GENETİK KOD DÜNYAMIZ
SELİM
GÜRBÜZER
Kalite kontrol kavramını sıkça duyar
olduk artık. Peki, iyi hoşta kalite kontrol sistemi sadece dünyevi beşeri
ilişkilere has bir olgu mudur? Elbette ki hayır. Çünkü mikro âlemde de İlahi
güç tarafından tanzim edilmiş bir kontrol sistem ağının varlığı söz konusudur. Ki, Yüce Allah’ın “Ol” emri doğrultusunda üreme hücrelerinde mevcut
genler vasıtasıyla kalıtım olayının kontrol edildiği malum. Zaten kontrol
edilmesi de gerekir. Çünkü Yaratıcı güç böyle murad etmiş ve üreme olayı da bu
şekilde kontrol altında tutulmuştur. Nitekim Mendel, bezelyelerle yaptığı
çalışmalarla genetik karakteristik özelliklerin en az bir çift gen tarafından kontrol
edilip belirlendiğini bildirmiştir. Bu yüzden her bir gen çifti aynı
karakteristik özelliklere sahip allel genler olarak da adından söz ettirmiştir
hep. Belli ki kâinatta hemen her şey çift yaratılmış, dolayısıyla her bir çift
genin bir araya gelmesiyle birlikte birbirini tamamlayan “homozigot” veya
“heterezigot” lokus aleller olarak sahne almakta.
Zaten genlerin kromozomlar üzerinde konumlanıp ve bir hücrede her bir
kromozomdan iki adet bulunması hasebiyle her bir hücrede genlerin bir çift
halde bulunması son derece gayet tabii bir durumdur. Ancak şu da var ki; yumurta
ve sperm hücrelerinin kendi üreme organlarında eşsiz bir şekilde değim
yerindeyse bekâr olarak konumlanması tek başına bir anlam ifade etmez, illa ki evlenecek çiftlerin bir araya gelip
izdivaca girmesi gerekir ki üreme olayından beklenen maksat hâsıl olsun. Aksi halde
insan neslinin devamından söz edemeyiz. Bu arada insanoğlu, tavuk mu yumurtadan
meydana gelmiş, yoksa yumurta mı tavuktan meydana gelmiş diye düşüne dursun, sonuçta
katkı sunmak bakımdan tavuk cenine değil, yumurta cenine (embriyon) hem besin kaynağı olmak bakımdan hem de üremeyi
gerçekleştirecek olan döl hücresine aracılık yapmak bakımdan katkı
sağlamaktadır. Böylece yumurtanın bu
aracılık fonksiyonu üstlenmesi sayesinde gen dünyasının gayet koordineli bir
şekilde harekete geçmesiyle birlikte “zigot” oluşumu vuku bulmaktadır. Hatta
biyoloji bilim dalında zigot oluşumu hadisesi spermin ve yumurta hücresinin
vuslatı anlamında diyebileceğimiz “gametogenezis” olarak karşılık bulur da.
Kur’an’da ise bu anlamın karşılığı “Şüphesiz
biz insanı çamurdan bir sülâle yarattık” (Müminun, 23/12) diye beyan
buyrulan ayetin mana ve ruhuna uygun olarak embriyonun birinci safhasının
akabinde oluşan zigot safhasına karşılık gelen bir anlamlanmadır bu. Nitekim Müfessir Hamdi Yazır, Kur’an’da “Sonra onu kararı mekinde nutfe yaptık”
(Müminun, 23/13) diye beyan buyrulan ayette geçen “kararı mekin” ibaresi ve yine bir başka
ayette geçen “hamei mesnun” ibarenin aslında insan tohumuyla eş anlamda olan ‘nutfe’ olduğunu tefsir eder.
İşte yukarıda zikrolunan “siyah,
kokar cıvık çamur” ibareleriyle tefsir edilen Kur’an ayetlerin mana ve ruhundan
öyle anlaşılıyor ki:
-İlk yaratılış kodlarımız “toprak ve
çamur” ibarelerine karşılık geldiği,
-Toprak ve çamurdan sonra organik
gıda maddeleri temsilen “kokuşan et-sallelahm”
anlamına gelebilecek “salsal”
ibaresi koduna karşılık geldiği,
-Salsal’dan yaratılan hücre kodunun da “hamei mesnun” ibaresi koduna karşılık
geldiği yönünde çok açık işaretler vardır (Bkz. Hicr Suresi, 15/28, 33). Öyle
ya, madem Kur’an’da zikrolunun ayetlerde yaratılış kodlarıyla ilgili birçok
ibareler ve işaretler var, o halde bu
durumda yaratılış mucizesini bir tek “nutfe” koduyla sınırlı tutmayıp, icabında
daha kapsamlı bir şekilde ‘Âdemi zigot yaratılış’ kodu hücresi
olarak da telakki edebiliriz pekâlâ. Zira
insan tohumuna karşılık gelen “nutfe” ibaresi
çok hücreli döneme geçişi temsil eden embriyonik aşamanın en ileri safhasıdır.
