DOSTUNUZUN HOŞUNA GİTMESE DE HEP DOĞRUYU SÖYLEYİN
SELİM GÜRBÜZER
Dikkat
ettiyseniz yukarıda attığım başlık tam da vefatından 20 gün öncesinden yazdığım
“Sağlık Eğitim Merkezinden Adli Tıp’a” başlıklı makalede dobra dobralığı
yönüyle adından söz ettiğim Dr. Selçuk
Bekâr’ın mizacıyla uyumlu başlık yazımdır bu (Bkz. Ek-1). Madem öyle, şuan yazacağım makalenin başlığıyla özdeş şair, düşünür ve bilge dostumun aziz hatırasına bu
makaleyi ithaf etmek düşer bize. Böylece
mizacıyla özdeş bu makaleyi ithaf etmekle aziz ruhunu bir şekilde yâd etmiş olurum.
Nitekim aziz hatırasına ithaf ederekten
yâd edeceğimiz insan, üstelik ailece
görüştüğüm aziz dostum da. Kaldı ki kendisi nevi şahsına münhasır bir mizacıyla
dost düşman hiç fark etmez, müthiş iletişim kurabilen bir halet-i ruhiye sahip
bir can yürektir o. Kendisi Ankara’dan İstanbul’a taşındığında bile
birbirimizden gözden uzak kalsak da bir şekilde telefonla ve sosyal medyada
iletişimimiz devam ettirttik de. Bir seferinde yine kalp krizi geçirdiğinde
telefonla aradığımda, hal hatırını sorduğumda nükteyle karışık “Ölmedim, çok şükür hayattayım” şeklinde karşılık vermesi doğrusu yüreğimize
su serpmeye ziyadesiyle yeten bir cevaptı bu. Ancak bu cevabın üzerinden epey
bir zaman geçtikten sonra tarihler 01.08.2021 tarihini gösterdiğinde bir şafak
vakti sabah saat altı gibi kalp krizi geçirip Hakka yürüdüğünde bu kez bizim
yüreğimizi sızlatacak acı haber olacaktır. Olsun, kendisi sonuçta ismiyle
müsemma Hakkı Selçuk, Allah’tan geldik şüphesiz dönüş yine Hak Teâlâ’yadır, her
ne kadar aramızdan ayrılıp içimiz yansa da tek tesellimiz kendisini
unutturmayacak bir şekilde bu dünyadan göç etmiş olmasıdır. Ruhen de olsa bir
şekilde iletişimimizin devam edeceğine inancım tamdır zaten.
Hem nasıl aziz hatırası unutulsun ki,
şayet elimizi cüzdanımıza değil kalbimize koyabilirsek dostluklar pazara kadar
değil mezara kadar devam edip ahirette de “kişi sevdiği ile beraberdir” hadis-i şerifin sırrınca dostluk iletişimi
devam eder de. Ki, kalp gönlün dile geldiği mekândır. Bu yüzden şu fani dünyada
şayet birileri bilerek veya bilmeyerek bizi kırmış olsa da toprak gibi bağrımıza
basmalı. Zira toprağın bağrı geniştir, eninde sonunda dönüş yine toprağadır. Yeter
ki toprak karakterde bağrı yanık yürek edinmek için bir adım atılmış olsun, bir
bakmışsın içimizdeki kin, haset ve gazab tohumlarının yerini merhamet
tohumlarına bırakaraktan filizlendiği bir yüreğe dönüştüğünü görürsün.
Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde malum
dünyadaki iletişim, sözlü iletişim ve sözsüz iletişim olarak kategorize edilir.
Sözlü iletişimin vasıtası dildir, sözsüz
iletişimin vasıtası ise gönül olup, çoğu zaman beden dili onun aynası olur da. Derken gönül beden diliyle öz cevherini aynada
iyiden iyiye kendini hissettirir de.
Elbette ki sözlü iletişim için
mesafede önemli bir husus. Mesela mahrem iletişim mesafesi 0–30 cm ile karşılık
bulup asansörde bir arada bulunma alanı bunun tipik misalini teşkil eder.
Hakeza karşılıklı kişisel iletişim mesafesi 30–80 cm ile karışlık bulurken
sosyal iletişim mesafesi 80–200 cm arasında karşılık bulur. Topluma açık iletişim
alanı da malum >
Hiç kuşkusuz sağlıklı bir iletişim kurmada
mesafeler önem arz ettiği gibi asıl en önemlisi öncelikle karşındakini dinlemek
esas olmalıdır. Nitekim iyi biri dinleyici konumda olmak karşındakine değer
vermenin bir göstergesidir. Konuşmak
kadar sükût lehçesi de bir sanattır. Sürekli laf ebeliği yapıp bir başkasına
fırsat vermemek eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.
Kendimizi
tanıma adına çevrenin hakkımızda ne düşündüklerini itibara almayı ihmal
etmemeli. Genellikle hiç kimse ‘Ayranım kara’ demez, dolayısıyla
hakkımızda eleştirilere açık olmalı ki kendimizi iyi yönde geliştirebilelim.
Özellikle kendimize çeki düzen vermek açısından öz eleştiriye açık olmakta çok önem
arz eden bir husustur.
Hangi ortamda olursa olsun kendimizi doğru
ifade etmeli. Zaten meramını anlatamayan derman bulamaz. Özellikle kendimizi doğru ifade etmek için hem
beden dilini, hem de ana dilimiz Türkçeyi çok iyi kullanmak gerekir. Nitekim
atalarımızın “Tatlı söz yılanı
deliğinden çıkarır” sözü bunu doğruluyor
da. Dolayısıyla çok kitap okumanın yanı sıra, güzel konuşma kurslarına
katılmakta gerekir. Böylece kendimizi her alanda geliştirmekle toplum içerisinde
kendimize yer edinmiş oluruz.
Bu
arada unutmayalım ki, insanlarla karşılıklı diyalog içerisinde bulunurken görünürde
dinliyor izlenimi vermek uzun vadede iletişimi koparmaya neden olan bir açmazımızdır.
Bu açmazımı gidermenin yöntemi iyi bir dinleyici konumda olmaktan geçer. Öyle
ki her halükarda tüm hayali düşüncelerden sıyrılıp karşımızdaki insanın
sözlerine odaklanmakta fayda vardır. Aksi halde geçiştirerek dinlemek boşa
vakit kaybıdır. Kaldı ki iş olsun babında dinleme hem karşı tarafı yorar, hem
de dinleyeni. O halde dinleme modunu sekteye uğratacak dâhili ve harici
unsurlardan kendimizi arındırmak gerektir. Kendimizi savunmak yerine karşımızdakini
anlamaya çalışmak daha makul davranıştır. Dahası dinleyici modunda kalmak
karşımızdaki insana adap- usul-erkân açsından saygılı olmayı da gerektirir. Hem kaldı ki sözü olan her insandan
faydalanacağımız pek çok hususlar vardır. Bu yüzden her insandan öğreneceğimiz bilgiler
başımızın tacı olarak algılamalı. Hepimiz beşeriz, mutlaka birbirimizden öğreneceğimiz yararlı
bilgiler vardır, hatta çok okuryazar
bilge insan olsak bile sonuçta birbirimizin öğrenci sayılırız.
İyi bir dinleyici aynı zamanda
sabırlı davranan insan demektir. Madem öyle,
sabreden derviş muradına ermiş atasözünden hareketle karşımızdaki insana
“Artık yeter, uf sıkıldım” izlenimi vermek
yerine büyük bir sabır ve sükûnet içerisinde dinlemeye gayret etmek
faydamızadır. Zira iletişimde duyguları
kontrol etmeye özen göstermek esastır.
Ayrıca tuzak varı dinleyici modunda
gözükür gibi olmakta son derece yanlış bir tutumdur. Keza anlatanın dile getirdiği konulardan işine
gelen cümleleri cımbızla çekip başka bir mekânda aleyhine kullanmak üzere dinlemekte
öyle olup bu da çok yanlış bir tutumdur. Ki, böylesi yanlış tutumlar hem
insanın kendisine saygısızlık hem de o insana saygısızlıktır. Ve toplum nezdinde etik karşılanmaz da.
Hiç kuşkusuz iyi bir dinleyici olmakta
yetmez, mutlaka iyi bir dinleyici olmanın yanı sıra karşımızdakine iyi bir anlatımla
meramını aktarmakta çok önem arz eden bir husustur. Hele ki bir topluluk
karşısında sunum şeklinde bir anlatım söz konusuysa, hemen işi alelaceleye getirerekten
sunum yapmamak gerekir. Öncelikle etkili bir sunum planı hazırlamak gerekir.
Derken bu plan doğrultusunda en ideal ve makul olanı 15 dakikalık bir sürede
sunumu tamamlıyor olmaktır. Sunumda açık
kalpli davranmanın yanı sıra konu hakkında zaman süresini bildirmekte dinleyici
açısından rahatlık sağlayacaktır. Sunumda bilhassa dinleyicilerin saygı duyduğu
kişiler üzerinden örnekler vererekten sunum yapmak dinleyiciyi daha da bir
rahatlatıcı ortam oluşturacaktır. Bu
arada dikkat edilmesi gereken sunumumuzda kesinlikle dinleyicini sinir uçlarına
dokunacak el, kol, yüz hareketlerinden ve kibir kokan ifadelerden kaçınmak
gerekir. Bilakis dinleyicilere arkadaşça davranıp onlarla daha çok ortak olan
yönlerimizi ön plana çıkararaktan sunum yapmak gerekir. İcabında dinleyicilere konuşma aralarında konuyla
alakalı espriler kataraktan sunum yapmakla sunumu sıkıcı olmaktan çıkarıp sunum
yapanla dinleyici arasında güçlü bir iletişim bağı oluşturmasını beraberinde
getirecektir.
Bakınız
bilim adamlarının yaptıkları bir takım çalışmalarla elde ettikleri bulgulara
dayanarak vardıkları bilgilerin hangi oranlarda akılda kaldığı tespitini şöyle
yapmışlardır:
-Okuma
%10,
-Film izleme
%50,
-Galeri takip
%50,
-Dinleme %20,
-Resme bakma
%30,
-Tartışmaya
katılma %70,
-Konuşma
yapma %70,
-Gerçek
analitik deneyi canlandırma %90,
-Bir projeyi
gerçekleştirme %90,
-Dramatik
sunum yapma %90,
-İnteraktif multimedya
takip %90 etken olmaktadır.
İşte bu sıraladığımız bilimsel
gerçeklerden de anlaşılan o ki, vücudumuzda öyle mükemmel bir iletişim ağı
kurulmuş ki, baksanıza dakikada 500-600 kelimelik konuşma hızını anlayabilecek
bir sinir sistemi donanımıyla yaratıldığımız anlaşılmakta. Ama gel gör ki bu
muhteşem iletişim ağı içerisinde normal konuşma hızımız dakikada ancak 100-140
kelime ile ifade edebiliyoruz. Aslında insan az bir gayret gösterse kelime
hazinesi zayıf olsa bile az kelimeyle çok güzel ifadeler kullanıp, ortaya eser koyacak
noktaya gelebilir de.
Bu demek oluyor ki aktif anlatıma sahip
biri ve iyi bir dinleyici olmak için öncelikle bulunduğumuz fiziki ortamın hem
madden, hem manen güven verecek nitelikte olması gerekir. Şayet fiziki ortam
nezih değilse üzerimize kasvet bürüyeceği muhakkak. Bikere ortamın havasız, loş
ışık ya da tamamen ışıktan yoksunluk iletişimin önünde en büyük engel teşkil
edecektir. Buna meydan vermemek için son derece nezih mekân oluşturup
karşımızdakilerin dinleme isteğini artıracağı gibi bir bakmışsın karşılıklı jest
ve minikler kendiliğinden harekete geçirip hem sunucuyu hem de dinleyiciye keyifli
dakikalar yaşatacaktır. İletişimde
verilen mesajların sadece zahiri çıplak manasına dikkat kesilmemeli, ayrıca
anlatanın ağzından çıkan cümlelerin arkasındaki duyguları fark etmeye çalışmak
iyi bir dinleyici olmanın ilk basamağını oluşturacaktır.
Malumunuz insan doğuştan ego
sahibidir. Öyle ki yaratılış kodlarımızda var olan ego penceremiz kimi zaman hem
kendimiz bilir hem başkaları bilir, kimi zaman başkaları bilmez kendimiz bilir,
kimi zamanda kendimiz bilmeyiz başkaları
bilir şeklinde tecelli eder. Bilinmeyen benlik ise malum hem kendimiz hem de
başkaları tarafından bilinmeyen benliktir.
Madem
hazır benlikten söz etmişken biraz da ebeveynlere özgü benlik, çocuklarda ki benlik ve yetişkinlere has
benlikten de söz edebiliriz pekâlâ.
Bilindiği üzere ebeveynlere özgü
benlikte ana baba hem koruyucu benlik durumu modundadır hem de eleştirici konum
modundadır.
Çocuklarda benlik fıtri olup, doğuştan
gelen melekelerle ilgili bir moddur bu. Nitekim uslu çocuk veya asi çocuk türünden
benlik tiplemeler olarak kendini belli eder de. Şayet yetişkin haldeki benlik
başkalarını incitecek boyutta olursa etrafa da zarar verici bir durum hal alır. Oysaki şahsiyetli benlik sahibi olmak dostlar
arasında mütevazılıği, dışa karşı ise onurlu durmayı gerektirir. Ki; bu bizim
geleneksel topluma has benlik tarzıdır bu.
Şurası muhakkak iletişimin önünde ön
kabuller, duyarsızlık, lakap takmak,
kararsızlık, alınganlık, benmerkezcilik, savunmacılık, hemen her şeye ruhtan yoksun mantık
çerçevesinde bakma, tepki oluşturacak davranışlarda bulunma, korkuya kapılma
gibi tavırlar ömür boyu iletişim yolunda karşımıza engel olarak çıkacak telaşalardır.
Madem öyle iletişimi koparan bu tip telaşlardan ve tavırlardan kaçınmak
gerekir. Tabii bu demek değildir ki doğru bilinen gerçeklerin üstü kapatılıp
hasıraltı edilsin.
Şayet doğru olduğuna emin olduğumuz
bir şeyi enine boyuna masaya yatırırken çekingen bir tavır sergiliyorsak, böyle bir tavır git gide alışkanlık boyutunda
hakikat sarayından uzaklaşmamıza neden olacaktır. Madem hakikat her yerde
hakikat, o halde dost odur ki acıda olsa doğruyu söyleyebilendir. Bir dost
tarafından dile getirilen öz eleştiriyi baş tacı yapıp suçluluk psikolojisine
kapılmadan, anlatılandan ders çıkarmak her daim lehimizedir. Asla dostun
çağrısı akıl veriyor babında değerlendirmemeli. Bu nasıl dost ki, yarama
dokundu algılamasıyla dostluğu bitirmemeli. Kucağında yaşadığımız toplum
içerisinde dostlar arasındaki bağların kopmasının ardında hiç kuşkusuz ki bu gerçeği
idrak edememenin yansıması vardır hep.
Öyle insanlar vardır ki; dost değildir
fitnedir. Hele o fitne fücur takımı fitne
kazanını kaynatmaya bir görsün bir bakmışsın dostu dosta düşman ettirir de.
Fitne odaklarının derdi devası dünya menfaatidir. Bu tiplerin hem sessiz olanı var, hem de laf
ebeliği yapanı vardır. Gerek aile ortamında, gerekse okulda, gerekse iş yerinde
dostu dosttan koparan tipler vardır. Şayet dostlardan birinin basireti veya
feraseti bağlandıysa bu tiplerin sözlerine bakarak dostuna olan hüsnü zan
bakışı suizan bakışa dönüşebiliyor. Ne var ki, acı ama gerçek bu tuzağa düşen
dostların sayısı her geçen gün çoğalmaktadır. Belki de hayatınızın bir
bölümünde fitne kazanı kaynatan bu tipleri fark edip görmüşsünüzdür. Mesela
lise ve üniversite yıllarından beri arkadaş olduğunuz, ya da bir ağabeyi olarak
saygı duyduğunuz bir dostunuzla kaderin cilvesi aynı iş ortamında birinizin amir
diğerinizin çalışan pozisyonda bulunduğunuz bir iş ortamında aranızda fitne
kazanı kaynatan birileri olduğunu düşünün.
Hatta tüm bunların önceden olabileceğini düşünerekten beraber
çalıştığınız aynı iş yerinde yönetici dostunun zarar görmemesi adına gereksiz
yere makam odasını meşgul etmemeye de özen göstermiş olabilirsiniz. İşte tam bu noktada dostunuz adına gösterdiğiniz
bu ince ve narin hassasiyetinize rağmen kendi isteğinizin dışında gelişen her
yönetimde olduğu gibi dostunuzun da etrafında bukalemun tiplerce kuşatılıp içinizin
yanaraktan çember oluşturulduğunu görmüşlüğünüzde olabilir. İşte bu ve buna benzer muhtemel dâhilinde
olabilecek fitne kokan hadiselerin yaşandığı örnekleri vermekte maksadım bakan
düzeyinde dostunuzda olsa, parti
yöneticisi dostunuzda olsa, herhangi bir
kurumda üst düzeyde yönetici dostunuzda olsa hiç fark etmez etrafında
oluşturulan çemberin farkına varmaksızın çoğu yöneticilerin bu tuzağa düştüğü
gerçeğini vurgulamak içindir. Sonuçta
hepimiz beşeriz, beşer şaşar da, bilhassa
bu noktada yönetici dostların dostlarını ihmal edip kendisine iltifat
yapanların iltifatlarına aldanmaması icap eder, aksi halde gerçek dostunu
tabutuna bile omuz vermeyecek şekilde dostluğunu kaybetme riskiyle karşı
karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla
dünya menfaati için şirin gözükenleri durup dururken baş tacı etmenin ya da baş
tacı konuma getirmenin hiç bir anlamı olmasa gerektir, asıl baş tacı edilmesi
gereken dostlar tabutumuzun altına girecek dostlardır.
Peki, dostluk iyi hoşta, beraber bulunduğunuz ortamlarda şahit
olduğunuz bir takım fitne kokan hadiseleri dosta anlatmalı mı? Şayet dost bildiğin
arkadaşınız bunu akıl veriyor anlamında algılayacaksa kendisinin fitne kokan
olayların farkına varmasını beklemek ya da yerinde görmesi daha iyi olur. Ya
farkına varıp göremezse, elbette ki bu durumda anlattığınızda risk teşkil
edebilir. Çünkü sana gücenip dostluğunu bitirebilir. Yok, eğer arkadaşınız
‘dost acı söyler’ atasözünün bilincine
varmış bir dostsa, kişi ismi vermeden
durum tespiti yapıp anlatmakta fayda var. Böylece dostluğunuz pazara kadar
değil mezara kadar devam edecektir.
Demek ki dostunuz çocukluktan beri görüştüğün
bir arkadaş bile olsa böylesi acı tablolarla karşılaşmak her an mümkün. Ancak şu da var ki, dostunuzla dostluğun
gereği söylemek zorunda kalabileceğiniz ya da vicdanınızı sızlatan hususları
dile getirmek risk teşkil etse bile vebalde kalmamak adına bir kez olsun
söylemeye çalışmakta fayda vardır. Usulen baktınız ki farkına vardırmaya çalıştığınız
mesele dostunuzun iç dünyasında alınganlığa yol açıyor, hatta tepki veriyorsa
bu durumda daha fazla meselenin üzerine gitmeden susmayı yeğlemekte fayda var. Böylece
vebalde kalmamak adına daha önce doğru bildiğini dostuna söyleme cesaretini
gösterdiğinden dolayı vicdanen rahat olacağın muhakkak. Şayet yaşadığınız bu
olay ertesi gün amir pozisyonunda bulunan dostun bir sitem olarak gündeme
getirmeyip konu etmiyorsa, anlayın ki o suskunluğun ardında sizin getirdiğiniz
öz eleştiri tespitlerinin bir haklılık payı olabileceğini düşünmüştür. Fakat şu
da bir gerçek o gün gösterdiğin öz eleştiri babından ortaya koyduğun
tespitlerinden dolayı sonrası ilişkileriniz eskisi kadar samimi olmayacaktır.
Hatta her ikinizde sanki aranızda hiçbir yaşanmamış veya o konu hiç konuşulmamış
gibi davransanız da durum değişmeyecektir. Yine de siz siz olun dost bildiğin yöneticinin
arkadaşı olmaya devam edin ama asla adamı olmayın. Nasıl mı?
Yani kelimenin tam anlamıyla dost olacaksın, kimsenin adamı olmayacaksın
manasına bir dostluktur bu. Çünkü “dost
olmak” başka bir şeydir, birilerinin
“adamı
olmak” başka bir şeydir, yani ikisi
aynı şeyler değildir. Dost, bikere adı
üzerinde dost, diğeri ise birisinin adamı olmak, yani kula kul olmak
anlamlarını çağrıştırabilecek türden kendini kullandırmaya razı olmak demektir.
Her ne kadar siz siz olun diyerekten şöyle
yapın şeklinde haddim olmayarak bir takım tavsiyelerde bulunsam da benimde üzülerek
şahit olduğum pek çok dostluklara dil uzatılacak fitne kokan yaşadığım bir
takım acı örnekler var elbet. Şöyle ki;
-15 Temmuz Hain darbe girişiminin
iki ay öncesinde verdiğim dilekçeye istinaden Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı kütüphanesinde
İzmir Grup Başkan vekili muhakkik olarak 08/03/2017 günü tarihinde müşteki olarak
ifademe başvurduğumda tüm uzmanların bir arada bulunduğu oda da Sağlık
Bakanlığından naklen atanıp aramıza katılan bir meslektaşımızın daha henüz
benim nasıl kişilik bir karakterde olduğumu bilmeksizin Atatürk üniversitesinden
tanıdığım dostlarımın hakkımda ileri geri konuşmasına karşılık yüzüne karşı
ortaya koyduğum tepki bunun en bariz
örneğini teşkil eder (Bkz. Ek-2). Bu örneği niye dile getirdim derseniz, bikere
meslektaşımızın ikide bir babasının komutan olduğunu hava atar tarzda o dönemde
Sağlık Bakanlığında kimi bakan, kimi
müsteşar, kimi yönetici olmuş bürokrat dostlarımın hakkında atıp tuttuğunda dostluğun
gereği itibarlarına gölge düşürmemek adına gösterdiğim tepkinin önemini
vurgulamak içindir elbet. Zira dostluk her şart ve ahvalde gıyabında da olsa
dostunun hak hukukunu ve itibarını savunmayı gerektirir. Bundan dolayı da o
yıllarda çalışan tüm uzman arkadaşlarımın huzurunda kendisine şöyle dedim: Sözünü
ettiğiniz kişiler Atatürk Üniversitesinden mezun olmam hasebiyle Erzurum’dan
merhabalaştığım tanıdık bildiğim arkadaşlarımdır. Dolayısıyla arkadaşlarımı tanımasam burada ki
uzman arkadaşlara yalan yanlış ifadelerinizle yutturacağınızı sanıyorsunuz, bu
nedenle de Erzurum’dan tanıdığım dostlarımın buradaki arkadaşlarımın nezdinde
küçük düşürülmesine ve onların kötü tanınmasını istemem diye karşılık verdim. Ancak
kaderin cilvesine bak ki tepki koyduğum o komutan kızı arkadaşımız, gel zaman
git zaman Fatih Üniversitesinden haftada iki gün gelerekten Biyoloji İhtisas
Dairesi Başkanlığını yürüten Doç. Dr. Kadir Demircan’ın boşalttığı makama oturarak
başımıza yönetici amir olacaktır. Başına adeta devlet kuşu konup kendisi Daire
Başkanı olunca da malum onun Daire başkanlığı döneminde neler çektiğimi bir
Allah şahit, bir de vicdan sahibi
Biyoloji İhtisas Dairesinde tüm çalışan arkadaşlar şahittir. Yeri gelmişken hani
iki de bir asker kızı olduğuyla çok övünüp durur ya kendisi hep, elbette ki babasıdır övünmeye hakkı var, buna
sözümüz olamaz elbet. Ki, benimde babam
çiftçidir benim daha çok övünmem gerekir. Yani hayatı boyunca tarlada tumpta
alın teri dökerekten rızkını kazanmış, aynı zamanda okuma yazma bilmediği halde
seçim zamanı geldiğinde hayatı boyunca vesayet odaklarıyla iç içe kol kola olmuş
partilere oy vermemiş bir babamdır. Düşünsenize hayatı boyunca sırtını vesayet
odaklarına dayamış siyasi partilere değil de bilakis hep sırtını millete dayamış
partilere oy vermiş babamı bulunduğum ortamlarda hava atarcasına dile getirmekten
kendim imtina ederken, o da sanki babası
hakkında görsel ve yazılı medyada geçen haberlerden haberimiz yokmuşçasına; yani
Manisa Valisi Muzaffer Ecemiş için
yapılan uğurlama töreninde ANAP İl Başkanı Ahmet Özövgü’yü fırçalayaraktan itip
kalkıp protokol krizi çıkaran Tuğgeneralliğe kadar yükselmiş bir komutan
babasının varlığından haberimiz yokmuşçasına hava atar edalara girmesini
doğrusu anlamış değiliz.
-Mehmet Moğultay Adalet Bakanı iken
5000 kişiyi şu partiye mensup adamları alıp yerleştirecek kadar enayi değilim deyip
kendi adamlarını yerleştirdiği insanların, bir zaman sonra milletin büyük teveccühüyle
iş başına gelen iktidarın aleyhinde bulunduklarını ve bu yerleştirilen
insanların yeni iş başına gelen hükümetin atadığı üst seviyede ki bürokratlarını
yalakalıklarıyla allayıp pullayıp işlerini yürüttüklerini de içim parçalanarak
gördüm. Hiçbir şekilde hükümetin aleyhinde bulunmayıp idealist insanların ise şamar
oğlanı muamelesi görüp kenara itildiklerini gördüm. Bundan daha da vahim durum
bizatihi kendimin çalıştığım kurum içinde şahit olduğum üç dönemdir milletin
seçtiği hükümeti Moğoltay’ın ve Seyfi Oktay’ın yerleştirdikleri adamları
sevindirecek şekilde yerden yere vurup insafsızca eleştirip, sonrasında da iş
başına gelen hükümetin milletvekillerinden birine danışman olduğunu gördüm. Hakeza
yine mevcut hükümetin aleyhinde atıp tutup da bir takım uyanık tiplerin köşe
başlarını yine onların tuttuklarını gördüm.
-Samimi
insanların 28 Şubatın o baskıcı ruhundan kurtulup milletimizin büyük bir
teveccühüyle iş başına getirdiği kendi iktidarımız diyebileceğimiz dönemde yine
idealist insanların öz yurdunda parya halet-i ruhiye içerisinde pragmatist
idarecilerin gölgesinde eritildiklerini gördüm. Belki de en önemli yapılması
gereken icraatlardan biri samimi olanlarla samimi olmayanları ayırt edebilecek
bir sistemi kurabilmekten geçecektir.
-Daha dün bugün iki diyebileceğimiz yeni işe
başlayan insanların idarecilere yaranmak adına bukalemun tiplerce gözyaşlarının
akıtıldığını gördüm. Oysa bir insan kuruma önceden gelsin veya gelmesin hiç
fark etmez, yani çalışma ortamına sonradan da dâhil olmuşta olsa tukaka
muamelesi görmemeli, idarecinin de bu noktada uyanık bukalemun tiplerin bu tür
yaklaşımların bertaraf edip tüm personeline hakkaniyetle eşit bir şekilde idare
etmesi gerekir. Maalesef gel gör ki bu noktada da tüm personelin eşit bir
şekilde idare edilemediğini de tüm çalışanlar olarak görmüş olduk.
-Hakeza idareci olmayıp da ‘kraldan
çok kral kesilen’ öylede özde değil sözde çalışan personel tiplerde vardı ki
bir bakıyorsan işyeri amirinin gözde elemanı olmayı kimseye kaptırmama adına diğer
beraber çalıştıkları arkadaşları fişlediklerini gördüm.
-Malumunuz ‘Bu da benim Adli Tıp 15 Temmuzum’
adlı makalemde de belirttiğim üzere öyle de Grup Başkan vekili de vardı
ki, birim amiriyle birlikte danışıklı dönüşüklü
bir şekilde kurgulanmış sarı kart
tehdidinde tutunda maaşından para cezasının kesileceğine kadar bir dizi cezai
müeyyidelerin uygulanacağına dair söylemlerin havada uçuştuğu açık hava çadır
toplantısında, tüm Biyoloji İhtisas Dairesi personeline Keçiören Adli Tıp
önünde ki bahçede kurulu çadırda gözdağı verilerekten bunun bir toplantı
kararı olarak sunulduğunu gördüm. Hatta toplantıyı
tehdit varı cümlelerle açıp yine tehdit varı cümlelerle kapatıp adına da toplantı
yaptık havasıyla dışa karşı görüntü verildiğini gördüm.
İşte bu tür katılımcı anlayıştan uzak antidemokratik
yöntemlerle idare edilen böylesi el üstünde tutulan güzide bir kurumda canhıraş
bir şekilde çalışıp ta nihayetinde çalışma azminden bezdirilmiş hale gelen personelle
nereye kadar aranılan huzur ortamı bulunabilirdi ki. Nitekim huzur bulunamadığını birbiri ardına
Grup Başkanı ve Daire Başkanı görev değişikliklerinden bunu çok rahatlıkla
anlayabiliyoruz. Öyle ki bu değişikliklerle birlikte bir bakıyorsun gelen
gideni aratır misali yine bir türlü sular durulmayıp ayrılık ve gayrılıkların
had safhaya ulaştığını gördüm. Hele bir yerde huzursuzluklar çıkmaya bir görsün,
artık o huzursuzluk dağdaki çobanın bile haberdar olabileceği noktaya taşınacağı
muhakkak. Oysaki hiç kimse şah değil, padişah değil, durduk yere bu ayrılık
gayrılık niye, eninde sonunda kalıcı
olan sadece kurumun tüzel varlığıdır, şahıslarda malum şayet ardından unutulmaz
eserler ve hizmetler bırakmamışsa bugün var yarın yok diyebileceğimiz noktada isimleriyle
cisimleriyle her an unutulmaya müsait kişilerdir dersek yeridir. Nitekim bugüne
kadar da hep böyle olmuştur bu. Hadi bir takım idarecilerin becerisizliklerinden
dolayı ardından unutulmaz hizmetler bırakmamış olduklarını görmezden gelelim
diyelim, bari hiç olmazsa oturdukları mevki makamlara vefa, dostluk katmayıda
mı beceremezlerdi. Maalesef
beceremedikleri gibi sırra kadem basıp her biri tarumar oldular da.
Her neyse ardından eser bırakamayan
yöneticiler kendi becerisizliklerini görememelerine inat bizlerde bu geçici
dünyada mevki makamla övünmek yerine ardından unutulmaz eserler bırakacak
insanların izini iz sürüp unutulmaz şahsiyetlerden olmak için safı gayret
içerisine girmeyi yeğlemeli. Madem tercihimiz ardından eser bırakabilen içi bir
dışı bir adam gibi adamlardan yana, o halde yazımın girişini can ağabeyim Dr. H.
Selçuk Bekâr dostumuzu yâd ederek başlamıştık, yine yazımın sonuç kısmını da kendisinin
vefatına yakın bir zamanda aramızdan ayrılacağının hissiyatını gönüllere serpen
şiiriyle aziz hatırasını yâd ederekten bağlamış olalım:
Definde bulunur, dinlerler selâ
Yakını öleni teskin ederler
Ben ne ana baba ne de akrabâ
Kendimi kaybettim, bana ne derler? (Bkz. Ek-3)
Vesselam.
Dip Not:
Ek-1 Enpolitik 09.07.2021 tarihli “Sağlık Eğitim Merkezi’nden Adli Tıp’a”
başlıklı makale.
Ek-2 Müşteki sıfatıyla 08.03,2017 tarih itibariyle Muhakkik olarak
görevlendirilen İzmir Grup Başkan vekiline Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı
kütüphanesinde verdiğim ifade tutanağı.
Ek-3 Selçuk Bekâr@Selcukbekar İstanbul, 06/07/2021-18:52 twetter hesabı
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dostunuzun-hosuna-gitmese-de-hep-dogruyu-soyleyin-5142-kose-yazisi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder