16 Temmuz 2023 Pazar

Medine'den Buhara'ya

Medine'den Buhara'ya


https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)'in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail'in evlendiği Hale'den oğlu Kaydar'a geçer. Ancak, Kaydar bir sene içerisinde yüz kadar kadını nikâhladığı halde hiçbirinden çocuk olmaz. Allah Teâlâ melek vasıtasıyla buyurdu ki: “Ey Kaydar! Eğer nezr edip kurban kesersen bu iş sana bildirilir.” Bunun üzerine Kaydar emrin gereğini yerine getirip çok sayıda koç kurban eder. Kurban mükellefiyetinden maksat hâsıl olunca bu kez gaipten bir nida daha işitir: “Ey Kaydar! Filan ağaç altında uyuyuver, rüyada ne görürsen onu yap.” O da denileni yapıp rüyasında Arap asıllı Gadire Hanım gösterilip onu nikâhına al emri talimatı verilir. Böylece nur Gadire'ye intikal etmiş olur.
Kaydar bir yolculuğun ardında Kenan iline vardığında Yakup (a.s) ile karşılaşır. Ve o Yüce Peygamber der ki; “Sana müjdeler olsun ki dün gece Gadire oğlunu doğurdu, zira gördüm ki, gök kapıları açılmış. Bu durum alından alına konaklayan Habibin nurun bir alametidir...” Bu sözleri işittikten sonra hanımının yanına vardığında, ilk işi oğlunu kucaklamak olur. Oğlunun adı Haml idi. Haml'de Saide isminde birini nikâh eyler. Derken o nikâhtan Nebt doğar. Ve Habib-i Ekrem (s.a.v)'in nuru Nebt'ten Adnan'a devr olunur.
Adnan'ın alnından parlayan nuru şerif ise Maad'a geçer, Maad'dan Nizar'a devr olunur. Nizar'dan da Nebevi nur sırasıyla Mudar'a, İlyas'a, Müdrike'ye devr olunur. Derken Müdrike'den de sırasıyla Huzeyme'ye, Huzeyme'den Kinane'ye, Kinane'den Nadr'a geçer.
Nadr'dan sonra ise nur sırasıyla:
w Malik w Fihr (Kureyş) w Galib w Lüeyy w Ka'b w Mürre w Kilab w Kusay w Abd-i Menaf (Muğire)' e geçerek devrolunur.
Bu arada Mugire'nin iki oğlu daha olur. Ki; bu oğullardan biri Haşim'dir. Zira Nevfel ve Muttalib Resulullah (s.a.v)'in soy şeceresinde yer alan Haşim oğullarından gelmiştir.
Haşim herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Hem nasıl sevilmesin ki, bikere her şeyden önce Habibin nuru her daim alnında parlıyordu. Nitekim Rum Kayseri bu parlak yüzden dolayı kızını Haşim'e teklif eder, fakat kabul etmez. Nasip bu ya, bir gün rüyasında kendisine bildirilen Selma Binti Ömer'le evlenmesi emr olununca, onunla nikâh kıyacaktır. Derken, Haşim ticaret maksadıyla Şam'a gidip, akabinde Gazze'de vefat eder etmesine ama sonuçta Selma'dan doğacak olan, yani ilerisinde Nübüvet Nur'un dedesi olacak Abdülmuttalib'i arkasında bırakması böylesi bir ölüme can kurban dersek yeridir. Evet, O; Rasulullah (s.a.v)'in dedesidir. Haşim'in vefatından sonra Mekke halkı Abdülmuttalibi (asıl adı Şeybe) şehre reis seçip, Mekke'nin anahtarlarını ona teslim eder de. Sıra teslim sırası ona gelmişti ki, teslim edilecek elbette anahtar değildi, teslim olunacak Habibin nurudur. Nitekim o nur Abdullah'a devr olunur da. O'ndan da malum O nur asıl sahibine devr olunur. Şu da var ki Peygamberimiz (s.a.v) bu dünyadan göç etti etmesine ama o nur'a layık olanların alınlarında kıyamete kadar devam edecektir, buna inancımız tamdır. Sanmayın ki başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye tabii oldukları kaynaklarda bir anda kesiliverdi. Yok, öyle bir şey, tam aksine İmam-ı Gazali Hz.lerinin de beyan buyurduğu veçhiyle “Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır” (Mişkat) şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek bu söz konusu kaynak silsilesi hiç tükenmeyecektir. Hatta kıyamet sonrası da tevessül hadisesi mahşer günü ilahi huzurda da apaçık bir şekilde yaşanacaktır. Bakınız, Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ'ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istiğase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika). İşte bu sözlerden de anlaşılan o ki; Allah'ın hazinesi boldur. Öyle ya, peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor, hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed'in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşidi kâmillerin her devirde var oluşları insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ'ya nasıl kul olunacağını, nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek vuslata ermelerine vesile olmak için vardır.


Yayın Tarihi:13.02.2023
ISBN:9786254209864
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:512
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm

2 Temmuz 2023 Pazar

HALLÜSİNOJENLER


HALLÜSİNOJENLER

         SELİM GÜRBÜZER

        Hallüsinojen bizatihi obje olarak var olmayan ancak kişi tarafından algılandığı düşünülen objelerin, örneğin bastonu yılan gibi görmek gibi bir durumun ortaya çıkmasını sağlayan nesne demektir. Malum halüsinasyon görenlere yönelik tedavi maksatlı hallüsinojen etken maddeler herhangi bir tavsiye ve kontrol dışı kullanıldıklarında kişide geçici bilinç kaybı ve zihni bozukluk oluşturabiliyor. Bunlardan birkaçını sıralayacak olursak, en göze çarpan hülüsinojen maddeler şunlardır:

        LSD (Liserjik asit dietilamid)

        LSD;  uyuşturucu ve uyku ilaçları kategorisine giren bir üründür. Hatta LSD gerek kromozom, gerek beyin fonksiyonu, gerek sinir sistemi, gerekse doku üzerinde uyuşturucu fizyolojik ve psikolojik tesir bırakan bir maddedir. Özellikle 7 günlük gebe bir fareye  % 5 (0,05) ila 1,0 mg arası bir dozda LSD verildiğinde bir takım embriyo bozuklukları görülebiliyor. Nitekim embriyonun kuyruk ucunda göz teşekkülü, ön ayağı ucunda ise ağız gibi oluşumların nüksetmesi bunun tipik bir örneğini teşkil eder. Ancak 300 mg civarı bir dozda verilen LSD’nin 14 - 15 günlük gebe fareler üzerinde zararlı etkisi görülmemiştir. Her şeye rağmen yine de LSD'nin beyin fonksiyonlarını ve duyu merkezlerini olumsuz yönde etkilediği bilinen bir gerçekliktir.

        Bu arada serotonin ve noroepinefrin (adrenal) asetilkoline benzer görev yaparken, LSD daha çok orta beyin ve beyin kökündeki duyuları heyecana çevirmekte etken maddelerdir. Hatta insanı tahrik eden bir madde salgılayıp serotonin ve noroepinefrin gibi sinir uçlarının bağlantı noktalarında gelen mesajların alınmasını bloke eder.

       Meskalin

       Güney ve orta Amerika kaktüslerinden elde edilen hallüsinojenik bir alkoloid bir maddedir.

       Marijuana (Esrar)

       Lophophora williamsi (peyote)  bitkisinden Cannabis sativa (Hint keneviri)/Cannabis indica türlerin yaprak ve çiçeklerinden elde edilip, narkotik ve kuvvetli kokulu sarhoş edici özellik içeren bir maddedir. Aslında şu da bir gerçek yerde biten bir bitki hem şifa kaynağı hem de zehir içerebiliyor.  Dolayısıyla zehir olandan değil şifa olandan nimetlenmek gerekir.  Nitekim kuru üzümden her gün 20 adet yediğimizde yorgunluğumuzun giderilmesinden tutunda sinirlerin kuvvetlenmesine ve öfkemizin dindirilmesine kadar vücudumuzda pek çok birikmiş negatif enerjimizden eser kalmayacaktır.  

      Amfetamin

      Meskalinden 18 defa daha aktif trimetilamin bileşiğinden elde edilir. Bu tür maddelerin tipik özelliği zihni allak bullak etmesidir. Aynı zamanda insanı renkli hayal alemlere daldırıp ütopik bir duruma (hayale) sebep olmasıdır. Öyle ki; 1896 yılında Güney Amerika’da meskalinden bir grup insana uygulanmış, derken o söz konusu bir grup insan tozpembe hayaller uğruna her biri bir taraflara kendilerini atmışlardır. Peki, o insanları uçsuz bucaksız hayallere sürüklediler de ne oldu en nihayetinde bu ilacı kullananlarda aptallık, aksırma, hantallık ve yüz çehrelerinde aguduk buguduk birtakım değişmelerin nüksettiği gözlemlenmiştir.

       Alkol

      Aslında alkolün kaynağı da bitkidir.  Öyle ki bu kaynaktan pek çok alkol çeşidi üretilebiliyor.  Madem öyle bunlardan bir kaçına kısaca değinebiliriz:

       Metil Alkol

       Metil alkol; alkoller arasında en ileri derecede zehirli olanıdır. Öyle ki insana büyük dozlar halinde verildiğinde optik sinirler üzerinde kalıcı körlükler bırakabiliyor. Vücuda sirayet ettiğinde öncelikle metil alkol formaldehide çevrilir. Sonra formaldehit formik aside dönüşür ve en nihayetinde formik asit ise üre tarafından absorbe edilir. Ancak şu da var ki formik asit formaldehit kadar toksik değildir. Üstelik üre tarafından elimine edilebiliyor da.  Hatta etken seyrine göre bu durum metil alkol → formaldehit→ formik asit→ üre şeklinde formüle edilir de.

       Etil alkol

       Sindirim yoluyla alındığında toksik etkisi diğer alkoller kadar olup, fakat bağırsak tarafından kolayca emile edilebilen bir alkol türüdür. Ancak ilk dakikada emilimin  %58 kadarı kana geçtiği için kan susuzluğu, eritrositlerin yapışması veya koagülasyonu gibi geçici birtakım zararlı etkiler bırakabiliyor. Hatta bu arada beyine kan ulaşması yavaşlayacağından değim yerindeyse otonom sinir sisteminin tersyüz çalışmasına neden olacaktır. Zira alkolün ilk birinci saatte  %88’i, ikinci saatte ise %99'u kadarı kana geçmektedir. Etil alkol özellikle karaciğer üzerinde olağan üstü bir faaliyete girip sırasıyla Asetik asit +  CO2 + H2O’ya okside olmaktadır. Şurası muhakkak alkol alan insanlarda asetaldehit mevcudiyetinden dolayı kusma, görme bulanıklığı, yalpalama gibi arazlar görülebilmekte. Bununla beraber alkolün vücut metabolizması üzerinde oluşturduğu birtakım kimyasal reaksiyonların ne şekilde cereyan ettiği hususu hala tam manasıyla aydınlatılmış değildir. Özellikle bu hususta çalışan araştırmacılar kronik alkolikleri tedavi etmek için hastalara verilen antabus ilacın asetaldehitten sonraki basamakları nasıl bloke ettiği konusunda bayağı kafa yormaktadırlar. Yani antabusun alkolün etkisini nasıl inhibe ettiğini incelemektedirler. Bu incelemeler sonucunda karaciğer içerisinde yer alan toksik maddelerin başta alkol olmak üzere birçok sıvıları detoks edici  (toksik madde giderici) özelliğe haiz etken unsurlar olduğu belirlenmiştir. Bu yüzden elimine şeklinde vuku bulan bu tür kimyasal reaksiyonlu dönüşümlere detoksifikasyon denilmektedir. Neyse ki bir noktada vücut metabolizması da boş durmayıp bu arada çok düşük dozlarda alınan toksik maddeleri etkisiz hale getirerek en basit yoldan dışarı atabiliyor. Fakat sık sık alkol alındığı zaman alkolün geçtiği kanallarda bir takım kalıcı hasarlar bırakmasıyla birlikte tedavisi zor duruma yol açabiliyor.

         Ezcümle anlaşılan o ki; birçok usullerle çeşitli toksik maddeler (içki vs.)  küçük dozlar halinde vücutta detoksifiye edilebiliyor. Fakat vücut toksik maddeleri doğrudan dışarı atmayı (eksprasyon) çok az tercih etmektedir. Daha çok vücudun ürettiği bir takım özel enzimlerle toksik maddeleri etkileyip, böylece alınan kimyasal maddeler üzerinde değişiklik yaparak depolamayı yeğlerler. Mesela fenol, tahliye edilmek suretiyle fenol sülfata çevrilip sonrasında dışarı atılır. Böylece fenol sülfat, fenol glukuronik asite çevrilmekle fenol bertaraf edilmiş olur.

       Meseleye birde dini yönden baktığımızda Peygamberimiz (s.a.v)’inde beyan buyurduğu veçhiyle alkol bütün kötülüklerin anasıdır. Hakeza Allah dostu Gönül Sultanları da alkol bataklığında yüzen insanları topluma kazandırmak için tüm gayretlerini esirgememektedirler. Nitekim bu konuda Namık Kemal Zeybek Adıyaman Kâhta İlçesinde kaymakamlık yaparken gördüğü bir hatırayı şöyle anlatır:

        Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım.

      Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin Arabî’nin kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:

Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama, bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend-i, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşid artık mümkün değildir diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine, milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki (Gavs Hz.lerine demiş.):

    Gelsin ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”

     Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:

     “Ben ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”

     Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.

      İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aşan insan var ama, kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitab ederek kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru doğru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar da sallanıyordu ama, sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş içiyordu.

        Bir başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik, içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “içme senden Allah razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün, güzelleşmeye başlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.

       Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmıştır. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave etmeliyim ki:

       Gavs Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergahın orda da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir . Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri arasında hem doğudan, hem kuzeyden , hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orda ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık , işini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı , daha diyergam, daha başkalarını düşünen , daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara , herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduğu dönemde  bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.

        Evet, içki kullanmak yanlış, içkiyi terkettirmeye vesile olan Gönül Sultanlarını incitmekte bir bambaşka yanlış uygulama olsa gerektir.

                Sigara ve Sağlık

        Tütün tüm dünyada 16. yüzyıldan buyana kullanıla gelmiş bir maddedir. Avrupa'ya tütünün girişi I. Dünya Harbinde,  Türkiye’ye ise savaş sonunda girmiştir. Nitekim 1945’te yaşlı kesim Türkiye’de gelecek kuşağa çok kötü örnek olmuştur. Ki; akciğer kanseri, müzminleşmiş solunum yolu hastalıkları, metabolizma bozuklukları ve tedavi edici ilaçların vücutta etkisini gösterememesi gibi farmakolojik noksanlıklar daha çok sigara kaynaklı kötü sonuçlardır. Maalesef tüm dünya bunca uğraşa rağmen sigara içmenin önüne geçmeyi başaramamıştır. Dolayısıyla bugün gelinen noktada radikal ve keskin bir şekilde sigara karşıtlığı üzerine kurulu metotlar uygulamalar ortaya koymak yerine sigara içme usulünü değiştirmek veya tedrici bırakma seansları uygulama metotlarını ortaya koymak daha akıllıca bir yöntem ve yol izlemek olsa gerektir.  

         İstatistik verilere göre sigara tüketimi arttıkça akciğer kanseri artmaktadır. Zira 1976 yılında Amerika’da yapılan bir çalışmayla hastane kayıtları incelendiğinde akciğer kanserinden ameliyat olanların neredeyse tamamı sigara içenlerin olduğu tespit edilmiştir. Sigara dumanı kalıntı halinde burun boşluğunda, gırtlakta, soluk borusunda kanserlere sebep olmuştur. Sigaranın sebep olduğu yaygın hastalıklar özellikle akciğer, ağız ve yutak, gırtlak ve pankreas gibi organlarda kanseri tetikleyen bir illet olarak sahne almaktadır. Yine sigara içenlerde kalp ve dolaşım hastalıkları, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve birtakım şoklar daha fazladır. Keza akciğerde anfizem olarak tanınan solunum yetersizliği sigara içenlerde bir hayli çoktur. Hatta gastrit ülseri, duodenum ülseri, karaciğer sirozu da buna dâhildir. Bu arada sigara içmenin zararı kadınlardan çok erkekler üzerinde daha etkili olduğu varsayılmakla birlikte, mesela erkeklerde amfizem ve karaciğer sirozu ve akciğer solunum yetersizliği kadınlara göre çok daha azdır.  Anlaşılan ister erkek olsun ister kadın fark etmez, sonuçta sigara kullanmak her halükarda risk teşkil etmektedir. O halde sigara illetini içmemek en doğru akıllıca yol olsa gerektir.  Yetmedi sigara içilen ortamlardan bile uzak kalmakta fayda vardır. Zira sigara dumanı sigara içenler üzerinde yaptığı etki kadar sigara içmeyenler üzerinde de aynı etkiye sahiptir.

        Sigarayı bırakan insanlar da şu durumlar göze çarpar;

        -Yediği gıdanın gerçek tadını fark etmesi.

        -Koku duyusu gelişir.

        -Sindirim kabiliyeti artar.

              -Kilo alır.

        Sigarayı bırakmanın sevinci bir bambaşka duygudur. Şimdilik sadece sigarayı bırakmakla kilo alınması şikâyet söz konusudur. Olsun tek dert kilo almaksa çaresi var elbet. Şöyle ki;  sigaranın verdiği zararı aerobik uygulamalarla telafi etmekle mümkün değilken, kilo almayı birtakım idmanlarla bertaraf edilebilmektedir.

       Mental Bozukluklar

       Çeşitli mental hastalıkları sinir sisteminin bozuk olmasından kaynaklanmaktadır. Mesela diyabet gibi metabolik hastalıklar sinir sistemi ile yakından ilgilidir. Doktorlar bu tip hastaları sükûnete davet edip uzun süre dinlenmelerini tavsiye ederler. Ayrıca sinir sistemini teskin edici ve çevre ile ilgisini çok alt düzeye indirici ilaçlar verilir. Bunlardan belki de en mühim olanı mental bozuklukların insan davranışı üzerinde yaptığı dengesizlik,  düzensiz görünüm ve birtakım arızı hasarlar içerisinde yaşadığı cemiyetin toplumdan dışlamaksızın ikna edici hoşgörü anlayışıyla bir anda bertaraf edilebilir olmasıdır. Yeter ki toplum insancıl merhamet kolların açıversin bak o zaman ortada ruhsal problem kalır mı?  Nitekim kucaklayıcı sevgi ve merhametle kötü huyların tedavi edilebildiği örnekler vardır. Şöyle ki; yardım duygusu, hastayla dost ve arkadaş olma, hastaya beşer şaşar düşüncesine dayalı yaklaşım tarzı sergilemek gibi tavırlar birçok anormal diyebileceğimiz psikopat insanı iyileştirdiği artık bir sır değil. Bu yüzden gelişmişlik düzeyi ileri memleketlerde 300 mevcutlu iş yerinden okuldan vb. kuruluşlarda bir psikoterapisin (psikologun) görevlendirilmesi istenir. Tüm bu önlemler alınmadığı takdirde gençlik çağında verilen aşırı sorumluluklar ruhi bunalım veya mental bozukluklara yol açmaktadır. Hatta bu tür gençlerle ilgilenilmediğinde kendilerini toplumdan soyutlayıp akabinde hem mental bozukluklara yakalanıyorlar hem de birtakım fiziki hastalığın pençesine düşebiliyorlar.

         Mental bozuklukların diğer sebeplerinden biri de çevre güzelliğinin ve tabiat bozukluklarının insan doğasıyla (seciyesi) uyum sağlamamasıdır. Bu gerçeklerden hareketle koruyucu sağlık hizmetleri ve çevre korunmasına yönelik düzenleme yapan kuruluşlarda mental bozukluğu olan birçok insanın işçi olarak çalıştırılmış (görevlendirilmiş) ve bunun sonucunda hastaların tabiatta uzun süre baş başa meşgul edilmelerinden olsa gerek 210 kişiden sadece 8 kişi hariç diğerleri sağlıklı veya dengeli bir duruma kavuştuğu gözlemlenmiştir.  Mesela İsviçre ve İngiltere’de mental bozuklukları olanların iş gücünden faydalanmak,  insanlara muhtaç durumdan kurtarma, sosyal ve ekonomik durumlarını düzeltmeye yönelik kanunlar yer alıp uygulanır da. Elbette ki kanunların gayesi insan mutlu çevreyi insanın yaşaması için en uygun bir şekilde muhafaza ve geliştirmek olmalıdır. Bunun için ileri memleketlerde bu işler için sivil toplum dernekler hızla yaygınlaşmıştır diyebiliriz. Hatta son zamanlarda bizim ülkemizde de bu yönde ciddi adımlar atıldığı da bir gerçeklik durumdur.

         1-Neurosis (Nevroz) Bozukluklar

         Neurosis mental bozuklukların en yaygınıdır. Bu hastalığın en karakteristik özelliği konuşma bozukluğunun yanı sıra (ataksi) hastanın ne söylediğini bilemiyor olmasıdır. Bazı hastalarda ise her türlü nevrotik bozukluğun mevcut olabileceği belirlenmiştir. Amerikalılar bu tip hastaları akut kompartman sendromu olarak tanımlarlar.  İşte bu tip sendrom hastayı son derece duyarlı yapar. Bir şeye dokunduktan sonra hemen elleri yıkama hastalığı baş göstermektedir ki bu durum insanı zamanla şizofrenliğe kadar sürükleyebiliyor.

       Nevroz bozuklukların da kendi içinde çeşitli tipleri vardır:

        Obsesyonlar

        Şaşkın bir insanın (kompartman-şaşkın) davranışlarına benzer tavır sergilerler. Hatta birçok şeyi abartarak başkasına takdim ederler. Ayrıca bunlar tipik koleksiyon meraklılarıdır.

        Fobik bozukluk

        Bunlar akut ataksa hastalarıdır.  Mesela günlük hayatta sık sık karşılaşabileceği insan ilişkilerine karşı sosyal fobiktirler. Mesela buna selam vermeme gibi durumlar tipik misal gösterilebilir. Bunlar daha çok özel ilgi bekleyen tip özelliği sergilerler. Hatta özel besin isterler,  özel yer isterler. Ayrıca yapmak zorunda olduğu işler karşısında hemen paniğe kapılırlar. Yani hayvanlara karşı fobik olan bir kişinin sinek karşısında yılan görmüşçesine ürkmesi gibi bir tavır takınırlar.

       Hipokondriyak hastalık

       Bunlar bir olay karşısında aşırı derecede etkilenmeleri sonucunda kendini olayın içinde bulan tiplerdir.  Mesela hipokondriyak bir hasta sıtmaya yakalanan bir kişiyi gördüğünde sanki kendisi sıtmaya yakalanmış gibi bir hale girmektedir. Kelimenin tam anlamıyla bunlar hastalık hastası tiplerdir.

       Nörasteni

      Hipokondryiakın bir çeşidi sinirsel yorgunluktur.  Bunlar için hastalığın adını duymak bile yetiyor. Tıpkı sıtmada olduğu gibi tavır içerisine bürünür. Gerek hipokondriyak tip, gerekse nörasteni tipler yalnızlıktan, reddedilmişlikten ve yetersiz oluşlarından şikâyetçidirler.  Nörastemi aynı zamanda nevrozun bir başka psikosomatik düzensizlik durumudur. Dolayısıyla bu tip insanlar ülsere karşı yakalanma riski taşırlar hep. Nörastenin bir diğer çeşidi ise çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalıp bihaber olmalarıdır. Nitekim kendini bekleyen tehlikelere karşı duyarsız olmaları ya da çok aç olduğu durumlarda kendisine uzatılan besini vermekten sevinç duyan insanların hislerine alakasız olmaları bunun en tipik misalidir. 

        2-Psikoz Bozukluklar

        Bunları neurosislerden ayırt etmek güçtür. Psikozlar genellikle başkalarını kendinde büyüterek örnek aldığı kişinin hal ve hareketlerini kendinde tatbik etmeye çalışır. Yaptığından emin olmayan devamlı hazır bekleyen karaktere sahiptirler. Bu tip hastalarda şizofreni (gerçeklere kayıtsızlık, içe kapanma, zihin bölünmesi), paranoid kişilik bozukluğu (başkalarına karşı güven duymamaları, aşırı kuşkuculuk), ruhi depresyon ve bir takım patolojik arızalar gibi çeşitleri vardır.

        Şizofreni hastalık

        Mental hastalıkların en yaygın olanıdır. Şizofren hastalar çok heyecanlı olup hemen tahrik edilebilir tiplerdir. Öyle ki; kimi kendisinden alay edilmesinden hoşlanır. Kimi başkaları kendisiyle eğlenip gülerken kendisinin eğlendiğini zanneder. Kimi gezip tozduğu yerlerde gündüzün rüya görüyormuş gibi hisse kapılır. Kimileri ise özlediğini elde edemeyince dolaşmayı sever. Mesela kendisi ticaretçi ise tüccarın yanında dolaşmayı yeğler. 

       Depresyon

       Bunlar hafta içerisinde kendileri için belirledikleri bir günü ya uğurlu ya da uğursuz sayan tiplerdir.  Bazıları ayın belli bir gününde etyemezler. Bazıları kendinden çok küçük yaştakilerle veya çocuklarla arkadaşlık eder. Bazıları çok övünmeyi sever. Bazıları ise kendi yaptığını başkası yapmış gibi zanneder.

         Diğer kişisel patolojik bozukluklar

         Eksojenik tip depresyonlar aniden gelip, kaybolan ruhi düzensizliklerdir. Mesela sara nöbeti bunun tipik misalidir. Diğer patolojik bozuklukların bir kısmı ise kalıtsal olarak karşımıza çıkmaktadır.

         Mental Bozuklukların Tedavisi

         Mental bozuklukların tipine ve derecesine bağlı olarak Tıbbi tedavi usulleri değişkenlik göstermektedir. Çoğunlukla tedaviden önce psiko analiz yapmak gerekir. Bu tip hastaları gruplayıp kendileri ile baş başa bırakmak (deli deli bir araya gelmesi gibi) en doğru yöntem olsa gerektir. Bu uygulama aynı zamanda halk dilinde “Deli deliyi görünce sazını saklarmış” sözünün teyididir. Hatta bu yöntem uygulandığında ikili arkadaş grupları oluşturularak grubun başına içlerinden en akıllısı seçilir. Gerekirse gruplar birbirinden ayrılmasın diye bağlanıp aralarında sıcak sempati geliştirilebilmektedir. Böylece bu tipler yalnızlık hissinden kurtarılmış olurlar. Şayet böyle yapılmazsa psikoz bir kişi, kendisini tedavi etmeye gelen doktoru bu kez kendisi tedavi etmeye kalkışmakta.

       a-Şok Tedavisi

       Elektrikle uyarılma tedavisi olup, mental bozukluğun seviyesine uygun düşecek doz uygulanır. Şayet yanlış uygulanabilecek bir şok tedavi uygulamaya kalkışılırsa mental bozuklukları gideriyim derken bir takım vahim sonuçlara neden olunabilir. Dolayısıyla şok tedavisi işin uzmanları tarafından uygulanmalı.  Zaten uzmanınca uygulandığında en dikkate değer tedavi elbette şok yöntemi olacaktır.

       b-Kemoterapik Tedavi (ilaç tedavisi)

      Yaygınlaşan tedavi usulü olup ancak ilaçların yan tesirleri artmaktadır. Onun için ilaç kullanmaya meyilli hastaları kemoterapiye almalıdır. Fakat mental bozukluklarda ilaç hastayı tahrik edebiliyor.

       c-Test uygulamaları

       Kemoterapinin bir çeşit şekli olup beyin bozukluklarını daha açık ortaya çıkaran bir tür uygulamalardır. Fakat bunlar mental bozukluk dışındaki hastalıklara uygulamamak gerekir.

      d-Grup tedavisi

      İnsan gücüne dayalı bir tedavidir. Burada çeşitli gruplar, duygu, deneme grupları, konuşma grupları, iş grupları ve uyku grupları vs. oluşturulur. Böylece oluşturulan gruplar sayesinde kişiye has bozukluklar bu yolla giderilebiliyor.  Böylece hastanın ruh dünyası üzerinde olumlu yönde etki yapmaktadır. Özellikle bu yöntemin ana ekseni doktorlar olup bu gruplara katılmakla adeta hepimiz insanız mesajı verilmiş olunur. Bunun sonucu olarak hastalar ana şefkatine benzer bir sıcaklığı ruh dünyasında hissetmiş olurlar.

     e-Çapraz etki analizi (Cross impact analysis)

    Çapraz etki analiz daha ziyade ağır hüküm giymiş mahkûmlar arasında görülen hafıza kayıplarının giderilmesinde kullanıldığı gibi kişilerin hangi meslek gruplarına karşı kabiliyetli olduğunu ortaya çıkarmak ya da okuma yazma bilmeyenlerin hangi kur kademelerinde öğrenebileceklerini belirlemek için kullanılan bir metottur. Keza toplu yeme esnasında herkes hünerini toplulukta göstermesi de bir tür çapraz analiz yöntemi sayılmaktadır.

         Çapraz etki analiz sayesinde zekâ gerililiğinden tutunda konuşma kaybına uğramış birçok hastanın kendi soyundan olmayan hastalarla bir araya getirilerek kısa zamanda tedavi edildiği gözlenmiştir. Nitekim bu yönde 8 Amerikan hastası dörtlü gruplara ayrılarak grubun birisi Amerika'da, diğeri İran hastanesinde tedavi edilmeye gönderilmiş. Gerçekten de ikinci grup 2 sene içerisinde,  Amerika'da kalan grup ise ancak 6 senede tedavi edilebilmiştir.

        Çapraz etki analizin diğer bir şekli ise tıpkı evlat edinen ailelerde ki gibi hastayı kendi evi dışında başkalarının evinde değişik insanlarla uzun süre bir arada tutmaya yönelik bir uygulamadır.

       Ayrıca yukarıda tedavi metotların dışında manevi moral motivasyonu güçlendirecek ilahi müzik ve bir takım manevi tedavi yöntemleri de vardır.  Her ne kadar insanın ruh dünyasına önem vermeyen Allah’ı inkâr edenler manevi yönden tedavi edici metotlara da inkâr gözüyle baksalar da bikere insanın yaratılışında ruh üflenme gerçeği vardır. Zira bu ruh üflenmesi sayesinde akıl ve şuur melekesi kazanılmıştır. O halde Kur’an’ın mana ve ruhunu yabana atmamak gerekir.    Kur’an hem ışık kaynağımız, hem de tilavetiyle ruhumuzu terennüm eden rehber kutsal kitabımızdır.

       Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

 

 

 

          

29 Haziran 2023 Perşembe

KANSER VE KANSEROJEN MADDELER


             KANSER VE KANSEROJEN MADDELER

          SELİM GÜRBÜZER

         Hücre muazzam bir şekilde matematiksel programla donatılmış biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı onarabiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, işte o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece eski ve yeni hücreler arasında denge sağlanmış olur. Hücre âleminde ayrıca istisnai bir durum vardır ki, o da kanser hücre gerçeğidir.  Malum bu hücreler talimat şu bu filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin sürekli çoğalaraktan metastaz yapıp organlara zarar verirler habire.  Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız kanser hastalığı çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk da hep. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücreyle ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Yetmedi hücrenin içerisine daldıkça matematiksel bir kod dünyasının varlığını fark ediverdik. Öyle ki; DNA molekülünün keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi vardır ki, o da hepimizin bildiği kanser hücreleridir. Bu yüzden iyi huylu olanlar hariç kanser hücrelerine isyankâr ve anarşist gözüyle bakılır hep. İşte kanser hücrelerinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr ve anarşist tavrı yine de tam manasıyla kendisini başıboş özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır.  Şayet  bu da  bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Neyse ki T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun alikıran baş kesilmesine var gücüyle sonuna kadar direnmeyi ihmal etmez de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur.

         Evet, acı ama gerçek,  kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifreler üzerinde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle de yukarıda kendileri için hücre anarşisti olarak nitelendirdik. Ancak şu da var ki, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesi sonucu gerçekleştirdiği çoğalmayla kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir.  Çünkü birinde normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken ikincisinde kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda oluşturacağı gayri nizami bozulmaya yönelik bir çoğalma söz konusudur. Dolayısıyla sapla samanı karıştırmamak babından sıhhatli dokularla anormal dokularda cereyan eden çoğalma ve yenilenmeleri birbirine karıştırmamak gerekir. Hele bu noktada kanser hücresi herhangi bir organa sıçramaya bir görsün, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız habis denen azılı bir ur’a dönüşebiliyor. Hatta bu azılı urun yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın devreye girmesinin bir sonucu olarak kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler eşliğinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara yayılabiliyor. Nitekim kanser hücrelerini patolojik yönden incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor.  Ayrıca  yapılan patolojik  incelemeler neticesinde  kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplandıkları gözlemlenmiştir. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabii bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket edip arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne alır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden özellikle bu organın sıhhatli bir şekilde korunmasında sayısız faydalar vardır elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden start alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse artık bu noktadan sonra vücut hızla bölünüp çoğalabilen veya bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Derken kanser hücreleri itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır.

     Bu arada kansere neden olan hususlarda kimileri bir takım arızalı kromozomların bölünürken kanser hücresine dönüştüğünden dem vururken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalar veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri ise dış kaynaklı virüsler, kronik iltihaplar ve bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar bugünlere dek devam ede gelsin, gelinen noktada oluşan genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde kansere neden olan birkaç kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz:

        Karbon tetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir.

        Dioksan- Kozmetik deodorant sektöründe kullanılan kanserojen madde.

        Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petrokimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır.

       Naftilamin-Cam sanayisi ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzolde kanserojen risk teşkil edip bazı cins camlarda mevcuttur.

       Floranilasetilamin- Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir.

       Dimetil fenil izo anilin- Gıda renklendirici olarak kullanılır.

       Nitrozaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır.

      Benzo(a)piren- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenik ajanlar genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Ama şu da bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp, sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır.

       Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozomal defektler (bozulmalar), genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir.

      DDT-Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir.

        Tiner-Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır.

        Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar-Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir.  Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor.

        Sakarin-Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik etkisi yaptığı ileri sürülmektedir.

        Asbest (Asbestos)- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir.

        Alkol-Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir.  Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin ediliyor. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir.

        Radyoaktif maddeler-Bilim adamları karanlıkta resim çekip, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri malum gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp, daha sonra elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığına iyice kanaat getirmişlerdir.  Dahası söz konusu ürünün elektro manyetik dalga tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu.  Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektro manyetik moleküllere dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri olarak da yer almakta. Üstelik farkına varmadan vücudumuza da sinmekteler. Yani bu demektir ki radyoaktivite olayı ile birlikte etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimya dengemiz bir anda altüst olabiliyor. Bundan daha da öte hücrelerimizin baş yöneticisi konumunda olan DNA molekülleri halkasında bir takım değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açılabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu vücutta hasara yol açıp ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil.  Bu bir anlamda DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Hakeza bu durum radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurduğunu ortaya koymaktadır.  Örnek mi? Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun en örneğini teşkil eder.

          Şu bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon faktörü teşhiste avantaj sağlamaktadır.

         Stres-Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği de bilinen bir gerçekliktir.  Bu yüzden moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğunuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de,  hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu şüphe götürmez bir sistem.  Dolayısıyla genetik yapının moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır.

      Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etken unsurlar kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri hücre yapılar üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadeleyi başarısız kılmaktadır.  O halde kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzo(a)piren vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmakta fayda vardır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için sanayileşmeyle birlikte kirlenmiş ortamlardan uzak, yani oksijen üreten bitki ağırlıklı doğa ortamlarda yaşamaya ihtiyaç gösterir. Hatta sadece kemik iliği değil, vücut kimyası karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile ecza deposu karaciğer organı sağlamsa fazla telaşa gerek yok.  Zira sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir.

       Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumaya almamız gerekiyor.  Zira birtakım kazaen oluşmuş büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde  (yanık izleri)  kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip es geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte o bölgeler savunmasız kalacaktır.

         Bu arada lenf bezi merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani buralar kanser hücrelerinin baş düşmanı lenfositlerin konakladığı mekânlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder.  Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandisit gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezleri sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahaleyle aldırmak gerektir. Aksi halde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Anlaşılan sadece mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır.

          Her kanser için risk faktörü aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değil, ama akciğer için risk faktörüdür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir.

          Bir anneni çocuğuna süt emzirmemesi meme kanseri için risk faktörüdür. Keza yine prolaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların (hormonal döngülerin) bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak,  kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenlerin her biri rahim kanseri için risk faktörüdür.

      Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Böylece çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücudu bir noktada korunaksız kılabiliyor.

      Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir.  Dolayısıyla bağışıklık sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir.

       Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle alyuvarlar ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere nizami hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi  (kan kanseri) tehlikesi kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. 

         Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderma pigmentosum ve seboreik keratoz türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür.

         Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür.

         Anlaşılan kanserde erken teşhis çok önemli bir husus. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir.  Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor.

        Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor.

        Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil edebiliyor. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır.

        Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir.  Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir.

        Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor.

        Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir.

        Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor.

        İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor.

        Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez risk olgusu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız etken unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına da gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir check-up yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser sırf check-up yaptırmakla teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz:

       -Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor.

       -Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon,  karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor.

      -Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir.

     -Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır.

     -Rahim kanserinde smear testi, patolojik hücre muayenesi, jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır.

      -Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi,  anüsten endoskopi veya rektoskopi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir.

      -Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor.

       -Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır.

       -Beyin tümörleri için kompüter tomografi, anjiyografi, elektroensefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır.

        Demek oluyor ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi,  sintigrafi ve sonografi (ultrason) muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan hayati önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis, sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli.

         Anlaşılan o ki kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır:

        Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir.  Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir.

      İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir.

        Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir.

       Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi (bağışıklık tedavisi) yöntemidir. Ki;  bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir.

         İşte yukarıda sözü edilen ana dörtlü tedavi uygulamalarının yanı sıra birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapar diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır.

       Velhasıl-ı kelam; kanserden korunmak adına doğal beslenmeye yönelmek, temizliğe ihtimam göstermek, bol oksijenli doğal çevreleri mesken tutmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün, sıcakta pamuk tercih edilmeli), her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu artırmaya yönelik maneviyatı güçlendirmek gerekir.  Hatta her şeyden öte Yüce Allah'tan gelebilecek; “Kahrında hoş lütfunda hoş” diyebilecek inanca ve yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz pekâlâ.  

            Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

28 Haziran 2023 Çarşamba

KOKU ALMA MUCİZESİ


 

                           KOKU ALMA MUCİZESİ

          SELİM GÜRBÜZER

          Burnumuz takriben elli bin çeşit kimyasal bileşikten çevreye yayılan molekülleri kemoreseptörler aracığıyla kendine bağlayıp gaz ya da sıvı haldeki maddelerin yoğunluğunda (konsantrasyonlarında) teşekkül eden değişmeleri koku olarak algılayabilecek donanıma haiz bir duyu organımızdır. Nitekim koku duyusunun ortaya çıkmasında önemli rol oynayan kemoreseptörler burnumuza gelen gaz moleküllerini kendine bağlar bağlamaz sinirler aracılığıyla hemen beynin koku merkezlerine göndermek suretiyle belleğimizde koku olarak algılarız. Dikkat edin algılarız dedik,  zira bu noktada Tıp dünyası bugün olmuş halen koku alma duyumların sırrını tam manasıyla çözmüş değildir. Kaldı ki duyumlar pek akılla anlaşılmayan bir şeylerin varlığını gösteriyor.

         Peki, kemoreseptörler sadece buruna özgü bağlayıcı duyusal hücreler midir?  Hiç şüphe yoktur ki yaratılan her canlı türün yaratılış kodlarına göre ağızda, dilde, antende, ekstremitelerde, ağız aygıtında, deride, solungaçlarda, yüzgeçlerde, tendonlarda, hatta ovipozitörlerde de (yumurta koyma borusunda) bulunan duyu hücreleridir. Örnek mi? İşte böceklerde koku alma reseptör hücreleri kahır ekseriyetle antende konumlanırken, tat alma reseptörlerinin de ağız parçaları ve ekstremiteler üzerinde bulunuyor olması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Bu yüzden bilim adamları pul kanatlı bir erkek böceğin dişisinin kokusunu ta 2 km’lik  uzaklıktan almasını büyük bir şaşkınlıkla hayretler içerisinde gözlemlemekteler. Yine bir bakıyorsun kimi omurgalı hayvanlarda burun aygıtının hem koku hem de solunum organı olarak işlev görmesi gibi pek çok örnekler burun aygıtının mucizevî bir laboratuvar alanı olduğunu gösteriyor. Tabii buna kemoreseptör hücrelerin konumlandığı diğer alanlarda dâhildir. Ki, kemoreseptörlerin konumlandığı her bir alanın kendine özgü donatılmışlığı da söz konusudur. Örnek mi? Mesela burun deliklerimizin kıllarla donatılmışlığı bunun bariz bir örneğini teşkil eder. Belli ki burun kılları süs olsun babından boşa donatılmamış,  bilakis burun içerisine giren yabancı maddeleri veya tozları tutmak gibi görevler üstlenmişlerdir. Tabii toza karşı barikat olmak hususunda kıllar büsbütün yalnız değildir, ayrıca burun boşluğunun üst tarafında burun mukozasının özelleşmiş bir bölgesi olarak bilinen koku soğancığıyla bağlantılı sümüksü koku mukoz zarıyla da desteklenmiş durumdadır. Böylece bu sayede burnun deliklerinden giriş yapan gaz halindeki moleküller burun boşluğunun üst yüzeyinde konumlanmış duyu hücrelerinin (kemoreseptörler) ayırt etme yeteneğine bağlı olarak burun içi mukusta eriyip koku reseptörlerini uyarmış olur. Derken gaz moleküllerinin mukus içerisindeki sıvıyla girmiş olduğu tepkimenin neticesinde açığa çıkan kimyasal madde koku olarak algılanır. Yani bir başka ifadeyle burun reseptörlerine gelen uyarıların koku sinirler aracılığıyla ön beynin temporal lobunda yer alan koku merkezlerine iletilmek suretiyle koku olarak algılanır. Bu arada unutmayalım ki koku ve tat duyusu birbirinden bağımsız duyargalar değildir, birbiriyle ilişkili olduğu şundan besbellidir ki, şayet burun tıkalıysa besinlerin tadının algılanması ister istemez tıkalı oranında azalmakta, dolayısıyla bu durumda yediğimizden içtiğimizden bir tat lezzet alamayız.

        İlginçtir hayvanlar âleminde bir takım canlıların besinin bulması, besini didik didik edip çeşitlere ayırması, zehirli olup olmadığını belirlemesi, eşlerini bulması, bir arada bulunacakları yerleri belirlenmesi, kendi türleri içerisinde iletişim ağının kurulması gibi hayati öneme haiz tüm faaliyetler belli ki kemoreseptörlerin marifeti olarak sahne almakta. Hani arayan bulur denir ya hep, aynen öylede uzaklık ya da yakınlık hiç fark etmez hayvanlar âleminde yaşanan bir takım olağan üstü gördüğümüz oluşumlar beşeri hayatta da vuku bulabiliyor. Ve bunun beşeri boyutunu Yakup (a.s)’ın kıssasıyla örneklendirebiliriz de pekâlâ.  Malumunuz o meşhur Peygamber kıssasında geçen ifadede yerini alan “Kenan illerinden gelen bu koku; Yusuf’un kokusudur” cümlesini okuduğumuzda Yakup (a.s)'ı hatırlarız hep. Derken kıssadan hisse misali Allah-ü Teâlâ’nın biz aciz kullar için sanki  Yakup (a.s)'ın mucizevî kıssasına bakta kilometrelerce uzaklıkta bu koku nasıl hissedilmiştir, var üzerinde araştır,  ona göre bilgi ve becerilerini ortaya koy tarzında ders niteliği taşıyan bir kıssa olduğunu idrak ederiz. Yine sanki bu peygamber kıssasında dünyanın bir ucunda olsanız bile şayet çalışır çabalarsanız, Mescidi Nebevi’nin gül kokusunu bile evinizin bahçesine kadar konuk edebilirsiniz gibi daha nice ders niteliğinde anlam yüklü mesajların alınması gerektiği murad edilmiştir. Ve bu mesajlar bilim dünyası açısından da yerini bulmuş olsa gerek ki elektro manyetik dalga boylarıyla kilometrelerce uzaklardan yansıyan sesleri ya da görüntüleri insanların evlerinin içine girecek kadar sunabilmişlerdir.

       Her neyse bilim dünyası daha nice buluşlar keşfede dursun şu bir gerçek burun aynı zamanda solunum olaylarının bir bölümünün gerçekleştiği alan olarak da dikkat çekmektedir. Öyle ki bu iş uğruna solunum yollarını döşeyen epitelyum hücrelerinin üst yüzeylerinde yer alan kinosilyumlar (titrek tüyler) sürekli dalgalanma hareketleri ile içeri giren toz taneciklerini dışarı atmak için pozisyon almış haldedirler. Tüm alınan bu önlemlere rağmen yine de nezle türü soğuk algınlığı viral hastalıklara karşı tam manasıyla korunaklı sayılmayız. Çünkü grip genelde solunum yoluyla aldığımız bir virüs aracılığıyla gerçekleşen bir hastalık olarak karşımıza çıkmakta. Hatta soluduğumuz minicik rutubet damlaları bile soğuk algınlığına yol açan virüslerin binek taşları olabiliyor. Şayet vücudumuz direncini yitirmişse bu binek taşları her soluk alıp verişimizde derhal harekete geçip soğuk algınlığı grip kaynaklı bir hastalığa yol açabiliyor. Böylece mikron seviyelerden daha milimikron olarak küçük gördüğümüz virüsler bizlere acziyetimizi hatırlatır. Derken hapşırırken (aksırırken)  Elhamdulillah (Allah'a şükürler olsun) deyip Allah’a şükrederiz,  karşımızdakinin ise buna cevaben Yerhamukellah (Allah size rahmet ve merhamet eylesin) demesine karşılık Yehdina ve yehdikumullah diyerek böylece karşılıklı birbirimize sıhhat ve afiyet dilemiş oluruz. Hatta aksırırken aynı zamanda burnumuzun hava giren kısmında biriken bakterileri de dışarı atmış oluruz. Dolayısıyla bu durumda daha çok şükretmemiz gerekiyor. Hatta sadece şükretmekle kalmayıp, bu arada hapşırırken adap-usul gereği ağzımızı kapatmalı ki etrafa zarar vermemiş olalım.

          Öyle hastalıklar vardır ki koku sayesinde teşhis edilebiliyor. Tabii ki teşhis önemli, fakat teşhisten daha da mühimi tedavidir. Maalesef Tıp dünyası gelinen nokta itibariyle kulak burun boğaz enfeksiyonlara neden olan virüs kaynaklı hastalıklar karşısında çoğu kez çaresiz bir durumdadır. Neyse ki Rabbü’l âlemin vücut şehrimizde bağışıklık sistemi halk eylemesinin nimeti sayesinde, hastalansak bile yeniden toparlanıp sıhhatimize kavuşabiliyoruz. Şayet vücudumuzun immün sistemi (bağışıklık sistemi)  çökmüşse ölüm kaçınılmaz olacaktır elbet.  Zira virüslerin proteinlerden oluşan dışta bir zarı var ki,  söz konusu zararlı proteinler kana karışıp bir anda bizi yatak döşek hasta edebiliyor. Neyse ki akyuvarlar duruma seyirci kalmamaktalar, onlar da bu taarruz karşısında zararlı proteinlere karşı alternatif proteinler diyebileceğimiz “bağışıklık cisimleri” üreterek bize destek olmaktalar. Böylece yeniden vücudumuz sıhhat kazanmış olur. İşte akyuvarlar sayesinde bir başka zaman diliminde bir kez daha aynı tip virüsün vücudumuza girip kana karışsa da artık bağışıklık sistemimizce tanınmış olacağından istediği gibi at oynatamayacaktır. Çünkü düşman önceden teşhis edilmiş veya tanınmış durumdadır. Dolayısıyla önceden tanıdık bilinmesinden dolayı derhal imha edilirler.  Bu yüzden Tıp dünyası vücudumuzdaki immün bağışıklık sisteminden yola çıkarak zayıflatılmış grip ve nezle türü mikroplar üretip birtakım aşı uygulamalarıyla tedavi yöntemleri geliştirebilmiştir. Böylece aşılanma yöntemi denen enjekte edilen zayıflatılmış mikrop sayesinde bağışıklık kazanıp geçici de olsa süreli birçok hastalıkların önüne geçilmiş olunur.

          Bakınız Yüce Allah (c.c) Kur’an’da ne buyuruyor: “İnsanı fehhar gibi bir salsaldan yarattık” (Rahman 55/14). İşte bu ayette geçen salsal ibaresinin ses veren kuru çamur olarak tefsir edildiği gibi Ragıp el İsfehani’nin Müfredatta ikinci anlam olarak ise sallellahm ibaresine istinaden kokuşan çamur” olarak da tefsir edilmekte.  Dolayısıyla ikinci anlamdan hareketle kokuşan etten ilk insanın yaratılış mayası diyebileceğimiz embriyosuna gıda takviyesi olarak protein, yağ, mineraller ve su gibi inorganik besleyici maddelerin tümünü kapsayan bir anlamının da olduğunu düşünebiliriz pekâlâ.  Nitekim Yüce Allah (c.c) “Arzda hiçbir canlı (dabbe) yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, onun müstekar (stabil kararlı, potansiyel enerji, yani durağan) ve müstevdaini (emaneten kinetik enerjik, yani hareketli) bilir. Hepsi kitabı mübindedir” (Hud 11/6) diye beyan buyurmakla kararı mekinde ki ilk Âdemin yaratılış mayası toprak ve çamurdaki elementlerden embriyosunun gıdalanacağı inorganik besin maddeleri kapsayan bileşenlerin kokuşan et manasına ‘salsal’ olarak karşılık bulurken,  salsaldan yaratılan hamurun ise zigot hücresi manasına  ‘hamei mesnun’ olarak karşılık bulmakta. Zira yaratılış kodumuzu temsil eden DNA molekülünün sitozin nükleotinin içerisinde metil gruplarından oluşan bir bileşen olması hasebiyle DNA’nın hem fiziki hem de kimyevi kötü kokulu bir molekül olduğu anlamına gelir. Dahası ayette ifade edilen çamurdan maksat, aslında yaratılış kodumuza kodlanan metillenmiş kötü kokulu manasına gelebilecek DNA molekülüdür dersek yeridir.         

              Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer