20 Aralık 2025 Cumartesi


 

KADİYÂNĺLİK (Ahmedilik) Mİ, YOKSA SERHENDĺLİK Mİ?

         SELİM GÜRBÜZER

         Malumunuz, Mehdi kavramının sözcük anlamı ‘kurtarıcı’ demektir.  Öyle ki hemen hemen tüm inanç sistemlerinde kendisine beklenen kurtarıcı gözüyle bakılan Mehdi; aslında Yahudilikte Mesih olarak addedilirken Hıristiyanlıkta Hz. İsa olarak addedilir.  Hakeza tarihi süreç içerisinde günümüze dek kahır ekseriyetle ehlisünnet çizgisini takip eden İslam âlimlerine göre de beklenen mehdi: Muhammed b. Abdullah olarak addedilir. Ancak şu da var ki, ehlisünnet dışı akımların kurucu önderlerinin de dönem dönem değişik isimler altında Mehdi iddiasıyla ortaya çıktıkları bilinen bir tarihi gerçekliktir. Örnek mi?  İşte Hint ekolünden gelen Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî bunun en bariz örneklerinden birini teşkil eder dersek yeridir.       

        Düşünsenize Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî denilen bir adam, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’ın Pencap Kadiyân’da kendi ismiyle müsemma “Ahmedîlik” akımını kurup ilk önceleri kendisinin Mehdi olduğunu ileri sürüp ilerleyen dönemlerde ise peygamberliğini ilan edecek derecede haddini hududunu aşar hale gelen adam olabiliyor.   Ne diyelim o kendi kendine gelin güvey olup mehdiliğini ve peygamberliğini iddia ede dursun, oysa Allah Resulü (s.a.v)’den sonra peygamber gelmeyeceğinden ardından bıraktığı Ehlisünnet yolunun devamına yönelik Tevhid sancağını Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife olarak seçilmesiyle birlikte devr almıştır. Ondan da sırasıyla bu Ehlisünnet yolu Tevhidi sancağını sırasıyla Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (k.v) devr alıp böylece ehlisünnet çizgisinin misyonunu yüklenmiş oldular. Derken dört büyük halifeden sonra Ehlisünnet Tevhit sancağı Tabiin’in büyüklerine intikal edip Tabiin’den de Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmiyle amil Ehlullah’a devr olunmuştur. Hem kaldı ki, İslam’ın bir güneş gibi ışığının Hindistan’a yayılması Kadiyânîyyeler kanalıyla değil,  tam aksine sofiler kanalıyla yayılmıştır.  Her ne kadar ilk dönemlerde Hindistan’da ki sofilerin varlığı sayesinde Hinduizm ile İslami kesimler arasında yakınlaşmayı beraberinde getirmiş olsa da Hinduizm’in dünyadan el etek çeken aşın riyazete dayalı bir akım olduğunu yerinde gören İmam-ı Rabbanî Hz.lerinin irşad faaliyetiyle bu söz konusu yakınlaşma son bulacaktır. Öyle ki İmam-ı Rabbanî Hz.leri, 16. Yüzyılda Ekber Şah’ın başlattığı Hinduizm ile İslam’ı birbirine harmanlayıp kendince bir Din-i İlahi sentezi kurma girişimine yönelik karşıt bir duruş sergileyip böylece sofilerle olan bağını koparan ilk isim olur. İyi ki de İmam-ı Rabbanî Hz.leri Serhendi duruşuyla sofilerin Hinduizm’le yakınlaşma bağını koparan ilk isim olmuş.  Nitekim onun sayesinde kendinden bir asır sonra Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s) zamanında da Serhendî yolu daha da bir riyazete dayalı Hinduizm akımının olumsuz etkilerinden git gide uzaklaşıp böylece Serhendi ekolü Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolu üzerinden dünyanın hemen hemen her bölgesine yayılış kayd etmiş olacaktır.

         Tabii bu arada İngilizlerde boş durmayacaktır, onlarda milliyetçilik tohumunu Hind dünyasına taşıyacaklardır. Derken İngiliz idaresi hâkimiyeti altında buralarda Hıristiyan Papazların yürüttükleri misyonerlik faaliyetleri neticesinde Müslüman-Hindu rekabetini körükleyeceklerdir. Neyse ki İngiliz sömürüsüne karşı başlatılmak istenen, aynı zamanda Müslümanların üstüne yıkılmak istenen Büyük Sipahi ayaklanması fiyaskoyla neticelenecektir. Hani hemen hemen her dönemde vuku bulan provokatif hadiselerde günah keçisi olarak hep Müslüman kesim hedef tahtasına konulur ya,  aynen öyle de yaşanan bu Sipahi isyanı hadisesiyle birlikte çok büyük sindirme ve baskı uygulamaları devreye girecektir.  Öyle ki oluşturulmayan çalışılan kaotik ortamda ne yapacağını şaşıran Hindu Müslümanlar beklenen kurtarıcı Mehdi düşüncesinden medet umar hale geleceklerdir.  Nitekim Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî de böylesi bir kaotik ortamda yetişmiş bir isimdir.  Kendisinin Sialkotta bölge mahkemede memur olarak çalışmışlığının yanı sıra, Kadiyân’da yerel gazetelerde yazdığı İslam’ı savunan ateşli makaleleriyle de bir anda ilgi odağı olmasına ziyadesiyle yeter atar da.  Hele bir insan ilgi odağı olmaya bir görsün, kendisine kurtarıcı gözüyle bakılmasının gurur okşayıcılığıyla hemen müceddidliğini ilan ediverir de. Hatta vahyin kesilmediğinin iddiasıyla 1885 tarihi itibariyle taraftarlarından her konuda kayıtsız şartsız itaat edilmesi için biat alır bile.  Yetmedi ileri sürdüğü iddialarını Tevrat’ın 10 emriyle çağrışım kurmayı da ihmal etmez.  Hatta kendisi Mehdilik konusunda da ahkâm kesip Hz. İsa çarmıha gerildiğinde ölmediğini, Keşmir’e yerleştiğini ve en nihayetinde 100 yaşına geldiğinde vefat edip göğe yükseldiğini etrafındakilerinin zihinlerine sürekli işleyerek hareket edecektir. Böylece güya Hz. İsa (a.s)’ın ölümüyle alakadar olduğunun imasıyla kendince ilerisine yönelik ön alıp Mehdilik iddiasına dayanak oluşturacaktır. Öyle ki Hıristiyanların beklediği Mesih’in Hz İsa olmadığını,  bilakis Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetinden kendisine benzeyen biri olduğunu demeye getirerekten bu uğurda kılıçla değil kalemle cihad edilmesi gerektiğini etrafına aşılayacaktır. Ne diyelim, hani aç tavuk kendini darı ambarında buğday sanır ya, aynen öyle de o da önce kendini Din’in yenileyicisi anlamında müceddid olarak lanse eder,  sonra da kendisini insanlığın kurtuluş umudu Mehdi olarak görür. En son tahlilde de malum kendini Allah’ın zıllî (gölgesi) anlamında “Nebî” ve “Resul” görecek noktada konumlandırır. Hakeza daha da hızını alamayıp kendisini Peygamberin tecelli yansıması olarak kesinlikle şeriat getirmediğini, bilakis üç dinin sentezi bir ekolu olarak Hinduların kurtarıcı beklediği Krişna olduğu iddiasında bulunacaktır.  Oysa hakiki kurtarıcı ben şuyum, ben buyum gibi enaniyet türünden kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür" diye beyan buyurmak suretiyle kibirlenmenin çirkinliğini ortaya koymuştur.

         Peki, Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî yaşadığı devirde kendini müceddid, mehdi gördü de ne oldu? Nihayetinde ecel kapısı çaldığında hevesi kursağında kalmış olacaktır. Nitekim bu dünyada göç ettikten sonra kurucusu olduğu akımın başına Hakim Nureddin getirilip onun da 1914 yılı itibariyle ölümünden sonra kurucusu olduğu harekat,  birbirinden farklı anlayışta  “Lahor ve Kadiyân”   akımları olarak iki kola ayrılacaklardır. Böylece Lahor akımı kendi aralarında harekâtın başına Mevlana Muhammed Ali’yi seçmekle Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin nebîlik iddialarını reddedip yeni bir yol ayrımına girmiş olurlar.  Diğer kolun mensupları ise Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed’i halife olarak seçmekle de babasının kâmil nebî olduğu iddiasına sadık kalıp aynı yol üzere hareket edecektir. Her ne kadar tarihi süreç içerisinde Ahmedîlik akımının temelleri Mesihlik, Mehdilik ve Nebîlik üzere şekillenmiş olsa da zamanla kendi bağlıları arasında bile bu sapkın iddialar marjinal düzeyde taban bulup kahır ekseriyeti Lahor kolunun çizgisine yakın bir duruş sergileyeceklerdir.  

        Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin oğlu babasının yolunda devam ede dursun, Ahmedilik akımın Lahor kolu Hanefi mezhebinin akılcı yaklaşımını benimseyip hareketin kurucusu Gulam’ın nebîlik iddiasına inanmamakla küfre girilmeyeceğini ortaya koymuş oluyordu ki,  elbette sapkınlıktan uzak kalmak adına bunu önemli bir dönüşüm ve gelişim olarak görebiliriz.   Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Hind dünyasında asıl kalıcı değişim, hiç kuşkusuz İmam-ı Rabbani Hz.lerinin irşat faaliyetiyle vuku bulmuştur.

         Malumunuz İmam-ı Rabbani (k.s) babasının vefatıyla birlikte Hac yolculuğuna çıkmışlığı sözkonusudur. İlginçtir dönüşte Delh’te Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s) ile bir şekilde yolu kesiştiğinde işin rengi daha bambaşka bir renge bürünür. Zira Onu görmekle yeni bir çağın kapısı aralanır.  Ve o bu büyük buluşmayla birlikte Hace Muhammed Bakibillah’ın elinden biati gerçekleşmiş olur. Tabii Hace Muhammed Bakibillah (k.s) kendisine bağlanan gencin yüzündeki o engin pırıltıyı gördüğünde Şeyhi Hace Emkenegi’niden aldığı işaretle Hindistan’ın Serhend şehrine irşad için uğurlar. Besbelli ki bu sıradan bir uğurlayış değildi,  Serhend’i aydınlatacak uğurlayıştır bu.  Üstelik uğurlandığı yere gittiğinde aydınlık ışığı Serhend’le de sınırlı kalmaz, Ekber Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehre de uzanır. Derken Nakşibendî tarikatının feyzi bereketi dalga dalga yayılıp Müslümanlığın feyzi ve bereketi zorba Hanların da üzerlerine sirayet ettikçe kalpleri yumuşayıverecektir. Öyle ki Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir döneminde yumuşamaya bırakacaktır. Hakeza devamında diğer dönemlerde de tahta oturan hükümdarların bir öncekinden daha merhametçe adil bir şekilde yönetim sergiler hale geleceklerdir. En nihayetinde Evrengzib Han tahta oturduğunda ise halkın tam manasıyla rahat nefes alır hale geldiği görülecektir.  Hem halk nasıl rahat nefes almasın ki, artık bundan böyle dini bütün bir hükümdarla yüzleşir hale gelinmiştir. Ne diyelim, gerçek aydınlanma ve gerçek irşat bu olsa gerektir.

           Evet, irşat budur.  Gerçekten de İmam-ı Rabbani (k.s)  Faruk-i meşrebiyle (iyiyi kötüyü ayıran) sessiz sedasız yaşadığı çağın değişimini gerçekleştirdikten sonra her fani gibi o da 1624 yılında ardından dört yüz halife bırakıp ahrete öyle yol alacaktır. Öyle ki, O şimdi her devrin gönül tahtında kıyamete kadar yaşayacak da.

           Hâsılı, bizim tercihimiz ehlisünnet çizgisinden taviz vermeyen Serhendilikten yanadır.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/kadiynlik_mi_yoksa_serhendlik_mi-7836.html

17 Aralık 2025 Çarşamba

BAHÁĺLER


 

BAHÁĺLER

         SELİM GÜRBÜZER

         Nasıl ki Ahmedîlik akımı Hint kıtasında Sünni İslam ekol anlayışı ekseninde ‘mehdiye-kurtarıcı’ söylemiyle neşet bulmuşsa, birbirinin devamı isimlerle sentezlenmiş “Bâbîlik-Bahâîlik” akımı da Şirazlı Mirza Ali Muhammed Bab’ın öncülüğünde İran’da Şiîlik ekseninde kurulan tasavvufi meşrebte İmâmiyye Şîa’sının mehdiye-kurtarıcı söylemiyle neşet bulmuştur. 

        Şu da bir gerçek mehdiliğin en üst perdeden güçlü bir şekilde vurgulandığı mezhep Şiî’liktir.  Nitekim Şîa akımının başucu niteliğinde diyebileceğimiz Küleynî tarafından kaleme alınan gerek “el-Kâfi”  adlı kitapta geçen 12 imam konusu olsun gerekse İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)’ın ismini kullanılaraktan ortaya atılan  'imamet' konusu olsun her iki durumda da bir bakıyorsun sanki imanın temel rüknüymüş gibi sunulmakta.  Ortaya konulan teze baktığımızda Yüce Allah (c.c) tarafından güya Kur’an’ın gizli manalarını ilmin kapısı Hz. Ali  (k.v) aracılığıyla  (Cafer ilmi) 12 imam ve Mehdiye bildirildiğini, sonraki imamlarında bu ilme vakıf olmaları hasebiyle İslam’ın delili olarak, yani “hüccet imamlar” olarak tanımlandıklarını görürüz. Derken ehlisünnet dışı bu sapkın inanış dünyanın hemen hemen tüm coğrafyalarına hızla yayılır da.

        Evet, Şia inancında imamlara yanılmaz ruhbanlar gözüyle bakılması aynı zamanda hüccet sıfatıyla nitelendirilmelerini de beraberinde getirmiştir. Hatta yine bu kitapta   Mehdilik hususunda   Mehdi (a.r) kaim olunca ortaya çıkacak..”  türünden   ifadelere de  yer verilip,  güya  on ikinci  İmam Muhammed b. Hasan’ın    insanların gözü önünde  kendini gizli  (gaip) tuttuğu da ifade edilmiştir. Böylece bu ifadeler müntesiplerince dillendirile dillendire gaib mehdi beklentisi imametin esas rüknü haline gelir.  İşte bu noktada 18. Asırda Şirazlı Mirza Muhammed Bab,  Bâbîliğin kurucu öncüsü olarak da adını duyurmuş olur. İşte onun başlattığı Bâbîlik akımı aslında İmâmiyye Şîası ekolünün bir yansıması olarak 18. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Şeyh postuna oturma meşrebine dayalı “Bâbîlik ve Bahâîlik” akımı şeklinde birbirinin devamı isimlerle sistemleşen fırak-ı dalle harekâtından başkası değildir. Dahası 12. imamın sonuncusu olarak adından söz ettiğimiz ve kendisine kurtarıcı gözüyle bakılan İmam Muhammed b. Hasan’ın, ‘Gaybet-i Kübra’ diye ifade edilen büyük gizlilik dönemi için beklenen gaib imam olduğu ekolü üzerine kurulu bir akımdır dersek yeridir.  Öyle ki,  onun bir gün mutlaka saklanıp gizlendiği yerden döneceği beklentisi içerisinde bulunan müntesiplerine umut ışığı olarak posta oturun Şeyh Ahmed el-Ahsaî, Şeyhiyye ekolünün kurucu sıfatıyla  “Bâbîlik-Bahâîlik” akımını dikkatleri üzerine çekecek derecede adından söz ettirir de.  

       Ne diyelim kendisi Şeyhiyye ekolünün kurucu öncüsü olmanın gurur okşayıcılığıyla kendini dev aynasında görerekten bir anda Muhammed (s.a.v)’in nurunun kendinden önceki peygamberlerde cüzi miktarda tecelli edip, sonrasında bu nurun kendisine intikal ettiğini ve kendinden sonra da 12 İmamda tecelli ettiğini dillendirecektir. Hatta bu arada ileriye yönelik umutları yeşertmek adına da kendince söz konusu ettiği bu nur-i tecelli hakikatin bin yıl gizli kaldıktan sonra kendisinde ve kendisinden sonraki şeyhlik postuna oturacak olan müridi Seyyid Kazım Reştî’de tecelli edeceğinin umudunu bağlılarına aşılamayı da ihmal etmez.  İşte bu noktada Şeyh Ahmed el-Ahsaî’ye göre; imamlar Allah’ın zatı bilgisine açılan bâbları (kapıları)  olup onlardan sonra bu bilginin merkezinde kemâle ermiş kâmil bir Şiî olarak bizatihi kendisiyle birlikte müridi Kazım Reştî olduğunu demeye getirir. İşte bu ifadelerden de anlaşılan o ki, kemale ermiş kâmil Şii bir kimse, imamlarla insanlar arasında bir aracı fonksiyon görmenin yanı sıra aynı zamanda günah ve hatalardan da arınmış olmakta. Oysaki İslam’da imamın hüccet ve masum olduğu türünden bâb sıfatı diye bir şey yoktur, sadece bu noktada peygamberlerin ismet sıfatıyla masumiyeti söz konusu olup peygamberler aynı zamanda Allah tarafından vahyin elçisi olarak vazifelendirilmiş bâblarıdırlar (kapılarıdırlar).

        Şeyh Ahmed-el-Ahsaî’nin ölümünden sonra şeyhlik postunu Seyyid Kazım Reştî devr alır. Onun ölümüyle de ardından halife bırakmadığı için bu yolun müntesiplerince gaip imamla alakalı beklenti daha da zirve yapar. Kaldı ki Kâzım Reşti hayatta iken kendisinin ölmeden beklenen mehdinin zuhur etmeyeceğini,  hatta kendinden sonra müritlerine beklenen imamı aramaya koyulmalarını öğütlemiştir.  Zaten müritleri de bu öğüt üzerine hareket edeceklerdir.

        Evet, öyle anlaşılıyor ki; Bâbîlik akımı Şeyhiyye ekolünün temelleri üzerine gelişimini Şeyh Ahmed el-Ahsaî ve Kâzım Reşti üzerinden faaliyetlerini yürütüp her ikisi de bu yolda kendilerini mehdiye açılan harekâtın bâb’ları (kapıları) olarak görmüşlerdir.  Hakeza Mirza Ali Muhammed, Şeyhiyye ekolünün tarikat bağlılarından ve aynı zamanda Kazım Reştî’nin en gözde müritlerinden olması hasebiyle Bâbîlik akımının kurucu önderi olarak adını duyuracaktır. Öyle ki Mirza Ali Muhammed, Şeyhi Kâzım Reşti’nin müritlerine öldükten sonra beklenen mehdiyi aramaya koyulmaları yönünde vasiyet ettiği öğüdünü kurduğu Bâbîlik harekâtının daha başlangıç aşamasında çok iyi kullanıp kendini Mehdi ilan ettiği gibi yine kendini peygamber konumunda görüp kendi yazdığı “El Beyan  adlı kitabını da kutsal kitap ilan eder.  Öyle ya, Sen misin kutsal kitap ilan eden, Tebriz’de Şah Nasiruddin’in huzurunda karşılıklı yapılan hararetli münazara kendi sonunu getirecek malumun ilanı bir münazara olur.  Derken huzurda âlimlerle yapılan karşılıklı münazarada gerçek yüzünün ortaya çıkmasıyla birlikte bir anda soluğu hapishanede alıp, en nihayetinde ise kurşuna dizilerek öldürülür de. Nitekim öldürülmesine binaen Mirza taraftarları onun öldürülmesinden baş müsebbip olarak Nasuriddin’i mesul tutarlar. Hatta bu yüzden 1852 yılında Şah’a karşı suikast girişiminde de bulunacaklardır ama bu girişim akamete uğrayıp fiyaskoyla neticelenir.  

        Mirza taraftarları Şah’ı mesul tutup suikast teşebbüsüne kalkışa dursunlar,  söz konusu kaotik ortamda ‘Bâbîlik-Bahâîlik’ akımının pek çok bağlısı sürgün cezasına çarptırılacaklardır. Üstelik tutuklananlar arasında hareketin önemli isimlerinden Mirzanın talebesi Subhi Ezel Mirza Yahya ve Bahâîliğin kurucu konumunda kardeşi Mirza Hüseyin Ali‘de vardır. Tabii bu durumda İngilizler ve Rusların işe el atmalarıyla birlikte son anda öldürülmekten kurtulup Bağdat’a sürgün edilmiş olurlar. Hiç kuşkusuz Mirza Hüseyin Ali sürgün edildiği Bağdat bölgesinde de bos durmayıp buralardaki bir takım dini gruplarla da temasa geçecektir. Ancak sürgün yıllarında Mirza Ali Muhammed’in vekilliği konusunda iki kardeş arasında anlaşmazlık nüksedince bu durumda Mirza Hüseyin Ali, ister istemez Bağdat’tan gizlice kaçıp Süleymaniye dağında 2 sene uzlet hayatı yaşayacaktır. Mirza Hüseyin 2 yıl uzlete çekiliş denen çile hayatının akabinde Bağdat’a döndüğünde büyük ilgi ve alaka görüp 1863 tarihi itibariyle de Bahâîliğin oluşum temellerini atar. Öyle ki bu ilgi alaka karşısında Bağ-ı Rıdvan denen meskûn bir mahalde Bâb Mirza Ali Muhammed’in  Allah’ın zahir eyleyeceği zat” diye muştuladığı şahsın bizatihi kendisi olduğunu beyan ederek Bâbî taraftarlarının kendisine biat etmelerinin çağrısını yapar. Ancak Mirza Hüseyin’in Bağdat’ta ki bu türden iddialı çıkışları kendi müntesiplerince Allah’ın yüceliği, güzelliği, rahmeti manasına “Bahâullah” unvanıyla büyük övgüye mazhar zatı muhterem olarak karşılık bulur bulmasına ama halkın kahır ekseriyeti ve âlimler nezdinde bu durum şikâyet konusu olup kendisinin önce İstanbul’a akabinde Edirne’ye sürgün edilmesine yol açacaktır. Ne de olsa taraftarları ona Bahâullah gözüyle bakmakta,  dolayısıyla sürgün edilse ne,  edilmese ne.  Nitekim sürgün edildiği yerde de kınında durmayıp aralarında Osmanlı Devleti de dâhil pek çok ülkenin hükümet yöneticilerine davet mektuplar göndererek o anan kadar ‘Bâbîlik’ ismiyle faaliyetlerini yürüten bu sapkın akım bundan böyle kendi ismiyle müsemma ‘Bahâilik’ ismiyle faaliyetlerini sürdürecektir. Ama nereye kadar sürdürebilirdi ki,  yapılan davet mektuplar birçok ülkede, hele bilhassa Osmanlı yönetiminin tepkisine yol açıp Mirza Yahya ve mensupları Kıbrıs’a,  Mirza Hüseyin ve mensupları da Akka’ya sürgün edilirler.  Tarihler 1892 yılını gösterdiğinde ise Mirza Hüseyin bu dünyadan göç ederken kardeşi Mirza Yahya’da 1902 tarihi itibariyle bu dünyadan göç eylemiş olur.  

        Mirza Hüseyin, ardından halef bıraktığı Abdulbahâ lakabıyla bilinen Abbas Efendi Bahâîlik bayrağını devralır.  Halefi de hiç kuşkusuz bayrağı devr alır almaz sırasıyla Mısır, Avrupa ve Amerika’da kendince irşad faaliyetlerini yürütüp bu arada İsrail’in Hayfa kenti de bu kapsamda Bahâîliğin üssü konumunda merkez olarak belirlenir.  Hele ki, I. Dünya savaşı sonrası oluşan siyasi konjonktür Bahâilerin lehlerine işleyince Bahâîlik akımı kabına sığmaz bir şekilde git gide faaliyet alanını genişletir bile.  Abbas Efendinin 1921’de bu dünyadan göç etmesiyle de Bahâîlik bayrağını bu kez ilk torunu Şevki Efendi devr alır. İlginçtir Şevki Efendi’nin bayrağı devr aldığında bir bakıyorsun çiçeği burnunda 20 yaşında delikanlılık çağında Amerika Bahâîlerinden bir hanımla evlenmesi bu harekâtın daha da önünü açıp Amerika’da yayılmasını da beraberinde getirecektir.  Düşünsenize şu Amerika’da ne varsa dünden bugüne sıkışan her ne akım öncüsü varsa tıpkı Pensilvanya’ya demir atan FETÖ elebaşının baş tacı edildiği gibi Şevki Efendi’de baş tacı edilecektir.  Şevki Efendinin FETÖ elebaşından medeni durumu cihetiyle farkı evli olmasıdır, ortak noktaları ise her ikisinin de çocuğunun olmamasıdır. Dolayısıyla onun hayatta iken çocuğu olmaması hasebiyle tedbir amaçlı kendinden sonra harekâtın akamete uğramamasına yönelik kendince baş himayeciler olarak nitelediği 27 kişilik nakib heyetine işi havale edecektir.  Nitekim tarihler 1957 yılını gösterdiğinde bu dünyadan göç ettiğinde İsrail’in Hayfa kenti Kermil Dağı üzerine inşa edilmiş Yüce Adalet Evi  (Unıversal House of Justice) adıyla kurulan idari binalar Bahâi ruhani nakiplerin kontrolünde İslam’la olan bağlarını tamamen kopararak tüm dünyada faaliyetlerini sürdürmüş olacaklardır.  Öyle ki, Dünya Bahâîleri olarak İslam’la hiçbir şekilde bağlarının olmaksızın yeni bir din anlayışı çerçevesinde her yıl geleceğe yönelik alacakları kararlarla masum addettikleri Yüce Adalet Evine gönderecekleri 9 kişilik üst düzey idarecilerini kendi bulunduğu yerlerde ya da yaşadıkları ülkelerinde seçimle belirleyerek bu akımın varlığını sürdüreceklerdir.

        Hâsılı Bâbîlik ve Bahâîlik akımı Mirza Ali’nin elinde:

        -Kendisinin güya birinci aşamada beklenen imama açılan bâb (kapı) olduğu,

        -İkinci aşamada Mehdi olduğu,

       -Üçüncü aşamada ise Mehdinin peygamber olması gerektiği vurgusuyla ortaya koyduğu  “el-Beyan” eseriyle İslam dairesi dışına çıkıp böylece kendisinin peygamber olduğu iddia edecek derecede sapkın mezhebi hüviyette bir akım olduğu anlaşılır. Öyle ki peygamberlik iddiasıyla ortaya koyduğu eserini yeni dinin esasları olarak takdim edip insanoğlunun bir harfinin bile bir benzerini yazmaktan aciz kalacağı ileri sürecek derecede kitabını kutsal addedecektir. Her bir harfin kıymet değer olduğunu, hele bilhassa bu noktada 19 sayısı daha da bir kutsiyet rakam olarak önem kazanır.  Ayrıca kutsiyet izafe ettiği kitabını ortaya koymakla da Kur’an ayetlerinin nesh edilmiş olduğunu demeye getirip güya İslam dininin bir hükmü kalmadığını vurgusuyla bundan böyle Yeni Dinin esaslarının bağlayıcı hüküm olduğunu beyan edecektir. Bu arada yeni dinin hükümlerini kendince belirlediği herhangi bir kaynağa dayanak teşkil etmek için ise ilave kaynakları eklemeyi de ihmal etmez.  Malum vakta ki bir zamanda Bahâullah Mirza Hüseyin Ali’nin yazdığı “el-ĺkan ve el-Akdes” isimli eserlerini vahyin tecellisi referans eserler olarak eklemler.  Hatta yetmedi yine vakta ki bir zamanda Mirza Hüseyin Ali’nin Arapça ve farsça vahyolunun 19 sureden ibaret Kelimat-ı Meknûne’sine ilave olarak Tarazat, Kelimat-ı Firdevsiyye vs. türünden risalelerini de eklemleyerek Bahailik akımına kendince Yeni Din hüviyeti bir kutsiyet kazandırmış olur. Nitekim en son tahlilde bu sapkın akımın gelinen noktada öğretilerine baktığımızda şu temel ilkeleri görürüz:

      -Dünyanın son bulması ve kıyamet kopmasının söz konusu olmadığını,

      -Cennet ve cehennem sembolik olup cennet Allah’a yolculuğu,  cehennemde yokluğa gitmeyi simgeler,

     -Peygamberler hem beşeri hem de ruhani vasıftadırlar.  Dolayısıyla beşeri vasıflarıyla yeme, içme, uyuma vs. hallere haizdirler, ruhani özellikleriyle de bir anlamda ruhaniyet kesb ettiklerinden onlarla kelam etmek Allah ile kelam eylemek demektir. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, Allah’ın zuhuru olan Bahâullah’ın gelişine hazırlık ve onun geleceğini muştulamak için gönderilmişlerdir. Bahâullah’tan sonrada peygamber gelecektir, ancak bu onun zuhurundan 1000 yıl sonra gerçekleşecektir.   

    -Namaz ferden sabah, öğle ve akşam olmak üzere günde üç kez Allah’ı yâd etmektir, İbadet kıbleleri ise Bahâullah’ın kabrinin olduğu Akka şehridir.

    -Oruç, 19 ay olan a’lâ ayında 19 gün olarak perhiz şeklinde tutmaktır.

     -Hac, sadece erkeklere mahsus bir vecibe olup, bu vecibeden maksat Bâb Mirza Ali’nin Şiraz’daki evinin veya Bahâullah’ın Bağdad’da kaldığı evin ziyaret edilmesidir.

     -Zekât malların beşte birinin verilmesi gereken vergidir.  

      -Cihad asla caiz değildir. (Bkz. Fığlalı, 1991, S.467)

       Velhasıl-ı kelam; Dünyanın yedi kıtasında kurulan Meşriku’l-Envar ismiyle inşa edilmiş dokuz cepheli yapılar Bahâîlerin ana mabetleriyle, sosyal organizasyonlarının yanı sıra Amerika’da 2 yılda bir Bahâî World (Bahai Dünyası) adıyla yayınlanan yıllıklarıyla kendilerini sürekle gündemde tutmaktalar da.

         Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bahler-7831.html

           

           

 

         

11 Aralık 2025 Perşembe

NUSAYRĺLER


NUSAYRĺLER

       SELİM GÜRBÜZER

       Nusayrîlik akımının kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’dir. Bilindiği üzere 9. yüzyılda kurucusunun adına atfen kurulan bu akım, 20. yüzyılın çeyreğinden itibaren de “el-Alevîyyûn” ismiyle anılır olmaya başlar.  Ayrıca Anadolu Aleviliğinden nüans farklılığına işaret olsun diye de adına Nusayrî Alevilik,  Akdeniz Aleviliği ve Hatay bölgesi Aleviliği denildiği gibi mensuplarına da bu bölgenin insanlarının çiftçilikle uğraşmalarına nisbeten Fellâh denmektedir.                                            

       Nusayrîlik akımı aslında Alevilik çatısı altında İslâm’ın değişik bir yorumu olmakla birlikte Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında İslam’ın öngördüğü ölçünün dışında aşırıya kaçtıkları da malum. Nasıl ki Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında “İsa Allah’ın oğludur demek suretiyle ölçüyü kaçırmışlarsa, Nusayrîlik akımı da ilmin kapısı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnat etmekle de bir başka açıdan ölçüyü kaçırmışlardır. Değim yerindeyse bu akımın temel kodlarında Sabiîlik, Musevilik ve Hırîstiyanlıktan harmanlanarak üzerlerine sirayet etmiş bir takım sapkın inanç ve anlayışların etkisi vardır. Nitekim bu akımın kurucusu Ebû Şuayb Muhammed b. Nusayr en-Nemirî, kökleri çok eskilere dayanan geleneksel düşünce hüviyetine bürünmüş sistemlerin tesirinde kalaraktan tamamen İslam akaidi ile taban tabana zıt  “hülul- ittihad- tenasüh”  üçlüsü kavramlarla etrafında marjinal düzeyde Nusayrî halkası da oluşturabilmiş bir öncüdür.

      Hele bir insan etrafında ki marjinal yapılardan halkasını kurmaya bir görsün, bir bakmışsın Şiîlerce 10. İmam olarak kabul gören Ali en-Nakî döneminde bizatihi bu imamın önderliğinde ona ulûhiyet isnad etmenin yanı sıra kendisinin de onun tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ilan edip tenasüh inancını etrafına yaymayı bir vazife olarak da telakki eder. Hakeza yetmedi Şiîlerce 11. İmam olarak addedilen Hasan Askerî döneminde de onun  “bâb”ı olduğu iddiasında bulunmanın yanı sıra onun bu dünyadan göç etmesinin ardından yine Şiîlerce 12.  İmam olarak addedilen Muhammed Mehdi’nin gaybete intikal ettiğine inanılıyor olmasından hareketle kendisinin de onun sefiri (elçisi)  olduğunu etrafına telkin eder.  Derken Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’nin vefatının ardından Nusayrîlik akımının başına Muhammed el-Cünbülânî geçip o da kendi ismiyle müsemma Cünbülânî tarikatının kurucu şeyhi olarak Nusayrîlik akımına tasavvufi içerik katmış olur. Öyle ki, posta oturduğunda tarikat faaliyetlerini etrafıyla sınırlı tutmayıp çıktığı gezi seyahatleriyle de konakladığı yerlerde takip ettiği yolun esaslarını yaymayı kendine vazife görür. Nitekim dava uğruna gittiği Mısır’da Ebû Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’yi de etkileyip tarikat halkasına girmesini de sağlar. Muhammed el-Cünbülânî’nin ölümün ardından da Nusayrîlik akımının başına bu kez Mısır’da etkisi altına aldığı Hasîbî posta oturur. Böylece Hasîbî üstlendiği bu akıma ivme kazandırma adına sığındığı Büveyhî hanedanlığını desteğini alaraktan kaleme aldığı “el-Hidâyetü’l-Kübra ve el-Mâide” isimli kitaplarıyla şeyhinden devr aldığı bu harekâtı belli bir çerçeveye oturtup sistemleştirmesiyle birlikte adından ikinci kurucusu olarak da söz ettirir.  Hatta yazdığı bu iki eseri Büveyhî hükümdarı Seyfüddevle’ye ithaf edip bu arada Nusayrîlik akımının ana kaynak başucu kitabı diyebileceğimiz  “Kitâbu’l- Mecmû”  adlı eserini de yazmakla da kendini karizmatik bir öncü olarak lanse etmiş olur.

       Öyle ya, madem Nusayrîlik akımını yazdığı eserleriyle sistemleşmesini gerçekleştirebilmiş bir akım hale getirir, o halde bundan böyle üstlendiği harekâtın misyonunu sınırlarının dışına da çıkarıp Irak ve Suriye’nin bazı bölgelerine fırka fırka yayabilirdi pekâlâ. Nitekim o da öyle yapıp buralarda küçük gruplar halinde hiçte azımsanmayacak çapta taraftar kitlesine ulaşır bile.  Böylece bu akımın ikinci kurucusu gözüyle bakılan Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’in vefatının ardından Bağdat ve Halep bu akımın iki ana üs merkez yerleşkesi konumunda rol oynayacak konuma gelir. Öyle ki, Bağdat merkez üssünde Seyyid Ali el-Cisti bu sapkın akımın ilk birinci yürütücü kolunun piri olarak posta otururken, Halep üssünde ise Muhammed b. Ali el-Cillî bu akımın ikinci yürütücü kolunun piri olarak posta oturur. Ancak ilk merkez üssü konumunda rol oynayan Bağdat merkez üssü, Moğol hükümdarı Hülagu’nun hışmına uğrayıp yerle yeksan edilirken, ikinci merkez üssü Halep ise Cillî’den sonra posta oturun Ebû Said Meymûn b. Kasım et-Taberânî döneminde bugünkü Suriye’nin on ilinden biri olarak bilinen Lazkiye’ye taşınır. Tabii Halep üssünün taşınmasıyla birlikte Taberânî mesken tuttuğu Lazkiye’de fırka içinde nükseden bir takım meseleleri yerinde çözecektir.  Derken başta mahalli hanedan hüviyetinde faaliyet içerisinde bulunan Tenûhîler fırkası olmak üzere oraların dağlık bölgelerinde mesken tutmuş birçok fırkaların iç çekişmelerine son verip birlik ve beraberlik içerisinde yekvücut olmaları yönünde hem fikir hale gelmelerini sağlayacaktır.

           Şu da var ki, Taberânî bu söz konusu fırkaların hem fikir olmalarını sağlasa ne,  bir kere davasını güttükleri bu harekâtın temel akideleri Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî tarafından on altı sureden müteşekkil düzenlenen Kitabü-l Mecmu’ya dayanan bir ekolün savunucuları olarak varlıklarını sürdüreceklerdir. Hele bilhassa bu kitabın on birinci suresinin satır aralarında geçen şu ifadelere baktığımızda gerçek yüzlerini ortaya koymaya ziyadesiyle yetmiştir. Bakınız Hamdân el-Hasîbî satır aralarında ne diyor:   Ben şehadet ederim ki Ali b. Ebî Talib’ten den başka ilah, Muhammed Mahmûd’dan başka hicâb, Selmân-ı Fârisî’den başka bâb yoktur.

        İşte satır aralarından geçen bu ifadelerde yerini bulan “Ayın, Mim ve Sin” harfleri ise harekâtın sembolize edilmiş üç temel sütununu oluşturur. Nitekim Hz. Ali (k.v)’i sembolize eden Ayın harfine  ‘mânâ’ anlamı yüklenirken, Muhammed ismini sembolize eden Mim harfine de   ‘hicâb’ anlamı yüklenir. Hakeza Selmân-ı Fârisî’yi sembolize eden Sin harfi de ‘bâb’ olarak anlam kazandırılır.  Böylece bu üçlü sembolik sütunlar üzerine oturtulan Nusayrîlik akımının inanç esasları yine aynı surenin satır aralarında geçen şu ifadelerle çatısı oluşturulur da: “Ben Nusayrî dininden, Cündubî görüşünden, Cünbülânî tarikatından, Hasîbî mezhebinden, Cillî görüşünden, Meymûnî fıkhından olduğuna şehadet ederim.”

         Evet, kitabın on birinci suresinin satır aralarında çatısı oluşturulan ifadelerden anlaşıldığı üzere bu akımın öğretilerinde yaratılış mucizesi,  (hâşâ) Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet olarak isnat edilerek sembolize edilmekte. Güttükleri davalarında Hz. Ali (k.v)’in nurundan Hz. Muhammed (s.a.v)’in nuru yaratılırken, Hz. Muhammed (s.a.v)’in nurundan ise Selmân-ı Fârisî’nin nuru yaratılmış güya.  Böylelikle Selmân-ı Fârisî’nin nurundan da sırasıyla Mikdâd b. Esved, Ebû Zer el-Gîfarî, Abdullah b. Revâhâ, Osman b. Maz’ûn ve Kanber Kâdân’dan müteşekkil silsile halkasından beş yetim yaratılıp ve en nihayetinde beş yetimin tüm âlemi yarattığı şeklinde sapkın bir inanç sistemi oluştururlar.

         Düşünsenize oluşturdukları bu sapkın sistemde; (hâşâ)  Allah (c.c)  nâsutî (beşeri) kalıba girmek suretiyle tecelli edip Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edilebiliyor.  Dahası bu sapkın inanca göre Allah (c.c) daha yaratılış öncesinde Ádem (a.s), Nuh (a.s), Yakûb (a.s), Musa (a.s), Süleyman (a.s) ve İsa (a.s) dönemlerinde altı defa beşer olarak zuhur etmiş.  Yedincisinde ise (hâşâ) Allah Resulü (s.a.v) devrinde Hz. Ali (k.v)’in kalıbında beşer olarak zuhur etmiş. Bir başka ifadeyle Kur’an’da adı geçen peygamberlerin dönemlerinde sırasıyla Hâbil, Şît, Yûsuf, Yûşa, Ásef, Bâtıra (petrus) ve Ali isimleriyle Allah’ın nuru ete kemiğe bürünüp hulûl olayı gerçekleşmiş güya.  Yani bu sapkın inanca göre;  Hz. Ali (k.v) bu durumda    “zâhiren imam, bâtınen ulûhiyet” isnad edilen bir ilahtır.

          Malumunuz Hz. Ali (k.v)’in şehit edilmesiyle birlikte onlara göre hulûl olayı nasıl zuhur etmiş derseniz,  bu akımın taraftarlarına sunulan değişik türden birbirinden farklı olarak ileri sürdükleri görüşlerden birkaçına baktığımızda bunlardan:

        -Hayderiye akımının öğretilerinde güya Hz. Ali (k.v)  mânâ âleminde göğe yükseltilip Ali, Muhammedin temsil eden güneş üzerinde oturmakta, 

       -Kâlâzâler’e göre de ay Ali’nin makamı olurken güneş Muhammed,  gök ise Selmân’dır. (bkz. Fığlalı, S.183-184)

        Peki, Nusayrîlik akımında peygamber inancı, tenasüh ve ahiret, ibadet ve bayramlara bakış ilkeleri hangi mecrada ilerliyor derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

        -Nusayrîlik akımında Allah’ın ilk sudûru isim olarak zuhur etmiştir, dolayısıyla mânâ sudûrun ötesinde olup,   dolayısıyla peygamberler bu noktada metafizik ötesini dillendiren vazifeli   “nâtık” şahsiyetler olarak nitelenir.

         -Nusayrîlik akımında peygamberler Allah’ın nâsutî (beşeri) kalıba büründüğü birer aracı bedenleri ya da bu bedenleri haberler veren birer elçiler olarak görülüp peygamber halkasının en sonuncusu Allah Resulü (s.a.v) ise bu meyanda tüm peygamberlerin geneline şamil külli elçi olarak nitelenir.

         -Nusayrîlik akımında Arşın üstü âlemlerin Rabbi olurken, arşın taşıyanlar ise sekiz kutsal melek olmakta. Ayrıca vaktaki bir zamanda melek vasfında yaratılmış beş yetimin her biride gök mertebelerini temsilcileridirler. Nitekim gök mertebelerinin melekleri olarak inandıkları beş yetimden Mikdâd b. Esved, Zuhal yıldızının meleği olarak nitelenen Mikail’i temsilen yeryüzünde ki karşılığı olarak kabul görülür.  Hakeza Hasan (a.s)  ve Hüseyin (a.s)  her ne kadar Ehl-i Beytin gülfidanları olarak yâd edilseler de Nusayrîlik akidesine göre aslında onlarda birer temiz melek olarak addedilir hep.

         -Nusayrîlik akımında tenasüh, günümüzde reenkarnasyon kavramına karşılık gelen sapkın bir anlayışın devamı olarak güya ölümden sonra ruh bedenden ayrılmasıyla birlikte başka bir bedene girmek suretiyle yeniden dünyaya geleceği yönünde tezahür eder. Ölüm sonrası yeni bedene giren ruh konakladığı şahsın inanç ve yaşayışına göre değişkenlik gösterebiliyor.  Eğer konakladığı bedende kişi müminse yedi değişim evresinden geçiş yapıp rableri katında mükâfatlandırılıp yıldızlar arasında konuşlandırılır. Eğer kişi inkârı ve kötülüğü tercih edenlerdense bu kişiler fıtratındaki mayasına göre köpek, deve, katır, koyun şeklinde doğuverirler.  Hatta çok çirkin daha da cibilliyeti bozuk kötü kimselerdense mayasına uygun ya necis hayvanların ya da bir takım haşerelerin bedenlerine girmek suretiyle yeniden doğuş denen reenkarnasyonları vuku bulur.  Yok, eğer kişi kâfir kimselerdense bu kişilerde hayvan olarak dünyaya gelmekle birlikte bu hayvani özellikleri kâfir bedenlerde reenkarnasyonu devri daim edip en nihayetinde Mehdinin zuhuruyla da insan şekline dönüştürülmek suretiyle öldürülmesi vuku bulur yönünde görüş bildirirler.

         -Nusayrîlik akımında dini hiyerarşi yapılanması Büyük şeyhlik, şeyhlik, naiplik ve neciplik şeklindedir.  İşte bu hiyerarşi yapılanma ağında yer alanların her biri Hz. Ali (k.v)’in yeryüzündeki gölgesi olarak kabul görürler. Ayrıca bunların atalarının melek olması hasebiyle şeylik müessesesinin babadan oğula geçen bir posta oturma silsilesi olup bu silsilede yer alan her bir şeyhin Hz. Ali (k.v)’in yeryüzünde gölgeleri olarak kabul görür. 

         -Nusayrîlik akımında ibadet  “batınî namaz” olarak anlam bulur.  Nasıl mı?   Dinin direği hükmünde namaza bakışları Ali’ye açılan kalbin niyazı bir ibadettir. Dolayısıyla bu tür bakış açısıyla namaz için temel şart olarak camiye gitmeye gerek duymadıkları gibi herhangi bir mekânda bir yere yönelip namaz rükûunlarını eda etmeye de ihtiyaç duymazlar. Nusayrîlik inancında namaza karşılık gelebilecek denklikte beş temel şart esas olup bunlar dua esnasında konuşmamak, gülmemek, gizliliğe riayet etmek, Abbasi rengi olması hasebiyle siyah takke takmamak ve kalben “Muhammed, Fâtır (Fatma), Hasan, Hüseyin ve Muhassın”ın bilincine vakıf olmak kâfidir.  Anlaşılan Nusayrîlere göre beş seçkin şahsiyetlerin bilincinde olmakla namaz eda edilmiş ya da kılınmış sayılmakta.

       -Nusayrîlik akımında oruç, Allah Resulünün babası Abdullah’ın sessizliği manasınadır.

       -Nusayrîlik akımında zekât, Selmân-ı Fârisî’ye ve Şeyhe tasadduk olarak verilecek para manasına bir akidedir.

       -Nusayrîlik akımında değim yerindeyse sır küpü olmak esastır. Nitekim sırra ermek için ergen erkeklerin sır talimi için din amcası dedikleri Nusayrîliğin bilincine vakıf dedelerin dizinin dibinde eğitimlerinin ilk başlangıcında  “kuddas”larla Kitabü’l-Mecmu” ezberletilerek rahle-i tedrisatından geçmeleri sağlanır.

         -Nusayrîlik akımında haccın her menasiki fırkanın kutsal pir-i fani olarak addedilen zatları sembolize eden ziyaret manasınadır.

        -Nusayrîlik akımında yâd edilecek bayramlar sırasıyla:

         “*Ramazan ve Kurban bayramı,

         *Allah Resulünün zilhicce ayında Hz. Ali (k.v)’i imam tayin ettiğini inanılan gün için yâd edilen Ğadîr bayramı, 

         *Hz. Ali (k.v)’in Zilhiccenin 29. hicret gecesi Allah Resulünün yatağında uyuduğu güne binaen yâd edilen Firâş bayramı,

         * Nevruz bayramı,

         *Mihrican bayramı,

        * İsa (a.s)’ın doğumu bayramı vs.”.dir.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/nusayrler-7819.html

           

         


4 Aralık 2025 Perşembe

YEZİDİLER


 

YEZİDİLER

       SELİM GÜRBÜZER

       Yezidilîk akımının kökeni ve isimlendirilmesi hakkında birçok araştırmalardan çıkan sonuçlardan bir kaçına baktığımızda:

       -Haricîler’in İbâdiyye fırkasından ayrılan bir kolun Yezid b. Ebi Uneys’e tarafgir bir grup olmasına binaen verilen bir isimlendirme olduğu,

      -Kökenlerinin İran’ın Yezid şehrinden gelmelerine nispeten verilen bir isimlendirme olduğu,

      -Muaviye’nin oğlu Yezid’e son derece gösterdikleri hürmete binaen verilen isimlendirme olduğu,

      -Ağırlıklı kabul gören araştırmaların ortaya koyduğu bir teze göre de Farsçada melek anlamına gelen “İzed”  ya da ilah anlamına gelen   “Yezdan” ibaresinin mana ve ruhuna uygun tevil edilmiş isimlendirme olduğunu görürüz.

       Peki, ismiyle müsemma bu akımın kuruluşunu kim gerçekleştirdi derseniz yine üzerinde ağırlıklı kabul gören araştırmalardan mutabık kalınan tez sahiplerinin ortaya koyduğu verilere baktığımızda Yezidilîk fırkasını Şeyh Adî b. Müsafir’in kurduğudur. Bu şahsın kuruluş öncesinde Abdülkadir-i Geylânî, Ebû Necib Sühreverdi, Ahmed Rifaî gibi büyük tarikat şeyhleriyle birebir irtibata geçip onların feyiz ve bereketiyle 1130’larda Musul’un Lâleş’e gelerek kendini uzlet hayatına adadığını,   buralarda tekkesini kurduğu da rivayet edilir.    Hatta kaleme aldığı “İtikâdu Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâa ve Kitab fîhi Zikru Ádâbi’n-Nefs” gibi tasavvufi meşrebiyle yazdığı eserlerle etrafında halka oluşturup tasavvufi çizgide bir yol takip ettiği de rivayet edilen tezler arasındadır.

        İşte yukarıda belirttiğimiz üzerinde mutabık kalınmış bu söz konusu tezlerin tam aksine bir kısım araştırmacıların ileri sürdükleri rivayet edilen bir başka aykırı tezlerden birincisine göre de:

        -Yezidilîk fırkasını kuruluşunda katkı payı olduğu söylenen bu şahsın aslında Şeyh Adî b. Müsafir isminde zat olmayıp tam aksine Mustafa Nuri Adî isminde Nastûri bir keşiş olduğudur. Ve bu keşişin Müslüman olmasıyla birlikte Lâleş manastırında İslam ile Nastûriliği sentezleyip dini bir akım oluşturduğu ve Yezidilerin kutsal addettikleri “Kitabü’l-Cilve ve Mushaf-ı Reş’i”  başlıkları altında yazdığı eserleriyle fikriyatını sistemleştirdiğidir. Her ne kadar kendisi Moğollar tarafından 1224 tarihi itibariyle idam edilip öldürülmüş olsa da ardından bıraktığı fikirlerin bir şekilde günümüze dek tüm unsurlarıyla birlikte varlığını sürdürdüğü de bilinen bir gerçekliktir.

       Bir diğer dikkat çeken yaygın aykırı görüş olarak ileri sürülen ikinci teze göre ise:

       -Yezidilîk fırkasının Şeyh Adî b. Müsafir’in kurduğu tarikatın ölümünden sonra müritlerince devam ettirilip ancak Şeyh Hasan b. Adî döneminde kuruluş gayesinden git gide uzaklaşarak aşırılığa kaçan sapkın bir akıma dönüştüğüdür.

        Gelinen noktada ise malum Yezidilîk fırkasının mensuplarına göre Şeyh Adî b. Müsafir hayatında hiçbir şekilde evlenmeyip soyunu dört kardeşi üzerinden sürdürdüğüdür. Bir diğer Yezidi görüşe göre de Sahr adında bir erkek kardeşinin olduğu ve bu kardeşinden Ebi’l Berekât adında evladı dünyaya gelip ondan da “Musa ve Adî” isminde doğan çocuklar kanalıyla soyunu sopunu devam ettirdiğidir. Böylece Musa’nın soyundan gelenler Sünni ekol bir çizgide yol takip ederken,  Adîn’in Hasan ve Şerafeddin adında dünyaya gelen çocukları arasından sadece Yezidilerin daha seçkin bilge önder olarak gördükleri Hasan kanalıyla da günümüzde değişik isimler altında kollara ayrılmış Yezidilîk akımıyla da örtüşen ehlisünnet dışı bir yol takip edeceklerdir. Nitekim Hasan’ın Ebû Bekir isminde evladının soyundan gelenler Kataniler ekolünün takipçileri olarak,  diğer evladı Şemseddin’in soyundan gelenler Şemsaniler ekolünün takipçileri olarak,   diğer evladı Şerafeddin’in torunu Alaaddinden gelenler ise Adanîler ekolünün takipçileri olarak günümüzde varlıklarını sürdürmüş olacaklardır. 

        Derken yukarıda sıraladığımız görüşlerden ağırlıklı kabul gören tezlerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki; bu akımın mensupları kendilerini kimi zaman “Ezdî”  kimi zaman da  “Ezdî” kimliği ile tanımlamaktalar da zaten.  Ancak Yezidilîk akımının mensupları her ne kadar Şiî unsurlarının dışında kendilerini Ezdî ya da Ezdî olarak tanımlasalar da beslendikleri Nasturîlik, Sabiîlik, Zerdüştîlik vs. türü eklektik inanç sistemlerinin öğretilerinden üzerlerine sirayet eden harmanlanmış tipik sırrî karakteristik yapısıyla günümüze dek varlıklarını sürdürdükleri gerçeğini değiştiremeyecektir. Nitekim dışardan esinlenmiş eklektik bu sapkın akımın en son tahlilde geldiği noktada:

       -Allah ve şeytan (Melek Tavus) biçiminde düalist özelliği Zerdüştîlikten esinlenerek aldıkları,

     -Tenasüh inancını Sabiîlikten esinlenerek aldıkları,

     -Güneş, ay ve yıldızlara yönelip tapma şeklinde tazimde bulunmayı Mecusilikten esinlenerek aldıkları,

     -Melek Tavus olarak niteledikleri horoz simgesiyle özdeşleştikleri putlara hürmeti Paganizmden esinlenerek aldıkları,

    -İçki içmeyi hiçbir şekilde sakınca görmeyip Hristiyanlıktan esinlenerek aldıkları gerçeğini örtbas edemeyeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla bu sapkın akımın öğretilerinin İslami kaynaklarla tamamen taban tabana zıt öğretiler olduğunu, kökleri dış kaynaklara dayalı bir akım olduğunu bizatihi kendi hayatlarında yaşadıkları uygulamalarında bunu görmek pekâlâ mümkün.  

      Öyle anlaşılıyor ki,  kökleri çok eskilere dayanan bu akımın dış kaynaklı öğretilerinin dışında İslam’dan esinlenerek aldıkları öğretilerden geriye sadece çocukların sünnet edilmesi, namaz, oruç ve zekât gibi temel akidelerle ilgili tevil edilmiş şekliyle ete kemiğe bürünmüş bir takım gelenek ve göreneklerin kalıntı izleri kalmıştır.  Bu yüzden bir kısım araştırmacılar bu noktada Yezidilîk akımının Asurlu, İranlı, Hıristiyan ve İslami unsurlarıyla harmanlanmış bir Maniheizm akımına dayalı bir fırka olduğu noktasında hem fikirdirler de.

      Hakeza bu akımın mensuplarının kapalı toplum olarak hayatlarını sürdürmeleri, aynı zamanda kapalı kutu bir halde Yezidi inançlarını gizlemeleri dolayısıyla temel akideleri konusunda haklarında tam manasıyla bilgi edinilmemesini beraberinde getirmiştir. Düşünsenize böylesi kapalı kutu özelliğe haiz Yezidi toplumu ilk olarak Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz döneminde 1872 yılında kendilerine has özel inançlarının olduğundan dem vuraraktan askerlikten muaf olmalarına gerekçe olarak gösterebilmişlerdir. Neyse ki 19. Yüzyılın sonlarına doğru Yezidilîk akımınca kutsal addedilen “Kitabü’l Cilve ve Mushaf-ı Reş” adlı kitaplara bilim dünyasının bir şekilde erişmesi sayesinde Yezidiler hakkında pandora’nın kutusu açılıp böylece edinilen bilgilerin ifşa edilmesi neticesinde sır küpü olmaktan çıkmış olacaklardır.  İşte erişilen bu iki kaynak kitaptan ve sahada edinilen bilgilere dayanarak ifşa olmuş bu akımın temel öğretilerine baktığımızda İslam’ın kelime-i şehadetini  Lâ ilâhe illallah Emin Cebrail Habibullah (Allah’tan başka ilah yoktur, Cebrail Allah’ın sevdiğidir)” olarak tevil ettiklerini görüyoruz. Hiç kuşkusuz kelime-i şehadet içerisine ilave ettikleri Emin Cebrail’den maksat Yezidilîk akımının horoz sembollerinden şeytan vasfında addedilen Melek Tavus’tur.  Temel akidelerine göre Melek Tavus, güya Allah’ın elçi meleği olduğunu,  Şeyh Adî’nin Allah’ın meleği ve Yezidilerin mürşidi olduğunu, Sultan Yezidinin Allah’ın meleği, dünyayı aydınlatan nur ve insanlığın kurtuluş umudu olduğudur. Yezidilîk akımının yaratılış hadisesine bakışı da güya Melek Tavus’un bütün yaratılmışlardan önce var olduğu şeklinde bir bakış açısıdır. Bu bakış açısına göre Melek Tavus, Abd Tavus’u (Şeyh Adi’yi),  sevdiği Yezidi kullarını dosdoğru tariki müstakime sevk etmek gayesiyle gönderdiğidir.  Öyle ki, Melek Tavus hak ve hakikati önce şifahi emirlerle bildirip, sonra da Yezidi olmayanların okumaması şartıyla Kitabül Cilve aracılığıyla bildirdiğidir güya.

          Peki, Mushaf-ı Reş kitapta yaratılış hadisesi nasıl anlatılmakta?  Hiç kuşkusuz Kitabül Cilve adlı kitapta yazılanlardan farklı bir yaratılış hadisesi ortaya konulup kitapta geçen ifadelere göre; güya Allah yaratılışın başlangıcında beyaz bir inci halk edip Enfer adlı kendi yarattığı bir kuşun üstüne koyup 40 bin yıl onun üzerinde istiva ettiğidir.  Sonra ilk olarak Pazar gününü halk edip bugüne has 7 meleğin en büyüğü olan Azrail’i (muhtemelen Cebrail)  yarattı.  Ki, bu Melek Tavus’tur.  Pazartesi günü Melek Derdail’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Hasan’dır. Salı günü Melek İsrafil’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü Melek Mikail’i halk etti. Ki;  bu halk edilen Ebû Bekir’dir, Perşembe günü Melek Cebrail’i (muhtemelen Azrail) halk etti. Ki; bu halk edilen Seccacüddin’dir. Cuma günü Şemnali halk etti. Ki; bu halk edilen Nâsuriddin’dir. Cumartesi günü Melek Nurail’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Fahreddin’dir. Allah 7 yıl beklemenin akabinde Melek Tavus’u yarattığı tüm meleklerin başı yaptı. Sonrasında Allah yedi kat göğü, yeri,  güneşi ve ayı halk edip bu halk ettiklerini hırkasının yakasına koyunca o an melekler inciden çıkıverdi. Allah inciye öyle bir gür seda ile seslendi ki, inci bu gür seda sesten adeta titreyip dört parçaya ayrılıverdi.  Derken bu inciden akarsular, denizler teşekkül edip dünya yuvarlak oluverir. Ve Allah o esnada Cebrail’i bir kuş şeklinde halk edip salıverince o da incinin parçalarından güneş, ay, yıldızlar, bitkiler ve arşı yaratıverdi. Allah’ta bir gemi halk ederek içinde bin yıl seyahat etti. Sonra gelip Lâleş’e istiva etti.

        Peki ya, Yezidilîk akımında tenasüh oruç, zekât, helal haram, velayet ve bayramlara bakışları hangi ilkeler doğrultusunda ilerliyor derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

          -Yezidilîk akımında tenasühü, yani bugünkü ifadeyle reenkarnasyonu inkâr etmezler, yani ölen bir kimse iyiliğine ve kötülüğüne göre muameleye tabii tutulup iyilerden biriyse başka bir insana, kötülerden biriyse cezasını çekmek üzere domuz, eşek, köpek gibi hayvan türlerinin suretine bürünür. Büründüğü hayvanların cesetlerinde bir müddet cezasını çekip arındıktan sonra iyi insan suretine bürünür. Bu bir anlamda kötüler için cehennem bu dünyada çeşitli hayvan bedenlerinde ceza çekmek olurken,  iyiler için Cennet ise semada bir yere uçma olarak mükâfatlandırma manasınadır.

        -Yezidilîk akımında oruç havas ehli ve avam olarak tasnif edilip, burada havastan maksat Yezidi din âlimleri olup havastan kasıt ise Yezidi halkın geneli avam manasınadır. Dolayısıyla din âlimlerine özel kılınan oruçtan maksat 20 günü Aralıkta, 20 günü Temmuzda, 3 günü Lâleş’te Şeyh Adî türbesinde, 80 güne tamamlanmak üzere tutulan oruç ise türbe ziyareti dönüşü tutulan oruçtur.  Avam için tasnif edilen oruçtan maksat ise Yezidilerin genelini Aralık ayının başından itibaren tutması gereken üç günlük oruçtur.

        -Yezidilîkte zekât müritlerin alın teriyle elde ettikleri gelirlerinin %10’unun şeyhlere, %5’ini pirlere, %2,5’ini kendilerini es fakir olarak addeden o günkü şartlarda toplumun aydın gözüyle baktıkları aydın kesime verilmesidir.

       -Yezidilîkte bitkilerden marul, bakla ve lahana,  hayvanlardan ise balık, geyik ve horoz eti türünden gıdalardan yemek haramdır. Hele ki hayvanattan Melek Tavus’un sembolü gözüyle baktıkları horozun yenilmesine asla müsaade edilmez. Hakeza giysi olarak da koyu mavi renkte elbise giymek, helaya girmek ve hamamda banyo yapmakta haramdır. Ayrıca bir insanın ağzından çıkması muhtemel  “şeytan ve mel'un” türü ibarelerinin telaffuz edilmesine asla müsaade edilmez.

       -Yezidilîkte Melek Tavus’un yeryüzüne inip idaresi altına aldığı yönünde inandıkları Nisan ayının ilk Çarşamba gününden ay sonuna kadar devam eden günler bayram olarak yâd edilir. Hakeza 28 Eylül ila 3 Ekim arası günlerde günahlarının affedileceklerine inandıkları Cemai Bayramını, Yezid b. Muaviye’nin doğduğu günün anısına kutlanan Yezid Bayramını, hem Şeyh Adî’nin 3 Ağustosta tuttuğu oruca binaen kutlanan Şeyh Adî Bayramını hem de doğum gününün anısına kutlanan Bülende Bayramını yâd etmeyi de ihmal etmezler.

        -Yezidilîkte hiyerarşik yapılanma müritler ve ruhanilerden üzerine kurulu olup bu yapılanma içerisinde müritler genellikle çiftçilikle uğraşan kesimi oluştururken, ruhani kesimi de dini ve dünyevi yönden en üst seviyede ki erkân gözüyle bakılan Mirler denen Emirler,  Şeyhler, Pirler,  Fakirler, Kavallar ve Köçekleri oluşturur.

           Vesselam.

         https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/yezidiler-7814.html

7 Ekim 2025 Salı

SELİM GÜRBÜZER ANKARA'DA BAŞBURT TANITIM GÜNLERİ



Enpolitik köşe yazarlarımızdan Selim Gürbüzer 22. Ankara Kitap Fuarı'nda kitaplarını okurlarıyla buluşturacak. Selim Gürbüzer'in kitap İmza günü 04 Ekim Cumartesi günü ATO Congresium Türkiye Yazarlar Birliği standında gerçekleşecek.

Yazmış olduğu makaleler ve bilimsel denemeleriyle dikkatleri çeken ve güçlü bir okuyucu kitlesine Enpolitik köşe yazarlarımızdan Selim Gürbüzer şu ana kadar Enpolitik Haber sitemizde yayınlanan tüm makalelerini beş ana başlık altında toplayarak kitaplaştırdı. Gürbüzer'in okurlarıyla buluşacağı kitap imza günü 04 EKİM Cumartesi günü ATO Congresium Türkiye Yazarlar Birliği standında gerçekleşecek. Ayrıca Yazarımız Ankara'da Bayburt Tanıtım Günleri 16- 17-18-19 Ekim'de Ankara'da Başkent Millet Bahçesi Fuar Alanı Kazım Karabekir Caddesi Altındağ/ANKARA adresinde okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayacaktır.

Kitap Tanıtım ve imza günüyle ilgili düşünce dile getiren Yazar Selim Gürbüzer şunları söyledi; "KDY yayınlarından yayınlanan kitaplarımı 22. Ankara Kitap Fuarı'nda ve Ankara'da Bayburt Tanıtım günlerinde okuyucularımla buluşturacak olmaktan hem mutluluk duyuyorum hem de bunun tatlı bir heyecanını yaşıyorum. Bu vesileyle tüm Ankaralıları ve kitapseverleri kitaplarımla buluşmaya davet ediyorum.
https://www.enpolitik.com/haber/yazarimiz_selim_gurbuzer_okurlariyla_22_ankara_kitap_fuarinda_bulusuyor-352577.html

20 Mayıs 2025 Salı


 EVET, EVRİMCİLER İÇİN BİR HAYALİM VAR-9

MAYMUN ATA HAYALİ
SELİM GÜRBÜZER
Bir hayalim var;
İşte daha ne diyelim bu ve buna benzer sorular eşliğinde günümüz insanından hiçte farkı olmayan homo (insan) sınıfına dâhil tüm üyelerin (ırkların), kendilerine adamlık taslayan evrimcilerin Hasan Sağındık’ın seslendirdiği aşağıdaki klipi şu şekilde uyarlayarak koro halinde yüzlerine karşı söylemelerini hayal ediyorum:
ADAMLAR (Maymun adamlar)
Müzik: Hasan Sağındık
Yorum: Selim Gürbüzer
(adamlar-“adamlar”_1998)
Maymun adamlar bilirim sönük
Maymun adamlar bilirim çürük
Maymun adamlar bilirim rozetleri
Yüreklerinden büyük
Maymun adamlar bilirim yamuk
Maymun adamlar bilirim maskara
Maymun adamlar bilirim ki elleri
Eldivenlerinden kara
Ah Darwin Ah! bu ayaklar nasıl ayak
Hadi yorgana sığdı diyelim mezara nasıl sığacak
“İçi boş bir evrim masalları
Binaenaleyh okullarımızda çocukların
Başında habire boza pişirdik
Fosilleri ortaya çıkarmak farz değildir
Nitekim hayali maymun atası resimler yapmak lazım
İnsanlık, vicdan, insan hakları boş ver ağam boş ver bunları
Çağdaşlığın ölçüsü maymun olmak yani
Bol maymunlu programlar
Maymundan da aşağı sözde bilim adamları
Tükür ağam tükür. Sözde bilim dünyasında bütün soytarılar”
Maymun adamlar bilirim coşkun
Maymun adamlar bilirim durgun
Maymun adamlar bilirim adları
Boylarından uzun
Maymun adamlar bilirim iri
Maymun adamlar bilirim ufak
Maymun adamlar bilirim ki
Sözleri eserlerinden parlak
Ah Darwin Ah şakirtler!
Bu ayaklar nasıl ayak
Yorgana sığdı diyelim mezara nasıl sığacak
“Oportünist ve pragmatist yaklaşımlar
Ali babanın çiftliğine dönen maymun yaratıkları
Maymun çiftliğin malı deniz, yemeyen…
Cici maymun, tombul maymun, seni yerim maymun
Benim maymununum işini bilir
Önce öv sonra maymununu maymunluktan çıkar
Ve gümlet
Gerçek bilime rot balans ayarı,
Darwin geldi ey öğrenciler
Bu yapılan sapına kadar bilimi katletmek,
Bırakın ağam bu ayakları
Bırakın insan insanlığıyla övünsün
Maymunda maymunluğuyla kalsın…
Nitekim Yüce Allah (c.c); “Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır” (Araf, 179) diye beyan buyurmakla tüm hakikati ortaya koymakta zaten.