KAS SİSTEMİ MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
İskelet yapımızı ve organlarımızın bir kısmını
sarıp sarmalayan hiç kuşkusuz kas yapısıdır.
Sadece sarıp sarmalamak mı, bunun yanı sıra beyinden gönderilen
mesajların omurilik içerisinden aşağılara doğru yol kat edip motor nöron hücrelere
taşınmasıyla birlikte kas kasılmasını bir anda başlatabiliyor. Nitekim kasın kasılıp gevşemesi bunun en bariz
göstergesini teşkil eder. Bu arada kasın
kasılmasında gelen uyarılara karşı duyarlılık gösteren sarkoplazma içinde konumlanmış
adına protein telcikler denen myofibrillerin oynadığı rolünde çok büyük katkısı
vardır. Zira bu söz konusu telciklerin
hücre zarı adından sarkolemma olarak söz ettirirken telciklerin sitoplazması da
adından sarkoplazma olarak söz ettirir. Adından
söz ettiren bu yapı silindirik ve a iğ-mekik yapıdadır. Konum olarak da kasları meydana getiren lif
hücrelerine bağlı ince iğ yapılı liflerin birleştiği orta kısımda yer alırlar. Bulundukları
konumda kendilerine herhangi bir uyarı gelmediği sürece kasılma moduna
geçmezler. Ta ki herhangi bir uyarıyla karşılaşırlar ancak o zaman kasılma şeklinde
duyarlılık gösterirler. Yeter ki uyarılmış olsunlar bir anda aktif konuma
geçmesi an meselesidir diyebiliriz. Öyle ki kas dokusuna gelen uyarıların duyu
lifleri vasıtasıyla ön boynuzda yer alan motor hücrelerine aktarılması
neticesinde kas lifinin kasılıp gevşemesi gerçekleşir. Derken sürekli yer çekimine bağlı olarak
kasılıp gevşeyen kaslarımız bizlerde güç gösterisi olarak kendini gösterir. Tabii
güç gösteriminin de bir sınırı vardır elbet, bu durumda kasın kasılma sonrası bu kadarı da
yeter dercesine kendini rölantiye alıp tekrar dinlenme moduna alabiliyor. Ve bu
durum kasın gevşemesi olarak addedilir. Üstelik tüm bu işlemler içinde belirli
moleküllerin varlığına da ihtiyaç vardır. O moleküller kalsiyum, magnezyum ve
ATP’den başkası değildir. Şu bir gerçek
bu söz konusu kasılıp gevşemeler için gerekli olan enerji verici moleküller
olmasaydı ne tutunacak bir dermanımı kendimizde bulabilirdik ne de yürüyecek
halimiz kalırdı. Bundan da öte kasın kasılıp gevşemesi enerji gerektiren bir
hadise olması hasebiyle ATP yetersizliğinde kaslarda rigor mortis denen ölüm
katılığı gibi kaskatı kesilmesi bir durum ortaya çıkacaktı. Neyse ki kas yapımız
eklemlere bağlayan kirişlerle (lif dokusu) desteklenmişte bu sayede kramp
varı kas katı kesilmeyip kollarımız, bileklerimiz ve hareket eder halde işlev
görebilmekte.
Bilindiği üzere kas
sistemimiz; isteğimiz dışında kendiliğinden kasılıp gevşeyen düz kaslar, isteğimizin
doğrultusunda çalışan çizgili iskelet kaslar ve kalp kası olmak üzere üç ana
başlıkta incelenir. İsteğimize bağlı çalışan kaslar somatik sinir sistemine ait
olan motor nöronlar ile kas hücreleri arasında kas-sinir kavşağını oluşturan
sinaptik bağlantılar sayesinde işlerlik kazanaraktan kasılıp gevşemeler vuku
bulmakta. Böylece beyin ve omurilikten çıkış yapan motor nöronlar ve piramidal
sisteme ait hücreler eşliğinde kemiklerin hareket ettirilmesinde gerekli olan
mekanik gücü iskelet kası sağlamış olur. Düşünsenize insan daha 50-55 günlük
ceninken adale kaslarımız belirgin hale gelmekte. Belli ki cenin anne karnında iken bile bebeğin
hareket manevrasına yardımcı olacak sistem daha ilk evrelerde ihmal
edilmemiş. Dolayısıyla kasların ilk hareket
öğretisi bu sistemle anlam kazanır. Hakeza yine ağzımıza aldığımız besinler
isteğimiz dâhilinde işleme tabi tutulup çene kasları ve dişlerin öğütücü
mekanizması sayesinde yutulabilir hale gelebiliyor. Bilhassa iki çene kemiğimiz
birbirine son derece kuvvetli çene ve yüz kasları ile tutunarak güç
oluşturmaktadır. Öyle ki sara nöbeti geçiren hastalarda çene kaslarının bir
anda kenetlenmesiyle birlikte çeneyi açmakta çok zorluk yaşanabiliyor. Mesela
gülmek, kızmak, göz kırpmak gibi eylemler bile kasların kasılıp gevşemesiyle
ortaya çıkmaktadır.
İsteğimizin dışında çalışan
düz kaslar ise malum yavaş ve uzun süreli olmak üzere kasılıp gevşemesi otonom
sinir sistemi tarafından kontrolü sağlanıp yine beynin başka bir bölümünde
odaklanmış ekstra piramidal sisteme tabii hücreler sayesinde otomatik hareket
edebiliyor. Dikkat edin otomasyondan bahsediyoruz. Niye derseniz, çünkü öğrenme
aşamasını tamamlayan kaslar meleke kazanıp otomatik işleyen bir makine misali
bilinç dışı hareket eder hale gelebiliyor. Örnek mi?
İşte mide ve bağırsaklar gibi tüm sindirim sistemine ait organların, kan
damarlarının, idrar kesesinin ve diğer iç organlarının otomatik olarak
kendiliğinden hacim değişikliğe uğramaları bunun birer bariz göstergelerini
teşkil eder. Üstelik kendiliğinden otomasyon kazanmış bu yapıda iskelet
kaslarında ki gibi fazla enerji harcanmaz da. Tıpkı bu yeni doğan bir çocuğun
emekleme zamanında çokça enerji sarf edip, ta ki yürüme aşamasına geldiğinde
eskisi kadar güç sarf etmeksizin hareket ettiği duruma benzemektedir. Anlaşılan kasın kasılma boyutunu haberdar
eden bilgiler omurilikte iki kanala ayrılıp iş bölümün gereği birini alfa
hücreleri, diğerini ise gamma hücreleri üstlenmiş olurlar. Yani alfa hücreleri kasılma ile ilgili
fonksiyon yürütürken, gamma hücreleri de kas lifinin gevşemesine yönelik
faaliyette bulunur. Hakeza kalp kası da tıpkı düz kas gibi istem dışı çalışıp
sistol (kasılma) ve diyastol (gevşeme) evrelerini içeren bir kap döngüsü ile
her kalp atımında ritmik olarak tekrarlanarak kendini gösterir. Ayrıca sempatik
ve parasempatik sinirlerden müteşekkil otonom sinir sistemi ile hormonal sistem
kalbin hızına ve kasılma kuvvetine etki etmek içinde vardır. Öyle ki bu
sistemler kalp çalışmasını kontrol ederek panik atak durumlarında kaç ya da mücadele
et şeklinde adrenalin etkiyle kasılma şiddeti yükseltirken bunun tam aksi
durumda ise dinlen ya da sindir moduna geç denen parasempatik sinir etkisiyle
de kalp hızı indirgenerek düşürülmüş olur. Bu demektir ki sinir hücrelerinin
yapısında bulunan dendrit ve dendrite bağlı akson dalları kas lifiyle diyaloğa
geçmesi sonucunda kas ritimlerinin atım tekrarlanmaları hareket etmesi pekâlâ sağlanabiliyor.
Bu arada akson ve dendrit arasındaki ara bağlantıya sinaps denmekte olup, söz
konusu bu bağlantı sayesinde kaslar bir anda aktif hale gelebiliyor. Fakat
bazen canlıların dış duyu organları vasıtasıyla alınan veriler, bazense eklem
ya da kaslardan gelen sinyallerin oluşturduğu iç geri tepme bağlantıları
sekteye uğrayabiliyor. Bu durum ister istemez kas sisteminde birtakım arızalara
neden olmaktadır. Hatta kaslarla ilgili arızalara şöyle göz attığımızda ilginç
klinik vakalarla karşılaşırız. Şöyle ki;
Myastenia gravisi (MG)
Bilindiği üzere adalelerimizin toplam
sayısı 529 olup, bunlardan 14 tanesi sadece göz kapaklarını hareket ettirmekle
görevlidir. Myastenia gravisi sendromun
başlıca özelliği yüz kası ve bütün diğer çizgili kaslarda gözlenen aşırı
yorgunluğa bağlı olarak zafiyet göstermesidir. Özellikle bu tip vakalarda yüz
çehresi ve göz kaslarında düşme, çift görme, monoton bir ses tonunun oluşması,
çiğneme ve yutmada güçleşme, dudaklarda açıklık veya sarkıklık gibi durumlar
görülür. Ayrıca hastalığın seyrinde timus bezinin kontrolü altında fazlaca
antikor salgılanır. Bu bakımdan myastenia hastalarda timus bezinde büyüme, yani
hiperplazi görülebiliyor.
Miyotom
Malum olduğu üzere kaslara gelen
uyarılar neticesinde kasılıp gevşemeler meydana gelmekte. Ama bu olaya sadece kasılıp gevşemedir deyip geçiştiremeyiz.
Bikere kaslarda kasılıp gevşeme mekanizmasının işlerlik kazanması için elin
bilek mafsalından ön kola bağlayan kaslar birbirine zıt yönde etki edecek her
iki mekanizmanın da tam takır devreye girmesi gerekir ki kasılma ve gevşemeler
işlerlik kazanabilsin. Nitekim birinci grup kaslar gevşemeyi sağlarken, bir diğeri
kasılmayı gerçekleştirmektedir. İşte karşılıklı iki gruptan gelen sinyaller
sinir sisteminde anında karşılık bulup, böylece kas dengemiz sağlanmış olur.
Zira kasılma gevşeme işlemleri kas hücreleri içerisindeki kasılıp gevşeyebilen miyofilament
lifler aracılığıyla vuku bulmakta. Aksi durumda malum kas lifi tümörü denen miyotomun nüksetmesiyle birlikte kasın gevşeme güçlüğü vuku bulacaktır. Öyle
ki butip durumlarda gece uyku hali ya da istirahat anında bile hasta kendini felçli hissedip tüm günü
neredeyse stres içerisinde geçecektir.
Müsküler
hipertrofi
Bilindiği üzere aşırı güç sarfiyatı gerektiren
çalışmalar kasların büyümesine ve gelişmesine yol açıp, bu durum kas liflerinin
her birinin çapça büyümesine neden olur ki buna hipertrofi denmektedir.
Esasen tariften de anlaşıldığı üzere hipertrofi durumlarında;
-Kas dokuda kasıp gevşemeyi sağlayan
protein iplikçi yapıda miyofibriller miktarca artış kaydeder,
-Değişik etken maddelerde artış görülür,
-ATP ve glikojen gibi enerji sağlayan
etken unsurlar devreye girer.
Derken tüm bu bileşenler eşliğinde birlikte
kasın hareket gücü artış kaydedip bu arada besleyici mekanizma da güçlenmiş
olur.
Spinal Musküler atrofi (SMA-omurilik
kaynaklı kas erimesi)
Muskuler atrofi diye de bilinen bu vaka
kasın kullanılamaması (kontraksiyon)
veya zayıf kontraksiyon (kasılma)
göstermesi şeklinde tezahür eder. Mesela suda yüzerken omurilik ön boynuz ve
motor hücresi hastalıklarına bağlı olarak spinal musküler atrofi ve musküler
distrofi gibi sendromlar ve kramp girmesi görülebiliyor. Hatta bacakların
alçıya konup hareketsiz bırakılması ya da bir kasın kısa bir zaman diliminde bile
olsa kullanılmaması durumlarında da atrofi (doku
küçülmesi) nüksedebiliyor. Hakeza
bir kas siniri denerve (sinir kesisi)
edilirse, yani alınırsa derhal atrofinin
teşekkülüne neden olacaktır. Şayet 3-4 ay içerisinde sinirle olan
rekonversiyon, (bağlantısı) kurulursa kas tekrardan normal fonksiyonunu kazanabiliyor.
Kontraktür (kas
sertliği)
Kontraktür inadım inat diyebileceğimiz
kasların kısılmasından dolayı klinikte kasın pasif gerilmeye karşı gösterdiği
direnç hali olarak adalenin tutulmasıyla birlikte eklemlerde oluşan anormal
postür alınması şeklinde hareket kısıtlılığı tarzında kendini gösterir. Bu
durum daha çokta kaslara destek olan doku veya fibröz eklemlerde meydana
gelmektedir. Keza ektremitelerin alçıda kalması veya herhangi bir sebebe bağlı
olarak kas boyunun kısalması gibi durumlarda da kontraktür ortaya çıkabiliyor.
Mesela kırılan bir kemik iyileşse de kısalması söz konusu olabiliyor. Hatta bu
durumla birlikte kaslarında kısalıp kasılma kuvvetinin azaldığı
gözlemlenmiştir. Nitekim uyluk kemiği kırıldığı zaman tedavi edilse bile eskisi
kadar bacak kaslarında direnç sağlanmayabiliyor. Öyle ki normalinde 1,5 ton ağırlıktaki
bir yükü tutabilen uyluk kemiği bu tür arızı durumlarda bir bakıyorsun tutma
gücü 300 kilograma kadar düşebiliyor.
Peki, bu tip vaklar nasıl
teşhis edilir derseniz bikere nöroloji uzmanına kas kasılma ilgili şikâyetler
için başvuran hastalar için öncelikle diz kapağına çekiçle vurularak kasların
çalışıp çalışmadığına bakılarak teşhis edilebiliyor. Şayet diz kapağına çekiç
vurulduğunda kaslar iki ucundan çekilip gerilmiyorsa veya uyarıcı etkiye karış
uyluk kasları harekete geçip ayak ileri doğru fırlamıyorsa reflekslerin
çalışmadığı anlamına gelmektedir. Hakeza fizyolojik kontraktür denemeler için
verilen elektriksel uyartıların etkisiyle uzun süre lokal ve iletilmeyen
kasılmalar ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Hatta elektromiyografi (EMG) ile
yapılan testler neticesinde duyu alamama ölçümleri elde edilebiliyor. İşte elde edilen bu tür bulgulardan hareketle
vücut mekanizmadaki bozuklukların bir kısmı kontraksiyon ya da buna bağlı
kasılmayı sağlayan bozuk yapıdan ileri gelebileceği düşünülür.
Mesela bir insan gücünün üstünde iş yaptığı
zaman:
- Rigor
(kas katılığı) ve tremor (titreme).
-Lenf birikmesi ve hacminin artması,
-Asetil kolin, epinefrin, Ca, K, Cl
gibi extracellular (hücre dışı)
izotonik bileşikler toplanması,
-Kontraktür oluşması,
-Fibröz
dokularda bozukluklar,
-Kemik
boylarındaki kısalmalar gibi arızaların teşekkül edebiliyor.
Anlaşılan refleks olayı iyi planlanmış
bir şah eser olup vücudumuzda her an cereyan edebiliyor. Zaten refleks hadisesi olmasaydı ansızın
karşılaşacağımız olaylar karşısında ne yapacağımıza karar verene kadar
atalarımızın deyimiyle Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktı ki, “ölen ölür
kalan sağlar bizim” demekten başka hiçbir teselli dayanağımız kalmayacaktı. Bu
yüzden refleks hadisesi düşünmeksizin aniden ortaya çıkan tepki varı
davranışlar olarak tanımlanır.
Tabes
Dorsalis
Sifiliz denen frengi hastalığının ilerlemiş evresinde sinir tutulumu kaynaklı
dengesizliğin bacakta yol açtığı arızalar genelde Tabes Dorsalis olarak
bilinir. Bilhassa bu tür arızalarda hastanın omurilikten gelen uyarıların hızı
kesilip yavaşlaması neticesinde ister istemez yürürken adımların gereğinden
fazla ileriye fırlatmasına neden olmaktadır. Hatta bu tür hastalar ayağını yere
indirirken de topuğuna basarak indirirler. Yani hasta adımını atarken
gözleriyle kontrol ederek yürümek zorunda kalır. Dolayısıyla bu noktada
farkındalığı sağlayacak iletişim kanallarının işlev halde olması çok mühim bir
hadisedir. Aksi halde bir insan yürürken adımını nasıl attığının farkında
olamayacaktır. Anlaşılan o ki yürüme ile ilgili tüm bilgiler bize sinir
merkezleri ile bağlantılı ayak ve bacaklarımızdaki kas ve eklemlerde kendi
etkisini gösterir. Böylece kaslarda ve
eklemlerde vuku bulan tüm etkilenmeler beyincik tarafından değerlendirilip
karşılık bulduktan sonra hareket kabiliyetimiz belli bir nizama girmiş olur. Hatta
stresli olduğumuz anlarımız bile direk olarak beyincik tarafından
değerlendirmeye alınmakta. Böylece farkına varmaksızın istirahat halinde bile segmental
bir omurga innervasyon mekanizmayla kaslarda gerginliğin hissedilmesi denen kas tonusu
bir stres durum yaşanmış olur.
Parkinson
Parkinson; gerek beyne ait ekstra piramidal
sistemin bozulması, gerekse negatif geri tepme bağlantıların gecikmesi sonucu
kaslarda devamlı titremelerin gözlemlendiği bir hastalıktır. Parkinson
hastalara dışarıdan bakıldığında parmaklarının titrediğini görürüz. Öyle anlaşılıyor ki; Parkinson yarı kararlı
(metastabilite) hassas denge denen kontrol
etme gücünün yitirilmesiyle ortaya çıkan bir pozitif geri tepme durumudur. Yani
bu durum mevcut sistemin rayından çıkması anlamında arızi bir durumdur.
Takma
kol
Wiener'in 1961 yılında bir kongrede
takma kol ile ilgili sunduğu sunum takma kolla hayatını idame edecek hastaların
gözlerinin parlamasına yetecek türdendi. Şöyle ki; takma kol diğer kopmuş bir kolun
canlı olan kas kısmına bağlanmak suretiyle beyinden gelen sinyallere duyarlı
hale getirilir. Böylece takma kolun hareket edebileceği noktasına gelinmiştir.
Demek ki beyinden gönderilen sinyaller eşliğinde insan-mekanik ortak ilişkisi
gerçekleşebiliyormuş.
İşte mekanik protezle hayatını geçirmek
zorunda kalan insanları görünce ister istemez kaslarımızın kıymetini bir kez
daha idrak etmiş oluruz. Zira organların hareketi kaslar sayesinde mümkün
olmaktadır. Dolayısıyla bu iş için
vücudumuzda düz ve şeklinde kas sistemi oluşturulmuştur. Ve bu sistem
içerisinde yer alan iskelet kasları (çizgili
kaslar) tendonlar aracılığıyla
kemiklere bağlanmış olup, mikroskobik
incelemesinde çizgili bir görünümde oldukları gözlemlenmiştir.
Nasıl ki organları harekete geçiren
kas dokusuysa, kasları da harekete geçiren
motor nörondan gelen uyarılardır. Sinir sistemine ait motor nöronlar bilindiği
üzere beyin ve omurilikten çıkış yaparlar. Sinir hücreleri mikroskobik
incelendiğinde yan yana çizgiler halinde açık ve koyu renk bantlardan meydana
geldiği görülecektir. Söz konusu A ve I
diye adlandırılan bantların yapısında miyozin (kalın lif) ve aktin proteinler var olup, birlikte aktomiyozin madde oluştururlar. İşte bu çıkışla birlikte kas hücreleri
arasında sinir–kas kavşağı denen snapslardaki impuls iletimi sayesinde kasa
gelen uyarı kasılmanın başlatılmasını tetiklemiş olur. Dahası snapslarda impuls iletiminde
asetilkolin nörotransmitter madde olarak kullanılıp böylece kasılmayı sağlayan
bir dizi olaylar bu madde sayesinde gerçekleşmektedir. Nitekim antrenman
yapmaya başladığımızda kaslarımız derhal çalışmaya başlayıp vücudumuzun ısınmış
olması bunun tipik örneğini teşkil eder. Hakeza titremede öyledir. Bu yüzden
bilim adamları sinir sisteminden hareketle titremeyi başlatan hadisenin beynin
alt kısmında bir noktada yer aldığını belirtirler. Hatta bu bölgeye yakın
diyebileceğimiz kısımda vücudu aşırı sıcaktan koruyan bir başka noktanın
varlığından söz edilmektedir. Hele vücutta sıcaklık artmaya bir görsün, derhal
bu stratejik üs noktadan salınan sinyaller eşliğinde derimiz daha fazla kan
akışına sahne olmaktadır. Böylece bu
hadiseyle birlikte terleyip serinlemiş oluruz.
Peki, onca istemli ya da istemsiz
işleyen bir sistemi için gerekli olan enerji nereden ve nasıl elde ediliyor
derseniz, belli ki kasılma anında harcanan enerji mevcut kas deposunda stok
edilen glikozun kullanılmasıyla elde edilmekte. Bu demektir ki gerek istem
dışı, gerekse isteğe bağlı hareket eden kasların harcadığı güç sarfiyatı
neticesinde oksijen azaldıkça laktik asit birikimi artış kaydedip akabinde kas
yorgunluğu olarak karşımıza çıkabiliyor. Dolayısıyla bu durumda dinlenme moduna
geçip dışardan soluduğumuz oksijenin kana karışıp laktik asitle birleşmesiyle birlikte
enerjiye dönüşüp yeniden güç tazelemiş oluruz, hatta bu arda açığa çıkan enerjinin fazlası da
kas hücrelerinde depolanmış olur.
Kaslar
bir yandan esnek yaratıldığından herhangi bir uyarma karşısında harekete
geçebiliyorken, öte yandan uyarılar
durduğunda tekrar eski halini alabiliyor. Şayet kas sürekli uyarılıp
gevşemesine fırsat verilmezse tıpkı ölen bir insanın kaskatı kesilmesi gibi durumla
karşı karşıya kalınabiliyor. Mesela pazı kasları kasılıp gevşemesine rağmen
sürekli uyarılmalara maruz kalındığında kas katı kesilmesi bunun en tipik
misalini teşkil eder. Bu arada ceset demişken şunu belirtmekte yarar var. Şöyle
ki; ölüm halinde oksijenden mahrum kalan kaslar fazla miktarda laktik asit birikimi
neticesinde kas dokusu katılaşmış olmakta.
Tabii bu durum canlı için söz
konusu değildir. Çünkü canlılık denen
hadise kasların karşılıklı birbirine zıt
reflekslerin devreye girmesi neticesinde kasılıp gevşemelere
oluşmakta. Nitekim iskelet (çizgili)
kasların bir takım karşılıklı etkileşimleri eşliğinde kasılıp gevşemeler
nüksedip bu sayede hareket kabiliyeti ve canlılık belirtisi olarak iri ve diri
olmaktayız.
Malum düz kaslar isteğimiz dışında
çalışırlar. Diğerlerinde olduğu gibi düz kaslarda iğ şeklinde hücrelerden
meydana gelir. Örneğin yemek borusu, mide ve bağırsak gibi iç organlarımızda
yer alan kaslar düz kaslardandır. Peki, ya kalp kası nasıldır? Kalp madem vücudun motoru, o halde ona hasta
bir kas tasarımı olmalıdır. Zaten öyle de olup kalp kası çizgili ve isteğimiz
dışında çalışan bir yapıdadır. Dolayısıyla
bu yönüyle diğerlerinden ayrı tutulmuş gözüküyor. Şöyle ki köken itibariyle
çizgili kas olup düz kas gibi çalışmaktadır. Şayet kalp kası otomatik olarak isteğimiz
dışında çalışıyor olmasaydı dışarıdan bir elin devreye girip aralıksız bir
şekilde çalıştırması gerekecekti. İyi ki de bizim inisiyatifimize bırakılmamış,
aksi takdirde en küçük bir ihmalde hayatımıza mal olacaktı. Dahası kalp kasımız
kendine özgü otomatik kesintisiz elektrik güç kaynağı ile çalışmakla bizi çok
büyük dertten kurtarmış olmaktadır. Zira
kalbin sinir odağı bölümünden çıkan elektriksi sinyaller kalbi fazlasıyla
çalıştırmaya yetiyor artıyor da. Tabiî
ki elektrik kablolarında olduğu gibi kalp hastası hastalarda kalbe bağlı
elektrik sinyalleri arıza verebiliyor. Neyse ki bu gibi durumlarda vücuda
kalbin doğal atım mekanizmasını ayarlayan pacemaker cihazı takılarak kalbin kasılıp
gevşemesi sağlanabiliyor.
Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki;
kas sistemi sadece insanoğluna özgü bir sistem değil aynı zamanda diğer
canlılarında yapısını oluşturan bir sistemdir. Nitekim yassı ve yuvarlak
solucanlarda düz kasın varlığı görülürken yumuşakçalarda da ilk kez çizgili
kasların varlığı görülüp vücut hareketleri boyuna ve halka kısımların
kasılmasıyla birlikte eklemli segmentler hareket ettirilmiş olur. Her ne kadar
kas sisteminin istemli ve istemsiz çalışmasından haberdar olmasak da sonuçta kas
sistemi belli bir düzen içerisinde her an ve her salise yorulmadan yolunu yol
bilip yüklenmiş olduğu misyonu yerine getiriyor ya, bu bizim için çok büyük bir
nimet olmasına yeter artar da.
Vesselam.





