10 Mayıs 2023 Çarşamba

Medine'den Buhara'ya


Medine'den Buhara'ya

  •  
Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)'in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail'in evlendiği Hale'den oğlu Kaydar'a geçer. Ancak, Kaydar bir sene içerisinde yüz kadar kadını nikâhladığı halde hiçbirinden çocuk olmaz. Allah Teâlâ melek vasıtasıyla buyurdu ki: “Ey Kaydar! Eğer nezr edip kurban kesersen bu iş sana bildirilir.” Bunun üzerine Kaydar emrin gereğini yerine getirip çok sayıda koç kurban eder. Kurban mükellefiyetinden maksat hâsıl olunca bu kez gaipten bir nida daha işitir: “Ey Kaydar! Filan ağaç altında uyuyuver, rüyada ne görürsen onu yap.” O da denileni yapıp rüyasında Arap asıllı Gadire Hanım gösterilip onu nikâhına al emri talimatı verilir. Böylece nur Gadire'ye intikal etmiş olur.
Kaydar bir yolculuğun ardında Kenan iline vardığında Yakup (a.s) ile karşılaşır. Ve o Yüce Peygamber der ki; “Sana müjdeler olsun ki dün gece Gadire oğlunu doğurdu, zira gördüm ki, gök kapıları açılmış. Bu durum alından alına konaklayan Habibin nurun bir alametidir...” Bu sözleri işittikten sonra hanımının yanına vardığında, ilk işi oğlunu kucaklamak olur. Oğlunun adı Haml idi. Haml'de Saide isminde birini nikâh eyler. Derken o nikâhtan Nebt doğar. Ve Habib-i Ekrem (s.a.v)'in nuru Nebt'ten Adnan'a devr olunur.
Adnan'ın alnından parlayan nuru şerif ise Maad'a geçer, Maad'dan Nizar'a devr olunur. Nizar'dan da Nebevi nur sırasıyla Mudar'a, İlyas'a, Müdrike'ye devr olunur. Derken Müdrike'den de sırasıyla Huzeyme'ye, Huzeyme'den Kinane'ye, Kinane'den Nadr'a geçer.
Nadr'dan sonra ise nur sırasıyla:
w Malik w Fihr (Kureyş) w Galib w Lüeyy w Ka'b w Mürre w Kilab w Kusay w Abd-i Menaf (Muğire)' e geçerek devrolunur.
Bu arada Mugire'nin iki oğlu daha olur. Ki; bu oğullardan biri Haşim'dir. Zira Nevfel ve Muttalib Resulullah (s.a.v)'in soy şeceresinde yer alan Haşim oğullarından gelmiştir.
Haşim herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Hem nasıl sevilmesin ki, bikere her şeyden önce Habibin nuru her daim alnında parlıyordu. Nitekim Rum Kayseri bu parlak yüzden dolayı kızını Haşim'e teklif eder, fakat kabul etmez. Nasip bu ya, bir gün rüyasında kendisine bildirilen Selma Binti Ömer'le evlenmesi emr olununca, onunla nikâh kıyacaktır. Derken, Haşim ticaret maksadıyla Şam'a gidip, akabinde Gazze'de vefat eder etmesine ama sonuçta Selma'dan doğacak olan, yani ilerisinde Nübüvet Nur'un dedesi olacak Abdülmuttalib'i arkasında bırakması böylesi bir ölüme can kurban dersek yeridir. Evet, O; Rasulullah (s.a.v)'in dedesidir. Haşim'in vefatından sonra Mekke halkı Abdülmuttalibi (asıl adı Şeybe) şehre reis seçip, Mekke'nin anahtarlarını ona teslim eder de. Sıra teslim sırası ona gelmişti ki, teslim edilecek elbette anahtar değildi, teslim olunacak Habibin nurudur. Nitekim o nur Abdullah'a devr olunur da. O'ndan da malum O nur asıl sahibine devr olunur. Şu da var ki Peygamberimiz (s.a.v) bu dünyadan göç etti etmesine ama o nur'a layık olanların alınlarında kıyamete kadar devam edecektir, buna inancımız tamdır. Sanmayın ki başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye tabii oldukları kaynaklarda bir anda kesiliverdi. Yok, öyle bir şey, tam aksine İmam-ı Gazali Hz.lerinin de beyan buyurduğu veçhiyle “Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır” (Mişkat) şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek bu söz konusu kaynak silsilesi hiç tükenmeyecektir. Hatta kıyamet sonrası da tevessül hadisesi mahşer günü ilahi huzurda da apaçık bir şekilde yaşanacaktır. Bakınız, Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ'ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istiğase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika). İşte bu sözlerden de anlaşılan o ki; Allah'ın hazinesi boldur. Öyle ya, peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor, hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed'in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşidi kâmillerin her devirde var oluşları insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ'ya nasıl kul olunacağını, nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek vuslata ermelerine vesile olmak için vardır.
Gizle

Yayın Tarihi:13.02.2023
ISBN:9786254209864
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:512
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm
https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

9 Mayıs 2023 Salı

Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz


 

Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz


Türkiye’de gün olmuyor ki birbiri ardı sıra bunalımlar hiç eksik olmasın. Baksanıza tüm dünyanın gözü kulağı hep bizim üzerimizdedir. Hiç kuşkusuz ülkemizde zaman zaman yaşadığımız bunalım-ların arka planında ekonomik, sosyal ve siyasi çıkmazların üstesinden gelememenin yanı sıra bir de bunun üstüne üstük küresel güçlerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları kirli oyunların etkisi söz konusudur. Yine de bunalıma yol açan her ne etken olursa olsun hiç bir bahanenin arkasına sığınmaksızın tez elden maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirmemiz gerekir ki, yeniden dünyaya nizam veren adalet güneşi olabilelim.
Şu bir gerçek yaşanan bunalımlara ne komünizm, ne faşizm ne de kapitalizm çare olabilir. Bizim asıl yapmamız gereken Yahya Kemal’in deyişiyle “Kökü mâzide olan âti” olup çağlar üzerinden sıçramak çok mühimdir. Köksüzlük asla kabul edilemez. Mutlaka ruh köklerimizden beslenip Türkiye sevdası aşkıyla yanıp tutuşup dertli olmak gerekir ki Ferhat’ça dağları delip tüneller açabilelim, hakeza Fatih’in gemileri karadan yürüttüğü azim ve kararlılığı günümüzde de sürdürmek gerekir ki denizin altından Marmaray gibi daha nice raylı sistemler inşa edip her türden deniz altı taşıtları yürütebilelim.
Evet, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir. Yani insana bakışları kölece olmasıdır. Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkumdurlar. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakış açısıdır. Dahası evrimcilerin tam da arzuladıkları tüm insanlığı hayvan mertebesine indirgeyen bir bakış açısıdır bu. Bizim bakışımız da insanı Eşref-i mahlûkat gören Müberra dinimizin öğretileri esastır. Nitekim Müslümanlar olarak inancımız gereği ilk insan Âdem (a.s)’den bu güne insanı hep Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmüşüzdür. Evrimciler gibi insanı maymun bir mahlûkat olarak görmedik, görmeyiz de.
Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bizim dışımızdaki köksüz akımlarda ne yazık ki insan bir meta, bir ırgat, bir makine ya da makineleştirilmiş bir proletarya olarak muamele görmekte. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde, gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak derecede kitleleri canından bezdirir hale getirdiler. Peki, kitleleri totaliter uygulamalarla canından bezdirdiler de ne oldu, totaliter rejimlerini ancak yetmiş yıl sürdürebildiler. Kapitalistle ise malumunuz “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından hareketle kitleleri tüketim çılgınlığına sürükleyen akımın öncüleri olmuşlardır hep. Oysaki yürütülen ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yürütüldüğünde şayet ortada devletin hakemliği yoksa haksız rekabetin oluşacağı bir sömürü düzen içerisinde kitlelerin patronların insafına terk edileceği muhakkak. İşte bu noktada illaki haksız rekabet ve tekelci oluşumlara geçit vermemek için devletin babacan hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem' rolü biçtik, 'hâkim' rol değil. Çünkü bizim cihanşümul devlet kodlarımızda 'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet' anlayışı egemendir. Ve bu egemen anlayış hem devletçi, hem bireyin haklarını gözeten, hem toplumcu, hem de girişimci yönü olan bir yönetim anlayışıdır. Nitekim Milli-İslami ve katılımcı modelimizde her türlü ayırımcılığa körükleyecek belli bir zümrenin çıkarlarını gözeten modellere asla yer yoktur. Bilakis savunduğumuz modelde işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işveren ayırımı yapmaksızın hepsinin çıkarların bir bütün olarak gözeten anlayışa yer vardır. Üstelik İslam’da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil vasıtadır. Bu nedenledir ki bizim için ekmeğimizi kardeşçe bölüşebilecek bir manevi iklim oluşturup Ensar’ca bütünleşmek esastır. Madem öyle, neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Unutmayalım ki insanı dışlayan kökü dışarıda ideolojiler ne zaman yaralarımıza merhem oldular ki şimdi de merhem olabilsinler.
Gizle

Yayın Tarihi:05.05.2023
ISBN:9789754491937
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:490
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm
https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+gurbuzer

8 Mayıs 2023 Pazartesi

Alperence Millî-İslamî Bakış

          MASONLAR MARKSİSTLER KAPİTALİSTLER VE BİZ

                    

Alperence Millî-İslamî Bakış

 

         SELİMGÜRBÜZER
        2023 yılı içerisinde yayımlanan dördüncü kitabım Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucu ile buluşturmanı sevincini yaşıyorum dersem yeridir. Yayınlanan eserim 488 sayfa hacimli,   12 bölüm ve 692 ayrı makaleden oluşuyor. Kitabın yazarı olarak bu eserimi benim Anadolu ruhuyla yetişmemde çok büyük emek pay sahibi seccadesi başında vefat eden rahmetli Ayşe anam ve rahmetli Şerif babamın aziz ruhlarına ithaf etmenin yanı sıra şu an hayatta bir ömür boyu aynı baş yastıkta kocadığımız eşim Behice, kızım Mervenur ve oğlum Ahmet Alperen’le birlikte aile ocağında geçirdiğimiz çileyle yoğrulmuş o acı ve tatlı günlerin hatırasına ithaf edip kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:

         “Elinizdeki bu kitap içerik olarak kökü dışarıdaki ideolojilerin ileri sürdükleri tezler ile kendi ideolocya örgü ağımız olan köklerimizle barışık tezlerimizi kapsamakta. Derken bu doğrultuda yıllar öncesinde Gündüz ve Bayburt Postası gazetelerinin yanı sıra Enpolitik internet sitesi, Alperen ve Nizam-ı âlem dergilerinde yazdığım makaleler pek çok okuyucunun dikkatini çekmiş olsa gerek ki tüm yayınlanan makalelerimin kitap haline gelmesini talep etmişlerdir.  Ve bu noktada okuyucuların bu taleplerine kayıtsız kalmayıp beğenisini umduğum bu yazıları Türk-İslam ülküsünü şiar edinmiş tüm Ülkü Yolu Gönüldaşlarımızın tefekküre, ilme davet için dikkatinize sunmaktayım. Kitap dikkatle incelendiğinde içerik olarak karşıt tezlerin yanı sıra Millî-İslami-Sivil katılımcı bakışımızı ve aynı zamanda kökü mâzide âtî olma tutku heyecanımızı yansıtan bir eser olduğu görülecektir. Madem öyle, okuyacağınız bu kitapta kökü mâzide âtî olma yolunda göstereceğimiz gayret çabamız ve tutku heyecanımız satır aralarında kendini nasıl hissettiriyor bir görmüş olalım. Zira Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır .”

       Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:                    

       “ Türkiye’de gün olmuyor ki birbiri ardı sıra bunalımlar hiç eksik olmasın. Baksanıza tüm dünyanın gözü kulağı hep bizim üzerimizdedir.  Hiç kuşkusuz ülkemizde zaman zaman yaşadığımız bunalımların arka planında ekonomik,  sosyal ve siyasi çıkmazların üstesinden gelememenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük küresel güçlerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları kirli oyunların etkisi söz konusudur. Yine de bunalıma yol açan her ne etken unsur olursa olsun hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın tez elden maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirmemiz gerekir ki,   yeniden dünyaya nizam veren adalet güneşi olabilelim. 

          Şu bir gerçek yaşanan bunalımlara ne komünizm, ne faşizm ne de kapitalizm çare olabilir. Bizim asıl yapmamız gereken Yahya Kemalin deyişiyle  “Kökü mâzide olan âti” olup çağlar üzerinden sıçramak çok mühimdir. Köksüzlük asla kabul edilemez. Mutlaka ruh köklerimizden beslenip Türkiye Sevdası aşkıyla yanıp tutuşup dertli olmak gerekir ki Ferhat’ça dağları delip tüneller açabilelim,  hakeza Fatihin gemileri karadan yürüttüğü azim ve kararlılığı günümüzde de sürdürmek gerekir ki denizin altından Marmaray gibi daha nice raylı sistemler inşa edip her türden deniz altı taşıtları yürütebilelim.

        Evet, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir, yani insana bakışları kölece olmasıdır.  Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakış açısıdır.  Dahası evrimcilerin tamda arzuladıkları tüm insanlığı hayvan mertebesine indirgeyen bir bakış açısıdır bu. Bizim bakışımız da insanı Eşref-i mahlûkat gören Müberra Dinimizin öğretileri esastır. Nitekim Müslümanlar olarak inancımız gereği ilk insan Âdem (a.s)’den bugüne insanı hep Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmüşüzdür. Evrimciler gibi insanı maymun bir mahlûkat olarak görmedik görmeyiz de. 

          Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bizim dışımızdaki köksüz akımlarda ne yazık ki insan bir meta,  bir ırgat,  bir makine ya da makineleştirilmiş bir proletarya olarak muamele görmekte. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak derecede kitleleri canından bezdirir hale getirdiler. Peki, kitleleri totaliter uygulamalarla canından bezdirdiler de ne oldu,  totaliter rejimlerini ancak yetmiş yıl sürdürebildiler. Kapitalistler ise malumunuz “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından hareketle kitleleri tüketim çılgınlığına sürükleyen akımın öncüleri olmuşlardır hep. Oysaki yürütülen ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yürütüldüğünde şayet ortada devletin hakemliği yoksa haksız rekabetin oluşacağı bir sömürü düzen içerisinde kitlelerin patronların insafına terkedileceği muhakkak. İşte bu noktada illaki haksız rekabet ve tekelci oluşumlara geçit vermemek için devletin babacan hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem'  rolü biçtik, 'hâkim'  rol değil. Çünkü bizim cihanşümul devlet kodlarımızda  'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet'  anlayışı egemendir.  Ve bu egemen anlayış hem devletçi, hem bireyin haklarını gözeten,  hem toplumcu, hem de girişimci yönü olan bir yönetim anlayışıdır. Nitekim Milli-İslami ve Katılımcı modelimizde her türlü ayırımcılığa körükleyecek belli bir zümrenin çıkarlarını gözeten modellere asla yer yoktur.  Bilakis savunduğumuz modelde işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işveren ayırımı yapmaksızın hepsinin çıkarların bir bütün olarak gözeten anlayışa yer vardır. Üstelik İslam’da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil vasıtadır. Bu nedenledir ki bizim için ekmeğimizi kardeşçe bölüşebilecek bir manevi iklim oluşturup Ensar’ca bütünleşmek esastır. Madem öyle, neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Unutmayalım ki insanı dışlayan kökü dışarda ideolojiler ne zaman yaralarımıza merhem oldular ki şimdi de merhem olabilsinler. 

   Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:

     ÖZGEÇMİŞ:

    Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve Enpolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonunda KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile şu an elinizde bulunan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.         

   Selim Gürbüzer’in Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+gurb%C3%BCzer

 

Yayın Tarihi:

05.05.2023

ISBN:

9789754491937

Dil:

TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:

490

Cilt Tipi:

Karton Kapak

Kağıt Cinsi:

Kitap Kağıdı

Boyut:

15.5 x 23.5 cm

 

  Vesselam.

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

2 Mayıs 2023 Salı

Bayburtlu yazar Selim Gürbüzer'in üçüncü kitabı: Ölürüm Türkiye'm


 Bayburtlu yazar Selim Gürbüzer'in üçüncü kitabı: Ölürüm Türkiye'm 

Bayburt Postası - Uzun yıllardır hem Bayburt Postası, hem En Politik adlı internet sitesinde yazıları yayınlanan Selim Gürbüzer, 2023 yılında peş peşe eserlerini okuyucu ile buluşturdu. 2023 yılı şubat ayında ilk eseri 'Güneş Doğudan Doğar' ve hemen ardından “Medine'den Buhara'ya” adlı eserleri yayımlanan Selim Gürbüzer’in “Ölürüm Türkiye’m” adlı kitabı da Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık'tan çıktı.  612 sayfa hacimli kitap 10 bölüm altında 100’e yakında makaleden oluşuyor.  Hayat Öykümden Ölürüm Türkiye’m Sevda Kareleri, Ölürüm Türkiye’m Sevdama Ruh Katan Şahsiyetler, Ölürüm Türkiye’m Sevdasını Tehdit Eden İç ve Dış Mihraklar, Fitne Katilden Beterdir, Hepimiz Aynı Kilimin Desenleriyiz, Ölürüm Türkiye’m Sevdasından Yeni Türkiye Yüzyılına Doğru, Kimlik Bunalımı, Kültür Buhranı ve Medeniyet Ruhu, Rol Model Arayışları, Sivil Toplum – Sivil Katılım – Sivil İnisiyatif adlı bölümlerden oluşan kitapta, yazar Gürbüzer gazetemiz kurucusu Osman Okutmuş’u da “Kop Tipisi Işığı: Osman Okutmuş” başlıklı yazısı ile anıyor, anlatıyor.  Yazar Gürbüzer tarafından kaleme alınan kitabın önsözünde şu ifadeler yer alıyor: “Ölürüm Türkiye'm ölümüne bir sevdadır. Çocukluğumdan gençliğe, gençliğimizden ihtiyarlığımıza ve ölene dek heyecanı hiç dinmeyecek sevda yüklü bir tutkudur bu. Hatta sevda yüklü bu tutku seli öyle derinlemesine ruh iklimimize işlemiş ki, geriye dönüp şöyle baktığımda hayat hikâyemin hemen her karesinde bunu görebiliyorum. Nitekim kaleme aldığım eser incelendiğinde Dede Korkut hikâyeleriyle doğup büyüdüğüm Bayburt'tan tutun da Dadaşlar diyarı Erzurum’da üniversite yıllarıma uzanan öğrencilik anlanımda, mezuniyet sonrası meslek hayatına başladığım Aziz İstanbul'un manevi ikliminde ve Kuvayı Milliye ruhunun merkezi Ankara’da meslek hayatımın devamında bir kısım  kurumlarda yaşadığım, gördüğüm bir dizi hadiseler zincirinde de bunu görebiliyorum. Derken hayatımın hemen her karesinde "Ölürüm Türkiye'm' heyecanı hiçbir şartta sönmeyen Kızıl  Elma meşalesi bir sevda seli olduğunu idrak etmiş oldum. Hiç kuşkusuz iç dünyamda sönmeyen bu Kızıl Elma tutku selinin oluşmasında gençlik çağlarımda Kop Tipisi abidesi  Osman Okutmuş'un, MHP ve Ülkü Yolu Eğitimcilerinden Yılmaz Saka’nın, Ölürüm Mihriban Türkiye aşkını şiirleriyle harmanlayan Abdurrahim Karakoç'un, sonsuzluğa ulaşmak aşkıyla yanıp tutuşan ve Ölürüm Türkiye'm sevdasını kar beyaz bir ölümle ötelere  kanatlandıran Muhsin Yazıcıoğlu gibi daha nice mümtaz şahsiyetlerin benim ruh iklimimde tesirlerinin çok büyük payı vardır. Ayrıca bu duygu yüklü düşünceler eşliğinde yıllar öncesinden çeşitli gazete ve dergiler ve internet sitelerinde yazdığım makalelerimi bile Ölürüm Türkiye'm ruhu doğrultusunda yazıp şuan kitap haline gelmiş durumdayım da. Madem öyle, kitap haline getirmiş durumdayız, o halde kaleme aldığım bu eserde Ölürüm Türkiye'm sevdası nasıl duygu yüklü tutku seliymiş hep birlikte satır satır görmüş olalım.” Kitap tanıtım bülteni ise Selim Gürbüzer’in bir başka yazısından bir bölümden oluşuyor: “Mondros'un ağır şartlarını kanıyla ve canıyla bir çırpıda silip atan Necip Türk Milleti bundan böyle de önüne çıkacak daha nice zor şartların üstesinden gelebilecek güçtedir elbet. Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II. Dünya Savaşları tüm olumsuz şartlarının bize olan etkisi 'yol vergisi', 'ekmek karnesi' ve 'gaz kuyruğu' olarak yansımıştı. Neyse ki Necip Türk Milleti o söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine karşı sandıkta “Yeter artık söz milletindir” fermanıyla iradesini ortaya koydu da bir nebze olsun nefes alabildik. Ama baktılar ki, halkın büyük teveccühüyle seçilen Adnan Menderes'in Başbakanlığında yönetilen Cennet Vatan Türkiye ayağa kalkacak, hemen alelacele içte ve dışta zinde güçler düğmeye basıp 27 Mayıs darbesiyle birlikte idam ederekten bedel ödettireceklerdir. Derken her on yılda bir yapılan darbelerle halkın iradesi kesintiye uğratılıp Türkiye'nin çağ atlama azminin önüne set çekmiş oldular. En son geldiğimiz noktada ise 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimiyle önümüz kesilmeye çalışılsa da bu kez umduklarının tam aksine hevesleri kursaklarında kalakalıp hain darbe girişimi akamete uğratılabilmiştir. Ancak bu demek değildir ki, zinde güçler bu işten vazgeçip bir daha milletimizin yakasına yapışmayacaklardır. Baksanıza hiç de milletimizin yakasından düşecek gibi gözükmüyorlar. Hani atalarımızın “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye söylediği bir söz var ya, aynen öyle de dün olduğu gibi bugün de yine milletimize ince ayar çekme planı peşindelerdir. Hele necip milletimizin 'Yeni Türkiye Yüzyılı'na giden yoldaki heyecanının bir türlü bitip tükenmediğini gördükçe bu kez kültürel kodlarımızla oynayacak kadar da gözü dönmüş halde oyun içinde oyun kurmak peşindelerdir. Tarih bilincinde olanlar çok iyi bilir ki Tanzimat'la başlayan Batı hayranlığı, mankurtluğu içimizi içten içe kemirip kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar açmıştı ki, en nihayetinde Osmanlı'yı hasta yatağına düşürüp çöküşümüze neden olmuştu. Hatta bu dönemle başlayan Batı hayranlığı sevdası halkın kültürel dokusunu tahrip etmekle kalmamış aynı zamanda halkla devlet arasında güven kaybına da yol açmıştı. Her neyse olanlar olmuştu bir kere, bugün de halktan kopuk mankurt havariler kirli emellerinin peşinde koşadursunlar, asıl bizim için önemli olan 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı kazandığımız diriliş ruhunu ve kültürel kodlarımızı her şartta ve ahvalde iri ve diri tutma beceresini gösterebilmek çok mühimdir. Şu çok iyi bilinsin ki, Yeni Yüzyıl Türkiye yolunda diriliş ruhumuzdan ve kültürel değerlerimizden taviz vermediğimiz sürece aydınlık yarınlar bizim olacak demektir. İri ve diri olmaya mecburuz da. Çünkü şöyle geriye dönüp baktığımızda dünden bugüne Ölürüm Türkiye'm yolunda nice bedeller ödendi, bunu kâh 27 Mayıs darbesinde, kâh 12 Mart muhtırasında, kâh 12 Eylül darbesinde, kâh 28 Şubat postmodern darbesinde, kâh 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminde hep birlikte görüp yaşadık. Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan insanımız, artık bir daha canı yanmaması için havadan, karadan atılan bomba ve mermilere, hatta üzerine gelen tanklara karşı göğsünü siper ederekten, Yeni Yüzyıl Türkiye Kızılelma'sına ışık yakmış oldu da. Ve en nihayetinde onca yaşanmışlıkların ardından artık millet ve devletin el ele verdiği büyük bir sıçrayışla çağ atlayacak Yeni Yüzyıl Türkiye'nin eşiğine gelmiş olduk. Öyle ki geldiğimiz noktada vesayet odaklarının cirit atamadığı bu kutlu yürüyüş bize Allah Resulü'nün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı da hatırlatmakta. Hele şükür Türkiye'yi artık sırça köşklerde yaşayan Simonlar yönetmiyor, tam aksine bu milletin bağrından çıkmış Anadolu çocukları yönetmekte. Üstüne üstlük Türk tipi Cumhurbaşkanlık modeliyle yönetiliyoruz. Baksanıza Osman Gazi ve Şeyh Edebali ikilisinin Söğüt otağında Osmanlı'nın kuruluş mayasını çalıp akabinde oluşturulan Toy meclisinin kararları doğrultusunda ortaya konulan adil yönetim anlayışının zenginleştirilmiş benzer uygulama örnekleri Yeni Yüzyıl Türkiye'sinde tesis edilmek üzere de. Dün nasıl ki Horasan erenleri, müftüler, müderrisler, kılıç kabzası kuşanan alperenler Söğüt Beyliği'ne sevk edilerekten Türk'ün nabzı Osmanlı Beyliği'nde atıp Nizam-ı âlem olmuşsak, bugün de Yeni Yüzyıl Türkiye koşusunda millet devlet el ele gönül gönüle verip yeniden diriliş hamlesiyle âleme nizam olabiliriz pekâlâ. Nitekim necip milletimizin 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimine karşı tankların altına yataraktan darbe girişimini önleyip akabinde tutulan vatan nöbetleri eşliğinde 7 Ağustos günü Yenikapı'da “Hep Birlikte Türkiye olacağız” fermanıyla Yeni Yüzyıl Türkiye'nin doğuşuna ışık yakması, bu muştuyu doğrulayan bir diriliş ruhudur bu.” Selim Gürbüzer’in son kitabı “Ölürüm Türkiye’m” kitapyurdu.com  adresinden temin edilebilir. 

DEVAMI İÇİN TIKLAYIN ►►►https://www.bayburtpostasi.com.tr/edebiyat/bayburtlu-yazar-selim-gurbuzer-in-ucuncu-kitabi-olurum-h22339.html

Bayburt Postası

https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

30 Nisan 2023 Pazar

GÖZ AYDINLIK PENCEREMİZDİR


 GÖZ AYDINLIK PENCEREMİZDİR

         SELİM GÜRBÜZER

         Görme hücreleri görme kabiliyetini nasıl kazandı sorusu insanoğlunu hep meşgul ede gelmiştir. Meşgul etmesi de son derce gayet tabii bir durum. Zira göz bir yandan ruhumuzun dünyaya açılan ilk penceresi olurken fiziki olarak da erik büyüklüğünde etten örülü optik bir aygıtımızdır.

          Hiç şüphe yoktur ki göz görmek için vardır. Dolayısıyla gözün mercek düzeneği sayesinde gördüğümüz her şeyin Yüce Allah’ın yaratılış mucizesi olduğunu idrak etmiş oluruz. Bu yüzden bu noktada Allah için ne kadar şükür secdesine kapanıp hamd-ü sena etsek azdır.  Hem nasıl hamd-ü sena etmeyelim ki, baksanıza insan anne rahminde 53-55 günlük ve 15-19 mm ebadında ceninken daha yeni belirmeye yüz tutmuş gözlerinin secde mahalline baka kalmışlığı zaten şükür secdesine kapanmamızı gerektirir. Böylece secde anına o tutku gözlerle baka kalan bebeklik halimiz zamanı geldiğinde 9 aylığına konakladığımız mekândan yeni bir secde mekânına kapanmak için dünyaya konuk oluruz da.  Nitekim Yüce Allah (c.c)  meleklere “Ben çamurdan bir beşer yaratmaktayım” (Sâd 38/71), “Onu tesviye edip ruhundan üflediğim zaman secdeye kapanın” (Sâd 38/72) diye beyan buyurduğu ayetleriyle zaten bu gerçeğe işaret etmekte. İşte bu noktada anne karnında ruh üflenmiş halde halk edilmiş aydınlık pencere gözümüzün Yüce Yaratıcı Allah (c.c)  tarafından en mükemmel bir şekilde ön kısmın kornea tabakasıyla (saydam tabaka) donatırken, hemen arka kısmını ise göz rengini belirleyen aynı zamanda ışık şiddetini perdeleyerekten ayarlayan iris tabakasıyla donatmıştır. Derken irisin arka kısmında mercek sistemi, en arka kısmında ise ışığa hassas reseptör (alıcı) hücrelerden oluşmuş retina tabakasıyla (ağ tabakasıyla)  donattığı kulunu anne karnından dünyaya kutlu doğumla birlikte gözünü açaraktan adım atmış olur. Böylece konuk olduğumuz dünyada gözümüzü açtığımızda bir yandan beş duyu organlarımız aracılığıyla etrafımızdaki ne olup bittiğinden haberdar olunurken diğer yandansa beş duyumuzun dışa açılan göz penceresiyle de olan biteni gözlemlemiş oluruz.  

         Evet, şu da var ki,  anne karnında 9 aylık sürecin akabinde gözünü dünyada açan insanoğlu konuk olduğu yeni mekânda her türden manzaraları seyretmenin keyfini her şeyden önce ışığa duyarlı reseptör vazifesi görecek görme aygıtına borçludur. Öyle ya, dünyaya konuk olduğumuzda şayet etrafımızda üşüşen renk cümbüşlerini algılayacak göz reseptörleri donanımız yoksa dünyaya adım atmanın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Hakeza konuk olduğumuz dünyada ışık yoksa hiçbir madde veya nesnenin de anlamı yoktur demektir. Yani yaşadığımız dünyada ışık varsa ancak o zaman madde ve eşya bir anlam ifade etmekte,  aksi halde bizim için madde veya nesne yok hükmündedir. Neyse ki yaratılışta görme aygıtımız tam teşekküllü donanımlı halde kodlanmış da bu sayede etrafımızda mor ve kızıl ötesi türü hafif ışınlar hariç, diğer tüm dış kaynaklı ışınlar öncelikle görme reseptörlerince algılanıp işleme alınabiliyor. Nitekim reseptörlerce algılanan eşya işleme alındığında eşyanın elektronlarından yayılan foton enerjisi elektrik akımına dönüştürülerekten sinir lifleri güzergâhı boyunca merkezi sinir sistemine aktarılıp böylece dış dünyadan gelen ışık dalgaları görüntü olarak sahnelenmiş olur. Yani bu demektir ki; dış dünyada gördüğümüz renkler ve şekiller çevrenin marifetiyle değil beynimizin marifetiyle algılanmakta. Şayet işleme alınan bitki ise hemen beyin tarafından bitkinin cinsine göre yeşilse yeşil,  kırmızıysa kırmızı olarak algılanıp beyin dağarcığında öyle biçim almakta. Mesela gözümüzü gökyüzüne çevirdiysek beynimiz bu durumda gökyüzünün o an ki fotoğraf karesi rengine göre hava açıksa mavi renk olarak, hava kapalıysa gri ya da karanlık tonlarda algılayıp öyle görüntülenecektir. Kelimenin tam anlamıyla beyin dağarcığında algılanan renkler ister yeşil ister kırmızı, ister mavi hiç fark etmez sonuçta tüm renk skalaları ve boyutlar beynin merkezinde değerlendirildikten sonra nesnel halde biçimlenmiş olacaktır. Hatta beynin bu noktada fonksiyonel olduğu şundan besbellidir ki dış dünyadan gelen verilere aracılık yapan göz retinasında en ufak bir arızanın nüksetmesi durumunda renk körü olunabiliyor.  Renk körü olunca da malum yeşili kırmızı, kırmızıyı yeşil görme gibi bir yanılgıya kapı aralanmış olur.

         Bu arda unutmayalım ki beyinde algılanan her nesnenin karşılığı yüzde yüz tam kendisi değildir, bu yüzden algılanan nesne için tam budur diyemeyiz. Çünkü bizler ancak algılayabildiğimiz boyutlar ölçüsünce nesnel olanı tanımlayıp hakkında şudur budur diyebiliyoruz. Hem kaldı ki birçok gerçek sandığımız olgular her an sanal yansımalar cinsinden görüntü olarak da tezahür edebiliyor. Öyle ki eşyanın hakikatini tam olarak idrak etmek bizim algıladığımız boyutların çok çok üstünde bir boyutta olması hasebiyle o hakikate ulaşmak her baba yiğidin harcı değildir zaten.

                                                            Göz tabakaları

        Şurası muhakkak günümüzde keşfedilen mercek sistemleri gözden ilham alınarak icat edilmişlerdir. İnsanoğlu mercek sistemlerini keşfede dursun gözün yapısına baktığımızda içten dışa doğru üç tabakadan oluştuğunu ve bunlar sırasıyla sert tabaka, damar tabaka ve (retina) tabaka olarak addedilirler. Gözümüzü daha çok dış etkenlerden koruyan sert tabaka olup bu tabakanın ışığa karşı gelen gözün ön bölümünde görünen kısım ise saydam tabaka (kornea) olarak addedilir. Malumunuz gelen ışık ilk önce gözün saydam tabaka üzerinde kırılmasıyla birlikte yol kat etmiş olur. Saydam tabakanın arka yüzü giderek saydamlığı kaybolmaya yüz tuttuğundan bu kısım  Sklera  olarak addedilir. Bu arada sert tabaka ile ağ tabaka arasında yer alan damar tabaka içerisinde gözümüzü besleyen kılcal damarların varlığının yanı sıra ağ tabakanın (retinanın) arkasına konumlanan bölgede sinir hücrelerinden meydana gelmiş boya hücrelerin varlığı da söz konusudur. Boya hücrelerinin bulunduğu alan aynı zamanda sarı noktanın konumlandığı bir alan olup burası ışığın beyne yansıması için gerekli fotokimyasal olayların başlayacağı alan olarak da dikkat çeker. Ayrıca göz bebeği merceğinin etrafını halka şeklinde saran renkli tabaka ise adından iris tabakası olarak söz ettirir.  İrisin arkasında konumlanmış halde ince kenarlı göz merceği (lens) de malum lensin etrafını saran kasların kasılıp gevşemesiyle birlikte açılıp kapama refleksi gösterebiliyor. Derken dışarda ki ışığın cisme çarpıp yansımasıyla göz lensine aktarılan ışınlar kas hareketleriyle sarı nokta üzerine düştüğünde ters görüntüye dönüşmüş olurlar.

        Damar tabakanın altında bir üçüncü tabaka daha vardır ki;  bu tabakanın üst katı gözün içerisini karanlık oda haline getiren boya hücreleri oluştururken alt katını da ışığa karşı hassasiyet gösteren hücreler oluşturur. Ve bu iki katlı tabaka hepimizin bildiği retina tabakasından başkası değildir elbet. Şimdi bu bilgilerden hareketle tabakalarla kuşatılmış olan gözün iç kısmı nasıldır doğrusu hepimizin merak ettiği bir konudur. Hiç kuşkusuz bu tabakaları yaratan Allah, elbet iç kısmı da en mükemmel bir şekilde donatılı yaratmıştır.  Nitekim gözün iç kısmına doğru ilerledikçe yapışkan ve saydam bir sıvıyla dolu olduğu gözükecektir. Üstelik bu saydam sıvı kan dolaşımı ile birlikte kendini de yenileyebiliyor.

        Göz genel itibariyle yedi tabaka üzerine kurulu bir penceredir. Bu tabakaların herhangi bir tanesi bertaraf olduğunda göz göremez hale gelebiliyor. Belli ki bu tabakalar sıradan basit mercek sistemlerinden oluşmuş tabakalar değildir, tam aksine her biri senkronize işlevi görevi ifa edecek türden donatılmış tabakalardır. Göz aynı zamanda görünüm olarak dışa açılan iki küçük pencereyi andırmakta. Her iki pencerede şekil olarak çapı küçük ama üç boyutu tüm yönleriyle görebilecek açıdan konumlandırılmışlardır. Öyle ki dünyanın en gelişmiş otomatik fotoğraf makinelerine taş çıkartırcasına neredeyse tüm cihanı küçücük haznede resimleyecek ölçüde çok yönlü bir optik penceremizdir. Doğrusu böylesi mükemmel donanımlı göz bebeğimize kim hizmet etmek istemez ki. Baksanıza gözün yardımcı organları diyebileceğimiz göz kapakları, kirpikler, kaşlar, gözyaşı ve çapak salgı bezleri adeta hizmette sınır yoktur dercesine kendilerini bu iş için seferber etmiş durumdalardır. Üstelik tüm bu yardımcı unsurlar göze estetik katmaktalar da. Hani halk arasında ikide bir söylenen “ela gözlüm, kalem kaşlım, kirpiklerin beni mest etti” şeklinde dile getirilen deyişler vardır ya, aynen öyle de bu estetikliyi anlamlı kılan da bu söz konusu yardımcı elamanların görenleri kendine mest edecek derecede konumlanmış olmalarıdır. Örnek mi? Mesela göz kapağının açılıp kapanmasında gözyaşlarının damla damla akması bile göz bebeğimize başlı başına duygu yüklü bir görünüm ve estetik bir hava katabiliyor. Biyolojik yönden gözyaşı bezlerinin fonksiyonuna baktığımızda ise bir yandan toz ve yabancı maddeler gözün içerisine sirayet etmeksizin derhal dışarı atılırken, diğer yandansa küçücük kanallar vasıtasıyla toplanan gözyaşları dışarı tahliye edilmekte olduğunu görürüz. Belli ki duygu yüklü durumlarda 'Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar’   misali sübjektif olarak gözyaşı dökerken, meseleye birde biyolojik açıdan bakıldığında gözün kimi zaman da kendi fiziki bakımı içinde gözyaşı döktüğü görülmekte.  

                                                                 Göz çukuru

         Gözün etrafı kemiklerle donatılıp yaklaşık 2,5 cm’lik bir çukurdan ibarettir. Yine de siz siz olun gözü çukur deyip hafife almayın, Bikere güneşten dünyaya gelen yüz milyarlarca nötrinolar çukurcuğun her santimetre karesini adeta delip geçerekten olan bitenden bizim haberimiz olmazken ne ilginçtir ki göz çukurumuz her şeyden haberdar olabiliyor. Öyle ki gözümüzü bir an güneşe çevirdiğimizde milyarlarca sayıda nötrinoların göz çukurunda saydam hale dönüşme muamelesine tabii tutulmanın akabinde gözün diğer katmanlarına doğru yol aldıkları gözlemlenmiştir. Bir bakıyorsun göz çukurları sayesinde gözümüzü sağa sola aşağı ve yukarıya çok rahatlıkla çevirebilmekteyiz. Nitekim bu iş için 6 adet kas görevlendirilmiş durumda.  Es kaza bu söz konusu düzenli çalışmaması halinde şaşılık ve diğer birçok göz kusurları nüksedebiliyor. Neyse ki gözün açılıp kapanmasını kolaylaştırmak adına gözü devamlı nemli tutmaya yönelik gözün içinde göze has bir yıkama yağlama tertibatının varlığı sayesinde birçok göz kusurlarından korunabiliyoruz. Hele bilhassa alın kemiği içerisinde depolanmış halde gözyaşı bezlerinin salgıladıkları sıvılar gözümüzü adeta duş aldırırcasına yıkıyor olmaları gözü ziyadesiyle bir takım viral ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı da korunaklı kılabiliyor. Hakeza göz kapakların iç kısımlarında konumlanmış yağ bezleri vardır ki; bunlarda hem göz kaslarının aşınmaksızın hareketine işlerlik kazandırmakta, hem de gerektiğinde gözyaşlarının tane tane yüzümüze doğru akmasını sağlamakta. İlginçtir göz yuvarlaklarımız zarar görmemesi içinde bir bakıyorsun etrafının özel bir zarla konuma altına alındığı gibi sert tabakanın da büyük bir kısmı göz akıyla korunmaya alınmıştır. Hatta bu noktada bir bakıyorsun kalem kaşlarımız bile koruyucu şemsiye olarak hem alından gelen terlerin göze ulaşmasına mani olmakta hem de dışarıdan gelen fazla ışığı emerekten gözün rahatsız olmasına mani olmakta. Tüm bunlara ilaveten otomatik halde kendi isteğimiz dışında çalışan göz kapaklarımız ve onların üzerinde konumlanan kirpiklerde boş durmayıp gözümüzü toz vs. zararlı maddelerden korumuş olmakta.

         Bu arada adına kornea denen saydam tabaka da malum olduğu üzere tıpkı cam gibi sert ve şeffaf yapıda bir göz billurumuz olarak dikkat çeker. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, son derece narin şeffaf cam (mercek) billur tabakamız sayesinde göze gelen ışığın yardımıyla etrafımızı seyri âlem eyleriz de. Ayrıca saydam tabakadan damar ağının geçmemesi de dikkat çeken bir durumdur. Öyle ya, şeffaflığına binaen madem bu tabakadan damar ağı geçmiyor, o halde bu cam tabaka nasıl besleniyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Belli ki Yüce Allah (c.c) bu iş için özel bir sıvı halk eyleyip saydam tabaka ile mercek arasında bir mekânda onun beslenmeye almıştır.

                                      Albert Einstein’ın çalışmaları

          Okullarda ışık deneyleri gösterilirken en basitinde görme olayı;

“-Gözün görme sinirleri ve beyindeki görme merkezi,

-Işık kaynağı.

           -Cisim”  gibi aracılar sayesinde gerçekleştiği öğretilir hep. Yani bu demektir ki gözün mercek düzeneği,  güneş ışığının eşyadan yansıyan enerji formu biçimine göre görme olayının gerçekleşmesi için bu tür aracılara ihtiyaç vardır. Öyle ya, madem her bir eşya enerji ve ışınım yayıyor, o halde buradan hareketle Albert Einstein’ın ortaya koyduğu E= m.c² formülüyle kütlenin aslında yoğunlaşmış enerji olduğu, yani enerji ve kütlenin birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu öğrenmiş olduk. Öyle ki ortaya konan bu formülden hareketle ışığın herhangi bir maddeye ait atomun etrafında dönen bir elektronunu indirgenmesiyle birlikte maddenin kuantum (foton)  kanunları çerçevesinde ters orantılı bir şekilde ışık enerjisi neşretme şeklinde radyasyon yayılım gösterdiğini öğrenmiş olduk. Nitekim ışığın elektronun çekirdeğe yakın bir yörünge ekseninde dalga dalga yayılıp bir enerji taşıyıcı veya maddenin mümkün olan en küçük birimi olarak (kuantum) rol üstlenmesiyle birlikte radyasyon parçacığına dönüşmesi vuku bulur ki, bu olay foton hadisesi olarak anlam kazanır.  Elektromanyetik yüklü fotonların saldığı enerjiyle bulunduğu dalga boyu ters orantılı olup bu noktada dalga boyu arttıkça ışı enerjisi de o oranda azalış kaydetmekte. Dolayısıyla gözümüze yansıyan fotonların (ışın parçacıkları) saydam tabakanın uzayıp kısalabilen özelliği sayesinde saldığı ışınların belirli noktalara odaklanması sağlanıp bir sonraki aşamalarda cisimler ters görüntü olarak değil düzgün görüntü olarak konumlandırılmış olunur. Şayet bu saydam tabaka normal halinin dışında biraz daha fazlaca kavisli olsaydı göze gelen ışık ışınlarının yanlış bir şekilde kırılmasına yol açıp görüntülerin tam retina (ağ tabaka) üzerine değil de retina önünde odaklanır olsaydı yakınımızdaki cisimleri net, ancak uzaktaki cisimlerin bulanık görüleceği miyop denen görme kusuru bir durum nüksedecekti. Şayet göze yansıyan ışınların tam tamına ağ tabaka üzerine değil de bu tabakanın arka tarafına odaklanıvermiş olsaydı, bu kez uzağın görülebileceği ancak yakınındaki cisimleri net görememe denen hipermetrop bir durum nüksedecektir. Oldu ya kornea veya göz merceği kavisinin normal şeklinin dışında saydam tabakanın bir yanı diğer yanından daha kavisli bir hal aldığını bir düşünün,  ister istemez bu anormal kavislenmeye paralel olarak göze gelen ışık retinada doğrudan odaklanamayacağından bu kez hem uzağı hem de yakını görememe denen astigmat bir durum nüksedecektir. Örnek mi? İşte astigmat hastalarının okuma problemleri, dikey ve yatay çizgileri ayırt etmede yaşadıkları zorluklar,  3 ve 1 sayılarını sıkça karıştırmaları ve mevcut cisimleri her daim bulanık görme gibi daha birçok göz kusurlarının görülmesi bunun tipik örneklerini teşkil eder.  

         Bilindiği üzere göz bebeklerimizin açılıp kapanır pencere olmasında en önemli etken unsur görme duyumlarına haiz olmasıdır.  Dahası her iki göz bebeğimizde duyumlar aracılığıyla görüntü alınacak olan her nesnenin mekânını ve uzaklığını belirleyen bir konumda konuşlanmışlardır. Öyle ki konuşlandıkları konumlarına baktığımızda milimetrik sapma göstermeksizin sağ göz nesnenin biraz sağını ve sol gözün ise nesnenin biraz solunu görebilecek konumda yerleştirilmişlerdir. Yani bu demektir ki sağ ve sol gözün kafa üzerinde farklı konumda yer almaları hasebiyle ister istemez mekân veya boyut belirlemesi de farklı boyutta olacaktır. Belli ki cismin yerini ve uzaklığını ölçen Stereoskopik aleti sağ ve sol göz beklerimizden ilham alınarak keşfedilmiştir. Sadece bu alet mi? Elbette ki,  fotoğraf makinesi, televizyon ve kamera gibi aletlerde buna dâhildirler. Göz reseptöründen görüntüyle ilgili mesajların biri gidip biri gelirken diğer yandan göz bebeği herhangi bir kazaya kurban gitmeksizin saydam tabaka tarafından korunur da. Zaten korunması da gerekir. Göz bebeği kiminde ela, kiminde mavi, kiminde kahve vs. renkte olup bir fotoğraf makinesinin objektifi gibi açılır kapanır da. O halde bu objektif öyle ayarlanmalı ki ışık arttıkça küçülmeli, azaldıkça da büyümeli. Ama nasıl?  Şöyle ki; göz bebeğimizin kenarında konuşlanmış kıldan ince diyebileceğimiz iris tabakası tüm yapacakları faaliyetlerde yalnız değildir. Özellikle kendisinin büyüyüp küçülmesi için kaslar yardımcı kılınmıştır. Zira bu kasların gevşeyip ve kasılması sayesinde alaca karanlıkta göz bebeği büyür, parlak ışıkta ise küçülmekte. Bu demektir ki irisin arkasında yer alan merceğin bir adale ağı ile göz cidarına asılı durması ışık miktarını ayarlamaya yetiyor artıyor da. Böylece bu metotla göz kamaşmasının önüne geçildiği gibi mercek kalınlığının değişmesiyle birlikte ışığın bir şekilde retina tabakasına düzgün aksettirilmesi sağlanmış olur. Dahası göze gelen ışığın hem uzaklığı hem şiddeti ayarlanarak dış âlemin retina üzerinde net görüntüsü elde edilir. Hatta bu iş için retina üzerinde gayet muntazam bir şekilde koniler ve çomağımsı basil hücreler vardır. Zira 10 tabaka (6–7 milyon civarında) halinde koniler görüntüyü netleştirmekle ilgili fonksiyon icra ederler. Takriben 110 -120 milyon sayıda basil hücreleri ise alaca karanlıkta görme işlevi üstlenirler. Aslında her ikisi de ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirip akabinde oluşan elektrik akımını beynin görme fonksiyonuyla alakalı sinir merkezlerine iletirler. İşte iletilen mesajlar bu merkezlerde etüt edildikten sonra görme denen hadise gerçekleşiverir.

                                                 Kenan illerinde akan gözyaşı

           Göze ak perde inmesi Tıp dilinde katarak olarak isim alır.  Nitekim çeşitli nedenlere bağlı olarak gözün şeffaf olan kısmın tamamen veya kısmen donuklaşması sonucunda görme bozukluğu meydana geldiği gibi kör olma ihtimalini de güçlendirmektedir. Allah-ü Teâla:  Yakup, oğullarından yüzünü çevirdi de;   El Yusuf’un ayrılığı ile bana gelen hüzün!  dedi ve üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Artık derdini gizleyip duruyordu” (Yusuf, 84)  diye beyan buyurarak günümüzde adından sıkça söz edilen katarak ve katarak ameliyatlarını hatırlamış oluruz.  Yine Yüce Allah (c.c)  bu hususta “ …Şimdi siz, benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun,  gözü görür hale gelir. Bütün ailenizle toplanıp bana gelin” (Yusuf, 93), “Fakat hakikaten müjdeci gelip de gömleği yüzüne bırakınca, gözü açılıverdi: Ben size, Allah katında vahiy ile sizin bilemeyeceklerinizi bilirim demedim mi? dedi” (Yusuf, 96)  ayetleriyle göz bebeğimize çok  büyük bir nimet olarak bakmamıza işaret eylemenin yanı sıra gelecekte gerek katarakt, gerekse diğer gözle ilgili her tür tedavi tekniklerinin geliştirilmesi noktasında ışık tutmakta da. Her ne kadar görme engelliler günümüz tedavi tekniklerinden tam manasıyla istifade edemeseler de onlar içinde bir düzlem üzerine işlenen kabartılarla belirlenen Braille alfabesi veya çizgi noktalara dayalı Mors alfabe tekniklerinin geliştirilmesi sayesinde bir nebze olsun âmâları karanlık dünyalarından uyandırıp iç gözlerinin açılmasına ziyadesiyle yetmiştir. Böylece âmâlar kısa ve uzun işaretler ile bunlara karşılık gelen ışık ya da sesleri kullanarak bilgi naklini sağlayan kâğıda veya bilgisayar klavyesine geçirilen mesajlar sinir impulslarının titreşimleri eşliğinde optik okuyucu haline dönüşmesi neticesinde etrafında olan bitenden haberdar edilmiş olurlar. Aslında geliştirilmiş informatik mesaj (bilgi değeri olan haber)  teknikler sadece amalar için değil görenler içinde bir tür informatik yazılım tekniği geliştirmesine pratik kolaylıklar imkânı ve fırsat sunmakta. Derken bu pratik yöntemler sayesinde bilgi bir şekilde hem görenler için hem görmeyenler için software çalışma alanı olur bile.

                                                              Görme mucizesi

           Göz içerisinde ışığın geçirdiği safhalar hayrete şayandır. Şöyle ki; ışınlar önce saydam tabakaya aks eder, buradan göz bebeği ve onun arkasında yer alan ince kenarlı mercekten kırılarak geçer. Akabinde gözü dolduran sıvı içerisinde yoluna devam eder. Derken gözün arka kısmında ışığa karşı hassas sarı benek hücrelerine ulaşan ışınlar önce kimyasal, sonra elektrik akımına çevrilirler. En nihayet elektrik akımına çevrilen ışınlar sarı benekte görüntülü yansıyıp ters bir şekilde beyne ulaşırlar. Tabiî ki burada haklı olarak madem beyne görüntü ters yansıyor, o halde niye görüntüleri ters görmüyoruz denilebilir. Olsun önemi yok, nasıl olsa gözün içinde düzeltilecek sistem sayesinde görüntü derhal beyinle koordineli sinir hücrelerince düzeltilip cisim en nihayetine düz olarak görüntülenecektir. Dolayısıyla başlangıçta bize mantıksız gelip çelişik sandığımız birtakım olguların aslında ince matematiksel hesapların devreye girmesiyle birlikte çok muazzam kanunların işletildiğini fark etmiş oluruz. . Hatta bizim renk seçimi dediğimiz olgunun aslında gözün retina tabakasında yer alan sinirlerin fotosel algılanmasından başkası olmadığını anlarız. Nitekim gözümüz başlangıçta yedi tayf rengi aynı frekans aralığında alıp beyne farklı frekanslarda (0,4–0,7 mikron arasındaki dalga boyları)  yansıtmaktadır. Bu arada yedi tayf kapsamı dışında ışınlarda göz içerisine gelmekteler ama retina tabakası üzerindeki sinir hücrelerince bu tip dalga boylarındaki ışınlar tanımlanmazlar. Yani göz gördüğü nesneleri gruplara ayırdıktan sonra nöronlara adeta sibernetik dilinde 0 veya I (evet veya hayır) ikili sistem mesaj şeklinde ileterek pozisyon almakta. Zaten aksi durum olsaydı görüntüleri tıpkı siyah beyaz televizyonunda olduğu gibi renksiz görecektik. Demek ki gerek televizyon, gerekse radyo dalgalarını göremeyişimiz bizim görebileceğimiz dalga boylarının dışında olmasından dolayıdır.  Hakeza radar, röntgen ışınları da öyledir. Başka ne diyelim, belli ki senkronize sistem denilen mucizevi olay gözün içinde her an her salise işlev halde zaten.

                                           Darwin'i şaşkına çeviren mucize

           Öyle anlaşılıyor ki görme mucizesi; gözümüze gelen ışık saydam tabaka ve mercek işbirliği ile görüntünün ağ tabakasına toplanması sonucunda pek çok sinir ağı vasıtasıyla beyne transferi ile gerçekleşen bir mucizevi hadise olarak vuku bulmakta.  Vuku bulan bu hadisede dikkat çeken bir diğer göz hücrelerine dışarıdan gelen ışığın elektrik sinyalizasyona dönüştürüp beyne iletme becerisidir. Derken bu gelen sinyallerin beyinde yorumlanmasıyla birlikte görme olayı gerçekleşmiş olur. Fakat burada zihnimize takılan birtakım akıl almaz hadiseler cereyan etmekte ki mutlaka izaha muhtaç aydınlatılması gereken cinsten hadiseler diyebiliriz.  Mesela gözün içinde cereyan eden olaylardan nasıl oluyor da gelen ışınların retinaya (ağ tabaka) ters bir şekilde yansıyıp elektrik sinyallerine dönüşüp ters görüntü olarak sahne almakta. .Hem yine nasıl oluyor da ters sinyaller beynin arka kısmında görme merkezinin bulunduğu minik bir noktaya ulaştığında karanlık alanda bu kez düz görüntü hale dönüşmekte doğrusu bu tür hadiseler beynimizi zonklamakta dersek yeridir.  Öyle ya insanlar üç boyutlu bir televizyonu gözlük takmadan izleyemezken küçücük et parçası içerisinde beynin zifiri karanlık arka kısmında pırıl pırıl dünya ekranı şeklinde düzgün bir görüntü sahnelenebiliyor. Belli ki sarı noktada gerek ışığın şiddetini, gerek renkleri algılayan farklı hücreler bu iş için seferber olmaktalar.  Hatta bu hücrelerin içerisi A vitamini bakımdan zengin olması belli bir planın icrasını ortaya koymaktadır. Ki; tüm bunlara görme mucizesi demekten başka söylenecek söz bulamıyoruz.  Baksanıza Darwin bile göz mucizesi karşısında Asa Gray’a yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektubunda;  Bütün gün göz organını düşünmek beni bu teoriden soğuttu” yazısıyla şaşkınlığını gizleyememiş. Niye şaşa kalmasın ki, baksanıza gözümüzün saydam tabakası kornea, evrimcilerin birçok olayı ayıklayıcı araç olarak tanımladıkları doğal seleksiyon kuramına adeta meydan okumakta. Bir kere adı üzerinde kornea, yani saydam tabaka, ya görürsünüz ya da hiç görmezsiniz. Dolayısıyla görme olayının ilk anda belirmesi gerekir. Şimdi evrimcilere soruyoruz; kör insanların doğal seleksiyon denen ayıklayıcı araçla gözlerinin ışığa kavuştuğu hiç vuku bulmuş mudur? İşte Darwin’in beynin de kaynar sular fışkırmasına neden olan bu soru,  gözün doğal seleksiyona hiçbir şekilde geçit vermeyen bu mükemmel donanımlı yapısıdır.  Darwin,  normal göz yapısı karşısında bir anda şaşkına dönüyorsa, kim bilir kedinin karanlıkta parlayan gözleri karşısında ne halde olacaktı. Gerçekten de kedinin gözünden yansıyan ışığın etrafa pembe, saman alevi rengi,  mavi ve yeşil olarak yansıması izleyenleri mest etmektedir.  Bilindiği üzere kedinin gözleri kendine özgü özel hücreler sayesinde ışığı ayna gibi yansıtabiliyor. Nitekim az bir ışık kedigözünün ayna gibi parlamasına yettiği gibi bu özelliğiyle etrafı insandan yedi kat daha fazla keskin görebilmekte. Böylece yedi kat ışık gücüne denk düşen görme sayesinde fare bir anda aklanıverir de.

       Aslında etrafımız çok değişik dalga boylara sahip binlerce ışınların kuşatılmışlığıyla iç içe birlikte yaşamamıza rağmen, onları çıplak gözle bir türlü göremiyoruz. Tabii ki göremememiz yok olma manasına değil elbet. Mesela bir radyonun düğmesini açtığımızda ses olayının bir dalga boyu olduğunun farkına varmış oluruz. Dahası bizler tüm olayları üç boyutlu fotoğraftan bakarak değerlendirmeye çalışırız. Hatta bir mekânda görünen dalga boyu sınırları içerisinde ışık varsa onu filme alıp izleriz de. Madem kamera içerisinde kayıtlı film var, o halde gözün içerisinde canlı hücrelerden yapılmış mutlaka bir film olmalı. Nitekim koni adı verilen hücreler film görevi yapıp renkleri seyretmemizi sağlamaktalar. Peki, bizim dışımızdaki canlılarda durum böyle mi acaba? İsterseniz bu hususu da bir iki örnek vererek meseleyi açıklığa kavuşturmaya çalışmış olalım. Şöyle ki;  yılan, kertenkele gibi canlılar incelendiğinde derinlik boyutundan mahrum oldukları anlaşılır. Dolayısıyla bu tür canlılar etrafı derinlik boyutundan yoksun gördüklerinden, eşyaya bakışları da tıpkı fotoğraf makinesiyle çekilen nesnenin film şeridine düşen görüntüyü izlemeleri şeklinde tezahür edecektir. Yine bir başka boyut cephesinden şahin, kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşlar da teleskopik cihazlara taş çıkartacak donanımla çevreyi tarayabilme özellikleriyle dikkat çekmekteler. Mesela baykuş gecenin karanlığına aldırış etmeksizin sıcakkanlı fareyi avlayabilirken, keza binek atı ise karanlıkta tam net olmasa da görebilmenin avantajıyla yoluna devam etmektedir.

                                                          Gözler ruhun aynası

          Göz ilginçtir hemen her şeyi görür,  ancak kendisini görmez. Buna rağmen kendini göremeyen göz;    dış göz ve iç göz diye kategorize edilir. Tasavvuf ehli iç göze kalp gözü ya da iç aydınlık olarak niteler. Dış gözle görünen âlemle ilişkileri tanzim ederken iç gözle de Allah’a yakinlik ölçüsünce ötelere seyri âlem eylenir.

          İnsanoğlu çevresine her daim üç boyut penceresinden bakar durur hep. Bu üç boyut; fizik kitaplarımızda en, boy ve derinlik olarak tanımlanır tanımlamasına ama bu arada bu üç boyuttan başka boyutlar var mı sorunun cevabı da bayağı düşünen insanların zihnini meşgul edecek gibi gözüküyor.  Öyle ya,  hem nasıl ki dış gözün kendine özgü sert tabaka, damar tabaka ve ağ tabaka olarak adlandırılan boyut katmanlar varsa görünen fiziki boyutların dışında da elbette ki sırlarına vakıf olmayacağımız fizik ötesi kendine özgü boyutların varlığı söz konusudur.  Her ne kadar fizik ötesi âlemi müşahede edemesek de böyle bir âlemi yok farz edemeyiz.  Zira konumlandığımız boyut sadece üç boyutu algılamaya izin veriyor. Üç boyutu aşacak hamle ancak Allah’ın dostum diye övdüğü veli kullarına has bir durumdur. Kaldı ki Miraç Mucizesi fizik ötesi âlemin varlığına delalet eden bir işaret taşıdır. Bu mucizevi hadisenin dışında insanoğlunun dış gözü ancak üç boyutu algılayabiliyor. Öyle ki bu boyutta konumlanmış cisimleri algılayacak göz penceremiz görünen ışığın elektromanyetik spektrumunda yer alan 0,4 - 0,7 mikron (400 - 700 milimikron) arasındaki kırmızıdan mora kadar değişen renk değerlere göre endekslenmiş olduğundan, bu bant aralığı dışındakileri çıplak gözle göremeyiz. Belli ki Yüce Yaradan (c.c)  yarattığı kullarını görmesi gereken nesneleri görebileceği boyutlarda göze ayar çekmiştir.  Nitekim göz ayarı sayesinde retina tarafından yakalanabilen cisimleri görülebilen cinsten, yakalanamayanları ise görememek (yok) şeklinde algılamış oluruz. Şayet göz penceremize ayar çekilmeseydi gerekli gereksiz, alakalı alakasız göreceğimiz hemen her şey nevrimizi döndürüp çıldırmamıza neden olacaktı. Hem nasıl çıldırmış olmayalım ki, baksanıza 0,4 mikron altındakiler yakıcı veya öldürücü nitelikte enerjice yüksek mor ötesi ışınlar olarak konumlanırken 0,7 mikron üzerindekiler ise uzun dalga boyunda kızıl ötesi ışınlar (infraed veya infraruj) olarak konumlanmışlardır.  Bu demektir ki gökle yeryüzü arasında çıplak gözle bizim daha nice bilmediğimiz nice b dalga boylarının ve boyutların varlığı söz konusudur. Yani çıplak gözle gözlemleyemediğimiz her ne varsa biliniz ki boyut farklılığından dolayı olan bitenden bihaberizdir.  Ama şu da var ki şaş kaza başımızı bir yere çarptığımızda boyut farkını bir nebze olsun algılar gibi oluruz da. Nitekim bir boksör eldiveniyle yumruk yediğimizde sanki bir başka boyut âleminde yıldızları görür gibi hale girebiliyor. Derken yaşanan bu hadise göz sinirleri aracılığıyla gönderilen sinyallerin beyne yıldız şekilde yansımasının bir tezahürü olarak ortaya çıkar.  Böylece hayalen de olsa yumruk yiyen boksörümüz yıldız görmüş gibi olur. 

        Bilindiği üzere Melekler çok hızlı hareket ettiklerinden dolayı görünmezler. Yine hızlarına vakıf olamadığımız evreni kaplayan daha nice meleğimsi görülmeyen ışınlar varda elbet. Ama onları göremememiz, yok oldukları anlamına gelmiyor. Bilakis enerji türünden diyebileceğimiz bu ışınlar fizik kitaplarında da belirtildiği üzere kuantum veya foton denen küçük enerji paketlerinin varlığını ortaya koyan birer doneler olup bu söz konusu fotonlar boşlukta bir anda ışık hızıyla da yayılabiliyorlar.  Biz sadece algılayabildiğimiz foton enerji alanında âlemi seyredebiliyoruz, onun ötesi bizi aşıp bu boyutları ancak peygamberler ve veliler aşabiliyor. Zaten gerçek manada ruh dünyasının güzelliği fizik ötesi bir boyutta karşılık bulduğundan dolayıdır ki göremediğimiz güzellikler için gözler ruhun aynası deriz.  Unutmayalım ki beş duyu algımızın sınırları içerisinde kala kalmakta çok büyük bir nimettir.  Zira bizim dışımızdaki boyutları her babayiğidin kaldıracağı bir harç değildir.   Nitekim Yüce Allah bu hususta  O semaların ve arzın arasındakilerin Rabbidir. Ve doğuların Rabbidir” (Saffat, 5)  diye beyan buyurmak suretiyle boyutların biz aciz kullara üç boyuttan başka boyutların varlığına işaret ederekten nimetlerinin idrakine varmamızı diliyor.  Hatta beyan buyrulan ayet-i kerimede üç boyutun dışında dört, beş, altı vs. boyutların da ayrı ayrı mekânlarda konumlandığını düşündürmekte. Derken bu düşünceler eşliğinde dördüncü boyutun  zaman’  olabileceği aklımız da yer etmiş olur.  Dahası zaman kavramını sanılanın aksine bir saat algısı olarak değil, üç boyutun ötesinde bir boyut olduğunu idrak etmiş oluruz. Hatta zaman kavramı için mekânlarla beraber usul usul akıp giden bir dalga boyutudur dersek de yeridir.

      Velhasıl-ı kelam; görme hadisesi tıpkı ötelere kelebek misali kanatlanan zaman gibi saniye şaşmaksızın tüm cümle âlemi selamlayarak yoluna devam etmektedir. Bu durum karşısında ruh penceremiz olan göze yolun açık veya gözün aydın olsun demekten başka ne diyebiliriz ki.

           Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+gurbuzer