YÂD
DAŞT
SELİM GÜRBÜZER
Nasıl ki insan uykudayken etrafında ne olup bittiğinden haberdar olamaz
ya, aynen öylede zikretmeyen bir insanda
kalben Allah’tan bihaber gafil olması kaçınılmazdır. Ki; Tarikat-ı Nakşibendîyye yolunda kalben her
an uyanık olma hali, Allah’tan gafil
olmama manasına ‘Yâd daşt’ uyanıklık
olarak tarif edilir. Ama gel gör ki, Allah dostlarının dışında insanların pek
çoğu sanki gözü açık olmakla uyanık olduğu zehabına kapılmaktalar. Oysa bu uyanıklık
dış göz uyanıklığıdır.
Hiç kuşkusuz asıl uyanıklık iç göz uyanıklığıdır. Nitekim böylesi bir
uyanıklık ‘el kârda, gönül yar’da türünden ‘Yâd daşt’ usulü uyanıklık olarak anlam
kazanır da. Öyle ki, bu hal üzere olanlar ‘zahiren halkla, batınen Hak’la beraber olduklarından
her şart ve ahvalde Yüce Allah (c.c) zikreden
dostlarının yar ve yardımcısı olurda.
Evet, Nakşibendî tarikatında on
bir usulden biri olan ‘Yâd daşt’ prensibi
salikin seyr-u sülûk yoluyla ulaşacağı en üst mertebeyi temsil eden bir
usuldür. Aynı zamanda bu usul Yüce
Allah’ın beyan buyurduğu “Öyle insanlar
vardır ki, onları ne ticaret ne alış
veriş Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur 24/37)
ayet-i celilenin tatbiki usuldür. İşte bu
tatbikat üzere olan Hak yolcuları zahiren uyku moduna geçseler bile ‘Yâd daşt’
usulünce gönülleri her daim Allah’la meşgul olduklarından kalben uyanık
sayılırlar zaten. Hele Hak yolcusu bir salik murakabe mertebesine ulaşmaya bir
görsün onun için artık bu noktadan sonra bekabillah makamı nasip ve müesser
olurda. O halde sormak gerekir, şimdi
gel de böylesi bir salik için kalbi uyanık değildir diyebilir miyiz, bilakis
hakkında her daim zikreden bir kalbe ve tevhidi ikrar eden bir dile sahip olması
hasebiyle Allah’ın sevilmiş, seçilmiş ve kalben uyanık Salih kullarından
dememiz icab eder. Hele birde bunun tam
aksine bir insanın Allah’tan gayri şeylere yöneldiğini düşünün elbette ki bu
insan için uyurgezer dememiz icab edecektir. Ki, bu uyurgezerlik ister gözü açık ister kapalı
halde olsun hiç fark etmez bunun adı gaflet uykusundan başka bir şey değildir. Tâ
ki ecel kapıya dayanır, işte o zaman bu uyurgezer gaflet uykusundan uyanmış olacaktır.
Amma velâkin bu uyanışın kendisine hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü bu uyanış kendi iradesiyle değil
bizatihi ölüm dehşetinin aklını başına getirmesiyle alakalı bir uyanıştır bu. Şayet bu insan dünyada iken tıpkı ‘Yâd daşt’ Hak yolcusu salikler gibi ‘ölmeden
önce ölünüz’ hükmünce hareket etseydi
hiç şüphe yoktur ki, o da ölmeden önce
dirilenlerden olacaktı. Yani kalbi iri,
diri ve uyanık olacaktı. İşte bu nedenle Gavs-ı Sâni (k.s) bu hususta şöyle der:
-“Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah
zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz
de kalp yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün, o, siz istemesiniz de kendi
işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İşte içine zikir yerleşen kalp
de böyledir.”
Öyle anlaşılıyor ki, hayatımız boyunca her an, her salise Yüce
Allah’ı yâd etmek gerekir ki ‘Yâd daşt’ mertebesine erişilebilsin. Bu da ancak ‘Yâd daşt’ usulünce Lafza-i celal
ve Kelime-i tevhid zikrini kalbe ilmek ilmek işlemekle kazanılabilecek bir
melekedir. Öyle ki, İmam-ı Rabbani
(k.s) büyük çaba sonucu kazanılan
böylesi melekiyet için: “Yâd-ı daşt en büyük mertebedir. Ondan sonra mertebe
yoktur” diye beyan buyurmakla kalmayıp şöyle açıklık getirirde:
-“Yâd daşt ancak cezbe ve sülûk makamlarının tamamlanmasından sonra vuku
bulur. Ve onun üstünlüğü kimseye gizli değildir. Bu makamda en kâmil anlamıyla
fena gerçekleşir. Mesela ileri mertebede
olmakla birlikte daha henüz yolda olanlar, bu Tarikat-ı Aliyye’de sonra yaşanacak
olanı başlangıca yerleştirme hükmünün gereği olarak işin sonunu hissedebilir.
Fakat yoldan dönmesi mümkündür. Keza hakiki ve tam fenaya erişmiş ikinci beka
sahibi kimseler ise vuslata ermiş müntehidir (tamamlayandır). Böylesi vuslata erenlerin geri dönmesi olmaz.”
İşte İmam-ı Rabbani (k.s)’ın bu müthiş tespitleri
bize gösteriyor ki, yâd daşt mertebesine erişilmeden kalbin sürekli uyanık
halde kalması pek mümkün gözükmüyor. Madem
öyle, Hak yolcusu bir salik her dem gönlü Allah’la
olmalı ki, ancak o zaman bütün eşyada
ilahi tecellileri müşahede edecek derecede kalbi uyanık kalıp yoldan dönmesin. Nitekim
Zünnùn-i Mısrì Hz.leri bu hususta şöyle der: “Geriye dönenler yalnızca
yoldayken dönenlerdir. Kavuşanlar (vuslata erenler) ise asla geri dönmez.”
Öyle ya, bir insan Hak yoluna koyulmuş olsa da şayet
yolda ilahi tecellilerin dışında bir şeylerle oyalanıyorsa daha yolun bitimine
gelmeden geri dönmesine yol açabiliyor. İlla
ki gönlü gönle verip büyük bir sabır ve tevekkülle durmak yok yola devam etmek
gerekir ki vuslat beraberinde gelsin.
Bu arada şunu da belirtmekte fayda var halk dilinde köşeyi dönme
tarzında tabir edilen uyanıklıklar asla tasavvufun konusu olamaz. Çünkü bu tarz
uyanıklıklar eşyaya köle olmanın tâ kendisi bir uyanıklıktır. Tasavvufta ki uyanıklık ise kalbi
uyanıklıktır. Kalben uyanık olmak içinde
mutlaka Allah’tan gafil kalmamak gerekir. Her an her saniye Allah’ı hatırda tutmak
gerekir ki, hiçbir dünyevi meşguliyet saliki Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Nitekim bir salik ‘Kelime-i tevhid’ zikrini yâd
daşt bilinci doğrultusunda çektiğinde:
-Tıpkı namazda teşehhüde oturduğunda kelime-i tevhidin ‘lâ’ kelimesini işaret parmağıyla yukarı
doğru, ‘İlâhe’ ibaresini de sağa çekip akabinde
’ illallah’ ibaresini aşağı doğru indirdiğinde olduğu
gibi, ‘nefy u isbat’ zikrini de dille ikrar ederekten
kalbin üzerinde Allah’tan gayri her ne masiva varsa tepesine balyoz vururcasına
indirdiğinde uyuyan kalbini uyandırmış olacaktır. Hatta Kelime-i tevhid zikri öyle balyoz
etkisi oluşturur ki, adeta kalbin üzerini siyah is bağlamış kurumu pirüpak
eylemesiyle birlikte ortaya çıkan tevhidi nurun ziyası tüm vücudu aydınlatırda.
Derken bu tevhidi nurun ‘nefiy’ etkisi
sayesinde bir yandan Allah’tan gayri tüm masivalar terk edilmiş olurken, diğer taraftan
‘isbat‘ etkisi sayesinde de baki olanın sadece Allah olduğu idrakiyle zat-ı
ehadiyetin nurları müşahede edilip vuslat hâsıl olur bile. Nasıl vuslat hâsıl olmasın ki, bakın bu hususta Muhammed bin Abdullah el-
Hâni ‘Adap’ adlı eserinde ne diyor:
-“Zakir nefy-u isbat zikrini (kelime-i tevhid zikrini) çekerken nefesini hapsederek zikredilen ile
huzura vardırmalıdır. Salik her nerede olursa olsun kalbi her an Allah ile huzur
halinde bulunmalıdır. Bu bakımdan yâd-dâşt terimi murakabe ile aynı manaya
gelir. Bunun başka manası kalbi zat tecellisini müşahedeye her an uyanık
tutmaktır. Zikirden hâsıl olan huzur, murakabe, sohbet ve rabıta, yâd-dâşt
terimiyle aynı manaya gelir. İşte bundan hareketle diyebiliriz ki huzur, Zat-ı
Ehadiyetin nurlarını müşahede etmektir. Bunun için keyfiyeti değişiktir.
Çeşitli şekillerde zuhur eder. Onu havvas ehlinden başkası bilmez.”
Hâsıl-ı kelam bu müthiş sözlerin üzerine söz söylemek haddimize mi, baksanıza ‘Yâd daşt’ usulünce her an Allah’ı
hatırlama hali ancak havas ehlinin idrak edebileceği bir husustur. Dolayısıyla bize Hak yolcularının izini iz
sürmek düşer.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3576/yd-dast.html
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3576/yd-dast.html







