9 Eylül 2022 Cuma

MUTASYONLARDAN MEDET UMMAK


 

             MUTASYONLARDAN MEDET UMMAK

         SELİM GÜRBÜZER

          Canlıların gen yapısında nükseden arızi durumlar veya genetik kodların rekombinasyon (çeşitlenme) işlemleri sırasında ani olarak meydana gelen değişiklikler mutasyon olarak tanımlanmakla beraber şu da bir gerçek varyasyon veya rekombinasyonla yeni bir canlı oluşumu gerçekleşmemekte. Ki, bu durumu rekombinasyon esnasında kazaen gen dizilimlerinde nükseden kopmalar ve kırılmaların neticesinde ortaya bir şey çıkmamasından anlıyoruz. Dolayısıyla bu noktada hücre içerisinde genler üzerinde mutasyona sebebiyet teşikl eden etken unsurları deney ve analizini yapmak pekâlâ mümkün, ama deney metodunu evrime uygulamak pek mümkün gözükmüyor. Madem öyle, mümkün olan mutasyon deney ve analiz çalışmalarından ortaya çıkan sonuçların işaret ettiği tahmini veriler neymiş bir görelim. Nitekim baktığımızda;  

          -Mutasyona neden etken unsurların hiçte hücre yapıları üzerinde nizami değişikliğe kapı aralayan unsurlar olmadığı, bilakis hücre yapılarını gayrinizami yollara kanalize eden unsurlar olduklarını,  

          -Mutasyon kaynaklı gen ve kromozom değişmelerinin periyodik aralıklarla değil, nadir aralıklarla nükseden değişmeler olduğunu,

        -Tarımda ve hayvancılıkta suni seleksiyon ve suni tohumlama metotlarıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvan üretiminde verimliliğin artış kaydetmesini gösteren verilerden hareketle buradan yeni veya karmaşık bir canlı ortaya çıkmayacağı, tüm bu ıslah çalışmaları bir noktaya kadar sürdürülebilir olduğu, derken bir noktadan sonra duraklayıp sınırlı değişiklikler olduklarını,

          -Faydalı olabileceği düşünülen mutasyonların ancak milyon yılları bulan zaman dilimlerinde vuku bulabileceği yönünde elle tutulur gözle görülür herhangi bir bulguya rastlanmadığı, sadece bu hususlarla alakalı ileri sürülen öngörüler niteliğinde tezler olduğunu görürüz.  

           Anlaşılan o ki, mutasyonla hücreden dokuya, dokudan organlara sirayet eden bozulmalar söz konusu olduğundan bu anlamda canlılar için risk teşkil edebiliyor.  Neyse ki üreme organları vücudun en korunaklı bölgelerinde konumlanmış olduğundan onlar için pek risk teşkil etmemektedir. Zaten yumurtalık ve testislerin neslin sürdürebilirliği açısından korunmaya alınması da gerekir. Bu yüzden mutasyona uğramaları çok zayıf ihtimal gibi gözükmektedir. Şu da var ki, canlı organizmaları bir bütün olarak düşündüğümüzde herhangi bir hücrenin genetik programı en küçük fiziki veya kimyevi mutagen etkiye maruz kaldığında ilerisinde doğması muhtemel arızalara tahammüllerinin olmadığı da apayrı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla evrimcilerin mutasyondan beklentileri zararlı olma noktasında değil, faydalı olması yönünde bir bekleyiştir. Neden beklenti içerisine girdiklerini az çok tahmin edebiliyoruz zaten. Öyle ya,  beklentileri doğrultusunda kıyasıya savundukları evrimin çürütülmemesi adına mutasyona kurtarıcı gözle baktıklarına göre bu doğrultuda hücre içerisinde her an vuku bulması muhtemel mutasyonlar arasından bilhassa frekans değeri yüksek faydalı mutasyonlar sahne almalı ki, ideoloji haline getirdikleri evrim felsefesine delil teşkil edebilsin. Mutasyonların faydalı olanlarının yüksek frekans eşiğine gelmesi için de milyon zamanlı bir birikime ihtiyaç varmış güya. Bundan dolayı da onlarda gayet iyi biliyorlar ki, zararlı bir mutasyonla canlının genetik yapısından bir başka genetik yapıya haiz bir canlı oluşumu türemeyecektir.  En iyisi mi bu işi zamana havale ederekten insanlığın kulağına faydalı mutasyonların frekans değerinin zirve yaptığı eşiği beklemelerini fısıldayıp yeni bir yaratığın türeyeceği günlere randevu vererekten bu işi geçiştirivermekteler. Aslında tüm bu fısıldayışlar, işi yokuşa sürmenin bir bahanesi fısıldayışlarıdır, baksanıza adamlar evrimin çürütülmemesi adına akıllarına düşen her ne varsa onu bir şekilde kılıfına uydurup bahane üretmekte mahirlerde. Yine de ne kadar işi kılıfına uydurmaya çalışırsalar çalışsınlar büyük umut bağladıkları tabii seleksiyon putu da evrimci tezleri çürümüşlükten kurtaramayacaktır.  Bu durumda ellerinde tek seçenek kalıyor, o da algı operasyonu yapma seçeneği.. Nitekim bir an kendimizi evrimcilerin yerine koyduğumuzda elimizde koz olarak tuttuğumuz algı operasyonu seçeneği ile mutasyona öyle bir görev yüklemeli ki,  ‘faydalı mutasyon’ olarak evrime katkı sunmuş olsun.  Bu arada katkı sunmakta olan faydalı mutasyonun bir şekilde tabii seleksiyonun hışmına uğramaması ve bloke olmaması içinde mutlaka korunmaya alınmalıdır. Aksi halde tabiî seleksiyon, mutasyonun faydalısı ya da zararlısı hiç fark etmez belli bir frekans eşiğine gelmiş herhangi bir mutasyon olgusunu elimine etmek için var olacaktır.  O halde neydik edip öyle zihinlerde faydalı mutasyon algı operasyonu yürütmeli ki, tabiatın şanslı mutantı seçmiş olduğunu, dolayısıyla tabiî seleksiyonun çokta fazla ayıklamasına, didiklemesine ve elemesine gerek kalmadan faydalı mutasyonun evrimleşmenin ta kendisi bir olgu olduğunu inandırmış olalım. Ama nasıl? Bu da ancak bıkmadan usanmadan sürekli mutasyonun faydalısından bahsederekten algı operasyonu tezlerimizi bilim dünyasına kabul ettirmekle olabilecek bir iştir.  Tabii bilim dünyası bu tür hayal mahsulü tezleri yutarsa…

           Ne diyelim, işte sizlerde görüyorsunuz ya, evrimcilerin hayal dünyalarına girerek hayal mahsulü tezlerini bilim dünyasına yutturacağımızı sanacağımız noktada birde baktık ki, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,  meğer canlıların genetik yapılarında cereyan eden küçük değişmeler asla yeni bir canlının dönüşmesine yol açmayacak değişikliklerdir. Hem kaldı ki mutasyonun milyonlarca yıl sürebilecek birikimle yeni bir tür ortaya çıkaracağını söylemekle:

       -Hem işi yokuşa sürüp işin bahanesini teşkil edecek bir şekilde kendilerince kılıf uydurmuş oluyorlar,  

       -Hem de bu işi uzun bir zaman dilimine havale etmekle tabii mutasyonlu evrimleşmenin aslı astarı var mı babından yapılacak olan her türlü deneysel araştırma ve analiz çalışmalarının önüne set çekmiş oluyorlar.  Neden mi?    Gayet onlarda çok iyi biliyorlar ki, bu işi deney ve gözlemlerle ispatlama imkânı yoktur, en iyisi mi geçmişe havale edip bu işin içinden sıyrılmak istiyorlar. Böylece bilimin dışında hareket etmediklerini kamufle etmiş oluyorlar.

        Evet, evrimcilik bu ya,  kendilerince uydurdukları  “geçmiş zaman odur ki” başlıklı hikâyelerle tüm canlıları zaman tünellerinden geçirip güya her 100 milyon senede bir 8 mutasyon olayının gerçekleşebileceğini söylenip durmaktalar habire. Bikere ispatlanmaya muhtaç hangi tezleri ileri sürerlerse sürsünler şunu iyi bilsinler ki kendilerini bilimin dışında kalmaktan kurtaramayacaklardır. Çünkü bilim sebep netice ilişkisine göre kendine rota çizer. Her şeye rağmen yine de bu demek değildir ki bilim adamları ileri sürülen tezlere karşı tüm kapıları kapatıp üzerinde tartışılmasın.  Adı üzerinde tez,   hiçbir dayanağı olmasa da üzerinde tartışılmak için vardır. Olur ya, doğruluk payı olabilir düşüncesiyle ne söylediklerine bakmakta fayda vardır.  Ki,  üzerinde tartışılan herhangi bir tez,  her halükarda antitezi karşısında bulur da zaten. Nitekim evrimcilerin mutasyonların faydalı olduğu noktasındaki tezlerine karşılık bir kısım bilim adamlarının seyirci kalmayıp antitez olarak yaratılış tezini ortaya koymaları nemelazımcı bir tavır içerisine girmediklerini gösterir.  Sağduyulu bilim adamlarının “aman boş ver ne derseler desinler”  babından duyarsız kalmadıkları şundan besbellidir ki mutasyonların zararlı olduğu görüşünde hemfikir oldukları gibi üstüne üstük ortaya yaratılış modeli ortaya koymuş durumdalar da.

        Bilindiği üzere Darwin,  kendi tezini ileri sürdüğü ilk yıllarda kafasında tabiat gücü kurgusu oluşturarak çevreye uyum sağlayan birtakım canlılar üzerinde faydalı olabileceğini düşündüğü en küçücük değişmelerin bile kuşaktan kuşağa aktarılıp zamanla farklı bireylere dönüşebileceğinden dem vurmuştur. Peki, dem vurdu da ne oldu,  sonuçta iddia ettiği dönüşümün ne zaman gerçekleşip de yeni bir canlı türünün ortaya çıkacağı konusunda elle tutulur gözle görülür bir delil ortaya koyamamıştır. Derken ortaya bir şey koyamamak türünden böylesi afaki teorinin doğuşundan bilim dünyasına yutturulmaya kalkışıldığı ilk günden bugüne iflas edeceğinin ilk işaretlerini kendiliğinden ele vermiş oldu. Ne de olsa, teorinin ilk doğuş yıllarında meydanı boş bulup bol keseden atıp tutmak kolay bir işti, ama zaman içerisinde evrim karşıtı düşünceler karşılarına çıkıverip canlılarda olan biten bu faydalı değişikliklerin kaynağı nedir diye sorup sorguladıklarında adeta ıhlayıp vıhlayıp ıkınaraktan atıp tutamaz oldular.   Tabii bu durumda evrim karşıtı sorgulamaların altından kalkmak adına bu kez Neo-Darwinist’ler devreye girip bu işin kaynağının rastgele oluşan mutasyonlar olduğu noktasında bir tez ileri sürmek suretiyle işi kotarmaya çalışacaklardır.  Peki, böylesi bir tezle işi kotarmış oldular mı, ne mümkün,  baksanıza adamlar daha ilk cümlelerinde ‘rastgele’  ibaresini kullanmakla işi kotaramadıklarını gösteren bir ifade tarzıdır. Hem kaldı ki mutasyonlar hammadde değil ki ‘kaynak’ oluşuna atıfta bulunulmuş olsun. Hatta işin Türkçesini söylemek gerekirse,  mutasyon etken unsur değil, bilakis maruz kaldığı bir takım eten unsurların saldırıları karşısında etkilenen unsurdur. Nitekim bir canlının genetik yapısında iç ve dış kaynaklı olumsuz faktörler muvacehesinde nükseden kopma, yer değiştirme, bozulmalar eşliğinde ortaya çıkan maraz yapılar ve oluşumlar mutasyon olarak addedilir de.  Ancak ne var ki, kendilerini modern evrimciler olarak takdim eden Neo-Darwinistler mutasyonu maraz bir yapı olarak görmeyip te onu doğal seleksiyonun koruma şemsiyesi altında mikro düzeyde mutasyonların binlercesinin birikmesiyle yeni türlerin meydana getirecek bir güç olarak görmekteler.  Baksanıza ona güç atfettikleri içindir faydalı bir mutasyon bulma adına geceli gündüzlü büyük bir çaba içerisine girdikleri gözlerden kaçmaz da. Peki, büyük çaba içerisine girdilerde ne oldu? Sonuç malum, günümüzün en ileri teknoloji donanımına sahip laboratuvarlarda yaptıkları her denemeler de gerek makro mutasyonların, gerekse mikro mutasyonların seçimiyle yeni bir tür veya yeni bir cins elde edilemediği sıfıra sıfır,  elde var sıfır bir tabloyla karşı karşıya kala kaldılar. Hadi bu neyse de ikide bir  “Neo” etiketiyle kendilerini yenilikçi bilim adamı etiketiyle takdim etmelerine ne demeli,  ilerleyen zamanlarda bütün çıplaklığıyla anlaşıldı ki, etiketleri cüsselerinden büyük Neo-Darwinist’lerin de klasik Darwincilerden hiçbir farkı yokmuş meğer. Tıpkı klasik Darwinciler gibi onlarda mutasyonların zararlı, hatta birçoğunun öldürücü olduğunu görmezlikten gelip modernlik kisvesi altında tezlerini bilim dünyasına yutturmanın peşindedirler. Ne diyelim,  etiketleri zihin dağarcıklarından büyük kafa yapısıyla veya algı operasyonlarıyla bilim dünyasına yutturacaklarını sana dursunlar, mutasyonlardan 100 ila 1000 arasından belki bir tanesinin canlı türü için faydalı olduğunu varsaydığını düşündüğümüzde, o faydalı bir taneninde nesiller boyu aktarılmayacağı gerçeğini değiştiremeyecektir. Kaldı ki faydası olduğu söylenen mutasyonun canlının vücut ikliminde ne gibi etkisinin olduğu izaha muhtaç bir konudur.  Zaten izah edemezler de. Çünkü şimdiye kadar canlılar üzerinde yapılan analizler neticesinde mutasyonun faydalı olduğuna dair net bir bulgunun varlığına rastlanılmamıştır. Tam aksine bu yönde yapılan laboratuvar analiz çalışmaları bize mutasyonların faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor.  İşin bir başka ilginç yanı mutasyona ümit bağlayanlar laboratuvardan zararlı olduğu yönünde gelen verilerden etkilenmiş olsalar gerek ki, mutasyonu tetikleyebilecek radyasyon ortamlarından bizatihi kendileri hızla uzaklaşır haldelerdir. Hani atalarımız bir musibet bin nasihate bedel demişler ya, aynen öylede mutasyonla kol kola girenler bir anda ona öcü muamelesi yapıp ondan hızla uzaklaşabiliyorlar. Hatta gün geçtikçe mutajen etmenlerin yol açtığı zararlara daha yenilerinin ilavesiyle birlikte evdeki hesabın çarşıya uymayacağı telaşına kapılmış durumdalar. Kendi akılları sıra anlık durum değerlendirmeler yapıp bu noktada bir bakıyorsun yenilerinin eklenmesine geçit vermemek, nükleer santrallerin yapımının durdurulması ve nükleer denemeler aleyhinde kamuoyu oluşturma gibi faaliyetlerde bulunmak suretiyle de çevrecide kesilmekteler güya.  Peki, o zaman demezler mi adama bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye. Hani mutasyonlar faydalıydı. Öyle ya, madem faydalıysa mutasyonu hızını artıracak mekanizmaları durdurmaya ne hacet var.

        İşte bu ve buna benzer çelişkiler ağına kapılmış bir kısım evrimci tayfa ne yapacağının telaşı içerisinde Neo-Darwinizm tezinden de hiç bir halt olamayacağını sezmiş olsalar gerek ki, bu kez bilim dünyasına sıçramalı evrim tezini servis etme çabası içerisine girmişlerdir. Yani bir zamanlar canlı türler arasında ki küçük değişmelerin uzun bir zaman dilim aralığında kademe kademe yeni bir canlı meydana getireceği şeklinde ileri sürdükleri tezlerden vazgeçip, yerine evrimin ansızın büyük sıçramalı değişikliklerle ortaya çıktığı çizgisine gelinmiştir. Hiç kuşkusuz ileri sürdükleri bu tezinde hiçbir dayanağı yoktur.  Hem şimdiye kadar görülmüş müdür dünya kurulmuş kurulalı yeryüzü sathını oluşturan canlıların bir gün ansızın uykularından uyandıklarında bir anda sıçramalı bir değişim geçirerekten dev yapılı canlılara dönüştüğü, ya da dev bir balina haline geldiği. Hatta daha da hızlarını alamayıp kuşlar da sürüngen yumurtalarından ansızın meydana gelmişler güya.  Ne diyelim, sürüngende yerinden sıçrayıp uçan kuş olarak evrimleştiğine göre zaten bunun cevabını bir kuş türü olan kargalar gülerek vermiş oluyor da. Bu iddialara kargalar gülmesinde ne yapsın,  düşünebiliyor musunuz hayatının tamamını su içerisinde geçiren bir amfibiyen yumurtası nasıl oluyorsa karasal ortama geçiş yapıp bir anda gelişen sürüngen yumurtasına dönüşebiliyor. Üstelik sürüngenler ile amfibiyenler arasında uzaktan yakından hiçbir ortak bağ olmadığı halde, hatta aralarında herhangi bir ortak ata, herhangi bir geçiş formu olmamasına rağmen bu tür zırvaları hiç sıkılmadan söyleyebiliyorlar. İşte sizlerde görüyorsunuz ya, öyle maksadı aşan bu ve buna benzer zırva uçuk kaçık fikirler ileri sürmeyi seviyorlar ki, bir anda sürüngenleri uçurup kuş kategorisine rahatlıkla dâhil edebiliyorlar. Peki, bu noktada adama sormazlar mı “Yarım doktor insanı candan, yarım hoca ise insanı dinden eder” diye. O halde eksik göz, ya da yarım kanatla evrimleştiğini iddia ettiğiniz varlığı daha uçuşa geçirmeden o hayvanı anasından doğduğuna bin pişman etmiş olmuyor musunuz? Bir kere kuşların kemikleri kara canlısına nispeten daha narin, daha hafif ve bir o kadarda kendine özgü kan dolaşım sistemi ve kalp atımı söz konusudur. Üstüne üstük akciğerleri diğer canlılara göre çok daha farklı yapıda olduğu gibi, deri bakımdan karadakinin pullu, havadakinin ise tüylü derili olması hasebiyle her açıdan birbirlerinden farklı yapıdalardır. Hadi bir an olsun bu anatomik farklılıkları görmezlikten geldiğimizi varsayalım, peki bugüne kadar tek kanat veya yarım kanat içeren ara fosiller neden bulunamamıştır. İşin daha da ilginç tarafı,  hani şu meşhur tavus kuşu var ya,  işte o kuşun birbirinden güzel nakışlarla işlenmiş tüylerindeki estetiğe Darwin baktıkça dona kalmış da. Öyle ki bu kuşun tüylerine baktıkça neredeyse ileri sürdüğü teorisinden vazgeçirecek derecede kendisini mest etmiştir dersek yeridir.  Anlaşılan o ki,  sürüngenlerin kuş tüylerine dönüşümünü gösterecek ne bir ara formu ne de orijinal epidermal (üst deri) form atası bir canlı türü bulunabilmiştir. Bulunamaz da zaten. Baksanıza tavus kuşunun tüylerinden adeta feleğin sillesini yiyen evrimciler, daha şimdiden feleğini şaşırmış haldelerdir.

       Kromozom Yapısı Değişmeleri

       Mutasyonla ilgili örneklere bir başka açıdan, ya da kromozom düzeyinde ele alabiliriz. Mesela kromozom açısından baktığımızda evrimciler genetik bakımdan irsi karakter içeren kromozomların yapısında bulunan DNA’ların tesadüfü veya mutajenik değişmeye uğrayarak meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Elbette ki DNA zincirinde nükseden istisnai değişmeler kendiliğinden veya X ışınları, ultraviyole ışınları, gama ışınları ya da çeşitli kimyasal maddeler etkisiyle meydana gelebiliyor. Buna itirazımız yok. Keza mutasyon hücre bölünmesi sırasında birtakım kromozom anomalilerinden kaynaklanarak da oluşabiliyor, buna da elbet itirazımız olamaz. Bizim itirazımız mutasyonla birlikte yeni bir başka canlı ortaya çıkması iddiasınadır. Kaldı ki bu iddianın dayanağı ütopik bir temel üzerine kurulu olmasa yine gam yemeyiz. Üstelik mutasyona uğrayan DNA’nın hem kendisi zarar görmekte hem de yönettiği hücrenin zarar görmesi söz konusudur. Onlara kalsa belki de “Aman bu kadarı küçük değişiklikten ne olur ki” deyip işi geçiştirmek isteyeceklerdir. Oysa sinek küçük olsa da sonuçta mide bulandırıyor ya. İşte büyüklerin söylediği bu söz o kadar manidar bir söz ki,  bu sözün doğruluğunu genetik kodlarda kırılmalar veya anlık küçük değişmelerle mükemmellik doğurmamasından, yani maraz yapılar doğurmasından anlıyoruz. Nitekim tam kapasiteyle çalışan fabrika cihazlardan birkaç parçanın fire vermesiyle birlikte kendi içinde telafi yoluna gidip daha üstün performansla çalışan bir aygıtın ortaya çıktığı şimdiye kadar görülmemiştir.  O halde artık mutasyondan medet umup içi boş heybeden süt çıkmayacağı artık anlaşılmış olması lazım. Zira mutasyon planlayıcı bir program değil ki, kendiliğinde ihtiyaç belirleyip kanat, kıl, tüy, gaga gibi yapılar ortaya çıkarabilsin.

       Genel itibariyle genler kararlı bir yapıya sahiplerdir. İşte bu kararlılıkları sayesinde aradan milyon seneler geçse de çok kayda değer bir değişikliğe uğramaksızın konumlarını koruyabiliyorlar. Belki üzerlerinden ancak birkaç binyıl geçtikten sonra nadir değişiklikler nüksedebiliyor.  Dolayısıyla kromozom üzerinde yer alan bir genin mutasyona uğramasıyla birlikte binlerce alt üniteler de ister istemez bu değişiklikten kendi payına düşeni almış olacaktır.  Her ne kadar mutasyon hadisesi genler üzerinde bir takım etkiler bıraksa da yine de bir şekilde birçok gen tarafından kontrole tabii tutulabiliyor. Yani tamamen başıboş değillerdir. Zaten kontrol edilmeleri de gerekir. Çünkü mutasyonlar zararlı oluşumları hasebiyle vücut donanımı da ona göre kendi önlemini alacak kodlarla kodlanmışlardır, nitekim bilim adamları n kahir ekseriyeti bu hususlarda hem fikirdirler. Evrimciler ise malum tam aksine mutasyonların cüz-i bir kısmının (milyonda bir) faydalı olduğu yönünde kendi aralarında hem fikirdirler. Hem fikir olmaları neyse de,    ne hikmetse mutasyonların yarı yarıya da olsa   % 50 oranında faydalıdır diyecek kadarda hem fikir olamıyorlar. Şimdilik sadece tüm canlı âlemindeki yüzbinlerce çeşitliliğin varlığını milyonda bir ihtimal dâhilinde meydana gelebilecek mutasyonla işi izah etmeye çalışaraktan yetinmekteler. Düşünebiliyor musunuz milyonlarca yıl biriken mutantların en iyimser tahminle bin nesil veya bin kuşak sonrası orijinal genlerin veya değişime uğramamış varyantların yerine geçip idareyi ele alabileceklerini söyleyebiliyorlar. Daha da ileri giderek tam dört dörtlük değişikliğin 30 ila 40 milyon arası yıllar geçtikten sonra gerçekleşebileceğini zırvalıyorlar. Oysa canlı bir türün evrimleşmesi için genetik kodlarda bir iki değişiklik yetmez, çok daha büyük oranlarda fayda sağlayacak unsurların devreye cereyan etmesi gerekirdi. Fakat gel gör ki kazın ayağı hiçte öyle değil. Çünkü hiçbir mutasyon hadisesi canlının tüm genetik kodlarını tamamen değişikliğe uğratmadığı gibi tamamen herhangi bir genetik bilgi de ilave edememektedir. İşte böylesi mükemmel genetik enformasyonla donatılmış canlı hücrelere katkıda bulunamayan mutasyonun genetik kodlarda eksilmelere ve bozulmalara neden olduğu gerçeği ortada iken hala bir iki mutasyonu evrim kahramanı ilan edilmesine doğrusu şaşmamak elde değil.  Hadi bu noktada bir ateistin kafa yapısını anlayabiliyoruz, onlar zaten ruhsuz, inançsız, düzen, intizam nedir bilmeyen tesadüf dünyasında yüzen dedikodu tayfası.  Dolayısıyla fen bilimleriyle uğraşan insanların ateistler gibi ideolojik dedikodulardan hareketle ortaya hiçbir dayanağı olmayan gelişi güzel ortaya fikir atma lüksü olamaz, temel kriteri analitik gözlem ve deneyler olmalıdır. İşte görüyorsunuz masal kahramanı ilan ettikleri dev mutasyonlar aslında genetik âlemde birtakım kayıpların ve düzensizliğin (bozulmalara) baş kaynağıdırlar. Bu kaynaktan evrimleşme bekleyenler düştükleri çukurdan nasıl çıkacaklar doğrusu merak ediyoruz. Kaldı ki milyonlarca proteinden bir tanesi bile tesadüfe meydan vermeyecek şekilde hayata merhaba derken, gayri nizami kaynaktan yeni bir canlının türeyeceğini beklemek doğmamış çocuğa don biçmek gibi bir durumdur.

        Bilindiği üzere mutasyona neden olan radyasyon ve kimyasal faktörlerden herhangi birisinin etkisine bırakılmış bir hücrenin kromozomu enine bir veya daha fazla noktadan koparak yer değiştirir ki,  tıpkı bu sperm olgunlaşması sırasında DNA yapılarında meydana gelen kırılmalara (fragmantasyona)  benzer bir hadiseyle karşımıza çıkan bir durumdur bu.   Hatta bu ve buna benzer şekilde kromozomlar üzerinde fragmantasyon şeklinde vuku bulan bu kopmalar kromozom tip olarak ya da kromatid tip şeklinde de gerçekleşmekte. Dahası kromozom tipin her iki kromatidi aynı noktada kopabiliyor. İşte böyle iki parçaya ayrılacak şekilde kopan bir kromozoma biyoloji dilinde ‘sentrik’ denmektedir. Kromatidin iki yakasından kromatitten sadece biri kopup, bu şekil kopan bir kromozom ise   asentrik’ (sentromersiz) olarak tanımlanır.  Şu bir gerçek asentrik kromozom sentromeri olmadığı için kaybolmaya eğilim gösterecektir. Mesela kromozomu kopmuş bir parça çok defa şifa bulup orijinal şeklini alacak, ya da asentrik parça koptuğu yere veya başka bir kromozomun ucuna yapışık kalıp herhangi bir değişikliğe sebep olmayacaktır. Ancak başka bir kromozoma yapışması veya koptuğu yere ters dönmüş olarak yapışması durumunda kromozomun yapısında kısmi bir değişikliğe neden olabiliyor, fakat oluşan bu kısmi değişiklik asla yeni bir canlı ortaya koyamayacaktır.

       Kromozomlar genellikle tek tip interfaz (erken profaz) haldeyken daha kolay kopabiliyor. Şayet kopan parçalar tekrar bir araya gelip yapışma olayı olmazsa, bu durumda sentrik ve asentrik parçalar uzunlamasına yarılarak herbiri iki kromatid oluşturacaktır.  Böylece teşekkül eden iki kromatidin kopuk uçları birleşmesiyle birlikte bu olay kardeş kromatitlerin birleşmesi anlamında sister union (S.U.)  olarak tanımlanacaktır.

        Elbette yıkmak kolay, yapmak zor derler ya,  aynen onun gibi yukarıda sıraladığımız envai türden kopuşların çoğu hücrenin onaramayacağı boyutta birtakım tahribatlara yol açacağı muhakkak. O halde mutasyona sihirli bir değnek gözüyle bakamayız. Üstelik bu değneğin zararlı olduğu yediden yetmişe herkes tarafından biliniyor da. Değim yerindeyse mutasyon kavramına artık Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil faciası gözüyle bakılıyor. Zira şurası bir gerçek bütün değişmeler mükemmelliğe doğru değil tam aksine bozulmaya doğru yüz tutan değişimler olarak tezahür etmektedir. Maalesef mutasyonun zararı etkisinden büyük olmaktadır. Bir başka ifadeyle zirveye doğru değil tabana doğru bir gidiş söz konusudur. Mutasyon hiçbir zaman tavan yapmaz, aksine sefillere oynayan bir girdabın içerisinde debelenip duran zararlı bir biyolojik atom bombasıdır. Dolayısıyla debelenip durmasına şaşmamak gerekir. Bir başka ifadeyle programsız, gelişi güzel gelişen olaylar etrafa hep zarar vermiştir.

         Nizami perspektiften yoksun, genetik kodları deforme olmuş arızi yapıların yeni canlıların türemesine yol açacağı yapılar olacağı düşüncesi evrimcilerin hep hayalini süsleyen düşler olmuş olmasına ama bu tip hayaller her defasında bilim duvarına toslayıp bir türlü gerçeklilik kazanamamıştır.  Zaten ahı gitmiş vahı kalmış mücadele kabiliyetini yitirmiş yapıların kendisine faydası yok ki bir başka yapıların doğmasına da faydası olsun. Baksanıza ne mutasyonların ne de tabii seleksiyonun organize topluluklar oluşturabilecek gücü ve kabiliyeti var. Gücü olmayanın ne bir program özelliği, ne şifre özelliği,  ne yönlendirme özelliği olamayacağına göre her ikisinden de yeni canlı türlerin türemesini ve yeni yapıların organize olmasını beklemek boşa kürek çekmek olur. Anlaşılan mutasyonlar canlılar üzerinde program dışı ‘küçük çapta değişiklikler, rasgele ve zararlı’ diyebileceğimiz, aynı zamanda genetik yapıya olumlu katkıda bulunamayan bir gelişigüzel hadiseden başka bir şey değildir. Hakeza doğal seleksiyon dedikleri hadise de yeni hadiselerin oluşumunu yönlendirecek bir enerji dönüşümü mekanizması, bir şifre, bir program değildir, sadece arızalı yapıları elimine eden bir mekanizmadır o kadar.  Bunun ötesinde herhangi bir canlı oluşumuna veya enerjiye dönüştürücülük fonksiyonu ve seçiciliği asla söz konusu değildir. Buna rağmen, evrimciler hala sihirli değnek olarak gördükleri mutasyonlardan veya doğal seleksiyon denen ucube yapılardan ve mekanizmalardan bir dönüşüm, bir evrilme olacağından medet umuyorlarsa şunu iyi bilsinler ki daha uzun yıllar boşuna havanda su dövecekler demektir.  Onlar boşa kürek çeke dursun, bari hiç olmazsa bizim üzerimizde kafa karıştırıcı algı oyunlarından vazgeçip,  bizden ikide bir mutasyona uğramış vücut şehrin enkaz yığınlarından çok az kısmının, yani milyonda bir faydalı olduğu söylenilen faydalı mutasyon artıklarının kendiliğinden sentez harekâtı başlatıp bir başka türden yeni vücut şehir türeteceğine inanmamızı beklemesinler. Hele önümüze somut işe yarar faydalı olduklarını söyledikleri tek bir mutasyon örneği koysunlar, ondan sonra bizde dönüp hayallerini süsleyen ütopik rüyaları neymiş dinleme zahmetinde bulunmuş olalım, aksi halde içi boş masalları dinlemeye ayıracak ne zamanımız var ne de dayanacak takatimiz var. Baksanıza adamlar hayallerini süsleyen evrimi ispatlamak adına onca senelerdir yaptıkları çabalar sonucunda ortaya hiçbir somut örnek koyamadılar,  elde var sıfır denilecek noktadalar hala. Hani, onca senelerdir meyve sinekleri üzerinde mutasyon ve mutajenik deneyleri yaptılar da ne oldu? Halen gelinen noktada bugün olmuş işe yarar doğru dürüst bir tek enzim bile ortaya koyamadıkları gibi hayallerini süsleyen yeni bir canlı türü yaratıkta türeyivermedi. Tam aksine mutasyona uğramış sineklerden ya birkaç sakat ve kısırlaşmış ölü halde sinekler ya da Drosophila adıyla meşhur meyve sineğinde olduğu gibi ayakları kafasından çıkan bozuk yapıların türeyiverdiğini gördük. Şimdi meyve sineği evrimcilere dönüp kendi hal lisanıyla bunlara demez mi, benden nükseden bozuk yapılara ümitlerinizi bel bağlamayı bırakında bari beni kendi halime bıraksanız da sinekliğimden utandırmasanız.  Ne var ki, evrimciler sineğin bu yalvarışına kayıtsız kalıp yine bildiklerini okuyaraktan sinekliğinden utandırmaya devam edeceklerdir. Hakeza insanlar içinde aynı durum söz konusudur,  altıparmaklılık, down sendromu (mongolizm), albinizm, cücelik, orak hücre anemisi, bir takım kanser vakaları ve bir takım sakat doğumlardan medet umarak insanı insanlıktan utandıracak uyduruk masallarla güya atalarımızın maymun olduğunu,  yani maymundan türediğimize inandıracaklarını sanıyorlar. Oysaki gerek anne karnında, gerek genetik kanaldan,   gerekse sonradan bir takım mutagenik etkenlere maruz kalaraktan oluşmuş mutasyonlar ya insanı sakat bırakmakta ya da çoğu ölümle sonuçlanan vakalara sürüklemekte, Asla sakat yapılardan ilerisinde yeni bir canlı türeyecek oluşumu gerçekleşmeyecektir. Hem kaldı ki bir gende herhangi bir çeşit mutasyon nadir görülen bir durumdur.

          Evet, bir gende herhangi bir mutasyonun vuku bulması nadir görülen bu durum biyoloji bilim dalında “kromozom mutasyonu” diye tarif edilip karşılık bulur. Şimdi kromozom mutasyonu geçiren bir hücrede genlerin sıra dizilimi alt üst olup kalıtım ünitelerinde (gemmule’lerde) DNA’daki bilgileri okunamaz hale getiriyor diye bundan kendine vazife çıkarıp yeni bir canlının türeyeceğini ummak safdillik olur. Maalesef gel gör ki evrimciler gen mutasyonlarından bile medet umar hale gelmişlerdir.  Oysaki kromozom üzerinde vuku bulan değişmeleri mutasyon kaynaklı bir değişme olarak tarif etmek varken, tarif etmenin dışına taşıp maksadını aşan mecralara çekmenin ne anlamı var doğrusu şaşmamak elde değil. Yine de biz onlar gibi farklı mecralara çekmek yerine gerek kromozom yapısı değişmeleri gerekse kromozom sayısı değişmeleri tanımlamakta fayda var elbet. Mesela bunlardan bir kaçını tanımladığımızda tek bir kromozomdaki sayısal değişiklik söz konusu olduğunda bu bir anoploidi değişiklik olarak tanımlanır. Şayet bu tanımladığımız değişiklikte bir kromozomun sayıca eksik olduğunda monozomi ve nullizomi olarak tanımlanırken, sayıca fazla olduğunda ise kromozomun sayısına göre trizomi ve tetrazomi olarak tanımlanır.  Bilindiği üzere insanda kromozom sayısı 23 çift olup toplamda 46’dır, dolayısıyla 13, 18 ve 21. kromozomların trizomisi dışındaki otozomal kromozomlarda ki sayısal anomaliler ölümcül olabiliyor.  45,Y dışındaki cinsiyet kromozomlarındaki sayısal anomaliler ise hayata tutunabilmek için adeta çırpınaraktan bağlanma çabası içerisindedir. Neyse ki sayısal kromozomal anomalilerin tekrarlama riski genellikle de novo oluşumları denen sil baştan sıfırdan üretilen gen oluşumu aktivasyonlarıyla düşük dozda seyretmekte.  Sayısal kromozomun anomalilerinin en tepik örneği malum “Trizom 21” (üç adet 21. Kromozom) denen down sendromundan başkası değildir elbet.   Neticeyi itibariyle sayısal kromozom değişikliklerinde çift kromozomlardan bir tanesinin kaybolması monozomi olarak addedilirken bir çifte ilaveten bir tane daha kromozom eklenmesi ise trizomi olarak addedilip ebeveynlerden birinin gamet hücrelerinde değişik oranlarda bulunmakla kendini gösterir.

            Velhasıl-ı kelam, mutasyonlarla canlı organlarında bazı değişiklikler çoğu kez zararlı ve ölümcül olmakla birlikte icabında kısmı yaşama imkânı veren arıza yapılar olarak karşımıza çıkmakta. Fakat yaşama imkânı veren bu tip mutasyonlar kendi türü içerisinde sınırlı kalıp, asla bir başka canlı türün türemesine yol açan bir değişiklik olmayacaktır.

            Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/mutasyonlardan-medet-ummak-6059-kose-yazisi

4 Eylül 2022 Pazar

Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi


Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi

  •  
Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefe davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazar-ı dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız Samanyolu Galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında görmezden gelinip inkâr edivermek ne mümkündür. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimler de var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır” anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şey de kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlık da vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır / Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin. Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden Teknofest gençliği adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanımı haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tam da arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem'den (a.s) bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti eşref-i mahlûkat bir varlık” olarak görmemize de yetmiştir. Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gibi bir mahlûk olarak görmedik, görmeyiz de.
Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, pozitivizm, materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar fen bilgisi derslerinde yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c) “Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envai türlü bitkilerle hayy kıldığı (diri, canlı tutup) gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.
Gizle

Yayın Tarihi:07.08.2023
ISBN:9789754492996
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:844
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:20 x 28 cm


https://draft.blogger.com/blog/post/edit/6384742881508994706/523405628492918617

Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi


Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi

  •  
Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefe davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazar-ı dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız Samanyolu Galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında görmezden gelinip inkâr edivermek ne mümkündür. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimler de var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır” anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şey de kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlık da vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır / Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin. Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden Teknofest gençliği adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanımı haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tam da arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem'den (a.s) bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti eşref-i mahlûkat bir varlık” olarak görmemize de yetmiştir. Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gibi bir mahlûk olarak görmedik, görmeyiz de.
Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, pozitivizm, materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar fen bilgisi derslerinde yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c) “Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envai türlü bitkilerle hayy kıldığı (diri, canlı tutup) gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.
Gizle

Yayın Tarihi:07.08.2023
ISBN:9789754492996
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:844
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:20 x 28 cm
https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+gurbuzer

2 Eylül 2022 Cuma

GENETİK MUTASYONLAR VE EVRİM

          GENETİK MUTASYONLAR VE EVRİM

            SELİM GÜRBÜZER   

          Canlılarda kromozomlar ve kromozomlar üzerinde ki genlerde olabilecek değişiklerin yanı sıra suni dış faktörlere bağlı olarak ansızın meydana gelebilecek değişmeler de mutasyon kavramıyla tanımlanır. Mutasyon kavramını daha geniş çerçevede tarif edildiğinde genellikle gerek kromozom yapısında, gerek kromozom sayısında, gerekse genlerin yapısında oluşabilecek fiziki ve kimyevi değişmeler için de kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkar.  Bunun dışında evrimciler tarafından mutasyona farklı anlamlar da yüklenip güya yeni bir canlı türün oluşumuna kapı aralayacak bir oluşum gözüyle bakılmaktadır. Daha da ilginç olan mutasyon kaynaklı arızi yapılar sanki akil adammış muamelesi yapıp bilgelik anlamı yüklemiş durumdalardır. Oysaki hücre içerisinde zaman zaman mutasyon kaynaklı kromozom ve DNA üzerindeki genler üzerinde bir takım genetik değişmeler yaşansa da bu demek değildir ki her canlı tipinin genetik yapısı topyekûn değişime uğrayıp ortaya yeni bir canlı türü ortaya çıkacaktır. Bikere her şeyden önce her canlı tipinin genetik yapısı kendine özgü olduğundan mutasyona uğramış olsa da o canlının ne orijinal yapısı ortadan kalkar ne de bir başka türden yenisi türer. İlla türemekten bahsedilecekse türeyen canlı değil mutasyon türemekte olup,  karşımıza  ya gen mutasyonları  olarak çıkar ya  da kromozom mutasyonları olarak.  

                                         KROMOZOM MUTASYONLARI

          Malum karşımıza kromozom mutasyonları olarak çıkan bu tip mutasyonlar kendi içinde ise kromozom yapısı mutasyonları ve kromozom sayısı mutasyonları olarak tasnif edilir. Şu bir gerçek kromozom yapısı değişmeleri, X, gama, ultraviyole, radyo ve kozmik ışınlamalara maruz kalmak suretiyle ya da ısıya ve çeşitli kimyasal maddelerin yan etkilerine maruz kalmak suretiyle de oluşabiliyor. Nitekim bu söz konusu dış faktörlerden herhangi birisine maruz kalındığında da kromozomlar üzerinde enine veya boyuna birçok noktalardan kopmaların yaşanması an meselesidir diyebiliriz. Derken bu kopmalar neticesinde doku ve organlar üzerinde bir takım arızi durumlar ortaya çıkabiliyor. Tabii bu arada evrimciler, nadir görülen bu tip değişikliklerden kendilerine vazife çıkarmayı da ihmal etmezler. Ama boşa heveslenmesinler,  bikere mutasyon kaynaklı bu tür kopmalar milyonda bir ani değişiklikler olarak ortaya çıktığı içindir buradan evrimcilere asla bir ekmek çıkmaz. Üstelik mutasyonla oluşan bu tür arızi değişiklikler genetik yapıyı bütünüyle değişikliğe uğratamadığı gibi ortaya yeni bir canlı formun türemesine de yol açmamakta.  Madem öyle,  arızı yapılarda olsa,  kromozomlar üzerinde vuku bulan bu tip arızi değişiklikleri ve kopma biçimlerini maddeler halinde şöyle tanımlayabiliriz de:

       -Defisiyens ve Delesyon: Her iki kopma hadisesi her ne kadar kromozomlarından parça (segment) kaybetme anlamında kullanılan kavramlar olsa da aralarında ki en belirgin fark herhangi bir nedenle eğer kromozomun ucundan bir parça kopar ve kaybolmuşsa bu olay ‘defisiyens’  olarak karşılık bulur. Yok, eğer aradan bir parça kopar ve kaybolmuşsa bu olay  ‘delesyon’ olarak karşılık bulmasıdır.  Hakeza diyelim ki defisiyens hadisesiyle mesela tek bir yerden kopan kısım aradan çıkmış olsa bir şekilde yine kromozomun diğer açıkta kalan uç kısımları bir birine kaynaşaraktan nihayetinde birleşilmiş olmakta. Ancak her iki kopma hadisesinde de gözlenen şu ki; eski orijinalliğinden yitirilmişlik durumu söz konusu olup hele bilhassa sentromerden yoksun olan kısımların hücre içerisinde görev yapamaz konumuna düşmeleri kaçınılmaz hal alabiliyor. Bu arada kopan parçalar hücre içerisinde tıpkı üstü başı yırtık bir elbiseyi ya tamir için yama yapmak için kullanılmakta ya da de bir şekilde elimine edilmiş olmakta.

        Hazır kopan parçaların yamalı bohça hale düştüklerinden bahsetmişken, bu arada tüm ümitlerini yamalı bohça arızalı ve kopmuş yapılara ümitlerini bağlayan evrimcilere bu hususta bir çift söz söylemekte fayda vardır: 

         -“Ey Evrimciler! Bakın canlının tüm organizmaları oluşturan en küçük hücre yapıları bile kendi içinde arızalı, kopuşmuş, defolu yapıları tamir etme ya da elimine etmeye çalışırken, siz halen bugün olmuş mutasyon kaynaklı arızalı, kopuşmuş, defolu yapılardan evrimi kurtarmak adına medet ummaktasınız. Yol yakınken, artık böylesi, defolu, yamalı, yıkık dökük, virane olmuş enkaz yığınlara olan sevdanızdan vazgeçin.”

           Tabii biz bu satırlar eşliğinde tavsiye babından bir şeyler demesine dedik ama bize kulak asmayacakları malum. Adamlar baksanıza İngiltere kıyılarındaki Man adasında yaşayan kuyruksuz kedi (Manx),  evrimcileri pek heveslendirmiş olsa gerek ki kedinin kuyruksuz oluşundan bile medet ummuşlardır.  Öyle ya, ne de olsa kedinin kuyruğu birileri tarafından kesilmiş de değildi,  o halde bu durumda savundukları evrime delil teşkil edecek örnek olarak gösterebilirlerdi, bu yüzden erken sevindirik olmalarına doğrusu şaşırmıyoruz artık.  Ama unuttukları bir şey vardı ki,   kedinin kuyruksuz oluşu,  evrimleşmeyle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu,  belli ki bu tamamen kromozom ve kromozom üzerindeki kuyruğu oluşturan genlerin deforme oluşuyla alakalı bir mutagenik hadisedir. Hele kromozomlar ve kromozomlar üzerinde ki genlerden bir veya birkaç değişiklik ya da birkaç kopuşlar yaşanmaya bir görsün,  bu durumda Manx kedisinin kuyruksuz oluşundan daha en tabii durum ne olabilirdi ki.  Dedik ya, bikere her şeyden önce ortada mutasyon kaynaklı gen dizilimlerinde arızi değişiklik, kopukluk veya kayba uğramışlık durumlar söz konusudur. Dolayısıyla evrimciler böylesi arızi değişikliklerden kendilerine vazife çıkarıp boşa heveslenmekteler, bikere ortada kuyruklu bir halden kuyruksuz hale giden yolda aşama aşama evrimleşmenin yaşandığına dair zaman çizelgesi veya zaman dilimlerini gösterecek tablo yok ki,  böylesi bir arızi durum evrime delil teşkil etsin. Bilakis kedinin kuyruksuz hali tamamen tipik mutasyon hadisesinin ta kendisi arızı bir durumdur. Kaldı ki evrimcilerin bu hususlarda ki erken sevindirdik oluş halleri ne ilk ne de sondur,  daha evrim felsefesine inandıkları ilk günden buyana hem insan, hem de kuyruksuz maymunların (apes) bundan takriben 3 milyon önce ortak bir atadan türedikleri masallarıyla oyalanıp durup bugünlere gelmişlerdir hep. Tabir caizse masallarla oyalanmak bakımdan sicilleri bir hayli kabarıktır dersek yeridir. Şayet onların dümen suyuna kapılıp ütopik masallarını kaale almış olsaydık,   pekala bizlerde fosil hominoidlerin güya kuyruksuz maymun ve insan olduğuna,  hominoidlerin ise yarı insan bir yaratık olduğuna kanmış olacaktık.  Ne diyelim, sicilleri evrimle tescillenmiş bu adamlar her defasında  evrime adanmışlık rozetleri cüsselerinden büyük olsa gerek ki bu tür hayallere çok kolaylıkla kapılmakla insanı insanlıktan çıkarıp hem kendi atasını hem de kendilerini hayvan mertebesine indirgemiş oluyorlar. Üstelik ortada ortak atanın varlığını gösteren herhangi bir fosil kaydı olmamasına rağmen gelinen noktada bugün olmuş halen bu tip hayaller peşinden koşmaya tam gaz devam etmekteler de. Oysaki insanın atası olarak ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek tek atadan günümüzdeki canlı çeşidini, yani insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu söylemek akla ziyan bir tutumun ötesinde çok uç noktada hayalperestlik bir durumdur. Bikere maymun kuyruğunun boşa yaratılmadığı şundan besbellidir ki fındık tanesinden küçücük yiyecekleri bile icabında kuyruğuyla toplamakta, burada kuyruk bir bakıma parmak görevi yapmaktadır. Sporcular da gayet çok iyi bildikleri bir şey vardır ki, o da malum işlevsel olan herhangi bir organın, değil körelmesi daha da bir dinamizm kazanaraktan enerjik kas yapıyor olmasıdır.  Hadi diyelim ki kuyruk olayında anlaşamadık, bir takım maymunların atalarının alt türlerinde apandisitin olmaması da evrimciler açısından handikap teşkil eden tezat bir durumdur. Nitekim bu hususta Biyolog H. Enoch körelmiş organlar fikrine karşı tavır alarak; “İnsanların apandisiti vardır. Ancak daha eski ataları olan alt maymunlarda apandisit bulunmaz. Sürpriz bir biçimde apandisit, daha alt yapılı memelilerde, örneğin opossumlarda tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu nasıl açıklayabilir?” sualini yüzlerine karşı sormaktan kendini alamaz da.  Hakeza kendisi de bizatihi evrimci olan S.R. Scadding ‘Evrimsel Teori’ adlı dergide yazdığı bir makalede “(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü… Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek imkânı ve ihtimali olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, körelmiş organların evrim lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum” itirafında bulunabilmiştir.  Öyle anlaşılıyor ki insanın insan olarak yaratıldığına aykırı söylemlerle sözde atalarından miras kalmış herhangi bir körelmiş organ yoktur, şunu iyi bilsinler ki insanlar asla diğer canlılardan tesadüfen türememiştir, bilakis bugünkü haliyle kusursuz ve mükemmel biçimde eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış bir varlıktır.   

       -Inversiyon: Değim yerindeyse jimnastik sporlarında da görüldüğü üzere sportif takla atıp yeniden koptuğu yere dönmesi anlamında;   herhangi bir kromozomdan kopan parçanın kopmasıyla birlikte 180 derece bir döngüyle koptuğu yere tutunması veya yapışması demektir. İşte kavramsal tanımından da anlaşıldığı üzere inversiyonun delesyondan farkı kopan segmentin ters takla diyebileceğimiz bir döngüyle eski yerine tutunmasıdır. Diyelim ki, 180 derecelik bir tur döngü tutunmasıyla birlikte orijinal kromozom halkasında yer alan genlerin ara dizilişlerinin ATGSU şeklinde olduğunu varsayalım, bu durumda kromozomdan kopan GS segmentinin inversiyonla 180 derecelik bir döngüyle eski yerine tutunmasıyla birlikte bu kez gen diziliş formatı ATSGU şeklinde bir dizilim vuku bulacak demektir.

     -Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında vuku bulan parça değişimiyle, yani yer değiştirmeyle ortaya çıkan boşluğu bir başka bir kromozomdan gelen parçanın eklemlenerekten doldurması hadisesi olarak tanımlanır. Bu demektir ki translokasyon hadisesiyle birlikte farklı homolog olmayan kromozomların birbirleriyle olan temaslarında ilave eklemlemeler oluşabiliyor. Böylece bu tip eklemlemelerle birlikte gen miktarında artış kayd edilmiş olur.  Ancak bu durumda homolog kromozomların birinde ya da ikisinde translokasyon hadisesi vuku bulduğunda canlının üreme kanallarından gelecek olan sperma ve yumurtalarda anomali durum da baş gösterebilir, normal durumda baş gösterebilir. Malum anomali baş gösteren gametlerin ürettiği zigottan meydana gelen embriyoların ölmesi kaçınılmazdır. Normal gametlerin ürettiği oğul döller ise tam kısır döngü olmasa da kısmi kısır döngü olarak hayatlarını devam ettirmiş olacaklardır.  Dolayısıyla evrimciler açısından her iki durumda da heveslerini kursaklarında bırakacak şekilde birinde sonu ölümle sonuçlanan ortaya çıkarken diğerinde ise kısır döngü durum olarak karşılarına çıkmış olur. Bakın evrimci Huxley bile mutasyonların öldürücü ve bozucu etken unsurlar olduğunu şu ifadelerle itiraf etmek zorunda kalmıştır: “Bin mutasyondan bir tanesinin faydalı olması nadiren görülür. Fakat bu kadarı bile çok verimlidir. Çünkü mutasyonların birçoğu öldürücü, bir kısmı da bozucudur.”

         -Duplikasyon: Tıpkı translokasyonda olduğu gibi kromozomlar arasında parça değişimi hadisesi vuku bulmakla birlikte, translokasyon hadisesinden farklı yanı, homolog kromozomlar arasında gerçekleşiyor olmasıdır. Parça değişiminin akabinde duplike durum ise iki veya daha fazla artış kaydederekten gerçekleşir. Böylece mayoz bölünmeyle birbirleriyle eşleşen homolog kromozomların duplike olmasıyla birlikte birinin bir parçası diğerinin üzerine eklemlenmiş bir yapı olarak ortaya çıkmış olur. Bu demektir ki kromozomların biri parça kaybederken diğeri ise kazanmış olmakta. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında duplikasyon hadisesinin canlılar üzerinde etkisi translokasyon hadisesinde ki gibi ölümcül olmayıp canlının sadece fenotipinde anormalliklere yol açacak boyutta bir etkisi olmaktadır.  

                              KROMOZOM SAYISI MUTASYONLARI

       Bitki ve hayvanlar âleminde kromozom sayısı türden türe değişiklik göstermekle beraber her türün kendi içerisinde kromozom sayısı da sabit kalmış olur.  Malumunuz eşeyli üreyen canlıların üreme organlarında var olan her bir gametin kromozomları takım veya genom olarak addedilirler. Genellikle her canlı türünün kendi içinde kendine özgü karakteristik genom özelliğine sahiplerdir. Bu noktada üreme hücrelerini temsilen  (n)  sayıda olanlar kromozomlar haploit (monoploid)  gametler olarak addedilirken, somatik hücrelerini temsilen (2n) sayıda olan kromozomlar ise diploit olarak addedilirler. Ancak şu da var ki, bir kısım canlılarda diploid (2n)  kromozom sayısının değişiklik göstereceği de bilinen bir durumdur.

                                            GEN MUTASYONLARI

        Her ne kadar DNA yazısı kromozom içerisinde sıkıca paketlenmiş veya protein kılıflarla sarılmış moleküler nükleotid bazların çift zincirin karşılıklı kutuplarına birbirlerine köprü bağlarla tutunup korunmuş durumda olsalar da yine de birçok bozucu, dağıtıcı ve yıkıcı unsurların etkisiyle bu köprü bağlar kopup korunaksız hale gelebiliyorlar.  Hakeza nükleotid moleküllerin gerek kendine özgü termik titreşimleri,  gerek kimyasal ve elektriksel etkenler, gerekse başka moleküllerle çarpışması veya ortamdan geçen radyasyon etkisi gibi birtakım sebepler DNA üzerinde bir takım arızi durumlara yol açabiliyor. Mesela buna benzer daha birçok etken faktörler neticesinde kanatsız sinek oluşumu ve şekli bozuk bitki meydana gelebiliyor. Tabii bu demek değildir ki böylesi maraz oluşum evrimleşmeyle gerçekleşip kendi orijininden farklı yeni bir sinek türü veya yeni bir bitki türü meydana getirmiştir. Oysaki bu tip istisnai maraz durumlar her türün kendi içinde ki kurulu sistemin programına zarar vermekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Sonuçta mikro âlemin en önemli sacayaklarından olan genler öyle harikulade işlerin altına mührünü vuruyorlar ki aradan kaç nesil geçerse geçsin ait olduğu herhangi bir canlının tümünde değişikliğe yol açmadan orijinal haline sadık kalmaktalar. Zaten DNA’yı oluşturan genler pürin ve pirimidin çift halkalarında dizili halde konumlanmış yapılar olduğu içindir genler bu anlamda tüm kontrol mekanizmalarının iplerini de bu anlamda ellerinde tutmuş oluyorlar.  Nitekim bu noktada bilhassa yönetici genlerin koordinasyonları ve direktifleri sayesinde canlılar hücresel faaliyetlerini sürdürmekteler. Hele ipi ellerinde tutamayıp kaçırmaya bir görsünler yönetimde oluşabilecek bir takım aksaklıklar hücre içi faaliyetlerine de sirayet edeceği muhakkak. Buradan da organların ve dokuların yapısında bir takım bozulmaları beraberinde getirecektir. Neyse ki bu tip bozulmalar başta da dedik ya, asla bir yeni bir canlı türünün meydana gelmesine yol açmayacaktır, bilakis türün kendi içinde birkaç nesille sınırlı değişiklikler ve geçici sakatlıklar olarak kala kalacaktır. Hem kaldı ki DNA zincirinin halkasında herhangi sebepten ötürü bir harf kaybının olması pekte dikkate alınacak bir zarar sayılmaz. Çünkü hemen o noktada iki şerit birbirinden ayrılıp, sağlam olan zincir kendisine bir komplamenter (tamamlayıcı)  gen kopya imal edebiliyor. Böylece eskisine karşılık gelen yeni şeridin yardımıyla tekrar kayıplar giderilmiş olur. Ancak bazı istisnai durumlar vardır ki; DNA’nın her iki halkasında cereyan eden kopma veya kaymalar düzeltilememektedir. Dahası DNA rejenerasyonunun (yenilenmesi)  oluşumunu imkânsız kılan bozulmalar sonucu orijinal enformasyon her iki şeritte izini kaybedebiliyor. Böylece kendini yenileyemeyen bölümler arızalı şekliyle kalıp hücrenin hayatını sonlandıracak noktaya kapı aralayabiliyor. Derken ortaya çıkan bu arızi ve maraz yapılar “mutasyon” olarak addedilirler. Şurası muhakkak genetik kodlarda meydana gelen değişmeler istisnai türden değişmeler olup, bu tip durumlar daha çok arızi yapıların birbirini tetiklemesiyle ortaya çıkmaktadır. İşte bu noktada genler üzerinde zaman zaman nükseden zincirleme kazaların neticesinde dağılan parçalar bir araya getirilse de ortaya mükemmel bir yapı çıkmadığı içindir bu durum evrimcileri pekte sevindirik yapmayıp adeta can evinden vurmaktadır. Zira onların kendi akıllarınca beklentileri güya tabiat ana veya onların putlaştırdığı tesadüf tanrısı genetik kodlarla rasgele kumar oynayıp zincirleme kazalar sonucu birikmiş enkaz yığınlarından yeni bir canlının türeyeceği yönündedir.  Oysaki evrimcilerin bilmediği bir şey var ki, o da yaratılış itibariyle ezelden beri kurulu ilahi nizamın öyle kolay kolay istisnai arızi değişimlerle tarumar edilemeyeceği gerçeğidir. Bikere ezelden beri gelişmiş hemen hemen her canlı türünün hücre yapılarının oluşumunun dizaynından sorumlu ve biyolojik nizamın koordinasyon başkanı denen bir DNA gerçeği vardır. İşte bundan dolayıdır ki her canlı türü DNA’nın talimatları doğrultusunda kendi genetik kodlarını orijinalliğinin bozulmaması yönünde kararlılık duruşu sergilemektedir. Hatta DNA’nın koordinatörlüğü sadece genetik kodlar üzerinde değil, hücre içerisinde oluşabilecek hasarlara karşıda gerekli önlemlerin alınması noktasında da etkin bir koordinatörlüğü söz konusudur. Ve bu hususta canlıyı oluşturan her bir hücre yapısı evrimcilerin doğal seleksiyon dedikleri doğal seçiciliğine ihtiyaç duymaksızın kararlı duruşlarını sergilemeyi ihmal etmezler de. Gerçekten de hücre içerisinde gerçekleşen böylesi mükemmel kararlı duruşları sayesinde bir canlı türünün bir başka canlı türüne dönüşmenin önüne geçilmişte olunur. Zaten her canlının nesiller boyu genetik kodlarına sadık kalaraktan soy bağını genetik özelliklerini koruyup yoluna devam etmesi yaratılış mucizenin ta kendisi bir kararlılık hadisesidir bu. Ama gel gör ki evrimciler bu mucizevi oluşumları görmezden gelip mutasyon kaynaklı arızi yapılara ve doğal seleksiyona tüm ümitlerini bağlamış durumdalardır. Öyle ki ümitlerini bağladıkları doğal seleksiyonu kendilerince canlı piramidinin tepesine oturtup güya faydalı değişiklikleri muhafaza eden ya da zarar verici faktörleri ayıklayan koordinatör varlıkmış gibi sunaraktan her daim inatla bildiklerini okumaktalar. Ne diyelim, onlar bildiklerini okuya devam ede dursunlar, Japonyalı bilgin Motoo Kimura bir insanda hücre molekülünün birkaç senede bir kez farklılaşma geçirebileceğini hesaplamıştır. İngiliz genetik bilim adamı John Burdon Sanderson Halden ise insan neslinin ancak ve ancak 1000 senede bir molekül değişikliğine uğrayabileceğini dile getirmiştir. Tabii ortaya konan böylesi hesaplamalar evrimcileri üzmektedir. Şöyle ki; bu tür hızlı değişimin tabii seleksiyon dedikleri doğal ayıklama marifetiyle olduğunu varsaysak bile bu seçicilik nereye kadar sürdürülüp devam ettirilebilir. Hadi bu seçiciliğin halen devam ettiğini varsaysak bile,  nasıl oluyor da geçmişten bugünümüze her canlı türü ince eleyip sık dokuma metoduyla doğal seleksiyon eleklerinden geçirilerekten dünya sahnesinde hala hayatlarını sürdürebilir halde yaşamaktalar doğrusu buna kargalar bile güler dersek yeridir. Oysaki onca inceden inceye doğal seleksiyon elemelerden geçmiş hiçbir canlı türünün dünya sahnesinde kalmaması gerekirdi.  Dahası inandıkları evrimleşmeyle ortaya orjininden farklı canlı türlerin şu an dünya sahnesinde oluvermeleri icap ederdi ki,  malum şimdiye kadar dünya sahnesinde ne yeni türler oluverdi, ne de doğal seleksiyonla güçlülerin ayakta kalabileceği zayıfların elendiği bir canlı âlem oluverdi. Bırakın milyon yıllarda oluverdiklerine inandıkları evrimleşme hadisesinin vuku bulması,   kısa zamanda anlık vuku bulan mutasyon kaynaklı değişmelerden bile yeni bir canlı türü bugüne dek ortaya çıkıvermedi, çıkmaz da.  Şayet evrimciler uzun bir zaman dilimini kapsayan süreçte olsa putlaştırdıkları doğal seleksiyon imgesinden beklentilerine karşılık cevap vermesini bekliyorlarsa, bikere her şeyden önce faydalı mutasyonu zararlı mutasyondan ayırabilecek kabiliyette olduğu söylenilen tabii seleksiyonun bu yönde mutasyon mekanizmasına yeni bir canlının türetmesine yönelik talimatlar verdirmesi gerekiyor. Yok eğer doğal seleksiyonun DNA gibi öyle talimat verme yeteneği yok deniliyorsa,  bu durumda o zaman doğal seleksiyona özel misyon biçip onu   “iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıklar” havalarında boşu boşuna elit seçkinci rolünde dolaşıp durmasına ön ayak olmamalarını tavsiye ederiz. Hiç kuşkusuz tavsiyelerimize kulak asmayacaklarını bildiğimiz halde, biz yine de son kez buradan tavsiye babından deriz ki: “Putlaştırdığınız doğal seleksiyona ön ayak olacaksanız da bari hiç olmazsa adamcağızı (doğal seleksiyon mitini)  istirahate çekip dinlendirmiş olun. Baksanıza adamcağız dünyanın kuruluşundan bugüne her türden canlıyı ayıklaya ayıklaya bir hayli yorgun bir halde bitap düşmüş durumda, dolayısıyla ara sıra tatil yaptırılsa fena mı olur.  Olur ya,  bir gün bir bakmışsın aklı başına geldiğinde yeni bir canlı üretecek konuma gelmiş olur.”

      Her neyse şaka bir yana,  belli ki evrimciler mutasyon, seleksiyon derken gel-gitlere oynayıp iki arada bir derede şaşkın ördeğe dönüşmüş durumdalar.  

                                    MUTAGENLER (DNA’yı mutasyona uğratan genler)

         Bilindiği üzere bir genin kromozom üzerindeki yerini değiştirmeksizin meydana gelen baz moleküllerinde  (A-G)  türünden eşleşmeli değişmelere gen mutasyonu  (nokta mutasyon veya mikro mutasyonu) diye tarif edilir. Nedir bu değişmelere neden olan unsurlar dendiğinde malum çeşitli ışınlar, bazı kimyasal maddeler,  temparetür şoklar veya bir başka etkenlerin genler üzerinde mutasyona neden oldukları mutagen faktörlerdir elbet. Ve bu söz konusu mutagen unsurlar   “Sıcaklık, pH, radyasyon ve kimyasal Bileşikler” diye dört grupta toplanırlar. Şöyle ki bu etken unsurlar:   

       -Sıcaklık etkisi malum yüksek sıcaklık moleküllerin kinetik enerjisini artırmak suretiyle mutasyona sebep olabiliyor.

        -Söz konusu pH olunca da ortamın pH derecesi moleküller arası etkileşimlerde ve özellikle tautomerik  (pronitron değişmesi) dönüşümlerde çok önem arz ettiğinden,  pH derecesinin mutasyon hızını etkilemesi gayet tabiidir. Her şeye rağmen şu da bir gerçek; moleküllerin hızla hareket edip birbirleriyle çarpıştıkları bir ortamda bile moleküler kazalar ve yanlışlıkların nüksetme ihtimali sıfır denecek kadar düzeyde seyretmektedir. 

       -Radyasyon etkisi hiç kuşkusuz mor ötesi ve X ışınları gibi kısa dalga boylu ışınlar enerji yönünden yüksek radyasyonlu moleküllere çarptıklarında birtakım arızi değişiklikler oluşturabiliyor. Nitekim bu tip ışınlar DNA molekülü üzerinde delesyon ve inversiyona yol açan kopmalar sebep olduğu gibi baz çifti dönüşümler de (tautomer oluşumlar) görülebiliyor.    

      -Dördüncü etken unsur kimyasal bileşikler ise adına uygun davranıp kimyasal etki oluşturduklarında bunlardan nitröz asit, 5- bromourasil, 2-amino pürin, hidroksilamin gibi etken bileşikler deaminasyon yoluyla DNA molekülü üzerinde transisyona neden olurken, etil metan sülfonat (EMS) gibi etken bileşklerde transversiyona yol açmaktadır.  Diğer akridin ve onun türevleri gibi etken bileşiklerde delesyon veya inversiyona neden olmaktadır.                                           

                                Mutasyon Hücrenin hayatını nasıl etkiler?

         Evrimciler ne akla hizmet ediyorlarsa mutasyonun hayat verdiğine inanmaktalar. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Düşünsenize bir örümceğin (Tarantula’nın) gayet kendini iyi koruyabilecek yeteneğe, hatta bazen arıları bile zehriyle öldürebilecek donanıma sahip olduğu halde kendisine yaklaşan eşek arısının kendisini uyuşturup yararlanmasına izin verebiliyor.  Ya eşek arısına ne dersiniz,  baksanıza o da avını nokta atışı diyebileceğimiz isabetle sinir merkezlerinin yerini belirleyip kendisinden iki kat daha üstün zehre sahip örümcek üzerinde operasyon yapabiliyor. Anlaşılan, ortada hem Tarantula, hem de eşek arısı açısından doğal seleksiyona katkıda bulunacak bir durum gözükmemektedir.  O halde bu durumda güçlü örümcek karşısında eşek arısının soyunun tükendiğini söyleyebilir miyiz?  Elbette hayır. Çünkü her iki halde de canlı kompleks yapı kendine özgü bir tarzda muhafaza edilerek adeta evrimcilere meydan okumakta. Zaten her şeye evrim mantığından bakarsak bir kere doğal seleksiyonun başarılı olması için mutlaka faydasız (zararlı) mutant genlere karşı baskın olması icap eder. Bu da yetmez faydalı mutant genler az sayıda üreyip, ekonomik kullanılmaları icap etmektedir. Kaldı ki bir bireyin faydalı mutasyona maruz kaldığını varsaysak bile, o fert önce genetik yapısında oluşan öldürücü genleri yok etmesi gerekir.  Daha sonra o birey çiftleşen alt grubun popülâsyonun da üstün konuma geçmesini sağlayacak bir üreme kabiliyeti sergilemesi lazım ki, mutant özellikler popülâsyona transfer edilebilsin. Maalesef uygulamaya baktığımızda faydalı zannedilen mutasyonun kendisine faydası yok ki başkasına faydalı olabilsin. Bakın bu hususta Francisco J. Ayala ne diyor: “Yüksek organizmalardaki mutasyon frekansının bir nesilde, bir gen başına 10 binde bir ile milyonda bir arasında olduğunu tahmin etmekteyiz.

          Anlaşılan, canlıların bir kısmı değişik şartlara ayak uydurma yeteneklerini yitirdiklerinde ya nesli kesilmekte ya da sınırlı değişiklikle hayatını devam ettirmekte.  Keza mutasyona uğramış DNA zinciri eski zincirden 1 nükleotidlik bakımdan farklı olsa bile bu küçük değişiklik ancak o hücre üzerinde etkili olabiliyor.  Dahası böyle değişmeye maruz kalan bir hücre diğer hücrelerle yarışma yeteneğini ya artırır ya da azaltmaktadır. Şayet mutasyon yararlı bir mutasyonsa diğer organizmalardan daha büyük yaşama şansına sahip olacağından, bu durum oğul döllere aktarılırken bir baz ileri veya bir baz geri olacak şekilde geçmektedir. Şu bir gerçek popülasyon içerisinde varlığını hissettirecek, hatta tüm popülasyonu daha da mükemmel hale getirecek bir mutasyon hadisesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Üstelik faydalı değişmelerin faydasızlara üstün hale geçmesi için bir plan ve bir program gerektirir ki evrimcilerin zaten plan ve programla hiçbir zaman işi olmamıştır. Zira onların işbirlikçisi kafalarında putlaştırdıkları tesadüf mitidir.  Oysa en basitinden bir canlının kendisinden bir üst canlıya evrimleşmesi için milyon rakamların üstünde birbiri ardına gerçekleşen mutasyon aşamalarına ihtiyaç vardır.  Ne var ki en basit canlıdan daha yüksek canlılara gidildikçe işler daha da karmaşık hale gelip, bu karmaşık ritmi artmasıyla birlikte yeni bir türün ortaya çıkma ihtimalini diskalifiye etmektedir. Zaten düşünen bir insan için karmaşıklık keşmekeş değil, tam aksine mükemmeliyet demek, dogmatik kafa için ise tam bir kargaşa ve tesadüfî olay demektir.

         İçerisinde enzim, nükleik asit, şeker vs. karışımın bulunduğu steril ortamda hazırlanmış bir organik bileşikler ekstraktı düşünelim. Sonra bu karışımı katalizleyecek dışardan elektrik kıvılcımıyla oluşabilecek bir enerji kaynağını var olduğunu varsayalım,  işte önümüzde konan bu hazır malzemeye hangi metodu uygularsak uygulayalım asla yeni bir canlı ortaya çıkmayacaktır. Nitekim bu tür denemelerin geçmişten günümüze kadar uzun yıllar denendiği artık bir sır değil. Gelinen nokta itibariyle en basit protein molekülünde bile yaklaşık 1500 parçanın varlığı tespit edilmiştir.  Dolayısıyla organik çözelti içeren bir kazana en basitinden proteini karıştırdığımızda bu ortamda 1500 parçayı gerektiğinde hem toplayıp sentezleyecek,  hem bundan daha büyük protein molekülünün yapımını sağlayacak hem de ayrıştırabilecek bir sistemin devreye girmesine de gerek duyulacaktır. Ki;  bunun gerçekleşme ihtimali (1/2)1500 (Bir bölü iki üzeri bin beş yüz)’li gibi dudak uçurtan bir rakama denk düşer. Görüldüğü üzere telaffuzu zor dudak uçurtan bu rakam adeta imkânsızlığı temsil etmektedir. Bu rakamlar ortada iken hala her şey tesadüfen meydana geldi deniliyorsa pes doğrusu.  Oysa sayı arttıkça karmaşık yapılar daha da büyümektedir. Dolayısıyla evrimcilerin ihtimal hesapları da o oranda neredeyse trilyonları aşacak boyutlarda alabora olmaktadır.

         Şu da bir gerçek mutasyonların etkileri en kolay bir şekilde mikroorganizma üzerinde daha iyi gözlenmektedir.  Nitekim bakteriler en sık mutasyon geçen mikroorganizmalardır. Örnek mi? İşte Esçherichia coli bakterisinin 20 dakikada bir bölünüyor olması hasebiyle üzerinde 50 yıldır yapılan deneyler neticesinde çok fazla sayıda bakteri elde edilebilmiştir.  Bu demektir ki milyon seneleri aşan zamanda yaşayan herhangi bir hayvan türünün sayısından daha fazlası bu 50 yılda tek bir bakteriden elde edilmiş sayıdır bu.  Şayet onca sayıda bakteride mutasyonla bir değişiklik olsaydı, bu bakterilerde tür değişimi illaki gözlerden kaçmazdı. Tabii insanoğlu mutasyonla oluşabilecek değişiklikleri gözlemleyim  derken  bu arada asıl bilinmesi gereken protein sentezi ile ilgili mucizevi oluşumların da farkına varmış oldu. Neymiş fark edilen o mucizevi oluşumlar denildiğinde;  bikere en basit protein molekülünün 400 amino asit içerdiğinin farkına varmış oldu.  Yetmedi amino asitlerin her birinin dört veya beş elementten meydana geldiğinin farkına varmış oldu.  Daha da yetmedi mikroorganizmaların amino asit üretmesinde, vitamin oluşumunda, şeker veya yağ yapımında ve protein oluşumunda büyük katkı sağladığının farkına varmış oldu.  Tabii tüm bu farkındalıklar iyi hoşta,  çok istisnai olarak denge ayarlarının bozulduğunun görüldüğü durumlarda burdan hemen kendi kafasına göre çıkarım yapıp işi farklı mecralara taşımakta doğru bir tutum olmasa gerektir.  Buradan yeni bir mikro canlı tipin türemesinin haleti ruhiyesi içerisine girmek yerine dengelerin altüst olduğu durumları düzeltme yollarını araştırmak daha etik bir tutum olacaktır.  Mesela her hangi bir mikroorganizma mutasyon geçirmesiyle birlikte söz konusu bakterinin artık amino asit artık yapamaz hale gelmesi kaçınılmazdır. Hakeza böylesi durumlarda hücre içerisinde protein sentezi gerçekleşemeyeceğinden buna paralel bakteri çoğalmasının sekteye uğrayıp mevcut bakterilerin sonu ölümle sonuçlanması da kaçınılmaz bir durumdur.   O halde bu durumda yapılması gereken yıkmak yerine düzeltici faaliyetler de bulunup böylesi bir mutasyon etkisini gidermek için gereken aminoasidi kültür ortamı yoluyla enjekte ederek bakterinin yaşamasını ve gerekli besin maddelerini almasını sağlayıp yeniden bakteri çoğalmasını gerçekleştirmek olmalıdır. Nitekim günümüz teknolojisinde bu yönde yapılan çalışmalardan elde edilen verileri aşağıda maddeler halinde şöylede kategorize edebiliriz:

       -Normal bakteri Z’yi yaparsa basit kültür ortamında koloni meydana getirir.

       -Mutasyonla değişen normal bakteri aminoasit Z’yi yapamazsa, bu durumda basit kültür ortamında filiz veremeyecektir.

        -Mutasyonla değişen normal bakteri kültür ortamına aminoasit Z ilave edilirse basit kültür ortamında koloni meydana getirecektir.

        Hatta günümüzde alanında kendini iyi yetiştirmiş biyologlar bir küf mantarının mutasyona uğramasının sonucunda vitamin yapma yeteneğini kaybettiğini gözlemlemişlerdir. Bu durumda gerekli olan vitamin kültür ortamına eklendiğinde söz konusu mantarın yaşamaya devam edip üreyebildiği belirlenmiştir. İşte Biyologlarca böylesi mutasyona uğramış birçok mikroorganizma soylarını laboratuar şartlarında besin madde verilerek canlı tutulabildiği olaya beslenme mutantı (Mutasyona uğramış canlı varlık) denmektedir. Şurası muhakkak zararlı mutasyonlar canlının yaşama şansını ortadan kaldırmaktadır. Nitekim Herman Joseph Muller bu hususta şöyle der: “Mutasyonların yüzde 99’unda fazlası kesin olarak zararlıdır. Tesadüfi olaylardan da ancak böyle olması beklenir.”  Tabii Muller, der demesine ama gel gör ki evrimciler hala mutasyonların canlının yaşama şansını artırdığından dem vurmaya devam edip,  ona faydalı etken bir unsur gözüyle bakmaktalar.  Dahası mutasyonlar yeniden şifrelenmiş mesajlar olarak oğul döllere geçip onların yaşama şanslarını artırdığını ileri sürmekteler. Oysa canlı popülâsyonu şansa bağlı olaylarla kendisini bir üst organize bir yapıya yükseldiğini gösterecek herhangi bir delil yoktur. Nitekim evrimciliği ile adından söz ettiren şu namı meşhur Stephen Gould bile bu gerçeği şöyle itiraf edebilmiştir: “Bir mutasyon yeni bir DNA oluşturmaz. Dolayısıyla türleri mutasyona uğratarak yeni türler elde etmek imkânsızdır.” Yani bu demektir ki mutasyon denilen arızalı bir yapıyla mükemmeliyet arasında bağ kurmak hayli zor gözükmektedir. Bu yüzden canlı organizmaların suni metotlarla üretilmesine pek sıcak bakmıyoruz. Zira laboratuar çalışmalarının hiçbiri tabiat şartlarında gerçekleşmiş olaylar değildirler.

        Velhasıl-ı kelam; ilk yaratılış tekrarlanması ve tecrübe edilmesi imkânsız bir mucizevî bir hadisedir.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-mutasyonlar-ve-evrim-6042-kose-yazisi