Her
neyse başta zikrettiğimiz tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş, yoksa yumurta mı
tavuktan meydana geldi konusuna döndüğümüzde, sonuçta Kur’an’da geçen
yaratılışla ilgili işaret ibareler bize gamet hücrelerinin bir araya gelip
döllenmesiyle oluşan zigotun akabinde gelişecek olan genetik hücre bölünme süreçlerinin
tamamlanmasının neticesinde yumurtadan tavuğun (civciv) çıkmasını daha
çok ön gördürmekte. Tabii yaratılış sürecini sadece yumurta kabuğunun çatlayıp
tavuğun ortaya çıkması hadisesiyle de sınırlı tutmak doğru olmaz, Yaratılış sürecini icabında yumurta kabuğunun
çatlaması hadisesinin bir başka versiyonu diyebileceğimiz anne karnında gelişen
embriyonun 9 ay sonrası insan yavrusu olarak dünyaya gelmesi gibide düşünmek
pekâlâ mümkün. Nitekim anne karnında embriyo hayatı yaşayan bir cenin veya
fetüs ne zaman ki göbek bağı kordonuyla irtibatını keser işte ancak o zaman
amnion kesesinden çıkıp dünyaya nur topu bebek olarak gelivermiş olur. Şöyle
ki; yumurta ve spermlerin her biri tek bir gene sahiplerdir. Dolayısıyla döllenme
denen hadise spermatozoit ve ovaryum hücrelerinin bir araya gelip genetik
kodların buluşması sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Demek oluyor ki, canlı
neslin devamı için elzem olan sperm ve yumurta hücrelerinin üretimi rast gele bir
şekilde tesadüfen oluşmamakta. Tam aksine kendi bulundukları üreme tesislerinde
(üreme organlarında) belli bir
sistematik program dâhilinde entegre bir şekilde gamet üretimi
gerçekleşmektedir. Öyle ki kendi üretim tesislerinde üretilen gamet hücreleri
değişik aşamalardan geçtikten sonra izdivaca hazır bir şekilde üretim gerçekleşmekte.
Bu yüzden ekonomi alanında entegre tesis kavramı denince bir ürünün üretimden
itibaren tüm süreçlerin kontrol edildiği tesislere verilen ad olarak akla
gelir. Biyolojik alanda da malum entegre tesis deyince “vücut (somatik) hücrelerini üreten üretim
tesisleri ve cinsiyet (eşey-gamet) hücrelerini
üreten üretim tesisleri akla gelir. Madem öyle, hazır üretim tesislerinden söz
etmişken üreme hücreleri ile vücut hücreleri arasındaki en temel farkı ortaya
koymakta fayda vardır. Neymiş o fark
denildiğinde hiç şüphesiz aralarında en belirgin farkın vücut hücrelerinin (2n)
kromozoma sahip olması, üreme hücrelerinin ise tek bir (n) kromozoma sahip olmasıdır. Bu demektir ki
anneden gelen tek bir (n) kromozom,
babadan gelen tek bir (n) kromozomu
karşılayıp, böylece yeni bir canlının temeli atılmış olunmakta. Tabii anne
karnında tüm bu olup bitenlerden habersiz bir şekilde dünyaya geliveren nur
topu bebekler, neyse ki dünyaya geldiklerinde bu kez dünyada ne olup biteceğinden
haberdar olarak yaşayıp ömür sürecelerdir. Derken dünyada ki ömrü tamamlandığında
bu kez tıpkı anne karnında geçirmiş olduğu hayat sürecinde olduğu gibi yine sil
baştan öteki âlemde başına neler gelip gelmeyeceğini bilemediği ahiret yurduna
göç etmiş olacaktır. Hele her doğan çocuğun dünya yurdunda kalacağı konaklama
süresi bir yana, asıl doğduğunda annenin şefkat kollarında nasıl ki kendini korunaklı
kıldıysa aynen buluğ çağında da bu kez kendi kendini kontrol edecek
mekanizmaların kollarında her türlü haramlardan ve çirkinliklerden kendini amel-i
salih koruma zırhıyla korunma becerisini gösterebilmek çok mühimdir.
Dikkat edin kendi kendini kontrol edecek
mekanizmaları oluşturmak ve geliştirmek dedik,
bu da ancak kulluk bilincine varmak ve İslami hayat yaşamakla mümkün,
dolayısıyla bu noktada kulluk bilincini genetik kodlardan beklemek abesle
iştigal olur. Çünkü gen dünyası bambaşka bir dünyadır. Bu yüzden gen dünyasına iyiyi
kötüyü birbirinden ayıran herhangi bir mekanizma ya da herhangi bir ilham
verici olgu gözüyle bakmak yerine bir “bilgi programı paketi” olarak bakmak en
doğrusu. Nitekim gen dünyasının bilgi koduyla yüklü bilgi paketi programı olduğu
şundan besbellidir ki maddenin en küçük temel birimi olan atomları kendinde toplayabilmiştir.
Şayet kendinde toplamamış olsaydı bilinçsiz maddenin kendi kendine bilgi üretecek
ne paket programların varlığından söz edebilirdik ne de hücre içerisinde DNA
başkanlığında yürütülen paket programlardan. Hele ki işin içinde bir de hücre
âlem söz konusu olunca işin boyutu daha da değişip bambaşka bir hal almakta. Öyle ki hücre içi faaliyetler organizmanın
belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde işlerlik kazanabilmesi için bilgi yüklü
DNA ve RNA denen paket programın varlığına ihtiyaç vardır. İşte adına bilgi
yüklü paket programlar dediğimiz genler bu noktada devreye girerek bir noktada
canlı hayatına dirlik kazandırmaktalar. Hem nasıl dirlik kazandırmasın ki,
bikere her şeyden önce gen dünyası DNA moleküllerinden teşekkül etmiştir. Dolayısıyla yarı anne ve yarı babadan gelen
genetik karakterlerin yavrulara geçmesini sağlayan genetik dizilimin lideri hiç
kuşkusuz DNA olup organizmanın şekillenmesinde rol oynayan hücre içi tüm hayati
faaliyetler onun başkanlığında gerçekleşmektedir.
Düşünsenize 46 kromozomlu bir zigotta
2 ila 3 milyon arası bir sayıda gen bulunup kullanılan ya da kullanılmayan bu
kadar sayıda gen topluluğu zigot içerisinde adeta adrese teslim bir şekilde
beyin, akciğer, mide, rahim, göz, kol ve bacakları oluşturacak hücreler halinde
vücut azalarına dönüşümünü belirleyebiliyorlar. Böylece adrese teslim herhangi
bir organa ait hücrenin gen sayısına baktığımızda dile kolay 10.000’li rakamlarla
telaffuzu zor sayıda gen dünyasıyla karşılaşabiliyor. Her ne kadar rakamların
dilini telaffuz etmekte zorlansak ta sonuçta dünyaya gelecek insan vücudunu
oluşturan organlar ne bir eksik, ne bir fazla tam da dengi dengine denk gelen rakamlarla
şekillenmekte. Öyle ki vücudu oluşturan tüm organların şekillenmesinde etken
rol oynayan genler, her organın hücre yapılarında bulundukları konum ve
özelliklerine göre ya dominant gen (baskın gen) halde ya da resesif gen (çekinik)
gen halde konumlanmaktalar. Örnek mi?
Mesela siyah gözlülük baskın gen olarak sahne alırken, mavi gözlülük resesif
gen olarak sahne alır. Bu nedenledir ki genetik kodlamalarda dominant genleri
büyük harflerle kodlanırken, resesif genlerde küçük harflerle kodlanır. Tabii burada
genlerin baskın ve resesif oluşumları üzerinde dikkat kesilmek yerine asıl gen
dünyasının akıl almaz sırlarına ve gen diziliminde ki mükemmeliyetine dikkat
kesilmek daha doğru bir tutum olur. Gerçekten de gen dizilimindeki
mükemmeliyete dikkat kesildiğimizde kromozomları oluşturan nükleotidlerin çift
sıra halde dizilim gösterdiklerini müşahede etmiş oluruz. Derken bu sayede kromozomlar üzerinde oluşan
STR DNA gen bölgelerini (kısa tekrar dizilimi) genetik okuma cihazlarında lineer bir diziliş
şeklinde gözlemlemiş oluruz. İşte bu gözlemleyebildiğimiz birbiri ardı sıra
dizilen STR DNA gen bölgelerinin bulunduğu özel konuma “lokus”
denmektedir. Nitekim genetik okuma cihazların monitörlerinde pik şeklinde
izlediğimiz yarı anne ve yarı babadan çocuğa geçen kromozomlar aslında aynı
lokus bölgelerinde konumlanan allel genlerden başkası değildir. Ki; her
bir lokus allel genin kodu belli bir sekans sayıda atomik döngüyle belirlenir.
Mesela pürin gurubundan azotlu bir bileşik diye addedilen adenilik asit “Adenin-Pentoz-Fosfat”dan oluşan bir
nükleotid olup 39 atomdan meydana gelmiştir. Üstelik bu 39 atomluk yapı DNA’nın
yapısını oluşturan dört nükleotid bazdan sadece bir tanesini teşkil eden bir
yapıdır. Bir başka ifadeyle 13 karbon,
11 hidrojen, 9 oksijen, 5 azot ve 1 fosfor içeren pürin yapıdır. Hele birde
bunu insan DNA’sını tümüyle birlikte düşündüğümüzde vücudumuzun yaklaşık 210 milyar
kadar atomla donatıldığı bir dünya ile yüzleşmiş oluruz. Tabii bu zahiri
yüzleşmedir, birde bir başka daha yüzleşeceğimiz dünya vardır ki, o da
vücudumuzda mevcut atomların çekirdek etrafında dönen elektronların seyriyle
her biri her an her salise Allah’ı zikretmekte olduklarını idrak ettiğimizde
biliniz ki batini dünya ile yüzleşmiş oluruz.
Ama ne var ki, kahır ekseriya bundan
bihaberiz. Her ne kadar bihaber olsak bile bu atom dünyasında kurulan zikir
halkası tâ kalubeladan beri levh-i mahfuzumuz kader kitabı diyebileceğimiz DNA’mızda
kodlanıp Mevlana’ca dönmekteler de zaten.
Evet, her şeyin bir zahiri yönü var, bir de
manevi yönü. Dış ve iç birbiriyle ilişkilidir zaten. Bu yüzden dış âlem, iç
âlemin bir nevi fotoğrafı sayılmaktadır. İç âlemse dış kalıbın ruhu
mesabesinde, yani dışın görünmeyen yüzü olarak yansır hep. İşte zahir ve batın
ilişkisinden hareketle bir organizmanın sahip olduğu genlerin iç görünüşüne “genotip”, genotipin dışa yansıması veya
bir organizmanın dış görünüşüne de “fenotip” dersek maksadımızı aşmış
sayılmayız, pekâlâ böylede tanımlayabiliriz dersek yeridir. Tabii genetik
dünyasında tanımlamalar bunlarla sınırlı değil elbet, dahası var. Nitekim
kromozomların sayıca, şekilce ve büyüklük yönünden tespitine “karyotip” denirken sınıflandırılmasına
da “idiyogram” denmektedir. Hakeza canlı
olan ve kendine benzer eşlerini yapabilen kalıtım birimleri de Pangen (DNA) diye tarif edilir. Dahası
pangenler gruplanarak “id” denen genleri
meydana getirir, id’lerde linear tarzda dizilip idantları oluştururlar. Bir
başka ifadeyle kalıtım materyali “idioplazma” olarak addedilirken, kromozomlar “idant”, genler ise “id”
olarak addedilirler. Tüm bu adlandırmalar eşliğinde mesela DNA,
değim yerindeyse halk dilinde gen kimliğimiz olarak karşılık bulur. Böyle
karşılık bulması da gayet tabii bir durumdur,
Çünkü DNA yaratılış kodlarımızı da akla düşürüp hatırlatan bir kimliktir
bu. Hatta DNA sayesinde ışığa karşı
hassas göz hücreleri, acıyı tatlıyı ayırt edebilecek dil hücreleri, hatta
sıcağı soğuğu hissedebilecek sinir hücreleri, ses dalgalarını duyacak kulak
hücreleri, yediğimiz besinleri sindirecek sindirim hücreleri gibi tüm oluşumlar
vücut bünyemizde işlerlik kazanmış olur da. Dahası hücreler anne karnında zigot
haldeyken göz, kalp ve beyine dönüşmesi ve dönüşen bu yapıların dünya
şartlarına göre dizayn edilmesi aklın kavrayamayacağı işler gibi gözükse de bu
noktada Yüce Allah’a teslim olup kalben ve dille Amenna ve Saddakna demek düşer
bize. Hem Allah’a teslim olalım ki Allah
Teâlâ’nın Kuran’da; “O, Sizi bir
nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak
başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç
karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa yaratıp (diğer yaratılışa çevirip kemale erdiriyor) duruyor. İşte Rabbiniz Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka ilah
yoktur. O halde nasıl halktan çevrilirsiniz” (Zümer Sûresi (39), 6. Ayet)
diye beyan buyurduğu ayet-i celilenin mana ve ruhu karşısında boyun
büküp aciz kullar olduğumuzu idrak etmiş olalım. Hem nasıl idrak etmeyelim ki, baksanıza
Kur’an’da adı geçen “üç karanlık” denen
safhalar bir bakıyorsun Müminin suresinin üç ayetinde insanın yaratılış
kodlarının çamurdan start alıp; birinci safhasındaki yaratılışının çamurdan bir
sülâle şeklinde diyebileceğimiz ilk insan hücresine yaratılış kodu olarak
kodlanılması, ikinci safhada bu yaratılış kodunun ‘kararı mekin’de (özel
ortamda yaratılan yumurtadan) nutfeye evirilerekten
bir yaratılış kodu olarak çok hücreli embriyonal safhaya evrilmesi (Müminun, 23/13),
üçüncü ayette ise tesviye safhası Müminun, 23/14) zikredilmeksizin onun “nutfe,
alâka ve mudga” ibareleriyle zikredildiğini müşahede etmekteyiz.
Hadi diyelim ki yukarıda zikredilen ayetlerin
mana ve ruhundan bihaber kaldık, okullarda bize öğretilen ve adına “Pangenezis”
denen teoriye bir bakıyorsun
icabında Yüce Yaradanı hatırlatmaya vesile olabiliyor. Her ne kadar okutulan teoriler okullarda
yaratılış gerçeğini hatırlatacak şekilde okutulmasa da bir şekilde ileri
sürülen teoriler sayesinde en azından genetik kodlarımızın araştırılmasına
yönelik genetik biliminin doğmasına vesile oldu diyebiliriz. Hele ki genetik dünyasında hızlı ilerlemeler
bize gösteriyor ki, basit bir proteinde
olsa kendi kendine çoğalması asla mümkün değildir. Çünkü protein enzimlerini
oluşturmak için DNA ve RNA’ya ihtiyaç vardır. Yetmedi genler
arası koordinasyonun sağlanmasına da ihtiyaç vardır. Hele Jacques Monod’in ileri sürdüğü teoriye göre meseleye
baktığımızda regülatör (düzenleyici) genlerin repressör madde göndererek
operatör genlerin faaliyetini durdurup askıya aldıklarını gözlemlemiş oluruz. O
halde teoride olsa içinde hakikat payı olacağını düşünerekten es geçmemek
gerekir, İşte bu ileri sürülen tezlerden hareketle çok rahatlıkla şunu
diyebiliriz ki; operatör genler ancak repressör madde gelmediği zamanlarda
strüktürel genlere işlerlik kazandırabiliyor. Böylece işlerlik kazanan
strüktürel genler mesajını mRNA vasıtasıyla ilgili yerlere ulaştırıp, ribozom üzerinde
protein sentezi gerçekleştirilmiş olur. Ama gel gör ki evrimciler materyalizmi
desteklemek adına bir bakıyorsun hücre içerisinde son derece kompleks yapıda
protein moleküllerinin kendiliğinden var olduğundan dem vurup ateizme kol kanat
germekteler habire. Hâlbuki bir protein ve çekirdek asidinin kendiliğinden oluşabilme
ihtimali, tıpkı Stokrom-c’nin
dizilimini meydana getirme ihtimalinin daha üst fevkinde astronomik
rakamlarla ifadesi zor bir ihtimal hesabıdır bu. Belli ki protein oluşumu insan ufku ötesinde
yaratılış gerçeği ile alakalı bir husus olup, her protein molekülün şifresini
taşıyan yapısal genler (strüktürel genler) tek kodluk ferman (Ol emri) için özel
bir görev üstlenmiş olurlar. O halde bu durumda
“Ferman padişahındır” demek düşer bize.
Genetik dünyasına şöyle baktığımızda insan DNA’sı
46 kromozomlu bir donanıma sahip olmakla aslında her bir hücrenin yaklaşık 20
bin sayfalık bilgi külliyatına denk düştüğünü gösterir. Üstüne üstük her bir sayfada
özellikleri belirtilen her bir hücre bileşeni belli bir misyon üzerine faaliyet
gösterip birbirlerinin görev alanlarına kesinlikle müdahil olmazlar. Nasıl mı? Mesela pankreas hücrelerinin insülin salgılama
işine bir diğer hücre müdahil olmadığı gibi bu iş için kendi kendine gelin güvey
olup üstüne vazife edinmez de. Çünkü üstüne vazife karar verici merci DNA'dır.
Bu yüzden hiç bir hücre bileşeninin,
hücre içi faaliyetlerde ne kraldan çok kral kesilmesine müsaade edilir
ne de kendi başına buyruk kesilmesine. Dile kolay 46 ciltlik dev bir
ansiklopedik bilgi külliyatından söz ediyoruz, az buzda değil, elbette ki bu durumda her bir hücre bileşenlerinin
faaliyetlerini DNA’nın direktifleri ve bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmesi
son derece anlamlı ve yerinde bir karardır. Gerçekten de insan bedenin
oluşturan devasa büyüklükte böylesi külliyatın her bir sayfası incelendiğinde
bu iş için kendini protein üretmeye adayan amino asitlerin belli bir tertip
üzere sıralandığı görülecektir. Zaten genetik kod dünyasında tüm bilgilerin proteinlere
çevrilme işleminde esas olan da hücre içi faaliyetler için bilgi kümesi oluşturmaktır.
Aslında bilim dünyası terminolojisinde kodon olarak adlandırılan üç
nükleotitlik diziler ile amino asitler arasındaki ilişkiden doğan bilgi koduna
dayalı bir bilgi kümesi oluşturma işlemi faaliyeti kod oluşturma işlemcisi
olarak karşılık bulan bir işlemdir. Nitekim bilgi işlem kodu oluşturulurken de
malum her bir nükleik asit dizisindeki üçlü kodon genelde tek bir amino asidin belirleyicisi
durumda bir bilgi kodonu olarak işlem görür. Ancak öyle durumlarda vardır ki;
bilgi işlemcisinin hücre içi faaliyetlerde nükleotid sırası yer değiştirdiğinde
veya herhangi bir yol kazasına uğradığında her bir kodonun (diziliminin) karşılığı olan amino asitler bir başka
protein molekül yapışana dönüşebiliyor. Ve
sonradan oluşan bu tür arızi dönüşümlere dış faktörler neden olabileceği gibi iç
faktörler de olabilir. Nitekim her bir faktörün neden olduğu etken unsurları
irdelediğimizde mesela ultraviyole ışınları,
toksik maddeler, radyasyon, elektrik şokları gibi daha pek çok dış faktörlerin
amino asit denen bant varı bileşikler üzerinde kırılmalara ve bozulmalara sebebiyet
teşkil etmektedir. Derken bu arızı
kırılmalar ve bozulmaların neticesinde “mutasyon”
hadisesi vuku bulmakta. Ancak bu demek değildir ki mutasyon hadisesi vuku buldu
diye mutasyona uğrayan canlı türün orijinalinden farklı olaraktan bir başka canlı
yaratık türeyiverecektir. Bikere
orijinalinden farklı bir başka türden canlı yaratığın türemeyeceği şundan
besbellidir ki, mutasyon denen hadise
aynı canlı türün sınırları içerisinde gerçekleşebilen bir arızı değişikliktir,
bu durumda nasıl türeyiversin ki. Dolayısıyla canlının kendisiyle sınırlı
kalacak böylesi bu tarz arızı değişikliklerden sınır ötesi yeni bir tür yaratığın
türeyeceğinin hayaline kapılmak abesle iştigal bir tutum olur. Ama gel gör ki
evrimciler, her şeyde olduğu gibi bu
hususta da sınıfta kalmaya mahkûmdurlar. Hem kaldı ki mutasyon denen hadise bir takım dış
kaynaklı diyebileceğimiz kimyasal maddeler, X ışınları, ultraviyole ışınları ve
kozmik ışınların etkisiyle DNA üzerinde kısmi kırılmalara yol açacak
değişiklikler olarak karşımıza çıkmakta. Yani işi tersinden düşündüğümüzde asla
ve kat’a bir başka canlı türün çıkmasına yol açacak değişiklikler olarak karşımıza
çıkmaz. Hani kel derman bulsa başına
sürer deriz ya hep, aynen öyle de
mutasyonda derman bulsa kendi bozunumuna (kel başına) sürüp çare olacaktır, ne var ki değil çare
olmak kendisiyle beraber hasar verdiği organlarda zarar görmektedir. Şimdi bu
durumda evrimcilere sormak gerekir;
mutasyon bu zavallı haliyle nasıl olurda yeni bir canlının türemesine çaredir
diyebiliyorsunuz doğrusu şaşmamak elde değil.
Oysaki mutasyonun bizatihi kendisi başlı başına kısır döngü bir hadisedir.
Dolayısıyla bu haliyle kalıcı bir döngü
oluşturamayacağı gibi yeni bir türde oluşturamayacaktır. Varsayalım ki
oluştursa bile ömürleri pamuk ipliğine bağlı diyebileceğimiz hayata dayanıksız
varlıklar olarak karşımıza çıkacaktır. Zira
katır örneği bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten.
DNA ve RNA’nın bütün çeşitleri ve
diğer kompleks moleküller inanılmaz bir düzen içerisinde hücre içerisinde yer
almışlardır. Hatta Evrimci Prof. Ali Demirsoy bile bu müthiş düzen
karşısında; “Yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Stokrom-C’nin
tesadüfen oluşma ihtimali bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık
tarihini yazma olasılığı kadar azdır” itirafında bulunabilmiştir. İtirafta
bulunması iyi hoşta, yine de ifadelerinde insan aklının alamayacağı bu durumu ilahi
güce dayandırmayıp sadece kendi aklının alabileceği zihin dünyasında ki
imkânsızlık gücüne havale ederek itirafnamede bulunmayı yeğlemiştir. Yani bu
itirafname canı gönülden söylenilmiş ifadeler gibi pek durmuyor. Ne diyelim evrimcilik bu ya, evrimcilerin
hemen hepsi oldu olalı öteden beri her ne hikmetse bir türlü lafı eğip
büktürmeden doğrudan İlahi gücün varlığını dilleri söylemeye pek varmıyor, daha çok hayatın tesadüfen oluştuğu
noktasında fikir serdetmeye dilleri varıyor. Zaten Evrimcilerin lafına
bakılırsa ilk canlının oluşumunda birtakım amino asitlerin kendiliğinden oluşup
böylece bu şekilde protein oluşumu gerçekleşmiş güya. Hatta daha da hızlarını
alamayıp canlıların başlangıçta tek bir hücreden evrimleşerek birbirinden silsile
halinde zincirlemesine meydana geldiğini ileri sürecek derecede hemen her şeyi
tesadüfe ve tabiata havale etmiş durumdalar. Şayet bu işi tabiata ve tesadüfe
havale etmekle işin içerisinden çıkacaklarını sanıyorlarsa çok büyük yanılgı
içerisindedirler, tüm çabaları kuru bir
gürültüden ve ispatlanmamış teori bazında bir görüş olarak ve ortada kral
çıplak olarak kala kalacaklardır. Hadi teori faslını görmezden gelip geçtik
diyelim, baksanıza her kafadan ses çıkıp
gemi azıya alınca adamlar bu kez hızların daha da alamayıp evrim faraziyesini
faraziye olmaktan çıkarıp suni dini inanç haline getirmiş durumdalar bile. Bu
yüzden temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürerekten habire tek hücrenin
cansız maddelerden meydana geldiğini söylenip durmaktalar. Bu arada kendi
farazi görüşlerine dayanak bulmak için de bir başka canlı türünden bir başka
canlı türe tedrici olarak geçişi gösterecek cinsten ortada olmayan hayali fosillerin
varlığından dem vurup güya canlıların basit formadan kompleks yapılara doğru evrilip
kademe kademe evrimleştiğini dillendirmekteler. Bu noktada bizim
diyebileceğimiz şudur ki; bırakın hayali fosillerle avunmayı da, asıl kayıtlara geçmiş olan mevcut fosiller
içerisinde ne var ne yok onlara bir bakında da bakalım iddialarınızı doğrulayacak
ortada bir canlıdan diğer canlı türüne geçişi gösterecek ara form fosil
yaratıklar var mıymış yok muymuş bir görelim. Tabii kendilerince boşa kuru
kuruya sıkılmış hayali fosillerden söz etmek iyi hoşta, iş gerçeğe dönüştüğünde
gerçek fosillerle yüzleştiklerinde bir anda işin rengi değişip kırk dereden su
getirecek şekilde bir başka bahanelerin ardına sığınmakta mahirler de. Onlar hayal dünyalarıyla avuna dursunlar, gerçeği ortaya koyacak bu güne dek
keşfedilmiş mevcut fosil kayıtlarına bakıldığında basit bir canlıdan yüksek bir
canlıya doğru geçişi gösterecek ortada ara form niteliğinde elle tutulur gözle
görülür ortada net bir fosil kayıt yoktur. Böylece sadece söyledikleriyle kala
kalmaktalar. Aslında habire kendilerince bahaneler üretip bahaneler ardına
sığınmakla kompleks hayatın birden bire çıktığı gerçeğini örtbas edeceklerini
zannetmekteler. Ya da gerçekleri itiraf ettiklerinde bu kez de yaratılış
gerçeğinin ayyuka çıkmasından endişe ediyorlar.
Ne diyelim, evrimciler hayali resim ya da maket çizimlerle gerçekleri
örtbas etmeye dursunlar, oysaki yapılan
fosil arama ve tarama çalışmalarında ortaya konan kayıtlar en eski fosil
bulgularının kambiyon tabakaları arasında yer aldığını gösteriyor. Üstelik bu
tabakalar arasında çok sayıda fosil kayıtları tespit edilip tespit edilen fosil
kayıtların hemen hepsi birbirinden bağımsız karmaşık yapıya sahiplerdir. Öyle anlaşılıyor ki fosil kayıtları evrimcilerin
şematize edip ortaya koydukları şekliyle bir canlıdan başka bir canlıya dönüşünü
gösteren hayali geçişleri reddeden kayıtlar olarak karşımıza çıkmakta. İşin
daha da ilginç yanı evrimciler ortaya konan fosil kayıtlar karşısında zora
düştüklerinde bu sefer de böyle bir geçiş sürecinin oluşması için en azından
1,5 milyar yıllık devreye tekabül eden bir zaman diliminin geçmesi gerektiği
bahanesine sığınıp gerçekleri ört bas edecek kurnaz rollere bürünmekteler. Ne
diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya, bu
kadarına da pes doğrusu. Üstüne üstük o bahsedilen 1,5 milyar yıllık zaman
dilimine ait çok hücreli fosillerden bugüne kadar bir tane dahi olsun bulunmuş
da değil. Görünen köy kılavuz istemez,
hiçbir bahanenin ardına sığınmaya gerek yoktur, besbelli ki yaratılan canlıların her biri
geçiş süreci yaşamadan kendi türü içerisinde yeryüzünde görünüvermişlerdir. Evrimcilerin
beklentilerin tam aksine jeolojik devirlerin hiçbir kademesinde bir canlı
türünden bir başka canlı türe geçişi gösteren geçit formlara (ara form)asla
rastlanılmamıştır.
Her neyse, genetik dünyamıza döndüğümüzde,
değim yerindeyse şu bir gerçek genetik dünyamızın gıdası diyebileceğimiz protein
sentezi hadisesi öyle sıradan bir iş
değil elbet. Sıradan iş olmadığı şundan besbelli; DNA başkanlığınca verilen
emir ve direktifler mRNA vasıtasıyla sitoplazmaya ve oradan da ribozoma geçmek
suretiyle tüm protein sentezi işlemleri gerçekleşebilmekte. Nitekim DNA başkanlığında emir ve direktifler
ilk etapta mRNA’nın “5” no’lu ucundan geçirilerekten protein sentezi
için gerekli olan kodu içeren genler üçer nükleotidden oluşan kodonlar halde işlemleri
start almakta. Akabinde genomun bir
protein ya da RNA molekülünün yapılması için gerekli şifreyi içeren genlerin
tek seferde rıbozom düzleminden geçme işlemi gerçekleşir. Yani bu demektir ki
protein sentezi için yola koyulmuş tüm yüklenmiş kodlu mesajlar ribozom barkodundan
okutturulup tRNA’nın kodon ucuyla da birleştirilmesi gerekir ki DNA düzleminde
amino asit oluşumu ve ardından protein sentezi gerçekleşebilsin. Böylece DNA
direktif kodu emrinu yüklenen mRNA bir kodon boyu ilerleyip tRNA’nın kodon
ucuyla buluştuğunda bir yandan ribozom içerisinden hızla yol alırken, diğer
yandan da kendine has bir yöntemle tRNA moleküllerinin aracılığıyla üretilen
aminoasitlerden en tepede olanını serbest bırakaraktan aminoasit zincirinin
birleşimini sağlar. Derken amino asit zincirinin boylu boyunca mRNA’nın 64
çeşit versiyonuna karşılık gelen bileşenlerle birlikte tRNA’nın elçilik yapmasının
neticesinde ribozomlarda 10 ve 100 arasında polipeptid yazgısına çevrilecek aminoasit zincir oluşumu veya
birleşimi gerçekleşir ki, işte böylesi bir yöntemle çok sayıda peptit bağı
kuraraktan teşekkül eden bu müthiş birleşim “polipeptit sentezi” zincir dizilimi
olarak adından söz ettirip anlam kazanır. Şayet ortamda 100’den fazla amino asit
bir dizilim yazgısı bulunursa bu durumda proteinler devreye girip bu kez
anlamca bir başka amino asit zincir oluşumu vuku bulurdu ki böylesi bir zincir
dizilimi de daha sonra “etkin
protein” olarak adından söz ettirip anlam kazanmış olur. Ne diyelim, sizde
görüyorsunuz ya, polipeptit sürecinde tüm bu yaşananlar başlangıçta bize
karmaşık gibi görünse de aslında tüm bu süreç 20 harfli bir yazılım programıyla
gerçekleşmektedir. Ki, bu yazılım
programda yer alan her bir harf kodonu aynı zamanda amino asitleri oluşturacak
kodonlar olarak vazife görmektelerdir. Tabii böylesine mükemmel bir bilgi
enformasyonunun baş mimarisinin sadece amino asit zincirinin maharetine
bağlamakta doğru değildir. Hiç şüphe yoktur ki aklı melekesi olmayan aminoasit
zincirinin oluşumunda görev alan her bir bilgi enformasyonu unsurlar belli ki
yücelerden emir almış, emrin gereğini yapmaktalar. Bu durumda elbette ki bütün maharet
sonsuzluğun sahibi Yüce Allah’a aittir. Baksanıza neredeyse bir tatlı çay
kaşığına sığdırılabilecek tüm bilgilerle tam teşekküllü iç ve dış uzuvlarımız donatılmıştır.
Öyle anlaşılıyor ki ete kemiğe
bürünmemizin arka planında Yüce Allah (c.c) “Ol” emri doğrultusunda misyon
yüklenmiş DNA ve DNA’yı oluşturan amino asit gerçeği vardır. Nitekim 1970 yıllarında dünyaya düşen bir gök
taşının incelenmesiyle DNA’yı oluşturan amino asitlerin 17 tanesinin tespit
edilmesi bu gerçeği teyit ediyor zaten.
Tabii bu arada tüm bu işlemler için gerekli
enerji nereden karşılanıyor dendiğinde bu sorunun cevabı için şöyle biyoloji kitaplarını
karıştırdığımızda aminoasitler için gerekli olan enerjinin ATP tarafından
karşılandığın görürüz. İyi ki de karşılanmakta, aksi halde protein sentezine
yönelik yapılan işlemler için seferber olmuş tam bilgi kodu yüklenmiş
bileşenler, kendilerine çeki düzen verecek olan enzimler eşliğinde fermente olup hücre içerisinde
tRNA’ya tutunup taşınamayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, aminoasit zincirinin
oluşumunda hem rRNA’nın üretkenliği ile hem de GTP (Guanozinn trifosfat)
üretkenliği ile elde edilen enerjinin çok büyük rolü vardır. Her neyse az gittik uz gittik derken protein
sentezi denen hadiseyle en nihayetinde dört başlıklı diyebileceğimiz; “sitoplazma, mitokondri, kloroplast ve granüller endoplazmik
retikulum” hücreler üzerinde gerçekleşen
işlemlerden beklenen amaç hedefine ulaşmış olur.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder