GENETİK MUCİZE
SELİM GÜRBÜZER
DNA başkanlığında hücre içi yürütülen
faaliyetlerde canlıların dirlik kazanmasında en önemli hayati öneme haiz, aynı
zamanda pürin ve pirimidin halkalarının en önemli aktörleri diyebileceğimiz
dört dişli bazlar, şeker-fosfat ikilisine bağlanaraktan bir nükleotit oluşturup
böylece genetik mucize tecelli etmiş olur. Öyle ki “Adenin, guanin, sitozin ve timin” olarak adlandırılan
tek halkalı ve çift halkalı bazlar sınıfına ait bu söz konusu dört harfli
şifreyle etiketlenmiş nükleotidlerin kendi aralarında eşleşmeleri neticesinde
canlının biyolojik fotoğrafı ortaya konulmuş olur. Hem nasıl ki telgrafın mors alfabesinin nokta
ve çizgilerden oluşan şifreli kodlama sistemiyle ortaya çıkan yazılım ne anlam
ifade ediyorsa, canlı nükleotidlerini
oluşturan dörtlü genetik alfabe kodlama sistemiyle ortaya çıkan çift ve tek
halkalı bazlardan oluşmuş bilgi ağı kod formatı yazılımda o anlamı ifade eder. Hakeza
Türk alfabesini oluşturan 29 harflik kod sistemini kullanaraktan ortaya konan
hece, kelime ve cümlelerden oluşmuş bir metin, bir hikâye, bir roman ne anlam
ifade ediyorsa, bir canlı hücrenin 4 harflik alfabetik nükleotid kod sistemini kullanılaraktan
ortaya konan “ bir genom hece, bir genom
metin, bir genom hikâye, bir genom ansiklopedi” külliyatları da o anlamı ifade eder. Hatta böylesi devasa
büyüklükte 4 harflik nükleotid kod sistemini canlının bir “alın yazı külliyatı” kodu olarak anlamlandırabileceğimiz gibi
DNA’nın bileşenlerini oluşturan bir “bilgi
külliyatı” kodu olarak da anlamlandırabiliriz. Hem niye öyle anlamlandırmış
olmayalım ki, baksanıza hücre içerisinde
DNA başkanlığında yürütülen tüm bilgi işlem faaliyetleri vücudumuzu oluşturan
organlarca bir program dâhilinde harfi harfine uygulanmak üzere ya hormon denen
salgılar kanalıyla ya da sinir sistemi ağı yoluyla ilgili organlara iletilmiş
olur da. Derken üst perdeden gelen
talimatlar en küçük birimden en büyük birime kadar uzanan her bir halkada, gerek
hücre birimleri nezdinde, gerek doku
birimleri nezdinde gerekse organ birimleri
nezdinde karşılık bulur da.
Bilindiği üzere DNA, çift sarmallı merdiven
bir yapı üzerine kurulu olup, her bir merdiven basamaklarının karşılıklı uçlarında
yer alan nükleotidlerin eşleşmesiyle birlikte DNA’nın kopyalanması sağlanmaktadır.
Hiç kuşkusuz DNA çift sarmal halkasında yer alan moleküllerin içeriğini analiz
ettiğimizde içtiğimiz suyu oluşturan moleküllerle doğrudan ilişkisinin olduğunu
görürüz. Öyle ki nötralleşmeyle asit maddeler, suya (+) yüklü Hidrojen iyonu
verirken, bazlar ise (-) yüklü hidroksil iyonu verir. Bu demektir ki suyun
yapısında artı (+) yüklü hidrojen iyonu içeren asitli bir madde ile eksi (-)
yüklü hidroksil iyonu içeren bazlı bir maddenin varlığı söz konusudur. Böylece asit
ve baz içeren maddelerin tepkimeye girmesiyle birlikte artı ve eksi iyonlar
birbirlerinin etkisini yok eder ki, işte böylesi nötralleşme reaksiyonları
neticesinde 2 hidrojen ve 1 oksijen bileşiğinden su molekülü meydana gelmiş
olur. Şu da bir gerçek, su molekülü içerisinde konumlanmış bu söz konusu iyon
içeren maddeler aynı zamanda DNA’nın yapısında yer alan riboz şekeri ve amino
asidi oluşturan nükleotidler arasında biyomoleküllerin ayrışmasını ve
nötralleşmesini de sağlayacak maddelerdir. Nitekim ayrıştırmayı ve
nötralleşmeyi gösterecek bulguları DNA analiz ve izolasyon çalışmalarının yanı
sıra PCR işlemlerinin ardından denatürasyonu takiben elektroforez yöntem ve
uygulamalarıyla gösterilip tespiti yapılabiliyor. Derken iyonların birbirleri
arasında cereyan eden karşılıklı tepkimeler bir noktadan sonra meyvelerini
verip canlılık daha da bir fonksiyonel hale gelebiliyor. Hele bilhassa (+) yüklü hidrojen iyonlarının geçişi
sırasında oluşan “Adenin-riboz-fosfat ~ fosfat ~ fosfat” bileşiği denen ATP enziminin, amino asit ve riboz
şekeri üzerinde doğrudan oluşturduğu tepkime hızı etkisi, DNA’ya dirlik kazandırdığı gibi canlı
hücrelere de dinamizm kazandırmakta. Ve ortaya çıkan bu dinamizmden öyle
anlaşılıyor ki, hidrojen ve hidroksil iyonlarının (yüklü parçacıkların) sadece su molekülünün dirliğine değil, DNA
molekülüne de dirlik kazandırmakta. Derken bu noktada dirlik hadisesi bize ister
istemez Kur’an’da geçen şu ayet-i kerimeyi de hatırlatmaktadır:
-“O
inkâr edenler bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik halde iken Biz onları
birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hala iman etmezler
mi?” (Enbiya, 30).
İşte Yüce Allah’ın yukarıda kelamında
beyan buyurduğu ‘Her diriyi (hay) sudan çıkarttık’ şeklinde bizlere hatırlattığı bu ilahi mesaj, üstelik günümüzden ta 14 asır öncesinden tüm
insanlığa duyurulmuş bir ilandır. Bu ilan aynı zamanda mukaddes kitabımızın “Kur’an-ı
Mu’ciz-ül Beyan” olduğuna delil teşkil eder zaten. Gerçekten de tüm insanlığa
duyurulan adeta cana can katan bu mucizevi dirlik ilanı denen hadisenin şifre
kodlarını irdelediğimizde yaratılış ve diriliş kodlarımızın ipuçlarını bir
nebzede olsun yakalayabiliyoruz. Madem yaratılış ve diriliş kodlarımızın
şifrelerinden bir şeyler sezinleyebiliyoruz, o halde içtiğimiz suyu sadece susuzluğumuzu
giderecek bir memba kaynak olarak değil, aynı zamanda DNA’mızı iri ve diri
kılan ab-ı hayat can suyu kaynağımız olarak da bakmak gerekir. Nitekim bulut
tohumlama geliştirmekle ünlü Amerikalı kimyager Vincent Joseph. Schaefer tarafından
General Electric Araştırma Laboratuvarlarında yaptığı çalışmalarla su zerrelerinin
molekül düzeyde ne kadar çok küçük, ne kadar saf ve temiz olursa o ölçüde eksi
(-) 40 santigrat derecede bile donmadığı gözlemlemiştir. Bu demektir ki, Yüce
Allah’ın “Gökten ölçülü olarak su indiren de O’dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden
hayat verdik, işte sizde böyle diriltilip çıkarılacaksınız” (Zuhruf,
110) diye beyan buyurduğu ilahi mesaj
gereği su zerrelerini sıfır santigrat derecede donmasını etkileyen esrarengiz
sırrın arka planında hava kirliliği ve su zerrelerin büyük olmasıyla alakalı bir
ölçü tayini bir durum söz konusudur. Ne diyelim, işte görüyorsunuz ya, bu ölçü tayini yağmur damlasına kodlandığı
gibi DNA moleküllerinin içerisine de kodlanmış bir ölçü tayinidir bu. Zira yağmur
damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya
başlayıp, ardından büyüyen zerreler halinde yeryüzüne yaklaştıkça havanın
kaldırma kuvvetiyle birlikte denge kazanıp yumuşak bir iniş yapabiliyor. Belli
ki yeryüzüne yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesabın varlığı söz
konusu olup, Fizikçiler bu mucizevi ölçüm hadisesini denge hız formülüyle izah
ederekten açıklığa kavuşturmuşlardır. Öyle ya, ortada bir ölçü tayini olmasa
yağmur damlacıkları ne mümkün ki ölü beldeye dirlik verip toprak bereketlilik
kazanabilsin. O halde bu noktada bize
düşen ölçü ise ahir ömrümüzde bir gün toprağa düştüğümüzde kıyamet günü ‘Haydi
olun (kün)’ emri ile
bir su misali ölü toprağımızdan yeniden dirileceğimize olan inancımızdan zerre
miskal taviz vermemek olmalıdır. Aksi
halde maazallah bizimde ölçü mölçü de nedir deyip her şeyi tesadüfe bağlayan
ateistlerden hiçbir farkımız kalmaz. Dedik ya bizim yapacağımız tek ölçümüz; Rabbü’l âleminin kıyamet günü ‘Haydi
kalkın ve dirilin’ emriyle vereceği fermanı her daim ruhumuzda hissedip gereğini
yapmak olmalıdır.
YARATILIŞ
Anne rahminde ki cenin başlangıçta
toplu iğne ucundan bile küçük mikro düzeyde döllenmiş bir zigotken sonra ki
aşamalarda bir bakıyorsun insan vücudunu oluşturacak tüm azaları kendinde
toplayacak bir şekilde ete kemiğe bürünmüş halde doğuma hazır nur topu bebeğe
dönüşebiliyor. Ve bu hususta Yüce Allah
Teâlâ bakın ne buyuruyor: “Onu (yaratan)
hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu. Sonra (anne
rahminden çıkmak için) onun yolunu
kolaylaştırdı” (Abese,80/18-20).
Evet, ayet-i kerimenin mana ve ruhundan da
anlaşıldığı üzere bir damla sudan yaratılan insanın nükleotid kodlarının
biçimlenmesiyle birlikte yaklaşık 26 binlik sayfayı kapsayacak devasa büyüklükte
adına genetik külliyat diyebileceğimiz şahika eser ortaya çıkabiliyor. Hiç
kuşkusuz şahika eserin ortaya çıkmasında yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda
gen dizilimlerinin kayda değer katkı sağladığı muhakkak. Zaten protein sentezi
dediğimiz olay DNA üzerinde yer alan genetik bilgi aracılığıyla, yani
nükleotidlerden meydana gelen bir dizi kısa tekrar gen kombinasyonu dizilimleriyle
gerçekleşen bir hadisedir. Ki, bu dizilere gen denmektedir. Bilindiği üzere, insan genomu yarı anne, yarı
babadan gelen gametlerin kendi cinsiyetine ait üreme kanallarından mayoz
bölünmeye uğrayaraktan döllenmeye hazır hale gelmiş haploid
kromozomlardır. Ta ki erkek ve dişi eşey
hücreleri bir araya gelip döllenme hadisesi vuku bulur, işte o zaman Yüce Allah’ın
şah eserim dediği diploit canlı oluşumunun temeli atılmış olur. Hiç kuşkusuz
temeli atılan bu canlı nüvesi zigot oluşumundan başkası değildir. Tabii şu da bir gerçek zigot oluşumu hiçte
öyle bir çırpı da gerçekleşen bir süreç değildir. Bikere bu sürecin
başlangıcında bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kart
şifrelerinin kilidini açacak olan ya da kendi genetik kartında eksik kalan
kısımları tamamlayacak olan 200-300 milyon sayıda sperm hücre arasından yalnızca
bir tanesini seçmesi gerekir ki, zigot oluşumu gerçekleşebilsin. Aslında bu
olaya ilk etapta düz bir mantıkla baktığımızda çok sayıda onca sperm arasında sadece
bir tanesinin kilidi açması bize imkânsız gibi gelse de biiznillah Yüce
Allah’ın ‘ol’ deyince “olduran” fermanı devreye girdiğinde bir
anda iradi güçle kilit açılıvermiş olur. İşte, ‘ol’ deyince oluveren ferman bu
ya, Yüce Allah (c.c) bakın bu
hususta “(Kıyamet ve öncesi Mehdiyet, yani İslami
adalet ve hâkimiyet vakti) Saatinin ilmi
O’na döndürülür (Allah’a havale edilir), O’nun ilmi (izni ve iradesi) olmaksızın,
hiçbir
meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. (Bu nedenle Allah’ın inkârcılara) Onlara:
“Hani benim ortaklarım nerede?” diye sesleneceği gün, (kâfirler, daha yeni
aklımız erdi ve) “Sana arz ederiz ki, bizden (Senin şerikin olduğuna
dair) hiçbir şahit yok” diyeceklerdir” (Fussilet, 47) diye beyan buyurduğu vuslat fermandan maksat hâsıl
olur da.
Evet, yumurta
hücresinin kendi eksik kartlarını 250 milyon sperm arasından yalnızca bir
tanesine tamamlattıracak Yaratılış mucizesinden öyle anlaşılıyor ki, ovaryum hücresi insan genomunda bulunması
gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan amolegen yapıda
bir karttır. Öyle ki ovaryum hücresi mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite
olup, kendi 46 kromozomlu vücut yapısı içerisinde 23 kromozoma indirgenmiş bir
eşey hücresi olarak kendi üreme koridorunda karşı cinsten baba adayının vücut
hücrelerinin üreme koridorlarından süzülerek gelen 23 kromozomlu eşey hücresini
ağırlayaraktan kodlayan bir karttır. Böylece kendi genetik kartıyla babadan gelen
250 milyon sperm hücresini karşılayıp kendi genetik kartının kilidini açacak
olan onca sperm hücresi arasından tek bir tanesinin seçimini belirleyebiliyor. Seçilen
sperminde giriş yapabilmesi için illa ki yumurta hücresinin genetik kartıyla
uyumlu şifre koduna da sahip olması gerekir ki, döllenme hadisesi vuku bulmuş
olsun. Gerçekten de bir yumurta hücresi düşününüz ki onca sperm hücreleri
arasından kendi kartını çözecek bir adet spermatozoidin seçimini nasıl
belirleyebiliyor doğrusu şaşmamak elde değil.
Belli ki ferman yücelerden gelince
“Ol” emrin gereği yerine getirilip bir anda yumurta hücresi kendi zekâ
algoritmasını kullanaraktan kara kutunun kilit şifresi açılmış olunmakta. Hani zaman zaman haber bültenlerinde “düşen uçağın kara kutusunun şifresi çözüldü”
şeklinde haberlere şahit oluruz ya,
aynen öyle de bir çocuğun anne rahmine düştüğünün haberi de tamamen
hamile kalan anne adayının kara kutu şifresinin çözülmesiyle alakalı bir
durumdur. Hiç kuşkusuz Allah dilerse
ancak hamile kalınır, dilemezse ne kara
kutunun şifreleri çözülür ne de hamile kalınır.
Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle açıklık getirir: “Kıyametin ne
zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan
çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar
nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz
ederiz derler” (Fussilet, 47).
Aslında Yüce Allah (c.c) beyan buyurduğu
bu ayet-i kerimeyle şu çağrıda bulunup anlamak isteyene demek istiyor ki "Ey
kulum! Sakın ola ki bu akıl almaz kara
kutunun şifrelerini kendi marifetinmiş gibi çözdüğünü sanma, şunu iyi bil ki,
dişinin yumurta hücresinin şifre çözümlenmesi ancak benim irademle olmakta,”
Öyle ya, madem her şey “Ol” emri şifre koduyla
vücut buluyor, o halde bu noktada bize “Amenna
ve Saddakna” demek düşer. Gerçekten de
ayet-i kerimeyle verilmek istenen mesajdan da anlaşıldığı üzere döllenme
hadisesi öyle sıradan basit bir hamile kalma olmayıp bilakis üzerinde inceden
inceye düşünülüp tefekkür edilmesi gereken mucizevi hamile kalma hadisesidir.
Sadece hamilelik mi? Hiç kuşkusuz hamilelik sürecinin akabinde gelen kutlu
doğum sancısı da akıllara durgunluk veren mucizevi bir hadisedir. Hani her bir
sıkıntının ardından pembe şafaklar doğar denir ya hep, aynen öyle de beynin
arka hipofizden salınan oksitosin hormonu da (adına aşk hormonu da denen) bu noktada doğum sancısının muştucusu pembe
şafaktır. Hem nasıl pembe şafak olmasın ki, düşünsenize hamilelik süresince
rahim ağzı kapalı haldedir hep. Ne zaman
ki oksitosin hormonu yana yana tutuşup aşk ile vecd ile doğum sancısının muştusunu
verir, işte verilen bu müjdeli haberle birlikte
kapalı haldeki rahim ağzı, amnion ve karyon sıvı akışkanlığının tesir gücüyle
rahim ağzı açılıverip böylece kuvvetli kasılma ve gevşemeler eşliğinde bir anda
pembe şafak ferahlık doğuvermiş olur.
İSA (A.S)’IN BABASIZ
DÜNYAYA GELİŞ MUCİZESİ
Rabbül âlemin dileseydi arada baba
olmaksızın da annenin üreme hücrelerinin şifre kilidini “Ol” fermanıyla açıp nur topu bebeğin dünyaya
gelmesini halk ederdi. Zira O her şeye kadirdir. Hem bilimsel çalışmalar bize gösteriyor ki; insan
genomu şifre kodlar üzerine kuruludur, şifre kodunu açacak şifre kodu da
cinsiyet hücrelerinin anahtarında gizlidir. Nitekim Hz. İsa (a.s)’ın arada baba olmaksızın
dünyaya gelmesi tamamen Yaratıcı gücün Meryem annemizin cinsiyet kilit kodunu
açacak anahtar şifreyi halk eylemesiyle alakalı bir durumdur. Öyle ki Yüce Rabbimiz bu hususta “Muhakkak ki Allah yanında İsa’nın
babasız dünyaya geliş hali de, Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah Âdemi
topraktan yarattı, sonra durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “
insan ol” dedi, o da, hemen insan oluverdi” (Ali-İmrân, 59) diye beyan buyurmak suretiyle Cebrail
aracılığıyla Meryem anamızı ışınlayıp (nefh), böylece halk eylediği genetik
anahtar şifre kodunun açılış mucizesi vuku bulmuştur. Kaldı ki Kur’an’da beyan
edilen her bir mucize aynı zamanda insanoğlunun gelecekte keşfedeceği buluşlar
için de bir işaret taşı hükmündedir. Ki;
günümüzde genetik alanda yapılan bir takım çalışmalar sayesinde gerek klonlama,
gerekse yumurta hücrelerini çözecek laboratuar ışınlama yöntemlerinin
kullanıldığı bir vaka. Öyle ya, mademki Allah-u Teâlâ “Ona ruhumdan nefh
ettim” beyan buyuruyor, hem madem yine ‘hiçbir canlı kendi kendine
üreyemez’ diye beyan buyuruyor, o
halde günümüz laboratuar teknik ve ışınlama yöntemleriyle bir canlıdan yeni bir
canlı kopya edilebilir mi sorusunun cevabı klonlamanın keşfiyle birlikte cevabı
verilmiş olur da. İşte bu tür sorulan sorular
eşliğinde cevabını bulmak adına genetik çalışmalar daha da hız kazanıp, gelinen
nokta itibariyle canlılar genetik programı üzerinde yapılan çalışmalarla birçok
sonuçlara varılabiliyor. Yeter ki
genetik alanda uygun şartlar oluşturulsun genetik kartların veya şifrelerin
dili çok rahatlıkla çözülebiliyor. Nitekim bazı virüs ve bazı bakteriler,
mesela toprakta ki bakteriler anormal şartlarda faaliyet gösteremezlerken,
fakat uygun şartlar bulunca da bir bakıyorsun fonksiyonel hale gelebiliyorlar.
Keza bir virüsün canlının dışında inaktif halden canlı üzerinde konuk olduğunda
bir bakıyorsun aktif hale gelip çoğalaraktan hastalık oluşturabiliyor. Tüm bu
örnekler insanoğlunun zihninde hayvanlar üzerinde yapılacak klonlamayla arada döllenme
olmaksızın herhangi bir canlıya ait genetik kartın aynısının
kopyalanabileceğinin ufkunu açtı. Her ne
kadar ilk başlangıçta genetik kartların açılamayacağı yönünde bir umutsuzluk
havası ağır bassa da gelinen noktada bioteknolojik gelişmelerin hız
kazanmasıyla birlikte bir anda umutlar yeşerip tek bir bireyden eşeysiz üreme
yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirine tıpa tıp aynı olan canlı topluluğun
klonlanmasına yönelik genetik şifrelerin bir kısmının ipuçlarına ulaşılabilmiştir.
Yine de her şeyde olduğu gibi klonlama işinde de ihtiyatlı olmakta fayda var, aksi
halde klonlama işinde de kaş yapıyım derken göz çıkarılmış olacaktır. Hem kaldı ki yaratılış kodlarıyla pek
oynanmaya gelinmez, gelişigüzel oynandığında malum, biyolojik hayatın tehlikeye
girmesi an meselesidir diyebiliriz. Tabii
tüp bebek hadisesi bundan istisnadır.
Zira tüp bebek olayı denilen hadise tamamen evli çiftlerin çocuk sahibi
olmalarının şartlarını oluşturmakla alakalı bir yöntemdir. Öyle ki, bu yöntemde
babadan alınan meniyle döllenilmiş yumurtayı anne rahmine yerleştirilip sonrasında
dışarıdan bağlanan mekanik cihazlar ve uyarılmalar eşliğinde tıpkı anne
karnında geçirilen embriyonik safhalarının laboratuvar şartlarında
gerçekleştirilmesine dayalı bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Tüp bebek
yöntemine ışık tutan hadise ise malum İngiliz Bayan Lesley Brown’un fallop
tüplerinin (yumurta kanallarının) tıkalı olması nedeniyle yapılan
başarısız ameliyatın nedenleri üzerinde durulmasıyla başlayan bir kafa yorma
girişimi hadisedir bu. Derken Jinekolog Dr. Steptoe bu işe el attığında önce
tüp kalıntıları temizleyiverir, sonrasında Bayan Brown’ın yumurtalıklarından
alınan olgunlaşmış bir yumurta hücresinin tüp içerisine aktarılma işlemlerine
start verir. Akabinde baba John Brown’un sperm hücresini tüp içerisine
bırakılıp beklemeye koyulur. Böylece çocuk sahibi olmanın heyecanıyla 3 gün beklemenin
ardından birde ne görsünler tüp içerisinde yer alan yumurta hücresi dölleni
vermiş. İşte bu noktada ümitler büsbütün
yeşermeye başlamış, derhal oluşan zigot anne rahmine yerleştirilerek
embriyolojik gelişim izlenmeye alınmıştır. Derken tarihler 25 Temmuz 1978’i
gösterdiğinde tüp bebek çocuğun dünyaya gelişiyle birlikte o gün bugündür tüp
bebek yöntemi evlat sahibi olmak isteyen ailelerin tutunacak dalı olmuştur.
Anlaşılan o ki; tüp bebek olayı aslında anne karnında gerçekleşen Yüce Allah’ın
ferman buyurduğu “Ol” emir programının sadece bir bölümünün laboratuvar
şartlarında gerçekleştirilmesi yönteminden başka bir şey değildir. Diğer geri
kalan kısım bölümler zaten insanoğlunun ufkunu aşan bir boyut olduğundan her
halükarda embriyolojik gelişim evreleri anne rahmine muhtaç durumda. Hadi diyelim ki embriyolojik safhaların
tamamının anne rahmi ve karnı dışında laboratuvar şartlarında gerçekleştirecek
buluş bulunsa bile bu hiçbir zaman asla yaratılış mucizesinin inkârı anlamına
gelmeyecektir. Zira yaratılış mucizesi döllenme hadisesinin ötesinde zerre
miskal hata kabul etmeyecek derecede mükemmel matematik programlamanın neticesi
bir yaratılış kanunudur. Ki, ilk insan Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla birlikte bu
kanun sayesinde şu anda yeryüzünde yaşayan 6 milyarı aşkın insan nüfusu bu
kanuna tabii olarak dünyaya gelmişlerdir. Dolayısıyla yaratılış kanununun
yanında insan eliyle ortaya konmak istenen tüm suni tasarımlar sadece kıyas
kabul etmeyecek derecede girişimlerden öte bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü
biri kanun, diğeri ise kanundan esinlenmiş tasarım boyutunda bir buluştur. Asla kanun yaratmak değildir.
ÂDEM VE HAVVA
Topraktan
geldik toprağa gideceğiz söyler dururuz hep. Hatta bazen cansız sandığımız
toprak nasıl oluyor da cana can olmaya vesile olur diye kendi kendimize düşünmekten
de geri kalmayız elbet. Oysaki bunda düşünecek var, bikere toprakta eksi (-) değerde karbon ve
azot molekülleri varlığı bize bir şeyleri hatırlatmaya yetiyor zaten. En başta hatırladığımız şey DNA’mızın içeri
yapısıdır. Zira DNA’nın yapısında eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden
müteşekkil bir kurulu düzen vardır. Şimdi diyebilirsiniz ki DNA molekülünün
toprakla ne ilgisi var diye. Basbayağı ilgisi var. Şöyle ki; toprağı
incelediğimizde oksijen, fosfor ve hidrojen, eksi (-) yüklü karbon ve azotla
birleşerek pekâlâ insan bedenini oluşturabiliyor. Yeter ki toprakla özdeş
diyebileceğimiz DNA kod şifrelerine ‘Ol’
emri verecek olan Yüce Rabbimiz ferman buyursun diriliş mucizesinin olmaması
için hiçbir sebep yoktur diyebiliriz. Bakınız
Yüce Allah (c.c) bu hususta ne buyuruyor; “Allah nezdinde İsa’nın durumu
Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da
oluverdi” (Müminun; 23–12). Hakeza Yüce Allah bir başka ayeti celile de ise; “..Biz kendilerini
yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37, ayet-11) diye buyurmakla
bu yaratılış mucizesine işaret etmiştir.
İşte ayet-i kerimelerden de işaret edildiği
üzere Rabbü’l Âlemin Hz. Âdem (a.s)’ın yaratılışında eksi (-) değerli azot ve
karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı bu şekilde gözler önüne seriyor,
tabii anlaya bilene. Dahası toprağın
doğurgan bağrında saklı olan yaratılış sırrına işaret buyrulan bu ayet-i
kerimeler aynı zamanda ateistlerin ikide bir dillendirdikleri ‘canlı canlıdan çıkar’ hevesliğini de kursaklarında bırakıp
iddialarını çürüten sır dolu mucizevi ayetlerdir. Onalar iddiaların sürdüre
dursunlar, yaratılış mucizesinden anlaşılan o ki, toprağın bağrında kodlanmış
bileşenlerin her biri bir anda ‘Ol’ emri doğrultusunda diriliş moduna
geçebiliyor. Hakeza Havva annemizin Âdem’in eğe kemiğinden yaratılış mucizede
toprağın bağrındaki bileşenlerin dirilişinin aynısı mucizevi bir hadisedir. Hele moleküler biyolojinin ortaya koyduğu verilere
baktığımızda genetik şifreleri adeta barkod okuyucudan geçirerek yazgıya
çeviren tek hücrenin kemik iliği hücresi olduğu gerçeğinin ortaya konması bu
mucizevi hadiseyi teyit eden bir durumdur. Nitekim genetik laboratuvarlarda bir
takım yöntemlerle kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamlarda da tekrardan üretebiliyor
zaten kodonlarına girilip şifrelerin dili çözülebilse bir insan yazgısının
nasıl kayda geçirildiğini de pekâlâ görmek mümkün. Bilindiği üzere eğe kemiği
insan kaburga kemiklerini ihtiva eder. Nasıl ki; karbon ve azot artı (+)
değerli iken toprak ölü (cansız) olup, eksi (-) değerdeyken bir anda
toprak canlılık kazanabiliyorsa, aynen genetik şifreleri yazgıya geçirebilen
kemik hücreleri de ‘ol’ emri
olmaksızın cansız halde nötr kalabiliyor. Yani bu demektir ki kemik hücreleri
Allah’ın ‘Ol’ emri talimatıyla yazgıya geçmesi sonucu Âdemin
kaburgasından Havva anamız hayat bulmakta. Dolayısıyla buna şaşmamak gerekir.
Allah her şeye kadirdir çünkü. İşte bu
yüzden Havva anamızın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin ince
şifrelerinde gizlidir diyebiliriz.
BİOTEKNOLOJİ
Bioteknoloji kesinlikle kanun yaratma
değil, bilakis buluştur. Çünkü kanun başka bir şeydir buluş başka bir
şeydir, bu yüzde buluş yaratma gücü
fiilinin karşısında her daim aciz kalışın ifadesi olarak tanımlarız. Düşünsenize
insanoğlu birçok buluşlar keşfetmesine keşfetti ama her hangi bir canlıya ait
hücreyi yaratmaya güç yetiremeyeceği malum. Çünkü yoktan var etme Allah’a
mahsus yaratılış mucizesidir, bu durumda insanoğlu bir canlıyı yoktan nasıl
yaratabilsin ki? Her ne kadar embriyona
ya da üreme hücrelerine müdahale fikri bazı çevreleri apar topar
heyecanlandırsa da bu konu daha çok su götürecek gibi, çünkü daha henüz ortada
netlik bir durum yoktur. Ancak şu da var
ki; evlenecek çiftler önceden irsi (genetik) hastalık geni taşıyıp
taşımadıklarını DNA analiz çalışmalarıyla öğrenebiliyorlar artık. Şimdilik
insanın kopyalanması başarılamadı, ama
varsayalım ki bu kopyalama işi de gerçekleşiverdi, peki bunun tüm beşer boyutunda
meydana getireceği travma nasıl önlenebilecek? Malum olduğu üzere atom kötü
ellerde Hiroşima ve Nagazika, iyi ellerde ise enerji santrali, gerektiğinde
tedavi aracı. Aynen öyle de biyolojik materyallerde art niyetli ellerde AIDS
gibi başa bela musibet, ya da genetik şifresi değiştirilmiş bir bakteri veya
virüsün her an patlamaya hazır bomba veya en iyimser tahminle kanser gibi
amansız hastalığa belki de çaredir. Belli ki bu durum kullananın insafına ve
niyetine kalmış bir şeydir dersek yeridir.
Genetik kopyalama özetle; önce yumurta
hücresinden çıkarılmış çekirdeğin aynı canlının meme bezi üzerindeki hücrelerle
birlikte doku kültüründe çoğaltılması, sonra bu doku besi yerinden bilgi
taşıyan çekirdekleri izole edilip yumurta hücresine yerleştirilmesi, en nihayet
yerleştirilen yumurta hücresinin dışarıdan elektroforez uyarması yardımıyla
yeni bir canlının kopyalanma hadisesidir. Kelimenin tam anlamıyla sperm
hücrelerinin yerine meme hücrelerinin fonksiyon üstlenmesi sonucu kilidi (genetik
kodları) açabilmenin adıdır klonlama. Dolayısıyla Meryem’den babasız Hz.
İsa’nın dünyaya gelmesi; klonlama olayının, ya da koyunun kopyalanmasının
değişik bir örneği dersek yeridir. Üstelik biyoteknolojik çalışmalarda uygulanan
programın tamamı dişi hayvanın hücresinden alındığı için yavruda ister istemez
dişi olacaktır. Hz. Meryem olayında ise erkek olup, bu olay Allah’ın yaratılış bir
mucizesidir.
Evet, Hz. İsa (a.s) babasız dünyaya gelmiştir. Bundan hareketle
materyalistler ön yargıları gereği; kendi kendine üreme olmaz itirazında
bulunurlar. Oysa anne ve baba çocuk için vasıtadır sadece. Nasıl ki; arada
iletken madde olmadan manyetik dalgalarla televizyon, radyo veya telefondan
yararlanabiliyorsak, vasıta olmaksızın yaratıcı tarafından yeni bir canlı
yaratılabilir pekâlâ. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Aynı zamanda yaratılan
her şey çift yaratılmış da. Belli ki
kainatta yaratılan daha nice bilmediğimiz çiftler vardır, sonuçta hangi çift
olursa olsun ilahi programın gereği ne ise o doğrultuda misyon üslenmiş
durumdalardır. Nitekim Kur’an’ı Mucizü’l
Beyan; ‘O Allah ki, her şeyden münezzehtir. Arzın bitirdiklerinden, kendi
nefislerinden ve daha nice bilmediklerinizden bütün çiftleri yaratmıştır’ (Yasin
suresi, ayet–36) diye beyan buyurarak bütün pozitif bilimlere ta yıllar
öncesinde ışık vermiştir. Malum olduğu
üzere maddeler iletkenlik yönden metal ve ametal diye ikiye ayrılır. Biyoloji
bilim dalında gerek bitki, gerek hayvan,
gerekse insan üreme yönünden incelerken karşımıza dişi ve erkek türleri
çıkar. Yine fizik bilimi atomu incelerken, ya da elektriği analiz ederken artı
(+) ve eksi (-) iyon denen çiftleri görmezden gelmez, gelemez de.
Her neyse, asıl konumuza gelirsek
malumunuz c anlılar âleminde kopyalanma hadisesinin destekleyen daha birçok
benzer örnekler var elbet. Bazı canlılar âleminde sıkça rastladığımız; ortada hiç erkek kalmasa da dişi canlılar
döllenmeden üreyebiliyorlar. Mesela kertenkelenin kuyruğunun kopmasıyla veya
bir başka ifadeyle; regenerasyon dediğimiz hadise sonucu kopan parçadan yeniden
bir kertenkele meydana gelebiliyor. Hakeza termitler, karıncalar, arılar da
partenogenetik (eşeyli çoğalmanın değişikliğe uğrayarak meydana getirdiği
bir eşeysiz üreme şekli) yoluyla üreyebiliyorlar.
Peki, insan kopyalanır mı? Henüz bu
konuda bir şey söylemek erken, bir kere ruh bakımdan insan diğer canlılardan
farklı, bitki ve hayvani ruh gibi değil. Bu yüzden bitkilerde ışığa yönelmeyi
tropizmle, hayvanlardaki birtakım envai çeşit hareketleri ancak içgüdüyle
açıklanmaya çalışılabiliyor. Ya insanı neyle açıklayacağız? Bu konuda bildiklerimiz cüzi de olsa
nefislerimizin sadece iki zıt karakterlerde yaratıldığını biliyoruz. Çünkü
Mevlana ‘İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani
ve nefsi telkinlerden ibaret olduğu, ikincisinin ise melek-i kuvvetler olduğunu’ buyuruyor. Dolayısıyla melek-i ilhamlara
kulak veren insanoğlu iyiye yönelir, şeytani telkinlere eğilim gösterenler ise
kötülük karakterler sergiler. Allah-ü Teâlâ insanı en mükemmel bir şekilde
yaratmış, yani insan maddi ve manevi donatılarla donatılmış mükemmel bir
varlık. Bu yüzden bunun böyle bilinmesinde fayda var diye düşünüyorum.
DOLLY
İskoçya’da Dolly denilen koyunla
başladı bu tartışma, oradan hareketle pekâlâ insanda kopyalanabilir denildi.
Tabii bu durumda bu olayın Allah’a karşı bilimin meydan okuması addedenler
oldu. Oysa insan küçük bir âlem, yani kâinatın özü mesabesinde bir varlık, hatta insana büyük âlem diyen bilge âlimlerde
var. İşte bu nedenledir ki eşrefi mahlûkat olan insanı değerlendirirken sıradan
bir canlı veya sadece biyolojik varlık gözüyle bakamayız. Zira biyolojik
gerçekler farklı bir şey, değerler manzumesi farklı bir şeydir. Kaldı ki
hayvanda bile 277 adet genom fizyolojisi elde edilmiş, üstelik yumurtadan
sadece bir tane koyun dünyaya getirilebildi. Hayvana papağan varı ruh
verilebilir, ama bu mantıkla insan ruhu aynı kategori kapsamına almaya
kalkışırsanız çıkmaza girersiniz. Ruh âlemi insan bilgisinin çok ötesinde, eşya
gibi değil. Ne kadar hücre varsa her birinde ayrı genetik bilgi mevcut. Allah-ü Teâlâ her canlı için başka bir nakış
işlemiş, dolayısıyla her hücrede bu programın belli bir kısmını ancak
okuyabilme imkanı vardır, daha nice
bilmediğimiz kısımlar içinde çok daha efor sarf etmek gerektir ki
okunabilsin. Malum döllenmiş yumurta
zigot olarak addedilir. Ki addedilen bu
durum daha başlangıç safhasıdır, devamında zigotun ikiye bölünme aşamasıyla
birlikte okunabilen bir kaç sayfa daha vardır.
Diğer geriye kalan okunamayan sayfalar da yeni bölünmeler eşliğinde
aşamalar kat ederek yeni sayfalara evrilmiş halde karşımıza çıkar. Yani bu
demektir ki bölünme safhaları arttıkça
yeni hücreler oluşmakta.. Dolayısıyla
her bir yeni hücre aynı zamanda yeni bir bilgi veya eklenen sahifeler demektir.
Böylece sahifeler ilerledikçe canlının sureti ortaya çıkıyor. Zaten Allah-ü
Teâla; “O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var
etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi
annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa
geçirerek yaratmıştır. İşte Rabbiniz Allah Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan
başka ilah yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?” beyanıyla insan
embriyonunun geçirdiği safhalarının varlığına işaret etmiş bile. (Zümer suresi,
6)
Bilindiği üzere hücrelerin
birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar oluşmakta. İşte bu
değişime benzer evreler ayette geçen üç karanlık safhanın birincisi hücre
aşamasıdır. İkinci karanlık evre doku aşamasıdır. Üçüncü karanlık safha ise
organlaşma safhasını oluşturur. Bu safhaların arasında cereyan eden evreler
embriyonun geçirdiği ayrıntıları teşkil eder. Genel itibariyle bu olayda ilk
evvela sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle zigot oluşmakta. Tabii zigot,
zigot haliyle kalmayıp, o da kendi
içinde bölünerek morula, blastula, gastrula, embriyon ve fetus gibi
bir dizi hücre safhası dönüşümlere kapı aralar. Yani Kur’an’ın işaret ettiği üç
karanlık safhası ana başlıklarının detayları bilimsel çalışmalarla tespit edilerek
değişik isimler altında sınıflandırıldığına şahit oluruz. Belli ki;
embriyolojik gelişimde planlı ve programlı bir ölçünün olduğu gün gibi aşikâr.
Özetle canlılık en küçük temel birim
olan hücreyle start alıp, akabinde hücrelerin birleşmesiyle dokular, dokuların
bir araya gelmesiyle organlar, organların birleşmesiyle canlı denen varlık
ortaya çıkıyor. Nasıl ki; tarihin sayfalar arttıkça tarihi külliyat meydana
geliyorsa, aynen öylede canlının her sahifesinin bilgi kompartımanlarının
birikimiyle oluşan varlık ansiklopedisi ortaya çıkmaktadır.
Biyoteknoloji aynı zamanda bazı
bakterilerde olmayan bazı özellikleri bir başka canlının genetik programından
bakteriye transfer edip yeni bir karakteristik özellik kazandırma işleminin
adıdır. Belli ki insanlar yıllarca bilmeden de olsa yoğurdu, turşuyu, peyniri
bakterilere yaptırdıklarına benzer bir durum var ortada. Şimdi aynı yöntemle
insandaki insülini sentezleyecek genetik bilgiyi bakteriye aktarılarak insülin
elde edilebiliyor. Böylece ucuz bir şekilde şeker hastalarının kan şekeri
ayarlanması sağlanmış olunuyor. Demek oluyor ki; gerçek anlamda biyoteknoloji
rast gele gelişi güzel genlerle oynamak değilmiş, tam aksine Rabbü’l âleminin
Sani sıfatının tezahürü olan programı beşeri planda uygulama çabasıdır. Gen dizilimlerine ilaveler yapmak ya da
program şifrelerini çözme çabalarıyla bir takım neticeler elde etmek asla
yaratmak fiili değildir, yapılan iş aslında elde edilmeye çalışılan proteini
sentezlemeye uygun olan canlı üzerine eklemenin ta kendisi hadisedir bu. Yani cümle
içindeki bazı kelimelerin (genlerin) yerlerini değiştirmek gibi bir şeydir
bu. Mesela insan sütünde var olan proteinler koyunda yok. Şayet insan sütünde
yer alan proteinleri sentezleyen şifreyi çözmek mümkün olsaydı belki koyuna da
aynısından enjekte edip, koyun sütünden pekâlâ insan sütü kalitesinde süt elde
edilebilirdi.
AHİRET PROĞRAMI
Dünyadaki
genetik programımızı dilimizin döndüğü kadarıyla aktarmaya çalıştık, peki
ahiret programımız nasıldır acaba?
Bilim adamları dünya kabuğunun
başlangıçta yekpare bir halde bitişik olduğunu,
zaman içerisinde bir takım sıcaklık farklarından doğan konveksiyon
akımlarıyla birlikte arz kabuğunda kırılmalar ve çatlamalar oluşmasının
neticesinde ayrılan parçaların kıtaları oluşturduğu yönünde görüş
belirtmişlerdir. Böylece dünya haritamız
üç kıtayla son şeklini almış oldu.
Gerçekten de tüm yeryüzü sathı iyi incelendiğinde bütüncül yapıdan
ayrılan parçalardan oluşan üç kıtanın çatlak izlerini görmek pekâlâ mümkün.
Bakın Kur’an-ı Kerim’de “O
çatlayışlarla/ yarılışlarla dolu arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür”
(Tarık,12) diye beyan buyurulan
ayetle de bu hususa işaret bir hüküm söz konusudur. Ama galaksiler için aynı
şeyi söyleyemeyiz. Çünkü galaksilerin oluşumu dünyamızın oluşumu kadar uzun bir
zaman diliminde vuku bulmadı. Nitekim uzmanların belirttiklerine göre kıtaların
oluşumu milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, galaksilerin oluşumu altı saniye gibi kısa
bir zaman diliminde tamamlanmıştır. Bir
kısım Fizik bilginleri de hemen hemen tüm oluşumların arka planında Bing-bang
hadisesinin olduğunu, yani büyük bir patlama ile gerçekleştiğini hatta zaman
boyutunun da patlamayla oluştuğunu belirtmekteler. Kâinatın oluşumuyla ilgili hangi görüş ileri
sürülürse sürülsün, sonuçta bizim
açımızdan hiç şüphe yoktur ki vücut bulan her var oluş, Kün (ol) emriyle
gün yüzüne çıkmakta. Nitekim Yüce Allah (c.c)
Kur’an’da “O’nun işi bir şeyi
istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin, 82) diye beyan buyurmakla buna işaret etmekte
zaten. Hakeza zikrolunan ayet-i kerime
kıyamet gününde ‘kün’ emriyle dirilişe geçeceğimizi de
muştulamakta. Hem nasıl muştulamasın
ki, nasıl ki Bing-bang denen patlamayla
galaksi ve zaman boyutu biranda oluverdiği söyleniyorsa aynen öyle de kıyametin
kopması denen büyük patlamayla da yeniden dirilişe geçeceğimiz haydi haydi
söylenmesi gereken mucizevi bir hadisedir.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder