1 Ekim 2022 Cumartesi

FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI


            FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI

     SELİMGÜRBÜZER

Fosiller ekseriyetle sedimant denilen çökelmiş tortullar içerisinde yer almaktadırlar. Dolayısıyla gerek deniz canlılara ait türler, gerek tatlı su formlara ait türler, gerekse karada yaşayan canlılara ait türlerin çökelmiş bulundukları tortular içerisine gömülüp sertleştikten sonra kaya parçası halinde fosilleşebiliyorlar. Bu yüzden sertleşen kalıntılara fosil denmektedir. Bilindiği üzere Darwin, teorisini güçlendireceği düşüncesiyle fosillere çok ümit bağlamıştı. Öyle ki kendisi hayatı boyunca teorisine dayanak kılacak milyonlarca ara geçiş formlarının fosil kalıntılarının içerisinde olabileceği hayaliyle hep yaşadı. Şayet bir gün bu hayal gerçekleşmezse, ileri sürdüğü bu teorisine insanların inanmayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden evrimciler kendilerine devr edilen mirasın yüzüstü bırakılmaması veya Darwin’in bu hayalini gerçekleştirmek adına büyük bir gayretle kolları sıvayıp hummalı bir şekilde karış karış fosil aramaya koyuldular. Derken gelinen nokta itibariyle Darwin’in kehaneti bizatihi kendi müritleri tarafından yarı balık veya yarı sürüngen benzeri hiçbir ara formun izine bile rastlanılmamasıyla birlikte kendiliğinden çöküvermiştir.

    Bilindiği üzere fosil yaş tayininde birtakım metotlar kullanılmaktadır. Aslına bakarsak bir kayanın yaşını kesin kes ortaya koyan tam manasıyla güvenilir bir metot yoktur. Buna rağmen bugün en iyi yaş tayini metodu olarak görülen radyometrik metot revaçta gibi. Bu metodun ölçü alınmasının nedeni mineral içeren kayaların bünyesinde yer alan uranyum, kurşun, thorium-kurşun, potasyum-argon vs. gibi maddelerin izotop oranlarını esas alan bir metot olmasından dolayıdır. Fakat söz konusu izotop oranları kayaların meydana gelişinden önceki zamanı ortaya koymaktan aciz durumdadır. Yine de her şeye rağmen radiometrik yaş tayini metodunun verilerini kıstas alındığında yeryüzünün yaşı 4,5 milyar olduğu öngörülmüştür. Ayrıca yeryüzünde yaşayan canlıların bir zaman diliminde fosilleştiğinden hareketle ortaya çıkan fosillere indeks fosiller denmiştir. Keza tahmin edilen zaman içerisinde fosillerin dizilişini gösteren indekse de jeolojik sütun denmektedir. İşte evrimciler bu indeks tablo içerisinde yer alan fosil sıralamanın gereği kendilerine göre bir hayali sütunlar inşa ederek, güya yeryüzünde önce omurgasızlar sahne almış, sonra bunları takiben sırasıyla güya balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve daha sonra da memeliler görünmeye başlamışlar tarzında iddialar ortaya atmışlardır. Oysaki ortada bir gerçek var; o da malum tüm canlıların belirli bir tertip üzere yaratılmış olduğudur. Yani evrimleşmenin olmadığı bir yaratılış sıralaması söz konusudur. Kaldı ki ortaya çıkan fosil kayıtlarından öyle anlaşılıyor ki yaratılış sıralaması önce denizlerden başlamış,  akabinde kara sahası canlılarla donatılmış ve en nihayet insan ortaya çıkmıştır. Ancak bu sıralamadan sakın ola ki yaratılış zinciri halkasında yer alan tüm bitki, hayvan ve insanlık âleminin ortak bir gen havuzundan meydana geldiği anlamı çıkarılmaya kalkışılmasın. Zira her tip kendi gen havuzunda dallanıp budaklanıp çeşitli türlere ayrılmışlardır. Hiçbir zaman çeşitlilik bir başka canlıya dönüşümü sağlamamıştır. Yani her türün zenginliği kendi sınırları içerisinde kalmıştır. Buna rağmen günümüzde evrim masalları gırla gidiyor. Madem gırla gidiyor, bizde kendimizce bir masal dünyasında dolaşalım bakalım evrim masalı nasıl anlatılırmış varmış diye bir görelim.

              I.Masal (Protozoa-metazoa)

   Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güya çok hücrelilere (metezoalar) ait organizmalar, en az yarım milyarlık bir zaman periyodu içerisinde protozoalardan  (bir hücreli canlılar, basit organizmalar)  evrimleşmişlerdir. İşte bu ilginç masalı anlatırken ister istemez aklıma bir şey takıldı. Şu meşhur harikulade petekli göz yapısına sahip Trilobitler var ya, işte ondan söz ediyorum. Malumunuz bu canlı son derece mükemmel bir matematiksel programla dizayn edilmiş göz yapısıyla dikkat çekmektedir. Üstelik bu canlının kambriyen devrinden günümüze kadar zerre miskal değişikliğe uğramadan aynı orijinal tasarımını muhafaza ederek hayata merhaba demesi evrimcilerin;  “Canlıların ilkel yapıdan karmaşığa doğru evrimleştiği” hipotezini tek başına çürütmeye yetmiştir dersek yeridir. Biz biliyoruz ki metazoa form fosiller gayet kompleks bir şekilde kambriyen kayaları arasında yer almaktadır. Yani, kambriyen kayalıkları kompleks omurgasız canlılara ait türlerin bolca bulunduğu form zenginliğine sahiptir. Madem öyle kambriyenden önceki prekambriyen kayalarında neden fosil bulunmamakta, doğrusu bu masalı dinlerken şaşmamak elde değil.  Dolayısıyla kambriyen faunasının evrim geçirmediğini duvara anlatmak masal kahramanlarına anlatmaktan daha kolay olsa gerektir. Onlar umursamasalar da kambriyen katmanlarında çok sayıda birbirinden farklı türlerin her hangi ortak bir atadan gelmeksizin ansızın yeryüzünde göründüklerini gösteren fosiller önümüzde durmaktadır. Hatta sağduyulu bilim adamlarının adına “kambriyen patlaması” dedikleri bu büyük deliller jeolojik kayıtlarına çoktan geçti bile. Bundan daha da öte maalesef protozoalarla kambriyendeki metazoalar arasında 1ila 2 milyar yıllık büyük bir zaman boşluğu olmasına rağmen bu masal bildiğini okumaya devam etmektedir. En iyisi mi biz, yeni kuşaklara masal yerine gerçekleri söylemeye çalışalım. Ey gençler! Şunu iyi bilin ki; yeryüzünde biyolojik nizam ansızın ortaya çıkıp son derece karmaşık yapıdaki canlılarla donatılarak neşvünema bulmuştur. Kesinlikle bir canlıdan diğer canlıya dönüşüm söz konusu olmadığı gibi her hangi ara geçiş form türü de yoktur. Şayet bir canlı türünden bir başka canlı türüne geçişi gösteren bir ara formu bulan olursa, şunu iyi bilsin ki şimdiden ödüllendireceğimizi söyleyebiliriz. Sakın ola ki sonra biz böyle bir şey duymadık demeyin, çünkü işin ucunda büyük bir ikramiye var. Nereden çıktı bu ikramiye derseniz, baksanıza birileri 150 yılı aşkındır harıl harıl çalışıyorlar habire, fakat gel gör ki, yazık hala iddialarını destekleyecek bir tek delil bile bulamadılar, olur ya yeni kuşak gençler olarak bu büyük ikramiye belki sizlere kısmet olur. Bakın, bir zamanlar Simpson adın da bir adam kim bilir prekambriyen dönemine ait fosilleri bulmak için ne hayaller kurmuştu. Ne yazık ki beklediği ve hayallerini süsleyecek buluşlar netice vermedi. Böylece tüm uğraşıları fiyaskoyla sonuçlanıverdi.

       II. Masal (omurgasızlar-omurgalılar)

      Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, omurgasızlardan omurgalılara geçiş kordalılar (Chordata=Sırt iplikliler) vasıtasıyla gerçekleşmiş güya. Tüm bunlar söylenmesine söylenir de durum vaziyete bakıldığında ortada omurgasız ve balık türünden fosillerin varlığı bu durumu doğrulamıyor.  Dahası içlerinden bir bakıyorsun ne bir fosilleşmiş ara geçiş bir delil formuna ne de yarı balık veya yarı amfibiyen geçiş formların varlığını gösteren herhangi bir delil türüne rastlanılmıştır. Hatta mevcut fosillere bakıldığında ilk omurgalıların Agnatha (çenesizler) sınıfından olduğu gözükmektedir. Mesela bu sınıfın ilk üyelerinden Ostracoderm (pullu derililer) ve diğer üyelerin ortak atalarına ait herhangi bir delil niteliğinde fosil ortaya konulamamıştır. Keza yüksek kemikli balık grupları ve köpek balık türlerine ait ortak atalarının olduğu iddia edilen herhangi bir delil formların izine de rastlanılmamıştır. Bu arada bazı aklı evveller hızını alamayıp galiba kemik kadar sert olmayan bükülgen, esnek, bağdoku yapıda olmalarına binaen güya kıkırdaklı balıkların (Chondrichtyes veya Cartilaginous)  evrimleşerek kemikli balıkları (Osteichtyes) meydana getirdiğinden dem vurmaktalardır. Oysa fosil kayıtları köpek balıklarıyla ilgili iskelet özelliklerinin ilkel forum ilan ettikleri kıkırdaklı balıklardan çok daha ilkel ve bozulmuş durumda olduğunu göstermektedir. Hem şu da var ki,  kemikli balıklar yeryüzüne bir anda çıkıvermişlerdir. Keza akciğerli balıklarda öyledir. Kaldı ki evrimciler kıkırdaklı balıkların atası olduğunu iddia ettikleri Placodermlerin (zırhlı balıkların) varlığı ortada yokken,  nasıl oluyor da atası olmayan varlık bir başkasına ata olur doğrusu şaşmamak elde değil.  Yine bir başka ara form olduğunu iddia ettikleri tür ise Coelacanth fosilidir. Oysa ilerleyen zaman dilimlerinde dünyanın başka yerlerinde 200’ü aşkın Coelacanth’ın görülmesiyle birlikte evrimcilerin iddia ettiklerinin tam aksine adından söz edilen fosilin ne ilkel bir akciğere sahip yaratıktır bu ne de büyük bir beyine sahip bir yaratıktır,  yani her ikisi de değildir. Dahası balığın vücudundan çıkan bir takım çıkıntılar yağ kesecikleriymiş, yani akciğer değilmiş. Derken bu varlığın şimdiye kadar yazılan çizilen tüm masal kahramanlarını bile şaşırtacak cinsten okyanusun derinliklerinde yaşayan tipik dip balığının ta kendisi balıkmış meğer.  Böylece dip balığı olduğu anlaşılınca bu masalda kendiliğinden sonlanmış oldu.      

     III. Masal (Balık-kurbağa)

         Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, balıktan kurbağa meydana gelmiş güya. Tabii kurbağa atası olduğu iddia edilen balığın huzuruna çıkıp bu durumu merak etmiş sormuş;

          -Yani siz şimdi demek istiyorsunuz ki, senden (balıktan)  bana (kurbağaya) kademeli geçişi gösteren ara fosil Rhipidistian crossopterygian (yassı yüzgeçli balıklar) ile en eski amfibyumlardan Ichthyostega (kuyruklu su kurbağası) cinsi olduğudur. Madem öyle nasıl oluyor da bu iki cins arasında ciddi manada büyük farklılıklar var. Kaldı ki su hayatından kara hayatına geçiş için yassı yüzgeçli balıkta var olan göğüs ve kalça (pelvic) kaslarının kaybolmasıyla birlikte buna paralel olarak kurbağa ayak ve bacaklarının da kademeli bir şekilde ortaya çıkışını gösterecek bir ara formun olması gerekmez mi?

    Bu akıl dolusu soru karşısında balığın alnında boncuk boncuk terler akmaya başlayınca şöyle demiş:

       -Aman evladım bak sen daha çok küçüksün, böyle sorularla beni huzurda oyalamakla boyundan büyük işlere karışıyorsun.  

        Tabii evlat kurbağa bu ya,  hiç tınmadan bu sefer sorunun cevabını kendi şöyle verir:

        -Öyle diyorsun da mevcut tüm fosiller ve şuanda yaşayan tüm balıkların leğen kemikleri hem küçük hem de gevşek bir şekilde adale içerisine gömülü oldukları gözlemlenmiştir. Üstelik söz konusu kemiklerin omurga sütunlarıyla da doğrudan bir bağlantının olmadığı belirlenmiştir. Dolayısıyla bu durumda leğen kemiklerinin vücut ağırlığını desteklemesi imkânsız kılmaktadır. Kaldı ki balık cephesinde durum bu iken kurbağa cenahında yaşayan dört ayaklı kurbağalar veya fosil kayıtlarında geçen kurbağaların ise leğen kemikleri hem çok büyük hem de sıkı bir halde omurgaya tutturulmuş olup yürümeyi sağlayacak bir yapıdadır. Üstelik yürümeye yönelik bu özelikler bugün itibariyle ne yaşayan balıklarda mevcut ne de ata dediğin geçmiş balık formların da mevcut. Maalesef böyle beni temsil edecek bir tane geçiş formu piyasada görünmüyor.

    Balık bu akıl dolu sözler karşısında yine köşeye sıkışmanın telaşıyla şöyle der;

       -Bak evlat, bu iş akşamdan sabaha, ya da sabahtan akşama ansızın vuku bulan bir olay değil, zira balıklardan kurbağaların meydana gelişi 70 milyon yıl içerisinde gerçekleşen bir olaydır bu.

        Kurbağa cevaben şöyle der:

        -Madem 70 milyonluk bir zaman diliminde gerçekleşmiş diyorsun, o zaman bana 70 milyon veya daha erken bir zaman dilimine ait kayalar içerisinde böylesi bir tane balık fosili göster desem, gösteremeyeceksin. Kaldı ki daha geçen ajanslara düşen bir haber de; 1939 yılında Afrika kıyısında kurbağaları meydana getirdiği sanılan Latimeria cins bir Crossopterygian balığın halen balık olarak yaşadığı ortaya çıkmıştır. Görüyorsun bu olay tek başına balık ve kurbağa arasında ara formun olmadığını ortaya koymaya yeter artar da.

 Tabii balık, kurbağanın önüne koyduğu delillerden balık ve kurbağa arasında geçişleri gösteren ara formun olmadığını anlayınca bu sefer başka bir iddiayı gündeme getirir, der ki:

     -Bak evlat! Madem beni kaale almıyorsun, bak geçenlerde arkadaşlarım birçok balık gruplarını incelemeleri sonucunda; yassı yüzgeçli balıkların,  kurbağaların ve sizin gerçek atanız olabileceği kanaatine vardılar. İsterseniz sizde bir inceleyin görün, bak o zaman kuyruklu su kurbağaya (Ichthyostega)  ait iskeletin kısmi olarak kurbağaya benzediğini, hatta karmaşık bir baş tipli omurga ve iç kulak girintilerine sahip olduğunu, yüzgeçlerinde ise kemik kalıntılarının olduğunu göreceksin. Sanırım bu olay Devonian devrinin sonlarında gerçekleşti diyebilirim.

        Kurbağa en nihayetinde tüm bildiklerini ortaya şöyle dökerekten cevap verir:

        -Yani diyorsun ki kurbağalar Devonian sonunda piyasaya çıktı. Hadi öyle olduğunu kabul etsek bile bunların atası olduğunu söylediğiniz Crossopterygian’ların (yassı yüzgeçli balık) Devonian devrinin başında veya ortasında evrimleşmiş olması gerekmez mi? Hadi bundan da vazgeçtim diyelim. Peki, Devonian devrinde yaşadığı söylenilen hem yassı yüzgeçli balıkların hem de tatlı su formların gruplar halinde ortadan kalkması gerekmez miydi? Üstelik Missipian periyodunun başında üç kurbağa takımı daha bulunmuştur. Dolayısıyla sizin iddianız gereği bu üçlünün Crossopterygian (yassı yüzgeçli balık) su kurbağasından (Ichthyostega) evrimleşmesi gerekirken bir bakıyorsun tam aksine bu üçlü grubun hiçbir ferdinde yassı yüzgeçli balık ve kuyruklu su kurbağası gibi baş tipli bir omurga yapısı yoktur. Bilakis bu grubun tüm üyeleri son derece ilkel zarf türünden (lepospondylous) diyebileceğimiz bir omurga yapısına sahiplerdir. Ayrıca bu üçlü takımın bir ferdi olan Aistopoda’nın 200 adet omurga ve uzun vücutlu yapısıyla da dikkatleri üzerine çekmektedir.  Aynı zamanda bu takımın üyelerinin kahır ekseriyetinin ne görünürde ayakları mevcut ne de göğüs veya leğen kemiklerinin olduğuna dair herhangi bir iz mevcut. Hakeza Nectridea takımının bazı elemanları da öyledir. Anlaşılan o ki baş tipli omurga, yassı yüzgeçli balıklarla kurbağa arasında doğrudan ilişki kurulmaya çalışılması son derece akla ziyan bir tutumdur.  

   Şimdi madem Aistopoda ve Nectridea;  hem Crossopterygian (yassı yüzgeçli balık), hem de su kurbağalarıyla  (Ichthyostega) uzaktan yakından hiçbir benzerliği yok, o halde bu durumda hala yassı yüzgeçli balık ve su kurbağaların tüm balıkların atasıdır diyebilir misiniz? Üstelik ben sana yaşayan üç kurbağa takımından söz ettim,  hatta bunlara Semenderler (keler), Newtseler (keler), ayaksızlar (Coacilia), ayaksız solucanlar ve kurbağaları da (Anura veya Sallentia) ilave edebiliriz. Sözünü ettiğim bu canlılar uzun arka ayaklara, zarf tipi bir omurgaya sahip olmakla birlikte, bunlar aynı zamanda kuyruksuz olup kara omurgalıların en modern, belki de en gelişmiş üyeleridirler. Tüm bu bilgiler ışığında;  baş tipli omurganın kurbağa ile ataları kuyruklu su kurbağalar arasında geçit köprüsü oluşturmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Yani Paleozoik’te ortaya çıkarılan kurbağaların hiçbirisinin bu modern üçlü takımı çağrıştıran hiçbir geçiş formuna rastlanılmadığı gibi arada telafi edilemeyecek derecede büyük bir boşluğun bulunması apayrı bir vaka olarak önümüzde durmaktadır.  O halde sizden özellikle rica ediyorum, lütfen kendini bana ata ilan etme. Çünkü tüm bu formların kesinlikle evrim geçirmediği gayet açık bir şekilde ortada dururken kendimle alay edilmesine asla müsaade edemem.

          IV. Masal (Kurbağa-Sürüngen)          

       Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kurbağadan sürüngen meydana gelmiş güya. Tabii bunu duyan sürüngen,  hemen kendine atalık taslayan kurbağaya şöyle demiş;

          -Öyle diyorsun da. Ama şöyle bir geçmişe baktığımda buna benzer atalık iddiaların tekrarını güya omurgasızların omurgalıya, bir balığın dört ayaklı bir yaratık türe (tetrapoda türüne),  uçmayan bir hayvanın ise uçan bir hayvan türüne evrimleştiği şeklinde bir sürü uydurulmuş hikâyelerin gırla gittiğini gördüm.  Peki, bir sürü hikâye uyduruldu da ne oldu, günün sonunda görüldü ki iddia edilen evrimleşme dönüşümlerini doğrulayan tek bir ara form fosil türü bile bulunamamıştır. Kaldı ki yaşayan kurbağalarla sürüngenlerin iskeletleri arasında bariz farklılıkların var olmasının yanı sıra üstüne üstük sürüngenlerin kurbağalardan farklı olarak yumurtaları rahimde yer almaktadır. Tüm bu gerçeklere rağmen birde karşıma çıkmışsın bana atalık taslıyorsun, olacak iş mi?

         Bunun üzerine kurbağa dayanamamış şöyle cevap vermiş;

         -Bak evladım! Seymouria ve Didactes senle benim aramda geçişi sağlayan Permian devri formudurlar, isterseniz bir de bu ikisini bir arada inceleyiverin,  bak o zaman atan olduğumu anlamış olacaksın.  

     Sürüngen cevaben şöyle der;

        -Bir kere adını zikrettiğin formlar Cotylosauria takımından ayaksız sürüngenler olup senin dediğin şekliyle asala Permian döneminde değil bir önceki Pensilvanian devrinde bulunmuşlardır. Hatta memelileri meydana getirdiği iddia edilen Synapsida alt takımının memeli benzeri üyeler de bu devirde görülmüşlerdir. Şimdi soruyorum nasıl oluyor da Seymouria ve Didactes’ler hem benim hem de o devirde yaşamış memelilerin atası olabiliyor. Galiba bir taşta iki kuş vurmak kurnazlığı denen hinlik bu olsa gerektir.

        V. Masal (Sürüngen-Memeli)          

     Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güya memelile, sürüngenlerden evrimleşerek meydana gelmiş. Tabii memeliler dayanamamış atası olduğunu iddia eden sürüngene meramını şöyle dile getirmiş;

         -Bak bir zamanlar siz sürüngenler için de birileri çıkıp habire atanızın kurbağa olduğunu iddia edip kendilerince gülüp eğleniyorlardı. Şimdi görüyorum ki, aynı oyun biz memeliler içinde sahnelenmek istenmekte. Üstüne üstelik benim atam olduğunu iddia ettiğin yetmemiş gibi hızını alamayıp kuşların da atası olduğunu söylüyorsun. Oysa bir koltuğa iki karpuz sığmaz, dolayısıyla bu tür bol keseden atıp tutmalarınıza şaşmamak elde değil. Bir kere memeliler olarak sen dâhil diğer tüm canlılardan anatomik yönden ciddi manada farklılıklarımız söz konusudur. Öyle ki üreme tarzımızdan tutunda gerek sıcakkanlı oluşumuz, gerek diyafram aygıtımızdan kaynaklanan değişik solunum modellerine sahip oluşumuz, gerek tüylerimizin varlığı ve gerekse yavrularımızı emzirme biçimimize kadar bir dizi hayati faaliyetlerimiz sizlerden çok farklıdır. Kaldı ki kendi grubumuzdan ayı, balina, fare veya yarasa gibi memeli türleri arasında bile ciddi farklılıklarımız söz konusudur, üstelik hepimiz aynı jeolojik dönemde ortaya çıkmışız da. Ve bugüne kadar ortaya çıkarılan fosil memelilerin günümüzde yaşayan memelilerle birlikte birebir uyumlu halde tek alt çene kemiğine sahip oldukları gibi orta kulakta yer alan çekiç, örs ve üzengi üçlüsü işitme kemiklerine haiz oluşlarıyla da uyumludurlar. Tüm bu gerçeklere rağmen birde karşıma çıkmış ben senin sürüngen atanım diye ahkâm kesebiliyorsun, bu olacak iş mi? Oysaki sizlerin alt çenenizde en az dört kemik ve işitme cihazınızda ise sadece üzengi denilen küçük bir işitme kemiğinizin varlığı söz konusudur. Hadi tüm bunları yok varsayıp görmezden gelsem de, şayet bana şimdiye kadar iki veya üç çene kemiği veya iki kulak kemiğine sahip geçiş formlarının varlığını gösterip ispatlarsan seni kendime atam olarak kabul etmeye söz veriyorum.  Ama görüyorum ki sen, iddialarını ispatlamak yerine halen inadım inat sendeki alt çenenin her iki yanındaki üçer tane küçük kemiklerin güya biz memelilerin kulağına sıçrayaraktan işitme kemiklerine dönüştürecek bir senaryo ile işi komedi filim hale getirmiş durumdasınız.

      Bunun üzerine sürüngen dayanamamış şöyle cevap vermiş;

         -Bak evladım! Synapsida senle benim aramda geçişi sağlayan form olabilir, isterseniz bu formu da bir inceleyin belki fikrin değişebilir.

      Memeli cevap vermiş;

          -Şayet kendim Synapsida denen canlı türünden evrimleşerek meydana gelmişsem, bir kere bu söz konusu alt sınıf canlı türler sürüngen gruplarından çok önceden yeryüzünde görünmüşlerdir. Dolayısıyla bu durumda ben senden önce dünyaya gelmiş oluyorum ki,   ortada tam da komedi filmlerini aratmayacak bir durum söz konusudur.  Bu nasıl senaryo ise oğullar baba, babalar oğul olmuş bir filimle atalık taslar haldesiniz.  Oysa filim izlemeye hiç de gerek yoktur, baksanıza Halep oradaysa arşın da buradadır.

         VI. Masal (Sürüngen-Kuş)          

      Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kuşlar da sürüngenlerden meydana gelmiş güya. Tabii bu haberi duyan kuşlar hemen kanatlarını çırpıp uçaraktan atası oldukları iddiasında bulunan sürüngenlerin yanına konuverip itirazlarını şöyle dile getirmişler;

          -Olacak iş değil,  bu nasıl bir cüret ki uçmayan bir hayvandan uçan bir hayvan meydana geldi iddiasında bulunabiliyorsunuz, bu iddialarınızı asla kabul etmemiz mümkün değil. Bari hiç olmazsa uçmayan bir canlının tedrici olarak uçacak hale gelecek değişiklikleri ispatlayacak bir ara form gösterseniz de kuşlar olarak bizlerde ikna oluversek.

     Sürüngenler bu durumda şöyle cevap vermişler;

         -Bakınız bu hususta sizlere atası dinazor olan,  daha yeni yeni uçmaya başlayan Arkeopteriks’i atanız olarak örnek gösterebiliriz. Nitekim Arkeopteriks tıpkı sürüngenlerde olduğu gibi kanatlarının kenarında pençe şeklinde yapılar olup fakat göğüs kemiği olmayan, ağzında dişleri ve kuyruğunda omurgası var olan bir canlıdır. Sanırım bu anlattığımız özellikler ikna olmanız için yeterlidir.  

     Kuşlar cevaben şöyle derler;

        -Ortada maalesef ikna edilecek bir durum göremiyoruz. Şayet kendilerinizi bize karşı ata ilan etmek istiyorsanız Arkeopteriks yerine Güney Amerika’da yaşayan hoatzin kuşunu (Opisthocomus hoatzin) örnek gösterseydiniz daha iyi olurdu. Çünkü bu hayvan gençlik döneminde kanatlarında iki pençesi ve küçük bir omurgası ile uçuş yapmakta. Üstüne üstük bu sözünü ettiğimiz canlı türü bir ara formda değil,  sizlerin az önce tek tek saydığınız özelliklere haiz yüzde yüz bir kuştur. Hatta bu tür örnekleri çoğaltabiliriz de. Mesela Afrika’da yaşayan touraco kuşunun (Musophogidae familyasından Touraco coryhaix) genç üyelerinin kanatlarında da pençeler mevcut. Hakeza yine Afrika’da yaşayan deve kuşu (Ostrich) kanatları üç pençeli meşhur bir kuştur. Şunu iyi biliniz ki bize delil diye göstermek istediğiniz pençeler ve omurgalar bizim için asla ölçü değildir.

      Sürüngenler bu durum karşısında şöyle cevap verir;

         -Peki, peki anladık, çokbilmiş gibi konuşuyorsunuz,  bu arada pençe mençe derken işi kaynatıp göğüs kemiği ve dişten hiç bahsetmediniz, doğrusu merak ettik acaba nedendir?

     Kuşlar bu kez şöyle der;

        -Ne yani göğüs kemiğinin (sternum) Arkeopteriks’te olmaması evrimleşme iddialarınız için avantaj kabul ediyorsanız pes doğrusu. Tüm ümitlerinizi kemiğin olup olmadığına bağladıysanız bikere uçabilen memeli yarasalarda kemik var zaten. Kaldı ki şu an ajanslara düşen sizleri şoke edecek bir haberimiz de var.  Şimdi işiteceğiniz bu haberle birlikte kemikten söz ettiğinize bin pişman olacaksınız.  Şöyle ki 1992 yılında bulunan yedinci Arkeopteriks fosilinde sternum’un varlığı gözler önüne sergilenmiştir. Şimdi tam da bu noktada size soruyoruz; bu durumda Arkeopteriks’in hangi yanı ara form, hangi yanı yarı-kuş türüdür?  Maalesef sizin dilinize dolayıp da sternum’u olmadığını ileri sürdüğünüz işte o ara form dediğiniz canlı türünde meğer bariz bir şekilde göğüs kemiği de varmış. Şimdi birde kalkmışsınız hiç sıkılmadan, pişkin pişkin en temel iddianız olan tam uçamayan ara geçit kuş formu diye yutturmaya çalıştığınız Arkeopteriks’i bize delil olarak sunmaktasınız.

       Gelelim diş meselesine.  Günümüz kuşlarında dişin olmaması geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan kuşlarınkinde elbette ki olmayacak anlamına gelmez. Nitekim sizin soyca mensup olduğunuz bir kısım üyelerinizin de dişe sahiplerdi,  keza bir kısmı da dişsiz üyelerdir. Aslında sizler bu konuyu gündeme getirmekle farkında olmadan bizim ekmeğimize yağ sürüp zihnimizi de açmış oluyorsunuz. Hem nasıl ufkumuz açılmış olmasın ki, baksanıza dişe sahip olan kuşların dişi bulunmayanlara göre ilkel ilan etmiş olduğunuzu pratik zekâmızla anında fark ettik bile.  Dahası sizin demenize karşılık fark ettiğimiz kadarıyla öyle anlaşılıyor ki Monotremata (Platypus=Avustralya’ya özgü kendisi kunduza, gagası ördeğe benzer küçük memeli bir hayvan) ve bir kısım memeliler hiçbir şekilde dişe sahip olmadıkları içindir insandan daha gelişmiş sayılmalarını gerektirir. Ki, bu durumda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu misali sizler açısından şimdiye kadar söylediklerinizin tam aksine bir durum ortaya çıkıp böylece  Memeliler insandan türemiştir’ şeklinde sil baştan yeni bir evrim tarihi yazmanız gerekecektir. Gerçekten de şimdiye kadar hayal mahsulü yazmış olduğunuz evrim tarihinize bir göz gezdirdiğimizde yumurtlayan veya gagalı olan memelilerin Pleistosen dönemine kadar hiç piyasada görülmedikleri şeklinde bir tablo ortaya koymakla ortada doldurulamayacak derecede çok büyük bir boşluk zaman diliminin varlığını görüyoruz. Belli ki bu söz konusu büyük boşluk zaman diliminde ‘doğuran memeli’nin görünmesinden 150 milyon sonrasına tekabül etmektedir ki, bu tam manasıyla taban tabana zıt çelişikliğinizi gözler önüne seren bir durumdur.  En iyisi mi sizler bu çelişik durumunuzdan kurtulmanız için sil baştan yeni bir evrim tarihi yazmaya başlasanız iyi olur, en azından işi daha da sarpa sardırmaktan kurtulmuş olursunuz. 

      Her neyse, sizler yeni evrim tarihi yazmak için düşüne durun,  asıl sizlere duyuracağımız yeni bir bomba haberimiz daha var ki, belki de bu haber sizleri yeni bir evrim tarihi yazmaktan vazgeçtireceği gibi habire bizlere Arkeopteriks’i ara form olarak takdim etmenize de bin pişman olacağınız bir bomba haber olacaktır.  

      Bu durum karşısında sürüngenleri büyük merak sarıp şöyle sual ederler:

          -Neymiş o bomba haberiniz?

       Kuşlar cevaben bomba haberi şu şekilde duyururlar:

       Ey Sürüngenler! Bir an evvel aklınızı başınıza toplayın. Bakın 1977 yılında Yale üniversitesi Profesörlerinden John Ostrom bir makale yayınladı. Nitekim bu makalesiyle Arkeopteriks’in bulunduğu jeolojik sütundan (Jura) daha eski katmanlar arasında gerçek anlamda kuş fosili bulunduğunu cümle âleme bildirmiş bile.  İşte delilse, asıl delil buna derler, dikkat edin ara form bulundu demiyor,  gerçek bir kuş fosilinin bulunduğundan söz ediyor. Dolayısıyla artık Arkeopteriks’i bu noktadan sonra ara form olarak sunmanız abesle iştigal bir tutum olacaktır. Çünkü delil olarak sunduğunuz o hayvan aslında tüylerinin ve kanatlarının olması hasebiyle ara formda bir kuş değil tam dört dörtlük diyebileceğimiz gerçek anlamda basbayağı bizim gibi bir kuştur. Öyle ki,  bu söz konusu kuş aynı zamanda bizim gibi sıcakkanlı tüylüdür de, asla sürüngenler ve dinozorlar gibi soğukkanlı değildir.  Şu bir gerçek Arkeopteriks’i ara form olarak ilan etmekle tüm kuşlara da saygısızlık etmiş oluyorsunuz. Siz siz olun Arkeopteriks’i uçan sürüngenlerden (petrosaur’lar) ya da karada yaşayan diğer sürüngenlerden evrimleştiği şeklinde kafanıza yerleştirdiğiniz düşünceleri silmeye bakın. Hem kaldı ki sizler içinde aynı saygısızlık durum söz konusu olabiliyor. Nitekim kendi içinizde ki türlerinizin jeolojik gelişim evrelerine bir bakın mevcut bulunan türlerden bir bakıyorsun dört parmaktan dördüncüsünün çok uzun olmasına binaen kanat zarını desteklediğini gösterecek herhangi bir emare olmadığı gibi dördüncü parmağın kademeli bir şekilde uzadığını gösteren herhangi bir ara formda yoktur.  İşte kendi aranızda bile böylesi bir ara forma rastlanılmaması bütün iddialarınızı çürütmeye ziyadesiyle yeter artar da.

        Şayet bu dediklerimize de ikna olmadıysanız, alın size bir başka delil daha.  Şöyle ki; 1996 yılında Çin’de bulunan 130 milyon yaşında ki Liaoningornis kuş fosili ile Archaepteryx’ten 30 milyon yıl daha genç Eoalulavis kuş fosil kardeşimizi de sizlere bariz bir delil örnek verebiliriz pekâlâ. Yani her ikisi de günümüzde yaşayan kuşlardan hiçbir farkı olmayan can dostlarımızdır. Dolayısıyla verdiğimiz tüm bu örneklerden sonra artık gönül rahatlığıyla şunu deriz ki:  Archaepteryx (Arkeopteriks)’in bir ara form olmayıp nesli tükenmiş bir kuş kardeşimizdir.  

       Bu arada şunu da belirtmekte yarar var,  kuş türleri ile ve dinozor kafa yapıları arasında zerre miskal benzerlik olmadığı halde kimi zaman iki de bir kuşların dinozorlardan meydana geldiği iddialarınızdan da vazgeçseniz iyi olur. Çünkü sözü edilen tüylü dinozor fosilinin (Çin’de bulunduğu iddia edilen Sinosauropteryx fosili) gerçek anlamda kuşların aerodinamik işlevine sahip özelliklerini taşımadığı,  hatta kuşlarda ki gibi kanat tüylerinin gerektiğinde eski şeklini alabilen, gerektiğinde hafifçe kaldırma kuvveti yapan özelliklerinin hiçbirini içermediği ortaya çıkmıştır. Hakeza diş özellikleri de öyledir. Zira dişli kuşların üst dişleri düz ve geniş köklü olmasına rağmen dinozorların diş yapıları tam aksine marangoz testeresi gibi girintili çıkıntılı olup,  kök yapısı ise dardır. Hatta bilek kemikleri arasında bile bariz bir şekilde uyuşmazlık söz konusudur.

        VII. Masal (Böcek yiyen ve uçmayan memeli-Yarasa)          

            Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, birileri çıkıp yarasaların güya köstebek, kır faresi ve kirpi gibi böcek yiyen hayvanlar ve uçmayan bir memeliden türemiş oldukları zırvasından bulunmuş.  Hani yerin kulağı vardır denilir ya hep, aynen öyle de bunu duyan yarasalardan birinin hemen yanlarına konup itirazı şu şekilde olmuş.  Demiş ki;         

        -Olacak iş değil,  bikere benim yukarıda sıraladığınız canlı türlerine göre kıyasladığınızda, benim beş parmaktan dördünün normal el ve kanat zarını destekleyenlere göre kıyas edildiğinde çok daha uzun olduğu görülecektir. Kaldı ki benim ne böcek yiyen türden bir ataya ne de uçmayan bir memeli atasına ihtiyacım vardır.  Zahmet edipte şayet fosil kayıtlarını tek tek ayıklayıp incelemiş olsaydınız benim atamın takriben 50 milyon yaşında olduğu tahmin edilen kayalar arasında bulunan en eski fosil yarasası Palaeochtropteryx olduğunu görürdünüz. İyi ki de kendi ata fosilimi bulmuşlar. Çünkü bulunan bu yarasa fosili sayesinde yüzde yüz benim soyumdan olan yarasadan başkası olmadığı ortaya çıkmıştır. Anlaşılan o ki,  dedikodu piyasasına servis edilen benim atam diye sunduğunuz varlıklardan hiçbirinin uzuvlarını oluşturacak hiçbir ara form fosil kayıtları ortada yok gözükmektedir. Hatta aynı durum kemiriciler ve fareler içinde öyle olup bunların da atalarının orijiniyle alakalı hiçbir ara form izine rastlanılmamıştır. Kelimenin tam anlamıyla ara form denen hadise karşımıza hep karanlıkta kalan esrarengiz bir sır perdesi olarak çıkmıştır hep. Hem kaldı ki değil bizler, Yüce Allah’ın (c.c)  tüm yarattıkları canlılar arasında sadece eşrefi mahlûkat ilan ettiği insanı bile kendini kafanıza göre hayvan kategorisine dâhil ederekten primatlar (maymunlar) takımı içerisine konumlandırıp bu alengirli meseleyi ileri boyutlara taşımış olduğunuzu görüyorum. Nitekim aşağıdaki tabloya baktığımızda Prosimianların (ilkel maymunların), buna insanda dâhil tüm primatların ataları olduğundan dem vurulmakta. Hatta bundan da öte primatların güya insektivör (böcek yiyenler) soyundan geldiğinden de dem vurulmakta. Hadi ben yarasa olarak sonuçta kendim bir hayvan yaratığı olduğum her halimden besbellidir, peki ya bizimle taban tabana zıt, üstelik Yüce Allah (c.c)  tarafından da eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın atasını durduk yere hayvan kategorisinde maymun ilan etmenize ne demeli? Daha da hızınızı alamayıp primatları böcek yiyenlerle ilişkilendirilmenize ne demeli? Belli ki ortada tuhaf,  bir o kadar da çarpık hayali göstermelik bir tablo var. Oysaki fosil kayıtlarında böcek yiyenlerden primatlara geçişi gösteren ara formlar olmadığı halde kendinizce hayal mahsulü oluşturduğunuz böylesi göstermelik bir tabloyla ilişkilendirme cüretini gösterebiliyorsunuz da. Hakeza aynı durum ilkel maymunların hem Güney Amerika maymunlarıyla hem de eski dünya maymunları (Catarrhina) arasında da böyle bir geçiş formu yoktur. Belli ki bu sınıflandırmadan böcek, maymun işin bahanesi gibi gözüküyor.  Dahası asıl maksadınız bir punduna getirip, Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat (yaratılmışların en üstü)  ilan edilen insanı hayvan kategorisine dâhil ederekten atasını maymun olduğunu ilan etmek olduğu her halinizden besbellidir.  

 

Takım

Primatlar (maymunlar)

Alt takım I

1-Prosimian (ilkel maymunlar)

2-Lemur (uzun kollular)

3-Loris ((Toparlak vücutlular)

4-Tersier (uzun kollu ve uzun bacaklılar)

Alt Takım II

Anthropoidea (Dik yürüyen maymunlar)

1-Platyrrhina-Yassı kemikliler(Yenidünya veya Güney Amerika maymunlar)

2-Catarrhina-Yuvarlak, uzun kemikliler (Eski dünya maymunları)

a-Apes (İleri yapılı maymunlar: Gibbon, orangutan, şempanze, goril, babon)

b-İnsan

Tablo-Primat sınıfının sınıflandırılması.

   Ben bir yarasa olarak yukarıda ki tablodan hareketle Lemurların (uzun kolluların) nasıl ortaya çıktığını işin uzmanı Paleontolojistler bile açıklayamazken ama sizlere baktığımda görüyorum ki gayet pişkin pişkin maşallah herkese kulp takmakta mahir elemanlar olarak haddinizi aşıp görüş bildirebiliyorsunuz. Bari hiç olmazsa Güney Amerika Maymunlarına kulp takmasaydınız fenamı olurdu,  baksanıza kulp taktığınız bu söz konusu hayvanlarda yeryüzünde ilk göründükleri haliyle günümüzdeki maymunların aynısıdırlar.  Hakeza eski dünya maymunları için de durum vaziyet aynıdır.  Nitekim bunların da atalarını şimdiye kadar bulan bir babayiğit ortaya çıkmadığı gibi eski dünya maymunlar için de ara form kabul edilecek türden Eosen zaman dilimine ait herhangi bir fosil kaydı bulunamamıştır. Sadece ortada varsayım olarak dik yürüyen maymunların en gelişmişi yaftasıyla şempanze, orangutan ve goril gibi üyelerin ataları olduğu söylenen Dryopithecus’un (ileri yapılı fosil maymunun) Afrika, Avrupa ve Asya’da fosil halde olduğu farz edilmektedir. Dikkat edin bilim adamları bu hususta farzımuhal ifadesi kullanmakta, yani kesinlik kazanmayan bir ihtimal öngörüsünde bulunuyorlar. Dolayısıyla siz siz olun hiç boşa heveslenmeyin, buradan da sizlere asla bir ekmek çıkmayacaktır. Şu bir gerçek görünen köy kılavuz istemez. Bilim dünyasında ütopik masallara asla itibar edilmeyeceğinden kendinizi hayali tablolarla oyalamakla boşa kürek sallamış oluyorsunuz.  

    VIII. Masal (İlk hominid Ramapıthecus-İnsan)          

   Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ben ilk insansı yarı maymun  (hominid)  olan Ramapıthecus’tan (uzun kollu maymun) meydana gelmişim güya. Tabii eşref-i mahlûkat bir insan olarak bu masalı dinler dinlemez şöyle tepki vermişim;

       -Olacak gibi değil,  vallahi bu anlatılan masallarla biliniz ki anne karnında dokuz ay yolculuğumun ardından dünyaya geldiğime geleceğime bin pişman ediyorsunuz. Madem öyle ileri yapılı maymunlardan (ape) insana geçit teşkil ettiğini iddia ettiğiniz Ramapıthecus’la benim aramda yüzde yüze yakın ortak yönlerimizin olması gerekmez miydi? Şayet bu hayvanın ön kanina dişi ve kesici dişleri, benim diğer yan dişlerle uyumlu olmasından hareketle onun soyundan geldiğimi söylemek istiyorsanız bu bir iftiradan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Şimdi birde kalkmış benimle onun arasında sadece birkaç diş ve iki parçadan oluşmuş eksik bir çene kemiği (mandibula) üzerine balıklama dalmanız yetmemiş gibi birde üstüne üstük bunlara ilaveten hayali çizimlerle de işte ilk hominid (insan) Ramapithecus budur iddiasında bulunma pervasızlığını gösterebiliyorsunuz. Hiç boşa heveslenmeyin,  şunu iyi biliniz ki ne ilk homonoid (insan) fosillerinden ne ileri yapılı maymun (ape) fosillerinden ne de yarı maymun dediğiniz fosiller arasından tereyağından kıl çeker gibi işte şu insanın atası diyebileceğiz bir tane olsun tek bir ara form gösteremeyeceksiniz. Zaten gösterebileceğiniz tek bir ara form fosil kayıtlarında da yoktur. Nitekim Eckhardt ismiyle meşhur bir bilim adamı Dryopithecus’a (fosil apese) ait iki tür ile hominid diye kabul edilen uzun kollu maymun türünün fosil dişleri üzerinde yaptığı birtakım analiz çalışmaları neticesinde 24 farklı ölçüm verileri elde etmiştir. Anlaşılan o ki, elde edilen farklı ölçümler bile Ramapıthecus’un bir hominid olmadığını tek başına çürütmeye yeter, artar da. Bu demektir ki diş ve çene karakterleri aynı tür içerisinde bile değişiklik gösterebiliyor. Belli ki bunları bilmesek, bizlere içi boş masalları gerçek yaşanmış öyküymüş gibi yutturacakmışsınız.

       Hiç boşa heveslenmeyin alın size bir bomba haber daha. Bakın, bir spiker; “Yakın bir zamanda Habeşistan’da yüksek yerlerde yaşamakta olan bir babon türü maymun ortaya çıkarılmıştır…” diye haber bültenini sunduğunda sizleri bilemem ama ben bu haberi işittiğim de doğrusu heyecana kapılmaktan kendimi almadım. Hem heyecanlanmamak ne mümkün, baksanıza haber bültenlerine konu olup da bulunan bu hayvan Theropithecus galada olup ağız kısmında ki ön kesici dişler Afrika maymununkinden çok daha küçük ve farklı yapıda olmanın yanı sıra yan dişleri de çok sıkı bir haldedir, çiğneme kasları ise kuvvetli ve aynı zamanda az derinlikte bir siması olan Babon’un tıpa tıp aynısıdır.  Yani Babon’dan başkası değildir. Ayrıca bu yaratığın insana benzeyen diğer özellikleri de tıpkı Ramapithecus ve Australopithecus’la tıpa tıp aynıdır.  Peki, bu durumda adama sormazlar mı, madem bu hayvan günümüzde yaşamakta olan bir babon,  hem madem genetik yönden insanla taban tabana zıt bir yaratık,  o halde bu durumda bir takım diş ve çene özelliklerine bakaraktan hala Ramapithecus’un bir hominid olduğunu iddia ediyorsanız,  pes doğrusu.

       Netice itibariyle gelinen noktada eldeki veriler Eckhardt’i haklı çıkarmaktadır. Zira Eckhardt ismiyle meşhur bir araştırmacı kesin bir dille uzun kollu maymunun hominid olmadığını yalanlamakta kalmayıp, bunun olsa olsa galada babonlarına benzeyen ya bir maymun, ya da ileri yapılı maymun (ape) olsa gerektir demektedir. Nitekim Australopithecus, insan ve maymun üçlüsü arasında ciddi manada kapatılmayacak büyük bir boşluğun olduğunu düşündüğümüzde ilk hominid diye ilan edilen söz konusu varlıkların insan olmadığı gün gibi aşikâr ortada her şey zaten.

      IX. Masal (Australopithecus -İnsan)          

       Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, dik yürüyen veya iki ayaklı Güneyli maymun denilen Australopithecus benim atammış güya. Olacak iş değil,   yukarıda anlatılan sekizinci masaldan kurtulalım derken şimdi de dokuzuncuyla karşı karşıya kalmış durumdayız. Dahası bu kez yağmurdan kaçıp doluya tutulmak denen uyduruk yeni bir masalla karşı karşıyayız.  Tabii böylesi bir tepkiyle karşılık verince masalın kahramanları dönüp bana şöyle dediler;

          -Böylesi tepki göstermene hiçte gerek yoktur. Şuan bizim göstereceğimiz örnekleri bir incelerseniz Australopithecus’un kafatası özellikleri itibariyle ileri yapılı maymunlardan orangutan ve şempanzeye benzediğini, dişlerinin ise insana benzediğini görürsünüz.

       Bunun üzerine onlardan müsaade isteyip incelemeye koyuldum. Derken bilimsel çalışmaları inceledikten sonra tekrar yanlarına gelip onlara cevaben şöyle dedim;

          -Peki, iyi hoş bir şeyler söylüyorsunuz da, Dart ismiyle meşhur bir araştırmacı tarafından bulunan Australopithecus africanus’un dişleri üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde dişlerin ince yapılı, küçük dişli ve aynı zamanda küçük çeneli olduğu belirlenmiştir. Diğer Australopithecus’un bir değişik türü olan Australopithecus robus’un ise büyük dişli, kalın çeneli, üst şakak kemiklerinin tıpkı goril ve orangutan gibi çıkıntılı olduğu anlaşılmıştır. Üstelik bu Australopithecus’un her iki türünün de insan beyninin 1/3’ü kadar olduğu (yani gorilinki gibi 500 cc. hacminde), hatta çene yapılarının da gorilinkiyle benzer olduğu tespit edilmiştir. Dişlerin de insandan ziyade daha çok orangutan ve şempanzeyle uyum arz etmektedir. Yetmedi Australopithecus’un el, bilek, ayak, omuz, topuk ve leğen kemikleri üzerinde yapılan istatistik ve analiz çalışmaları sonucunda edindiğim bulgulara göre de; bu söz konusu yaratığın insan gibi dik yürüyemeyen ve aynı zamanda iki ayaklı olmayan, özellikle iskelet yapısının bugün yaşayan formlardan orangutana benzerlik gösterdiği belirlenmiştir. Öyle anlaşılıyor ki;  delil diye sunduğunuz yaratık ne sizin işinize yarıyor, ne de bizim işimize. Yani Australopithecus ne insana ait geçiş formu ne de ileri yapılı maymunlara ait bir geçiş formudur. Daha çok günümüzde yaşayan yukarıda bahsettiğimiz Theropithecus galada adlı babon ile diş, çene ve yüzce benzer orangutan veya şempanzeye benzeyen bir yaratık gibi gözükmektedir.

       X. Masal (Java adamı -İnsan)          

   Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Java adamı (Pithecanthropus erectus)  güya maymun ila insan arası varlık olup bizim atamızmış. Gülesin mi ağlayasın mı dediğimde uyduruk masalın kahramanları bana diyorlar ki;

        -Bizi ne diye ikide bir timsah gözyaşları eşliğinde alaya alıp gülüp durursun,  Java adamı varsa vardır. Bizim bildiğimiz kadarıyla bu iş için Hollandalı fizikçi Dr. Dubois seferber olmuş bile. Öyle ki kendisi Doğu Hint adalarına seferber olduğunda oralarda 1891 yılında Trinil köyü civarının Solo ırmağı kenarında kalın kaşlı yassı alınlı takriben 900 c.c. hacimlik kafatası kemikleri bulmuştur. Hatta kafatası kemiği bulduğu yerden bir yıl sonra da 16 metre uzaklıkta kalça kemiği bulup çalışmalarına bir yenisini daha eklemiş oldu. Ne yani bulunan bu kemik parçalarına da mı inanmayacaksınız.

   Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;

     -Allah iyiliğinizi versin, Dr. Dubois dediğiniz adam günümüz insanınkinin 2/3’si kadar olan kafatası kemiklerini bulduğu zaman adına dik yürüyen maymun anlamına gelen ‘Pithecanthropus erectus’ ismini verdiğini bizde biliyoruz, hatta aynı yıllar içerisinde iki büyük azı dişin yanı sıra bir küçük azı dişi daha bulduğunu da biliyoruz. Hakeza sizin de belirttiğiniz gibi bir yıl sonra geçtiğinde hızını alamayıp Pithecanthropus erectus’u bulduğu yere uzaklıkta 16 mesafede insan uyluk kemiğine benzer bir kalça kemiğini de bulduğunu biliyoruz. Bulmasına bulsun elbette bir şey demiyoruz, amma velâkin değişik zamanlarda ve birbirine yakın mesafelerde elde ettiği değişik parçalardan ibaret bir karışımın aynı adama ait olduğu iddiasına itirazımız vardır. Kaldı ki sizin bilmediğiniz, fakat bizim bildiğimiz bir şey daha var ki, o da Dubois o aralarda Wadjak yakınlarında günümüz insanın beyin hacmi ile eşit kafataslarını bulmuşlar bulmasına ama her nedense bunu açıklamayı herkesten gizlemiş durumdalardır.. Belki de gizlemekte haklıydılar. Çünkü daha evvel karma karışık kemik ve diş parçalarından müteşekkil Java adamı (Pithecanthropus erectus),  maymun ila insan arası fosil bir varlık olarak alelacele ilan edilip ok yaydan çıkmıştı bikere. Dolayısıyla malumun ilanı denen bu söylemden dönüş olamazdı,  aksi halde tükürdüğünü yalamak gibi bir durum hâsıl olacaktı. Ne zaman ki Dubois cesaretini toplayıp de kendini açıklayacak halde hisseder,  ancak ve ancak 30 yıl bir zaman sonra kafataslarından söz edebilmiştir. Hatta ve hatta ölümünden önce Java adımının büyük bir gibbon maymun olduğunu itiraf etmiş de.  Ama gel gör ki geç kalınmış bir itiraftı, ne işe yarardı ki, nitekim evrimci arkadaşlarınca önceki söylemleri esas alınıp Java adamı olarak halen takdim edilmeye devam edilmekte.  

        Evrimciler inatla söylemlerine devam ede duruşunlar, gerçek şu ki Java adamı denilen masal kahramanı aslında şempanze veya goril tipi bir maymundan başkası değildir.  Hem kaldı ki ortaya konan önceki karma çorman parçaların her biri ayrı bir delil olarak sunulsaydı, mesela bulunan uyluk kemiği bulgusunun günümüz insanına benzediğinden dolayı belki insandır diyebilirdik. Hakeza bulunan diğer kafatası bulgusunun da maymuna benzediğinden dolayı da belki maymundur diyebilirdik. Fakat gel gör ki kazın ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Baksanıza kafatası başka bir yerde, diğer leğen kemiği ise ondan metrelerce uzakta başka bir yerde bulunuyor. Öyle anlaşılıyor ki ortada insana ve maymuna benzer parçalar sonradan bir araya getirilip birleştirilerekten al sizlere “Java adamı” diye sunulmuş cinsten bariz bir şekilde sahtekârlık örneği bir durum söz konusudur.

      XI. Masal (Nebraska adamı -İnsan)          

   Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, birilerince Nebraska adamı (Hesperopıthecus haroldcooki) maymun ila insan arası bir varlık ilan edilip, bizim atamızmış güya. Amiyane tabirle de olsa içimden “Hoppala,  buyur biraz da burdan yak”  diyesim geliyor. Düşünsenize daha Java adamı iddiasının harareti soğumadan yeni bir komediyle acaba yine karşı karşıya kalır mıyız demeye kalmadan yine aynı benzer sözlerle bana şu karşılığı verdiler;

      -Nebraska adamı varsa vardır. Ne yani, yine bizi alaya alıp Nebraska adamına damı itiraz edeceksiniz?

  Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;

  -Merak etmeyin bu kez sözümü fazla uzatmayacağım, sadece şunu derim ki, Nebraska adamı dediğiniz adam Henry Fairfield Osborn tarafından Nebraska’da bulunan bir dişten hareketle önümüze konulmuş bir başka sahtekârlık örneğidir. Nitekim yapılan çalışmalar sonucunda bu adam ne yarı maymun, ne de ileri yapılı bir maymundur, tam aksine düpedüz nesli kesilmiş bir prosthennops adında ‘Yabani Amerikan domuz’ olduğu belirlenmiştir. Bize şimdiye kadar işte atalarınız “Maymun” diye diye sunup yeterince oyaladığınız yetmemiş gibi, şimdi de kalkmış maymun yerine bu kez domuzu servis ediyorsunuz. Çıldırmış olmalısınız,  bilmem sizlere daha ne diyeyim ki?

        XII. Masal (Piltdown adamı -İnsan)          

     Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, iddia odur ki; Piltdown adamı (Eanthropus dawson), maymun ile insan arası varlık bir olup bizim atamızmış güya.  Ne diyelim, belli ki bu dünyada atıp tutmanın sınırı yok gibi gözüküyor, yine de birileri her zamanki gibi atıp tutmalarına rağmen şu cevabı verdim:

         -Bakınız,  Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson adında ikili araştırmacı güya define bulmuşçasına yaşının takriben 500.000 yıl olduğunu belirttikleri maymuna benzer bir çene ile insanınkine benzer kafatası fosil bulduklarını ilan edivermişlerdi. Ama sevinçleri pek fazla sürmeden değim yerindeyse hevesleri kursaklarında kaldı. Zira 1950 yılında hem kemiğin gömüldüğü toprağın içerdiği flor miktarını belirleyen hem de fosil kemiklerin toprakta kalış zamanına paralel olarak biriken florun nispi yaşını tayin eden metot geliştirilmenin sayesinde kemiklerin topraktan emdikleri fluorid miktarı ölçülebiliyordu. İşte British Museum’un Paleontoloji bölümünden Kenet Oakley’in yaptığı bu flor testi metodu sayesinde Piltdown adamı dedikleri adama ait çene kemiklerinin fluorid içermediği, dolayısıyla toprakta bir yıl bile kalmadığı belirlenmiştir. Sadece bulunan bulgular içerisinde kafatası fluorid (flor) madde içeriyordu ki,  bu da öyle iddia ettikleri şekliyle öyle üzerinden 500.000 yıl geçmiş bir zaman dilimi değildi,  bilakis üzerinden birkaç bin yıl geçen bir kafatası olduğu belirlenmiştir. Böylece kemikler üzerinde yapılan testlerden çıkan ilk sonuçlar şüpheleri daha da derinleştirmeye yetmiştir.  Baktılar ki, işler sarpa sarıp hevesleri kursaklarında kalacak gibi gözüküyor, bu kez kemikler üzerinde nasıl kamuflaj yaparız babından kafa yoracaklarıdır,  derken kemikleri eskiye ait olduğu imajı vermek adına demir tuzlarıyla oksitleyip (Potasyum-dikromat ile lekelendirme) arkeolojik görünüm vermeyi deneyeceklerdir. Yetmedi bu arada kamuflaj malzemesi olarak dişleri de çene kemiğine yerleştireceklerdir.  Peki, yerleştirdiler de ne oldu, sonradan monte ettikleri dişlerin eğelediklerinin foyası ortaya çıktığı gibi, fosillerin yanı başında bulunduğunu iddia ettikleri Piltdown adamına ait ilkel araçların da çelik aletlerle törpülenmiş fason aletler olduğu foyası ortaya çıkmıştır.

  Kelimenin tam anlamıyla Piltdown adamı da diğerlerinde olduğu gibi bu da tam tamına sahtekârlık örneği olarak karşımıza çıkmış durumda.  Dahası adam diye sundukları yaratık orangutan çenesi ile insan kafatası bir araya getirilip maymun-insan arası süsü verilmeye çalışılan sahte masal kahramanından başkası değilmiş meğer. Tabii tüm bu kamuflaj foyaları ifşa olunca 40 yıl boyunca British Museum’de sergilenen Piltdown adamı nihayetinde bir daha sergilenmemek üzere ortadan kaldırılabilmiştir. Böylece bu efsanede burada noktalanmış olur.

      XIII. Masal (Pekin adamı -İnsan)          

        Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ağzı usulüne uygun geçme iple bağlı, ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış mühürlü bez torba içerisinden etiketi üzerine;

        “-Yer: Çin’in Pekin şehri yakınında bulunan bir çukur.

         Tarih:1921.

         Delil:2 adet azı dişi.

         Delili bulan: Dr. David son Black” yazılı delil poşeti içerisinden ‘Pekin adamı’ ismiyle bildirilen adama ait iki azı dişi fosili çıkmıştır. Aradan çok geçmeden yine ağzı usulüne uygun geçme iple bağlı, ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış bir başka ikinci mühürlü bez torba içerisinden de etiketi üzerine; “Kazı ile görevli Çin Paleontolojisi Dr. W. C:Pei. Tarafından 1927 yılında üçüncü azı dişi ve 1928 yılında kafatası parçaları ile iki alt çene kemiği bulunmuştur” yazılı delil poşeti çıkıp işin uzmanlarınca incelenmeye alınmıştır. Derken bu ikinci delil poşetine ait bulgulardan bir şekilde haberdar olan Dr. Davidson Black tarafından hemen alelacele hazırlanan bir müzekkere yazısıyla gönderilen son eldeki bulgularında Pekin adamına ait olduğu bildirilmiştir. Doğrusu Dr. Davidson’un bu aceleciliğini anlamış değiliz. Ne de olsa uzmanlar Pekin adamına ait olduğu iddia edilen numuneleri inceledikten sonra bulgular neyi gösteriyorsa ona göre raporlandıracaklardır zaten. Dolayısıyla, eğer işin rapor aşamasına daha gelmeden hemen ekibiyle birlikte müzekkere yazısıyla:

       - Pekin adamına ait fosillerin kalker kayalıkların yüzeyinde bir mağarada bulunduğunu,

       - Daha sonraları bu mağara tavanının çöküp fosillerin üzerini kapladığını,

        -Her iki mühürlü torbadan çıkan biyolojik bulguların da aynı adama ait olduğunu bildirmekle uzmanların analiz çalışmalarını etkileyip yönlendirilebileceklerini sanıyorsalar, analiz sonrası çıkacak sonuçlar karşısında çok büyük hayal kırıklığına uğrayacakları muhakkak. Çünkü biz biliyoruz ki bilim de analitik yaklaşım esastır,  bu yüzden teorik bazda yaklaşımlara pek itibar edilmez. Dolayısıyla ileri sürülen bir takım teori bazında görüşler iddia sahiplerini bağladığından, bu tür ön kabullerin uzmanlar tarafından değerlendirmeye alınmayıp analiz sonuçlarının esas alınması son derece gayet tabii bir durumdur. Nitekim bu işin erbabı uzmanlar analitik çalışmalar neyi gerektiriyorsa hemen olay mahallinin bulduğu yere gidip yerinde incelemek üzere seferber olmuşlar da. Hatta eldeki bulgularla birlikte olay mahalline gidip inceleme çalışmalarına başlanıldığında gerçekten Pekin adamına ait olduğu bildirilen parçaların söz konusu dolgunun yapıldığı yerin muhtelif katmanlarında rastlandığını da gözlemlemişlerdir. Ancak çökmüş mağarada bulunan kafataslarının tümünü parçalanmış halde bulmuşlardı, üstüne üstük alt çeneleri de ortada yok gözüküyordu. Derken olay yeri inceleme uzmanlarından Boule, hemen Pekin adamına ait olduğu bildirilen kafataslarının maymununkine benzediğini tespit ettikten sonra gözlemlerini bir makale şeklinde yayınlamayı ihmal etmez de.  Yayınlanan makaleden de anlaşıldığı üzere fosillerdeki alt çene ve dişlerin ileri yapılı maymunlara (apes-yani orangutan ve şempanze grubuna)  ait olabileceğini bizatihi işin uzmanı arkadaşlarıyla birlikte yerinde şahitlik etmişlerdir.  İyi ki de olay yerinde bu duruma şahit olmuşlar, bu sayede ortada bir hinlik durumun açığa çıkması teşhir edilmiş oldu.  Derken bu olayla birlikte nasıl ki yukarıdaki XI. masalda da bahsedildiği üzere tek bir dişe dayanarak Nebraska adamı ilan edildiyse bu kez Pekin adamı için de benzer ilanın yapılması ister istemez kuşkuları daha da derinleştirmiştir.  Hatta bir ara bu iddianın ilk sahibi Black adında bir araştırmacı, 1934 yılında ölünce bu fikirden vazgeçilir diye düşünülmüştü ama gel gör ki aradan bir zaman sonra bir baktık gelen gideni aratır misali bu kez yerine bir başka isim olarak Franz Weidenreich sahne alacaktır.  Öyle ki Franz Weidenreich,  arkadaşı Pei’nin yaptığı kazılardan çok önce kendince bir takım bulgular elde ederek işe koyulmanın ötesinde daha sonrasında kaybolan kafataslarını baz alaraktan hayal gücüne dayanaraktan kendince Pekin adamı tasarımı çizip fotoğraf haline getirmiş bir isimdir.  Acaba niye fotoğraf hale getirmiş derseniz, insanlar günümüz insanla karşılaştırıp insanın atası olduğunu kanaat getirsinler diyedir elbet. Tabii, hayali çizimlerle fotoğraflaştırma becerisini göstermek iyi hoşta, kazının yapıldığı andan itibaren söz konusu biyolojik bulgular üzerinde yapılan bir takım tahribat ve değişikliklere ne demeli. Hani bu tahribatlar olmasa bu çizimler ve fotoğraflar insanlar için belki bir noktaya kadar inandırıcı olabilirdi. Ama başta da dedik ya, elde edilen tüm fosil kafatası kalıntıları darmadağınık vaziyette bulunmuştu, bu durumda çizimler ne derece inandırıcı olabilirdi ki.  Hadi bu neyse de birde bunun üstüne üstük dağınık halde param parça biyolojik materyalleri birbirine monte edilip alçı türü dolgu maddesi ile tamamlama sahtekârlığı da işin bir bambaşka vahim boyutudur. Sahtekârlık bunla da kalmayıp bir bakıyorsun iki diş hariç diğerlerinin tamamen nasıl olmuşsa ortadan duman olup kaybolmuşluk söz konusudur. Tabii buna da bir kılıf bulacaklar ya,   güya kaybolan dişleri aramışlar da bulamamış diyerekten işi kotarmaya çalışmışlardır.  Ne diyelim işte tüm bu alavere dalavere işlerinden sonra birde üstüne üstük karşımıza çıkıp çok rahatlıkla pişkin pişkin bizlerden Franz Weidenreich’in kendince kafasında oluşturduğu hayal gücüne dayalı tasarıma inanmamızı bekliyorlar.

          Onlar alavere dalavereleriyle bizlerin inanmasını bekleye dursunlar,  bir başka olay yeri inceleme uzmanlarından Valllois’in elde ettiği verilerden hareketle bulunan parçaların mağara kaynaklı olmayıp, aksine haramilerce ve savaş esnasında ganimet toplayan avcılar tarafından taşınmış kafa veya kafa parçaları olabileceği düşüncesi çoktan zihninde oluşmaya başlar da.  Böylece bu işte bir bit kemiği var düşünceler eşliğinde zihninde kuşkular arttıkça diğer araştırmacılarda bu yönde Pekin adamına ait olduğu söylenilen parçaların avcılar tarafından katledilip yendiği noktasında pür dikkat kesileceklerdir. Nitekim elde edilen tüm elde edilen veriler kafataslarının kuvvetli bir darbe ile vurulup beyinlerinin çıkarıldığını gösteriyordu. Hatta olay yerinde yontulmuş taşların bulunması avcıların varlığına işaret ediyordu. Derken Lois Leakey adında bir araştırmacı tüm şüpheleri ortadan kaldıracak bir hamleyle Olduvai Gorge’un 2. nehir yatağında bulduğu;  hem Java adamına hem de Pekin adamına tıpa tıp benzer bir yaratığın aynı dönemde yaşamış olduğunu gösteren bulguları ortaya dökmesiyle birlikte tüm hayalperest evrimcileri şaşırtan bir çıkış yapmış olur.  Yetmedi bu arada sadece biyolojik bulgular değil birde taştan kulübelerin mevcudiyetine de dikkat çekmiştir. Böylece bu çıkışıyla evrimciler adeta köşeye sıkışır halde aynı dönemde yaşamış tüm ‘adam’   müsveddesi örneklerinin her biri nasıl oluyor da birbirinin atası olabilir sorusuna muhatap olacaklardır. İşte tüm bu elde edilen bu bulgular evrimcilerin bir çırpı da iddialarını yerle yeksan ettiği şundan besbellidir ki muhatap oldukları sorular karşısında adeta ezilip büzülerekten bu kez üç maymuna oynar halet-i ruhiye içerisine bürüneceklerdir.

      Malum, bir başka araştırmacı O’Connell ise bu alanla ilgili uzmanların çalışmalarına ışık saçacak nitelikte fosillerin bulunduğu alanda kireç taşı ocağını bulmanın yanı sıra çok sayıda kuvars taşlarının varlığını da tespit etmesiyle birlikte yaptığı çalışmalara daha da bir anlam katmıştır diyebiliriz. Zira Choukoutien denen meskûn mahallin coğrafi konumu gereği bu bölgede kuvars taşlarının olmamasını gerektirirdi zaten. Besbelli ki bir yerlerden buralara inşaatta kullanmak maksadıyla getirilmiş taşlardı bunlar. Hem kaldı ki kül yığınlarının da buralarda görülmesi kireç yakıldığının bariz bir göstergesi sayılmasına yetmiştir. Üstelik O’Connell bunla da yetinmemiş, Pekin adamının kafataslarının bulunduğu yerde insana ait fosillerin varlığına da işaret ederekten bu fosillerin kireç ocağı yanarken üst katmanlardan kayan kireç taşlarının altında kalan parçaların tâ kendisi olduğunu bir şekilde delillendirmiş oluyordu. Öyle ki kayan toprak çöküntüleri aynı anda Pekin adamına ait parçalarının üzerini de örtmüş gözüküyordu.  Derken yapılan çalışmalar ışığında rapor şu şekilde tanzim edilir:

  -Pekin adamı diye sunulan delil aslında eski taş ocağındaki işçiler tarafından avlanarak beyinleri çıkarılmış ya büyük babonlar ya da iri yapılı maymunlardan başkası değildir. Yani pekin adamı senin benim gibi insan tarafından öldürülmüş ve afiyetle beyni yenilmiş bir maymundur.

    Gerçekten de Richard Leakey’in yayınladığı raporlar da en az O’Connell kadar evrim masallarını yerle bir edecek türden raporlardı. Nitekim Richard Leakey oluşturduğu ekibiyle yaptığı kazılarda elde ettiği bir kafatasının Pekin adamından daha son derece ileri düzeyde günümüz insanının kafatasına çok yakın olduğunu ve aynı katmanlarda bulunan kemiklerin ise insana ait bacak kemikleriyle aynı olduğunu tespit etmişlerdir. Böylece bu bulgular ışığında bizim gibi dik yürüyen aynı zamanda sözde masal ataların bulunduğu zamanlardan 2,5 milyon yıl daha eski olduğunu ispatlanmasıyla birlikte tüm evrim masalları tarihin çöplüğüne gömülmüş olunur.

    Aslında bu ve buna benzer daha pek çok yapılan çalışmalar eşliğinde gelinen nokta itibariyle Pekin adamı denen ucube yaratık önce aslı kaybolmuş, sonrasında ise sadece alçıdan yapılmış modelleriyle ayakta kalınmaya çalışılan bir sahte adam hikâyesinden başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle işin uzmanlarınca sahtekârlığı raporlandırılarak gözler önüne serilen bir yaratık türüdür.

       XIV. Masal (Neandertal adamı-İnsan)       

     Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Neandertal adamının yarı dik yürümesi ve insana benzer halde olması hasebiyle hemen evrimciler tarafından geçiş formu ilan edilivermiştir. Oysaki Neanderthal dedikleri adam, meğer bizim gibi tamamen dik yürüyen bir insandan başkası değilmiş. Bakmayın siz onun öyle eğik duruşuna,  bikere eğik kalışı ya D vitamini eksikliğinden,  ya kemik iltihabından ötürü,  ya da sakat oluşundan kaynaklanan maraz bir durumdur. Gerçekten de ortada böyle bir maraz durum olmasa o da bizim gibi dik yürüyen bir insan dememiz gerekecekti. Kaldı ki o sakat haliyle de asla maymunla insan arasında bir geçiş formu değildir. Kelimenin tam anlamıyla Neandertal adamı da tıpkı bizim gibi ölüsünü defneden, yazı yazabilen ve hatta dini inancı olan insanın ta kendisi bir adamdır.  

        Velhâsıl-ı kelam masallardan gerçeğe dönecek olursak tek hakikatin vahiy olduğunu idrak etmiş oluruz.  Nitekim Yüce Allah (c.c); “Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler de, mutlaka: ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz’ diyeceklerdir” (Hicr, 14 – 15) diye beyan buyurmakla yarattığı kullarını hakikate gözlerini açmasını dilemekte.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/fosiller-ve-evrim-masallari-ii-6126-kose-yazisi

23 Eylül 2022 Cuma

DOĞAL SELEKSİYON VE EVRİM


 

   DOĞAL SELEKSİYON VE EVRİM

      SELİM GÜRBÜZER  

      Malum doğal seleksiyon sürecin ilk aşamasında mutasyonla birlikte DNA yapısında ister istemez bir takım bozulmaları beraberinde getiren faktör olabiliyor. Seleksiyonun bundan sonraki süreç aşamalarında ise canlı popülasyonların mesken tuttukları çevre şartlarıyla girdikleri mücadelede adapte olabilme veya olamamaları neticesinde yeni özellikler kazanması şeklinde etken faktör olabiliyor. Ancak seleksiyon için dikkat edin yeni özellikleri kazanma noktasında etken faktör dedik, yani bir başka canlı türüne dönüştürücü etken faktördür demedik. Ki; yeni özellikler edinmede etken faktör hadisesine kimsenin bir itirazı yok zaten. Nitekim kutup ayılarının renginin beyaz olması hem çevre şartlarına adapte olabildiklerinin göstergesi hem de seleksiyonun etken bir faktör olduğunun bir göstergesidir. Ve kutup ayısı da tıpkı dünyanın çeşitli yerlerini mesken tutmuş diğer ayılar gibi bir başka varlığa dönüşmeksizin ayı olarak neslini sürdürmektedir. Bizim itirazımız evrimcilerin canlı türlerinin güya nesilden nesile sürdürülebilir bir şekilde genetik olarak değişime uğrayıp ilk halinden farklı özellikler kazanmasıyla birlikte:

       -Ya ortak atadan varyasyonla evrimleşme gerçekleşeceğine dair bir söylemde bulunuyor olmalarına,

      -Ya insan soyunu tıpkı maymuna dayandırdıkları şekliyle tüm canlı türlerini de kendi cinsleri dışında soylara dayandıracak bir söylem de bulunuyor olmalarına,

       -Ya da bir popülâsyonda mutasyona uğramış güçsüz genlerin diğer genlere nispeten daha az yaşama ve daha az üreme şansına sahip olması gerekir düşüncesinden hareketle zayıf düşmüş canlıların ortamdan elenebileceği söylemin de bulunuyor olmalarınadır.

        Evet, söylemesine söyleniyorlar da,  seleksiyon sürecinde değişikliğe uğrayan canlılar ilk halinden nasıl oluyor da ortak paydada buluşup orta ata ediniyorlar doğrusu bu tür söylemlere şaşmamak elde değil.  Hem dedik ya,  seleksiyonun ilk aşaması olan mutasyon hadisesinin bizatihi kendisi tâ baştan problemli bir faktördür,  dolayısıyla sırasıyla bunu takip eden varyasyon, adaptasyon vs. aşamalarını da bu işin içine kattığımızda seleksiyon sürecinin ortak atalar ortaya koyacak şekilde neticeleneceği iddiasında bulunmak hiçbir bilimsel dayanağı olmayan abesle iştigal bir söylem olacaktır. Onlar mutasyon gibi problemli alanlardan yeni bir canlının üreyeceğinin hayaline kapılıp milyon yılları bekleye dursunlar, oysaki insan genomunda öyle genler var ki çekinik halden baskın hale geldiklerinde öldürücü olabiliyorlar da. Örneğin hemofili geni homozigot hale gelince öldürücü bir hal almaktadır. Bu demektir ki seleksiyonla hemofiliye sebep olan genlerin tamamen elenmesi mümkün değildir. Belli ki seleksiyon popülâsyon içerisinde ancak gen frekansını etkileyen bir faktör olarak iş görmektedir, hiçbir zaman bir türün genetik enformasyonunu zenginleştirici etki yapıp yeni bir canlı türü ortaya koyamamakta. Dolayısıyla evrimcilerin seleksiyon sürecinin başından sonuna tüm aşamalarının neticesinde ümitle bekledikleri yeni bir canlı türünün ortaya çıkacağı yönünde ki hayalleri boşa çıkmaktadır. Zira doğal seleksiyonun insan aklı gibi bilinci yok ki tüm canlıları ortak atada buluşturup yeni canlı tipler türetiversin. Hakeza seleksiyon neyin ortak ata olacağını neyin ortak ata olamayacağını ayırt edecek bir elek düzeneği değil ki canlıların ilk halini eleyip yerine son haliyle bir başka canlı türü ortaya koyabilsin. Maalesef evrimciler aklı olmayan bir etken faktörden medet ummaktalar. Hatta bir bakıyorsun evrimciler değim yerindeyse putlaştırdığı seleksiyondan gücünün üstünde boyundan büyük işlere karışmasını talep edip yeni bir genetik bilgi veya yeni organ yapıları üretmesinin beklentisi içerisine girmekteler. Neyse ki bu yolun çıkmaz olduğunu fark ettiklerinde bir anda 180 derece ‘U’ dönüşü yaparak klasik evrimci tezin babası Darwin’in; ‘Faydalı dönüşümler olmadığı sürece doğal seleksiyonun yapabileceği bir şey yoktur’ diye ileri sürdüğü düşüncesinde karar kılıp bir sürede doğal seleksiyona destek olacak faydalı mutasyon teziyle oyalanacaklardır. Tabii bu arada zavallı seleksiyonun aklı olmadığı için tüm bu olan bitenlere anlam verememektedir. Doğal seleksiyonun zaten aklı olsa hayvanlar âleminde en güçlü yaratık olarak bildiğimiz fil’in insanın oyuncağı olmaması gerekirdi.  Bilakis insanın bizatihi fil hayvanının emrine amade bir varlık olması icap ederdi. Bu demektir ki fiziki güce dayalı üstünlük her daim zayıfları eleyecek bir elek olamayabiliyor. Hatta göç olayında bir kısım canlıların gittikleri yerlere adapta olamamaları hasebiyle seleksiyonla yüzde yüz elenip orada ki meydan tamamen yerleşik popülasyon canlı türlerine kalması icab ederdi.  Ki,  bunun böyle olmadığını oradaki popülasyon yüzde oranlarına baktığımızda pekala görebiliyoruz.  Görüp göreceğimiz istatistik tablolar da anlaşılan o ki dünyada yüzde yüz saf ırk olmadığı gibi yüzde yüz saf gen havuzu da yoktur.

      Göç

      Oğul fertler mensup olduğu popülâsyondan ayrılıp göç ettiklerinde beraberinde beslendikleri gen kaynağını yeni popülâsyonun gen havuzuna taşımaktalar. Mesela sarı saçlı karaktere sahip genler bulundukları popülâsyondan ayrıldıklarında o popülâsyonun gen kaynağındaki sarı saç allel genlere ait frekans değerleri düşüş eğilim göstermektedir. Ancak bu geçici keyfiyettir.  Çünkü doğal seleksiyon bu noktada çevreye uyanın geçebildiği, uyamayanların veya zayıf kalanların durdurulduğu bir çeşit elek aygıtı olarak devreye gireceğinden mevcut gen havuzunun dışında herhangi bir canlı türü ortaya çıkmayacaktır.

       Şurası muhakkak göç olayı sıradan basit bir olay değildir elbet.  Sıradan basit bir olay olsaydı evrimciler hayvanlar âleminde bilhassa kuş ve balıkların gerçekleştirdikleri göç olayları karşısında şaşkına dönüp dillerini yutmamaları gerekirdi. Baksanıza İngiltere’nin Galler bölgesinde yaşayan ve adına kara gagalı yelkovan denen Manx shearwater-Puffinus türünden bir grup kuş cinsi kapalı sandık içerisine konulup, Amerika’nın Massachusetts eyaletine götürüldüğünde birde ne görsünler sandığın kapağını açılıp salıverdiklerinde bu kuşların okyanusları aşaraktan hiç yollarını şaşırmadan vatanlarına tekrar dönüş yaptıkları gözlemlemişlerdir. Hakeza posta güvercinleri de öyledir.  Elbette ki bu durumda seleksiyon faktörü de ne yapsın kendi öz kodlarında göç olayını analizini yapacak elek donanımı ve içgüdü melekesi yok ki göç olayını tersine döndüren bir hadise üretmiş olsun. O halde tam da bu noktada evrimcilere böylesi dilini yuttukları son derece müthiş radar sistemi eşliğinde gerçekleşen göç olayı karşısında doğal seleksiyon dedikleri doğal radar sistemi bu işin neresinde yer almakta diye sormak gerekir.  Sorsak da suspus kalacakları malum. Belli ki kuşların yuvaya dönüşlerini sağlayan güçlü bir içgüdü radar sistemi donanımıyla donatılmaları söz konusudur. Malum,  evrimciler, şu okyanusların derinliklerinde yaşayan balıkların elektrik jeneratör donanımıyla, yunus balıklarının da radar sistemi donanımıyla donatılmaları karşısında da bir kelam etmezler. Belli ki gerek kuşların yollarını şaşırmaksızın gerçekleştirdikleri göç mucizesi gerekse okyanusların derinliklerinde yaşayan balıkların üstün donanımlı radar sistemi karşısında şu çok güvendikleri ayıklayıcı, didikleyici ve seçiciliği ile meşhur doğal seleksiyonun hiçbir dâhili fonksiyonunun ve katkısının olmaması karşısında onların suspus kalmasına ziyadesiyle yetiyor zaten.  Kaldı ki, bu tür olağan üstü akıl sır erdiremediğimiz donatım sistemleri sayesinde yürütülen faaliyetler sadece havada ve denizde gerçekleşmeyip karada da mesela karınca ve arı gibi bir takım hayvanlarda görülen bir durumdur bu. Nitekim arı ve karınca topluluklarına bir bakıyorsun içgüdü donanımları sayesinde son derece karmaşık sosyal organizasyonlar içerisinde faaliyetlerini nesilden nesile değişmeksizin yürüttüklerini görürüz. Ve bu olağan üstü faaliyetlerin tamamı seleksiyon hadisesinden bağımsız olarak bizatihi canlıların biyolojik donatılarında mevcut olan içgüdü melekelerinin ortaya koyduğu faaliyetler olup nesilden nesile bu içgüdü melekeleri değişmeksizin hep aynı kalır da.  Peki, evrimciler sadece olağan üstü mucizevi hadiseler karşında mı sus pus kalıyorlar?  Hiç kuşkusuz mutasyon hadisesinde seleksiyonun yeni bir canlı türü ortaya koyacak şekilde elek tellerinin hiçbir işe yaramadığı durum karşısında da sus pus kala kalmaktalar. 

     Mutasyon       

     Doğal seleksiyonun hiçbir gerçek yenilik meydana getirmediği şundan besbelli; bikere bir popülasyonda siyah saç allel gen frekansı, mutasyonla sarı saç allel gen frekansına dönüştüğünde o popülâsyonda sarı saç allel gen frekansı artış kayd edip, siyah renk geninin ise azalış kayd etmesi seleksiyonun bu durum karşısında herhangi bir işlevselliğinin söz konusu olmadığını gösterir. Kaldı ki bu olayda mutasyonla popülasyon gen frekanslarında değişiklikler görülse de bu demek değildir ki faydalı olduğu iddia edilen mutasyon birikimleriyle yeni bir canlı türü ortaya çıkacak.  Görünen o ki ortaya çıksa çıksa yeni bir canlı türü değil, mikro mutasyonların milyonlar yılı bulacak tedrici birikimiyle yeni bir canlı türünün ortaya çıkacağı beklentisine kapılan Neo Darwinist türünden yeni bir evrimci tayfa türeyiverecektir. Gerçekten de öyle değil mi, baksanıza evrim teorisi de doğuşundan bugüne kendi içinde değişikliğe uğrayarak habire evrimleşmekte. Öyle ki bir yandan evrim teorisinin kurucu babası Darwin’e bir yandan toz kondurulmazken diğer yandan da evrim teorisi kaynağından git gide uzaklaştırılıp genetik ve moleküler biyolojiye uyarılmaya çalışılmakta. Derken klasik Darwin evrim teorisinden Neo-Darwinizm teorisine geçiş yapılaraktan kendi içlerinde evrimleşmiş oluyorlar. Görende zanneder ki klasik Darwinizm ile her şeyi halletmişler de şimdi sıra moleküler biyoloji yoluyla meseleyi halletmeye çalışıyorlar.  Öyle ya, önce klasik evrim teziyle güya balıktan sürüngene dönüştüğü tarzında ileri sürdükleri iddialarına bir açıklık getirip ispatlayıversinler, sonra da dönüp moleküler biyolojiyle ilgili ne söylemeleri gerekiyorsa söyleyecek yüzleri olsun. Baksanıza adamlar, daha ortada fol yok yumurta yok,  bir bakıyorsun hayatını tamamını su içerisinde geçiren bir hayvanın güya evrimleşerek karasal hayvana dönüştüğü hikâyesini sanki gerçek hayatta yaşanmış bir hikâyeymişçesine insanlara yutturmaya çalışmaktalar. Neyse ki evrim tezinin ortaya atılışından bugüne öyle bir noktaya gelindi ki, insanların artık içi boş boş laflara karnı tok hale gelmiş durumda.  İnsanlarda ne yapsın,  evrimi teorisinin ilk ortaya atılışından bugüne evrimciler tarafından sürüngenlerin kuşlara dönüşünü gösteren bir tane olsun geçiş formu gösteremediler.   Zaten öyle bir geçiş formu da yok ki gösterebilsinler,   düşünsenize bir inekten nasıl ki kanat oluşmanın imkân ve ihtimali yoksa, bir solucandan da omurga kemiği oluşmasının elbette ki imkân ve ihtimali yoktur.   Hiç şüphe yoktur ki her yaratılan varlık orijinal yaratılış kodlarıyla neslini devam ettirmekte. Hatta zaman içerisinde seleksiyonla izolasyona uğrayıp da bir başka canlı türüne geçiş durumu da vuku bulmadı, bulmaz da.  

      İzolasyon

      Büyük popülâsyonlar çeşitli nedenlerle mesela dağ, deniz, çöl teşekkülü veya kıtaların ayrılıp kalması vs. gibi hadiseler eşliğinde izole olmuş bir halde küçük popülâsyonlara bölünebildiği gibi aynı zamanda az veya çok izole olmuş farklı gen kaynaklarının meydana gelmesine de sebep teşkil edebiliyor. Nasıl mı? Mesela kahverengi ve sarı saçlı fertlerden meydana gelen bir büyük popülasyon,  izole olaraktan küçük gruplara ayrıldığında sarı saç genin frekansı küçük popülasyonların bir parçasından çok fazla, diğerinde ise çok az değişiklik olarak tezahür etmesi bunun tipik misalini teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki bir türün kendi popülasyon alanı içerisinde kendi içinde belirli bir frekansta değişebilirliği söz konusu olabiliyor. Ve bu değişebilirlik frekans katsayı değerini maksimum 1 olarak kabul edersek, bu durumda bazı canlı türlerinde en minimumu frekans katsayısı değeri 0,01 gibi bir rakama tekabül eden bir izolasyon değerde değişiklik gözlenirken,  bazı türlerde ise en maksimum frekans katsayı değeri 0,9 gibi bir rakama tekabül eden izolasyon değerde bir değişiklik gözlenmekte.  Ancak burada gözlemlenecek olan muhtemel değişebilirlik katsayı değeri esnek olup, ortaya çıkacak olan bu katsayı değerinin sonsuza dek sürdürülebilir bir değişebilirlik özelliği kazanması asla söz konusu olamayacaktır. Hem kaldı ki ortaya çıkabilecek muhtemel gözlemlenebilecek değişiklik de sadece o tür için geçerli olabilecek bir değişiklik olacaktır. Yani bu demektir ki hiçbir türün esneklik ve değişebilirlik özelliği birbirinin aynı olmayacaktır.

         Öyle anlaşılıyor ki,   maksimum veya minimum seviyelerde seyreden değişiklikler bir yere kadar seyredip, zaman içerisinde küçük gruplara ayrılmış olan gen popülasyonları bir şekilde kararlılık sergileyip normal gen frekans katsayı dengesine kavuşabiliyor. Yani bu bir anlamda zaman içerisinde çevreye adapte olmasıyla birlikte dengesine kavuşacak anlamında bir uyumluluktur bu.  Dahası bu durum yeni bir canlı türünün ortaya çıkmasına kapı aralayacak bir izolasyon olmayıp tam aksine azınlık halde bulunduğu çevre içerisinde çevreye adapte olaraktan kendi genetik kodlarını koruyacak tür olarak varlığını devam ettirecek bir durumdur. Hem kaldı ki,   çevreye uyum sağlamakla da popülasyon dengelenebileceği gibi,  suni seleksiyon, melezleşme ve hayvan ıslahı metotlarıyla da bir nebzede olsun popülasyon dengesi sağlanabiliyor. 

      Suni Seleksiyon

      Bilindiği üzere bir takım önüne geçilemeyecek türden mutasyon kaynaklı maraz durumların dışında herhangi bir canlı türünün popülâsyon gen kaynakları insanların isteğine bağlı olarak şekillendirilebiliyor. Böylece dünyaya gelecek olan oğul döllerinin insanlar tarafından seçilmesi yapay seleksiyon diye adlandırılır. Eğer bir seleksiyon insanlar tarafından değil de tabii kanunların akışı içerisinde gerçekleşiyorsa bu seleksiyona doğal seleksiyon denmektedir. Dolayısıyla doğal seleksiyonla bir çevreye adapte olmuş canlıların yaşaması sağlanabilirken, suni seleksiyonla ancak insanlar tarafından işlerine yarayabilecek canlıların gelişmeleri ve soylarının devamı gerçekleşebiliyor. Örneğin; uzun gövdeli ve çok kısa bacaklı yapıda Ancon koyun ırkı tercih edildiğinde bunlar kendi aralarında çaprazlanmaksızın da üretilebiliyor. Yani burada bir suni tohumlama denen suni seleksiyon metodu uygulanmaktadır. Bu arada şunu belirtmekte de fayda var; suni seleksiyon insanın müdahalesine açık bir genetik izolasyon olup, asla bir başka türe dönüşen bir operasyon değildir. Yani yapılmak istenen tüm işlemler o türün kendi içerisinde sınırlı kalmaktadır. Aynı tür içerisindeki varyasyonların orijinini elbette reddetmeyiz, bizim itirazımız farklı bitki ve hayvan türlerinin aynı ortak atadan evrimleşerek meydana geldiği iddiasınadır. Çünkü bunca zengin fosil kayıtlarına rağmen evrimcilerin iddialarını ispatlayacak bugüne dek hiç izole geçiş formlarının varlığını gösterecek bir delil bulunamamıştır. Düşünsenize evrimci tezlere kanmış olsaydık bizler de pekâlâ temcit pilavı gibi balıkların atası omurgalılar olduğunu ikide bir tekrarlayıp duracaktık,  meğer kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, geldiğimiz noktada halen iddialarını doğrulayacak hiçbir geçiş formu bulunamamıştır. Nitekim günümüzde yassı yüzgeçli (Crossopterygian) fosillerine rastlanmakta, ama balıktan kurbağaya geçişi gösteren bir tane olsun ara geçiş formu fosil kaydı ortaya çıkmamıştır. Şimdi sormak gerekir,  bu durumda kim diyebilir ki fosil kayıtları fakir?  Anlaşılan fakir olan fosil kayıtları değil, bilakis ufku dar sığ beyinlerdir.

         Ortak Ata

         Peki ya şu kendilerini modern evrimci olarak lanse edenlere ne demeli,  baksanıza onlara kalırsak tüm insanlık ortak bir atadan türemiş güya.  Eğer öyleyse,    dünyanın çeşitli yerlerinde hiçbir ırkın olmaması gerekirdi.  Dolayısıyla evrimciler ortaya ırk gerçeğini atmak yerine ortak ata tezi ataraktan işi kotaracaklarını zannetmekteler. Oysaki Yüce Allah (c.c)  Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır” (Hucurat, 13) diye beyan buyurmakla insanlığın yaratılış kodlarında ırk gerçeğine işaret etmiştir.  Maalesef gel gör ki evrimciler insanın yaratılış kodlarını inkâr edip bir ırkın diğerinden farklı olma nedenini mutasyon, seleksiyon ve adaptasyon gibi etken unsurlara bağlamaktalar. Aslında hiçte lafı eğmeye,  bükmeye, evirmeye, çevirmeye gerek yoktur, madem tüm insanlığı ortak ataya bağlıyorsunuz,  o halde nasıl olurda ortak atadan bir anda renkleri farklı, dilleri farklı,  tenleri farklı ırklar doğuverir.  Hem kaldı ki ileri sürdükleri ortak ata tezinin kabul görebilmesi için hiçbir ırkın diğerinden bu denli bariz farklılıkların olmaması gerekirdi.  Farklılığa da bahane bulacaklar ya,  onlara göre bir ırk, güya yeni bir türün ilk başlangıcıdır tezini ortaya atacaklardır.  Yetmedi her bir ırkın gelişim kaydedebilmesi içinde hayatla olan mücadelesinden galip gelmesi gerekirmiş, aksi halde doğal seleksiyonla elenip güçlü olanlardan yeni ve daha seçkin olanlar ortaya çıkacakmış. Derken seçkin olanlarda kendi içinde evrimleşip,  yani Homo erectus’tan Homosapiens’e (günümüz insanına), Homo sapiens’ten de arına arına Homo supremus’a (süperman insana)  dönüşecekmiş güya. Malum bir zamanlara okullarda okutulan evrim tarihine göre insanlar ve kuyruksuz maymunlar (apes) aynı ortak bir ata’dan türemişler. Derken bu ortak ata’dan takriben üç milyon önce bir kol ayrılıp evrimleşerekten bugünkü insan haline dönüşmüş. Oysaki bugüne kadar ortak bir atayı gösteren ne bir hayvanın izine rastlanılmış ne de bir fosil kaydı bulunabilmiştir.  Tamamen hayal mahsulü tezler olarak kayıtlara geçmişlerdir.

       Bikere ileri sürdükleri ortak ata tezinin bilim çevrelerinde kabul görebilmesi için aynı ortak atadan türeyen tüm insanlığın aynı ortak dili kullanıyor da olmaları gerekirdi. Ya da diller arası farkın birbirleri arasında bu denli bariz farklılıkların olmaması gerekirdi. Tabii buna da bahane bulacaklar ya,  kabileler bir şekilde ortak atadan ayrılınca ister istemez dil farklılığı doğdu diyeceklerdir. Ne diyelim,  işte sizde görüyorsunuz dilin kemiği yok ya,  ortak atadan çıkan bir dil,  yeni bir dilin türemesinin ilk başlangıcını teşkil edecekmiş güya.  Peki, adama demezler mi ortak atadan önce kabile mi ayrılıp ortaya çıktı, yoksa dil mi ayrılıp ortaya çıktı. Dahası değim yerindeyse yumurta mı önce ortaya çıkıverdi yoksa tavuk mu önce çıkıverdi? Her neyse evrimciler ortaya attıkları ortak ata teziyle ırk mı önce ve dil mi önce ayrıldı sorusunun cevabını vermek için düşüne dursunlar, yaratılış mucizesine inanmış müminler olarak bizler bu sorunun cevabını Yüce Allah’ın kelamında çoktan bulduk bile.  Nitekim Yüce Allah (c.c)  Kur’an-ı Kerim de; “O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da (ayrı olmasında) Onun ayetlerindendir. Hakikat, bunlarda âlimler için elbette ibretler (hikmetler) vardır” (Rûm suresi, ayet 22) diye beyan buyurmakla dillerin de insanlığın yaratılış kodlarında var olduğu gerçeğine işaret etmiştir.  İşte bizim vereceğimiz mucizevi cevap bu, başka daha ne diyebiliriz ki, yaratılan her şey yaratılış kodlarında gizlidir zaten. Bu arada unutmayalım ki hayvanlardaki hırıltı veya havlamayı insanların konuşma diliyle birbirine karıştırmamak gerekir. Zira birinde içgüdüyle hırıltı ve havlama vs. söz konusudur, diğerinde ise akıl ve mantık süzgecinden geçen insan zekâsına dayalı konuşma söz konusudur. Dolayısıyla buradan hayvanların hırıltı ve havlamaların evrimleşerekten insan konuşmasına dönüşmüştür bir çıkarımda bulunmak akla ziyan bir tez ileri sürmekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.

           Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dogal-seleksiyon-ve-evrim-6088-kose-yazisi

16 Eylül 2022 Cuma

POPULASYON GENETİĞİ VE EVRİM


 

        POPULASYON GENETİĞİ VE EVRİM

          SELİM GÜRBÜZER

        Aynı türe ait farklı kalıtsal yapılarda olan bireylerin oluşturduğu topluluklar popülasyon diye tanımlanır. Tabii bu arada popülasyon kavramını sadece tarif etmek yetmez bu arada kendi içerisinde birçok bölümlere ayrılması hasebiyle daha geniş pencereden bakmak gerekir.  Nitekim popülasyona çevre açısından baktığımızda belirli bir bölgeye yayılmış aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluklar  ekolojik popülasyon” başlığı altında tanımlandığını görürüz. Örnek mi? İşte hepimizin bildiği bahçe kertenkele dört ayaklı olup, bu özelliği sayesinde bulunduğu çevrede mükemmel bir şekilde hızla koşabiliyor. Malum ayakları kısacık kertenkelelerde aynı türe ait bireylerin oluştuğu topluluk türüdür. Keza kör yılan aynı vücut yapısına sahip, ancak ayakları hiç yoktur, fakat o da sürüngenler grubuna ait bir üye olarak bulunduğu çevrede hayat yolculuğunu sürdürebiliyor.  İşte sürüngenler çatısı altında yaşayan canlıların bir kısmı uzun veya kısa ayaklı, bir kısmı ise hiç ayak olmamasına rağmen temel ortak özellikleri bakımdan hep aynı gıdayı paylaştıkları gibi, aynı çevre şartlarında hayat mücadelesinin sürdürme kabiliyetine de haizdirler. Anlaşılan Darwin’in; “Güçlülerin çevreye uyum sağlayıp ayakta kaldıklarını, zayıfların ise uyum sağlamayıp yok olduklarını tezini destekleyecek en küçük bir emare gözükmemektedir. Mesela yine bilindiği üzere dağ farelerinin ön ayaklar kısa, arka ayaklar ise uzun yapılıdır. İşte bu ayak yapıları sayesinde sıçramalı bir hamle ile hareket manevrası sergileyebiliyorlar. Yani, evrimcilerin iddia ettikleri şekliyle bu hayvan ön ayakları kısacık kaldığından arka ayakların güç kazanaraktan uzayıp sıçrama kabiliyeti kazanmış değildir. Kaldı ki evrim yoluyla sıçrama kabiliyeti kazanabilmek için üzerinden milyonlarca yılın geçmesi gerekiyor. Kaldı ki bu hayvancağızın çevre şartlarından etkilenmesi kendi tercihi üzerine tayin edilmiş bir seçim de değildir.  Belli ki arka ayakları üzerinde sıçrayacak bir programla yaratıldıkları için diğer birçok canlıda olduğu gibi yürüyememekteler.  Mesela yine aynı kemirici grubuna dâhil ev fareleri de kör oldukları halde hızla koşar adımlarla kaçabilen özellik sergileyebiliyorlar. Derken bu örnekler bize dağ faresinin dağ faresi olarak, ev faresinin de ev faresi kaldığını göstermektedir. Keza yine bir kısım kurbağalar derileriyle solumaktalarken bir kısım kurbağalarda ciğerleri ile solunum yapmakta,  buna rağmen her iki türde aynı grup içerisinde kategorize edilirler.

          Malum, bir başka popülasyon tanımında kendi aralarında üreyebilen canlı topluluklar  Mendel popülâsyonu” başlığı altında başlığı altında tanımlanmakta. Malum rastgele çiftleşen popülasyonlar ‘panmictic popülasyon’ olarak adından söz ettirir. Şayet popülasyonun bireyleri diploid davranış sergiliyorsa bu durumda Mendel çaprazlama oranlarının açılımı kategorisinde değerlendirilebilir pekâlâ.  Aksi takdirde mesela eşeysiz üreme ile çoğalan canlı gruplar bu popülasyonun tanımının dışında kalıp bir başka gen havuzu içerisinde kategorize edilir. Madem hazır gen havuzundan söz etmişken bu kavramın tanımına baktığımızda bir popülâsyona ait bütün bireylerin taşıdığı genlerin toplamına o popülasyonun gen havuzu olarak tanımlandığını görürüz. Bu arada bir popülâsyona ait bütün bireyler kendi aralarında eşit birleşme ve döllenme şansına sahipseler bilhassa büyük popülasyonlarda bu eşitliğin büyük ölçüde sağlandığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

       Gen Havuzu Frekansı

       Elbette ki gerek insan olsun, gerek hayvan ve gerekse bitki topluluklarının her bir ferdi kendi içinde ortak bir gen havuzunun tabii üyeleridir. Buna itirazımız olamaz zaten. Bizim itirazımız bu üçünün de aynı gen havuzdan türedikleri varsayımınadır. Oysa insanlar ortak tek bir temel gen havuzu denilen homosapiens (çeşitli ırklardan müteşekkil insan türü) kategorisine girmekteler. Mesela genus (cins) seviyesinde tüm çakal türleri aynı gen havuzunun üyesidirler. Keza aynı gen havuzuna dâhil olan canlılar aynı zamanda birbirleriyle çiftleşip çoğalabilen üyeler olarak bilinmektedir. Bu yüzden bir bireyin organizmasının kalıtsal yapısına ‘genotip’ denirken, bir populasyonun kalıtsal yapısına ise ‘gen havuzu’ denmektedir. Nitekim insan genomuna ait gen havuzunda kan grupları yönünden baktığımızda A, B,  AB, 0 ve alt grubu kan grubu faktörlerin varlığını görürüz.  Dolayısıyla her bir gen havuzundaki gen frekansı o gen havuzuna geçmişte etki eden bir takım seçicilik (seleksiyon) veya baskın özelliklerine göre değişiklikler gösterebiliyor. Örneğin; Gana’da doğan bir çocuk bulunduğu ortama ait gen havuzunun özelliklerinden etkilenerek belli bir miktarını alabildiği gibi İsveç’teki de bir bakıyorsun bulunduğu ortamın gen havuzundan bir kısım özelikleri kendi bünyesine kattığını görebiliyoruz.  Demek oluyor ki, köken olarak her bir fert mensup olduğu soy ağacının karakterlerini kendi genomunda taşısa da farklı gen havuzlarının bulunduğu ortamların etkisi altında  (doğal seleksiyon) farklı gen frekanslarını da bünyesine katabiliyor. Ancak bu durum yeni türlerin türemesini beraberinde getirecek anlamında bir farklılık oluşturmayacaktır,  bilakis türün kendi içerisinde çeşitlenmeyi beraberinde getiren varyeteler olarak farkını ortaya koyacaktır.  Örnek mi?  Mesela tatlı mısır, cin mısırı, nişastalık mısır, kuş mısır çeşitleri tek bir mısır gen havuzundan köken almalarına rağmen kendi içinde bir takım varyete (çeşit)  zenginliği oluşturması bunun bariz örneklerini teşkil eder. Mesela omurgasızlardan grubundan protozoalar, süngerler, trilobitler, ıstakozlar ve arılar kendi üyesi olduğu gen havuzunun elamanları olarak biyolojik hayatta yerini alırken, omurgalılardan balıklar, kurbağalar, sürüngenler, memeliler ve kuşlarda aynen kendi üyesi oldukları gen havuzundan köken alarak biyolojik hayatta konumlanmış olurlar.  Dolayısıyla birileri ortaya çıkıp da farklı birbirinden köken olarak farklı olan türleri aynı ortak gen havuzuna dâhil ederek bunlar birbirlerinden türemiştir şeklinde ilan etmeye kalkıştığında bu akla ziyan bir tutum olacaktır. Tabii böylelerinin dertleri davaları başka, asıl dertleri insanla maymunu nasıl bir punduna getirip de tek ortak bir gen havuzu kalıbına koyarız hayaliyle yatıp kalkmaktalar.  Dahası bundan da öte tüm canlıların aynı ortak atadan türediğini algı operasyonlarıyla bir punduna getirip insanlara kabul ettirmenin davasını gütmekteler.  Onlar sırça köşklerinde sabah akşam bunun hayaliyle davalarını güde dursunlar, oysaki her canlı türü kendi üyesi olduğu gen havuzunun elemanı olarak biyolojik hayatın içerisinde konumlandığı gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. İşte bu gerçekler ışığında bizim doğal seleksiyona bakışımız canlı türlerin kendi kökeninden koparmaksızın seçicilik üstlenmiş bir yapı olduğu yönünde gözüyle bir bakış açısı olup,  asla doğal seleksiyonu canlıları evrimleştirip kökeninden farklı yapılara dönüştüren bir yapı olarak görmüyoruz. Zaten ortada böyle ince eleyip sık dokuyan bir seçme ve seçilmeye yönelik bir delil olmadığı gibi,  hiç kimse böylesi abluka altına alıcı kuşatıcı bir doğal seleksiyon yöntemiyle yeni bir canlı üretemez de. Her ne kadar her türden canlıların gen havuzundaki frekanslarında inişli çıkışlı sapmalar görülse de nihayetinde belirli noktadan sonra bir adam öteye geçemeyecek şekilde kendi içinde sınırlı inişli çıkışlı eğriler olarak kala kalmakta.  Böylece bir şekilde her tür kendi popülasyonu yönünde kararlılık sergilemiş olur. Nitekim:

    -Bir popülâsyona dışardan göç akımı yoksa,

    -Mutasyonla kök genomunda yüzde yüz değişikliğe uğramıyorsa,  

    - Ortada üreme yönünden kısırlık bir durum yoksa,

    - Herhangi bir canlının genomunun bütününde zararına bir seçme ve seçilme yoksa,

     -Popülâsyon yoğunluğu düşük değilse, bu tür popülâsyonlar ‘kararlı popülasyon’ olarak nitelenirler.  Anlaşılan, doğal seleksiyon bir noktaya kadar seçicilik etkisini göstermekte, bir noktadan sonra herhangi bir popülâsyon içerisinde maksimum değişme (varyasyon) belirli bir sınırın ötesine geçmeyip kararlı bir şekilde sabit kalmaktadır.

        Melezleştirme yoluyla dünyaya gelen canlılar sanki yeni bir tür gibiymiş algılanmaktalar. Oysa bu tür canlılar kendi hallerine bırakılmış olsalar yine kendi asliyetine döneceklerdir. Bu bakımdan tazı, pekin köpeği, kısa burunlu fino köpeği (pug) görünüşte farklı gibi görünseler de her biri melez yaratıklar olup, sonuçta her biri köpek türünün üyeleridirler. Asla evrimleşmeyle meydana gelmiş başka türden canlılar değillerdir.

        Evrimciler mutasyonla genetik yapıda meydana gelen değişikliklerin güya doğal seleksiyon süzgecinden geçtikten sonra evrimleşmenin gerçekleştiği iddiasını gütmektedirler. Varsayalım ki her türlü değişiklik doğal seçme süzgecinden süzülüp fayda sağlayacağı umut edilen genlerin gen frekans değerlerinin artıracağını düşünsek bile, frekans değeri belli bir noktaya geldiğinde stabil kalacağı muhakkak. Nitekim bir araştırmacı meyve sineklerinin göğüs kıllarının sayısını azaltmak için birtakım çalışmalara koyuldu koyulmasına ama çalışmalar sonucunda ancak yirminci nesle kadar devam ettirebildi. Yani 20. nesilden sonra azalma trendi bir noktada çakılı kalınca ister istemez ortalama kıl sayısı sabit kalıverdi. Zira sirke sineği (Drosophila melanogaster) laboratuar şartlarında senelerce radyasyona tabii tutulmuş, göz ve vücut rengi değişmiş,  hatta cılız ve kesik kanatlı sirke sinekler manzarasıyla karşı karşıya kalınmış kalınmasına ama bu çalışmayla da ortaya yeni bir canlı türü ortaya çıkmamıştır. Demek oluyor ki belirli noktadan sonra seleksiyon süzgeci de bir işe yaramıyor. Hakeza bu ve buna benzer çalışmalarla daha verimli yumurta elde etmek için tavuklar üzerinde çalışılmış,    daha verimli süt elde etmek için inekler üzerinde denemeler yapılmış, yetmedi kaliteli protein elde etmek için tahıllar üzerinde denemeler yapılmış yapılmasına ama tüm bu denemeler neticesinde tıpkı yukarda ki örnekte olduğu gibi belirli noktaya geldiğinde verim grafiğinin sabit kaldığı gözlenmiştir. Böylece belirli noktadan sonra seleksiyonun etkisinin olmadığı bir kez daha teyit edilmiş oldu. Kelimenin tam anlamıyla istediğiniz kadar şeker pancarı muhtevasını artırmak için her türlü çabayı gösterin, bu artış en fazla % 17 ila 18 civarında verimlilik sağlanıp belli bir noktadan öteye geçemeyecektir.

        Varyasyonlar             

         Bakteriyolojiyle uğraşan birçok bilim adamı birkaç cins bakterinin birçok varyasyonlara uğradığından hareketle bu ilk duruma ‘pleomorfizm’ adını vermişlerdir. Dolayısıyla ilk dönüşümler bir noktaya kadar kabul görse de tamamen yeni bir başka canlı ortaya koyacak anlamına gelmiyor. Belli ki Darwin evrim teorisini ortaya koyduğunda varyasyonların belli bir sınır noktasının olabileceğini tahmin edememiş,  dahası varyasyonun genetik biliminde karşılığı olan ‘çeşitlilik’ cazibesi onu bu noktada kör etmiş gözüküyor. Oysa çeşitlilik zenginlik demek, bir başka canlı türüne dönüşmek değildir. İşte bu çeşitlilik sayesinde bir bakıyorsun kimimiz siyah tenli, kimimiz beyaz, kimimiz çekiç gözlü, kimimiz ela gözlü olabiliyoruz, böylece biyolojik hayatımıza renk katmış oluyoruz.  Bu nedenle varyasyon kavramı insanlığın yaratılışında daha önceden var olan karakteristik genetik özelliklerinin farklı zamanlarda veya farklı mekânlarda sabit kalacak tarzda hepimiz ben-i adem çatısı altında çeşitliliğimizi sürdürecek tarzda popülasyonlarımızın renklilik kazanması diye tarif edersek yeridir. Tarifimizden de anlaşıldığı üzere varyasyon kendi genetik kod dünyamızın bilgisi sınırları içerisinde cereyan etmektedir. İşte sizlerde görüyorsunuz ya, şimdiye kadar gün yüzüne çıkan varyasyonlarla ve çeşitlenmelerle ne maymunun insana dönüştüğü popülasyon, ne maymunun insana dönüştüğü popülasyon,  ne şu ne de bu, herhangi bir canlı türüne dönüşen bir popülasyon oluşmadı, oluşmaz da.  Kaldı ki her türün kendi içerisinde çeşitlilik arz etmesinden gayet tabii durum daha ne olabilir ki. Zaten farklı cinslerin özellikleri varyasyon süreci içerisinde ait olduğu türün gen havuzunda mevcut.  Dolayısıyla o türe ait tüm özellikler bir sürüngene kanat eklenip uçuşa geçecek şekilde kuşa dönüşmüyor. Yani Darwin’in varyasyondan farklı türden canlı çıkaramaması genetik değişmezlik (genetik homoestatis) ilkesinden dolayıdır. Değişmezlik ilkesini yıkmak adına bir bakıyorsun farklı varyasyonlara ait türler üzerinde yapılan çaprazlamalarla bir türlü evrimi kurtaracak yeni bir yaratık ortaya koyamamışlardır. Hem nasıl ortaya koyabilsinler ki, bikere her bir tür zaman aşımına uğramaksızın, her an ve her şartta kendi asliyetiyle sabit kalmaktadır. Hiçbir zaman kırmızı gülden mavi gül olamayacağı gibi, herhangi bir maymundan da insan olamayacaktır. Şayet ortak gen havuzunda maymunun insanlaşacağına dair genetik özellikler olsaydı bu dönüşüm çoktan şimdiye kadar gerçekleşmiş olması lazım gelirdi.  Ama gel gör ki kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,  her canlı asli kökeniyle hayatını devam ettirmekte.  Hiç kuşkusuz, Yüce Yaradan her türü kendi içerisinde değişik tonlarda zenginleştirip bir başka canlıya dönüştürmeyecek şekilde gen havuzunu belli sınırlar içerisinde sabit tutmuştur. 

        Evrimcilerin bir diğer açmazı da antibiyotikler konusudur.  Onlar birtakım bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç göstermesini mutasyona bağlı bir değişim olarak sunarlar. Oysa böyle sunmakla kendilerini uyanık, bizleri bunlar hiçbir şeyden anlamaz kafasında bir yere konumlandırmak denen bir kurnazlığı yeğliyorlar. Bir kere söz konusu bakterilerin antibiyotiklere gösterdikleri direnç, mutasyon sonucu sonradan gelişen özellikler değildir.  Aksine bunlar bakterilerin bir kısmının daha antibiyotik kullanılmadan bünyelerinde var olan çok önceden dirençli genleri taşımasından kaynaklanan bir durumdur.  Dolayısıyla bakteri türleri arasında direnç gösterenler popülâsyonda yerini alıp, antibiyotiğe karşı direnç gösteremeyenlerin ise git gide azalarak popülasyondan çekildiği gözlemlenmiştir. Anlaşılan antibiyotikle yüzleşen herhangi bir bakteri veya bakteri popülasyonu mutasyona uğrayıp da, ya da direnç kazanıp da evrimleşip bir başka türden bakteri cinsine veya bir başka türden bakteri popülasyonuna dönüşmesi denen hadise asla söz konusu değildir.  Sadece dirençli ve dirençsiz varyasyonlar arasında Dadaloğlu’nun deyişiyle “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir fermanı denen bir durum söz konusudur. Ayakta kalan sağlar ise malum diğerlerinin popülasyondan çekilmesiyle daha baskın halde gün yüzüne çıkan kendi orijinal halinde bir popülasyondur bu, asla kendi dışında bir başka bakteri türü temsil eden bir popülasyon değildir.  

         Hazır antibiyotiklere karşı dirençten söz etmişken şu meşhur böcek öldürücü DDT’den söz etmemek doğru olmaz. Meşhurluğu şundan belli bir zamanlar hakkında övgü dolu birçok makaleler ve yazılar yayınlanmıştır. Üstüne üstük DDT’ye karşı sonradan kazanılmış bir bağışıklık olmadığı halde ısrarla bu övgüler diri tutulmaya çalışıldı da. Peki,  çalışıldı da ne oldu,  tıpkı antibiyotik olayında olduğu gibi genlerinde bağışıklık mekanizması olmayan böcek cinslerinin DDT karşısında popülâsyondan çekilip, bunun yerine genetik yapısında bağışıklık gösterebilecek yeni bir tür böcek bireylerinin yer alacağı bir popülâsyon oluşmadığı görüldü. Anlaşılan ne bakterilerin antibiyotiğe karşı direnç kazanması ne de böceklerin DDT’ye karşı gösterdikleri bağışıklık hadisesi evrimi ispatlayacak türden örnekler değildir. Kaldı ki insan vücudunda bile DDT vardır. Nitekim uzmanlar anne sütünde normal değerlerin üzerinde DDT’nin varlığını tespit etmişlerdir. Buna rağmen hiçbir insanın vücudunda bulunan DDT nedeniyle hastalık geçirdiği gözlenmemiştir.

        Öyle anlaşılıyor ki herhangi bir canlı türünün popülâsyon gen frekansını ortaya çıkarmak için ilk evvela homozigot çekinik bireylerin sayısını bilmemiz gerekir. Neyse ki bizim hesaplamamıza gerek kalmadan gen frekanslarının saptanması konusunda birbirinden bağımsız çalışan İngiliz matematikçi G.H. Hardy ve Alman hekimi Wilhelm Weınberg 1908 yılında formül geliştirmişler. Daha sonra populasyon genetiği gelişince bu formül Hardy Weinberg kuralı olarak adlandırılmıştır.

      Mutasyon konusuna gelince aşağı yapılı organizmalarda mutasyonlar bir türden başka bir türün meydana geldiği fikrine genetik bilim adamlarının çoğu katılmamaktadır. Öyle ya,  mutasyonla yeni bir canlı türüyorsa şayet,  bu durum yüksek yapılı canlılarda da ortaya çıkması gerekmez miydi?  Ne mümkün ki, canlı âlemin yaratılışından bu güne gerek makro mutasyon düzeyde, gerekse mikro mutasyon seviyede evrimleşme hadisesiyle yeni bir canlı türünün ortaya çıktığı görülmüş olsun. Madem mutasyon ve seleksiyonla yeni bir türün ortaya çıktığını hiç gören olmamış,  hem madem deney ve gözleme dayalı metotlarla da bir tek olguya rastlanılmamış,  o halde onca boşa çaba niye? Üstelik şimdiye kadar mutasyonun adaptasyonu (çevreye uyum) sağlayacak şekilde nasıl bir değişimi gerçekleştiği noktasında şöyle elle tutulur gözle görülür doğru dürüst bir ikna edici bir açıklama da getirilemedi.  Mutasyonla yeni bir canlı türünün ortaya çıkmasının imkân ve ihtimalinin olmadığı bilinmesine rağmen bir takım dogmatik kafalar tarafından evrim senaryosu hikâyelerle insanların zihinleri karıştırılmaya devam edilmekte hala.  Genetik yapıda milyonda bir ihtimal dâhilinde istisnai küçük değişmelerden medet umanlar daha çok ufku dar olan insanlara has bir özellik olsa gerek, saplantılarını ideoloji haline dönüştürmüş hal ve tavır içerisindeler. Bu arada şu soru da akla gelebilir,  peki bu hal tavırla evrim teorisini savunanlarda bilim dünyasında bilim adamı olarak kabul görmekte, buna ne demeli?  Her ne kadar üzerlerinde bilim adamı etiketi taşısalar da bilim tarihini baktığımızda bu türden etiket taşıyan nice bilim adamları, Galileo ve Copernicus’un; “Gezegenlerin dünyanın etrafında değil güneşin çevresinde döndüğü” ısrarlı yaklaşımlarına uzun süre itiraz ettiklerini görürüz. Hatta hızlarını alamayıp canlıların cansızlardan tesadüfî olarak kendi kendine meydana geldiğinden dem vurmuşlardır. Hatta daha da hızlarını alamayıp tarihi süreç içerisinde kurbağaların bataklıklardan, farelerin ise çöp döküntülerinden türediğini söyleyecek kadar zırvalayan rozetleri ve etiketleri cüsselerinden büyük sözde bilim adamları ortaya çıkmıştır. Derken dünden bugüne materyalizm fikri her devirde pek çok vitrin süsü bilim adamının gözlerine perde indirip hakikate gözlerinin çevrilmesine engel olmuştur.     

      Bilindiği üzere tüm canlı türleri kendi bünyelerinde çok sayıda gen dizilimiyle  kodlanmış  bir şekilde dizayn edilerek  yaratılmışlardır. Dolayısıyla dünyada tek yumurta ikizleri hariç, yaşayan her bir birey birbirine tam olarak benzemediği gibi bireylerin nesebini belirlemede yapılan DNA analiz çalışmaları neticesinde otozomal DNA profillerinin birbirinden farklı olduğu anlaşılmıştır.  Yani hiçbir birey diğer bir bireyin gen bileşimi ile tıpa tıp aynı değildir.  Dolayısıyla ortaya konan bu verilerden hareketle tüm insanlık Homo sapiens popülasyon çatısı altında gen dağılımının ortaya koyduğu zenginlik veya çok çeşitlilik sayesinde farklı karakterlere sahip ırkların içerisinde yerini almıştır diyebiliriz.  Öyle ki çeşitliliği sağlayan genler ya dominant (baskın)  halde,  ya da resesif (çekinik) halde bireylerin fenotip ve genotipini ortaya çıkarmakta. Nitekim Mendel, yaptığı monohibrid çaprazlamalarla çekinik genlerin homozigot halde ortaya çıkma şansının dörtte bir olduğunu ortaya koymuştur.  Ancak gel gör ki Mendel’in ortaya koyduğu verileri kendi kafalarına göre yorumlayıp buradan da kendince evrimcilik oynayaraktan çekinik genlerin zamanla popülasyondan ayıklanıp çekileceğini hükmetmişlerdir. Onlar bu şekilde hükmede dursunlar, oysa Mendel deneyleriyle yapılan çaprazlamalarında da görüldüğü üzere gerek F1 gerekse F2 dölleri arasındaki birleşimlerinden ortaya ne tip birleşim meydana gelmiş olursa olsun her tür kendi içerisinde insansa insan, kediyse kedi olarak ayıklanmaya tabii tutulmaksızın neslini devam ettirmiş olmakta. Evrimcilere yine bu noktada sormak gerekir,  madem çekinik genlerin ayıklanacağını iddia ediyorsunuz, o halde ilk insanın dünyaya gelişinden bugüne mavi gözün ortaya çıkma şansı dörtte bir olduğu halde neden bir türlü popülasyondan çekilmiş halde göremiyoruz?  Hadi göz renginden vazgeçtik diyelim, peki ya gözün açık veya koyu olmasını sağlayan bir çift gene ne diyeceksiniz. Belli ki, kendilerine soğuk terler döktürecek bu sorular karşısında ya suspus kalacaklar ya da göz rengi tonunun birçok gen tarafından ayarlandığını (poligenik kalıtım) sinelerine çekmek zorunda kalacaklardır.  Her neyse onlar soğuk terler döke dursun, bu hususta gerçek şu ki; bir birey göz rengi bakımdan şayet homozigot çekinik gene sahipse melanin birikimi olmayacağından dolayı gözler açık veya renkli olacaktır demektir.  Yok, eğer bir birey başat gen taşırsa  (baskın gen) melanin birikimi olacağından dolayı bu kez koyu renkli olacak demektir.  İşte görüyorsunuz her iki durumda da anlaşılan o ki her iki rengin tonu bir dizi gen (poligenik) tarafından kontrol edilmekte. Bu nedenle bu gen havuzunda mavi, ela ve siyahın birçok tonları bir arada bulunabiliyor olmasına şaşmamak gerekir. Şu da var ki gen frekansları toplumlara ve ırklara bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Örneğin kistik fibröz siyahlar arasında nadir bir vaka olarak gözükürken, orak hücreli anemi ise beyazlar arasında nadir nadir bir vaka  olarak gözükmekte. Dolayısıyla bir beyazla bir siyahın birleşmesinden doğacak çocuklarda bu tür hastalıkların çıkması kural gereği imkânsızdır. Çünkü birinin yüksek frekanslı zararlı geni, diğerinin düşük frekansı tarafından engellenecektir. Böylece söz konusu zararlı gen olayı aynı popülasyon bireyleri veya aynı ırk içerisindeki evlenmeler için geçerli arz edecektir.

        Seçme Eşitliğin Değişmesi

        Bir kere her şeyden önce arınma ile seçme denen ayıklama birbirinin eş anlamlı kavramlar değillerdir. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamakta fayda vardır elbet.  Malum, biyolojik açıdan arınma gelecekte daha sağlıklı ve daha gürbüz kuşakların çıkması için pozitif anlamda genlerin diğer deforme olmuş genlerden arınması demektir. Mesela üreme olayında tek bir genle değil birbirinin alleli genlerle, yani bir çift genle temsil edilmesi bunun tipik bir örneğini gösterir. Ancak gel gör ki, evrimciler her konuda olduğu gibi hücre yenilenmesini ve arınma hadisesini de seleksiyonlu evrimleşmeye tabii tutup yeni bir canlının türeyeceği yönünde fikir serd edip insanlara yutturmaya çalışmaktalar. Adamlar kendi kafalarına göre seleksiyona öyle misyon yüklemişler ki,  zayıfları güya hayatla bağlarını koparacağı, güçlülerinde hayatta baskın halde kalacak halde bir misyon yüklemişler.  Yani evrimcilerin ağzına bakarsak güya  zayıflar çevreye adapte olamamaları neticesinde zaman içerisinde canlı âlemden çekilip kayboluyorlarmış.  Oysa çevreye adapte olma yönünden sıkıntı yaşayan birçok canlıların milyonlarca yıl değişmeden hayatta kaldıkları artık bir sır değil.  Baksanıza kör yılan bile zor hayat şartlarına karşı adeta meydan okurcasına bir şekilde çevreye uyum sağlayaraktan nesli tükenmeden bugünlere gelebilmiştir. Keza dağ faresi bir bakıyorsun etrafı kolaçan ettiği gibi yürüyüp koşabileceği ayaklarına uygun en ideal kendince seçtiği orman ve bahçeleri mesken tutması bariz bir şekilde bu türün çevreye uyum sağladığının bir göstergesidir.  Hatta Yeni Zelenda’da bir kirpi türü yumurtadan çıkan yavrusunu vücudunun dikenli yapısına rağmen bağrına basaraktan besleyip neslini devam ettirebilmiştir. İşte bu tür örneklerden çıkaracağımız ortak özellik; bir takım canlıların olumsuz şartlara rağmen hem neslini devam ettirebilmiş olmaları, hem de evrimleşme iddialarının aksine seleksiyonla yeni bir türe dönüşmemiş olmalarıdır. Kaldı ki seçme ve seçilme hadisesi tüm hızıyla vuku bulsa da meydana gelebilecek olan değişme her türün kendi tabii sınırları içerisinde sabit kalacak bir değişiklik olacaktır, asla bir başka canlı türüne dönüşecek bir değişiklik olmayacaktır.  Şayet seçme gücü heterezigotlar yararına ise heterezigot bireylerin frekansı Hardy-Weınberg kuralındakinden daha yüksek olacaktır.

          Nitekim gözlemlere dayanarak yapılan hesaplamalar neticesinde heterozigot genler arasında uyumluluk olduğu gözlemlenip asla heterezigotlar yararına ayrıca özel bir destekle herhangi ayrıcalıklı bir seçim söz konusu değildir. Bunun istisnası yok mu, var elbet. Nitekim orak hücreli anemi için heterozigot genlerin yararına seçim olduğu için heterezigotların sayısı homozigotlara göre daha fazla olduğu belirlenmiştir. Mesela Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu bir bölgede doğan çocukların % 4’ünün anemi olduğu, anemi hastalar üzerinde hesaplanan heterozigot oranın ise % 32 olduğu belirlenmiştir.  Keza gözlenen kan testlerinde heterezigotların frekansı % 48’dir. Belli ki homozigot anemilerin bir kısmı yeterince oksijen sağlayamadıklarından gün yüzüne çıkamayıp heterozigot oranları yükselmiş gibi görünmektedir. Bu arada unutmayalım ki baraj ve sulama tesislerin gelişmesiyle birlikte sıtma taşıyıcı sivrisineklerin çoğalmasına neden olmuştur. Özellikle yaz mevsiminde sivrisineklere karşı evlerde kullanılan ilaçlar zaman içerisinde sineklerin direnç kazandığını varsaysak bile artık bir noktadan sonra ilaç tesirini kaybettiği gözlemlenmiştir. Dolayısıyla bağışıklık kazanan sıtma virüslerine karşı yinede en etkili ilacın hala DDT olduğu kesinlik kazanmıştır. Bu gerçeklere rağmen çevreyi koruma adına DDT’nin bazı sıcak ülkelerde karşıt kampanya olarak sunulmasını doğrusu anlamak mümkün değildir. Madem insandan daha kıymetli bir varlık yok, bu çifte standart niye?  Belli ki gelişmiş ülkeler kendi ülkelerinde sıtma ile mücadelede DDT kullanırken geri kalmış ülkelerde ise tam aksine bu iş karşıt kampanyaya dönüştürülüp, habire insanlık suçu işlemeyi yeğliyorlar. Nasıl olsa Amerika’da siyahların genleri sıtmaya karşı dayanıklılık sergilemekte. Dolayısıyla böyle bir ortamda DDT’ye pek iş düşmeyip heterozigot vaka sayısı normal değerlerde çıkmaktadır. Aksi bir durum olsa Amerikan halkı zaten çoktan ayağa kalkmış olurdu.  

       Birde meseleyi evrim açısından değerlendirmekte fayda var diye düşünüyorum. Evrim teorisinden çıkardığımız anlam;  bir kere doğal seleksiyonun işleyebilmesi için faydalı değişikliklerin mutlaka olması gerekmektedir. Bu yüzden bir canlının vücudunda nüksedebilecek herhangi bir farklılaşmanın bir önceki durumdan daha iyi bir şekilde yarar sağlayabilmeli ki üzerine yeni değişiklikler eklenebilsin. Örneğin bir gözü ele alalım.  Hatta bu gözün yarı yarıya gelişmiş olduğunu varsayalım. İşte böyle bir göz için meydana gelebilecek farklılaşmanın ilk basamağında değişiklik  % 51 oranında olmalı ki, akabinde gelebilecek farklılaşma  % 52’lik orana ulaşabilsin. Oysa bu tür periyodik bir değişimle yeni bir göz ortaya koyamazsınız.  Bikere gözün farklılaşması adına en ufak iniş çıkış frekans seyrinden hareketle bırakın fayda getireceğini, doğal seleksiyonun gadrine uğramasıyla birlikte göz diye bir şeyin ortada kalmayacağı muhakkak. Zaten bütün canlı organizmaların kompleks yapıyla donatılmış olması bu tür yavaş veya küçük değişiklerin imkansız olduğunu teyit etmektedir. Düşünsenize günlük hayatta bile teknolojik gelişmelerin baş döndürücü etkisiyle her sene yeni mekanik parçalar eklenerek çok mükemmel marka model araçlar üretmek pekâlâ mümkün, ama bu demek değildir ki her ilave parça tek başına bir model ortaya çıkaracaktır. Yani tüm parçalar bir araya gelmesi gerekir ki televizyon veya bir cep telefonu olabilsin, ya da en iyi model Mercedes marka araba ortaya çıkabilsin.  Demek oluyor ki her yıl eklenen parçaların her biri tek başına bu saydığımız ürünlerde model oluşturamıyor, mutlaka tüm değişiklerin aynı anda gerçekleşmesi icap ediyor. Kaldı ki bu mekanik aygıtlar için durum bu. Düşünsenize bir de canlı varlık için aynı işlemleri uygulamaya kalkışsak,  kimbilir hangi manzarayla karşılaşırız. Olacak olan malum oluşturulmaya çalışılan değişmeleri tamamlamak bir yana organizma ile en ufak değişikliğe yönelik bir uygulama canlının hayattan çekilmesine mal olacaktır. 

     Seçmenin Etkinliği

     Evrimciler çevreye uyum gösterebilen canlıların hayatta kalıp nesillerini devam ettirebildiklerini, çevreye uyum sağlamayanların ise elenip yok olacaklarını iddia etmektedirler. Hatta bu iddialarını desteklemek adına doğal seleksiyon faktörünün evrim hadisesini etkin bir şekilde kontrol eden yegâne bir kuvvet olduğundan habire dem vururlar. Onlar habire kendi bildiklerin okuya dursunlar,  şu bir gerçek jeolojik devirlerin en eski üç balık cinsi birbirlerine o kadar çok benzemelerine rağmen, bunlardan birincisi bünyesinde taşıdığı elektrik sistemi sayesinde etrafı kolaçan etmekte, ikincisi ise sonorik sistemle etrafı izleyip ona göre gardını almaktadır. Üçüncü cins balık ise bu mekanizmaların tümünden yoksun olması hasebiyle düşmanınca hemen avlanıverir. İlginçtir üçüncü balık cinsi milyonlarca senedir avlanır avlanmasına da,  o tüm bunlara eyvallahım yok dercesine herhangi bir türe dönüşmeksizin neslini devam ettirebilmiştir. Böylece yaratılış mucizesini tasdik edercesine adeta not düşmüşlerdir. Şimdi tamda bu noktada sormak gerekir; Allah aşkına not düşülen bu olayın neresinde doğal seleksiyon var, izah edin de bir görelim. Elbette izah edemezler, çünkü böyle bir kayıt ne bu canlıda,  ne de diğerlerinde var. Hem doğal seleksiyon nasıl bir kuvvetse cansız bir kavram bir anda şuur sahibi veya hayat mimarı ilan edilebiliyor.  Biz yine de bu tip düşünceleri bir an olsun doğru kabul ettiğimizi varsaysak bile, bu durumda aslan gibi yırtıcı hayvanların kuşatma alanına giren geyik sürülerinin içerisinde hızla kaçabilenlerin zaman içerisinde bir başka canlı türüne dönüşmesini bekleriz. Tabiî ki bu boşa bekleyiş olacaktır. Zira ortada dönüşüm geçirmiş ne bir yeni canlı türü, ne de dönüşümü gösteren bir ara form yok ki büyük bir umutla beklemeye koyulalım. O halde varsayımları bir kenara koyup işin aslına baktığımızda geyik hala geyik olarak neslini sürdürdüğünü görürüz.  Maalesef evrimciler işin aslına aldırış etmeksizin bu sefer de çevreye iyi bir şekilde uyum sağlamış canlıların doğal seleksiyonla daha çok döl meydana getirdiği görüşünü ortaya atıp, pişkinliklerine daha da pişkinlik katmaktalar. Madem öyle, o zaman sürüngenden memeliye eksiksiz tam dönüşümün olması ya da çevreye büyük bir oranda uyum sağlamış sürüngen neslinin ardı sıra artışlar gösterip devam etmesi gerekirdi. Fakat kazın ayağı hiçte öyle anlatıldığı gibi değilmiş meğer. Belli ki Darwin çevre yoluyla etkilenen dokuların (somatik hücrelerin)  gemmule’ler (kalıtım üniteleri) oluşturduğu varsayımından hareketle sonradan kazanılmış karakterlerin kalıtımla ilgili olabileceğini sanmış. Yani kuvvetli olanlar hayat yolculuğunda yoluna devam edip karakteristik özelliklerini kalıtım yoluyla yeni kuşaklara aktaracağını, zayıfların ise doğal seleksiyona uğrayarak elenip kaybolacaklarını düşünmüştür.  Neyse ki Mendel kanunları sayesinde gelinen noktada anlaşıldı ki; kalıtım doğuştan kazanılan bir özellikmiş meğer. Üstelik kalıtım üreme hücrelerinde (yumurta ve sperm hücreleri) bulunan genler tarafından kontrol edildiği artık bir sır değil.  Anlaşılan sadece üreme hücrelerinde değişiklikler irsi olmakta, diğer dış kaynaklı arızı değişiklikler sonradan kazanılmış etkenler olup, asla irsiyet özellik kazanmazlar.  Ayrıca cinsiyet hücreleri daha çok neslin devamı için vardırlar, kesinlikle vücudun genel oluşumunda rol oynamadıkları gibi somatik hücre faaliyetlerine de katılmazlar.

         Bilindiği üzere her bir gen minimum iki gen tarafından kontrol edilir. Ki; bu söz konusu gen çiftine allel genler denmektedir. Yani bu allel çiftlerin biri anneden,  biri de babadan gelen lokus alleller olup, bunlar oğul döllerin gen kombinasyon oluşumunu sağlarlar. Böylece oğul döller ebeveynlerinden birtakım özellikler alarak kendine özgü protip oluştururlar.  Derken çeşitlilik bir su misali yatağında akaraktan kendi yol mecrasında nesiller boyu akmış olur.  Nitekim Kriminal laboratuvarlarında şahısların kimliğinin belirlenmesine yönelik çalışmalar neticesinde her bir kişiye ait STR gen bölgeleri belirlenip DNA tiplemeleri arasında karşılaştırmalar yapılabiliyor. Elde edilen DNA profillerinden anlaşıldığı üzere dominant genler her halükarda fenotipte kendilerini gösterebiliyor. Çekinik genler malum heterozigot halde bulunduklarında fenotipte kendilerini gösteremezken, iki çekinik gen birbirinin alleli olduğunda ancak kendini gösterebilmekte. Bir başka ifadeyle, ne zaman ki çekinik genlerin frekans değerleri yüksek seviyelere gelir, işte o zaman iki resesif genin bir araya gelmesiyle birlikte homozigot halde kendini fenotipte gösterebilmekte.  Bu demektir ki heterozigot halde bir çekinik gen frekans yönden etkisiz olup, homozigot halde tam aksine frekans değeri yüksek olacaktır.

      Evrimciler,  Darwin’in ileri sürdüğü doğada değişik türden canlıların seçme yoluyla (doğal ayıklama) ayıklanacağından hareketle çekinik zararlı genlerin bir şekilde ayıklanıp popülâsyondan kalkacağına inanırlar. Hatta inanmakla kalmayıp birtakım çaprazlama deneyleriyle ıslah çalışmalarını da devreye sokmuşlar. Islah çalışmalarını denediler de ne oldu,  hevesleri kursaklarında kalıp yüzde yüz netice elde edememişlerdir. Üstelik ortada doğal seleksiyonun lehine olmayan tam bir garabet durum söz konusudur. Zira yeryüzünde çok sayıda canlı türünden doğal ayıklamayla arta kalan sayının inmesi beklenirdi, ama gel gör ki tüm beklentilerin aksine sonradan anlaşıldı ki, evdeki hesap çarşıya uymuyormuş meğer. Hani halk arasında hep söylenir ya güvendiğin dağlara karlar yağdı diye, aynen öyle de çok güvendikleri seleksiyon seçicilik misyonunun yerine getiremeyip gereken ayıklamaları yapamamış gözüküyor. Eeh seleksiyonda ne yapsın, keramet gösterecek hali yok ya,  o da yaratılış kanunlarına tabii olmak zorunda.  Öyle ya, yaratılış kanunlarına tabii olaraktan değil de evrim teorisine tabii olaraktan hareket edersek un mamulünün içerisine biraz şeker, biraz yağ ilave ettiğimizde ortada şekerde gözükmez yağ da. Derken ortada şeker ve yağ gözükmeyip helva olarak gözüktüğüne göre kendi kendimize tıpkı evrimcilerin dediği şekliyle doğal seleksiyon zayıfları elemiş ortaya helva türetmiş deriz. Şayet buna da seleksiyon denirse...  Oysa helvanın varlığı demek yağ ve şekerin yokluğu anlamına gelmez. Evrimciler anlaşılan seleksiyon mitine kendilerini fena kaptırmış gözüküyorlar, baksanıza seleksiyona isminden daha üstün bir görev yükleyip evrim fikriyatını çöküşten kurtaracak bir kurtarıcı abide olarak görür hale gelmişlerdir. Oysaki hakikat güneşi kendi hal lisanıyla deniz olmadan geminin limanda demirleyemeyeceğini bildirirken, un, şeker ve yağ olmadan da helva olmayacağını bildirmekte.   

      İnsan Popülasyonunda Seçmenin önemi

      Evrimciler tarafından ilan edilen Neandarthal adamı yarı dik yürümesi ve insana benzer varlık olması hasebiyle hemen geçiş formu olarak takdim etmişlerdir. Oysa Neandarthal dedikleri adam geçiş formu değil,  bilakis eğik olmasa bizim gibi tamamen dik yürüyen insanın ta kendisidir zaten. Belli ki yarı dik oluşu ya D vitamini eksikliğine bağlı bir eğiklik, ya kemik iltihabına bağlı ya da sakat olmasından kaynaklanan bir eğikliktir bu. Gerçekten de sakatlığı olmazsa o da bizim gibi dik yürüyen bir insan olarak adından söz ettirecekti. Nitekim onca tartışmaların ardın sonradan anlaşıldı ki Neanderthal adamı basbayağı bizim gibi ölüsünü defneden, yazı yazabilen ve hatta dini inancı olan bir insan olduğu anlaşılmıştır. Hakeza Cro-Magnon adamı içinde geçiş formu diyemeyiz,  günümüz Avrupa insanına aynısı adam dersek yeridir.  Gerek Neanderthal adamının gerekse Cro-Magnon adamları ırkları farklı olsalar da sonuçta her ikisisin de homosapiens, yani bizi gibi insan oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir.  Nitekim başlangıçta insanlık aynı gen havuzunun küçük birer üyeleri olarak bir arada bulunuyorlardı. Gün geldi insan popülasyonun da artış kayd edilince yeryüzüne dağılaraktan kabileler oluşturdular.  Kabile popülasyonu da artış kayd edince milletler ve imparatorluklar oluşmaya başladı. Derken çoğalan bireylerin her birisinden büyük oranlarda melez döller teşekkül edip, aynı zamanda genetik yapılar arasında kısmi farklılıklar doğuverdi. Böylece ırklar meydana gelmiş oldu. Zaten dünyanın değişik yerlerinde birtakım fosil kalıntılarının ve tarihi eserlerin ortaya çıkması Kur’an diliyle insan topluluklarının ırk ırk, şube şube olarak ayrılıp dünya sathına yayılıp mesken tuttuklarını gösterir. Böylece Kur’an’ da insan topluluklarının teşekkülü veya farklı ırkların varlığı konusunu evrimci bir bakış açısıyla izah etmenin mümkün olamayacağı açıklığa kavuşmuş oldu. Dolayısıyla ırkların orijini hakkında aciz kalan bu sığ görüş, elbet diğer konularda da ileri sürdükleri iddialar havada kalmaya mahkûm kalacaktır hep. Onlar bildiklerini okuya dursunlar şurası muhakkak siyah ırk mensupları kendileri için zararlı olmayan ışınların bulunduğu coğrafi alanlara göç edip, oraları mesken tutmuşlar, açık renkli ve mavi gözlü İskandinav halkı ise ekvator civarında yoğun ültraviyole ışınlarına maruz kalmamak adına kuzeye göç edip buralarda konaklamışlardır. Anlaşılan canlı gruplar arasındaki değişiklikler anlık sıçramalar sonucu ortaya çıkıyor. Yani kesinlikle ortada evrimleşme ile yeni bir türü doğuran bir değişim söz konusu değildir. Delil mi istersiniz?   İşte fosil kayıtları  “ Halep oradaysa arşın burada” diyor zaten. Gerçekten bunun daha lamı cimi yoktur. Nitekim fosiller yaratılışı destekleyip, değim yerindeyse kazı çalışmalarıyla ortaya çıktıklarında yaratılışın belgeleri olarak yüzlerini göstermekteler.

         Bu arada bütün ıslah (seçme) çalışmaları sonucunda birçok melez türlerinin ömürlerinin kısa olduğu belirlenmiştir. Ayrıca ıslah edilmiş olanlar kökenleri veya kendi dışındaki yabani tipleriyle rekabet edemeyecek kadar dayanıksız oldukları ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu tür ıslah edilmiş canlılar düşmanlarından soyutlanmış bir ortamda ancak hayatlarını rahatça idame edebiliyorlar. Ne kadar ıslah çalışmalarına hız verilirse verilsin oluşacak olan varyasyonlar (değişmeler) bir noktadan sonra bir adım öteye geçemeyecektir. Tüm bu gerçeklere rağmen evcil hayvanlara yapılan uygulamalardan hareketle kafatasçı ırkçı kafada bir takım kişiler seçme yöntemiyle insanlar arasından üstün bir ırk oluşturulabileceği hayaline kendini kaptırabiliyor. Oysa insan bir evcil hayvan değil ki kendisinin kobay olarak kullanılmasına izin versin. Belki insanlık kalıtsal bozuklukları taşıyan bireylerin üremesinin önüne geçilme veya zararlı genlerin popülâsyondan temizlenmesine yönelik girişimlerine bir süre sessiz kalabilir. Fakat insanların sessiz kalışı bu tür girişimleri onaylıyor anlamına gelmez. Kaldı ki sağlıklı popülasyon oluşturayım derken kusur oluşturan genlerin çoğu çekinik ve heterezigot olarak taşındığını görmek gerekir. Keza homozigot çekinik bireylerin ortadan kalkmasıyla birlikte popülâsyonda var olan gen frekansını azaltma riski doğurabileceğini de görmek lazım. Demek ki seçme belirli ölçüde kusurlu doğma şansını düşürse bile beraberinde bir takım sancılara kapı aralayabiliyor. Üstelik bunca ıslah çalışmalarına rağmen heterozigot yoluyla taşınan genler ileriki kuşak popülâsyona dâhil olduğunda tekrardan zararlı gen sayısında çoğalmalar görüldüğü tespit edilmiştir. Yani her halükarda kusurlu doğma şansı yine artmaktadır. Netice itibarı ile insanlara evcil hayvanlar muamelesi yapıp genleriyle fazla oynanmasını doğru bulmuyoruz. Belli ki tüm sorun heterozigot bireylerdedir. Belki bu tür bireylere çocuk yapmama önerilebilir, ama hepimiz bir şekilde büyük veya küçük ölçekte bazı zararlı genleri taşıyabiliyoruz. Anlaşılan toptancı yıkım anlayışıyla bir ayıklama operasyonuna tevessül edildiğinde dünya da galiba normal bir insan bulamayacağız demektir. Oysa seçmeyle mavi gözlülerin sayısı 64/1000 olup gittikçe bu seçmenin etkinliği azalsa bile yüz döl sonrası yine mavi gözlü çocuklar doğabilecektir. Böylece seçme bir noktada dengesine kavuşacaktır. Demek oluyor ki temizleme operasyonu ne kadar sürdürülürse sürdürülsün birkaç kuşak yine kendisini gösterecektir. Şu bir gerçek; minimal düzeyde varyasyonlarla makro seviyelerde evrim değişmelerinin olamayacağı kesinlik kazanmıştır. Çünkü fosil kayıtları böyle bir gelişmenin olmadığının birinci şahidi durumdadır. Zira fosil kayıtları incelendiğinde ilk fosil forumlarının birincisi neyse ikinci kademesi ve diğer kademeleri de aynı olmaktadır.  Yani her türün kademeli bir şekilde ortaya çıkmadığı, tam aksine bir defalık yaratılış patlamasıyla yeryüzünde göründükleri belirlenmiştir. Dahası fosiller arasında büyük boşlukların olması evrimleşmenin olmadığını göstermektedir.

      Tam olmayan seçmenin insan popülasyonda yeri  

      Tabiatın şanslı varyeteyi seçmiş olduğu çokça söylenilmesine rağmen aslında herhangi bir özelliğe karşı doğal seçme tam takır işlememektedir. Mesela seçme oranı % 75 veya %90 olabiliyor. Bu demektir ki  % 75 elenme, % 25 korunma vardır. Yani hiçbir şekilde elenme ve korunma oranları mevcut canlı türünden bir başka canlıya dönüşüm olarak sahne almayacaktır. Yani kümes hayvanı kümes hayvanı kalacak, balta ibikli de balta ibik olarak fiziki konumunu koruyacaktır.

      Her ne kadar kısmi seçme olayında ayıklama süreci yavaş yürüyor gibi görünüyorsada uzun süre etkisini hissettirebiliyor.  Dolayısıyla doğal seçmenin zararlı özellikleri tam seçme üzerinde gerçekleşmeyip, daha ziyade kısmi seçme üzerinde kendini göstermektedir. Yani bir canlı için organik kusurlar olmadığı sürece sadece hayat mücadelesini sekteye uğratacak bir takım dezavantaj nitelikteki özellikler kısmi doğal seçmenin etkisi altına girebiliyor. Fakat yine de istisna kabilden birtakım olayları bir kenara koyarsak, doğal seçme filan biraz işin edebiyatı,  hakikatte genetik yapı sıradan bir tasarım olmayıp orijinal bir yapı üzerine kuruludur. Öyle ki genetik yapı bütün canlıların kalıtım özelliklerini kontrol eden mükemmel bir biyolojik nizamı ortaya koymaktadır. Bazen biyolojik nizam nesilden nesile aktarılırken orijinal kaynağından bazı sapmalar görülebiliyor, ama bu tür istisnai sapmalar asla başka bir canlı türü doğurmayacaktır.

          Aslında Darwin’in tüm gayreti eski formlarla yeni formlar arasında bağlantı köprüsü kurmaktı, ama uygulamada görüldü ki familya veya şecere yoluyla güvenilir filojeniler (soy ağacı) kurmanın imkânsız olduğu anlaşılmıştır. Çünkü cinsler arasında bir tane olsun geçiş formu bulunamamıştır. Demek oluyor ki, Yüce Yaratıcı mahlûkatın her bir ailesini farklı özelliklerde yaratarak böyle murad etmiş. Dolayısıyla her canlı tipin genetik yapısı sabit kalıp, evrimleşmeyle değişikliğe uğraması söz konusu değildir.

        Gen Dengesi

        Yüksek yapılı canlıların hücre çekirdeklerinde yüzlerce genin varlığı bilinen bir gerçekliktir.  Ve her bir gen birbirine bağlı binlerce alt üniteleriyle birlikte heliks şeklinde bir sarmal yapı oluşturup bu sarmal yapı malum DNA (Deoksiribo nükleik asit) molekülünden başkası değildir elbet.

        Evrimciler her şeye madde gözüyle baktıkları için tıpkı materyalistler gibi hareket noktaları tabiattır.  Yani tabiatta doğurgan ana gözle bakmaktalar.   Ancak doğurgan ana gördükleri tabiatın üstünde yaratıcı gücün varlığını ve tabiatüstü kanunların yaratıcısını görmezden gelip hemen her şeyin meydana gelişini tesadüfe bağlamaktalar. Oysa kâinatta inorganik ve organik her ne yaratılmışsa son derece mükemmel yapılar olarak karşımıza çıkmaktalar. Ayrıca bu mükemmel yapıların kendi içinde orijinal yaratılış kodlarından sapmaksızın çok sayıda çeşitlilik arz etmesi yaratılan her şeyin tesadüfen meydana gelmediğini gösterir.  Siz bakmayın evrimcilerin ikide bir tüm biyolojik hayatın basit bir hücreden evrimleşip kompleks canlılara doğru yol aldığını, oradan da hızını alamayıp tüm canlı tiplerinin aynı ortak atanın elemanları olduğunu dair iddiada bulunmalarına,  bikere adı üzerinde iddia, dolayısıyla yaratılış mucizesini farklı boyutlara çekmelerine şaşmamak gerekir.  Hani  “Zırva tevil götürmez” diye bir atasözümüz var ya,  tamda bu söz onların iddialarına karşılık gelen bir sözdür.  Baksanıza ağzı olan konuşur misali hep bir ağızdan koro halinde biz hayvanız demekten imtina etmeyecek hale gelmişlerdir.  Yetmedi adamlar doğal seleksiyon veya suni tohumlama yoluyla zararlı bir genin populasyondan tamamen temizlenme imkânsızlığı ortada iken, güya modifikasyonla yeni oluşacak genlerin popülâsyona katılımıyla birlikte başka bir tür oluşacağından dem vurabiliyorlar. Oysa mutasyon hızı değişik genler için farklılık arz etmektedir. Zaten biyolojik popülasyon gen dağılımı doğal seleksiyon yoluyla ayıklanan genler kadar gen mutasyonları da popülâsyona eklenerek dengelenir. Bir takım arızı gen eklenmeleri kendi içerisinde sınırlı kalıp yeni bir canlı meydana getirmeyecektir. Şöyle ki;

          Güve (Biston betularia) normal türleri beyaz renkli olup koyu renkli olanları karbonaria (Carbonaria) olarak bilinir.  Malumunuz batıda sanayileşme hamleleri başlamadan önce özellikle İngiltere’de ağaç gövdeleri parlak renkliydi. Dolayısıyla koyu renkli güve kelebekleri göze çarptığından kuşlar tarafından avlanmaları çok kolay av olur. Böylece onların göze çarpması bu varyetenin azalmasını beraberinde getirir. Ne zaman ki sanayileşme hız kazandı, işte o zaman parlak ağaç gövdeleri kararmasıyla birlikte bu kez beyaz renkli güveler kuşların gözünden kaçmayıp doğrudan hedef tahtası haline gelir.  İster istemez bu durumda renkli olanlarında popülasyon yoğunluğu bakımdan artışlar kaydedilir.  Tabii bu çevresel değişiklikleri görmezden gelen evrimciler bu olayda bile hemen kendilerine vazife çıkarıp işi evrimleşme hadisesine bağlayacaklardır. Onlar açık renkli kelebeklerin koyu renkli kelebeklere dönüşüp evrimleştiğini ileri süre dursunlar,  netice itibariyle gelinen noktada her iki güve popülâsyonunda evrimleşmeyle hiçbir değişime uğramadığı ortaya çıkmıştır, tamamen sanayileşme öncesi ve sanayileşme sonrası çevre şartları ile ilgili bir popülasyon dağılımı ve sayıca yoğunlukla alakalı bir durumdur bu.

       Bir kelebek düşünün ki, ilkin sanırsın ki yumurtadan kelebek olarak dünyaya geliverecek,  oysaki yumurtadan çıktığında bir bakmışsın tırtıl olarak dünyaya gelivermiş.  İşte bizim acayibimize gelen bu durum karşısında bundan sonraki aşamalarını, yani tırtılın gelişim evrelerini izlediğimizde bir sonraki aşama için kendisini oburca besleyip geliştirdikten sonra ipek olan bir tabakaya tutunup krizalit şekline büründüğünü görürüz.  Derken en nihayetinde koza haline dönüşerekten rengârenk kanatlarıyla hepimizi mest eden bir kelebek haline dönüşüp etrafımızda uçuştuğunu görürüz. Ama gel gör ki evrimciler, kelebeğin bu geçirmiş olduğu başkalaşım evrelerinden hemen vazife çıkarıp kelebeğin rengârenk güzelliğine mest olmak yerine işi evrime bağlayaraktan buradan güya bir canlıdan bir başka canlı türemiş gibisine bu işin dedikoduluğunu yapmayı yeğleyeceklerdir.  Oysaki Yüce Allah  (c.c) kelebeği ilk yaratılışından buyana başkalaşım programına tabii tutarak kendi türünü nesilden nesile devam ettirecek şekilde o haliyle öyle yaratmıştır.  Kelebeğin geçirmiş olduğu tüm başkalaşım ve gelişim evreleri, asla sonradan evrimleşerek oluşmuş evreler değildir, tamamen program gereği gelişimini tamamlamaya yönelik olması gereken evrelerdir.  Zira kelebek popülâsyonunda hem açık renkliler hem de koyu renkliler konumlarını korumaktalar, sadece çevre şartlarına bağlı olarak sayı yoğunluğu bakımından değişiklik söz konusudur. Anlaşılan gerek çevre şartları, gerek suni seleksiyon aracılığıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvanlardan yeni bir şey ortaya çıkmıyor, sadece bazı değişmeler zuhur etmekte, o da belli bir noktadan sonra sınırlı kalıp bir adım ötesine sıçramayacak bir değişiklikle kala kalmakta.  Şayet güçleri yetirebiliyorsalar kelebeğin genetik kodlarını tamamen bir başka canlıya dönüşecek şekilde değiştirsinler bir bakalım bir başka canlı türüyor mu türemiyor mu görmüş olalım.  Hakikat şudur ki yaratılış gerçeği Yüce Allah’ın  ol’ emri fermanı doğrultusunda programlanıp öyle vücuda gelmiştir.  Vücut bulan her türden canlı organizmalar yeryüzü sathına dağıldıklarında çevre şartlarına adapte olduklarından dolayı gün yüzüne çıkmış değildir, bilakis önceden kendilerine ait özellikte oldukları için öyle görünmüşlerdir. O halde küçük değişmelerin birikmesiyle yeni bir tip meydana gelir iddiasında bulunmak tamamen kuru gürültüden öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Kuru gürültüye pabuç bırakmayacak öyle yaşanan örnekler var ki gerçekten evrimcilerin boş havanda su dövdüklerini göstermeye yeter artar da. Şöyle ki Amerika’da bir zamanlar Asya’dan sıçrayan Endothia mikrobunun yol açtığı hastalık nedeniyle o güzelim ormanların kurumasına yol açmıştı. Neyse ki hastalıktan evvel o güzelim ormanlar arasında hiçte göze çarpmayan Tiyulib adı verilen ağaçlar sanki kendi popülasyonunun görünür hale gelmesi için bugünleri bekliyormuşçasına çiçek açıp hızla çoğalmaya başlamışlar. Böylece bir zaman azınlıkken çoğunluk konumuna gelmeleri Amerika’da bambaşka bir bitki popülasyonun gün yüzüne çıkmasına vesile olmuştur. Derken kuruyan ormanlar Tiyulib sayesinde yeniden canlanıvermiştir. Derken bu arada yeşeren bitkilerin büyümesiyle birlikte gövdelerinden tahta elde eden marangozculara eski ağaçların özlemini unutturup onlara yeni bir fırsat imkânı doğmuştur. İşte bu popülasyon hadisesi bu şekilde olduğu herkeske bilinmese, hiç kuşkusuz evrimciler burdan da kendilerine vazife çıkarıp kurumuş ağaçlardan yeni bir tür meydana geldi diyerekten kuru gürültü yapacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki her hangi bir canlı türünün popülâsyonunun gen kaynağının nesli tükenmediği sürece bir şekilde günün birinde gün yüzüne çıkabiliyor.  Şu da bir gerçek her hangi bir canlı türünün popülâsyonunun gen kaynağı bozulmadığı sürece o genin gen frekansı değişmemektedir.  Anlaşılan bir takım bozulmalar nüksettiğinde popülasyonda değişmeler olmakta.  Nitekim bir popülasyonda mutasyon, seleksiyon, izolasyonla iç ve dış göç olayları gerçekleşiyorsa o populasyonun gen frekanslarında kısmi değişmeler gözlemlenebiliyor. Ancak bu kısmi değişiklikler asla bir başka canlıya dönüşümünü beraberinde getirmeyecektir.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/populasyon-genetigi-ve-evrim-6070-kose-yazisi