zahiri yönü var, bir de manevi yönü. Dış ve iç birbiriyle ilişkilidir zaten. Bu yüzden dış âlem, iç âlemin bir nevi fotoğrafı sayılmaktadır. İç âlemse dış kalıbın ruhu mesabesinde, yani dışın görünmeyen yüzü olarak yansır hep. İşte zahir ve batın ilişkisinden hareketle bir organizmanın sahip olduğu genlerin iç görünüşüne “genotip”, genotipin dışa yansıması veya bir organizmanın dış görünüşüne de  fenotip” dersek maksadımızı aşmış sayılmayız, pekâlâ böylede tanımlayabiliriz dersek yeridir. Tabii genetik dünyasında tanımlamalar bunlarla sınırlı değil elbet, dahası var. Nitekim kromozomların sayıca, şekilce ve büyüklük yönünden tespitine “karyotip” denirken sınıflandırılmasına da “idiyogram” denmektedir. Hakeza canlı olan ve kendine benzer eşlerini yapabilen kalıtım birimleri de Pangen (DNA) diye tarif edilir. Dahası pangenler gruplanarak “id” denen genleri meydana getirir, id’lerde linear tarzda dizilip idantları oluştururlar. Bir başka ifadeyle kalıtım materyali “idioplazma” olarak addedilirken, kromozomlar “idant”, genler ise   “id” olarak addedilirler.  Tüm bu adlandırmalar eşliğinde mesela DNA, değim yerindeyse halk dilinde gen kimliğimiz olarak karşılık bulur. Böyle karşılık bulması da gayet tabii bir durumdur,  Çünkü DNA yaratılış kodlarımızı da akla düşürüp hatırlatan bir kimliktir bu.  Hatta DNA sayesinde ışığa karşı hassas göz hücreleri, acıyı tatlıyı ayırt edebilecek dil hücreleri, hatta sıcağı soğuğu hissedebilecek sinir hücreleri, ses dalgalarını duyacak kulak hücreleri, yediğimiz besinleri sindirecek sindirim hücreleri gibi tüm oluşumlar vücut bünyemizde işlerlik kazanmış olur da. Dahası hücreler anne karnında zigot haldeyken göz, kalp ve beyine dönüşmesi ve dönüşen bu yapıların dünya şartlarına göre dizayn edilmesi aklın kavrayamayacağı işler gibi gözükse de bu noktada Yüce Allah’a teslim olup kalben ve dille Amenna ve Saddakna demek düşer bize.  Hem Allah’a teslim olalım ki Allah Teâlâ’nın Kuran’da; “O, Sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa yaratıp (diğer yaratılışa çevirip kemale erdiriyor) duruyor. İşte Rabbiniz Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl halktan çevrilirsiniz” (Zümer Sûresi (39),  6. Ayet)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilenin mana ve ruhu karşısında boyun büküp aciz kullar olduğumuzu idrak etmiş olalım. Hem nasıl idrak etmeyelim ki, baksanıza Kur’an’da adı geçen  “üç karanlık” denen safhalar bir bakıyorsun Müminin suresinin üç ayetinde insanın yaratılış kodlarının çamurdan start alıp; birinci safhasındaki yaratılışının çamurdan bir sülâle şeklinde diyebileceğimiz ilk insan hücresine yaratılış kodu olarak kodlanılması, ikinci safhada bu yaratılış kodunun ‘kararı mekin’de (özel ortamda yaratılan yumurtadan)  nutfeye evirilerekten bir yaratılış kodu olarak çok hücreli embriyonal safhaya evrilmesi (Müminun, 23/13), üçüncü ayette ise tesviye safhası Müminun, 23/14) zikredilmeksizin onun “nutfe, alâka ve mudga” ibareleriyle zikredildiğini müşahede etmekteyiz.

      Hadi diyelim ki yukarıda zikredilen ayetlerin mana ve ruhundan bihaber kaldık, okullarda bize öğretilen ve adına “Pangenezis”  denen teoriye bir bakıyorsun icabında Yüce Yaradanı hatırlatmaya vesile olabiliyor.  Her ne kadar okutulan teoriler okullarda yaratılış gerçeğini hatırlatacak şekilde okutulmasa da bir şekilde ileri sürülen teoriler sayesinde en azından genetik kodlarımızın araştırılmasına yönelik genetik biliminin doğmasına vesile oldu diyebiliriz.  Hele ki genetik dünyasında hızlı ilerlemeler bize gösteriyor ki,  basit bir proteinde olsa kendi kendine çoğalması asla mümkün değildir. Çünkü protein enzimlerini oluşturmak için DNA ve RNA’ya ihtiyaç vardır. Yetmedi genler arası koordinasyonun sağlanmasına da ihtiyaç vardır. Hele Jacques Monod’in ileri sürdüğü teoriye göre meseleye baktığımızda regülatör (düzenleyici) genlerin repressör madde göndererek operatör genlerin faaliyetini durdurup askıya aldıklarını gözlemlemiş oluruz. O halde teoride olsa içinde hakikat payı olacağını düşünerekten es geçmemek gerekir, İşte bu ileri sürülen tezlerden hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; operatör genler ancak repressör madde gelmediği zamanlarda strüktürel genlere işlerlik kazandırabiliyor. Böylece işlerlik kazanan strüktürel genler mesajını mRNA vasıtasıyla ilgili yerlere ulaştırıp, ribozom üzerinde protein sentezi gerçekleştirilmiş olur. Ama gel gör ki evrimciler materyalizmi desteklemek adına bir bakıyorsun hücre içerisinde son derece kompleks yapıda protein moleküllerinin kendiliğinden var olduğundan dem vurup ateizme kol kanat germekteler habire. Hâlbuki bir protein ve çekirdek asidinin kendiliğinden oluşabilme ihtimali, tıpkı Stokrom-c’nin dizilimini meydana getirme ihtimalinin daha üst fevkinde astronomik rakamlarla ifadesi zor bir ihtimal hesabıdır bu.  Belli ki protein oluşumu insan ufku ötesinde yaratılış gerçeği ile alakalı bir husus olup, her protein molekülün şifresini taşıyan yapısal genler (strüktürel genler)  tek kodluk ferman (Ol emri) için özel bir görev üstlenmiş olurlar. O halde bu durumda  Ferman padişahındır” demek düşer bize.

          Genetik dünyasına şöyle baktığımızda insan DNA’sı 46 kromozomlu bir donanıma sahip olmakla aslında her bir hücrenin yaklaşık 20 bin sayfalık bilgi külliyatına denk düştüğünü gösterir. Üstüne üstük her bir sayfada özellikleri belirtilen her bir hücre bileşeni belli bir misyon üzerine faaliyet gösterip birbirlerinin görev alanlarına kesinlikle müdahil olmazlar.  Nasıl mı?  Mesela pankreas hücrelerinin insülin salgılama işine bir diğer hücre müdahil olmadığı gibi bu iş için kendi kendine gelin güvey olup üstüne vazife edinmez de. Çünkü üstüne vazife karar verici merci DNA'dır. Bu yüzden hiç bir hücre bileşeninin,  hücre içi faaliyetlerde ne kraldan çok kral kesilmesine müsaade edilir ne de kendi başına buyruk kesilmesine. Dile kolay 46 ciltlik dev bir ansiklopedik bilgi külliyatından söz ediyoruz, az buzda değil,  elbette ki bu durumda her bir hücre bileşenlerinin faaliyetlerini DNA’nın direktifleri ve bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmesi son derece anlamlı ve yerinde bir karardır. Gerçekten de insan bedenin oluşturan devasa büyüklükte böylesi külliyatın her bir sayfası incelendiğinde bu iş için kendini protein üretmeye adayan amino asitlerin belli bir tertip üzere sıralandığı görülecektir. Zaten genetik kod dünyasında tüm bilgilerin proteinlere çevrilme işleminde esas olan da hücre içi faaliyetler için bilgi kümesi oluşturmaktır. Aslında bilim dünyası terminolojisinde kodon olarak adlandırılan üç nükleotitlik diziler ile amino asitler arasındaki ilişkiden doğan bilgi koduna dayalı bir bilgi kümesi oluşturma işlemi faaliyeti kod oluşturma işlemcisi olarak karşılık bulan bir işlemdir. Nitekim bilgi işlem kodu oluşturulurken de malum her bir nükleik asit dizisindeki üçlü kodon genelde tek bir amino asidin belirleyicisi durumda bir bilgi kodonu olarak işlem görür. Ancak öyle durumlarda vardır ki; bilgi işlemcisinin hücre içi faaliyetlerde nükleotid sırası yer değiştirdiğinde veya herhangi bir yol kazasına uğradığında her bir kodonun (diziliminin)  karşılığı olan amino asitler bir başka protein molekül yapışana dönüşebiliyor.  Ve sonradan oluşan bu tür arızi dönüşümlere dış faktörler neden olabileceği gibi iç faktörler de olabilir. Nitekim her bir faktörün neden olduğu etken unsurları irdelediğimizde mesela ultraviyole ışınları,  toksik maddeler, radyasyon,   elektrik şokları gibi daha pek çok dış faktörlerin amino asit denen bant varı bileşikler üzerinde kırılmalara ve bozulmalara sebebiyet teşkil etmektedir.  Derken bu arızı kırılmalar ve bozulmaların neticesinde “mutasyon” hadisesi vuku bulmakta. Ancak bu demek değildir ki mutasyon hadisesi vuku buldu diye mutasyona uğrayan canlı türün orijinalinden farklı olaraktan bir başka canlı yaratık türeyiverecektir.  Bikere orijinalinden farklı bir başka türden canlı yaratığın türemeyeceği şundan besbellidir ki,  mutasyon denen hadise aynı canlı türün sınırları içerisinde gerçekleşebilen bir arızı değişikliktir, bu durumda nasıl türeyiversin ki. Dolayısıyla canlının kendisiyle sınırlı kalacak böylesi bu tarz arızı değişikliklerden sınır ötesi yeni bir tür yaratığın türeyeceğinin hayaline kapılmak abesle iştigal bir tutum olur. Ama gel gör ki evrimciler,  her şeyde olduğu gibi bu hususta da sınıfta kalmaya mahkûmdurlar.  Hem kaldı ki mutasyon denen hadise bir takım dış kaynaklı diyebileceğimiz kimyasal maddeler, X ışınları, ultraviyole ışınları ve kozmik ışınların etkisiyle DNA üzerinde kısmi kırılmalara yol açacak değişiklikler olarak karşımıza çıkmakta. Yani işi tersinden düşündüğümüzde asla ve kat’a bir başka canlı türün çıkmasına yol açacak değişiklikler olarak karşımıza çıkmaz.  Hani kel derman bulsa başına sürer deriz ya hep,  aynen öyle de mutasyonda derman bulsa kendi bozunumuna (kel başına)  sürüp çare olacaktır, ne var ki değil çare olmak kendisiyle beraber hasar verdiği organlarda zarar görmektedir. Şimdi bu durumda evrimcilere sormak gerekir;  mutasyon bu zavallı haliyle nasıl olurda yeni bir canlının türemesine çaredir diyebiliyorsunuz doğrusu şaşmamak elde değil.  Oysaki mutasyonun bizatihi kendisi başlı başına kısır döngü bir hadisedir.  Dolayısıyla bu haliyle kalıcı bir döngü oluşturamayacağı gibi yeni bir türde oluşturamayacaktır. Varsayalım ki oluştursa bile ömürleri pamuk ipliğine bağlı diyebileceğimiz hayata dayanıksız varlıklar olarak karşımıza çıkacaktır.  Zira katır örneği bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten.  

          DNA ve RNA’nın bütün çeşitleri ve diğer kompleks moleküller inanılmaz bir düzen içerisinde hücre içerisinde yer almışlardır. Hatta Evrimci Prof. Ali Demirsoy bile bu müthiş düzen karşısında;  Yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Stokrom-C’nin tesadüfen oluşma ihtimali bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır” itirafında bulunabilmiştir. İtirafta bulunması iyi hoşta, yine de ifadelerinde insan aklının alamayacağı bu durumu ilahi güce dayandırmayıp sadece kendi aklının alabileceği zihin dünyasında ki imkânsızlık gücüne havale ederek itirafnamede bulunmayı yeğlemiştir. Yani bu itirafname canı gönülden söylenilmiş ifadeler gibi pek durmuyor.  Ne diyelim evrimcilik bu ya, evrimcilerin hemen hepsi oldu olalı öteden beri her ne hikmetse bir türlü lafı eğip büktürmeden doğrudan İlahi gücün varlığını dilleri söylemeye pek varmıyor,  daha çok hayatın tesadüfen oluştuğu noktasında fikir serdetmeye dilleri varıyor. Zaten Evrimcilerin lafına bakılırsa ilk canlının oluşumunda birtakım amino asitlerin kendiliğinden oluşup böylece bu şekilde protein oluşumu gerçekleşmiş güya. Hatta daha da hızlarını alamayıp canlıların başlangıçta tek bir hücreden evrimleşerek birbirinden silsile halinde zincirlemesine meydana geldiğini ileri sürecek derecede hemen her şeyi tesadüfe ve tabiata havale etmiş durumdalar. Şayet bu işi tabiata ve tesadüfe havale etmekle işin içerisinden çıkacaklarını sanıyorlarsa çok büyük yanılgı içerisindedirler,   tüm çabaları kuru bir gürültüden ve ispatlanmamış teori bazında bir görüş olarak ve ortada kral çıplak olarak kala kalacaklardır. Hadi teori faslını görmezden gelip geçtik diyelim,  baksanıza her kafadan ses çıkıp gemi azıya alınca adamlar bu kez hızların daha da alamayıp evrim faraziyesini faraziye olmaktan çıkarıp suni dini inanç haline getirmiş durumdalar bile. Bu yüzden temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürerekten habire tek hücrenin cansız maddelerden meydana geldiğini söylenip durmaktalar. Bu arada kendi farazi görüşlerine dayanak bulmak için de bir başka canlı türünden bir başka canlı türe tedrici olarak geçişi gösterecek cinsten ortada olmayan hayali fosillerin varlığından dem vurup güya canlıların basit formadan kompleks yapılara doğru evrilip kademe kademe evrimleştiğini dillendirmekteler. Bu noktada bizim diyebileceğimiz şudur ki; bırakın hayali fosillerle avunmayı da,  asıl kayıtlara geçmiş olan mevcut fosiller içerisinde ne var ne yok onlara bir bakında da bakalım iddialarınızı doğrulayacak ortada bir canlıdan diğer canlı türüne geçişi gösterecek ara form fosil yaratıklar var mıymış yok muymuş bir görelim. Tabii kendilerince boşa kuru kuruya sıkılmış hayali fosillerden söz etmek iyi hoşta, iş gerçeğe dönüştüğünde gerçek fosillerle yüzleştiklerinde bir anda işin rengi değişip kırk dereden su getirecek şekilde bir başka bahanelerin ardına sığınmakta mahirler de.  Onlar hayal dünyalarıyla avuna dursunlar,   gerçeği ortaya koyacak bu güne dek keşfedilmiş mevcut fosil kayıtlarına bakıldığında basit bir canlıdan yüksek bir canlıya doğru geçişi gösterecek ortada ara form niteliğinde elle tutulur gözle görülür ortada net bir fosil kayıt yoktur. Böylece sadece söyledikleriyle kala kalmaktalar. Aslında habire kendilerince bahaneler üretip bahaneler ardına sığınmakla kompleks hayatın birden bire çıktığı gerçeğini örtbas edeceklerini zannetmekteler. Ya da gerçekleri itiraf ettiklerinde bu kez de yaratılış gerçeğinin ayyuka çıkmasından endişe ediyorlar.  Ne diyelim, evrimciler hayali resim ya da maket çizimlerle gerçekleri örtbas etmeye dursunlar,  oysaki yapılan fosil arama ve tarama çalışmalarında ortaya konan kayıtlar en eski fosil bulgularının kambiyon tabakaları arasında yer aldığını gösteriyor. Üstelik bu tabakalar arasında çok sayıda fosil kayıtları tespit edilip tespit edilen fosil kayıtların hemen hepsi birbirinden bağımsız karmaşık yapıya sahiplerdir.  Öyle anlaşılıyor ki fosil kayıtları evrimcilerin şematize edip ortaya koydukları şekliyle bir canlıdan başka bir canlıya dönüşünü gösteren hayali geçişleri reddeden kayıtlar olarak karşımıza çıkmakta. İşin daha da ilginç yanı evrimciler ortaya konan fosil kayıtlar karşısında zora düştüklerinde bu sefer de böyle bir geçiş sürecinin oluşması için en azından 1,5 milyar yıllık devreye tekabül eden bir zaman diliminin geçmesi gerektiği bahanesine sığınıp gerçekleri ört bas edecek kurnaz rollere bürünmekteler. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  bu kadarına da pes doğrusu. Üstüne üstük o bahsedilen 1,5 milyar yıllık zaman dilimine ait çok hücreli fosillerden bugüne kadar bir tane dahi olsun bulunmuş da değil.  Görünen köy kılavuz istemez, hiçbir bahanenin ardına sığınmaya gerek yoktur,   besbelli ki yaratılan canlıların her biri geçiş süreci yaşamadan kendi türü içerisinde yeryüzünde görünüvermişlerdir. Evrimcilerin beklentilerin tam aksine jeolojik devirlerin hiçbir kademesinde bir canlı türünden bir başka canlı türe geçişi gösteren geçit formlara (ara form)asla rastlanılmamıştır.

             Her neyse, genetik dünyamıza döndüğümüzde, değim yerindeyse şu bir gerçek genetik dünyamızın gıdası diyebileceğimiz protein sentezi  hadisesi öyle sıradan bir iş değil elbet. Sıradan iş olmadığı şundan besbelli; DNA başkanlığınca verilen emir ve direktifler mRNA vasıtasıyla sitoplazmaya ve oradan da ribozoma geçmek suretiyle tüm protein sentezi işlemleri gerçekleşebilmekte.  Nitekim DNA başkanlığında emir ve direktifler ilk etapta mRNA’nın  “5”  no’lu ucundan geçirilerekten protein sentezi için gerekli olan kodu içeren genler üçer nükleotidden oluşan kodonlar halde işlemleri start almakta.  Akabinde genomun bir protein ya da RNA molekülünün yapılması için gerekli şifreyi içeren genlerin tek seferde rıbozom düzleminden geçme işlemi gerçekleşir. Yani bu demektir ki protein sentezi için yola koyulmuş tüm yüklenmiş kodlu mesajlar ribozom barkodundan okutturulup tRNA’nın kodon ucuyla da birleştirilmesi gerekir ki DNA düzleminde amino asit oluşumu ve ardından protein sentezi gerçekleşebilsin. Böylece DNA direktif kodu emrinu yüklenen mRNA bir kodon boyu ilerleyip tRNA’nın kodon ucuyla buluştuğunda bir yandan ribozom içerisinden hızla yol alırken, diğer yandan da kendine has bir yöntemle tRNA moleküllerinin aracılığıyla üretilen aminoasitlerden en tepede olanını serbest bırakaraktan aminoasit zincirinin birleşimini sağlar. Derken amino asit zincirinin boylu boyunca mRNA’nın 64 çeşit versiyonuna karşılık gelen bileşenlerle birlikte tRNA’nın elçilik yapmasının neticesinde ribozomlarda 10 ve 100 arasında polipeptid yazgısına çevrilecek aminoasit zincir oluşumu veya birleşimi gerçekleşir ki, işte böylesi bir yöntemle çok sayıda peptit bağı kuraraktan teşekkül eden bu müthiş birleşim “polipeptit sentezi  zincir dizilimi olarak adından söz ettirip anlam kazanır. Şayet ortamda 100’den fazla amino asit bir dizilim yazgısı bulunursa bu durumda proteinler devreye girip bu kez anlamca bir başka amino asit zincir oluşumu vuku bulurdu ki böylesi bir zincir dizilimi de daha sonra   etkin protein” olarak adından söz ettirip anlam kazanmış olur. Ne diyelim, sizde görüyorsunuz ya, polipeptit sürecinde tüm bu yaşananlar başlangıçta bize karmaşık gibi görünse de aslında tüm bu süreç 20 harfli bir yazılım programıyla gerçekleşmektedir. Ki,  bu yazılım programda yer alan her bir harf kodonu aynı zamanda amino asitleri oluşturacak kodonlar olarak vazife görmektelerdir. Tabii böylesine mükemmel bir bilgi enformasyonunun baş mimarisinin sadece amino asit zincirinin maharetine bağlamakta doğru değildir. Hiç şüphe yoktur ki aklı melekesi olmayan aminoasit zincirinin oluşumunda görev alan her bir bilgi enformasyonu unsurlar belli ki yücelerden emir almış, emrin gereğini yapmaktalar.  Bu durumda elbette ki bütün maharet sonsuzluğun sahibi Yüce Allah’a aittir. Baksanıza neredeyse bir tatlı çay kaşığına sığdırılabilecek tüm bilgilerle tam teşekküllü iç ve dış uzuvlarımız donatılmıştır.  Öyle anlaşılıyor ki ete kemiğe bürünmemizin arka planında Yüce Allah (c.c) “Ol” emri doğrultusunda misyon yüklenmiş DNA ve DNA’yı oluşturan amino asit gerçeği vardır.  Nitekim 1970 yıllarında dünyaya düşen bir gök taşının incelenmesiyle DNA’yı oluşturan amino asitlerin 17 tanesinin tespit edilmesi bu gerçeği teyit ediyor zaten.

          Tabii bu arada tüm bu işlemler için gerekli enerji nereden karşılanıyor dendiğinde bu sorunun cevabı için şöyle biyoloji kitaplarını karıştırdığımızda aminoasitler için gerekli olan enerjinin ATP tarafından karşılandığın görürüz. İyi ki de karşılanmakta, aksi halde protein sentezine yönelik yapılan işlemler için seferber olmuş tam bilgi kodu yüklenmiş bileşenler, kendilerine çeki düzen verecek olan enzimler eşliğinde fermente olup hücre içerisinde tRNA’ya tutunup taşınamayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, aminoasit zincirinin oluşumunda hem rRNA’nın üretkenliği ile hem de GTP (Guanozinn trifosfat) üretkenliği ile elde edilen enerjinin çok büyük rolü vardır.  Her neyse az gittik uz gittik derken protein sentezi denen hadiseyle en nihayetinde dört başlıklı diyebileceğimiz;  “sitoplazma, mitokondri,  kloroplast ve granüller endoplazmik retikulum”  hücreler üzerinde gerçekleşen işlemlerden beklenen amaç hedefine ulaşmış olur.

            Vesselam.      

       https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-kod-dunyamiz-5913-kose-yazisi

 

24 Haziran 2022 Cuma

HÜCRE İÇİNDE TEKNE TURU


 

                     HÜCRE İÇİNDE TEKNE TURU

      SELİM GÜRBÜZER

         Değişik türden canlıların hücre yapılarının içinde tekne turu yapıp kromozom sayısını incelediğimizde türden türe değişkenlik gösterdiğini pekâlâ görebiliyoruz. Örnek mi?  Mesela insan genomunun birçok canlı türünden farklı olarak sayıca 46 kromozomlu olması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ve bu sayı eşey hücreleri yoluyla yarı yarıya pay edilip 23’ü anneden,  23”ü de babadan gelmek suretiyle sabit sayıda 46 kromozomlu vücut hücreleri oluşmuş olur.  Dikkat edin sabit sayıda dedik, zira insan vücut genomunu oluşturan 46 kromozomlu yapının ne bir eksik ne bir fazlalığa evrilmesi asla söz konusu değildir. Belli ki her yaratılan canlı türünde olduğu gibi insanın yaratılışında da kromozom sayısı bakımdan belirli ölçü tayin edilmiştir. Rastgele tayin olmadığı gayet net bir şekilde ortada. Öyle ki, insan genomunu oluşturan cinsiyet hücrelerinin şayet kromozom sayıları mayoz bölünmeyle yarıya indirgenmemiş olsaydı 46 kromozoma sahip erkek ve dişi bireylerin birleşmesinden  (44+XY) + (44+XX) = 88 + XXXY = 92 kromozomlu canlı oluşumunun ortaya çıkması gerekirdi. İşte bu gibi durumlara meydan vermemek için belli ki; Yüce Yaradan yarattığı her tür canlıya ta baştan bir ölçü tayin etmiştir. Dolayısıyla insan genomuna yönelik dışardan herhangi bir müdahaleyle ne kadar oynanırsa oynansın 92 kromozomlu bir canlı oluşumunun vuku bulması asla mümkün değildir. Hadi vuku bulduğunu varsaysak bile ikinci bir kuşak nesilde mevcudun iki katı diyebileceğimiz 184 sayıda kromozomlu bir tabloyla karşı karşıya kalınırdı ki;  bu durum başlı başına insan genomunun sonunu getiren bir felaket tablosu olurdu. Derken böylesi bir felaket tablo karşısında ne bir sağlıklı bir bebeğin dünyaya gelmesinden söz edebilirdik ne de her hangi bir neslin kuşaklar boyu sürdürebilirliğinden. 

         Malumunuz günümüzde hızla gelişen teknolojiyle birlikte laboratuvar analiz çalışmalarıyla gelinen noktada hücre bölünmeleri çok yakından izlenebildiği gibi hücre bölünmeleriyle start alan kromatin ve kromonemanın oluşturduğu çok sayıda iplikten oluşan kromozomların keşfini de beraberinde getirmiştir. Tabii böylesi iplik ağıyla örülmüş kromozom dünyasının keşfi iyi hoşta bu sözü edilen iplikler acaba nasıl meydana gelmiştir sorusunun cevabını bulmak için de bir başka dalga boyunda tekne turuna ihtiyaç vardır. Tabii bunun içinde yine yola çıkıp günümüzün ileri düzeyde gelişmiş laboratuvar teknik metotlarının ortaya koyduğu doneleri de kendimize pusula yapmak gerekir ki bu amaç doğrultusunda yola çıktığımız hücre içi tekne turundan maksat hâsıl olsun. Nitekim laboratuvar analiz çalışmalarıyla belirlenen verilere baktığımızda her bir hücrenin kromozomundaki kromonemaların arka arkaya uzunlamasına birkaç kez bölünmesini gösterir tablo  “endomitoz” olayı olarak karşılık bulduğunu görürüz.  Öyle ki bu tabloda endomitoz hadisesi bölünmeler eşliğinde meydana gelen ipliklerle birlikte bant oluşturarak kendini gösterecektir. Değim yerindeyse söz konusu bant oluşumu iplik paketinden oluşan politen kromozomların kromonema ipliklerinde kromatinlerin birbiri ardı sıra dizilimi şeklinde sahne alınmış olur.  Hele ki günümüzde genetik analizör cihazlarla kayıt altına alınan ve kromozom haritalarında yerleri gösterilen gen ve bant dizilimleri adeta sahnelip gözlemlenebildiği gibi bu bant diziliminde her bir şahsa ait lokus allellerinin diğer şahıslara ait lokus alelleriyle birebir karşılaştırılması yapılabiliyor da. Böylece bu yapılan birebir karşılaştırmalar sayesinde interbantların lokus haritaları çıkarılıp çok rahatlıkla her bir bireye ait lokus alleller tespit edilebildiği gibi nesep davalarında çocuğun ebeveynlerinin kim olduğu çok rahatlıkla belirlenip bir rapor halinde ilgili mahkemelere sunulmakta bile. Hele bilhassa Adli Tıp veya Kriminal laboratuvarlarda DNA izolasyon analiz çalışmaları ve PCR işlemleri sayesinde STR denilen kısa tekrar gen bölgelerini temsilen DNA üzerindeki fiziksel özel konumunu gösteren pik şeklinde lokus alellerin birebir karşılaştırmaları eşliğinde kimlik tespit işlemleri neticelendirilmiş olunmakta. İşte kimliklendirmeye yönelik çalışmalarla ortaya konan pik görüntülerin haricinde birde farklı branşta ki genetik çalışma alanlarında gözlemlenen lamba fırçası şeklinde görünüm sergileyen dev kromozomların varlığından da söz edilir ki,  bu sözü edilen kromozomlar politen kromozomlardan daha uzun olup dört kromatit halde sahne alırlar. Hani her devasa oluşumun bir büyüleyici yanı olduğu gibi cüceleşme yanı da olur denir ya hep,  aynen öyle de lamba fırçası kromozomların da diploten oluşumundan sonra küçülme eğilim içerisine girdiği gözlemlenmiştir. Her neyse kromozomlar ister devasa görüntü versin ister cüce görüntü, sonuçta kaynağında spiral halkalar şeklinde görüntü veren kromozomlar metafaz ve anafaz safhasındayken sıcak su, asit buharı, alkolik çözeltiler ya da potasyum siyanür türü maddelerle muamele edildiğinde bu kez irili ve küçüklü pikler şeklinde görüntü verecektir. İşte bu tür cihaz görüntüleri eşliğinde veya cihaz çıktısı olarak gözlemleyebileceğimiz her hangi bir şahsa ait DNA profilinin gen bölgelerinde bir büyük bir küçük olacak şekilde kromozomu temsilen dizilim gösteren her bir pik görüntüsü (lokus alleli) aslında kaynağındaki kromonema görüntülerinden başkası değildir. Hele PCR ve denatürason işlemlerinden sonra genetik okuyucu cihazlara yürütmek için konulan DNA örneklerinin ekran görüntülerine göz atıp monotörden kromonemaların yapısında yer alan küçücük spirallerin döngü sayısının (kıvrım sayısının) kısa tekrarlı diziler halde artış kaydettiklerini izledikçe büyük spirallere dik bir şekilde uzandıklarını gözlemlemiş oluruz da. Böylece bu sayede büyük spirallerin döngü sayısının da mayoz bölünmenin profaz safhasında kromonema üzerinde sıralanan genlerin düğüm benzeri kısımlarında tekrarlanan polimeraz zincir reaksiyonun DNA replikasyonunu olarak görüntü vermiş olduğunu fark etmiş oluruz.    

           Görüldüğü üzere sırf canlının temelini hücreler oluşturmaktadır demekle hücre içi tekne turumuzu tamamlamış saylımayız.  Bikere hücre içi turumuzdan beklenen hedefe varmak için mutlaka “Bir ben vardır bende,  benden içeru”  diyen Yunus misali hücre içerisinin daha da dip dalgalarına yelken açmamız gerekiyor. Neyse ki artık gelinen noktada günümüz teknolojik laboratuvar uygulamaları sayesinde hücre âleminin derinliklerine artık girilebiliyor. Öyle ya, madem gelişmişlik yönünden iyi bir noktadayız,  o halde daha ne duruyoruz tez elden hücrenin başkenti diyebileceğimiz çekirdeğin içerisine günümüz gelişen laboratuvar teknik metotlarını da en iyi bir şekilde kullanaraktan yelkenler fora deyip girmeli ki hücre yapılarının merkezden nasıl idare edildiğini daha da yakından gözlemleyebilmiş olabilelim. Hatta derya-i umman olarak nitelediğimiz hücre âleminin merkezinin de merkezine, çekirdeğinin de çekirdekçiğine dalıp tekne turumuzu devam ettirmeli ki hücre yapılarının beyni mesabesinden sayılan DNA’nın sırrına vakıf olabilelim. Nitekim tekne turumuzu devam ettirdiğimizde ilk etapta DNA’nın merdivenimsin spiral yapısını yakından gözlemlemiş oluruz da. Hele günümüz gelişen laboratuvar teknik uygulamaları sayesinde turladığımız hücre sarayının her bir durağında soluklayıp konakladığımızda biyolojik hayatın derin bir yapı üzerine kurulu bir yapının nasıl düzenli bir şekilde işlerlik kazandığını, hücrenin tüm elemanlarının hiç şaşırmadan rotasını nasıl belirleyip ne şekilde seyri âlem eylediklerini yakından gözlemleme fırsatı da bulmuş oluruz.  Hücrenin derinliklerinde yetmedi sadece bir iki durak değil daha birkaç durak daha dalıp seyri âlem eylediğimizde rotamızın varacağı nokta yaratılış gerçeğini daha da yakinen idrak etmek olacaktır.  Derken hücre âlem deryasına dalmaktan elde edilecek en güzel ecir   “Allah” adını anmak olacaktır.

           Gerçekten de tekne turuyla hücre âleminin engin deryalarına daldığımız her bir durakta neler yok ki, mesela durakların birinde nükleik asitlerle yüzleştiğimizde, Deoksiribonükleik asit (DNA) ve Ribonükleik asitin (RNA) bünyesinde taşıdıkları iki tip şeker molekülüne göre  (riboz ve deoksiriboz) 5 C’lu (beş karbonlu) şeker moleküllü bir yapıda olduğunu gözlemlemiş oluruz.  Ancak her iki molekül arasındaki ayırımını yapabilmek için her ikisine daha da yakından baktığımızda ribozun aynı karbon atomuna karşılık gelen OH (hidroksil)  grubu yerine deoksiribozun bir hidrojen molekülününe (H) karşılık geldiğini görürüz.

           Aslında nükleik asitlerin hidrolizle ayrıştırılmasıyla birlikte 5’C’lu şekerli oluşumunun yanı sıra fosforik asit ve organik bazlarla da bir bütünlük arz eden iki esas molekül olarak sahne aldıklarını görürüz. Böylece organik bazlar pürin ve pirimidinler olarak karşımıza çıkıvermiş olurlar. Öyle ki,  pirimidinler bir halkada sıralanan 4 C ve 2 N atomundan meydana gelmiş bir temel iskelet yapıyla karşımıza çıkarken,  pürinler de çift halka şeklinde karşımıza çıkar. Öyle ki çift halkadan biri pirimidinlerle aynı olup ikinci halkası ise 2 N ve 1 C atomlu yapıdan ibaret bir halkadır. Derken bu temel iskelet yapının serbest temel bileşenlerine çeşitli atomların bağlanmasının ardından tıpkı sofilerin zikir halkasıyla özdeş diyebileceğimiz pürin ve pirimidin tarzında halka kurulmuş olunur.  Ve bu halkada yer alan adenin, guanin bazları “pürin baz” olarak addedilirken, stozin, timin ve urasil bazlar ise “primidin baz” olarak addedilirler. Yani bu demektir ki, nükleik asitler nükleotidlerin kondansasyonu ile meydana gelmiş olup bu sayede nükleik asitler yapılarında bulunan şeker molekülleri ve organik baz durumuna göre halka kurulumu gerçekleşmiş olur.  Netice itibariyle DNA’yı oluşturan ve yapısında deoksiriboz şekeri bulunan nükleotidler “Deoksiribonukleotid” olarak addedilirken, RNA’yı oluşturan ve yapısında riboz şekeri bulunan nükleotidler ise “Ribonükleotid olarak addedilirler. Bu arada nükleotitler yapılarında bulunan organik baz durumuna göre de adenin, guanin, stozin ve urasil olarak adlandırılırlar. Değim yerindeyse  “Adı güzel ismi güzel Muhammed aşkına” nükleotidleri yapısına göre şeker tadında bir isimlendirme yaptığımızda bunun adı Fen bilimlerinde    “deoksiribonükleotit”  olarak karşılık bulurken “Topraktan geldik toprağa döneceğiz aşkına” toprağın bağrındaki azot içerikli organik baz içeriğine göre toprak tadında isimlendirme yaptığımızda bunun adı bu kez  adenin nükleotid” olarak karşılık bulur.  Madem hem şeker tadında hem de toprak tadında DNA bu denli beynelmilel Tıbbi isimlerle anılmakta, o halde hücrenin ana kumandan merkezine doğru rotamızı çevirip tekne turuyla dalış yapalım ki DNA’nın meşhurluğu neymiş yakından bir görmüş olalım:           

            Replikasyonlu Tekne Turu

           DNA hem kimyasal özellikleri bakımdan hem de dölden döle hücre içerisinde sabit özgül ağırlığını sürdürmesi bakımdan hayati öneme haiz bir moleküldür. Belli ki DNA gerek gerek nitelik, gerekse nicelik bakımdan kaynağındakine benzer bir şekilde kopyalanaraktan çoğalmak mecburiyetindedir. Aksi halde dölden döle ve kuşaktan kuşağa yolculuğunu sürdüremeyeceği muhakkak. Dolayısıyla bu durumda DNA’nın kendine özgü proteinleriyle birleşmesinden oluşan kromozomlar,  hücre bölünme ve çoğalma aşamalarında kendi orijinal formunu korumak adına bir uçtan diğer uca doğru boylu boyunca kendine eş bulmak için yola koyulur da.  Derken yolculuğun başlangıcında DNA üzerinde saklı tutulan türe ve canlıya ait kalıtsal bilgiler kopyalanaraktan ikileşmeler vuku bulur ki bu durum biyoloji bilim dalında replikasyon (kopyalanma),  duplikasyon (ikileşme)  ve reduplikasyon (ikileme, çift olma) olarak kavramlaştırılır. Öyle ki,  replikasyon olayının başlangıcında zayıf hidrojen bağları adeta açılıp kapanan fermuarı gibi işlev görüp böylece pürin ve pirimidin uçlarının açık halde serbest kalmasını sağlar.  Peki, iyi hoşta,  pürin ve pirimidin neden kollarını açmış halde serbest halde kalır derseniz, sebebi gayet basit ve açık.  Çünkü hücrenin hammadde deposundan hareket etmek için yola çıkan nükleotidleri kendi pürin ve pirimidin uçlarına tutundurup kendi koduna uygun bir kodla eşleştirmek içindir elbet.  Malum bu sayede fermuarın açılan kollarından ayrılan her bir nükleotid eşlerinin yerine hücrenin hammadde deposundan gelen yeni nükleotitlerle birebir eşleşmeler neticesinde ikili dizilim ortaya çıkar ki,  bu ikinci dizilim birinci dizilimin tamamlayıcısı anlamına gelen komplementer gen dizilimi olarak isim alır. Hatta yolculuğun ikinci aşamasında vuku bulan bu türden ikileşmeler (çoğalmalar) semikonservatif (yarı saklı)  dizilim olarak da tanımlanır. Tanımdan da anlaşıldığı üzere semikonservatif ikileşmeyle birlikte meydana gelen her bir çift iplikli DNA sarmalındaki halkalardan birinin kendi orijinal sarmal halkasından geldiği, diğerinin ise yeni sentezlenmiş olduğudur. Böylece fermuar misali açılıp kapanan dizilimler eşliğinde DNA sarmalının eski koluna yeni bir kol takılmış olur ki, böylece kol takılmasıyla birlikte replikasyon süreci tamamlanmış olur. Tabii bu tip ikileşmelerden farklı olarak bir başka ikileşmelerden söz edilir ki, bunlar konservatif (saklı)  ve dispersif (parçalı) yapıda replikasyon dizilimlerinin oluşabileceğinden söz eden tezler olarak gündemde yerini alırlar. Nitekim eski sarmal nükleotid diziliminin aynı kalması şartıyla yepyeni bir çift sarmal dizilimin oluşacağından söz eden tez “konservatif (saklı) replikasyon (ikileşme)” olarak adından söz ettirmektedir. Hakeza orijinal ata zincirin kopyalanması esnasında nükseden kırılmalarla iki yeni çift sarmal dizilim içerisinde dağılan parçalar halinde eski veya yenisinden yeni bir DNA halkasının oluşacağından söz eden tez ise “dispersif (parçalı)  replikasyon (ikileşme)”  olarak adından söz ettirir. Tabii bu tür olası ihtimali tezler ileri sürmek iyi hoşta yine de önümüzde tıpkı üç bilinmeyenli denklem misali en karmaşık ve en zayıf tezler gibi durmakta.  Her neyse genel kabul tezleri baz alsak bile tekne turumuza devam ettiğimizde aslında DNA replikasyonu denen hadise bize bir noktada şunu gösteriyor ki; DNA sarmalının iki yakasının nasıl açılıp nasıl kopyalandığı tam aydınlatılmış bir husus gibi gözükmüyor. Belli ki bu mesele daha çok su götürecek gibi gözüken bir araştırma konusu olarak önümüzde durmakta.   Araştırma konusu olduğu şundan besbellidir ki bir bakıyorsun A. Kornberg ve arkadaşları DNA’nın sentezlemesinde rol oynayan enzim ve enzim benzeri maddelerin meydana çıkabileceğini ümit ederek, söz konusu maddelere ilaveten üç fosfatlı nükleotit trifosfat bileşiğini de aynı deney tüp içerisine koyaraktan bu işe girişmişler de. Derken bu tür girişimler bir noktada meyve verip her nükleotit biriminin canlı hücrelerdeki nükleotit biriminin pentoz, bir nükleosit oluşturmak için 1 numaralı karbon vasıtasıyla azotlu bağlanırken pentozun da 5 numaralı karbon atomu vasıtasıyla fosforik asite bağlanmaları neticesinde uzayıp sonunda bir nükleotid kadar boyu kadar DNA molekülleri oluşturulabildiği gözlemlenebilmiştir. Öyle ki giriştikleri her denekte bilhassa DNA’nın kendisini eşlemesini katalizleyen enzim olarakta E. Coli (koli basili)  canlı hücre kullanılmıştır.  Zira bu söz konusu bakterinin her 20 dakikada bir bölünerek hızla DNA meydana getirdiği gözlemlenmiştir.

                 Rekombinasonlu Tekne Turu

       Bilindiği üzere canlıların genetik özelliğini tayin eden molekül DNA’dır. Elbette ki DNA bu özelliklerini yönetici konumda mensub olduğu canlı türüne katarken, bu arada bir takım işlemleri de devreye koymak zorundadır. Bu yüzden rekombinasyon’u tanımlarken soyaçekim kanununun bir gereği olarak iki ayrı kanaldan gelen DNA moleküllerinin birleşerek birbirlerine kattıkları yeni tip kalıtsal bir yapının adı olarak tarif ederiz. Dahası böylesi bir tanımlamanın muhatabı durumunda olan anne ve babalardan gelen soyaçekim karakterlerin bir araya gelmesiyle oluşan yeni genotipin (kalıtsal yapının) adı manasına gelen bir tanımlamadır bu.  Ancak bu tanımlamadan hareketle bu demek değildir ki DNA rekombinasyon işlemleri oldubittiye getirilip sırf ben yaptım tarzında cereyan etmektedir. Bilakis tüm bu işlemler bir başlatıcı protein molekülünün öncülüğünde alev almasıyla birlikte rekombinasyon hadisesi vuku bulmaktadır.

        Malum bakteriyofajlar çok özel olarak bakteriyi tanıyıp enfekte ederekten bakteriyi yiyen manasına gelen virüsler demek olup asla canlı değillerdir.  Ancak canlılık kazanıp çoğalabilmesi için bir bakteriye ihtiyaç duyarlar ki, işte bu noktada rekombinasyon hadisesinin devreye girmesi lazım gelir. Nasıl mı? Mesela rekombinasyon hadisesi için en basitinden örnek verecek olursak,  bikere genetik karakter bakımdan biraz akrabalık yönünden zayıf iki farklı bakteriyofaj suşunun aynı konak bakteriyi enfekte etmesinde sıkça karşılaştığımız hadise bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten. Nitekim bir virüs ve bir konak hücrenin virüs partiküllerinin multipl enfeksiyona uğraması neticesinde rekombinasyon vuku bulabiliyor. Keza birbirine çok yakın iki yakın mikroorganizmanın genetik materyal kodları bir arada bulunduklarında da rekombinasyon gerçekleşmekte. Hatta mikro seviyedeki bir canlı türün DNA kodunda yer alan genlerden bir kısmının diğer mikro seviyede ki canlı türün DNA koduna transferi bile söz konusu olabiliyor. İşte tüm bu anlatılardan ve hücre içerisinde cereyan eden bir takım mikro düzeyde canlı türlerinin genetik kod örneklerinden çıkaracağımız ders şudur ki;   bakteri genetiği öyle alelade basite alınabilecek türden bir dünya değildir. Bilakis böylesi bir genetik dünyanın oluşması için bikere her şeyden önce bir bakteri hücresinin diğer bir bakteri hücresiyle temasını sağlayacak DNA transformasyon araçlarından transdüksiyon ve konjugasyon gibi daha birçok genetik aktarımı yapacak araçların devreye girmesi gerekir ki rekombinasyon olayı gerçekleşebilsin. Hem kaldı ki biz istesek de istemesek de hücre içerisinde bu tür genetik rekombinasyon araçları devreye girip bir program dâhilinde her an, her salise yaşanmakta da zaten.  Zira önceden planlanmış program gereği rekombinasyon sayesinde çokluk içerisinde birliktelik diyebileceğimiz türden ortaya çeşitlilik doğmuş olur. Ancak bu demek değildir ki ortaya çıkan bu çeşitlilikle birlikte genlerin orijinal kayıtları dışında yeni bir tür meydana getirmesi denen bir hadise vuku bulacaktır. Tam aksine aynı neslin, aynı türün başka bir türe veya başka bir nesle dönüşmeyecek şekilde devamlılığını sürdürecek türden bir çeşitlik hadisesi vuku bulacaktır. Maalesef gel gör ki bu gerçeklere rağmen, bir bakıyorsun evrimciler, en basitinden rekombinasyon hadisesinde bile sanki mal bulmuş mağribi gibi kendilerine pay çıkarıp evrime delil olarak sunma işgüzarlığında bulunabiliyorlar. Hiç boşa heveslenmesinler,  basit bir hadisede olsa onlara asla zırnık bir pay çıkmaz. Çünkü canlıların yaratılışından bugüne rekombinasyon hadisesiyle ne orijinalinden farklı bir tür ortaya çıktı, ne de farklı bir canlı yaratık,  zaten çıkmaz da. 

         Her neyse evrimciler hayali deliller peşinde koşa dursunlar, şu bir gerçek bir yerde alıcı varsa muhakkak verici de var demektir.  Nitekim alıcı ve verici kavramlar sadece bilim literatüründe kullanılan kavramlar değil,  atalarımızın “Veren el, alan elden üstündür” şeklinde dile getirdikleri atasözüyle de sosyal hayata geçmiş kavramlardır.  Biyolojik hayatta da mesela iki bakteri arasında fiziksel temas ya da bir aracı olmaksızın gerçekleşen gen transferi olayında verici konumdaki hücre reseptörleri  donör” olarak kavramlaşırken, alıcı konumdaki hücre reseptörleri ise   resipient” olarak kavramlaşmış durumdadır. Madem alıcı ve verici reseptörler kavramlaşmış durumda, o halde sakın ola ki iki bakteri arasında resipient ve donör ilişkisini al gülüm ver gülüm” tarzında sıradan bir iletişim ilişkisi olarak algılamayalım.  Tam aksine nizami bir iletişim sisteminin göstergesi diyebileceğimiz sinyal transdüksiyonunda yer alan bir protein maharetine dayalı bir iletişim ilişkisi olarak algılamamız gerekir. Çünkü transdüksiyonla sağlanan iletişim sadece iki bakteri arasında cereyan eden sıradan bir iletişim ilişkisi değil aynı zamanda çeşitli bağırsak bakterileri, pseudomonas, bacillus, staphylococcus ve vibrio türü mikro canlıların dünyasında da görülen sistemsel bir sinyalizasyona dayalı bir iletişim ilişkisidir bu.    

         Bu arada hazır sözü alıcı ve verici ilişkilerden açmışken bu konuyla ilgili biyolojik tanımları ve kavramları maddeler halinde özetle şöyle sıralamakta fayda vardır elbet.   Şöyle ki;

        -Bilindiği üzere bakteriyi enfekte eden virüs diye bilinen bakteriyofajların litik ya da lizogenik şeklinde hayat döngüleri olabiliyor, bazılarında ise her ikisi birden olup virionun çoğalmasının hemen akabinde konak hücrenin parçalanmana ve ölümüne yol açan durum vuku bulmakta. Nasıl mı?  Mesela T4 gibi öldürücü fajlar bunun en tipik örneğini teşkil ederler. Hele bakteriyofajlar her iki koldan hayat döngüsünü başlatmaya bir görsün hemen otonom olarak çoğalıp, sonrasında virionun çoğaldığı konak bakteri hücresini parçalayıp eritmesiyle birlikte sonu ölümle sonuçlanacak bir vukuat hadisesi bulur ki,   böylesi mikro canlı açısından neticelenen acı sonlanma “virülan bakteriyofaj”  hadisesi olarak karşılık bulur.  Bu arada açığa çıkan virionlar,  konak hücreye yaşattıkları acı sonlanmanın akabinde kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir ki yeniden çoğalıp parçalayıcı ve öldürücü etkisini sürdürebilsin.     

           -Bir virüs bir şekilde bakteriye dokunup RNA’sını da içeri enjekte ettiğinde adeta bakterinin rengine bürünüp özdeşleşebiliyor. Dolayısıyla böylesi transdüksiyon olayında (sinyal iletiminde) rol oynayan alıcı hücre (bakteri) lizogen konumda bulunurken, verici hücrenin (virüsün) genleri de kendine yeni karakteristik genetik kazanım edinmiş konumda bulunur. Bu bir bakıma bakteriyofaj aracılığıyla birlikte kromozom çoğalması diyebileceğimiz bir renge bürünmek şeklinde kazanım demektir.  İşte böylesi bakterinin virüs RNA’sına bürünmesi şeklinde ortaya çıkan bu kazanımın adı   bakteri lizogenik döngü olarak anlam kazanır. Ancak bu tür döngü kazanımda yukarıda ki ilk maddede bahsettiğimiz şekliyle konak hücrenin parçalanmasına neden olunmaz. İşte bu nedenledir ki böylesi birbirinde öldürücü şekilde parçalanmaya veya erimeye yol açmaksızın vuku bulan bu ve buna benzer şekilde lizogenik olabilen fajlar ılımlı fajlar manasına “temperate phage” döngü olarak tanımlanırlar. Hatta yine bu ve buna benzer gen naklinde viral genom konak genoma enjekte olduğunda zararsız bir şekilde eşleşip profaj olarak bakteri kromozomuna sokularaktan fajlanması gibi durumlarda  lizogenik” döngü olarak tanımlanır. Dahası böylesi tanımlamalar eşliğinde özetle şunu diyebiliriz ki bir başka konuk bakterinin bazı genetik özelliklerini bakteriyofaj yoluyla elde ettiği bu tür gen kazanımları “faj konversiyonu” veya “lizojenik konversiyon” olarak anlam kazanmış olur.  Tanımlamalardan da anlaşıldığı üzere yeter ki konak hücre sağlık sıhhati yerinde olsun virüs bir şekilde sessiz sedasız bir şekilde hayatiyetini sürdürecek demektir. Ta ki konak hücrenin sağlık sıhhat şartları bozulmaya yüz tutar işte o zaman pusuya yatıp fırsat kollayan endojen fajlar (profajlar)  hemen puslu havadan istifadeyle tıpkı insanlığın yakın dönemde geçirmiş olduğu pandemi dönemlerini hatırlatır diyebileceğimiz bir refleksle konak hücre parçalanmasıyla birlikte ölümüne yol açarda.          

       -İki bakteri arasında fiziksel bir birleşme veya bir bakteriyofaj aracılığı olmaksızın gerçekleşen genetik madde aktarımı genetik bilim dalında  transformasyon kavramıyla ifade edilir. Dikkat edin kavramın sözlük anlamından da anlaşıldığı üzere genetik madde aktarımında veren el  donörolarak addedilirken, alıcı el ise  resipient olarak addedilir.

        -İki bakteri arasında stoplazmik köprü vasıtasıyla birinden diğerine genetik madde transfer etme olayı “konjugasyon” diye tanımlanıp, konjugasyonda rol oynayan verici bakteri hücresi  erkek (F + (fertil)” olarak addedilirken, alıcı konumda F faktörü taşımayan bakteri hücresi de  dişi  (F bakteri hücre)” olarak addedilir. Ayrıca erkek bakterilerde bakteri kromozomundan farklı olarak adına seks faktörü denen F (fertilite=döllenme) faktörü daha vardır ki,  tıpkı Koli Basili E.coli bakterisinde olduğu gibi verici özelliği ile bu faktör sayesinde bakteri kaynaşması vuku bulmakta. Nitekim erkek ve dişi bakteriler aynı ortamda bulunduklarında erkek bakteriden dişiye gen aktarılırken F faktörünün devreye girmeli ki bakteri kaynaşması vuku bulmuş olsun. Zira DNA aktarımında F faktörünün bir hücreden diğerine geçişi seks pilusların (fimbriumların)  aracılığıyla gerçekleşmektedir.        

          -Kromozomlardan apayrı madde olarak değerlendirilen ve içerisinde bulunduğu bakteriye bazı özellikler katma özelliği el dikkat çeken bir diğer kromozomdan ayrı DNA parçaları faktörüne  “plazmid” denip, konak organizmanın kromozom DNA’sıyla sentezlenip bütünleştiğinde “epizom” olarak anlam kazanır. Nitekim bunda F- faktörü plazmid oluşumunun tipik bir örneğini teşkil edip epizomlar olarak otonom çoğalabildikleri gibi kromozoma entegre olarak da çoğalmaktalar.

        -Ebeveynlerin kromozomlarında bir takım değişikliklere paralel annelik ve babalık yönünden geçiş yapan DNA lokus allellerinin çocukta bir baz ileri ya da geri şeklinde bir takım değişikliklerin tezahür etmesi genetik bilim dalında “mutasyon”  kavramışla karşılık bulur. Nitekim mutasyonlar genellikle ani değişiklikler olarak karşımıza çıkıp canlı organizmanın yapısında değişikliğe yol açan mutajenik etkilerin başında daha çok çevresel ve kimyasal faktörlerin yanı sıra ultraviyole veya iyonize olmuş ışınlar gibi bir dizi etken unsurlar gelmektedir. İşte bu nedenledir ki bir dizi etken unsurların etkisiyle oluşan mikroorganizmanın genetik yapısında dışa yansıyan fenotipik değişiklikler   ”modifikasyon” olarak addedilip anlam kazanır. Bir başka ifadeyle bir mikroorganizma üzerinde oluşabilecek bir kısım arızi değişikliklerin kahır ekseriyeti yukarıda sıraladığımız etken unsurların oluşturduğu bir takım kırılmalara bağlı olarak tezahür etmekte. Her ne kadar sonradan nüksetmiş değişiklikler canlı için zararlı değişiklikler olarak karşımıza çıksa da şu da bir gerçek çok nadirde olsa faydalı mutagenik değişikliklerin olabileceği durumlar da söz konusu olabiliyor. Nasıl mı? Mesela bir bakteri düşünün ki o bakterinin işine yarayacak faydalı türden mutasyon oluşumu vuku bulabileceği gibi bakteri bünyesinde antimikrobik madde karşıtı dirençli mutantların teşekkül etmesiyle birlikte antibiyotiğe karşı daha az hassaslığı da söz konusu durum vuku bulmakta. Hatta mutasyon hadisesiyle birlikte bir bakıyorsun sırf bakterinin kendine özgü pigment, spor, kirpik gibi genetik karakteristik özellikleri bir anda pigmentsiz, sporsuz ve kirpiksiz mutant durumlar ortaya çıkabiliyor. Hatta ve hatta bir kısım mikroorganizmaların kromozomunda bulunan lokus allellerinin spontan veya mutagen etkilere eğilim göstermesi de genler üzerinde ani değişikliklerin ortaya çıkmasına yol açabilmekte. Öyle ki bu tip değişikliklerde bilhassa hücre çeperinin yapısında mutasyon kaynaklı bir arızi durum ortaya çıktığında ister istemez bakteri kolonisinin morfolojisinde, antijenik yapısında veya virulansı üzerinde birtakım değişmelerin görülmesi kaçınılmaz hal alabiliyor. Örnek mi?  Mesela Diplococcus pneumoniae kapsüllü veya kapsül durumuna göre tiplere ayrılıp bunların kapsül oluşturma yeteneğini kaybetmeyen türlerinin mutant suşları deney hayvanları üzerinde hastalığa neden olan patojenik virülans bir durum oluştururken, kapsül oluşturma yeteneğini kaybeden R yabanıl ve Vestigial mutant soylarının ise tam aksine avirulantlık durumu oluşturur.

        Escherichia colinin bazı bakteriofajları ve mikro DNA virüslerin (Parvovirüsü) DNA’sı tek zincirlidir. Orta büyüklükte virüsler (Reoviruslar) ve bazı bitki virüslerin genetik maddesi ise çift sarmallı parçalı yapıda bir RNA’dır. Fakat bakterilerde belirleyici özellikte genetik karakter DNA olup, haploittirler, yani n kromozomludur. Aynı zamanda bakterilerde konstitutif enzim diye tanımlan enzimler adına uygun davranıp bir şeyler oluşturmak üzere konuşlanmışlardır. Nitekim glikozun kullanılması ile ilgili enzimler de böyledir.

        -Ortamda sadece indükleyicilerin varlığında (substrat) sentezlenen enzimlere “indüklenebilen enzimler” diye tarif edilir.

        -Kolay ve çabuk kullanılabilen maddelerin ortamda bulunmasıyla birlikte bakterilerin metabolizmasına yönelik gerekli enzim sentezinin önüne geçilmesi olayı “katabolit represyon”  kavramıyla ifade edilir. Keza yine birtakım biyokimyasal olaylar sonucu hücre içerisinde yeterli derecede ürün sentezi için gerekli enzim yapımının baskılanması işlemi de  son ürün baskısı”  kavramıyla izah edilir. Zira bakterilerde enzim sentezi ile ilgili genlerin fonksiyon görmesi bir regülâsyona tabiidir. Fakat bu regülâsyon ancak bir takım genlerin kontrolü altında işlem görebiliyor. Nitekim bakteri ya da virüs genomunda herhangi bir biyolojik faaliyet için repressör (baskılayıcı) proteinleri bağlayan hemen yanı başındaki genin transkripsiyonunu kontrol eden, yetmedi DNA üzerinde ard arda dizilen genlerin önü sıra koşan enzimlerin fonksiyon görüp görmeyeceğini kontrol eden “operatör gen” bulunmaktadır. İşte bu tanımdan da anlaşılan o dur ki;  DNA direktiflerinin mRNA vasıtasıyla ilgili yerlere ulaştırılması operatör genin öncülüğünde start almaktadır. Dolayısıyla genetik bilim dalında tek bir promotörün himayesi altında bir gen kümesi içeren ve operatör gen kontrolündeki enzim sentezi ile alakalı genlerden oluşan küme görünümü birime “operon” adı verilmektedir. Operon genin dışında veya DNA molekülünün bir başka kısmında ise düzenleyici (regülatör) gen bulunur ki, bu tip genlere regülatör gen denir.  Hatta bunlar operon genin fonksiyon kazanmasında bile düzenleyici rol üstlenirler. Dahası birtakım enzimlerin sentezi regülâsyona tabii veya endeksli olduğu gibi bizatihi DNA ve RNA’da regülâsyona tabiidir. Anlaşılan protein sentezi için lüzumlu olan genetik şifreyi veya yazılımı DNA’dan ribozomlara götürüp, bu iş için özel protein enzim yapımını sağlayan RNA moleküllerinin oynadığı rol çok önem arz etmektedir. Bu arada protein sentezi esnasında birden fazla ribozomun mRNA üzerinde bağlanmasının akabinde oluşan yapı  polizom” kavramıyla ifade edilir.

·                          -DNA molekülü bir eksen etrafında minare merdiveni şeklinde heliks teşkil eden 2 spiral halkadan meydana gelir. Dolayısıyla minare görünümlü merdivenimsi spiral halkayı teşkil eden nükleik asitlere “nükleotit” denmektedir. Malum nükleotidin yapı elamanlarını ise fosforik asit, deoksiriboz ve dörtlü azot baz içeren; “adenin, guanin, timin ve sitozin “oluşturmaktadır. Derken DNA çift sarmal halka yapı içerisinde konumlanmış yapı elamanlarının spiral merdivenimsi basamaklarının bir halkasını  (ipliğini) “pürin molekülleri” (adenin ve guanin bazları) oluştururken, diğer halkasını ise “pirimidin molekülleri” (sitozin ve timin bazları) oluşturmaktadır. Bu arada unutmayalım ki bir takım oluşumlar da mesela bakteri DNA moleküllerinde adenin yerine 6-amino pürin yer alırken, bazı bakteriyofaj oluşumlarında sitozin yerine 5-hidroksi metil stozin yer alır.

·                          -Azot, mikroorganizmaların protein yapısında bulunabildiği gibi özellikle nükleik asitler, pürin ve pirimidinlerin yanı sıra çeşitli enzimlerin dünyasında da önemli konumda bulunurlar. Önemi şundan besbellidir ki bir takım bakteriler bilhassa bitki köklerinde nodüller halinde azot fiksasyonu görevi ifa etmek için vardır.  İyi ki de varlar, genellikle baklagillerin köklerinde yaşayan havadaki azotu toprak altında tutan ismiyle müsemma azot bakterileri sayesinde azotlu bileşiklere dönüşümü vuku bulabiliyor. Ki; bu tip bakteriler yonca, bezelye ve fasulye gibi baklagillerin köklerinde her daim hazır aktif halde bu iş için konuşlanmışlardır. Hem pasif halde konumlanmış olsalar ne mümkün ki havadaki azot toprak içerisine alınaraktan azot bileşik oluşturulabilsin,  ya da ne mümkün ki toprağa bağlanmış eriyik azottan mahrum kalan herhangi bitkinin doğup büyümesi gerçekleşebilsin. Hele bilhassa nadasa bırakılmayan tarlaların besleyici özelliğini kaybetmesi azotsuzluğa delalet sayılıp, işte bu yüzdendir ki çiftçiler belirli aralıklarla kendi belirledikleri mevsimsel dönemlerde tarlayı değişik ürünlerle tohumlarını ekmeyi yeğlerler. Neyse ki artık teknolojik gelişmeler eşliğinde atmosferden suni bileşik azot elde etme yolları keşfedilmesiyle birlikte problem gibi görünen bu mesele aşılabilmiştir. Bu arada açlık korkusu da bu uygulama sayesinde tarihe karışmış oldu.

·                           İşte yukarıda maddeler halinde sırladığımız tanımlamalar eşliğinde hücre içerisinde yaptığımız tekne turunda görüldüğü üzere sırf olumlu manzaralarla karşılaşmış olmuyoruz, hiç kuşkusuz istenmeyen kazaların yol açtığı bir takım olumsuz manzaralarla da karşılaşmaktayız.  Ama bu demek değildir ki bu olumsuz karşılaştığımız manzaralar süreklilik arz edecek ya da büsbütün bir başka türden bir manzaraya dönüşecek. Tam aksine her şey aslına dönmektedir.

·                           Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/hucre-icinde-tekne-turu-5901-kose-yazisi