8 Şubat 2017 Çarşamba

DÜNDEN BUGÜNE İRAN



DÜNDEN BUGÜNE İRAN

SELİM  GÜRBÜZER


            İran devrimi Şah’ı devirmekten daha ziyade dini hüviyette olması çok dikkat çeker. Nasıl dikkat çekmesin ki, tarihler 1979 yılını gösterdiğinde şu alışık olduğumuz ihtilallardan farklı olarak bir anda ruhaniyet kılıfı giydirilmiş Humeyni devrimiyle taşıverdik. Dikkat edin tanışıverdik dedik, çünkü bu ihtilalin farkı gizeminde gizliydi.  Neyse ki gelinen nokta itibarıyla İran Devriminin birtakım İslami gruplar üzerinde ki gizemli etkisi azalmış gözüküyor. Geriye sadece işin bir demagoji faslı, birde Terörist Başı FETÖ’nün 15 Temmuz Darbesi girişimiyle tıpkı Humeyni gibi bulunduğu yerden, yani Pensilvanya’dan ruhani lider ya da kainat imamı olarak döneceği avuntusu kalır. Yine ayrıca öteden beri alışık olduğumuz zamanlarda ne zaman ki ülkemizde ikide bir irtica yaygarası koparılmaya kalkışılır bir bakmışsın İran dosyası laikçi çevrelerce seslendirilen bir propaganda malzeme olarak açılıverir.  Malum çevrelerin canına minnet,  dine duyarlı insanları potansiyel tehlike göstermenin en kestirme yolu zaten.  Oysa malum çevrelere bu dosya malzeme olmanın ötesinde hiç bir işe yaramamaktadır.
          Her neyse gelelim asıl mevzuumuza. Şah Rıza Pehlevi’nin modernleşmeye yönelik politikalarına baktığımızda hiç kuşkusuz ‘yiğidi öldür hakkını yeme’ babından tarihe kayda değer icraatlar olarak geçer. Ama ne var ki, Şah’ın halkın taleplerine karşı kayıtsız kalışı,  demokratik yolları tıkama gibi baskıcı uygulamaları tüm yaptığı kayda değer faaliyetlerini gölgede bırakmaya yetmiştir. Oysa antidemokratik uygulamalar bir yere kadardır,  nereye kadar sürdürülebilirdi ki. Nitekim Şah, kitlelerin talepleri karşısında kulağını tıkadıkça tepkilerde o derece misli artış kaydetmekteydi, arttıkça da bir noktadan sonra geri adım atmak zorunda kalacaktır. Ancak bu geri adım hürriyetin ucunu gösterecek türden uygulamalar olarak kendini gösterdiğinden,  mesela Şah’ın parlamenter sisteme bizatihi izin verir pozisyon alması pekte inandırıcı bulunmaz. İşte bu tür pozisyon alışlar kitleler tarafından bilhassa yönetime öfke duyan kalabalıkların gazını almaya yönelik hamle olarak algılanır. Hatta kitlelerin ağzına sus payı, ya da bir parmak bal çalmak veya duygu sömürüsü cinsten karşılık bulup Şah’ın yıkılabileceği fikri akıllara düşürüverir. Zaten akla düşüverince de bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, bir yandan Meşrutiyetçiler, bir yandan da Komünist Tudehçi’lerin Şah’a karşı dirençleri daha da kavileşir. Ancak bu kavileşenler arasında asıl ön plana çıkacak olan gurup hiç kuşkusuz mollalar olacaktır. Öyle ki, Fars ve Aramı kültürüne has yarı-tanrı inancın molla kült üzerinde etkisini gösterip 12 İmam’ı temsil ettiğine inanılan Humeyni’yi devrim lideri olarak sahne aldırır.  Derken bu noktadan sonra Humeyni hüccet, Humeyni devrim muhafızı masum imam olarak baş tacı edilir. Zaten aksini iddia etmek küffarlıkla cezalandırılmana yetecektir. Çünkü Şia akımı, yarı tanrı kült geleneğinden beslenip insana ulûhiyet gömleği giydirme üzerine kurulu bir inançtır. Nitekim mollalara atfen söylenilen  'İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam önderi’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’  gibi methiyeler Şia inancın gereği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla isteseler de bu inançtan vazgeçemezler. Dedik ya,  bu düşüncenin İslam öncesi Güney Arabistan’da yer alan insanüstü liderlik kültüyle köklü bağı vardır. Düşünsenize kökü derinlerde olan bu sapkın kör inanış çağımızda bile meydan okuma şovuna dönüşecek noktaya gelmiş durumda.  Zaten Humeyni'yi kitleler nezdinde popüler kılan da eski Arami-Fars yarı-tanrı kült geleneğinin İslam'a uyarlanıp İmamları Allah tayin ettiği akidesinden başka bir şey değil elbet. Tıpkı bu Hıristiyanların Hz. İsa’ya ulûhiyet isnad ettikleri durum gibidir. Oysa Sünni ekolde bırakın ulemayı, Peygamberler bile Allah’a gidilen yolda elçi konumunda vasıtadır, asla gaye değildir. Yani, Sünni ekolün fıkhı penceresinde ulema ne ruhban konusu ne de akaid. Tartışmasız hukuk adamı olarak kabul görür. Örnek mi? İşte Osmanlı’da Şeyhü'l İslam makamı bunun en bariz göstergesi. Ki, bu makam tıpkı bugünkü anayasal mahkemesinin görev alanı kapsamına giren kanunların hukuka uygun olup olmadığını üstlenmiş pozisyona sahipliği söz konusudur.  Peki ya siyaset makamı? Bizim siyasetimiz belli, ilmi siyasettir elbet, asla din adamlarından oluşmuş makam değildir hanedanın kontrolünde devam eden makamdır. İşte görüyorsunuz Şia’da mollalara ruhani gözüyle bakıldığı içindir Humeyni liderliğinde siyasi makam akaid konusu olabiliyor. Tabii mollalara Ayetullah veya Allah’ın Hücceti (Allah’ın delil), yetmedi doğuştan masum ve günah işlemez gözüyle bakılırsa olacağı buydu.  Kelimenin tam anlamıyla bu had hududu aşıp mollalar ulûhiyet isnad etmek demektir. .
          Tarihten hiç mi ders alınmaz,  tarihte Haricilerin bilinçsiz mesnetsiz çıkışları Müslüman âlemine pahalıya mal olmuştur. Düşünsenize Müslüman âlemini kana bulan bir avuç Harici güruhu Kur'an'da geçen ayetleri kendi kafalarına göre yorumlayıp kendi dışında kesimleri kâfirlikle suçlayabilmişlerdir. Maalesef Haricilik başsızlık ve kabile asabiyetine dayanarak Müslümanlar arasında kan döküp tarihin harabelerine gömülürken,   Şia ise eski Fars-Arami insanüstü kültün bir yansıması olarak sahne alacaktır. Ne diyelim al birini vur ötekine, illa aralarında fark aranacaksa, birinde başsızlık, diğerinde otoriter liderlik esastır. Bu yüzden İran’da fırtınadan önce sessizlik diyebileceğimiz sosyal patlamaların varacağı nokta otoriter rejimle buluşmak olacaktır. Derken sosyal patlamaların doğurduğu şartlar kitleleri Humeyni etrafında toplanmasını beraberinde getirecektir.  
            Evet,  1979 yılı İran için yeni bir milattır. Bu yıla kadar İran, ortalıkta pek gözükmez bir konumda bir ülke görünümü verirken bu yeni milatla birlikte biranda küresel güçlerin odağı ülke konuma bürünebilmiştir. Üstelik sadece odak olarak dünya gündemine girmez,  bu arada nükleer santral çalışmalarına da hız verdiğinde Amerika’nın sinir uçlarıyla oynayacak muhatap ülke haline gelir de. Belli ki;  İran Sam amcanın başka işlerle meşgul olduğu boşluk anından istifade epey mesafe kat etmiş gözüküyor. Aristoteles diyor ya  ‘Tabiat boşluk sevmez’ diye, işte başka işlerle meşgul olmak bu ya,  İran’ın da canına minnet küresel güçler başka işlerle uğraşa dursun kendine zaman kazanaraktan devrimin temellerini git gide güçlendirmiş oluyordu. Zaten güçlendiği ayyuka çıkınca da uluslararası haber ajanslarında nükleer santraller meselesi bir anda ‘bir bardak suda fırtınalar koparılacak’ konu olur da. Bun da temel amaç İran’ı hizaya getirip gidişatı durdurmaktır.  Fakat ne var ki, At Üsküdar’ı çoktan geçmişti, şöyle olan biten baktıklarında işlerinin hiçte kolay olmadığını fark edeceklerdir. Öyle ya,  karşılarında bu kez kolay yutulur cinsten ne Afganistan, ne de Irak vardı, Şah’ı devirip süper güçlere kafa tutan İran var artık. Dolayısıyla İran deyip geçmemek gerekir, düşünsenize 600 yıl hükümran olmuş Osmanlı’yı bile uzun seneler uğraştırmış bir devlettir.  Aslında batı da biliyor İran’ın öyle kolay yenilir yutulur lokma olmadığını, çetin ceviz olduğu muhakkak.  Kaldı ki İran’ın bu denli boyundan büyük ülkelere kafa tutmasının arka planında yatan unsur sahip olduğu nükleer enerjik santraller ve askeri alanda epey yol kat etmesinden kaynaklanan kendine has deli saçması güven duygusudur.  Baksanıza Oğul Bush İran’ın bu deli saçması hodri meydan okuması karşısında öyle bir zor durumda ki, İran’ın nükleer arayışından vazgeçmesi için gerekirse rüşvet vermeye razı bir izlenim içerisine girebiliyor. Anlaşılan İran’ın küresel güçler arasında ki pazarlıklarda ciddi bir rol üstlenmişliği ABD’yi tedirgin etmiş gözüküyor. Tabii bunu zamanında düşünecekti, bir ara Afganistan ve Saddam’la meşgul olayım derken İran’ın manevra alanı kazanmasına yol açmışsın. Hatta ABD sayesinde Afganistan ve Irak’ın hedef tahtası olmaktan da kurtulmuştur. Ne diyelim bir taşta iki kuş vurmak buna derler,  besbelli ki Amerika’nın her iki ülkeyle uğraşması en çok İran’ın işine yaramıştır, en azından bu zaman diliminde toparlanma fırsatı bulmuştur. Zaten bugün ABD’ye kafa tutabiliyorsa bu toparlanmanın neticesidir. Tabii bu arada küresel güçlerin kendi aralarında ki çıkar ilişkilerinden kaynaklanan gizliden gizliye üstü örtük çatışmaları da göz ardı etmemek icap eder. Zira çıkar ilişkilerinin aynı ortak paydada örtüşmemesi İran’ı bu hesap denkleminde avantajlı konuma getirmiştir. Hal vaziyet böyle olunca da küresel güçlerin Orta Asya'ya yönelik pek çok projeleri fiyaskoyla neticelenmiş. Düşünsenize bir zamanlar dünyanın tek jandarması benim diye övünen ABD yerine Kırgızistan ve Özbekistan’da arzu ettiği kontrolü sağlayamamış biçare ABD var artık karşımızda.  O kadar biçare olduğu net açık ki,  Rusya, Çin,  Hindistan ve Kazakistan Şanghay işbirliği çerçevesinde büyük enerji projelerine imza atmak üzere İran davet edilebiliyor,  hatta yetmedi Pakistan ve Moğolistan’ın katılımıyla birlikte bu bir anlamda ABD devre dışı bırakmak demektir. Kuşkusuz bu sıradan yenilir yutulur hamle sayılmaz,  İran’a kendi sınırlarının dışında alan açan bir gelişmedir elbet.  Kaldı ki, dünyanın bu gün en büyük doğal gaz üreticisi Rusya olup ikinci sırada İran’ın yer alması önemli bir husustur. Ayrıca Irak’taki Şii çoğunluğun üzerindeki İran’ın nüfuzunu da hesaba kattığımız da Washington’un işinin hiçte kolay olmadığı net bir şekilde ortaya çıkar. Öyle görünüyor ki; Sam amca bu gelişmeler karşısında ister adına Büyük Orta Doğu Projesi desin, isterse arınma desin bunlarla kalmayıp yeni proje üretmek için epey daha mesai harcamak zorunda kalacak.         
          Amerika proje ürete dursun,  çiçeği burnunda şu meşhur Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dönemini bir hatırlayın, daha işbaşına gelir gelmez ülkesini nükleer kulüp ilan etmesi ortalığı fena halde kızıştırmaya yetmişti. Neyse ki diplomasi trafiğinin yoğunlaştığı hengâme de İngiltere, Almanya ve Fransa ikna turları devreye girmesiyle birlikte İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini askıya alma konusunda Saadapat çerçevesinde taraflar belli noktalarda anlaşma sağlayabilmiştir. Ancak İran’ın bu buluşmada beyan ettiği nükleer çalışmalarını askıya aldığına dair deklaresi yeterli bulunmaz. Bunun üzerine nükleer programını  (nükleer araştırma çalışmaları) durdurma yönünde karar alması gerektiği bildirilir. Tabii bu bildiri İran’ı çileden çıkarıp 3 ağustos 2005’te Isfahanda UCF tesislerini faaliyete geçireceklerini açıklamasıyla karşılık bulacaktır.  Fakat bu sert açıklama Paris anlaşmasının ihlali olarak değerlendirilip İran bu hususta BM Güvenlik Konseyi kartıyla uyarılır. Aslında bu uyarı bir anlamda aba altında sopa göstermek türünden bir tehditti. Nasıl tehditse,  ortada bir fiili müdahaleyi göze alacak herhangi ülke yoktu. Dolayısıyla BM Güvenlik konseyine nükleer mesele taşınsa ne, taşınmasa ne, kriz miriz bahane, bikere İran’ın tüm ülkelere ortak yatırım teklifinde bulunarak göz kırpması bir sır değil elbet.  Hatta Türkiye her ne kadar nükleer reaktör tesis kurma hususunda yönünü batıya çevirmiş gözükse de, geleceği açısından nükleer yakıt çevrim teknoloji konusunda İran’a göz kırpıp dirsek teması içerisinde bulunma ihtiyacını hisseder. Çünkü Tahran’ın elindeki kozlar Washington’dan daha güçlü gözüküyordu.  Derken İran elinde tuttuğu kartlar sayesinde uluslararası pazarlık arenada kendini popüler duruma getiriyordu.
        Tarihe şöyle bir göz attığımızda İslam öncesi üç kıtada hâkim iki devletten biri Sasaniler, diğeri Bizanslılar olduğu görülür.  Malum, Türkler sonradan bu halkaya dâhil olduğunda daha çok Bizans coğrafyası sınırlarının kapsam alanında yerini alarak etkisini gösterecektir. İran ise Sasanilerin hüküm sürdüğü alanlarda yer alarak adından söz ettirecektir. Bu arada Türklerin Fars dünyasıyla ilişkisi yeni değil elbet, ta İslam öncesine dayanır. Nitekim bu ilişki Hun’larla başlamıştır. Öyle ki, bu ilişki ipek yolunu ele geçirmek maksatlı olarak Göktürkler dönemine kadar sürmüştür. Göktürkler önce Sasani’lerle ipek yolu işbirliğine girmiş, sonrasında bu işbirliğinin paylaşımı konusunda anlaşmazlık çıkınca bu kez yollarını ayırıp Bizanslılarla işbirliğine gidilecektir. Hatta Göktürkler bunla da kalmaz Sasanileri yıpratacak hesaplar içerisine girer. Bu hesap tutar da. Şu da var ki; güçten takatten düşen Acem dünyası ileri ki dönemlerde İslam ordularının fethine maruz kaldıklarında bu vesilesiyle Müslüman olmalarını beraberinde getirecektir.  Farslılar Müslüman olur da Türkler olmaz mı? Hem de Farslıların vesilesiyle Müslüman oluruz.  Ki, Müslüman olduğumuz o yıllarda Farslılar başlangıçta Sünni ekol üzereydiler,  ama ne var ki ileri ki dönemlerde bir yandan Safevi Devletinin bir yandan da Türklerin tarihi süreç içerisinde bir takım yanlış uygulamalarının etkisiyle olsa gerek Şiileşmelerini beraberinde getirecektir.  
          Evet, Türkler Müslüman olmaya görsün, Emevi ve Abbasilerden sonra İslam’ın bayraktarlığını Türk’ler üstlenecektir. Nitekim Tuğrul Bey’in Dandanakan zaferiyle hâkimiyetimiz güçlenir de.  Bu arada Tuğrul Bey bürokrasisini Acemlerle donatmayı da ihmal etmez. Tabii hal vaziyet böyle olunca Nizamülmülk resmi yazışmaları Farsça yapınca Farsça resmi dilimiz olur. Farsçanın halka sirayeti ise malum kısmen dergâhlarda okunan Mesnevi öğretisiyle gerçekleşir. Yinede halk arasında ağırlıklı olarak Türkçe konuşulur. Peki ya Hakanlarımız? Malum, Hakanlarımızın ‘Keykubad’, ‘Keyhüsrev’, ‘Keykavus’ gibi unvanları kullanmaları Fars kültürüyle iç içe olduğumuzun göstermeye yetiyor.  Ancak Selçuklu döneminde bu iç içe ilişkilerimiz Osmanlı döneminde yerini sancılı bir sürece terk edecektir. Nitekim bu sancı Timur’un Yıldırım Bayezid'i mağlup edip savaş esirlerini Erdebil’e götürdüğünde gün yüzüne çıkacaktır. Bu arada Timur savaş esirlerini Erdebil Şeyhi Ali’ye teslim edecektir. İlginçtir teslim edilen Türkmen dervişler ilk önceleri Kasr-ı Arifan'ın fakr ve kalender meşrebi üzere halka olurlarken, sonrasında Erdebil Şeyhinin etkisiyle bu dini yaşantılarını zevk-i ruhaniye hale dönüştürdüklerinde kendilerini bir anda cem halkasının ortasında bulacaklardır.  Oysa Erdebil Şeyhi Ali’nin asıl derdi zevk-i ruhaniye aşkıyla oturduğu şeyhlik postunda kalmak değildir,  asıl derdi şeyhlikten Şahlığa geçmektir. Ama ömrü yetmeyecektir bu kez şeyhlik postuna Cüneyd oturacaktır. Keza Şeyh Cüneyd’de tıpkı Şeyh Ali gibi gözü şahlıktadır, ama o’nun bu niyetini İran hükümdarı Cihan Bey sezdiğinde tez elden gereğini yapıp soluğu Anadolu’da alır. Tabii buralarda da boş durmayacaktır,  kök salar da.  Nasıl kök salmasın ki, ilerisinde kendi sulbünden Şah İsmail dünyaya gelecektir. Bu demektir ki bu yol oğlu Şeyh Haydar’a devr olduktan sonra torunu İsmail’e geçtiğinde bir zamanlar hayal olan Şahlık davası gerçeğin ta kendisi olur da.  Nitekim Şeyh İsmail on üç yaşına ayak bastığında İran’da hatırı sayılırda güç sayılan Akkoyunlu Türk Devletini mağlup ederek Safevi Devletini kuracaktır. Böylece dedelerinin gerçekleştiremediği Şeyhlikten Şahlığa geçmeyi başaran lider olur. O artık bundan böyle Şeyh İsmail değil, Şah İsmail olarak adından söz ettirecektir.
         Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safeviler İran coğrafyasında Türk devletleri olarak sahne almışlardır.  Malum bunlar arasında sadece Safeviler Osmanlı’yı uğraştırmıştır. Bu uğraştırma daha çok mezhebi ve siyasi refleks kaynaklı uğraştırmadır. Düşünsenize Şah İsmail Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devletini Şiiliğe tebdil eyleyip mezhebine resmiyetlik kazandırır da. Tabi bu durum Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmaz. Beyazıt Han ilk etapta meseleye savaş yoluyla halletmeye pek niyetli gözükmez. Ama Yavuz Sultan Selim böyle düşünmez,  tâ Şehzadelik zamanında Trabzon valisi iken bir an evvel tahta geçtiğinde hadlerini bildirmek sevdasındadır. Nitekim şehzadelikten hükümdarlığa geçtiğinde, yani tarihler 1514’ü gösterdiğinde Çaldıranda Şah İsmail’  hezimete uğratarak kendince haddini bildirmiş olur.   Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı büyük yara alır. Hatta Çaldıran zaferiyle birlikte İran’la olan sınırlarımız çizilir de.  
         Evet, sınırlarımız çizelir çizilmesine de ancak belirlenen sınırların Anadolu yakasında kalan Türkmen dervişler, zaman içerisinde sınırın diğer yakasında kalan karındaşlarına iyi gözle bakmayacaklardır.  Güya Sünni karındaşlarının Ehl-i Beyt’e sıcak bakmadığı zannına kapılaraktan medreselerden uzak bir hayat yaşayacaklardır. Tabii hal vaziyet böyle olunca kitabi bilgilerden yoksunluk onları kulaktan dolma bilgiye dayalı bir sözlü cemevi kültüre dayalı,  yani alevi meşrep geleneğini esas alan sazlı sözlü bir yapıya dönüşecektir. Hiç kuşkusuz bunda Şah İsmail’in kendi mezheb ve meşrebiyle meşgul olmak yerine ‘Dünyanın hükümdarı benim’ iddiasına soyunmasının çok büyük payı vardır. Zaten kendi meşreb kabında dursaydı Osmanlı hiçbir şekilde Şah İsmail’in varlığından rahatsızlık duymayacaktı. Hem niye rahatsızlık duysun ki,  bikere Osmanlının Ehl-i Beyt’e olan muhabbeti tartışılmaz da. Ki, Osmanlıda o gül neslinin Seyyid Reislerinin önünde diz çöküp kılıç kuşanan padişahlarımız olduğu gibi onların hayır dualarını almak için yarışan padişahlarımızda vardı. İcabında bu da yetmez Peygamber nesline hürmeten Ehli Beyt’e hazineden maaş bağlayan Devlet-i Aliye’miz söz konusudur.   Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da en saf veya en duru İslam’a hizmet etmek esastır.  Ne zaman ki o hizmetkârlık bilincimizi yitiriverdik birde baktık ki insanlığın en son şahit olduğu o saf ve duru medeniyetin altında yeller esip Osmanlı’nın yıkılışına şahit olduk.   
            Dünden bugüne geldiğimiz noktada şuan İranlılarla aramızda her ne kadar mezhep farklılığımız olsa da şurası muhakkak tarihi süreç içerisinde kültür yönünden hem almışız hem de vermişliğimiz söz konusu. Yani kültürel harçlarımız iç içe kaynaşmış durumda,  bu yüzden onlar bize aşina, biz onlara. Bakın İran halkı evlerin bacalarında antenlerini Türkiye’ye doğru çevirip programlarımızı büyük bir iştiyakla izlemekteler. Asla bizi ayrı gayrı görmüyorlar, kendilerine çok yakın buluyorlar. Nasıl yakın bulmasınlar ki,  Muhammed Kirman'ı gibi daha nice Acem âlimler 1071 Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu’ya yerleşip kültür kodlarımızla bütünleşmişler.  Üstelik gönlümüze ruhumuza ışık saçarak hemhal olmuşuz da.  İşte Siirt’te Ulu Cami’yi yaptıran Şeyh Muhammed Isfahanı bunun en bariz misali. Madem öyle Kasr-ı Arifan ve Horasan’a konuk olan nice Acem gönül sultanlarını ne kadar yâd etsek azdır. İyi ki de Acem diyarlarından gelip bizi kendilerine bend etmişler, Onlar olmasa kim bilir halimiz nice olurdu.  
           Evet,  o kadar iç içeyiz ki,  'vuzuh' demez Farsça abdest deriz. Yine biz Türkler Arapça salât yerine Kisra’nın perestiş veya Pehlevicesinde eğilme manasına gelen namaz deriz hep. Tabii bitmedi dahası var, mesela Nebi demeyiz, Farsça peyam tabirinden neşet bulan elçi manasına gelen Peygamber deriz. Ne diyelim, işte görüyorsunuz Fars kültürüne yabancı olmadığımız besbelli. Kaldı ki, padişahlarımız Farsça konuşmaktan imtina etmemişler, biz o ecdadın torunları olarak kullansak ne kaybederiz ki.  Nitekim Yavuz iki bin beyitten oluşan Farsça divan yazmış bile,  hatta bunla da kalmamış Çaldıran savaşından sonra birçok İranlı yazar ve şairi İstanbul’a getirtip onurlandırmış da.
          Peki ya Şah İsmail? İlginçtir Şah İsmail de Türkçe divan yazmıştır. Ne diyelim Şah İsmail ve Yavuz görünürde karşıt iki rakip olarak görünseler de şu bir gerçek tarihçileri bile hayrete düşürecek derecede hiçbir surette kültür alışverişinden endişe duymayan tavır sergilemişlerdir.  Yani, her ikisi lider de kültür alışverişini zenginlik telakki eden bir ortak mizaca sahipler.
           Kanuni Sultan Süleyman tahta oturduğunda Yavuz Sultan Selim’den farklı olarak sert siyaset gütme yerine yumuşak bir siyaset izlemeyi yeğler. Ancak bu yumuşaklık maksadından saptırılınca Irakeyn seferi kaçınılmaz hal alıp Bağdat’ın fethi vuku bulur ve akabinde Amasya anlaşması imzalanır da.
           Tarihin sayfalarını şöyle çevirdiğimizde III. Murat döneminde tarafların birbirini karşılıklı suçlayaraktan Amasya anlaşmasının ihlal edildiğine tanık oluruz. Tabii Sokullu bu karşılıklı kısır çekişmenin ortaya koyduğu zararı Sultan Murad’ın İran’a açtığı savaşta fark edecektir. İyi ki de fark etmiş, bu sayede Padişaha Iranla meşgul olmanın Devleti Aliye’yi asıl hedefinden uzaklaştıracağını, dolayısıyla batıya fetihlerle açılmamızda akameti uğratıp ayak bağı olacağını beyan edecektir. Gerçektende IV. Murat dönemine gelindiğinde İran seferlerinin hazineye ne kadar yük getirdiği tüm çıplaklığıyla orta çıkınca Sokullu’nun uyarısı yerinde bir uyarı olduğu anlaşılır. Derken bu sayede Türk- İran ilişkileri Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla doğru rayına oturacaktır.
           Cumhuriyet’e geçişimizle birlikte Arap Devletlerine öteden beri o alışık olduğumuz önyargılı bakış ve yaklaşımlardan İran’da payına düşeni alacaktır.  Ancak, ilk yıllarda Faşist İtalyan’ın Orta doğuya tehdit eder hale gelmesi, İngilizlerin teşvikiyle İran’ın öncülüğünde Türkiye ve Irak üçlüsü Sadabad Paktı için bir araya gelindiğinde işin rengini biraz değiştirir sanki. Derken 1937’de Afganistan’ın katılımıyla saldırmazlık anlaşması sağlanır da.  Böylece Türk İran ilişkileri yeni bir boyut kazanır. Ancak tarihler 1979’ü gösterdiğinde Şah’ı devirmek suretiyle yeni oluşan yapıda Humeyni rejimi Türkiye cenahında hoş karşılanmayacaktır.  Buna rağmen bir takım mahfillerce Türkiye’de zaman zaman meydanlarda  “Mollalar İran'a” sloganları iç politikaya malzeme olarak kullanılır. Neyse ki 12 Eylül ve 28 Şubat’ın o üzerimize balyoz gibi inen o küllenin ortadan kalkmasıyla birlikte Humeyni’nin esamisinden eser kalmayacaktır.
           Velhasıl; gerek Türkiye gerekse İran tarih boyunca ilişkileri gelgit düzleminde seyredip ne kazanç ne de kaybeden taraf olmuşlar.  Bakalım gelecek yıllar ne gösterecek. Hiç kuşkusuz Mevla’m neylerse güzel eyler demek en güzeli.  Diyelim ki geleceğe umut var bakabilelim.

               Vesselam. 

5 Şubat 2017 Pazar

İMAN-İSLAM-İHSAN



                                                       İMAN-İSLAM-İHSAN                        

SELİM GÜRBÜZER


         Aydınlığa giden yolda bir takım engeller çıksa da Allahın izniyle kıyamete kadar hakikat yolunda çalışan Rabbani âlimler oldukça irşat faaliyetleri devam edeceği bir vaka.  Her ne kadar tasavvuf dairesine giren yeni talipliler bu yolun hakkını vermese de artık ahir zamanda yaşıyoruz, insanın içinden bu kadarına da can kurban diyesi geliyor. Öyle ki; Cüneyd-i Bağdâdî (k.s); “Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz” derken bu gerçeğe işaret etmiştir.
            Yüce Mevla’mız; “Takvaya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın (Maide 2), Hep beraber Allah’ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın” (Nur 31) diye beyan buyururken aydınlık sütunlarından basamak basamak ilerlememizi dilemektedir. Ayetlerden de anlaşıldığı üzere Dinimiz üç sütun üzerine inşa edilmiştir.  Malum,  bu üç sütun  ‘İman, İslam ve İhsan’  diye karşılık bulur.
             Allah için eda edilen ibadetlerin başında hiç kuşkusuz farz ameller gelir, sonra sünnet, en nihayet fazilet olarak tabir edilen nafile ameller takip eder. Tabii ki amel yapmak için öncelikle iman şarttır. Zaten iman olmadan amel ne işe yarar ki. Dolayısıyla imandan sonra namaz, namazdan sonra büyük günahlardan sakınma, derken adım adım diğer farzlar yerine getirilmeye çalışılıp, böylece karanlık dünyamızı aydınlatmış oluruz.
            İhsan haline erişebilmek için de elbette ki kalbi tezkiye (temizleme) edip güzel ahlak sahibi olmak gerekir. Ki; ilahi huzurda kabul gerçekleşsin. Ancak vuslata giden yolda mutlaka yolu bilenin tarifine ihtiyaç vardır, aksi takdirde hakikate giden yol kat edilemez.  Madem öyle, bir ışık feneri bulmak lazım gelir. Bu yüzden İmam-ı Rabbânî (k.s) ne mutlu muradı olan dememiş, ne mutlu murat mürşit bulana demiştir. Elbette ki arayan sonunda Mevla’sını bulacaktır. İşte bu gerçeklerden hareketle arifler ihsanı, yani tasavvufu; Allah’ı görür gibi ibadet etmek diye tarif etmişlerdir. Nitekim bu yolda sen görmesen de o görür duygusuyla Allah’ın ipine tutunmak esastır İhsan haline erişen insan aynı zamanda seyri sülük mertebelerini basamak basamak aşmış olacaktır. Bu sebeple Kuran’da sofi kavramı; veli, muttaki, muhsin sıddık, sadık vs. sıfatlarla zikredilir.  Gerçektende sofilik, Allah dostunu ziyaret eyleyerek eşiğine yüz sürmek, meclisine girmek, manevi atmosferi tatmak ve sonrasın da verilen reçeteleri uygulamakla hakikate varılır. Onun için tasavvuf kal değil, haldir denilmiştir. Allaha giden yolda elbette ki birçok yollar var ama bunlar arasında en kestirme yol marifetullah ilmidir. Yani Allah’ı tanıma ilmidir. Zaten  ‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ ilahi hükmü bunun teyidi.  Bu yüzden kalp ilmini ahlak ilmi diye tanımlayanlar da olmuştur. O halde sofilik hangi makamda olduğunun merakı değil, en güzel ahlaka erişmenin çabası dersek yeridir. Dahası tasavvufta güzel ahlak edinmek için vardır.
            Sofi ahrete hazırlık yolunda yalnız değildir, her daim önünde kılavuzu vardır. Bu yüzden bağlandığı mürşit sayesinde haramilere kolay kolay yem olmaz.  O halde, sakın ola ki Allah ile kul arasında kılavuz olur mu diye itiraz edenlerden olma. Şayet birileri bu sözü söylerken; ‘Ben peygamber, âlim, mürşid vs. gibilerini rehber tanımam’ manasında telaffuz ediyorsalar bu durum haddi aşmak olur ki; maazallah iddia sahibini tehlikeye sokup küfür bataklığına sürükleyebilir de. Yok, eğer bu sözle kişinin amacı; ‘Maksadım Allah, isteğim O’nun rızasını kazanmak’ anlamında ikrar edilmişse doğrudur, buna itirazımız olamaz. Kaldı ki kâmil rehberin çabası da bu yöndedir.
          Her türlü masivadan kurtulmak için hak yolda tıkaç olacak her ne varsa, ya da pusuya yatmış ehlisünnet dışı vahhabi, mezhepsiz, mealci gibi gruplardan uzak kalmakta fayda var. Şu bir gerçek bize gerçek manada yâr ve yardımcı olacak tek dost Peygamberimiz ve o’nun varisi hükmünde Rabbani âlimlerdir.  Allah Resulünün yolunu yol bilen âlimler, yaşayan sünnet olduklarından onların öncülüğünde her türlü şirk, nefs, riya, kibir veya haset gibi engellerden pekâlâ kurtulabiliriz. Belli ki söz konusu ilahi perdeler gönül dostlarının nazarlarıyla, gösterdiği reçeteleri uygulamakla aşılabiliyor.
         Mülk âleminden melekût âlemine, ilmel yakinden aynel yakine yolculuk şüphesiz kalp ve ruhla olmaktadır. Bu yüzden seyri sulük Allah’a yaklaşma noktasında kötülükten iyiliğe, gafletten zikre, katılaşmış kalpten huzura eren kalb-i selime geçişin adı olarak tarif edilir. Tabii bu arada rehber olmadan yolculuğun hüsranla biteceğini de unutmamalı.
         Kâmil Mürşitler takva yolunda hem imam,  hem de rehberdirler, onlar yetkisini halktan değil, Haktan alan gönül sultanlarıdır. Manevi halifelik vasfını kazananlar ancak kâmil insanlık vasfı taşıyanlara has bir meziyettir. Dolayısıyla kâmil insanla diğer kâfir ve fasık insan arasında kıyas yapmak bile doğru değildir. Çünkü her ikisi de insani bakımdan birbirine taban tabana zıt kişiliklerdir. Malum, birincisi Allahın dostluğunu kazanan, diğeri şeytanın dostluğuna râm olandır. Bu durumda nasıl kıyas edebiliriz ki. Hatta kâfir ve fasık özelliğe sahip insan sadece şeytana değil nefsine de köledir.  Mümin ise Allah’a abd (kul) olmakla tüm sahte mabutların karşısında adeta özgürlük meşalesidir.
          Zahiri ilim dışımızı, batıni ilim ise içimizi süsler. Bu nedenle İmam Malik; ‘Her iki ilmi (zahir ve batın)  öğrenen kimse gerçek bir müslüman olur’ (Aliyul’l Kari, Şerhu Ayni’l ilim) buyurur. İmam Şafi’de; Hem fakih, hem sufi ol, sakın birisiyle yetinme diyor. Dolayısıyla medrese zahiri ilimlerin öğretildiği bir üniversite, dergâhlarda batini ilimlerin tahsil edildiği zikir halkasıdır. Maalesef tarih boyunca bu iki müessese sanki birbirinin rakibiymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa zahir ve batin bir araya geldiğinde hakikat doğmuştur. Yani her ibadetin bir zahiri, birde batini yönü vardır. Mesela Namazda iftitah tekbiri farz olmakla beraber, aynı zamanda kılınan namazın riyadan uzak huşu içerisinde eda etmekte farzdır. Demek ki; namazın bile hem zahiri, hem de takva yönü vardır. O halde iç ve dış bir arada uyumluluk içerisinde bulunmalı ki; necat (kurtuluş) vuku bulsun. Allah Teâlâ; “Hiç şüphesiz nefsini günah kirlerinden temizleyen kurtuldu” (Şems 9) beyanıyla sadece helâl ve haramı bilmekle mükellef olmadığımızı,  kalbi temizlemek mecburiyetimizin de varlığına dikkat çekmektedir. Ayeti celilerden maksad; kazanılan ilmi Salih amele çevirmektir. Kalp ilmi, ya da batıni ilmin inkârı Yüce Allah’ın rahmetine kota koymak anlamına gelir ki, bu son derece tehlikelidir. Evet; ilmin sonu yoktur, bu böyle biline. Bakın Hallacı Mansur gibi bazı velilerde batıni haller görülmüş, hatta manevi sekr (sarhoş) halde iken onların dilinden zahiri ilme (şeriata) ters düşen bir takım sözler çıkmış olabiliyordu, ama onlar mazurdurlar. Çünkü bu konu bizi aşar, bu durum Allah’a havale edilir sadece. Zaten sürekli manevi sarhoşluk içinde yüzen veliler halkı irşat edemezler. Dolayısıyla haklarında hüsnü zanda bulunmak en doğrusu.. Üstelik Hak âşıklarının cezbeleri gizlidir, ilahi aşkları sinelerinde saklıdır, amel ve ibadet halleri ise süreklidir. 
           Bir başka meselede zahiri inkâr edip, batin halin dışında her şey batıldır iddiasında bulunanlardır. Genellikle bu tipler; ‘Kalbim temiz olsun gerisi boş’  deyip namazı bile boşlamışlardır. Oysa şeriat zahire bakar, kalbin durumunu ancak Allah bilir. Asr-ı Saadette hayat tarzı zühd üzerine kuruluydu, yani bildiği ile amel ediliyordu. Bu yüzden sahabede kalp hastalığı pek yoktu. Asr-ı saadet devrinden uzaklaştıkça bu alanda kalbe ait ameller hassasiyetini yitirip büyük bir boşluk doğmuştur. İşte Mürşidi Kamiller bu noktada boşluğu doldurmak için devreye girmişlerdir,  derken yaralara merhem olup kalpleri aydınlatmışlardır.  Nitekim İmam Şarani bu konuda; ‘İslam’ın ilk asırlarında insanlar takva ve edebi koruyorlardı. O nesil gidip hastalıklar kaplayınca cahiller bir tarafa, âlimler bile amelden geri kaldılar. Bu nedenle âlimlerin bir kâmil mürşide intisapları zaruri oldu’ diye beyan buyurmuştur(Bkz. Envarül kudsiyye).  Malum İmam Ahmed b. Hanbel’de önceleri sofileri tenkit edermiş, neyse ki gerçeği görünce;
           —Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar, itirafında bulunmuştur.          Hatta İmam Ahmed b. Hanbel sık sık Bişr-i Hafi’nin meclisine takılmaya başlayınca talebeleri kendisine;
           —Efendim sen müctehidsin, böyle insanların arasında ne işin var diye sual eylemişler.
         O da cevaben; 
           —Evet, Şer’i ilimleri iyi bilirim,  ama onlar yüce Allah’ı benden daha iyi tanıyorlar demiştir.
           Anlaşılan o ki; Allah dostları hizmeti tercih etmişlerdir. Çünkü Allah Rasulü; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” (Taberani, İbnu Ebid Dünya) buyurmakta.
          Kelimenin tam anlamıyla Gönül Sultanları Allah’ın rızasını kazanmak için her hizmete talip olmuşlardır. Hatta gerektiğinde milis kuvvetler oluşturup savaşa girmeyi bile göze almışlardır. Ahi Evran bunun en tipik delili zaten. Bu yüzden camii, aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının inşasında da koşturmak gerekir.
          Vesselam.


25 Ocak 2017 Çarşamba

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE İSRAİL



    BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE İSRAİL 

SELİM  GÜRBÜZER

        İslami Cihad, Hamas, Hizbullah ve DAEŞ aslında işin giydirilmiş kılıfı. Asıl maksat tüm Ortadoğu’yu kontrolleri altında tutabilecek şeytani planın gerçekleşmesidir. Hiç kuşkusuz bu plan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında yürütülmektedir. Hatırlayın bu noktada ilk başlangıçta Türkiye’ye biçilen rol sıçrama tahtası olmak ya da köprü görevi ifa etmekti. Tabii onlar bize rol biçe dursunlar ileri ki yıllarda güçlenip bilfiil işin içine girip sahaya indiğimizde kazın ayağı hiçte öyle olmadığı görülecektir.
           Evet, Büyük Ortadoğu Projesi kapalı kapılar ardından hazırlanan sinsi bir projeydi. Bu proje kapsamına İtalya, Yemen’de dâhil edilir. Eeeh ne yapalım,  bikere ok yaydan çıkmıştı, dolayısıyla bize düşen projenin dışında kalmak değil bizatihi işin içinde bulunarak lehimize çevirecek hamlelere girişmek en doğrusuydu.  Öylede oldu zaten. İster adına eş başkanlık rolü denilsin ister bir başka şey denilsin fark etmez,  sonuçta projenin içerisinde bulunmakla olan biteni daha net bir şekilde görme imkânı elde ettik. Her ne kadar proje içimize sinmese de sonrasında Ortadoğu’da inisiyatif üstlenmemize fırsat oluşturduğu muhakkak. Nasıl mı? İşte Fırat Kalkanı Harekâtı bunun tipik göstergesi.
           Malum, bu süreçte Ortadoğu’da kan aktıkça ister istemez zihnimizde ilk kardeş cinayetini hatırladık hep.  Evet, Âdem (a.s) cennetten indi inmesine ama şeytan dünyada da boş durmayacaktı, tüm savaşların, tüm ihtilallerin, tüm kargaşalıkların ilk fitilini Kabil üzerinden kardeş cinayetini işleterek ateşleyecektir.  Hiç kuşkusuz benlik davasından kaynaklanan cinayetti bu.  Şeytanın Kabil üzerinden Habil’in kanını dökme rolünü günümüzde artık baş şeytan İsrail üstlenmiş durumda. Üstelik bu rolünü kıyamete dek sürdürme sevdasında. Çünkü kan dökmek Siyonizm’in genlerine işlemiş, isteseler de bu sevdadan vazgeçemezler. Bakın, ta ilk baştan Yahudilerin Kudüs yakınlarında kutsal addettikleri Sion’da kuracakları dünya krallığı günün hazırlık hayaliyle yanıp tutuşup bir an olsun ellerini tetikten çekmiş değiller. Tüm bu hazırlıkları yaparken de bağlı oldukları eski Yahudi gelenek ve düşünce sisteminden (Kabala öğretisi) aldıkları ilhamla hareket etmekteler.  Dolayısıyla kabalizmi hafife almamak gerekir.  Nasıl hafife alabiliriz ki,  bikere Hahamlar kabalizm’i büyük bir ustalıkla Tevrat’a yerleştirmekle işe koyulup insanlığı kana boğacak Siyonizm’in temellerini atmışlar bile. Hatta tarihler 1897 yılını gösterdiğinde Viyana’da I. Siyonist kongresiyle hem Siyonizm’in önü açılmış hem de Yahudilerinin kutsal topraklara yerleştirilmesi düşüncesi karara bağlanmıştır. Böylece “Tüm dünyanın Tanrı Yehova’nın oğulları Yahudiler için yaratıldı” Siyonist fikriyatla kutsal toprakları ele geçirme planına start verilmiş olur. İşte düğmeye bastıkları ilk günden bugüne tüm dünyanın gözü önünde Ortadoğu’da çoluk çocuk demeden kan akıtmakla meşguller. Sadece çoluk çocuk mu, gerektiğinde devlet büyükleri de bundan payını alır. Nitekim Refik Hariri,  2005’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bombalı suikasta kurban giden eski Başbakanlardan.  İşte bu menfur suikast bile tek başına İsrail’in çirkin yüzünü göstermeye ziyadesiyle yeter karinedir.  Malum bu suikast dünya gündeminde bomba etkisi oluşturmaya yetmişti. Bilmem daha ne istiyorlar, öyle ya suikast öncesinde Lübnan’da Şam karşıtı gösterilerinin hız kazanması üzerine Suriye yirmi dokuz yıldır kamp kurduğu topraklarda derhal askerlerini çekip varlığını bir süreliğine askıya almıştı,  yetmedi bu arada olayla bağlantılı olduğu düşünülen ve Suriye yanlısı diye takdim edilen dört üst rütbeli Lübnanlı Generalde tutuklanmıştı. Yani ortada müdahaleye gerekçe oluşturacak herhangi bir etken unsur da kalmamıştı, o halde durduk yere bu suikast neyin nesiydi?  Belli ki bu iş burada noktalanmayacaktı. Adım adım Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşmesine yönelik işlenen bir suikastı bu. Zaten Refik Hariri suikastının hemen arkasında Suriye parmağının aranması bunu teyit ediyor.  Peki ya şu Hamas ve Hizbullah tarafından esir alınan iki İsrail askerini gerekçe göstererekten Filistin ve Lübnan hattı üzerinde ateş çemberi oluşturmalarına ne demeli. İşte tüm menfur cinayetler bize şunu gösteriyordu ki; bu iş Lübnan’la sınırlı kalmayacak,  yakın gelecekte daha da büyük ölçekte tüm Ortadoğu’yu da içine alacak kapsamda yürütülecek planın devreye gireceğinin ayak sesleriydi. Dedik ya, Hamas, Hizbullah vs. hepsi bahane, Hariri dosyası gibi pek çok karanlık dosyaların arka planında; adım adım Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) gerçekleştirilmene giden yola mayın döşemek vardır.  Mayın döşediler de ne oldu, onca koparılan yaygaraların ardından Hariri suikastında Suriye’nin hiçbir dahli olmadığı anlaşıldı. Anlaşıldı anlaşılmasına ama bu arada Suriye’ye bir özür borçlu olduklarını unutmuş gözüktüler. Unutmadıkları tek şey İsrail’in arkasına ABD desteğini almasına rağmen Lübnan’ın öyle kolay yutulur lokma olmadığını anladığında çareyi Birleşmiş Milletlerin savaşı durdurma ve sivilleri korumaya yönelik girişimlerine sarılmakta bulmasıdır. İşte İsrail bu ateşkes girişimlerinden vazife çıkarıp bir süreliğine geri çekilmiş gözükse de onca yaptıkları zulümlerin insanlık vicdanında aklanmasına yetmeyecektir. Hadi aklanıp aklanmayacağını bıraktık Lübnan direnişiyle şu anlaşıldı ki İsrail sanıldığı kadar güçlü bir devlet değilmiş,  meğer şişirilmiş içi boş çıban bir devlet olduğu ortaya çıkar. Bakmayın siz öyle İsrail’in Lübnan’a bomba yağdırarak ali kıran baş kesilmesine, sonuçta Lübnan’da bunca bombardıman karşısında pes etmeyip direnmesini bilmiştir. Zaten direndikçe de derin güçlerin barbarlığı daha da bir ayyuka çıkıp zulmünde bir sınırı olacağı bu güçlere hatırlatılmış oldu.
            Şu da var ki,  uluslararası derin güçler Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz koridoru arasındaki alanı tamamen kontrolleri altına almadan Ortadoğu’ya nefes aldırılmayacaklardır.  Nasıl ki Refik Hariri suikastının ardından Lübnan’dan Suriye askerlerini çıkarmayı başardılar, yine aynı düşünceler çerçevesinde bir zamanlar Hamas ve Hizbullah tarafından İsrail askerlerini kaçırılması gerekçe gösterilip İran’ı da bir şekilde halledeceklerini umuyorlardı. Sanki kendilerinde hiç nükleer santral yokmuş gibi İran’ın elinde bulundurduğu Nükleer santraller etrafında bir kaşık suda yaygara koparabilmişlerdir. Neyse ki dünya kamuoyu bunca koparılan yaygaraları pek inandırıcı bulmadı.
           Peki ya Filistin?  Kelimenin tam anlamıyla Filistin direnişi dillere destan harekâttır. Öyle ki uzun yorucu sürdürdükleri direnişlerinin ardından kendilerini nadasa çektikleri günlerde oldu.  Ne var ki kendilerini nadasa çektikleri günlerde bile İsrail boş durmayıp acımasızca masum halkı kurşun yağmuruna tutmaktan geri durmamıştır Üstelik bunu yaparken de ellerinde sapan taşlarından başka savunacak silahı olmayan masum çocuklara ve sivillere yönelik bu cürümü işlediler.
          Ah Gazze! Ah Batı Şeria! Ah Nablus! Ah Eriha! Hele bir dile gelse de bunca işlenen vahşi saldırıların öyküsünü bir kez de bu şehirlerin dilinden dinlesek. Tüm dünyanın gıkı çıkmadığı kalemin bile yazmaktan sızlandığı vahşet manzaraları yaşıyoruz her an ve her salise. Bakalım bu vahşet manzaraları nereye kadar devam edecek. Hani ne oldu Hamas’ı, Hizbullah’ı yıpratacaklarını düşünüyorlardı,  düşman ilan ettikleri örgütler daha da kavileştiler, işini bitirdikleri zannettikleri örgütlerin yerlerine bir başka isimler aldı da. Zaten İsrail’inde canına minnet ‘Tüm başınıza ne geliyorsa bu örgütler yüzünden geliyor’ eften püften bahanelerle gerekçe oluşturaraktan sivil halkı zapturapt altına alıp nefes alamaz duruma getireceklerdir. Şimdi gel de sivil halktan soğukkanlı olmalarını bekle,  ne mümkün.  Öyle bunalmışlardı ki en ufak umut ışığı onlar için icabında hayat enerjisi olabiliyor. Nitekim Tayyip Erdoğan’ın 2009 yılının başlangıcında Davos’ta o   ‘one minute’ çıkışı tüm mazlum halklar için umut aşısı olmasına yetmişti.
          Gerçekten de bunca vahşilik, bunca barbarlık karşısında sessiz kalmak bize yakışmazdı, bu çıkış yerinde bir çıkıştı. Bir kere girdikleri yol, yol değil ki, baksanıza çökertecekleri sandıkları Hizbullah’ın füzeleri Tel Aviv’e kadar uzanabiliyorsa bunu bir değil bin düşünmeliler. Onların bir hesabı varsa Allah’ın da hesabı var elbet. Bakalım yanlış hesap Beyrut’tan mı, Basra’dan mı, Bağdat’tan mı, Musul’dan mı, Filistin’den mi döner bilinmez amma, sanki bundan sonra ne yapacaklarını şimdiden görüyor gibiyiz.  Muhtemeldir ki;
         — Her ne kadar ilk önceleri İran’a yönelik nükleer krizini kaşıyarak İran’ı içten vurmayı düşünmüş olsalar da, sonradan baktılar ki;  Rusya,  Suriye meselesiyle ilgilenir olmaya başladı ABD bu kez U dönüşü yaparaktan ebedi düşman bellediği İran’la iyi ilişkiler içine girmeyi deneyecektir.
         —Gazze’yi sil baştan saldırmaya devam edilecek, ama bu arada Güney Lübnan’ı da ihmal etmeyeceklerdir.
        — Suriye’yi bir şekilde punda getirip savaşın içine dâhil etmiş olsalar da Hizbullah ve Hamas’dan sonra boşalan alanı bu kez sinsice besledikleri DAEŞ masalıyla dünyayı oyalamaya devam edeceklerdir. Neyse ki Fırat Kalkanı harekâtı derin güçlerin foyalarını ortaya çıkardı da artık Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle gerçekleştirilen Kazakistan’ın başkenti Astana’da Suriye’de kalıcı barışın sağlanmasına yönelik görüşmeler heveslerini kursaklarında bırakacak bir sonuç ortaya koydu.
           Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda Lübnan’ın iç kargaşalıklarla didişip tam rahata kavuşacağı sıralarda İsrail saldırılarına maruz kaldığında tüm dünya sadece seyretmekle yetinmişti. Böylece binlerce masum insan doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalmıştı. Nasıl ki Naziler Yahudileri fırına atarak kıyım yaptıysa İsrail’de Ortadoğu’yu kana bulayarak kıymakta.  Ha Nazizim, ha Siyonizm, aslında birbirlerinden hiçte bir farkı yoktur. Çünkü her iki akımında cibilliyetleri bunu müsait, şaşmamak gerekir.
          Şu bir gerçek Osmanlı’dan boşaltılan coğrafya huzura hasret. Baksanıza bölge halkı Osmanlının yeniden dirileceği ümidiyle yolunu gözler halde. Sanki Fırat Kalkanı Harekâtı bu ümidi veriyor gibi.  Öyle ki bu diriliş harekâtı düşmana korku, mazluma umut ışığı olmakta bile. Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah’ında değişmez bir hesabı var. Her ne kadar başlangıçta Büyük Ortadoğu Projesiyle Türkiye’ye köprü rolü biçilse de, gelinen noktada Türkiye’nin köprü olmanın ötesinde bölgede inisiyatif alıp mührünü vurması tüm planlarını bozan durum ortaya çıkardı ya, bu yetmez mi?  İşte asıl hesap budur.
         İsrail Arz-ı Mevud uğruna elinde tuttuğu Siyonizm silahıyla Moğol kasırgasını hiç aratmayacak şekilde gittiği yerleri yakıp yıkarak halletmek istemekte.  Onlar yakıp yıkarak halledecekleri sana dursunlar bilmedikleri bir şey var ki,  mazlumların son tutunacak dalı olan ‘Zulüm payidar kalmaz’ gerçeğinin tezahür edeceği günlerin belki yarın, belki yarından da yakın doğacak olmasıdır.  Buna inancımız tam da.  
         Evet, o umut ışığı dalının doğması inşallah çok yakındır,  bu konuda ümit varız. Fırat Kalkanı Harekâtı bu ümidimize soluk olmuş fermandır zaten.  Bakmayın siz öyle onların güle oynaya üzerimize basıp geçmelerine, nice barbarca hareket eden kavimlerin eninde sonunda tarihin çöplüğüne atıldığının bizatihi tarihin kendisi şahit.  Hele ki gök kubbede mazlumları ahı figanı yankı buldukça;  ABD, İngiliz, İsrail politikalarının ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste’ cinsten duvara toslamayla iflas edeceği muhakkak. Kaldı ki Allah’ın vaadi var ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye. O halde daha ne duruyoruz: Yahudiler Kudüs yakınlarında kutsal addettikleri Sion’da kuracakları dünya krallığı günün hazırlık hayaliyle yanıp tutuşa dursunlar, asıl bizim için Allah’ın vaad ettiği günlere hazırlanmak günü çok kıymet ifade edecektir.
         Vesselam.

10 Ocak 2017 Salı

ORTADOĞU VE TÜRKİYE



                      ORTADOĞU  VE  TÜRKİYE

                       SELİM  GÜRBÜZER

         Ortadoğu deyince genellikle Osmanlı'nın üç vilayeti Bağdat, Musul ve Basra akla gelir. Üstelik bu üç isim anılınca, ister istemez gönüllerimizi hicran kaplar.  Nasıl hicran kaplamısın ki, şimdi o ihtişamlı üç vilayetimizin semaları üzerlerinde leş kargalarının hiç eksik olmadığı coğrafyaya dönüşmüş durumda. Buralarda ilim hak getire,  artık konuşulan ilim değil,   konuşulan bombalar,  sıkılan silahlar ve okyanus ötesinden fırlatılan füzelerdir.
         1922 yılında İngiliz entrikalarıyla Osmanlı alaşağı edildiği günden bugüne buraların yüzü hiç gülmedi dersek yeridir.  Ortadoğu halkları bizden koparıldı da ne oldu, birbirinden kopuk bir sürü suni devletçikler türedi. Derken Ortadoğu problemler yumağının diz boyu yaşandığı, birtürlü anaların gözyaşının dinmediği kaynayan kazan olarak karşımızda durmakta. Beyaz adam buralara ayak basmış basalı bırakın barış getirmeyi, kendisine bile yar olmayacak şekilde bataklığa saplanmış durumda. Buralarda en sinsice, en şeytani kurgularla oyun oynarlarsa olacağı buydu, üstelik kıyamete kadar lanetlenmekten kurtulamayacaklarda. Bakın tarihi süreç içerisinde adaletimizle hükmettiğimiz içindir Ortadoğu halkları Osmanlıyı halen hasretle yâd etmekteler hep.      
            Evet, Osmanlı’dan boşalan Ortadoğu öksüzdür.  Yavuz Sultan Selim’in ‘Hadimü’l-Haremeyniş Şerifeyn’ anlayışıyla idare ettiği bu topraklar artık yol kesen haramilerden geçilmez haldedir. Düşünsenize bir zamanlar Ortadoğu Nizam-ı âleme giden yolda bizim için bir sıçrayış basamağı iken,  ta ki elimizden çıkıp Sam amcanın kontrolüne geçtiğinde ise adeta tepetaklak düşüşümüzün simgesi karabasanımızdır. Belli ki beyaz adam Ortadoğu halklarına huzur getirmek için buralara gelmemiş,  tüm dert davanın petrol olduğu gayet apaçık ortada. Aman petrol canım petrol şarkıları çaldıkça ABD’nin değme keyfine,  dünya jandarmalığının bilinciyle oyununu oynayacağı muhakkak. Şüphesiz diğer süper güçlerde aynı oyunun peşinden koşturmaktalar. Petrol hemen her ülkenin iştahını kabartan can suyudur. Dolayısıyla pılını pırtısını toplayan buraya üşüşüyor. Petrol ve enerji kaynakları var oldukça hiçte geri çekilmeye niyetleri yok gibiler.  Bırakın geri çekilmeyi,  birbirleriyle bile kıyasıya rekabet içerisinde bulunarak buralarda varlıklarını sürdürme içerisindeler. Eeeh ne yapsınlar,  adamlar şunu çok iyi biliyorlar ki finans hâkimiyetine giden yol Ortadoğu’dan geçmekte.
          Bilindiği üzere I. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’yla yakından ilgilenen iki ülkeden biri İngiltere, diğeri Fransa’dır. O yıllarda sanayinin can suyu petrolün paha biçilmez kıymeti fark edilince, ister istemez gözler Ortadoğu’ya çevrilmişti. Nasıl mı? İşte önce Osmanlıyı tarih sahnesinden el çektirmekle işe koyuldular, daha sonrasında ise ekonomik pastayı kendi aralarında paylaşarak yola devam dediler.
         Peki, şimdi durum vaziyet nasıl? Artık gelinen noktada İngiltere’nin petrol uğruna kırk takla atarak oynadığı oyunları şimdilerde Amerika oynamakta. Hatta ABD üstlendiği bu kırk takla oyunu sürdürebilmek için kuyruğuna takıldığı İsrail’in güvenliğini sağlayacak önlemler almayı ihmal etmez de. Öyle ya, İsrail bu denklem içerisinde bir çıban rolü üstlenmeli ki Ortadoğu politikaları akamete uğramasın. Nasıl ki İsrail’in Ortadoğu’da çıbanbaşı rol alması geçmişte İngiltere'nin çıkarları açısından işini kolay kılmışsa aynı durum bilhassa Amerika neoconlar için de söz konusudur. Baksanıza Ortadoğu’da ki çıkarlarına herhangi bir halel gelmesin diye İsrail’in terör devlet görünümüne göz yumabiliyor. Nasıl olsa kendilerinin canı yanmıyor, nasıl olsa dökülen kan; Filistin kanı, Irak kanı, Suriye kanı, Arap kanı,  Kürt kanı ve Türk kanı umurunda mı,  sonuçta olan bölge halklarına oluyor. Bu nasıl müttefiklikse tekerleğine çomak sokmazsak ilişkilerimiz uslu çocuk muamelesiyle geçmekte,  yok eğer inisiyatif üstlenip oralarda mazlumlara umut olmaya kalkıştığımızda perde arkasında bizi hizaya getireceğinin hesabıyla içte canlı bomba eylemleriyle, sınırlarımız dışında tüm terör örgütlerine bol miktarda silah mühimmat yardımı yaparak kırılgan fay hat üzere ilişkilerimizi sürdürmekte.  Hele ki Türkiye 2002 sonrasında “Yemende bizim ne işimiz var, şurada burada bizim ne işimiz var”  zihniyetinin tam aksine Ortadoğu denkleminde bende varım demeye başladığında meğer adamların uykularını kaçırmışız. Dur bakalım bu daha ne ki, Türkiye bölgede artık oyunbozan, oyun kurucu da. Ancak uluslararası derin güçler bu rol kapışımızdan fena halde rahatsızlar. Çünkü adamlar alışmışlar her şeyi kendi kontrolleri altında tutmaya. Ancak unuttukları bir şey var;  eski Türkiye gerilerde kaldı artık, şimdi tüm dünyanın çekindiği İsrail’e ‘one minute’ resti çeken Yeni Türkiye var.  Malum Eski Türkiye’de bir takım mihraklar habire, yok İsrail şöyledir, yok böyledir, bir dokunulursa sonuçları ağır olurmuş gibi falan keşmekeş hikâyelerle habire gözümüzü korkutuyorlardı. Hani dokundukta ne oldu,  yer yerinden mi oynadı, tam aksine 'one minute'  çıkışıyla hem kendimize geldik, hem de ‘dünya beşten büyüktür’ diyerek tüm mazlum milletlerin umudu olduk bile.  Ah Bilge kağan! Yeni Türkiye’nin bu dirilişini bir görseydi, hiç kuşkusuz “Ey Türk titre ve kendine dön”  deme gereği duymayacaktı.  Üstelik 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen akabinde yedi düvele karşı neredeyse tek başına gerçekleştirdiğimiz bir diriliş destanıdır. Böylece ihanetin geleceği olmadığını yediden yetmişe bir kez daha ispatlanmış olduk.
         Yok, öyle yağma,  bu kez fena halde faka bastılar.  Sandılar ki 27 Mayıs darbesiyle Menderesi astıklarında işi sessiz geçiştiren bu millet, 15 Temmuzla da uysal koyun olup sessiz geçiştirecek. Ama kazın ayağı hiçte öyle olmadı,  düğmeye bastıklarında birde ne görsünler karşılarında ölüme şerbet deyip tanklara meydan okuyan millet var. Doğrusu o güne dek milletin tankların altına ölümüne yatacağına hiç kimse tahmin edemezdi,  bu kez öyle bir kuvay-ı milliye ruhu patlama yaptı ki, FETO’nun kırk yıllık planı dört saatte yerle bir edildi.  Keza İsrail bu diriliş destanı karışsında  ‘one minute’ korkusunu bir kez daha tatmış oldu,  İngiltere’nin tüm planları altüst oldu,  Almanya, Fransa ve Ermenistan’ı Çılgın Türkler korkusu sardı. Nasıl korku sarmasın ki, şehit olmak için birbiriyle yarışan bir milletin destanı karşısında duvara tosladılar. İyi ki Osmanlının torunları tüm dünyanın gözü önünde top, tüfek, tank, uçaksavarlarla desteklenen bilumum şer güçlerin koruması altında ki FETÖ, PYD, PKK, YPG, DAEŞ’in üzerine bir şimşek hızıyla gözü kara gitti de bu nasıl kuvay-ı milliye ruhuymuş görmüş oldular. Malum, Türkiye’nin bu gözü karalığını önce Rusya gördü, sonrasında Almanya,  Fransa ve bir takım uluslararası aktörler görür hale geldiler. İşte bu sayede artık bir mesele olduğunda acaba Türkiye bu hususta ne der çizgisine geldiler de. Gelmeleri de gerekir zaten, çünkü ölüme koşan böylesi necip milletin yenilmesinin imkânsızlığını fark ettiler. Fakat takdir edersiniz ki,  söz konusu diriliş ruhu destanımız bizi rehavete sürüklememeli. Malum, su uyur düşman uyumaz düsturundan hareketle her daim uyanık olmakta fayda var, şimdilik virgül koyduğumuz vatan nöbetlerine bu kez milli seferberlik ruhuyla diri tutmak gerekir.
         Evet, bölgede her geçen gün dış politik manevralar, ülke menfaatleri ve anlayışlar değişmekte, yeni unsurlar ve yeni klikler devreye girebiliyor.  Elbette ki Türkiye bu durumda kurtlar sofrasında elini kolunu bağlayıp bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın diyemez,  zaten böyle bir yaklaşım tarzı kendimizle ters düşmek olur, dolayısıyla Ortadoğu denkleminde inisiyatif alarak yol almak hem misyonumuzun gereği hem de görevimizdir. Şükürler olsun ki gelinen noktada Amerika’ya, Avrupa'ya ve komşu ülkelere Ortadoğu denkleminde olan biten tüm hadiselerin çözümünde bu işin Türkiyesiz olamayacağını zihinlerine kazıdıkta.
         Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Amerika’nın tek başına dünya jandarmalığına soyunması aslında Fransa, Rusya ve Çin gibi devletler açısından içten içe rahatsızlık duymasına yetmişti. Üstelik ABD’de başkanlarının ikide bir her seçim öncesinde Ortadoğu’ya çıkarma yapmaları gözden kaçmaz da. Besbelli ki ABD okyanus ötesinde Ortadoğu’ya çıkarma yapmakla güç kazanmaya çalışıyordu. Neyse ki her çıkarma yaptığında bir süre sonra buralardan çıkmak zorunda kaldığı dönemlerde tattı. Şimdi ise sanki  en acı dönemlerini  yaşar gibi, baksana en son Suriye’de Türkiye, Rusya ve İran birlikte hareket edip Amerikayı masanın dışında bırakıp ateşkes kararı alıyorlar bile. Aslında buna şaşmamak gerekir,  ABD devletlerle işbirliği yapmak yerine hain terörist örgütlerle birlikte el tutuşursa Suriye’den pabucunun dama atılması gayet tabii bir durum. Üstelik ABD’nin ipi DAEŞ üzerinden çekilmektedir. Baksana Türkiye’yi yalanlarla dolanlarla DAEŞ’i destekliyor diyenler şimdi şok üzerine şok yaşmaktalar, Türkiye tam aksine Fırat Kalkanı harekâtıyla El Bab’da DAEŞ’in gırtlağına çökmüş durumda. Böyle giderse ABD Sonuçta uluslararası arenada daha çok itibar kaybına uğrayacaktır.  Evet,  ABD şeytani Haçlı Siyonist işbirliği politikalara devam ettiği müddetçe uluslararası ilişkilerde yalnız kalmaya mahkûm kalması kaçınılmazdır.  Şimdilik görünen o ki, ABD’ye sadece İngiltere’nin desteği söz konusudur,  diğer güçler fena halde rahatsızdırlar. Bu yüzden Avrupa'yı bu hususta Amerika’dan bağımsız olarak değerlendirmek gerekir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              
          Peki ya İran? Malum İran,  eski Türkiye dönemlerinde sanki İslam dünyasının dışa karşı sesi lider devletmiş gibi bir izlenim veriyordu. Ta ki 2002 sonrası Türkiye’sinde bir dünya lider doğa gelirde İslam dünyasının dışa karşı asıl sesi kimmiş tüm cümle âlem görmüş oldu. Genellikle Kasımpaşa denilince hep kabadayılık akla gelir, ama bu kez tüm mazlum milletlerin umudu dünya lideri (kabadayısı) akla gelmekte. Bu yüzden tüm mazlum milletler onu kendi doğal lideri olarak görürde.  Hele böylesi bir liderin o ülkeleri ziyaret ettiğinde büyük bir coşkunlukla bağırlarına basışları var ya,  o atmosferi görüp de duygulanmamak elde mi? Kaldı ki oralara gitmese de bir selam gönderse bile o ülkelerde büyük bir heyecan uyandırmaya yetiyor. Ancak böyle bir dünya liderimiz var diye etrafımızda olan bitene karşı balkondan seyretmek olmaz. Baksanıza tüm zinde güçler koro halde Tayyip Erdoğansız bir Türkiye düşlemekte. Bu yüzden böyle bir lideri gözümüz gibi korumak fert fert vazifemiz olduğu gibi boyun borcu da. Dikkat edin boyun borcu dedik,  çünkü böylesi liderler değim yerindeyse kırk yılda bir ancak gelir, hele ki etrafımız ateş çemberiyle örülüyken kurtlar sofrasında yalnız komaya gelmez, her daim uyanık olmakta fayda var. Hatta bu da yetmez, iri ve diri olmakta gerekir. Ki, potansiyel gücümüzün farkında olabilelim. Bakın körfez savaşında gündemin ana merkezine Türkiye’nin oturmasının arka planında yatan asıl etken unsur genetik kodlarımızda var olan potansiyel gücümüzün varlığıdır. Bakmayın siz öyle İran’ın kendi kendine gelin güvey olup dış politika arenasında aktör ülkeymiş gibi tavır sergilemesine, paçalarından aktörlük aksa ne yazar, bikere kahır ekseriyet Müslüman ülkeyle uyuşmayan doku uyuşmazlığı söz konusu. Yinede her ne hikmetse ısrarla kendi fikriyatını ihraç etmekten geri durmaz da. Tabii bu bize sökmez.  Malum,  Türkiye Osmanlı bakiyesi üzerine kurulu bir devlettir. Dolayısıyla yediden yetmişe herkesi kucaklayıcı düşünce yapısıyla İran modelinden etkilenmemesi bizim açımızdan avantaj teşkil ederken,  İslam ülkeleri açısından ise model ülke olduğumuzun göstergesidir. Şimdi gel de İran bizi kıskanmasın,  dedik ya Türkiye’nin İslam ülkeleri üzerinde ki özgül ağırlığı ziyadesiyle rahatsız olmasına yetiyor. İran kıskana dursun biz bu arada neydik edip var olan potansiyel gücümüzü kinetik enerjiye dönüştürmek için yola koyulmalı. Dönüştürelim ki hem Ortadoğu halkları hem de tüm insanlık rahat bir nefes alabilsin. Zaten Türkiye bir ayağa kalkarsa tüm mazlumların ayağa kalkması an meselesi diyebiliriz.
             Malum olduğu üzere Amerika bir zamanlar bölgede bazı ülkeleri terörü destekleyen ülkeler olarak ilan ederken, Suriye’yi bundan istisna tutmuştu. Öyle ya Ortadoğu’da en az yüzyıllık geçmişe dayanan planla petrol çıkarları gereği istisna tutulacaksa tutulur. İşte Beşar Esad’ın devlet terörü zulmüne göz yumulması bunun en bariz göstergesi. İcabında İran’la bile iş tutabiliyorlar. Bakmayın siz öyle ABD’nin barış havarisi kesilip güya buralara getirmek için geldiğine.  Bikere görünen köy kılavuz istemez, daha buralara ayak bastığı günden bu yana bu topraklarda bırakın barış getirmeyi,  her yer kan revan içinde. ABD şunu iyi bilsin ki, böyle ikiyüzlü çifte standart uygulamalara devam ettiği sürece kendi kazdığı kuyuya kendisi düşecektir. Nitekim tüm dünya da Amerikan karşıtlığı cephenin git gide artış kaydetmesi bunun delili zaten.
          Hani diyorlardı ya,  Ortadoğu’da izleyecekleri politika önce güvenlik, sonra barış temelli siyaset yol takip etmek olacaktı.  Hatta bir dönem güvenlik, barış, Golan Tepeleri ve su gibi konular masaya yatırılıp güya Türkiye’ye de bu süreçte arabuluculuk rolü düşmüştü. Hadi ne oldu, bir sabah uyandığımızda görünen manzarada birde baktık ki dağ fare doğurmuş. Barış getirmek kim onlar kim, meğer barıştan maksat İsrail’in güvenliğini sağlama almaya yönelik girişimlermiş. Zira Şimon Peres’in tekrar İsrail’de devlet başkanı olarak seçilmesi yönündeki çabalardan bunu sezmek mümkün. Keza bunu Obama’nın giderayak topal ördek misali İsrail’in kanun dışı yerleşim politikalarına karşı çekimser oy kullanmasında ki o ince ayar politikalarında da anlamak mümkün. Güya CIA ve Derin Amerika mekanizmalarıyla birlikte ağzımıza bir parmak bal çalarak bizi kandıracaklarını sanıyorlar. Oysa tiyatro oynamalarına gerek yoktur, halefi Trump daha koltuğuna oturmadan sanki zulme uğrayan Ortadoğu halkları değil de İsrail’miş gibisine  ‘dayanın’ kurtarmaya geliyorum diyor. Umarız bu söz ters tepip Amerikan derin güçlerin beklentilerini boşa çıkaran durum ortaya çıkarır. Hele bir koltuğa otursun bakalım her şey o zaman belli olur zaten.            
           Her neyse ilk baştaki konuya döndüğümüzde Benjamin Netanyahu İsrail’in başına geldiğinde toprağa karşı barış sloganı kendiliğinden suya düşmüş oldu. Tabii Netanyahu hemen daha işin başında tüm Arap âlemini karşısına almayı göze alamaz. Dolayısıyla politikalarını daha çok güvenlik ekseni üzerine kurar. Hatta bu eksende Mısırda terör zirvesi gerçekleştirilmesine yeşil ışık yakar da. Ama maalesef zirvenin hemen ardından Tel Aviv ve Kudüs’te ardı ardına patlatılan bombalarla 60 kişinin ölümü zirveye gölge düşürür. Böylece barış girişimleri fiyaskoyla neticelenir. Belli ki,  Ortadoğu’da bir türlü bitip tükenmek bilmeyen hadiselerin arka planında büyük bir enerjiyi kapma yarışı ve İsrail’in çıbanbaşı olarak bölgede varlığının güvence altına alma hesapları vardır. Zaten her daim ajandalarında saklı tuttukları bu tür emeller var oldukça bir değil bin zirvede düzenlenseler de Ortadoğu’da sular hiçbir zaman durulmayacaktır.  Hele birde işin içinde petrol üreten Libya, İran ve Irak yöneticilerinin Amerika’yla ters düşmeyecek politikalar izleyeceklerini göz önünde bulundurduğumuzda Ortadoğu’da alicengiz türünden oyunların gırla gideceği malum. Sıkıysa hele bir ters düşsünler hemen ambargo uygulamaları devreye girer de. İşte bu noktada bize düşen kimin ne yaptığı değil asıl bizim ne yapacağımız çok önemli husustur. Hiç kuşkusuz bir yandan komşularımızla iyi geçinmenin yollarını ararken diğer yandan da ucuz kahramanlık eğilimlerine kapılmadan kurtlar sofrasında alnımızın akıyla çıkabilecek politikalar ortaya koymak en akılcı yöntem olacaktır. Yeter ki dost sandığımız içimizden ve dışımızdan tekerimize çomak sokan ihanet şebekeleri çıkmasın evvel Allahın izniyle uluslararası güçlerin üstesinden geliriz elbet.  Bakın tarihi süreç içerisinde batıyla ihtilafa düştüğümüz dönemleri bir düşündüğümüzde karşımıza çıkan ilk manzarada İran’ın sürekli bizim tekerimize çomak sokarcasına gizli bir güç gösterisi yarışı içerisine girdiğini görürüz. İran’ın batıya karşı güç gösteri hevesine kapılıp meydan okumasını anlarız da Türkiye’ye karşı içten içten diş bilemesini doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Doğrusu İran’ın dost mu düşman mı belli değil,  ama şu bir gerçek Ortadoğu denkleminde dikkatle izlenmesi gereken ülke olduğu muhakkak. Çünkü bir bakıyorsun 8 yıl süren Irak-İran savaşının fitilini ateşleyebiliyor, bir bakıyorsun güya İsrail karşıtı gözüküp Şii taassubuyla İsrail’in değirmenine icabında su taşıyabiliyor. Hele ki Ortadoğu’da en büyük kâbusu Türkiye’nin Ortadoğu’daki ağırlığı ve Fırat Kalkanı harekâtında ki dillere destan başarısı söz konusu olduğunda bir bakıyorsun Suriye meselesinde ateşkesin sağlanmasında Rusya ile birlikte yanımızda yer alabiliyor.  Allah bilir ya,  Türkiye bir dara düşmüş olsa içten içe elini ovuşturup oh olsun diyen ülkelerin başını çekecektir. Dedik ya dost mu düşman mı belli değil,  sanki ortama göre şekil almakta. Hele yarın öbürsü gün bir sisli bir hava sezmeye görsün hemen o sisli havayı kaşımaktan geri durmaz da.
             Peki ya Suriye politikalarımız? Bilhassa 12 Eylül sonrası PKK’nın Suriye’de konuşlanması, Türkiye’yi adı konulmayan maliyeti ağır savaşın eşiğine itmişliği malum.  Hiç kuşkusuz böyle bir durumda ilişkilerimizin iyi olması beklenemez. Ama gel zaman git zaman bir takım süreçler yaşayaraktan Arap Baharı havası esmeye başlar bu kez Suriye ile olan ilişkilerimiz tam tersi bir düzlemde seyreder. Ancak ne var ki bahar havası da akamete uğrayacaktır. Tâ ki bahar havası Beşar Esad’ın yan çizip kendi ülke halkına havadan kimyasal silahlarla bombardımanına tuttuğu güne dek sürecektir.  Böylece Esad ülkesini ateşin ortasına attığı gibi bizimde komşu ülkelerle sıfır problem politika hedeflerimiz sarsmış olur. Eeeh ne yapalım sıfır problem ilişkiler sürdürelim diye bile bile de zulme rıza gösteremezdik. Hele ki mazlumların ahı figanı gök kubbede yankılanırken bize hiçbir şekilde eli kolu bağlı kalarak sırra kadem basmak yaraşmazdı. Tüm iyi niyetli çabalarımızı görmezden gelip istismara kalkıştılar. Sabır sabır dedik sonunda patladıkta. İşte Fırat kalkanı Harekâtı sabrın en son patladığı noktada mazluma umut zalime korku salmak için düzenlenen bir harekâttır. Asla toprak kapma harekâtı değildir. Şunu dünya âlem bilsin ki oralarda hem kendi güvenliğimizi sağlamak için hem de mazlum hakların gözyaşını silmek için varız. İşimizin hiçte kolay olmadığını biliyoruz. Baksanıza ne idüğü belirsiz ortada bir sürü terör örgütü varsa hepsiyle mücadele içerisindeyiz.  Olsun mazlumun ahını dindirmek için bir ölüp bin dirilmeye değer de.
         Hiç bir ülke dış politikalarını tarihinden, coğrafyasından ve kültüründen bağımsız yürütemez. Hele ki İsrail’in senelerdir İslam âlemiyle kavga halini hesaba kattığımızda istesek de Ortadoğu’da yaşanan bir takım iç sızlatan hadiseler karşısında köklerimizden bağımsız bir politika izleyemeyiz. Ama bu demek değildir ki derhal ABD ile olan müttefikliğimize son verelim ya da düşman bellediğimiz diğer ülkelerle tüm diplomatik kanalları tıkayalım. İcabında ihtiyatı elden bırakmadan öfkemizi dizginleyip kendimize yeni alanlar açmak gerekir. Her ne kadar Obama’nın giderayak Türkiye aleyhine izlediği politikalar müttefikliğimize gölge düşürmüş olsa da ocak ayında yönetimi devralacak Trump döneminde yeniden ilişkilerimizin rayına oturmayacağı anlamına gelmez. Şu bir gerçek devletler için ebedi düşmanlıklar olmadığı gibi ebedi dostluklar da olmaz. Bu gün düşman bildiğimiz ülke bir bakıyorsun yarın dost olabiliyor, dün dost sandığımız ülke bir bakıyorsun düşman olabiliyor. Dolayısıyla anlık çıkışlar yapmak yerine gelişmelere göre gardımızı almak mecburiyeti vardır.
         Şu da var ki, dünyadan kopuk kendi kabına çekilmiş politikalar takip etmekte bize yaraşmaz. Ancak aktif politika izlerken de kör kütük teslimiyet anlamında politika değil elbet,  tam aksine dengeleri lehimize çevirecek şahsiyetli politikalar yürütmek kaydıyla aktif politika izlemek esas olmalıdır. Bu arada Türkiye-ABD münasebetlerde İsrail faktörünü göz ardı etmemekte fayda var. Çünkü İsrail’in Nil’den Fırat’a, hatta daha da ötesine taşma arz-ı mev’ud emeli (Yahudiler tarafından vaad edilmiş topraklar diye nitelendirilen ülküsü) meclisinin kapısına yazdığı bir sır değil artık. İsrail’in bir zamanlar ABD desteğini arkasına alaraktan Suriye üzerinden Lübnan’a yönelik sürekli tehditler savurmasının arka planında yatan gerçekte buydu zaten. Dolayısıyla ne zaman ki İsrail kapısında asılı duran o ülküsünü indirir o zaman Türkiye-İsrail ikili ilişkilerde karşılıklı güven esasını ilke edinebiliriz.  Belli ki o yazı kapıda asılı durdukça ne bize rahatlık var ne de Ortadoğu halklarına. Her şeye rağmen yinede yeise kapılmamak gerekir,  sonuçta er ya da geç Allah nurunu tamamlayacak, buna inancımız tam. Şu iyi bilinsin ki bu inanca sahip iktidarlar var oldukça mazlumların ahı yerde kalmayacaktır.
       Velhasıl, bizim politikalarımız cennet mekân Abdülhamit Han usulünce yürütülen politikalar doğrultusunda olacaktır. İşte bu doğrultuda ötelere yelken açarsak Ortadoğu o muhteşem mazisine yeniden kavuşabilir pekâlâ.  Neden olmasın ki?
              Vesselam.

3 Ocak 2017 Salı

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ



                       DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

                                                                             SELİM  GÜRBÜZER

             Demokrasi kavramından anladığımız, ferdi hürriyetlerin sağlanması, halk iradesinin baş tacı edilmesi, idari mekanizmanın herhangi bir sultanın hegemonyası altına girmemesi yönünde katılımcılığı şiar edinen bir araç olmasıdır.   
         İnsan hakları, milli iradenin tecellisi, her tür sulta hâkimiyetine son vermek gibi unsurlar demokrasi kültürünün gereğidir zaten. Ancak demokrasi kültürünü vasıtalar bütünü olarak algılamamız gerekirken, maalesef üstlendiği rolün dışında abartıp gayeleştiriyoruz. Dahası bir yönetim biçiminin ötesinde insanüstü veçhe vermeye kalkışıyoruz. Böylece demokrasi kavramına gölge düşürüyoruz habire.  Oysa her alanda olduğu gibi demokrasinin de kendi içinde zaafları var, bu gayet tabii bir durumdur.  Elbette ki insanoğlu, demokrasi aracına ulaşabilmek adına çok çetin mücadelelerden geçip bugünlere geldi, bu yadsınamaz. Bilindiği üzere kilise sultaları, monarşiler ve feodalite düzenleri derken, en son demokrasiyle yüzleşilmiştir. İyi ki de yüzlenilmiş, sonuçta mutlak anlamda olmasa da beşeriyetin geçirmiş olduğu yönetim biçimleri arasında en iyi bir model gibi durmaktadır. Keza diğer yönetim biçimleri arasında da en gözde model olarak dikkat çekmektedir.
            Aslında demokrasi kültürü toplumun her kesimine sirayet etmeli ki, bu vasıta kullanıldığında halk nezdinde dayatma tarzında algılanmasın. Madem öyle, demokratikleşmeye giden yolda kullanılacak enstrümanların işleyişini sağlayacak gerekli zemini oluşturmak gerekir, bunu mecburuz da. Çünkü en iyi kavramlar bazen karşımıza silah olarak çıkabiliyor. Demek ki; bütün mesele demokrasi kültürünün yerleşip yerleşmemesinde düğümleniyor.
            Şayet bir ülkede halk iradesi ikinci plana itiliyorsa orada demokrasi kültüründen söz edemeyiz Orada olsa olsa menfaat odaklarının yönetimden pay almak için yarıştıkları bir yapılanmadan söz edilebiliriz ancak. Bir takım zinde güçlerin halk iradesi karşısında pişkin tavır sergilemelerinin yegane sebebi demokrasi kültürünün olmayışı ve sivil inisiyatif mekanizmalarının yeteri seviyelerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Düşünsenize eşyayı ayakta tutan sacayağıdır. Aynen öyle de demokratik yapılanmanın sacayaklarından biri de hiç kuşkusuz sivil toplum ayağıdır. Ne var ki;  böylesine mühim bir sacayağının bizim ülkemizde tam takır işler halde olduğundan bahsedemeyiz. Hatta bir takım manevralarla, sivil inisiyatif oluşumlar engellenip bertaraf edilebiliyor.
             Bu arada dikkat etmemiz gereken husus;  dışardan batı tipi demokrasi ithal ederken kendi yerel değerlerimizi ihmal etmemek gerektiğidir. Malum, sosyolojik hadiseler yerel değerlerden bağımsız değildir.  Dolayısıyla toplum kültürü dışlanarak tan demokratikleşme yönünde adımlar atmak abesle işgal olacaktır. Dahası evrensel değerler yerel değerlerle barışıklığı ölçüsünce anlam kazanır. 
             Aydınlarımızın çoğu halktan kopuk demokrasi senfonisi çaldıkları için halk onları pek inandırıcı bulmuyor. Nasıl inandırıcı bulsun ki,  halka göbeğini kaşıyan gözüyle bakılıyor. Belli ki halka tepeden bakmak çağdaşlık sanılıyor. Aydın hep kendi bildik çalgısını çalıyor, toplumun sesine kulak vermemekte kararlılıklarını sürdürüyor da. Oysa halkla iletişim sağlamayan hiç bir sistem uzun süre ayakta kalamaz, çökmeye de mahkûmdur.
            Demokrasi kültürü, hem idareci nezdinde, hem aydın zaviyesinde, hem de halk içinde yaygınlaşıp dal budak salması lazım. Aksi takdirde demokrasi bir söylem olmaktan öteye geçemeyecektir. Zaten bizim gibi yarı gelişmiş ülkelerde demokrasinin kendisi değil, sadece lafı vardır.
            Kültürsüzlük zemini üzerine hangi sistem inşa edilmeye çalışılırsa çalışılsın başarı şansı yakalaması mümkün değildir. O halde demokrasinin doğru bir zemine oturtturulması gerekir. Gönül ister ki;  bir an evvel ileri demokrasi seviyesine erişebilelim. Hatta çağlar üzerinden sıçrayıp kendi Rönesans'ımızı kurabilelim,  böyle bir düzeni kim istemez ki?
            Bu güne kadar halkın tercihlerini göz ardı eden bir takım zinde güçler, kendi sığ sulta anlayışlarını demokrasi diye yutturmaya çalışmışlardır. Toplum gerçeklerinden bihaber bildik malum çevreler zaman zaman demokrasi havariliğine bile soyunmuşlardır. Fakat köprünün altından epey sular akıp durulduktan sonra gerçek niyetleri ortaya çıkınca başka kılıf arar oldular. Bu sefer laikliği vazgeçilmez prensip olarak ilan etmişlerdir. Hoş doğrusu laikliği de doğru anlasalar gam yemeyiz, tanımlanmayan veya tarif edilmeyen laiklik ilkesiyle vurun kahpeye rolünü üstlenmişlerdir. Bu da yetmez cari laiklik anlayışıyla toplumu laik-anti laik diye iki kampa bölmeye çalışmışlardır. Bir başka ifadeyle amacı, tarifi ve metodolojisi ortaya konulmaksızın ileri sürülen bu kavramla toplumu balyozlamışlardır. Evet, yediden yetmişe cümle âlem bilir ki balyozcular; amacı, tarifi ve metodolojisi net bir şekilde ortaya konan kavramlardan hoşlanmazlar, belirsizlik her zaman işlerine gelmiştir. Onlar belirsizlikten hoşlana dursunlar, yeter artık söz milletindir diyen bu toprakların sağduyu insanları demokrasi, laiklik gibi kavramların tarifini ve içeriğini ortaya koymak için çoktan işe koyuldular bile. Zaten bir an evvel işe koyulmalı ki; bulanık sular durulup parlak yarınlar kurulabilsin. Aksi tutum sergilemek, istismarcı çevrelerin ekmeğine yağ sürmek olurdu. O halde toplumu belirsizlikten kurtarmak gerekiyor. Anlaşılan toplumlar çoğu kez rengi ve biçimi belli olmayan kavramlara kurban edilmek suretiyle cezalandırılıyor. Tarih bunu doğruluyor da. Şayet demokrasi kültürünün yerleşmesini istiyorsak, önce kullanılan kavramların adı, sanı, biçimi, gayesi,  toplumca kabulü, metodu ve uygulaması ortaya koymalıdır.
                   KUL HAKKI ACABA DEMOKRASİ Mİ?

            Bizim kültürümüzde yerini alan “Kul hakkı” bilinci demokratik kültürü de aşan bir nasstır. Hakeza komşusu açken tok yatan bizden değildir hadisi şerifte buyrulan hassasiyette öyledir. Bundan da öte ilahi buyrukta ferman edilen; “Benim huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de, neyle gelirseniz gelin” hitabı bugünkü demokrasinin çok üstünde bir anlayıştır. Toplum fertlerinin kendi aralarındaki ilişkilerinin hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde yürümesini tanzim edip bu konuda eşitlik, adalet dersi veren tek din İslâmiyet’tir. Bizim demokratikleşme uygulamalarından beklentimizde budur zaten. Dahası kimsenin kimseye kul olmadığı, bütün suni putlardan uzak, adalette yarışın olduğu ve üstünlüğü takvada arayan anlayış kabulümüzdür. Bakın bütün yolsuzlukların, rüşvetin ve şaibelerin arkasında yatan asıl sebep  “Kul hakkı” bilincinin yokluğudur. Şayet kul hakkı insan hakları çerçevesinde değerlendirilip evrensel değerlerin vazgeçilmez şartı olarak kabul görürse biliniz ki;  hemen hemen her toplumda demokrasi kültürü hız kazanacaktır.
              Dine karşı alerjisi olan zihniyetler kendi kişisel ego ve menfaatlerini ön plana alarak tan saltanatlarını devam ettirmek istiyorlar. Yani demokrasiden anladıkları şey kendi iç vehimleridir. Maalesef halk iradesi ve menfaatini hiçe sayan bu zihniyetler, askeri vesayet sisteminden güç alarak epey zaman ülkemiz üzerinde boza pişirmişlerdir. Ne zaman ki; 28 Şubat Postmodern darbe akamete uğradı,  işte o zaman bu leş kargalarının işleri kesat gitmesiyle birlikte maskeleri düşüp soluğu Silivri'de almışlardır.
           Bu gün yeniden insanlık   “dine dönüş”  eğilimin içerisine girmiş gözüküyor. Sanki kaybettiği değerleri tekrar yakalayabilmenin cehdi var beşeriyette. Bu konuda ümit varız. Kaldı ki,  bir zaman Sovyetler Birliği gibi dinden uzaklaşan toplumlar da dine yöneliyor.     Elbette ki bu gidişata Türkiye kayıtsız kalamaz, bizimde bu eğilimden payımızı alacağız gün gibi aşikâr. Belki de inanç üzerine kurulacak demokrasi dünyanın kurtuluşu olacak. Gerçekten de insanlık şimdiye kadar hep sahte mabutların boyunduruğu altında inim inim inleyerek bugünlere geldi, sancı çekmeye de devam ediyor hala. Bir türlü iki yakası bir araya gelip parlak ufuklara, aydınlık yarınlara yönelme fırsatına erişememiştir.
            Günümüz aydınların birçoğu dünyadaki bu gelişmeleri görmezden gelip, meseleyi akıl çerçevesinde çözeceklerini sanıyorlar. Batı’da kilise sükûnet buldu da ne oldu ki, bu ülkelerde intiharlar, homoseksüellik, uyuşturuculuk gibi sapkınlıklar diz boyudur. Rönesans'ın sağladığı salt beyin fırtınasıyla maddi sütunlarını inşa ettiler, ama bu arada ruh dünyalarını kaybettiler. Neyse ki, bunun farkına varan Avrupa, yeniden hızla dine yönelip adım adım ruhunun susuzluğunu giderecek akıl üstü ilahi soluğa koşuyorlar.
            Peki ya biz? Maalesef bizde inanç değerlerinden yoksun sırf kaba saba kuru akıl yoluyla meseleleri çözeceğimizin hülyasındayız. Oysa akıl hikmet kazanınca işe yarıyor. Hikmet kazanmak içinde inanca ihtiyaç var. Hikmeti olmayan akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır. Şöyle ki; aklın varacağı son menzil maddenin görünen yüzünün son noktasıdır, yani varamayacağı veya ulaşamayacağı mekânlar da söz konusu. İşte kültürümüzün en güzel yönü hikmeti ön plana alan akıl harcıyla yoğrulmuş olmasıdır.  Biz biliyoruz ki; inançsız akıl, şüphe girdabından kurtulamaz.  Anlaşılan imanla taçlanan akıl hem cesaret kaynağı, hem de kurtuluş kaynağı, gerektiğinde dünyaya da meydan okuyabilecek bir meşale olabiliyor.
        İnancı hesaba katmaksızın yola çıkan birtakım aklı evvel aydın çevreler, şunu iyi bilsinler ki; hiçbir zaman insanlığın özlediği hayatı sunamayacaklardır. Bir kere din olgusunu hiçe saymışlar, nasıl bir yol izleyip de medeniyet kurabilirler ki? Unutmayalım ki, medeniyetler para ile değil inançla kurulur. Şayet romantizm ve aşk yoksa medeniyet de yok demektir. Onun için mevzuumuzun gereği diyoruz ki, demokrasi kültürünü oluştururken din faktörünü görmezden gelemeyiz. Ruhu olmayan her adım cesaretsizlik doğurduğu gibi demokratikleşmeyi de soluk kılar. Zira toplum, inançlarıyla ayakta kalabiliyor. Toplum inançlar ağı ile örülü adeta.  Bu gerçeklerden hareketle; “Hakk nerede biz orada” ve “Halkın sesi Hakk’ın sesidir” söylemini doğru buluyoruz. Bu yüzden toplumdan bihaber her türlü dayatmayı demokrasiye vurulan en büyük darbe olarak nitelendiriyoruz.
            Milletin teveccühünü ve kabulünü kazanmış her türlü sosyolojik bakış, demokrasi kültürünü geliştirir. Demokratikleşme yolunda bunca uğraşımıza bir nokta koymak istiyorsak,  demokrasi kültürünü yeşertmek gerekiyor.
            Halkına endekslenmiş, yerel ve evrensel değerlerin uyum içinde olduğu ortamlar hayır hah kitleler olacağı muhakkak.  Hâsılı kelam illa da “demokrasi kültürü” diyoruz.
             Vesselam.


2 Ocak 2017 Pazartesi

DEMOKRASİ VE İTAAT




                        DEMOKRASİ VE İTAAT
                       SELİM  GÜRBÜZER

            Batının geçmişine baktığımızda sicili pekte parlak gözükmüyor, o sıralar hatta şu sıralar hak ve hukuk düzeninden anladığı kuvvettir. Keza kuvveti de vahşet üzerine kuruludur. O kadar vahşette ileri gittiler ki, insanları acımasızca gladyatör aslanlara parçalatmaktan yüksünmemişlerdir. Kelimenin tam anlamıyla batı kendi dindaş ve soydaşlarına adalet ve hürriyeti bile çok görmüşlerdir. Bu yüzden Roger Graudy; “Batının getirdiği hal çareleri iflas etmiştir” demekten kendini alamamış ve: “İslâm haksızın kolunu indirecek tek kuvvettir” beyanında bulunmuştur. Gerçekten de tarih bu gerçeği doğruluyor da.  Nitekim bizim kuvvetimiz; İlay’ı kelimetullah için Nizam-ı âlem üzerine neşvünema bulmuştur.
         Malum, demokrasi kavramının yüzlerce tarifi ve bir o kadar da değişik uygulamalarının olduğunu bilmeyen yoktur. Buna rağmen kendi kültür kodlarımızda mevcut olan demokratik zihniyet anlayışını görmemezlikten gelinip habire kökü dışarıda statükocu görüşlere merak salınıyor. Her nedense bazı çevreler, demokratik haklar, sosyal demokrat, demokratik katılım gibi kavramları ortaya koymasına koyarlar da, iş ciddi boyut kazandığında bir anda U dönüşü yapabiliyorlar. Bakmayın siz onların çağdaşlıktan dem vurmalarına, onlar oldubitti demokrasi kavramından ürkmüşlerdir hep, daha çok derin güçlere sırtını dayamayı tercih etmişlerdir. Kaldı ki;  onların nezdinde halk, sadece seçimden seçime hatırlanan yığınlar olarak görülür.
         Dikkat edin, İngiltere, Hollanda, Danimarka ve İsveç’te “Taçlı Demokrasi”, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise “Taçsız Demokrasi” vardır. Madem öyle,  Türkiye'de de bize özgü köklerimizle barışık demokrasi anlayışı ortaya koyabiliriz pekâlâ, neden olmasın ki? Bir bakarsın yeri geldiğinde hukukun üstünlüğünden dem vururuz, ama üstünlüğü savunulan hangi hukuk diye hiç sorup araştıranımız yok gibi.  Üstelik 100 seneyi aşkındır anayasa meselesiyle meşgulüz. Bir türlü anayasa tartışmalarını sona erdiremedik, hadi bundan vazgeçtik, daha henüz halkın vicdanıyla örtüşen sivil bir anayasamız bile yoktur. Elbette ki bu bir utanç tablosudur. Baksanıza hala rötuş yapılmış 12 Eylül anayasasıyla yolumuza devam ediyoruz.
            Bilindiği üzere 1924 Anayasası bütün kuvvetleri TBMM’de toplamıştı. Tabiî ki 1924 Anayasası’nı hazırlayanlar ilk başta ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ prensibini esas almıştılar, böyle yapmaya da mecburdular. Çünkü ortada İstiklâl Savaşı şartlarının önümüze koyduğu tablo vardı. 1961 Anayasasında ise ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi hâkim olmuştur. Yani, yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı esas alınmıştır. Keza 12 Eylül Anayasası da bu ölçüyü rehber almıştır. Türkiye'de son zamanlarda 28 Şubat post modern darbeden palazlanmış bir takım zinde çevreler avaz avaz yargı siyasallaşmış deseler de, gerçek hiçte öğle değil. Gerçek olan; yargının eskisi kadar siyasete müdahale edemeyişinin getirdiği bir telaşla yapılan propaganda türünden bir sesleniş vardır.  Kaldı ki yargının gerçek anlamda bağımsızlığından söz edebilmek için evvela yargı erkinin tarafsız olması gerekir. Bu da yetmez halkın hür iradesiyle işbaşına gelmiş iktidarlara aba altından sopa gösterme hevesini tekrarlanmaması gerekir.  Dahası herkes haddini hududunu bilmeli ki, yeniden kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı militer güçlerden brifing alan yargı tablosu ortaya çıkmasın. Malum, kuvvetler ayrılığı prensibinin gereği; Anayasa, seçim kurulu, devlet başkanı, yargı ve hükumet demokrasinin şekli müesseseleri olarak dizayn edilirken diğer ayağını da halk oluşturur. Ancak halkın sesini duyurabilmesi için sivil toplum modeli çerçevesinde örgütlenmesi icab etmektedir.  İşte böyle bir yapılanma karşısında ister istemez idare edenler kendilerine çeki düzen verip adil olmak zorunda kalacaktır. Zaten böylesi idareye kavuşan halkta adalet karşısında itaatkâr olacaktır. Demek ki;  demokrasi dış yönüyle şekillenmesi yetmez,  muhteva da (öz) önemlidir. İç güzel olunca elbette ki dışta güzel olacaktır.
           Anlaşılan; ‘Kuvvetler ayrılığı’ prensibi otoritenin kötüye kullanılmasını önlemek için vardır, ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ kaidesi de hürriyet ve hakların istismar edilmesini önlemek için vardır. Belli ki;  ihtiyaca binaen biri otokrasiye karşı diğeri de anarşiye karşı emniyet sübabı olarak düşünülmüştür. Nitekim meşrutiyet fikri kuvvetler ayrılığı prensibine dayanarak tan ortaya çıkmıştır. Hatta Tanzimat’ın kaynağında da bu fikir yatar. Kelimenin tam anlamıyla kuvvetler ayrılığı prensibi otorite buhranı dönemlerinde gündeme gelmiş bir düşüncedir.
            Malum olduğu üzere Montesquieu’nin kuvvetlerin ayrılığıyla ilgili fikirleri siyaset dünyasında çok büyük yankı bulmuş ilkelerdir. Ancak bu ilke XVII. asırda monarşi otoritesini yıkmak için ortaya atılmıştı. O sıralar demokrasi hak getire,  daha çok Hitler öncülüğünde Führerci anlayış hâkimdi. Neyse ki Avrupa’yı kasıp kavuran uzun süren çalkantıların akabinde Führerci oluşumlara engel olmak adına kuvvetler ayrılığı prensibi siyaset dünyasında yerini alabilmiştir. Şef’e tapınma ya da lidere tapınma sadece Hitler üzerinde gerçekleşmiş değildi,  bütün totaliter ideolojilerin vazgeçilmez tutkusundan doğmuştur.
         Otokrasi ve demokrasi taban tabana zıt ikili kavramlardır. Zira demokrasi gücünü halk iradesinden, otokrasi ise tarihin iradesinden güç alır. Sonuçta güç nerden alınırsa alınsın mühim olan adalettir. İşte bu yüzden Kur’an’ı Kerim; “Bu makamda nusret ve hâkimiyet hak olan Allah’ındır!” hükmünü ortaya koymuş ve hiç bir makamın Allah’ın mülküne tahakküm kurmasına izin veremeyeceğini bildirmiştir. İster otokrasi kanalıyla isterse demokratik yollardan iktidara gelinsin, Ulu’l Emr (idareci) sadece hükümleri icraya memur vasıtadır, gaye değildir. Zaten günümüz dünyasında gerçek anlamda demokrasi, yani tam demokrasi örneği yoktur. Aslına bakılırsa çoğunluğun azınlığı idare etmesi fıtri nizama aykırıdır. İslâm’da yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya karşılıklı oto kontrol söz konusudur. İdare edenlerle idare edilenler adeta fıtri nizam gereği birbirini karşılıklı denetleyecek pozisyon alırlar.  Dahası İslam, bir tür otokontrol sistemine dayanan bir yönetim modelini ortaya koymuştur. Bakın, Hz. Ömer (r.a.)’in; şayet doğruluktan ayrılırsam sözüne karşılık arkadaşları; “Ya Ömer seni kılıcımızla düzeltiriz” ifadeleri asrısaadette karşılıklı oto kontrolün olduğunun tipik misalinin gösterir.
       İslâm’da idare edenler umum-u efkârın kontrolü altında olduğu gibi, umum-u efkâr da (kamuoyuca) kanunlara riayet etmekle mükelleftir. Günümüz dünyası daha henüz mükemmel bir demokrasiye kavuşmuş değil, asrısaadet hayatın gerisindedir hala. Gerçekten de ashabın hayatında karşılıklı otokontrole dayanan mükemmel bir nizamın varlığını görmek mümkün. Nitekim böylesi bir modelde çoğunluğun azınlığı idare etmesi söz konusu değildir. Hem çoğunluğun, hem de azınlığın katılımını sağlayacak gerçek demokratik anlayış esastır. Maalesef günümüzde liberalizm; sırf idare edilenlerin, otokrasi ise sırf idare edenlerin lehine tavır almaktadır.  İslam öyle değil, toplumu oluşturan bütün kesimleri kucaklayan bir anlayışı ortaya koyar. Tabii insanlık bu anlayıştan epey uzak kalalı parayı putlaştıran toplumlar kapitalizmin boyunduruğunda, emeği ve kolektivizmi tabulaştıranlar komünistlerin hükümranlığı altında, devleti ilahlaştıran toplumlarda faşizmin pençesi altında helak olmuşlardır. Şayet kendilerini seçkin diye kendini tanımlayan bir avuç elit tabaka, ideolojilerin peşinden koşturacağına halkın peşinden koştursalardı belki de böyle hazin manzaralarla karşılaşmayacaktık. Ne zaman ki halkla kaynaşırlar, o zaman gerçek demokrasi ortaya çıkabilir diye umuyoruz.
           İnsanlık bugün şu üç başrolde oynayan aktörlere kurban edilmektedir:
            - Para babası,
            - Politikacı,
            - Anarşist.
            Toplumları ilim, tefekkür ve demokratik anlayış yönetmiyor,  bu üçlü aktör idare ediyor dersek yeridir. Böylesi bir idari mekanizmayla ülke halkları sürekli aldatılmış oluyor. Madem öyle, ne aldatan, ne de aldatan olmamak kaydıyla tabandan tavana, tavandan tabana dönüşümlü bir yapılanmaya geçmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, aydınların aydınlatamadığı toplumu şarlatanlar aydınlatacaktır, bu kaçınılmaz.
            Gerçek demokratik yapılanmada devletin ideolojisi olmaz, ama ideolojik yapılanmalara fırsat verilir. Çünkü toplum içindeki farklılıkları zenginlik olarak görmek demokrasinin gereğidir. Devleti belli bir ideolojinin hizmetinde koşturması adil olmadığı gibi demokratikte değildir, olsa olsa bunun adı faşizanlık olur. Devletin farklı fikirler karşısında “hakem” olmasının yanı sıra vatandaşın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda düzenlediği organizasyonlara destek verip halkın hizmetine koşup hadimlik rolü üstlenmesi şarttır. Dolayısıyla devlet eşit şart ve imkânlarda yarışan insanlara fırsat verip saygı duymakla gerçek demokratik işlevini yerine getirmiş olacaktır.
        Ehl-i sünnet âlimleri, devlet reislerinin adil, idari, siyasi ve askeri konulara vakıf aynı zamanda muktedir (iktidar sahibi), dirayetli kimselerden seçilmesi gerektiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Ayrıca böyle liyakat sahibi devlet reislerine itaatin bi’l ittifak vacip olduğunu beyan etmişlerdir. Evet, itaat etmek başka, isyan etmek başkadır. Tarihi geçmişimize baktığımızda ulemamız hakikati daima itaat içinde aramıştır, isyanı hiç bir şekilde tasvip etmemiştir. Kaldı ki itaat içinde bile zulmü giderecek değişik fırsat imkânı (demokratik yollar), uygun şartlar ve meşru yollar bulunabiliyor. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) bu manada; “Her kim emirin yapmış olduğu bir şeyi kötü görürse sabretsin (isyanla hareket etmesin). Çünkü her kim sultana (itaatten) bir arşın ayrılırsa, cahiliye ölümü ile ölür” buyurmuşlardır. Zaten bizim kültürümüz İslamın bu engin hoşgörü anlayışıyla yoğrulduğundan şükür, sabır ve iman gibi değerler medeniyet hamlemizin ana ruhunu oluşturmuştur. Buna rağmen zaman zaman bünyemize sirayet eden fitne virüsüyle değer aşınmasına uğramışız da.
        Bakın isyanların getirdiği ağır mesuliyet gerektiren bedeller şu örneklerde gizli. Nasıl mı?  Şöyle ki;
      -Şayet Endülüs şehzadeleri ülkelerini bölerekten baş çekmeselerdi,  bugün belki de Avrupa ve Fransa’dan söz edilmeyecekti.
      -Osmanlı’da iç kargaşalıklar olmasaydı, muhtemelen bugün Ortadoğu kaynayan kazan olmayacaktı.
       -Sahabe arasında içtihattan tevellüt eden ihtilaflar olmasaydı, belki de tarih Haçlı Seferleri’ne şahit olamayacaktı,  ya da yeryüzünde bir tek kilise bile kalmayacaktı.
            İşte sıraladığımız bu gerekçelerden de anlaşıldığı üzere itaat çok önem arz ediyor. Ancak İslâm, sultana itaati emretmekle beraber itaati kayda ve şarta bağlamamıştır.  İtaat ancak “Allah’ın emirlerine uyduğu müddetçe, yani isyanı gerektirmeyen meseleler için” söz konusudur. Rasulullah (s.a.v.); “Emirlerinizi hem neşeli hem kederli zamanlarınızda, hatta emirleriniz kendi nefislerini sizin nefisleriniz üzerine tercih etseler dahi onları dinleyecek ve itaat edeceksiniz. Ancak emirlerinizin açık bir küfrünü görmeniz ve onların küfrü hakkında Allah’ın kitabında kuvvetli delil olması halinde, onları dinlemeyeceksiniz” diye buyurmaktadır. İmam Nevevi bu hadisi şerifi söylerken şöyle der; “Yöneticilerle yönetim işleri hususunda münakaşa etmeyiniz. Ancak onlardan sarih küfür ve kesin bir münker görürseniz, bunu inkâr ediniz. Yani kabul etmeyiniz ve hakikati münasip bir dil ile söyleyiniz. Fasık ve zalim olsalar bile, onlara karşı ayaklanmak ve onlarla savaşmak tüm ulemanın İcma'sı ile haramdır.” Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” hadisi şerifiyle meseleyi vuzuha kavuşturmuştur.
            Peygamberimiz (s.a.v.); “Allah’a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır” buyurmuştur. Bu hadisi şerif şu olay üzerine varid olmuştur. Rasulullah (s.a.v)  bir orduyu yola çıkardığında başlarına da Ensar’dan birini komutan tayin edip itaat etmelerini tembih eder.  Kervan yola koyulup ilerlediğinde askerlere sinirlenen komutan, odun toplattırır ve büyük bir ateş yakmalarını söyler. Odunlar toplanıp yakılınca, askerlere kendilerini ateşe atmalarını emreder.
         Askerler şaşkın halde:
            “—Biz, Hz. Peygambere kendimizi ateşten korumak için tabii olduk. Bir de üstüne üstük ateşe mi gireceğiz” deyip emre uymazlar. Tabii durum vaziyet sefer dönüşünde Rasulullah’a (s.a.v) bildirilince Peygamberimiz askerlerin bu tavrının doğru olduğunu dile getirmiştir. Bu ve buna benzer misalleri Peygamberimizin varisi hükmünde âlimlerin yaşantısında da görmek mümkün. Bakın, İmam-ı Azam, Halife Mansur tarafından nice zulüm, işkencelere maruz kalıp hapishaneye girmesine rağmen halkı isyana teşvik etmemiş ve bir tek olsun huruç (başkaldırış) fetvası vermemiştir. Bilakis atıldığı hapishanede şehit düşmüştür. Niye derseniz, çünkü İmam-ı Azam, devlet erkânının zulümlerine destek ve alet olmak endişesiyle kadılık teklifini kabul etmemişti. Keza yine Halife Mu’tasım Billâh da İmam-ı Hanbelî’ye, Kuran’ın mahlûk (yaratık) olduğuna dair fetva vermeye zorlamış, tabii ki o büyük imam itaat etmemiş, isyana teşvik edici beyanda bulunmamıştır. Buna rağmen o da şehit edilmiştir. Yakın tarihimize baktığımızda ise Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri 28 sene hapis hayatı yaşamış, sürgün ve çilelere maruz kalmış, bununla beraber ne kendisi, ne de talebeleri isyana başvurmuşlardır. O hukuki yollardan müdafaa yolunu tercih etmiştir.  Bu da yetmez Said Nursi Hz.leri: “Risaleyi Nur talebeleri asayişin manevi bekçileridir” deyip nizam ve asayişi savunmuştur hep. Öyle de olması gerekirdi. Çünkü nizam ve asayişin zıddı anarşidir.  Zaten anarşi ve isyan ajandasında hukuk, kaide ve kurala yer yoktur, isyan bayrağı çekmek vardır. Başıboşluk, isyan ve başkaldırış anarşizmin ruhunu oluşturur.  Hele çok şükür ki; bizim kültürümüzde anarşizme prim verilmez. Şöyle ki; Elmalı Hamdi; “Gayri Müslimlerin idaresi altında yaşayan Müslümanların bile devlete isyan etmelerinin vacip olmadığını” beyan etmişlerdir.
            Fetevayı Hindiye eserinde ise bu hususlarda, yani nizamın sağlanmasında; “Emr-i Bi’l Marufu;  umera (devlet yöneticisi) elle, ulema (âlimler) dille, avam-ı nas (halkın genel seviyesi) kalple ifa eder” ifadeleri vardır. Zira Rasulullah (s.a.v.);  “Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle, gücünüz yetmiyorsa diliniz ile buna da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz. Zira bu imanın en zayıf derecesidir” beyanları Fetevayı Hindiyye’deki açıklamaları teyit eder. Hadiste geçen “...imanın zayıf derecesi” hükmünü İmam-ı Nevevi; “Sevabın noksaniyeti” olarak tefsir etmiştir.
            Velhasıl; herhangi bir hadisi şerif ve ayeti kerimenin çıplak manasına bakıp ta anlamı işte budur diyemeyiz. Ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını, neye işaret ettiğini anlamak için sahasında uzman, âlim ve içtihat şartlarına haiz ehil kimseler olmalı ki, ne manaya geldikleri anlaşılabilsin. Bu yüzden âlime başvurup ışık feneri edinmek gerekir.
                 Vesselam.