27 Mart 2023 Pazartesi

KAS SİSTEMİ MUCİZESİ


                          KAS SİSTEMİ MUCİZESİ

           SELİM GÜRBÜZER

           İskelet yapımızı ve organlarımızın bir kısmını sarıp sarmalayan hiç kuşkusuz kas yapısıdır.  Sadece sarıp sarmalamak mı, bunun yanı sıra beyinden gönderilen mesajların omurilik içerisinden aşağılara doğru yol kat edip motor nöron hücrelere taşınmasıyla birlikte kas kasılmasını bir anda başlatabiliyor.  Nitekim kasın kasılıp gevşemesi bunun en bariz göstergesini teşkil eder.  Bu arada kasın kasılmasında gelen uyarılara karşı duyarlılık gösteren sarkoplazma içinde konumlanmış adına protein telcikler denen myofibrillerin oynadığı rolünde çok büyük katkısı vardır.  Zira bu söz konusu telciklerin hücre zarı adından sarkolemma olarak söz ettirirken telciklerin sitoplazması da adından sarkoplazma olarak söz ettirir.  Adından söz ettiren bu yapı silindirik ve a iğ-mekik yapıdadır.  Konum olarak da kasları meydana getiren lif hücrelerine bağlı ince iğ yapılı liflerin birleştiği orta kısımda yer alırlar. Bulundukları konumda kendilerine herhangi bir uyarı gelmediği sürece kasılma moduna geçmezler. Ta ki herhangi bir uyarıyla karşılaşırlar ancak o zaman kasılma şeklinde duyarlılık gösterirler. Yeter ki uyarılmış olsunlar bir anda aktif konuma geçmesi an meselesidir diyebiliriz. Öyle ki kas dokusuna gelen uyarıların duyu lifleri vasıtasıyla ön boynuzda yer alan motor hücrelerine aktarılması neticesinde kas lifinin kasılıp gevşemesi gerçekleşir.  Derken sürekli yer çekimine bağlı olarak kasılıp gevşeyen kaslarımız bizlerde güç gösterisi olarak kendini gösterir. Tabii güç gösteriminin de bir sınırı vardır elbet,  bu durumda kasın kasılma sonrası bu kadarı da yeter dercesine kendini rölantiye alıp tekrar dinlenme moduna alabiliyor. Ve bu durum kasın gevşemesi olarak addedilir. Üstelik tüm bu işlemler içinde belirli moleküllerin varlığına da ihtiyaç vardır. O moleküller kalsiyum, magnezyum ve ATP’den başkası değildir.  Şu bir gerçek bu söz konusu kasılıp gevşemeler için gerekli olan enerji verici moleküller olmasaydı ne tutunacak bir dermanımı kendimizde bulabilirdik ne de yürüyecek halimiz kalırdı. Bundan da öte kasın kasılıp gevşemesi enerji gerektiren bir hadise olması hasebiyle ATP yetersizliğinde kaslarda rigor mortis denen ölüm katılığı gibi kaskatı kesilmesi bir durum ortaya çıkacaktı. Neyse ki kas yapımız eklemlere bağlayan kirişlerle (lif dokusu) desteklenmişte bu sayede kramp varı kas katı kesilmeyip kollarımız, bileklerimiz ve hareket eder halde işlev görebilmekte. 

        Bilindiği üzere kas sistemimiz; isteğimiz dışında kendiliğinden kasılıp gevşeyen düz kaslar, isteğimizin doğrultusunda çalışan çizgili iskelet kaslar ve kalp kası olmak üzere üç ana başlıkta incelenir. İsteğimize bağlı çalışan kaslar somatik sinir sistemine ait olan motor nöronlar ile kas hücreleri arasında kas-sinir kavşağını oluşturan sinaptik bağlantılar sayesinde işlerlik kazanaraktan kasılıp gevşemeler vuku bulmakta. Böylece beyin ve omurilikten çıkış yapan motor nöronlar ve piramidal sisteme ait hücreler eşliğinde kemiklerin hareket ettirilmesinde gerekli olan mekanik gücü iskelet kası sağlamış olur. Düşünsenize insan daha 50-55 günlük ceninken adale kaslarımız belirgin hale gelmekte.  Belli ki cenin anne karnında iken bile bebeğin hareket manevrasına yardımcı olacak sistem daha ilk evrelerde ihmal edilmemiş.  Dolayısıyla kasların ilk hareket öğretisi bu sistemle anlam kazanır. Hakeza yine ağzımıza aldığımız besinler isteğimiz dâhilinde işleme tabi tutulup çene kasları ve dişlerin öğütücü mekanizması sayesinde yutulabilir hale gelebiliyor. Bilhassa iki çene kemiğimiz birbirine son derece kuvvetli çene ve yüz kasları ile tutunarak güç oluşturmaktadır. Öyle ki sara nöbeti geçiren hastalarda çene kaslarının bir anda kenetlenmesiyle birlikte çeneyi açmakta çok zorluk yaşanabiliyor. Mesela gülmek, kızmak, göz kırpmak gibi eylemler bile kasların kasılıp gevşemesiyle ortaya çıkmaktadır. 

        İsteğimizin dışında çalışan düz kaslar ise malum yavaş ve uzun süreli olmak üzere kasılıp gevşemesi otonom sinir sistemi tarafından kontrolü sağlanıp yine beynin başka bir bölümünde odaklanmış ekstra piramidal sisteme tabii hücreler sayesinde otomatik hareket edebiliyor. Dikkat edin otomasyondan bahsediyoruz. Niye derseniz, çünkü öğrenme aşamasını tamamlayan kaslar meleke kazanıp otomatik işleyen bir makine misali bilinç dışı hareket eder hale gelebiliyor.  Örnek mi?  İşte mide ve bağırsaklar gibi tüm sindirim sistemine ait organların, kan damarlarının, idrar kesesinin ve diğer iç organlarının otomatik olarak kendiliğinden hacim değişikliğe uğramaları bunun birer bariz göstergelerini teşkil eder. Üstelik kendiliğinden otomasyon kazanmış bu yapıda iskelet kaslarında ki gibi fazla enerji harcanmaz da. Tıpkı bu yeni doğan bir çocuğun emekleme zamanında çokça enerji sarf edip, ta ki yürüme aşamasına geldiğinde eskisi kadar güç sarf etmeksizin hareket ettiği duruma benzemektedir.  Anlaşılan kasın kasılma boyutunu haberdar eden bilgiler omurilikte iki kanala ayrılıp iş bölümün gereği birini alfa hücreleri, diğerini ise gamma hücreleri üstlenmiş olurlar.  Yani alfa hücreleri kasılma ile ilgili fonksiyon yürütürken, gamma hücreleri de kas lifinin gevşemesine yönelik faaliyette bulunur. Hakeza kalp kası da tıpkı düz kas gibi istem dışı çalışıp sistol (kasılma) ve diyastol (gevşeme) evrelerini içeren bir kap döngüsü ile her kalp atımında ritmik olarak tekrarlanarak kendini gösterir. Ayrıca sempatik ve parasempatik sinirlerden müteşekkil otonom sinir sistemi ile hormonal sistem kalbin hızına ve kasılma kuvvetine etki etmek içinde vardır. Öyle ki bu sistemler kalp çalışmasını kontrol ederek panik atak durumlarında kaç ya da mücadele et şeklinde adrenalin etkiyle kasılma şiddeti yükseltirken bunun tam aksi durumda ise dinlen ya da sindir moduna geç denen parasempatik sinir etkisiyle de kalp hızı indirgenerek düşürülmüş olur. Bu demektir ki sinir hücrelerinin yapısında bulunan dendrit ve dendrite bağlı akson dalları kas lifiyle diyaloğa geçmesi sonucunda kas ritimlerinin atım tekrarlanmaları hareket etmesi pekâlâ sağlanabiliyor. Bu arada akson ve dendrit arasındaki ara bağlantıya sinaps denmekte olup, söz konusu bu bağlantı sayesinde kaslar bir anda aktif hale gelebiliyor. Fakat bazen canlıların dış duyu organları vasıtasıyla alınan veriler, bazense eklem ya da kaslardan gelen sinyallerin oluşturduğu iç geri tepme bağlantıları sekteye uğrayabiliyor. Bu durum ister istemez kas sisteminde birtakım arızalara neden olmaktadır. Hatta kaslarla ilgili arızalara şöyle göz attığımızda ilginç klinik vakalarla karşılaşırız. Şöyle ki;

     Myastenia gravisi (MG)

     Bilindiği üzere adalelerimizin toplam sayısı 529 olup, bunlardan 14 tanesi sadece göz kapaklarını hareket ettirmekle görevlidir.  Myastenia gravisi sendromun başlıca özelliği yüz kası ve bütün diğer çizgili kaslarda gözlenen aşırı yorgunluğa bağlı olarak zafiyet göstermesidir. Özellikle bu tip vakalarda yüz çehresi ve göz kaslarında düşme, çift görme, monoton bir ses tonunun oluşması, çiğneme ve yutmada güçleşme, dudaklarda açıklık veya sarkıklık gibi durumlar görülür. Ayrıca hastalığın seyrinde timus bezinin kontrolü altında fazlaca antikor salgılanır. Bu bakımdan myastenia hastalarda timus bezinde büyüme, yani hiperplazi görülebiliyor.

         Miyotom

         Malum olduğu üzere kaslara gelen uyarılar neticesinde kasılıp gevşemeler meydana gelmekte.  Ama bu olaya sadece kasılıp gevşemedir deyip geçiştiremeyiz. Bikere kaslarda kasılıp gevşeme mekanizmasının işlerlik kazanması için elin bilek mafsalından ön kola bağlayan kaslar birbirine zıt yönde etki edecek her iki mekanizmanın da tam takır devreye girmesi gerekir ki kasılma ve gevşemeler işlerlik kazanabilsin. Nitekim birinci grup kaslar gevşemeyi sağlarken, bir diğeri kasılmayı gerçekleştirmektedir. İşte karşılıklı iki gruptan gelen sinyaller sinir sisteminde anında karşılık bulup, böylece kas dengemiz sağlanmış olur. Zira kasılma gevşeme işlemleri kas hücreleri içerisindeki kasılıp gevşeyebilen miyofilament lifler aracılığıyla vuku bulmakta. Aksi durumda malum kas lifi tümörü denen miyotomun nüksetmesiyle birlikte kasın gevşeme güçlüğü vuku bulacaktır. Öyle ki   butip durumlarda gece uyku hali  ya da istirahat anında bile  hasta kendini felçli hissedip tüm günü neredeyse stres içerisinde  geçecektir.

         Müsküler hipertrofi

           Bilindiği üzere aşırı güç sarfiyatı gerektiren çalışmalar kasların büyümesine ve gelişmesine yol açıp, bu durum kas liflerinin her birinin çapça büyümesine neden olur ki buna hipertrofi denmektedir.  Esasen tariften de anlaşıldığı üzere hipertrofi durumlarında;

    -Kas dokuda kasıp gevşemeyi sağlayan protein iplikçi yapıda miyofibriller miktarca artış kaydeder,

    -Değişik etken maddelerde artış görülür,

       -ATP ve glikojen gibi enerji sağlayan etken unsurlar devreye girer.

       Derken tüm bu bileşenler eşliğinde birlikte kasın hareket gücü artış kaydedip bu arada besleyici mekanizma da güçlenmiş olur.

     Spinal Musküler atrofi (SMA-omurilik kaynaklı kas erimesi)

        Muskuler atrofi diye de bilinen bu vaka kasın kullanılamaması (kontraksiyon) veya zayıf kontraksiyon (kasılma) göstermesi şeklinde tezahür eder. Mesela suda yüzerken omurilik ön boynuz ve motor hücresi hastalıklarına bağlı olarak spinal musküler atrofi ve musküler distrofi gibi sendromlar ve kramp girmesi görülebiliyor. Hatta bacakların alçıya konup hareketsiz bırakılması ya da bir kasın kısa bir zaman diliminde bile olsa kullanılmaması durumlarında da atrofi (doku küçülmesi) nüksedebiliyor.  Hakeza bir kas siniri denerve (sinir kesisi) edilirse,  yani alınırsa derhal atrofinin teşekkülüne neden olacaktır. Şayet 3-4 ay içerisinde sinirle olan rekonversiyon, (bağlantısı) kurulursa kas  tekrardan normal fonksiyonunu kazanabiliyor.

         Kontraktür (kas sertliği)

      Kontraktür inadım inat diyebileceğimiz kasların kısılmasından dolayı klinikte kasın pasif gerilmeye karşı gösterdiği direnç hali olarak adalenin tutulmasıyla birlikte eklemlerde oluşan anormal postür alınması şeklinde hareket kısıtlılığı tarzında kendini gösterir. Bu durum daha çokta kaslara destek olan doku veya fibröz eklemlerde meydana gelmektedir. Keza ektremitelerin alçıda kalması veya herhangi bir sebebe bağlı olarak kas boyunun kısalması gibi durumlarda da kontraktür ortaya çıkabiliyor. Mesela kırılan bir kemik iyileşse de kısalması söz konusu olabiliyor. Hatta bu durumla birlikte kaslarında kısalıp kasılma kuvvetinin azaldığı gözlemlenmiştir. Nitekim uyluk kemiği kırıldığı zaman tedavi edilse bile eskisi kadar bacak kaslarında direnç sağlanmayabiliyor. Öyle ki normalinde 1,5 ton ağırlıktaki bir yükü tutabilen uyluk kemiği bu tür arızı durumlarda bir bakıyorsun tutma gücü 300 kilograma kadar düşebiliyor.

    Peki, bu tip vaklar nasıl teşhis edilir derseniz bikere nöroloji uzmanına kas kasılma ilgili şikâyetler için başvuran hastalar için öncelikle diz kapağına çekiçle vurularak kasların çalışıp çalışmadığına bakılarak teşhis edilebiliyor. Şayet diz kapağına çekiç vurulduğunda kaslar iki ucundan çekilip gerilmiyorsa veya uyarıcı etkiye karış uyluk kasları harekete geçip ayak ileri doğru fırlamıyorsa reflekslerin çalışmadığı anlamına gelmektedir. Hakeza fizyolojik kontraktür denemeler için verilen elektriksel uyartıların etkisiyle uzun süre lokal ve iletilmeyen kasılmalar ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Hatta elektromiyografi (EMG) ile yapılan testler neticesinde duyu alamama ölçümleri elde edilebiliyor.  İşte elde edilen bu tür bulgulardan hareketle vücut mekanizmadaki bozuklukların bir kısmı kontraksiyon ya da buna bağlı kasılmayı sağlayan bozuk yapıdan ileri gelebileceği düşünülür.

        Mesela bir insan gücünün üstünde iş yaptığı zaman:

      - Rigor  (kas katılığı) ve tremor (titreme).

      -Lenf birikmesi ve hacminin artması,

        -Asetil kolin, epinefrin, Ca, K, Cl gibi extracellular (hücre dışı) izotonik bileşikler toplanması,

  -Kontraktür oluşması,

  -Fibröz dokularda bozukluklar,

        -Kemik boylarındaki kısalmalar gibi arızaların teşekkül edebiliyor.

       Anlaşılan refleks olayı iyi planlanmış bir şah eser olup vücudumuzda her an cereyan edebiliyor.  Zaten refleks hadisesi olmasaydı ansızın karşılaşacağımız olaylar karşısında ne yapacağımıza karar verene kadar atalarımızın deyimiyle Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktı ki, “ölen ölür kalan sağlar bizim” demekten başka hiçbir teselli dayanağımız kalmayacaktı. Bu yüzden refleks hadisesi düşünmeksizin aniden ortaya çıkan tepki varı davranışlar olarak tanımlanır.

         Tabes Dorsalis

         Sifiliz denen frengi hastalığının ilerlemiş evresinde sinir tutulumu kaynaklı dengesizliğin bacakta yol açtığı arızalar genelde Tabes Dorsalis olarak bilinir. Bilhassa bu tür arızalarda hastanın omurilikten gelen uyarıların hızı kesilip yavaşlaması neticesinde ister istemez yürürken adımların gereğinden fazla ileriye fırlatmasına neden olmaktadır. Hatta bu tür hastalar ayağını yere indirirken de topuğuna basarak indirirler. Yani hasta adımını atarken gözleriyle kontrol ederek yürümek zorunda kalır. Dolayısıyla bu noktada farkındalığı sağlayacak iletişim kanallarının işlev halde olması çok mühim bir hadisedir. Aksi halde bir insan yürürken adımını nasıl attığının farkında olamayacaktır. Anlaşılan o ki yürüme ile ilgili tüm bilgiler bize sinir merkezleri ile bağlantılı ayak ve bacaklarımızdaki kas ve eklemlerde kendi etkisini gösterir.  Böylece kaslarda ve eklemlerde vuku bulan tüm etkilenmeler beyincik tarafından değerlendirilip karşılık bulduktan sonra hareket kabiliyetimiz belli bir nizama girmiş olur. Hatta stresli olduğumuz anlarımız bile direk olarak beyincik tarafından değerlendirmeye alınmakta. Böylece farkına varmaksızın istirahat halinde bile segmental bir omurga innervasyon mekanizmayla kaslarda gerginliğin hissedilmesi denen kas tonusu bir stres durum yaşanmış olur.

       Parkinson

       Parkinson; gerek beyne ait ekstra piramidal sistemin bozulması, gerekse negatif geri tepme bağlantıların gecikmesi sonucu kaslarda devamlı titremelerin gözlemlendiği bir hastalıktır. Parkinson hastalara dışarıdan bakıldığında parmaklarının titrediğini görürüz.  Öyle anlaşılıyor ki; Parkinson yarı kararlı (metastabilite) hassas denge denen kontrol etme gücünün yitirilmesiyle ortaya çıkan bir pozitif geri tepme durumudur. Yani bu durum mevcut sistemin rayından çıkması anlamında arızi bir durumdur.

       Takma kol

       Wiener'in 1961 yılında bir kongrede takma kol ile ilgili sunduğu sunum takma kolla hayatını idame edecek hastaların gözlerinin parlamasına yetecek türdendi. Şöyle ki; takma kol diğer kopmuş bir kolun canlı olan kas kısmına bağlanmak suretiyle beyinden gelen sinyallere duyarlı hale getirilir. Böylece takma kolun hareket edebileceği noktasına gelinmiştir. Demek ki beyinden gönderilen sinyaller eşliğinde insan-mekanik ortak ilişkisi gerçekleşebiliyormuş.

       İşte mekanik protezle hayatını geçirmek zorunda kalan insanları görünce ister istemez kaslarımızın kıymetini bir kez daha idrak etmiş oluruz. Zira organların hareketi kaslar sayesinde mümkün olmaktadır.  Dolayısıyla bu iş için vücudumuzda düz ve şeklinde kas sistemi oluşturulmuştur. Ve bu sistem içerisinde yer alan iskelet kasları (çizgili kaslar)  tendonlar aracılığıyla kemiklere bağlanmış olup,  mikroskobik incelemesinde çizgili bir görünümde oldukları gözlemlenmiştir.

         Nasıl ki organları harekete geçiren kas dokusuysa,  kasları da harekete geçiren motor nörondan gelen uyarılardır. Sinir sistemine ait motor nöronlar bilindiği üzere beyin ve omurilikten çıkış yaparlar. Sinir hücreleri mikroskobik incelendiğinde yan yana çizgiler halinde açık ve koyu renk bantlardan meydana geldiği görülecektir.  Söz konusu A ve I diye adlandırılan bantların yapısında miyozin (kalın lif) ve aktin proteinler var olup,  birlikte aktomiyozin madde oluştururlar.  İşte bu çıkışla birlikte kas hücreleri arasında sinir–kas kavşağı denen snapslardaki impuls iletimi sayesinde kasa gelen uyarı kasılmanın başlatılmasını tetiklemiş olur.  Dahası snapslarda impuls iletiminde asetilkolin nörotransmitter madde olarak kullanılıp böylece kasılmayı sağlayan bir dizi olaylar bu madde sayesinde gerçekleşmektedir. Nitekim antrenman yapmaya başladığımızda kaslarımız derhal çalışmaya başlayıp vücudumuzun ısınmış olması bunun tipik örneğini teşkil eder. Hakeza titremede öyledir. Bu yüzden bilim adamları sinir sisteminden hareketle titremeyi başlatan hadisenin beynin alt kısmında bir noktada yer aldığını belirtirler. Hatta bu bölgeye yakın diyebileceğimiz kısımda vücudu aşırı sıcaktan koruyan bir başka noktanın varlığından söz edilmektedir. Hele vücutta sıcaklık artmaya bir görsün, derhal bu stratejik üs noktadan salınan sinyaller eşliğinde derimiz daha fazla kan akışına sahne olmaktadır.  Böylece bu hadiseyle birlikte terleyip serinlemiş oluruz.

         Peki, onca istemli ya da istemsiz işleyen bir sistemi için gerekli olan enerji nereden ve nasıl elde ediliyor derseniz, belli ki kasılma anında harcanan enerji mevcut kas deposunda stok edilen glikozun kullanılmasıyla elde edilmekte. Bu demektir ki gerek istem dışı, gerekse isteğe bağlı hareket eden kasların harcadığı güç sarfiyatı neticesinde oksijen azaldıkça laktik asit birikimi artış kaydedip akabinde kas yorgunluğu olarak karşımıza çıkabiliyor. Dolayısıyla bu durumda dinlenme moduna geçip dışardan soluduğumuz oksijenin kana karışıp laktik asitle birleşmesiyle birlikte enerjiye dönüşüp yeniden güç tazelemiş oluruz,  hatta bu arda açığa çıkan enerjinin fazlası da kas hücrelerinde depolanmış olur.  

        Kaslar bir yandan esnek yaratıldığından herhangi bir uyarma karşısında harekete geçebiliyorken,  öte yandan uyarılar durduğunda tekrar eski halini alabiliyor. Şayet kas sürekli uyarılıp gevşemesine fırsat verilmezse tıpkı ölen bir insanın kaskatı kesilmesi gibi durumla karşı karşıya kalınabiliyor. Mesela pazı kasları kasılıp gevşemesine rağmen sürekli uyarılmalara maruz kalındığında kas katı kesilmesi bunun en tipik misalini teşkil eder. Bu arada ceset demişken şunu belirtmekte yarar var. Şöyle ki; ölüm halinde oksijenden mahrum kalan kaslar fazla miktarda laktik asit birikimi neticesinde kas dokusu katılaşmış olmakta.   Tabii bu durum canlı için söz konusu değildir.  Çünkü canlılık denen hadise kasların karşılıklı birbirine zıt reflekslerin devreye girmesi neticesinde kasılıp gevşemelere oluşmakta.  Nitekim iskelet (çizgili) kasların bir takım karşılıklı etkileşimleri eşliğinde kasılıp gevşemeler nüksedip bu sayede hareket kabiliyeti ve canlılık belirtisi olarak iri ve diri olmaktayız. 

         Malum düz kaslar isteğimiz dışında çalışırlar. Diğerlerinde olduğu gibi düz kaslarda iğ şeklinde hücrelerden meydana gelir. Örneğin yemek borusu, mide ve bağırsak gibi iç organlarımızda yer alan kaslar düz kaslardandır. Peki, ya kalp kası nasıldır?  Kalp madem vücudun motoru, o halde ona hasta bir kas tasarımı olmalıdır. Zaten öyle de olup kalp kası çizgili ve isteğimiz dışında çalışan bir yapıdadır.  Dolayısıyla bu yönüyle diğerlerinden ayrı tutulmuş gözüküyor. Şöyle ki köken itibariyle çizgili kas olup düz kas gibi çalışmaktadır. Şayet kalp kası otomatik olarak isteğimiz dışında çalışıyor olmasaydı dışarıdan bir elin devreye girip aralıksız bir şekilde çalıştırması gerekecekti. İyi ki de bizim inisiyatifimize bırakılmamış, aksi takdirde en küçük bir ihmalde hayatımıza mal olacaktı. Dahası kalp kasımız kendine özgü otomatik kesintisiz elektrik güç kaynağı ile çalışmakla bizi çok büyük dertten kurtarmış olmaktadır.  Zira kalbin sinir odağı bölümünden çıkan elektriksi sinyaller kalbi fazlasıyla çalıştırmaya yetiyor artıyor da.  Tabiî ki elektrik kablolarında olduğu gibi kalp hastası hastalarda kalbe bağlı elektrik sinyalleri arıza verebiliyor. Neyse ki bu gibi durumlarda vücuda kalbin doğal atım mekanizmasını ayarlayan pacemaker cihazı takılarak kalbin kasılıp gevşemesi sağlanabiliyor.

          Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki; kas sistemi sadece insanoğluna özgü bir sistem değil aynı zamanda diğer canlılarında yapısını oluşturan bir sistemdir. Nitekim yassı ve yuvarlak solucanlarda düz kasın varlığı görülürken yumuşakçalarda da ilk kez çizgili kasların varlığı görülüp vücut hareketleri boyuna ve halka kısımların kasılmasıyla birlikte eklemli segmentler hareket ettirilmiş olur. Her ne kadar kas sisteminin istemli ve istemsiz çalışmasından haberdar olmasak da sonuçta kas sistemi belli bir düzen içerisinde her an ve her salise yorulmadan yolunu yol bilip yüklenmiş olduğu misyonu yerine getiriyor ya, bu bizim için çok büyük bir nimet olmasına yeter artar da.  

               Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

18 Mart 2023 Cumartesi

KOP TİPİSİ IŞIĞI: OSMAN OKUTMUŞ


KOP TİPİSİ IŞIĞI: OSMAN OKUTMUŞ 
 Her insan fani olmasına fani ama kimi unutulur gider, kimi hafızalarda yer eder, kimi de tarihin sayfalarında insanlıkla birlikte yaşar. Unutulanlarsa malum kimi zulümleriyle, kimi yolsuzluklarıyla, kimi de iğrençlikleriyle lanetlenir hep. Hiç kuşkusuz unutulmayanların unutulanlardan en belirgin farkı ilimleriyle, eserleriyle, hizmetleriyle yâd ediliş olmalarıdır. Öyle eminim ki Osman Okutmuş’ta ahlakı, dürüstlüğü ve âlicenap karakteriyle unutulmayıp yâd edilecek isimler arasında olacak hep. Hele onu yakından tanıyanlara öyle bir mesuliyet düşüyor ki o da ‘Kop Tipisi’ başlığı altında yazdığı yazılarla bir memleket sevdalısı nasıl olur bu özelliğini gelecek nesillere sürekli olarak tanıtmak olmalıdır. Nasıl tanıtmayalım ki, Rusların sıcak denizlere inme hayalini, keza Ermenilerinde Büyük Ermenistan hayaline set çekecek bu büyük direniş destanını onun kaleminden öğrendik. Her ne kadar onun fani varlığı toprağın bağrındaysa da, ruhu ebedi âlemde. Madem öyle bize Kar Beyaz Kop Tipisi Gönül Abidesinden geriye kalan o memleket aşkını yaşatıp kendimize görev telakki etmek düşer. Evet, O unutulmaması gereken büyük şahsiyetlerdendir. Bilhassa tevekkülü, ağır başlılığı, yozlaşmış şehir kültüründen uzak vakar duruşu Osman Okutmuş’ta ziyadesiyle en belirginleşmiş bir karakter örneğidir. Nitekim O hiçbir zaman bir yerlere şirin görünmek için çaba sarf etmediği gibi yozlaşmış şehir kültürünün her türlü üçkâğıtçılık, alavere ve dalaveresine tevessül etmezdi. Dahası onda tezahür eden dürüstlük, açık samimiyet, yüreklilik ve mütevazılık sıradan hasletler değil bilakis üzerine sinmiş en tabii haleti ruhiye halidir. Zaten kendisinde açık açık tezahür eden bu karakteristik mizacından dolayıdır ki karşılaştığı her kim olursa ona güvenir ve bir babacan ağabey olarak hürmet gösterirdi. İcabında iltifat ettiği kimseler de olurdu ama hiç kimse de kalkıp 'yağ çekiyor' diyemezdi. Yediden yetmişe hemen herkese samimi davrandığı için muhatabını da kendisi gibi görürdü. Hatta tenkit ettiği kimselerde olurdu ama ‘ya bu adam bana düşmanlık ediyor’ diye aklının ucundan bile geçirmezdi. Dolayısıyla tenkit edişinde temel amacının bağcıyı dövmek değil doğruyu bulmak olduğu her halinden besbelliydi. İşte bu yüzden kim çıkar da 'Osman Okutmuş şu makama veya mevkie gelmek için böyle davranıyor dese, buna kargalar bile güler asla pirim vermezdi. Hani ‘ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ bir atasözümüz var ya, nitekim kendisine 12 Eylül ihtilali müteakip Belediye Başkanlığı için ısrar edildiğinde o adeta elinin tersiyle itip kalemiyle hizmet etmeyi tercih etmiş nevi şahsına münhasır bir şahsiyettir. Her şeyden önce o gösterişi sevmezdi. Hiç kimseye yaranma derdi olmadığı gibi iman gösterisi yapma ihtiyacı da duymazdı. Hiç bir şeyin Allah’tan gizlenemeyeceğini bildiği içindir beşer planında riyakâr davranmazdı. Hele bilhassa memleket sevdası hemşerilerimizin şunu iyi bilmesi gerekir ki yaşadığımız şu çağda kendine dürüstlük, itidal, ağır başlılık, iyi niyetlilik noktasında örnek model olabilecek bir şahsiyet arayacaksa pek uzaklara uzanmasına gerek yoktur, o bizim zaten yanı başımızda o’na bakması kâfi. O halde bizim asıl derdimiz o’nun kar beyaz karakteristik meziyetlerini örnek alıp yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. İşte bu noktada yeri gelmişken yetkililere şu çağrıyı yapmakta fayda var: Geliniz, böylesi donanımlı abidevi şahsiyet için tez elden kolları sıvayıp adına yakışır hem müze inşa edile hem de mezarı ziyaretgâh hale getirile. İnşa edilmeli ki gelecek nesiller onun ‘Kar Beyaz Kop Tipisi’ ışığından istifade edebilsin. Neden böyle bir çağrıda bulunma ihtiyacı hissettiğimi hiç kuşkusuz gençlik çağında bizatihi yakından tanımam hasebiyledir. Tâ lise çağlarında iken rahmetlinin matbaasında ‘Kop Tipisi’ yazılarını kurşun yapımı puntolarla Bayburt Postası Gazetesi sütunlarına dizmiş bulunmam, o’nu yakından tanıma fırsatı bulmama neden olmuş, böylece kendime bir Kar Beyaz Türk mizacı olarak örnek almam benim için büyük bir şeref nişanı oldu diyebilirim. Ancak bu şerefin kendi iç dünyamda oluşturduğu sorumluluğu, ona duyduğum engin hürmet ve hayranlığımı ömrüm boyunca ifade etsem kalemimin bile gücü yetmeyeceği muhakkak. Şayet bu gün gelinen noktada her yıl memleketimizde Dede Korkut şenlikleri düzenleniyorsa, yetmedi Bayburt Aşkale arasında ki 6 bin 335 hektarlık alan ‘Kop dağı Müdafaası Tarihi ve Milli Parkı’ olarak ilan ediliyorsa bunu o’nun kırk yıllık gazetecilik hayatında şehitler katında yazdığı Kop Tipisi başlığıyla kalemine döktüğü makalelerinin gücünden biliyorum. Öyle ya, her yıl düzenlenen törenlerle Çanakkale ve Kut’ül Amare şehitleri Türkiye çapında anılırda Mareşal Fevzi çakmak’ın ‘Bayburt savunması ikinci Plevne’dir’ dediği Kop şehitlerimiz niye garip kalsın ki. Allaha şükürler olsun ki Hacı Osman Okutmuş’un yıllar öncesinde gösterdiği bu çaba ve gayretin bugün meyvelerini toplamış durumdayız. Madem öyle gerek üniversite düzeyinde gerekse Bayburt’umuzun tüm kamu kurum ve sivil kuruluşları el ele gönül gönüle verip adına layık çalışmalar başlatmalı. Böylece hem Kar Beyaz Kop Tipisi abidevi şahsiyete karşı görevimizi ifa etmiş oluruz hem de Marco Polo’nun ‘Bayburt dünyanın en uğrak yerlerinden biridir’ dediği Dede Korkut diyarını gerçek manada uğrak mekân turizm cenneti haline getirmiş oluruz. Şu da var ki, böylesine sanatı, tefekkürü, mizacı, mücadelesi ve bütünüyle ilgi çekici bu denli geniş çaplı, çok yönlü bir insanı kaleme almak hem zordur, hem de ortaya yazı değil, eser koymak gerekir. Kaldı ki, onun hakkında yazılacak her yazı, eksik ve sınırlı kalmaya mahkûm da. Bakınız, o sadece Bayburt’la sınırlı kalmamış, NATO Genel Sekreterince Anadolu Gazetecilik ödülünü de almaya layık görülmüş bir gazetecimizdir. İşte bu nedenledir ki ömrünün çoğunu kalemine sarf etmiş böylesi bir şahsiyetin ancak yazı dizgilerinin puntosu olabildiysek ne mutlu bize, bu bizim için en büyük kazanç olur elbet. Doğrusu bu günkü gelişmiş matbaacılık sektöründe klasik kalan kurşun dökümü puntolarla tekrardan yazılarını dizilemeyi ne kadarda çok isterdim. Hiç olmazsa bu şekilde ruhaniyetinin canlı müzesi olmuş olurdum. Elbette ki hükmü ilahi gereği ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır...’ Olsun ervahı yaşıyor ya. Saçtığı kar beyaz ışığın sönmeyeceğine inancımız tam da. Hâsıl-ı kelam yüreğimiz dağlanıyor. Dün seviyesine ulaşmak imkânsızdı, bugün ise hatıralarına ve o aklımızdan çıkmayan kar beyaz sohbetlerine ulaşmak imkânsız. Bu yüzden şaşkınız, çaresiziz. Sanki dün bugünmüş gibi gözümüzde canlanıyor. Biliyoruz ki ruhun bundan haberdar; şimdilik samimi gözyaşlarımız ve Allah’ın sonsuz rahmet niyazlarımızdan başka sana bir şey sunamıyoruz. Oysa Hacı Osman Okutmuş ağabeyimiz çok daha fazlasına layık bir gönül abidesidir. Şimdilik başka ne diyebilirim ki, o bize ehtiyar (ihtiyar) derdi, bizde Hacım derdik. Madem öyle, kar beyaz ruhun şad ola. Vesselam. 
 SELİM GÜRBÜZER
 https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

MİMARİ İSKELET YAPIMIZ


                         MİMARİ İSKELET YAPIMIZ

           SELİM GÜRBÜZER

          Her yaptığımız binaların dışı güzel olsa bile şayet iskelet kısmı mühendislik hesapların dışında rastgele inşa edilmişse en düşük deprem sarsıntısında o binanın yıkılacağı muhakkak. Belli ki Yüce Yaratıcı canlıları yaratırken kendisine biçilen ömür sürecinde tıpkı bir balık kılçığında olduğu gibi mimari bir iskelet bir sistemle donatarak dış ve iç tesirlere karşı korunaklı kılmıştır. Bu açıdan bakıldığında canlılık mühendislik hesapların ötesini de aşan mimari bir sanattır diyebiliriz elbet. Zira toplamda 206 kemikten ibaret iskelet sistemimizin statik hesabının ilk kıkırdak ayağı 35-37 günlük ceninken belirmeye başlayıp 45-47 güne gelindiğinde ise kıkırdağın kemiğe dönüştüğü gözlemlenmiştir. Yani embriyo döneminde iç iskelet sadece kıkırdak dokudan ibaretken sonradan kemiğe dönüşmekte. Tabii burada sonradan kemikleşme dönüşümünden maksat anne karnında toplam 9 aylık geçireceğimiz süreçte kısmi kemikleşme anlamında esnek yapıda kıkırdak doku olup, bu süreçte bebeğin neredeyse vücudunun tamamına yakını kıkırdak yapıda olması gerektiğidir. Şayet iskelet sisteminin tümü kemik olsaydı ceninin dokuz ay sonrasında doğumu zor olacaktı.  Dolayısıyla bebeğin dar alanda elastiki ve yumuşacık bir kıkırdağımsı bir iskelet sistemiyle manevra yapması gerekir ki anne karnından dünyaya adım atışında kazasız belasız geçiş yapabilsin. Öylede olur zaten. Derken doğumun yaklaştığının belirtisi doğum sancıları ilk elden rahim kaslarının kasılmasının habercisi olduğunun bir işareti olup bu kasılmalar sayesinde her zorluğun ardında ferahlık vardır sözü yerini bulup dokuz aylık süreç mutlu sonla tamamlanmış olur da.

         İskelet sisteminin vücutta başlıca üç görev için var olduğu sezilip bunlar:

         -Vücuda dayanaklık sağlayıp organları korumak,

         -Vücut içerisinde sinir ve kas sistemlerin irtibatını sağlamak,

         -Vücut hareketleri için manivela vazifesi görmektir.

        İskelet sisteminin en önemli sacayağını teşkil eden manivela özellikteki kıkırdak doku esnek bir yapıda olup üzerine 70 kg’lık bir yük binse bile eklemler arasına yerleştirilen yağlar sayesinde kemikler aşınmayıp esnek bir şekilde hareket edilebilecek şekilde dizayn edilmiştir. Hakeza kabuksuz sümüklü böcek ve balıklardan özellikle yunus balıkların vücut yüzeylerinin yağlı olması da onları muhtemel aşınmalara karşı korunaklı kılmakta. Nitekim midye ve benzeri kabuklu hayvanlara baktığımızda bu iş için kabukların belli aralıklarla açılıp kapanmasını sağlayan otomatik kasların varlığını görürüz. Ama gel gör ki Charles Darwin midyedeki bu otomatik açılıp kapanan kapıları tesadüfi bir eser olarak görmekte. Oysaki basit bir menteşe yapımında bile işin içine bir usta eli girmeden kendi kendine açılıp kapanan menteşe yapımı asla söz konusu değildir. 

          Anlaşılan iskelet sistemine tesadüfen kemik yığınlarından oluşmuş bir yapıdır deyip es geçmek pek mümkün gözükmüyor, bilakis yığın sandığımız iskelet yapı emir almış, emrin gereğini yapan bir şahika mimari eser olarak karşımıza çıkmakta. Örnek mi? İşte en basitinden elimizi oluşturan kemik sistemi olmasaydı birçok işlerimizi yapamayacaktık. Üstelik elimiz sağlı sollu da inşa edilmiş, yani bir elin nesi var iki elin sesi var misali çift mimari sanat olarak karşımıza çıkmakta. Dolayısıyla böylesi bir mimari sanat karşısında Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Düşünsenize dünya hayatımız sona erse de kıyametin ardından kemikler yine bizim için 'yıkılmadık ayaktayız' dercesine dirilmemize vesile olacak bir şahika eser olarak karşımıza çıkacaktır.  Nitekim Resulullah (s.a.v)'in komşusu Adiyy b. Rebia ahiretle ilgili nüzul olan ayetlerden etkilenmiş olsa gerek ki iskelet yapımızı oluşturan kemikleri sorgulamaya başlayıp şöyle der:

          - Anlat bakalım öldükten sonra dirilmek nasılmış?

          Peygamberimiz (s.a.v)  bu soru karşısında gayet sakin bir şekilde ahireti anlatıverir, o da dinlemesine dinledi ama itiraz babından şöyle der:

          - Ya Muhammed! Sözünü ettiğin Rabbin şu birbirinden ayrılmış kemikleri bir araya getirip diriltecek öyle mi?

         Resulullah (s.a.v) ikna olamayacağını anlayınca oradan ayrılmak zorunda kalır. Zira ne söylese ciddiye almayıp itiraz ediyordu. Derken bu arada kıyame suresi nazil olur:

        -İnsan zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz.                Doğrusu biz onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız.. Dönüp dolaşıp varılacak, durulacak yer Rabbinedir… (Kıyame, 1-15)

       Yine bir gün Ubeyy b. Halef elindeki birkaç kemiği Resulullah (s.a.v)’e göstererek:

        -Peki, bunları kim diriltecek?

       Resulullah (s.a.v) bu durum karşısında:

      -O’nu yaratan diriltecek elbet ve hayat verecek, seni de cehenneme tıkayacak deyip oradan ayrılıverir. (Bkz. Ahmet Lütfi Kazancı Saadet devrinden 2. Cilt, Aydınlıklara doğru eserin sahife 221'de geçiyor. Semerkant yayınevi-2001)

       Bu arada Cibril Emin Yasin suresini vahy etti:

        İnsan görmedi mi ki biz onu tek bir damladan yarattık.. Çürümüş kemiklere kim hayat verecek dedi… O Allah ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da siz şimdi onları yakıp duruyorsunuz. Allah’ın emri bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ dediği zaman, o oluverir. Dönüş ancak O’na’dır (Yasin.77-83).

      Ubeyy b. Halef (Ümeyye) nüzul olan ayet karşışında bu kez:

     -Bir atım var, onu özel olarak besliyorum, bunu bilmiş ol ki seninle mücadeleye kararlıyım ve seni öldüreceğim der.

      Allah Resulü bu tehdit edici sözlere rağmen hiçbir şekilde yine metanetini bozmadan:

      -Aksine ben seni öldürürüm ya Übeyy, diye cevap verir.

      Gerçekten de ileri ki yıllarda bir savaşta bu söz yerini bulup, Yüce Allah (c.c) Habibini yalancı çıkarmaz da.

        Malumunuz namazın ardından 33 kere Subhanallah, 33 kere Elhamdülillah ve 33 kere Allah adını zikretmekle tespihimizi 99’a tamamlarız.  O halde 33 rakamına sadece rakam olarak bakmayalım,  bu arada iskelet sisteminin ana kolonunu oluşturan omurganın 33 omur kemik tespih tanelerinden meydana geldiğini düşünüp tefekkür etmekte fayda vardır elbet. Nitekim 33 omur tespih kemik tanelerinin en üsteki   “Servikal vertebra (boyun omuru)”  denen 7 omur kemik taneleri olarak adından söz ettirip kendisini oluşturan omur kemikleri ise baş kısmın kendi ekseni etrafında 180 derece dönmesine imkân verecek şekilde dizayn edilerek dizilmişlerdir. Öyle ki tespih taneleri misali böylesi bir dizilim sayesinde bütün vücudumuzu döndürmek gibi bir zahmete katlanmaksızın sadece baş eksenimizi çevirmemiz kâfi gelebiliyor. Birde bu dizilim şeklini manevi tespih tanelerinin dışında dünya işlerimiz yönünden düşündüğümüzde belli ki insanoğlu keşfettiği buldozer ve kepçe gibi makineleri omurga yapımızdan ilham alaraktan manevra kabiliyeti gösterecek şekilde yapmış gözüküyor. Böylece bu sayede inşaat sektöründe kullanılan tüm teknolojik donanımlar insan vücudunun bir kopyası dünyevi nimetler ve dünyevi keşifler olarak karşımıza çıkmış olur.  

         Peki; kaburga kemikleri neyin nesidir derseniz,  bunlarda malum kafes görevi yapmakta. Öyle ki; kafes kemikleri üsteki 7 omurun altındaki 12 sırt omuruna bağlanmış haldedir, ancak hareket kabiliyetine sahip değillerdir. Malum genellikle çift kanatlı kümes hayvanları canlılar kafes sayesinde kendilerini emniyete almaktalar. Aynen öyle de bizlerde organlarımızı omurgamıza bağlı kafes tarzı kaburga kemikleriyle korumaya almış oluruz.  İyi ki de kaburga kemiklerimiz var,  bu sayede iç organlarımız üzerinde bir emniyet supabı koruyucu kafesimiz olur.  Öyle ya şayet bu söz konusu koruyucu kafesimiz olmasaydı herhangi sert bir darbe karşısında iskelet yapımız çöküp enkaz yığını haline dönüşmesi an meselesi olacaktı.  

      Bel kemiğimiz malum lomber vertebra denen alttaki 5 omurdan müteşekkildir. Sonraki bel omuru sağrı ise dört omur kuyruk sokumundan müteşekkildir.  Kuyruk sokumu kemiği evrimcilerin iddia ettikleri gibi kuyruğun kullanılmayan izleri değil,  tam aksine bazı kalça kemiklerin kaslarına tutunma noktasıdır. Zaten kuyruk sokumu olmaksızın rahat oturmak mümkün değildir.

         Omurganın en önemli görevi omuriliği korunaklı kılmaktır. Korunması da gerekir. Çünkü sinir sistemimizin en önemli organı hüviyetindedir omurilik. Öyle ki üç tabaka zarla kaplı ve en dışta omurga yapısıyla emniyetli bir şekilde muhafaza içine alınmıştır. Ayrıca bu tabakaların arasını dolduran sıvı, omuriliği dışarıdan gelebilecek olası darbelere karşı korur da. Nitekim her adım atışımızda omurlar birbiri üstünde herhangi bir aşınmaya meydan vermeksizin manevra sergileyerek hareket etmemizi sağlarlar. Üstelik hareket esnasında sürtünmeye karşı her bir omur arasına disk şeklinde dayanıklı kıkırdaklar yerleştirilmiş olup bu diskler amortisör görevi yapmakta da.  Yetmedi aşınmalara karşı sırf bu işler için salgı sistemi de devreye girmekte. Şayet tüm bu donanımlardan yoksun olunmuş olsaydık en ufak darbede sinir sistemimizin bir anda felce uğraması kaçınılmaz olacaktı. Hemen her vücut aygıtımızın en ince detayına kadar planlı bir şekilde donatıldığı o kadar net kendini belli ediyor ki bir bakıyorsun uyluk kemiği dikey vaziyette 1 ton ağırlığı kaldırabilecek güçte olup her adım atışımızda vücudumuzun üç misli ağırlığı taşıma kabiliyeti gösterebiliyor. Yine bir bakıyorsun istirahate çekilip oturduğumuzda her iki uyluk kalça kemiğimiz bize sızı vermesin diye de kalça kemiklerimizin kaba ve etli butlu şekilde donatılmış olduklarını görüyoruz. Yetmedi kemiklerin bu şekilde desteklenip dayanıklı bir şekilde donatılmalarının yanı sıra elastikiyet özelliğine haiz bir şekilde de donatıldıklarını görmekteyiz. Şayet kemiklerin bir kısmı elastikiyet kabiliyetinden yoksun olsaydı dışardan gelebilecek herhangi bir darbeye karşı savunmasız bir şekilde mukavemet direncimiz kırılmış olacaktı. Belli ki dış tesirlere karşı kemiklere elastikiyet özelliği verilmesi yaratılışımızın ilk başlangıcında hakkımızda takdir edilmiş en ince detay planının varlığını bize göstermektedir.  Bilindiği üzere kıkırdak doku esnek bir yapıda olup kondroit denen hücreler, özelleşmiş hücreler arası kondrin madde ve kollajen veya elastik liflerden biçimlenmiş bir yapıdır. Kemik dokusu ise osteosit denen hücreler ile sert ve geçirimsiz olan osein denen ara maddeden oluşan bir yapıdır. Nitekim osein kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, magnezyum fosfat ve kalsiyum florid gibi maddeler bakımdan zengin ürünler içermesi hasebiyle vücudumuzun en sert ve dayanıklı yapısını oluştururlar.  

         Bu arada iskelet sistemimizi genel olarak kemikler ve eklemlerimiz oluşturup bu yapıya eklemlenmiş olarak baş, omuz, el, kol, bacak ve ayak kemiklerinin kesiştiği mafsalların yanı sıra vücut içerisinde sinir ve kas sistemiyle de doğrudan irtibatlanması söz konusudur.  Örnek mi? İşte tek bir elimizle ilintili 27 adet kemik ve her kemiği sarıp sarmalayan 19 kasın varlığı bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Malumunuz vücudumuzda düz ve çizgili (iskelet kas)  ve kalp kası olmak üzere üç çeşit kas vardır. Düz kaslara yemek borusu kası, mide ve bağırsak kası, mesane çevresi ve rahim gibi kaslar örnek teşkil ederken,  çizgili kaslara ise kalp ve kemiklere kirişlerle bağlı olan kaslar örnek teşkil eder. Aynı zamanda kasları kemik yapımızın estetik donanımı olarak da niteleyebiliriz. Hatta kasların bünyesinde var olan kimyevi enerji mekanik enerjiye dönüşerek yüzmeden tutunda futbol oynamaya kadar hemen her alanda kendini iyiden iyiye hissettirebiliyor. Ama gel gör ki bu sayede güç gösterisi için pazılarımızı hareket ettirir ettirmemizden sevinç duyarız da asıl bu sevinci bize yaşatan ve gücü veren külli irade-i kuvvetten bihaber davranmaktayız, oysaki bu durumun bilincinde olsak maddi gücümüze manevi güçte katmış olacağız demektir.

         Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki iskelet sistemi sadece insanoğlunun mimari yapısını değil tüm biyolojik canlı âlemin mimari yapısını da oluşturmakta. Nitekim omurgasız sölentereler ve solucanların vücudunda belli bir basınçta tutulan sıvı bir mimari iskelet sistemi olarak görev ifa ederken,  yumuşakçalar ve eklembacaklılarda da malum kalsiyum karbonat, keratin ve kitin birikimiyle oluşan dış iskelet (ekzoiskelet) bir mimari yapı olarak görev ifa etmekte. Bu arada süngerlerde, derisi dikenlilerde ve omurgalı hayvanlarda ise kaslarla doğrudan bağlantılı iç iskelet (endoiskelet) bir mimari yapı olarak bu görevi ifa eder. Hakeza kıkırdaksı balıklarda, iç iskelet sadece kıkırdak doku bu görevi üstlenirken kemikli balıklar ve diğer omurgalı canlılarda da hem kıkırdak hem de kemik dokudan oluşan yapılar bu görevi üstlenmiş olurlar.  

            Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

12 Mart 2023 Pazar

BOŞALTIM SİSTEMİ MUCİZESİ


                               BOŞALTIM SİSTEMİ MUCİZESİ

       SELİM GÜRBÜZER

       İnsanoğlu vücudunda muazzam işleyen boşaltım sistemine dikkat kesilmiş olsa gerek ki, bu sistemden esinlenip kirli artık maddeleri tahliye etme mekanizmaları geliştirmeyi bilmiştir. Belli ki boşaltım sistemi ilahi kudret tarafından en ayrıntılı bir matematik programın neticesinde vücudumuza donatılmıştır. İşte insanoğlu kendi iç donatımına bakaraktan gerek fabrikalarda işlenen ham maddelerden arta kalan kirli artıkları ve gerekse milyonlarca insanın boşalttıkları artık maddelerin tahliyesi için kanalizasyon sistemi geliştirebilmiştir. Şayet insanlık kirli artık maddelerin tahliyesi için kanalizasyon sistemlerini keşfetmiş olmasaydı, çevremiz pis kokulardan geçilmeyip salgın hastalıklardan toplu ölümlere kurban giderekten kendi sonunu hazırlayacaktı.   

       Gerçekten de kendi iç boşaltım sistemine baktığımızda;

      -Böbrek,

      -İdrar kanalı,

      -İdrar torbası şeklinde üç sacayağı üzerine kurulu bir mükemmel sistem olduğu görülür.

      Bilindiği üzere yediğimiz gıdalar mide ve bağırsakta son derece özel enzimlerle ayrıştırılıp yapı taşlarına dönüştürülmesi sonucunda bir süre bekletilip sonrasında vücudumuz için hazır hale getirilen maddelerden gerekli olanlar ince bağırsak tarafından emiliminin akabinde kan ve lenfaya aktırılır. İnce bağırsak mukozasından geçemeyip arta kalan işe yaramaz posa haldeki artık maddeler ise vücudun başka bir yeriyle temas etmeksizin derhal kalın bağırsak ve anüs yoluyla dışarı atılırlar. Boşaltımın diğer bir kısmı da kandaki besin artıkları ile vücuda zararlı maddeleri süzen böbrekler, idrar kanalı ve idrar kesesinden müteşekkil organ topluluğunun oluşturduğu üçlü sistem yoluyla tahliyesi gerçekleşir. Böylece bu üçlü sistem sayesinde işe yaramaz artık maddelerin vücuda yapacağı zararların önüne geçilmiş olunur. Şayet vücudumuzda biriken zehirli maddeler atılmasaydı şüphesiz kendi kendimizi zehirlemiş olacaktık. Zira boşaltım ürünlerin en önemlilerinden protein metabolizması sırasında teşekkül eden azotlu maddeler olup bunlar amonyak, üre ve ürik asit olarak bilinirler. Ki, amonyak üreye göre, üre de ürik aside göre daha zehirli azotlu atıklardır. Dolayısıyla amonyak dışarı atılırken çok fazla suya ihtiyaç vardır. Keza ürik asitte suda çok az çözündüğünden dışkı ile birlikte atılmayı gerektirir. İşte bu ve buna benzer nedenlerden dolayı boşaltım sistemin önemi kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Dahası bu noktada boşaltım sistemin en önemli baş aktörü diyebileceğimiz böbrekler;  üreter, mesane ve üretra ile birlikte en önemli organımız olarak karşımıza çıkmaktadır. Derken böbreklerin başlıca görevinin:

      -  Zararlı metabolit ürünleri vücuttan uzaklaştırmak,

      - Kanın pH’ının, kan basıncının, osmotik basıncının ve vücut sıvısında yer alan birçok maddenin konsantrasyonunu düzenlemek olduğunu idrak etmiş oluruz.

     Belin arka kısmına isabet eden noktada her biri 150 gr ağırlığında fasulye şeklinde omurganın her iki yanına yerleştirilmiş ve aynı zamanda yumruk büyüklüğünde olan böbreklerimiz, belli ki süs olsun diye konuşlandırılmamış,  bilakis belli başlı bir görev yüklenmiş ve onun gereğini yapmak için vardır. Zaten bu organımızın gelişme safhalarını incelediğimizde böbreğin önemi daha iyi anlaşılmış olacaktır. Şöyle ki; böbreğin gelişimi anne rahmindeki bir bebeğin gelişim devresi itibariyle üç kategoride incelenip basitten gelişmişliğe doğru oluşan söz konusu safhalar:

-Pronefroz,

-Mezonefroz,

-Metanefroz olarak isimlendirilir.

     Pronefroz

     Pronefroz ilk böbrek olup, embriyonal hayatın üçüncü halkasında gelişmeye başlayıp sayıca 7 çifttir. Erken evrede ilkel bir glomerür görünümde olup pronefroz kanalları kloakta sonlanmakta.  Bu söz konusu tüple haftalık bozulmaya uğradıklarında bu kez pronefroz kanalı körelmiş halde gözükür.  Pronefrozun körelmiş ergin hali ise  Wolf kanalı’  olarak anlam kazanır.    

      Mezonefroz

      Pronefroz safhası tamamlandığında mezonefroz safhası start alıp bu ilk safhanın mezonefrozunda oluşan erkek üreme bezlerin geliştiği doku ise  Wolf cismi’ olarak anlam kazanır.  Derken embriyonal hayatın dördüncü ayına gelindiğinde mezonefron tüplerde yavaş yavaş rejenerasyon başlamasının akabinde erkek testisin duktus efferent (kanallar sistemi) kısmında epididimis (sperm kesesi dışı boşaltım yolu)  ve paradidimis (ilkin böbreğin böbrek kısmı)  bölümler oluşur. Bu arada mezonefroz kanalının kloak'a (dışkılık) açılan bölgede ise üreter (üst idrar kanalı) tomurcuğu oluşur.  

Metanefroz

      Mezonefroz safhası kaybolduğunda bu kez rde metanefroz safhası start alır. Nitekim bu safhada metanefroz iki yerden köken alır ki bunlar:

-Üreter tomurcuğu,

      -Embriyonal doku olarak adlandırılır. Hatta bu iki köken yapı embriyonal devrenin sekizinci ve dokuzuncu halkasında ikinci bel omuru seviyesinde yer alan üst arterlerden gelen kanla buluşur da.  İlk haftalar da bu buluşmaya rağmen yine de bu ilk halinde birtakım bozulmalar nüksedebiliyor. Dolayısıyla insanda gerçek manasıyla embriyolojik hayatın en olgunlaşmış evresi fetal böbrek ve fetal masküler sistem teşekkül ettikten sonraki fonksiyon kazanmış şekli daha anlamlı bir yapı arz eder.  Nitekim embriyolojik devrenin ikinci yarısından sonra bir bakıyorsun fonksiyon kazanan fetüs, idrarını amnion kesesine ve oradan allanto’ya aktarır hale gelir bile. Böylece fetal metabolizma artıkları plasenta yoluyla anne karnına geçip, oradan da annenin idrarına karışarak tahliye edilmiş olur.

      Böbreğin mediala doğru kısmında büyük damar ve sinirlerin, akciğerlerde solunum yollarının giriş kapısı diye addedilen hilus denen bir çöküntü var olup işte bu noktada üreter hilustan aşağıya doğru mesanede sonlanmış olur. Ayrıca böbrekler ince zengin kollojen lifli yapıya sahip olmanın avantajıyla üzerileri sağlam bir kapsülle örtüldüklerinden, kolay kolay karın boşluğu enfeksiyonlarından etkilenmezler. Nitekim böbreğin bez kısmı geniş bir sahayı içine alıp daha çok böbrek sinirleri denen sinus renalis ağıyla kuşatılmıştır. Sinus renalis aynı zamanda hilus’un daha içerisinde kalıp, kaliks major (büyük çanak) denen uzantılarla ilgili taşlaşma olayının gerçekleştiği bölge olarak dikkat çeker. Tabii bu arada böbrek taşı derken,  ister istemez aklımıza taş ocakları da düşmekte.  Hem nasıl aklımıza düşmesin ki bikere taş ocakları sayesinde bugünkü tarihi dokular, tarihi binalar ve tarihi kaleler asırlara meydan okumuştur. Ancak bahse konu olan bu taşlar söz konusu olunca böbrek için meydan okuyamamakta. Çünkü böbreğin bu kısmında oluşan böbrek taşları böbrek sancılarına sebep olup taş düşene dek bu sancılar devam eder de. Görüyorsunuz yumruk kadar büyüklükte tanımladığımız böbreğin fiziki yapısı burada bitmiyor. Neden derseniz gayet basit, şöyle ki; böbrekten uzunlamasına bir kesit alındığında dışta koyu kırmızı veya kahve renk içeren alanın korteksi, iç kısımda yer alan açık alanın ise medullar piramit kısmı temsil ettiğini görürüz.  Bu arada medullar piramit üzerinde yer alan 8-10 civarında şeritsi yapıların ise RNA piramidi olduğunu fark ederiz. Bu arada hazır piramitten söz etmişken hani şu meşhur tarihi Mısır piramitleri var ya, işte bu söz konusu piramitlerden daha şahika eser yapı satır aralarında da belirttiğimiz üzere böbrek yapımızda zaten dizayn edilmiş durumda. Nitekim böbreklerde konuşlanmış her piramidin yan taraflarında renal lob olarak belirtilen şeritler yer aldığı gibi her piramidin yapısında papillaya doğru yönelik ışınsal ve kahverengi çizgilerde yer alır. Tabii ki bu çizgiler idrar tüplerinin kıvrımsız parçaları ve kan damarlarından başkası değildir. Dahası her papillanın tepesinde uçları kalikse (küçük odacıklara)  açılan 20-25 kadar küçük delikler bulunur. Bu delikler mevcut silli demetlerin bulunduğu çubukçuklar (kanallar) olması hasebiyle rahatlıkla idrar kalikse gönderilebiliyor. Çubukçukların bir kısmı idrar oluşumunda bir kısmı da kanın süzülmesiyle ilgili bölgeleri içerir. Ki; bunlar Tıp dilinde nefron olarak bilinir.  Nitekim böbreklere kan getiren damara böbrek atar damarı denirken böbrekten çıkarak süzülmüş ve temizlenmiş haldeki kanı taşıyan damara da götürücü atardamar denmekte. İyi ki de nefronlar var da bu sayede kandan alınan atık maddeler idrar şeklinde vücuttan uzaklaştırılabiliyor. İşte bu noktada böbrekler günde 150 litre bir kanı iki saatte ustalıkla süzebilecek şekilde donatılmış bir organımız olarak adından söz ettirmiş olur. Hem nasıl adından söz ettirmesin ki, böbreklerin morfolojik olarak incelediğimizde dışta bir zar, altında kabuk kısım ve kabuğun altında kabuğa dik yan yana uzanmış halde tıpkı bir yumak ipliğini andıran incecik boruları bağrında taşıyan nefron kanallarıyla donatıldığını görürüz. Söz konusu nefron kanallar 1-3 milyon sayıda olup adeta bir metropol kentin başından sonuna bir ağ şebekesi gibi saran kanalizasyon kanallarını donatacak işlev üstlenmiş durumdadırlar. Böylece kıvrık kuyruklu ve koca kafalı solucanı andırır yapıda donatılmış nefron yapı, böbreğin en gözde ünitesi olarak dikkat çeker de. Hatta bu söz konusu ünite sırf bunla dikkat çekmez kendine özgü donanımıyla havuzcuğa açılaraktan süzme işlemlerini üstlenmesiyle de dikkat çeker. Ayrıca böbreğin kabuk kısmında yer yer kümelenerek kılcallaşan atar ve toplardamarlardan oluşan iki işleyen sistem daha vardır ki; bunlar böbreklerin iç ve dış üriner sistemi olarak iki alt başlıkta kategorize edilirler:

     Glomerulus kılcal üriner sistem  

     Adından da anlaşıldığı üzere adına uygun davranıp kılcal sistem içerisinde dağılmış durumda glomerulus bir kılcal bir üriner sistemdir bu.  İşte böylesi bir üriner sistem sayesinde doku arası sıvılarla birlikte fazla su ve suda erimiş maddelerin tubulerden kılcal damarlara kolayca giriş ve çıkışlar sağlanmış olur. Yani vücuttaki sıvı filtre edilip osmoz ve difüzyon yoluyla giriş ve çıkış işlemleri yürütülmüş olur. Öyle ki böbreğe gelen kanın % 85’i yüzeysel nefronlardan geçerek böbreğin etrafında ki peritübüller kılcal damar yoluyla taşıma işlemi (permeaz sistemiyle) gerçekleşir.  Hatta bu sistemin 30-40 çeşidi olduğundan bahsedilip hücre içerisinde oksidatif metabolizmayla ortaya çıkan enerjinin bir bölümü bu tür işler için kullanıldığı gözlemlenmiştir. Bu demektir ki ihtiyaç olan maddeler ulaşılması gereken yerlere bu enerji sayesinde taşınarak özel servis yapılmakta.

      Renal Medulla üriner sistem

      Böbrek korteksin (kabuğun) 1/3’i iç nefronlar, 2/3’si ise dış nefronlardan meydana gelmiştir. İç nefronlar renal medulla olarak adlandırılır. Söz konusu iç ve dış yapı total böbreğin %15’lik bir bölümünü oluşturur.  Nefronlardan geriye kalan %85’lik bölüm ise korteks sahası dolaşımın dışında kaldığından dolayı bu kısımdan kan geçmemektedir. Neyse ki bu durumda jukstamedullar nefron ve renal medulla devreye girip kanın geçmesi noktasında bir nebze olsun geçiş sağlanmakta. Fakat akut böbrek yetmezliği durumlarında bu jukstamedullar sistemin artık bu noktada aciz kalıp masküler damarın idrarı yukarı doğru tam olarak süzemediği gözlemlenmiştir.

                                                     İdrar süzüm işlemleri

     Nefron başlangıçta ince duvarlı huninin geniş kısmı gibi olup bu ince duvarlara Bowman kapsülü denmektedir. Daha sonra söz konusu kapsül kıvrımlı tüp sistemi şekline dönüşür. Belli ki bu kapsül içerisine usta bir el tarafından glomerulus adı verilen ince ve narin kapiller yumaklar yerleştirilmiş. İşte bu yerleştirilmiş kapiller yumak ve onu çevreleyen huninin kapsülü diyebileceğimiz yarım ay şeklinde küremsi yapı ile birlikte malpigi cisimciğini oluştururlar. Bu cismin sıradan bir cisim olmadığı vaskular ve idrar kutbu diye çift kutuplu olmasından anlaşılır. Nitekim vasküler kutup; afferent lenfatik damarların girip çıktığı kutup olarak adından söz ettirirken idrar kutbu ise bağırsak çeperinden kana geçen suyun miktarını tespit edebilen bir uç kutbu olarak adından söz ettirir.  Böylece idrar kutbun belirleyici özelliği sayesinde su miktarının azalması durumlarında hücrelerin kurumasının önüne geçilirken suyun fazlalığında ise hücrelerin turgorlaşıp (şişip) boğulmalarının önü alınmış olunur. Zira su fazlalığı ister istemez idrar olarak dışarıya atılmasını gerektirecektir. Yani bu iş başlangıçta nefronun renal malpighi cisimciği ile başlayan ve aynı zamanda kolektör tüplerinin başlangıcına kadar devam eden idrar tübüller denilen bir sistem içerisinde gerçekleşir.  Anlaşılan bu sistem mevcut sıvının %99’unu süzüp idrar üretmekte, daha sonra üretilen idrar dışarıya tahliyesi için böbrek parankiması üzerinden idrar boşaltım yoluna aktarılır. Böylece boşaltım yolları düz kas avantajı veya kasılıp büzülme refleksleri sayesinde boşaltım işlemleri rayına oturmuş olur.

        Özetle nefronu takip eden süzme işlemleri ile ilgili kısımları 6 ana başlıkta toparlayabiliriz. Bunlar:

-Malpighi cisimciği (Böbrek yumacığı),

-Tubulus contortus (proksimalis- yumak biçiminde),

-Tubulus rectus proximalis,  

-Henle kulpu.

      -Tubulus rectus distalis.

      -Tubulus contortus distalis (yumak üst tüpleri).

      Bu arada idrar oluştuğunda böbrekte şu işlemler gerçekleşir. Bunlar sırasıyla:

      - Filtrasyon,

-Reabsorbsiyon (geri emilim),

      -Eksraksiyon ve sekrasyon (salgılama) gibi işlemleri kapsar. İşte görüyorsunuz idrar deyip geçmemeli, birçok filtrasyon, reabsorbsiyon, eksraksiyon ve sekrasyon gibi süzme aşamalarından geçtikten sonra ancak vücuttan tahliyesi söz konusu olabiliyor. Madem öyle bakalım neymiş bu safhalar bir görmüş olalım:

     Filtrasyon

      Filtrasyonu kan plazmasının böbreklerin glomerulus (kılcal damar yumağı) süzme membranından kalbin oluşturduğu hidrostatik basınç farkı sayesinde gerçekleştirdiği süzülme işlemi olarak tarif edilir.  Kelimenin tam anlamıyla süzülme kanın filtre edilmesi demektir. Filtre edilecek sıvı akışkanlık çoğu kez hidrostatik basınçla sağlanmakta.  Öyle ki membran zarının iki tarafı arasındaki hidrostatik basınç farkının böbreklerde ultrafiltrasyon işlemlerinde önemli etken unsur olarak kendini gösterir. Nitekim şekilli eleman olmayan proteinsiz ve lipoitsiz yapılar ancak bir ince filtrasyon işlemleriyle geçişi sağlanmakta. Şayet idrarı süzen filtreler hidrostatik basınçla düzenli bir şekilde çalışamaz hale gelirse kandaki üre miktarının çoğalmasıyla birlikte üremi hastalığının nüksetmesi an meselesidir diyebiliriz. Zira üremi ileri ki safhalarda öldürücü hastalık olarak çıkmakta.

Reabsorbsiyon (geri emilim)

      Reabsorbsiyon tubulus kanalında ki sıvıdan bir maddenin peritübüler sıvıya geri emilim olarak geçmesi olarak tarif edilir.

Ekstraksiyon ve sekresyon

Ekstraksiyon ve sekresyon işlemleri tamamen kan ve peritübüler kılcallar içerisindeki sıvıdaki bir maddenin tubulus boşluklarına nakli işlemidir. Bu işlemlerin bir kısmı zarsız ortamda birbirleriyle kavuşması şeklinde tarif edilen basit difüzyonla gerçekleşir. Böylece yoğunluğu yüksek olandan düşük olana doğru hareket edilmesi sonucunda götürülme işlemleriyle birlikte denge sağlanmış olur. Bu noktada ister istemez difüzyonla geçiş yapamayanların hali nice olur sorusu akla gelecektir. Hiç kuşkusuz böyle bir durumda basit difüzyonun tersi aktif taşınma diye bilinen düşük yoğunluktan yüksek yoğunluğa geçiş olayları diyebileceğimiz çözüm yolu devreye girecektir. Bu tür geçişlerde özellikle hücre metabolizması işlemleri sonucu doğan enerji kullanılır. Kaldı ki dokuların tümüne yarayacak olan 1000 ml’den fazla kanın böbrekten geçmek zorundadır. İşte bu ve buna benzer böylesi mükemmel geçiş sistemleri sayesinde normal vücut metabolizmasına sahip bir insan için kanın bütün plazması tazelenmek üzere 27 dakikada bir glomerüler filtrasyon miktarı ayarlanıp böbreklerden süzülme işlemi tamamlanmış olur. Nitekim iki böbreğin dakikada süzdüğü kan miktarı 1 litreyi bulabiliyor.  Bunun anlamı vücuttaki kanın tamamının yaklaşık her 5 dakikada bir süzülmesi demektir. Tabiî bu iş sıradan bir süzülme işlemi olarak kalmayıp bu arada böbreğe akıp gelen kan içerisinde var olan tuz, üre, ürik asit vs. türü maddeler nefron boruların üst kısımlarında kesecikler üzerinde kümelenen kılcal damarlar vasıtasıyla süzülüp havuzcukta idrar halinde toplanmakta. Derken idrar kanalları vasıtasıyla idrar kesesine geçen sıvının birikmesiyle birlikte idrarı dışarı atma ihtiyacı duyup işte bu uyarıya binaen böbrekten süzülüp gelen idrarı vücudumuzdan dışarı ataraktan rahatlanmış olunur. Şayet yarım litre idrarı rahatça depolayabilen idrar torbası (mesane) olmasaydı ara vermeksizin süzülen idrarın yine devamlı suretle vücuttan dışarı atılması gerekecekti ki, böyle yaşamak elbette işkence olacaktı.

         Baştan itibaren anlatmaya çalıştığımız yaklaşık 1 milyon kadarcık minicik süzgeçler, belli ki ilahi bir güç tarafından boş yere konumlandırılmamış. Bilakis belli bir plan dâhilinde kanın süzüm faaliyetleri yürütüldüğü gibi bu arada böbreği asıl en çok uğraştıran et, yumurta gibi hayvansal gıdalara ait proteinlerin sindirilmesi sonucu ortaya çıkan maddelerin geçişi ve tahliye işlemleri de yürütülmüş olmakta. Hele bilhassa süzüm işlemleri esnasında kanımız temizlenirken,  kontrollü bir şekilde yapıldığı gözlerden kaçmaz da.   Nasıl mı? Mesela kandaki hücre elementleri, lipitler ve molekül ağırlığı büyük proteinler kalbur elekli zarlar tarafından kontrole tabii tutularaktan glomerul filtrasyondan geçilmesine izin verilmemesi bunun en bariz göstergesidir. Şayet bu artıklar gerektiği kadar kontrol edilmeyip geçmelerine izin verilseydi,  oluşan üre kana karışıp üremi hastalığının (üre zehirlenmesi)  nüksetmesine meydan verilecekti. Hakeza kandaki ürenin normalden az bulunması da bir başka felaket kaynağı olup bu durumda ister istemez karaciğer hastalığı oluşacaktı. Anlaşılan filtrasyon maddelerin filtrasyonla glomerülere geçmesinin sebebi, atılması lazım gelen ürik asit, NPN (BUN-azotlu madde), fenoller ve krezollerin boşaltılmasını sağlamak içindir. Bu yüzden en iyi çözüm diyebileceğimiz mesaneden fazla ürenin boşaltılması esas alınmıştır. Nitekim çok tatlı yediğimizde vücudumuz bir yandan kan şekerinin artmasına paralel arta kalan fazlalık böbrek vasıtasıyla üre halinde boşaltırken, diğer yandan aşırı tuzlu yemeğe bağlı olarak kana geçen tuzun fazlası da yine aynı yöntemle tahliye edilip denge ayarı gerçekleşmiş olmaktadır. Böylece bu olayla birlikte hem hipergliseminin önüne geçilmeye çalışılır, hem de tansiyonun yükselmemesi için seferber olunur.

  Böbrekte ekstra edilen (boşaltılan)  diğer maddeler ise K (Potasyum); Amino asitler, Ca, NH3, Mg, Sitrik asit, Üre, Oksaloasit, Laktik asit, Pürinler, 1-2 lökosit, ürik asit, bazı boya maddeleridir. Anlaşılan böbrekte böylesine intizam içinde donatılmış işleyen bir sistem olmasaydı hayat dengemiz altüst olacaktı.

                                                  Anjiotensin oluşum etkisi

Böbreklerden kan geçişi sırasında kanın boşalttığı maddelerin bir uyum içerisinde yürümesi renin enzimi etkisiyle gerçekleşir. Dahası bu enzim sayesinde kanın süzülmesini kolaylaştıracak şekilde böbrek içi kanalların daralması veya genişlemesi sağlanmakta. Öyle ki,  özel bir grup hücre tarafından salgılanan renin enzimi   anjiyotensinojen (AGT) molekülünü parçalaması sonucunda yapısını değiştirip amino asitli anjiyotensin-1 maddesini oluşturmakta. Derken bu madde birkaç saniye içerisinde akciğerden Anjiyotensinn-2’ye dönüşüp kanın süzülmesinde asıl etken unsur olur. Fakat bu etkinlik dozunu aştığında su kaybına sebep olup ölüme kadar götürebiliyor. Nitekim akut böbrek yetmezliğinde anjiyotensin-2’yi parçalayan enzimlerin salgılanmaması üre zehirlenmesine (ani komalar) yol açtığı bir vaka. Dolayısıyla tedavide renin enzimi ihtiva eden ilaçlar kullanılarak bu tür olası risklerin önüne geçilmeye çalışılır. Renin enzimi kanda kaldığı sürece etkisi iki şekilde olmaktadır:

-Kılcal arterlerde( kılcal atardamarlar) kan basıncını artırmakta,

-Kan basıncının artması ile birlikte böbrek üstü bezinde aldesteron salgılaması sağlanmakta. Böylece aldestron hormonu böbreklerde fazla tuz ve su tutunmasına yardım edip kan basıncının dengede kalması sağlanır.

                                                        Kalın bağırsak (Rektum)

     Bilindiği üzere ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunan ince uzantılar villus olarak addedilip aynı zamanda bu bir mukoza kıvrımıdır. Dahası rektumun son kısmı hariç diğer bölümler villus yapıdadır. Nitekim bağırsaklardan kesit alındığında kalın bağırsak mukozasının düzgün olduğu görülecektir. Dolayısıyla kalın bağırsakta absorbe işlemi ince bağırsaklardaki gibi aktif olmayacaktır, sadece burada su emilimi vuku bulmakta. Daha çok rektum kalsiyum ve magnezyum gibi madensel tuzların atılma işleminin gerçekleştiği bölüm olarak da işlev görür. Hatta bu işlem rektum iç kısmındaki mukusun bağırsak yüzeyini kayganlaştırması sayesinde gerçekleşmekte. Yine ayrıca bağırsağın sonuna doğru gittikçe dışkı artıkları bu sümüksü mukus sıvısı sayesinde dışarı atılabiliyor.

        Kalın bağırsağın son kısmında kanala açılan kısmın 2 cm yukarısında membran ile deri arasında bir geçiş zonu bulunur. Bilhassa bu son kısımlarda kıl, ter ve yağ bezleri ile venöz pleksus denilen büyük ven plakaları sıralanmakta. Ayrıca bu kısımda bağ dokusu denen lamina propria tabakası vardır ki, şayet bu tabaka içerisinde anormal ven genişlemesi durum nüksederse hemoroide (kanamaya) neden olabiliyor. 

         Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki boşaltım sistemin biyolojik hayatın bir gerçeği, nitekim tatlı sularda yaşayan tek hücreli organizmalarda boşaltım kontraktil kofullar görev yaparken,  yassı ve yuvarlak solucanlarda protonefridiumlar (alev hücreleri) görev yapmakta. Hakeza halkalı solucanlarda bir çift nefridiumlar görev yaparken tüm omurgalı hayvanlarda ise böbrekler bu görevi üstlenip böylece bu sayede besinlerin bir kısmı depo edilirken diğer arta kalanlarında süzüm işlemlerin ardından tahliye edildiği işleyişine şahit olmaktayız.

            Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

 

11 Mart 2023 Cumartesi

Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi


Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi

  •  
Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefe davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazar-ı dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız Samanyolu Galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında görmezden gelinip inkâr edivermek ne mümkündür. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimler de var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır” anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şey de kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlık da vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır / Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin. Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden Teknofest gençliği adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanımı haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tam da arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem'den (a.s) bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti eşref-i mahlûkat bir varlık” olarak görmemize de yetmiştir. Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gibi bir mahlûk olarak görmedik, görmeyiz de.
Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, pozitivizm, materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar fen bilgisi derslerinde yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c) “Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envai türlü bitkilerle hayy kıldığı (diri, canlı tutup) gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.
Gizle

Yayın Tarihi:07.08.2023
ISBN:9789754492996
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:844
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:20 x 28 cm

https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+gurbuzer