26 Kasım 2019 Salı

YÂD DAŞT

YÂD DAŞT
        SELİM GÜRBÜZER
        Nasıl ki insan uykudayken etrafında ne olup bittiğinden haberdar olamaz ya,  aynen öylede zikretmeyen bir insanda kalben Allah’tan bihaber gafil olması kaçınılmazdır.  Ki; Tarikat-ı Nakşibendîyye yolunda kalben her an uyanık olma hali,  Allah’tan gafil olmama manasına  ‘Yâd daşt’ uyanıklık olarak tarif edilir. Ama gel gör ki, Allah dostlarının dışında insanların pek çoğu sanki gözü açık olmakla uyanık olduğu zehabına kapılmaktalar. Oysa bu uyanıklık dış göz uyanıklığıdır.  
       Hiç kuşkusuz asıl uyanıklık iç göz uyanıklığıdır. Nitekim böylesi bir uyanıklık   ‘el kârda, gönül yar’da türünden  ‘Yâd daşt’ usulü uyanıklık olarak anlam kazanır da.  Öyle ki,  bu hal üzere olanlar  ‘zahiren halkla, batınen Hak’la beraber olduklarından her şart ve ahvalde Yüce Allah (c.c)  zikreden dostlarının yar ve yardımcısı olurda.
         Evet,  Nakşibendî tarikatında on bir usulden biri olan  ‘Yâd daşt’ prensibi salikin seyr-u sülûk yoluyla ulaşacağı en üst mertebeyi temsil eden bir usuldür.  Aynı zamanda bu usul Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Öyle insanlar vardır ki,  onları ne ticaret ne alış veriş Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur 24/37) ayet-i celilenin tatbiki usuldür.  İşte bu tatbikat üzere olan Hak yolcuları zahiren uyku moduna geçseler bile  ‘Yâd daşt’  usulünce gönülleri her daim Allah’la meşgul olduklarından kalben uyanık sayılırlar zaten. Hele Hak yolcusu bir salik murakabe mertebesine ulaşmaya bir görsün onun için artık bu noktadan sonra bekabillah makamı nasip ve müesser olurda.  O halde sormak gerekir, şimdi gel de böylesi bir salik için kalbi uyanık değildir diyebilir miyiz, bilakis hakkında her daim zikreden bir kalbe ve tevhidi ikrar eden bir dile sahip olması hasebiyle Allah’ın sevilmiş, seçilmiş ve kalben uyanık Salih kullarından dememiz icab eder.  Hele birde bunun tam aksine bir insanın Allah’tan gayri şeylere yöneldiğini düşünün elbette ki bu insan için uyurgezer dememiz icab edecektir. Ki,  bu uyurgezerlik ister gözü açık ister kapalı halde olsun hiç fark etmez bunun adı gaflet uykusundan başka bir şey değildir. Tâ ki ecel kapıya dayanır, işte o zaman bu uyurgezer gaflet uykusundan uyanmış olacaktır. Amma velâkin bu uyanışın kendisine hiçbir faydası olmayacaktır.  Çünkü bu uyanış kendi iradesiyle değil bizatihi ölüm dehşetinin aklını başına getirmesiyle alakalı bir uyanıştır bu.  Şayet bu insan dünyada iken tıpkı  ‘Yâd daşt’ Hak yolcusu salikler gibi ‘ölmeden önce ölünüz’  hükmünce hareket etseydi hiç şüphe yoktur ki,  o da ölmeden önce dirilenlerden olacaktı.  Yani kalbi iri, diri ve uyanık olacaktı. İşte bu nedenle Gavs-ı Sâni (k.s) bu hususta şöyle der:
     -“Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün, o, siz istemesiniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İşte içine zikir yerleşen kalp de böyledir.”
        Öyle anlaşılıyor ki,   hayatımız boyunca her an, her salise Yüce Allah’ı yâd etmek gerekir ki  ‘Yâd daşt’  mertebesine erişilebilsin.  Bu da ancak ‘Yâd daşt’ usulünce Lafza-i celal ve Kelime-i tevhid zikrini kalbe ilmek ilmek işlemekle kazanılabilecek bir melekedir.  Öyle ki,  İmam-ı Rabbani  (k.s)  büyük çaba sonucu kazanılan böylesi melekiyet için: “Yâd-ı daşt en büyük mertebedir. Ondan sonra mertebe yoktur” diye beyan buyurmakla kalmayıp şöyle açıklık getirirde:
     -“Yâd daşt ancak cezbe ve sülûk makamlarının tamamlanmasından sonra vuku bulur. Ve onun üstünlüğü kimseye gizli değildir. Bu makamda en kâmil anlamıyla fena gerçekleşir.  Mesela ileri mertebede olmakla birlikte daha henüz yolda olanlar, bu Tarikat-ı Aliyye’de sonra yaşanacak olanı başlangıca yerleştirme hükmünün gereği olarak işin sonunu hissedebilir. Fakat yoldan dönmesi mümkündür. Keza hakiki ve tam fenaya erişmiş ikinci beka sahibi kimseler ise vuslata ermiş müntehidir (tamamlayandır).  Böylesi vuslata erenlerin geri dönmesi olmaz.”
      İşte İmam-ı Rabbani (k.s)’ın bu müthiş tespitleri bize gösteriyor ki, yâd daşt mertebesine erişilmeden kalbin sürekli uyanık halde kalması pek mümkün gözükmüyor.  Madem öyle,   Hak yolcusu bir salik her dem gönlü Allah’la olmalı ki,  ancak o zaman bütün eşyada ilahi tecellileri müşahede edecek derecede kalbi uyanık kalıp yoldan dönmesin. Nitekim Zünnùn-i Mısrì Hz.leri bu hususta şöyle der: “Geriye dönenler yalnızca yoldayken dönenlerdir. Kavuşanlar (vuslata erenler) ise asla geri dönmez.”
      Öyle ya,  bir insan Hak yoluna koyulmuş olsa da şayet yolda ilahi tecellilerin dışında bir şeylerle oyalanıyorsa daha yolun bitimine gelmeden geri dönmesine yol açabiliyor.  İlla ki gönlü gönle verip büyük bir sabır ve tevekkülle durmak yok yola devam etmek gerekir ki vuslat beraberinde gelsin.
      Bu arada şunu da belirtmekte fayda var halk dilinde köşeyi dönme tarzında tabir edilen uyanıklıklar asla tasavvufun konusu olamaz. Çünkü bu tarz uyanıklıklar eşyaya köle olmanın tâ kendisi bir uyanıklıktır.  Tasavvufta ki uyanıklık ise kalbi uyanıklıktır.  Kalben uyanık olmak içinde mutlaka Allah’tan gafil kalmamak gerekir.  Her an her saniye Allah’ı hatırda tutmak gerekir ki, hiçbir dünyevi meşguliyet saliki Allah’ı zikretmekten alıkoymasın.  Nitekim bir salik ‘Kelime-i tevhid’ zikrini yâd daşt bilinci doğrultusunda çektiğinde:
    -Tıpkı namazda teşehhüde oturduğunda kelime-i tevhidin  ‘lâ’ kelimesini işaret parmağıyla yukarı doğru,  ‘İlâhe’ ibaresini de sağa çekip akabinde  ’ illallah’  ibaresini aşağı doğru indirdiğinde olduğu gibi,   ‘nefy u isbat’ zikrini de dille ikrar ederekten kalbin üzerinde Allah’tan gayri her ne  masiva varsa tepesine balyoz vururcasına indirdiğinde uyuyan kalbini uyandırmış olacaktır.  Hatta Kelime-i tevhid zikri öyle balyoz etkisi oluşturur ki, adeta kalbin üzerini siyah is bağlamış kurumu pirüpak eylemesiyle birlikte ortaya çıkan tevhidi nurun ziyası tüm vücudu aydınlatırda. Derken bu tevhidi nurun  ‘nefiy’ etkisi sayesinde bir yandan Allah’tan gayri tüm masivalar terk edilmiş olurken,  diğer taraftan  ‘isbat‘ etkisi sayesinde de baki olanın sadece Allah olduğu idrakiyle zat-ı ehadiyetin nurları müşahede edilip vuslat hâsıl olur bile.  Nasıl vuslat hâsıl olmasın ki,  bakın bu hususta Muhammed bin Abdullah el- Hâni  ‘Adap’  adlı eserinde ne diyor:
     -“Zakir nefy-u isbat zikrini (kelime-i tevhid zikrini)  çekerken nefesini hapsederek zikredilen ile huzura vardırmalıdır. Salik her nerede olursa olsun kalbi her an Allah ile huzur halinde bulunmalıdır. Bu bakımdan yâd-dâşt terimi murakabe ile aynı manaya gelir. Bunun başka manası kalbi zat tecellisini müşahedeye her an uyanık tutmaktır. Zikirden hâsıl olan huzur, murakabe, sohbet ve rabıta, yâd-dâşt terimiyle aynı manaya gelir. İşte bundan hareketle diyebiliriz ki huzur, Zat-ı Ehadiyetin nurlarını müşahede etmektir. Bunun için keyfiyeti değişiktir. Çeşitli şekillerde zuhur eder. Onu havvas ehlinden başkası bilmez.”
    Hâsıl-ı kelam bu müthiş sözlerin üzerine söz söylemek haddimize mi,  baksanıza ‘Yâd daşt’ usulünce her an Allah’ı hatırlama hali ancak havas ehlinin idrak edebileceği bir husustur.  Dolayısıyla bize Hak yolcularının izini iz sürmek düşer.
       Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3576/yd-dast.html


20 Kasım 2019 Çarşamba

YÂD KERD


YÂD KERD
         SELİM GÜRBÜZER
         Tasavvufta bir salik için ilk hedef kalp zikrinden letaif zikrine, letaif zikrinden Nefy-u isbat zikrine geçiş yapmaktır. Sonrasında ise seyr u sulûk’u tamamlamak temel hedeftir. Hele bir salik hedefine adım adım ilerlemeye görsün seyr u sulûk’un son aşamasında  “La ilahe illallah”  tevhid zikrinin mana ve ruhunu dil ile ikrar edip kalbin tâ derinliklerinde Yüce Allah’ı hatırda tutma hali elde eder bile. İşte elde edilen bu tasavvufi hâl Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda ‘Yâd kerd’ olarak karşılık bulur da. Nasıl karşılık bulmasın ki,  böylesi bir yâd ediş,  ne ahrete intikal etmiş olan sevdik yakınlarını yâd etmeye benzer, ne de bir başka bir şeyi yâd etmeye.  Böylesi bir yâd etmeyi ancak her an Yüce Mevla’nın huzurundaymışçasına eller bağlanmış, boyunlar bükülmüş halde dillerini tek kelimede birleştirmiş salikler idrak edebilir.  Ki,  kalben hissedilen ve dille ikrar edilen o tek kelime  ‘Kelime-i tevhid’ zikrinden başkası değildir. Bakın Muhammed Saki Seyyidim ‘Arifler Yolunun Edepleri’ adlı eserinde kelime-i tevhid’in mana ve ruhunu Şah-ı Nakşibend  (k.s)’ın dilinden Yâd kerd usulünce şöyle nakleder:
       -‘La ilahe’ nefiy manasınadır. Bununla kâinatta Allah’tan başka hiçbir mabud olmadığına işaret edilir. Akabinde  ‘illallah” ibaresi gelir ki, bu ise isbattır. Bundan maksat ise hakiki ilahın ve ibadet edilecek mabudun ancak Allah olduğu isbat edilir. En nihayetinde  ‘Muhammedu’r-Rasulullah’ denir.  Bu ibareden maksatsa Yüce Allah’a sevilmek ve O’na karşı sevgimizi göstermek için Hz. Peygamber’e uymaya niyet edilir. Çünkü ona uymadan ne tevhid idrak edilir ne de Allah sevgisinin tadına varılır.
          Evet,  Sadatlar bu yolun başlangıcında taliplilerini ilk evvela lafza-i celal ve letaif zikirleri talim ettirirler.  Tâ ki müridinin kalbi kemal bulup letaifler asıllarına kavuşur, bu kez zikirlerin en efdalı ‘Kelime-i Tevhid’i hakkıyla yâd etmesi için nefy-u isbat zikri talim ettirirler.  Nitekim Muhammed bin Abdullah el- Hâni  ‘Adap’  adlı eserinde bu talimnamenin tatbikini şöyle açıklar da:
        -Salik murakabe derslerine geldikten sonra zikrini ‘Nefy ü isbat’ yoluyla yapmalıdır. Her gün belirli sayıda buna devam eder.  Bu merhalede ‘Nefy ü isbat’ zikrinin dil ile yapılmasının şart olduğu açıklandı. Çünkü kalb, unsurlara bağlı olması sebebiyle unsur tefsiriyle paslanabilir. Nefy ü isbat ise dil ile yapılınca bu paslar zail olur. Böylece murakabe noktasından müşahede mertebesine yükselir. Bu terimin bir başka manası, daimi zikir halinde olmaktır. Kalple veya dil ile olsun, Zât ismi veya bir başka zikir ‘Nefy u isbat’ şeklinde yapılmış olması müsavidir. Maksad zikrin kesintisiz bir şekilde devam etmesidir. Allah ile ancak bu şekilde huzura varılır.  Keza bu terimin bir başka manası gaflete mahal bırakmadan zikre devam etmektir. Çünkü Cenabı Hak ‘Unuttuğun zaman Rabbini zikret’  buyurmuştur.
         Peki, ‘Nefy ü isbat’  zikri iyi hoşta ‘Yâd kerd’ usulünün uygulaması nasıl olacak. Reşahhat kitabının sayfalarını çevirdiğimizde bu sorunun cevabını Mevlana Sa’deddin-i Kâşgâri’nin şu sözlerinde şöyle müşahede ederiz:
       -Zikir taliminin usulü şöyledir: Şeyh kalple ‘La ilahe illallah, Muhammedün-Rasulûllah’ der, müridde gönlünü hazırlayıp şeyhin gönlüyle bütünleştirir, gözünü ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırır, dişlerini birbiri üzerine koyarak nefesini tutar ve bütün gücüyle şeyhin muvafakati üzere diliyle söylemeden zikre başlar. Mürid bu zikir esnasında nefesini tutma hususunda sabretmeli ve bir nefeste üç defa ‘Kelime-i tevhidi’ söylemelidir. Bu hal, zikrin tadı gönlüne yerleşene kadar sürmelidir”  diye açıklık getirir.
      Hakeza Gavs-i Sani (k.s)’de sofilerine bu zikri talim ettirirken şöyle tembihler:
      -“Nefy-i isbat dersinde  ‘la ilahe’ derken alından sağ omuz üzerine gelme esnasında Allahlık iddiasında bulunan Nemrud, Firavun, putlar, her kim ve her ne var ise tevhid kılıcıyla hepsini temizleyeceksiniz. O nefiy cümlesinin nuru, Allah’tan başkasın silecek. ‘illallah’ deyince öyle bir kalbe indireceksin ki bütün vücuda dağıldığını hissedeceksin. Sonunda ‘Muhammedün Resûlullah’ derken Allah’ın huzurunda kendinizi hissedecek ve O huzurda (kalben) ‘Muhammed senin Resulündür’ diye haykıracaksın.” 
         İşte yukarıda zikredilen açıklamalardan öyle anlaşılıyor ki Yüce Allah’ı ‘Yâd kerd‘ adabı usulünce zikretmek için mutlaka bir kılavuza ihtiyaç vardır. Zira İmam-ı Şarani Arifibillah, "Nefahat" adlı eserinde, müridlerin kalbinin fethi için gerekli olan 20 adaptan söz eder. Ki, bu adapların dördüncüsünden bahsederken şöyle der: "Bir salik zikre başlarken kalbiyle, şeyhin himmetinden istimdat beklemek, şeyhinden medet istemek vardır ki bu; gerçekte Resulullah (s.a.v)’den istimdad dilemektir. Çünkü mürşid, onunla Peygamber (s.a.v) arasında bir vasıtadır."
         Gerçektende öyle değil mi, yol bilenle ancak kat edilebiliyor. Düşünsenize klavuzsuz yola çıktığını,  bir şekilde o yolcunun yolda haramilere yem olacağı muhakkak. Allah yolunda da durum böyledir.  Dolayısıyla  ‘Nefy-u isbat’ zikri öyle herkesin kafasına göre çekeceği bir zikir değil, mutlaka bir yol göstericinin rehberliğinde usulü ve yordamınca çekilmesi gereken bir zikirdir.  Bu demektir ki,   nefis terbiyesi ne dişe diş mücadele ederek ne de zulmederek gerçekleşir,  nefis terbiyesi ancak Allah adını kalpte sıkça zikredip en nihayetinde ‘Nefy-u isbat’  zikriyle Müslüman olmasıyla birlikte ıslah olabiliyor. Nitekim Gavs-ı Sâni (k.s) bu hususa şöyle açıklık getirir de:
      -“ Vird nurdur, ışıktır, aynen taksinin farı gibidir. Taksinin her şeyi olsa fakat farı olmasa gidemez. Kısa zamanda tepetaklak olur. Vird, zikir kalbin kirini pasını temizler, insan günah işlemeye başlayınca kalp yara alır. Bu durum, odanın içinde yanan bir sobaya benzer. Soba devamlı yan yana boruların içi kurum bağlar, temizlenmezse zamanla boruları tıkar, dumanı geri teper, odanın içindekileri zehirler ve öldürür. Aynen bunun gibi zikirde kalbin isini (kurumunu) temizler. Zikir çekilmezse kalbe Allah’ın nuru gelmez. Ya ne gelir? Şeytanın vesvesesi gelir ve Allah’ı unutturuncaya kadar (vesvese) devam eder. Sonunda misaldeki boru gibi tıkanıp insanı (manen) zehirleyerek öldürür. Onun için virdinize dikkat edin. İnsana gerektir ki, zikrullah gibi manevi ilaçlara sarılsın. Zikrullahın sesi şeytanı kaçırır. O çok korkaktır. Bir ses gelse hemen kaçar. Fakat nefs-i emmare öyle değildir. İnsandan bir an bile gafil olmuyor. Kedinin fareyi beklerken takındığı tavır gibi, sessiz bir şekilde insanın hata yapmasını bekliyor. Ne ibadet yapsa mağrur oluyor. Çok dikkatli uyanık olmalıdır. Çünkü nefsin gıdası zulmettir. Letaiflerin gıdası ise, muhabbet ve nurdur. Nefis ancak nefy-i isbat ile Müslüman olur.”
        Evet, yeter ki bir salik mürşidinin tarif ettiği usul üzere tevhid zikrinin mana ve ruhunu kalbinin derinliklerinde hissederekten diliyle ikrar etsin, bak o zaman dilinde şadan olan o tevhidi zikir sayesinde salikin kendisi nefse değil, nefis salike uyar hale gelir bile.  Ancak dedik ya,  Hak yolcusu bir salikin bu aşamaya gelmesi için seyr-u sulûk idmanında çok ter dökmesi icab eder.  Şu bir gerçek emek vermeden hiç bir şey elde edilemez, hele ki mevzu ‘Yâd kerd’ olunca Nefy-u isbat zikri çekmeyince asla ne tevhid bilincine ne de kurtuluşa erişilebilir. Ki Allah’ı çokça zikretmeye mecburuz da. Mutlaka Allah’ı hakkıyla yâd etmek gerekir ki,  ruz-i mahşerde Resulü Ekrem (s.a.v.)’in  ‘Ümmetim, Ümmetim’  diyen yalvarması karşısında mahcup duruma düşmüş olmayalım. Malum Peygamberimizin şefaati ahiret yolunda karınca misali de olsa gayret gösterenler içindir. Yeter ki vız vız yapılsın şefaat beraberinde gelir de. Bakın Gavs-ı Hizani (k.s) zamanında Ali adında bir sofi varmış,  bu sofi devamlı bal çalarmış. Tabi bu durum herkes dikkatini çektiğinde demişler ki:  
    - Yahu sen bu elalemin malını niye yiyorsun, sen Allah'tan (c.c) korkmuyor musun?
    Bunun üzerine Ali kendiyle baş başa kalıp nefis muhasebesine girdiğinde kendi kendine millet haklıdır der. Hemen kendine bir petek ve arı alıp evime bırakmaya karar verip millet sorduğunda en azından  'Bakın benim arım ve peteğim var' deme şansı bulur da.  Derken Ali evine bıraktığı arıya bakıp şöyle der:
     -Ey Arı, vız vız senden, bal benden.
      Gerçektende çok müthiş veciz bir sözdür bu.  Nitekim bu veciz sözden de anlaşıldığı üzere arı misali vız vız yapmadan Cenab-ı Rabbül Âlemi’nden bal dilemek adetullaha aykırı bir talep olur. Madem öyle, bize düşen Yüce Allah’ı fikren, zikren ve şükren vız vız yaparaktan da olsa yâd etmek gerekir ki, hem madden hem manen balla rızıklanmış olalım. Hakeza konuyu hazır balla misallendirmişken yine bir başka bal kıssasına bakmakta fayda var:
     Ubeydullah Ahrâr  (k.s), bir gün kendisinin ziyaretine gelen misafirlere hoşbeş sohbet ettikten sonra bal ikram etmiş. O sırada ziyarete gelenler arasında bir çocuk da varmış.  Çocuk hemen başlamış bal kovanını parmaklamaya. Tabii bu durum Ubeydullah Ahrâr’ın gözünden kaçmaz. Ve çocuğa dönüp şöyle der:
      "-Bak evladım senin adın ne?"
       Çocuk demiş ki:
      "- Bal."
      Ubeydullah Ahrâr  (k.s) tebessüm edip ilerisini görürcesine şöyle der::
      "-Madem sen bu zahiri lezzette kendini kaptırabiliyorsun. Bir gün senin damağına manevi lezzeti tattıracak biri çıkar elbet."
           Ne diyelim, işte görüyorsunuz bu dünyada zahiri balı tattığımız gibi manevi balı da tatmalı ki, Yâd kerd usulünce tevhidi bilince varabilelim.
           Hâsılı kelam, şu fani dünya hayatında hangi iş üzere olursak olalım önemli olan Allah (c.c)'ın emri doğrultusunda rızkı kazanmak çok mühimdir. Keza manevi rızık peşinden koşmakta çok mühimdir. Şayet manevi rızık peşinden de koşarsak, evden işe işten eve döndüğümüzde gecemiz gündüzümüz ‘Yâd kerd’  usulü ibadet olacaktır.
        Vesselam. 

12 Kasım 2019 Salı

VUKUF-İ KALBĨ VE VUKUF-İ ADEDĨ



VUKUF-İ KALBĨ VE VUKUF-İ ADEDĨ
         SELİM GÜRBÜZER
          Kalbi doğrudan şeksiz şüphesiz Allah’a bağlamanın adıdır vukuf-i kalbì. Ne mutlu vukuf-i kalbì üzere zikreden saliklere ki, kalplerini dünyanın aldatıcı cazibesinden uzak tutup kendilerini ‘Allah’ ismine adamakla huzura erebiliyorlar. Öyle ki, bu huzur kalplerde Allah’tan gayri hiçbir düşünceye ve varlığa yer verilmeksizin zikrin hakkını yerine getirmekle ulaşılan bir huzurdur. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) bir sohbetlerinde; vukuf-i kalbì üzere zikri hakkıyle zikretmenin zikir çokluğundan çok daha mühim olduğunu vurguladığı gibi zikreden bir salikin bu nedenle hem nefesini tutup hapsetmesine hem de sayısını sınırlamasına gerek olmadığını da dile getirmişlerdir. Böylece bu müthiş sohbet sayesinde zikrin çokluğundan ziyade zikrin evsafının (kalitesinin)  çok daha kıymet değer olduğunu idrak etmiş olduk.  Zaten pek çok Arif, zikirde asl olanın vukuf-i kalbì üzere her bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere kalbe ‘Allah’ adını dedirttirip virdi tek sayıda bitirmenin muteber olduğunda hem fikirlerdir.  İşte Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) bu ortak buluşma zemininde vukuf-i kalbì usulünü şöyle tarif eder de:  
         “-Zikir esnasında zikr olunanı sürekli hatırda tutmak ve gönlü O’na bağlamak şarttır. İşte bu agâhlık haline şühûd, vüsul ve vukuf-i kalbì denir.”
          Anlaşılan o ki, tasavvufta bir salikin kendini zikre odaklaması  ‘vukuf-i kalbì’ olarak addedilirken, salikin irşad ehlince belirlenen sayıda zikir çekmesi ise  ‘vukuf-i adedì’ olarak addedilir. Böyle addedilmesi de gayet tabiidir. Çünkü bu yolun yolcularınca öyle tecrübe edilmiştir ki, hem vukuf-i kalbì ye hem vukuf-i adedìye riayet etmekle gerçek manada virdin hakkı yerine getirilmiş olup zikir ritmi dengelenmiş olur da.  İşte bu nedenle Şah-ı Nakşibend (k.s),  ‘vukuf-i adedì’ prensibini ledün ilminin ilk basamağı görüp bu usul doğrultusunda zikir çekenlerin hem Rabbül âleminin azametini tüm benliklerinde hissedeceklerini hem de Rabbül âleminin nurani tecellilerini müşahede edeceklerini müjdelemişlerdir. Madem öyle,  Sadatların tüm bu güzel tespitlerinden hareketle ve aynı zamanda Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın da bizatihi Hâcegân yolunda on bir madde olarak belirlediği usullerden konu başlığımız ‘vukuf-i kalbì’ ve ‘vukuf-i adedì’nin kalbe ne faydası var noktasında ancak şunu diyebiliriz:
          - Vukuf-i kalbì sayesinde kalb vukufiyet kazanıp kemalât kesb ederken,
          -Vukuf-i adedì’yi uygulamak sayesinde de zikrin doz ayarı gerçekleşmiş olur.
          Hele Hak yolcusu bir salik, seyr u sûluk idmanında mesafe kat etmeye bir görsün sayı bakımdan zikrin dozu artırılır da. Tâ ki zikir etkisini gösterip kalp kemal bulur hale gelir, işte bu noktadan sonra kalb zikrinden letaif zikrine, letaif zikrinden en nihai olarak zikirlerin en efdalı ‘Nefyu isbat-’ zikrine (Kelime-i Tevhid zikrine) geçiş yapılır. Tabii burada önemli olan zikrin her aşamasında zikrin sayısına riayet ederek geçiş yapabilmektir.  Aksi halde vukuf-i adedì düsturunca belirlenen zikir adedinin üstünde veya altında vird çekmekle o zikirden gerekli istifade sağlanamayacaktır.
             Evet,  zikir dozundan maksad ‘Vukuf-i adedì’ usulüne uygun sayıda zikretmektir. Ki, bu usulun kaynağı ve uygulayıcısı bizatihi Yüce Peygamberimiz (s.a.v)’dir. Öyle ki,  ümmetine farz namazlarının ardından otuz üçer defa ‘sübhanellah’, ‘elhamdülillah’ ve ‘Allah-u ekber’ olmak üzere toplamda doksan dokuz adet tesbihat getirilmesinin yanı sıra birde buna ilaveten ‘lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh’ zikrinin yüze tamamlanmayı tavsiye etmeleri vukuf-i adedinin Peygamber kavli usul olduğunun bir göstergesidir. İşte bu nedenle Nakşibendî Sadatları ‘usûl olmadan vusûl olmaz’ prensibinden hareketle müntesiplerine daha yolun ilk başında kalpte en az beşbin ‘Lafza-i celal’  çekecek şekilde vird olarak talim ettirmekteler. Çünkü vukuf-i adedi adabı bunu gerektirir. Hatta salikin çalışma ve kabiliyetine bağlı olarak, yani gayreti ölçüsünce vukuf-i adedì (zikir sayısı) artırılır da. Bu usul tıpkı bir doktorun yazdığı reçetede ki ilaçların doz miktarlarına hastasının uyması yönünde ki talimata benzer bir uygulamadır bu. Şayet hasta doktorun reçete de belirlediği doz miktarının dışına çıkıp kendi kafasına göre ilaç aldıysa, elbette ki bu durumda o hastanın kaş yapayım derken göz çıkarmış olacağı muhakkak. 
           Evet, kalb zikri çekerken sadece tesbih tanelerine dokunmak yetmez, neyi zikrettiğimize vakıf olmakta gerekir. Nasıl mı? Bikere kalbi her türlü zihni düşüncelerden ve her türlü hal havâtırdan uzak tutarak bu iş başarılır elbet. Ki, tasavvufta kalbi her türlü havâtırdan, dünyevi düşüncelerden uzak tutma ve zikre odaklanma çabası murakabe olarak karşılık bulur. Teşbihte hata olmasın bu tıpkı bir kedinin kılını kıpırdatmadan pürdikkat fare üzerinde odaklanmasına benzer bir murakabe halidir. Madem öyle,  virde başlamadan önce pür dikkat murakabe halinde dili damağa yapıştıraraktan sol memenin dört parmak altında yer alan kalb üzerinde işaret parmağımızla tesbih tanelerine öyle dokunma hali yakalamalı ki,  her bir dokunuşumuzla Yüce Allah’ın zatı tecellisine mazhar olacağımız vukuf-i kalbì bir zikir olsun. Dikkat ettiyseniz satır aralarında işaret parmağına vurgu yaptık, çünkü kalbe bağlı olan tek parmak sağ el işaret parmağıdır. Malum olduğu üzere işaret parmağı kesik veya hiç olmayanların kalbi zikir çekmekten muaftırlar. İşte bundan dolayıdır ki; Sadatlar kalbi zikirde tam tekmil hazarâtı vukuf-i kalbi donanımı şart koşmuşlardır. Nasıl ki Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin buyurduğu gibi şeriat üzere yaşamada her müminin eline,  beline ve diline sahip olması gerekiyorsa tasavvufta da bir salik mutlaka vukuf-i kalbì usulünce kalbine hâkim ve sahip olması lazım gelir. Ki,  kalbi zikirden verim alabilmek için buna mecburuz da. Hele bir salik murakabe kontrolünü kaybedip ipin ucunu kaçırmaya görsün habire masivalarla boğuşup didişecek demektir. O halde ne yapıp edip Hak yolcusu bir salik kalbinde Allah’tan başka herhangi bir fikre, düşünceye ve herhangi bir varlığa yer vermemeli. Mutlaka kalbinin sesine kulak vermeli ki,  aynaya baktığında kalbi Allah’la mı meşgul, yoksa masivalarla mı meşgul kendi durumunu görebilsin. Kalbi Allah’la meşgulse ne ala,  yok şayet başka şeylerle meşgul oluyorsa,  bu demektir ki vukuf-i kalbì usulünden yoksun halde zikretmekte.  Bu bir anlamda zikre odaklanamamanın sancısı diyebileceğimiz kontrol kaybından başka bir şey değildir.
     Anlaşılan o ki,  kalbi kendi haline bırakaraktan çekilen zikirden fayda görmek pek mümkün gözükmüyor. İlla ki kalbi sürekli kontrol edip bakımını iyi yapmalı ki zikirden gerekli fayda sağlanabilsin.  Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın sofilerine gafletle zikir çekmemeleri hususunda sürekli telkinlerde bulunması bunu teyid eden bir durumdur. Gerçektende öyle değil mi,  vird esnasında Allah’tan başka bir şey düşünmek gaflet değilse peki ya nedir bu,  bunun için başka ne diyebiliriz ki.  Gaflet olduğu o kadar net açık ki,  daha virde başlar başlamaz aklımız başka yerlerde gezmekte. Oysa kalbimiz zikir gıdasıyla beslenmek için büyük bir iştiyakla mahallinde ‘Allah’ adını hakkiyle yâd eden bir dokunuş bekler dururken,  biz ise Allah’tan gayrı başka ritim üzere dokunuş sergilemekteyiz. O halde ritmimizi Yüce Allah’ın ismine odaklanacak şekilde tempo tutturmalı ki, kafa başka yerler de gönül başka yerlerde olmasın.  Aksi halde gafletle zikir çekmeye kapı aralamış oluruz.  Ancak şu da bir gerçek beşer olmamız hasebiyle gafil avlanabiliyoruz,  sonuçta gayrı ihtiyaride olsa bir takım hal havâtırlar kalbe sirayet edebiliyor.  Ama bu demek değildir ki gafletle vird çekiyoruz diye vird terk edilsin. Tam aksine Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda pes etmek yok, gayret etmek vardır.   Zira şeytan gayret eden zâkirden kaçar da.  O halde yılmak yok yola devam azim ve gayreti içerisinde Sadatlarında beyan buyurdukları gibi “Hiç vird çekmemektense gafletle vird çekmek daha yeğdir” üzere olmakta da fayda var. Malum kalp boşluk kabul etmez, gafletle de olsa bir gün mutlaka taklidden tahkike geçileceğinin azmi ve gayretiyle durmak yok virde devam etmek gerekir. Sakın ola ki bu son tahlilde belirttiğimiz cümleden virde gereken hassasiyet göstermediğimiz anlamı çıkmasın,  bilakis bu yolu sistemleştiren Hâce Muhammed Bahaeddin Nakşibend (k.s) vukuf-i kalbì üzerinde o kadar hassaslık gösterirdi ki birkaç kelam etmeden geçemezdi. Çünkü işin içinde kalbin korunması denen deryayı umman söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu deryayı umman,  bizim bildiğimiz sıradan et parçası kalp değil,  nurani kalptir.  Nitekim bu yolun izini iz süren Gavs-ı Sani (k.s), bu hususa şöyle açıklık getirir:  “Kalp; Kalb-i hayvani ve Kalb-i insani olmak üzere iki kısımdır.  Kalb-i hayvani bir et parçasıdır. Bu hayvanlarda da bulunur. Kalb-i insani ise, o et parçasının içinde bir nurdur.  Günahlardan dolayı o nur, Arş-ı A’lâ’da dokuz bin yıllık mesafede ki bir ağaca yapışır.  Ancak kalp zikrullah ile temizlendikten sonra yerine döner.”
             Evet, hiç kuşku yoktur ki, Tarikatı Nakşibendî’ye usul bakımdan adına yakışır ve masivalardan uzak durarak şartıyla ‘Allah’ adını kalbe nakşetmenin çabası bir yol izlemekte. Üzerinde adeta bir kuyumcu hassasiyeti içerisinde her daim vukuf-i kalbi yönünde zikir çekme gayreti içerisinde bulunmaları da gayet tabiidir. Besbelli ki emir büyük yerden, nasıl hassas olunmasın ki.  Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) nasıl ferman buyuruyor:  “Kalb ifsad olursa bütün vücutta ifsat olur.”  Öyle ya, şimdi ortada böyle ferman varken kalbi ifsad etmeme noktasında Nakşibendî Sadatları seferber olmayacak da ya kim olacak. Hiç şüphesiz derhal ferman padişahındır deyip vukuf-i kalbì Peygamber buyruğunu kendilerine görev addedeceklerdir.  Böylece her bir Gönül Sultanı Peygamberimiz (s.a.v)’in ”Kalp hidayet bulursa tüm vücut hidayet bulur” fermanıyla yeryüzünün değişik bölgelerine dağılıp bu uğurda (kalplerin hidayetine vesile olmak adına) irşada koyulurlar bile.
        Peki, kalbin hidayet bulması iyi hoşta bu nasıl olacak?  Hiç kuşkusuz kalbinde Allah’tan gayri hiçbir şeye yer vermeyecek şekilde vird çekmekle elbet.  İcabında bu da yetmez, kalbe gelebilecek her türlü havatırı defetmeye yönelik aklımızı, fikrimizi,  hayalimizi zikre odaklamaya zorlamalı da. Hani zor oyunu bozar derler ya hep, aynen öyle de şeytanın hile ve desiselerine karşı kendimizi zorlayıp fazla değil belki bir hafta, belki iki hafta belki bir ay ya da iki ay derken bir bakmışsın kalb dünyamız gaflet bataklığından kurtulup gerçek manada zikreder hale gelmesi an be an mümkün.  Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın halifesi Şeyh Alâeddin Attâr (k.s)  bu hususta şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye yolunda her şey iki üç günlük amelin neticesidir. İnsan bu tarikatta iki üç gün can-ı gönülden sadakatle çalışırsa kendisinde nurani haller meleke kesb edecektir. Böylece bazı şeyleri gayrı ihtiyari yapmaya başlar da.” Hakeza İmam-ı Rabbânî (k.s.)’de: "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalbi ile uğraştırır, yine de ulaştırırız” beyan buyurmakla vukuf-i kalbì üzere zikir çekmenin hiçte hafife alınacak bir usul olmadığın dile getirmişlerdir.  
            Velhasıl-ı kelam; vukuf-i kalbi yukarıda da belirttiğimiz üzere bir insanın kalbini devamlı Allah’la meşgul etmesi ve O’nu devamlı anmaya çalışması demektir. Ve bu amaç doğrultusunda çekilen zikir kısa bir çalışma neticesinde semere verir de.
           Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3538/vukuf-i-kalb-ve-vukuf-i-aded.html

6 Kasım 2019 Çarşamba

NAZAR BER KADEM

                                         NAZAR BER KADEM
         SELİM GÜRBÜZER
          Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın Hâcegân yolunda ilerlemek için on bir madde olarak belirlediği usullerden biride ‘gözle sağa sola bakmak değil, kendi ayağımızın ucuna bakaraktan adım atmak’  ve ‘başkalarının kusurlarını gözlemlemek değil kendi kusurlarımızı gidermenin derdiyle yol almak’ usulüdür. Ki, tasavvufta bu usul   ‘Nazar ber-kadem’ düsturu olarak karşılık bulur.  Hiç kuşkusuz tasavvufta karşılık bulan bu usulün kaynağı bizatihi Resûlullah (s.a.v)’in kendisidir. Nitekim Rabbül Âlemin, Habib’ini Miraçla huzuruna aldığında şöyle över:
       -O’nun gözü bir lahza olsun sağa sola kaymadı.
        İşte ‘Nazar ber kadem’ düsturu ve usulü budur. Zaten O’nun sağa sola bakmaktan hayâ duyan bu adabıdır ki, tüm peygamberler arasında en sevilmiş ve en seçilmiş Nebi olmasına yetmiştir.  Keza Allah’ın huzurunda el pençe divan duruşuyla da en seçilmiş, en sevilmiş ve en karakter abidesi âlemlere rahmet bir peygamberdir O. Madem öyle, ümmeti olarak bize O’nun ahlakıyla ahlaklanmak düşer. Öyle ahlaki karakter kişilik edinmemiz gerekir ki, O’nun izini iz sürdüğümüzde kendimizi bir hiç olarak görmek gerekir, her ne varsa Peygamber ahlakında var deyip öyle yola koyulmalı. Bakın bu hususta Seyyid Sıbğatullahi Arvasi  (k.s) sofilerine nasıl bir tavsiyede bulunuyorlar: “Sofi tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar rengârenk güzel olduğuna bakmaz. Sofi de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaradılmışlar arasındaki bütün manevi olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi bir kusur olur” (Bkz. Minah-5).
          İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere bir salikin tasavvufta ilerleyebilmesi için ilk evvela harama nazar etmemesi ve gözünü mümkün mertebe etraftan sakınıp ayağının ucuna bakaraktan adımlarını atması gerekir. Zira öyle bir zamandayız ki, etrafımız hak getire, toz duman halde, helaller haramlar iç içe geçmiş durumda,  şimdi gel de onca curcuna içerisinde bu pirincin taşını ayıkla, ne mümkün. Hele birde bu curcuna içerisinde Hak yolcusu bir salikin gözünü ayağının üzerine değil de etrafa bakaraktan yürüdüğünü düşünün,  bak gör o zaman salikin iç dünyasında kopan fırtınayı, bu durumda Seyr-i sülûk yolunda çok büyük kayba uğrayacağı muhakkak. Bakın şöyle bir etrafa resmen sağımız solumuz ve her yanımız kuşatılmış durumda. Hadi biz neyse de bilhassa kendini hak yoluna adamış bir salik için etrafın bu kokuşmuşluğu öldürücü zehir olabiliyor. Elbette ki bu vahim tablo salikin sıratı müstakim üzere adım atmasına çok büyük engel teşkil edecektir. Malum,  hak ve hakikat yolunda Allah’tan gayri her şey masivadır, Bu nedenle gerçek bir salik masivalardan kendini arındırması için hak ve hakikat yolunda her daim   ‘Nazar ber kadem’    üzere adım atmaya kendini mecbur hisseder de.  
         Evet, bir salik için Allah’tan gayri her şey masiva olduğu gibi Hak yolunda ilerlemesine engelde olmakta. Şayet illa da etrafa bakacak olursa da Allah’ı hatırlatacak olan her ne varsa ona bakmalı.  Ki,  normal yollardan böylesi bir bakışın bile tasavvufta belli bir ölçüsü, kaidesi ve adab-ı muaşereti söz konusudur. Nasıl mı? Mesela bir an kendimizi Allah dostlarının meclisinde olduğumuzu düşünelim. Biz biliyoruz ki onların yüzüne bakıldığında bize Allah’ı hatırlatırlar hep.  Ancak bakmak iyi hoşta, bu demek değildir ki onların yüzüne bakarken doğrudan göz göze gelecek şekilde bakılsın. Oysa tasavvufta nasıl bakılacağının adabı usulü bellidir zaten, yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki,  Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil,  Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her salik bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir.  
           Demek ki,  Allah dostlarının nazarından istifade etmek ancak tasavvufun belirli adap ve usullerine riayet etmekle mümkün olabiliyor. Nitekim Gavs-ı Sâni (k.s) istifade yönünden bu hususu şöyle dile getirir: “Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tevbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. Sadat-ı Kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazarı ilahi nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur da.”
          Öyle ya, nasıl ki Resulullah (s.a.v.)'in nazarıyla Sahabe-i kiram halden hale girip kemale erdiyseler, günümüzde de Sadatların nazarıyla sofilerin kaplumbağa misali olgunlaşmaları da öyle bir şeydir. Malumunuz Peygamberimizden sonra peygamberlik kapısı kapanmıştır. Ama O’nun varisi hükmünde mürşid-i kâmiller her devirde var olacaktır,  dolayısıyla onun varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nazarlarıyla olgunlaşmaya elbette ki çok büyük ihtiyaç vardır. Hele bir sofi bağlı olduğu mürşid-i kâmilin hal ve hareketinden istifade etmeye kendini adadıysa bu durumda o sofinin Allah’a (c.c) yakınlığı daha da bir ziyadeleşecek demektir. Nasıl ziyadeleşmesin ki, bikere Allah dostlarının gidişatı Allah Resulünün ‘Nazar ber kadem’ adımı üzere attığı istikamet bir yoldur. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v) en son peygamber olarak bu dünyadan göç etmiş olsa da, Allah’a çok şükürler olsun ki kendisinden sonra ‘Nazar ber kadem’ üzere attığı adımların izini iz sürecek Rabbani âlimlerimiz vardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bu hususta şöyle beyan buyurmuştur ''Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, siz ona yapıştığınız müddetçe sapmazsınız. Bunların birincisi Allah'ın kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.'' O halde bu noktada Allah ve Resulünün izini iz süren irşad edicilerin gölgesine girmekle hem Allah’ın ipine sarılmış oluruz hem de Resulullah’ın sünnetine mutabaat etmiş oluruz. Zaten her kim Allah ve Resulünün hakikatleri dışında başka izler peşinde koşturuyorsa şunu iyi bilsin ki bu düpedüz hurafecilerin izini iz sürmekten başka bir şey değildir.  Maalesef günümüzde sünnetten bihaber bir takım aklı evvel insanlar türedi ki; mürşid-i kâmile değil,  hurafelere inanmaktalar. İlginçtir bu tip insanlara dini mevzuda bir şey sorsan hemen hoca kesilip mangalda kül bırakmazlar da, ama bu nasıl hocalıksa bir bakıyorsun ya evinde ya arabasında ya da kapısında nazar boncuğu hiç eksik olmuyor. Hele bir şaşırıp Allah dostunun nazarını onlara soruversek,  hiç kuşkusuz insanı sorduğuna da bin pişman edip bir sürü laf kalabalığıyla reddiye döşeyerekten kin kusacaklardır.  Ama söz konusu ıncık boncuk olunca hemen bir bahane ile o uğur böceğimizdir deyip cansız eşyaya muhabbet beslemekte hiçbir sakınca duymazlar. Yok, öyle yağma, hem şirkten söz edeceksin hem uğur böceğim diyeceksin, işte asıl şirk budur.  Hele uğur böceğim dediği nazar boncuğuna birde araç gözüyle değil de doğrudan etken unsur olarak görüp gayeleştirirse vah o adamın haline. Hem de ne vah,  küfre girmesi kaçınılmazdır. Tıpkı Allah Resulü döneminde müşriklerinin kendi elleriyle yaptıkları putları gayeleştirip ulûhiyet isnat etmelerinde ki gibi bir durumdur bu. Kaldı ki, eşyayı gayeleştirmeyip etken unsur olduğuna inanmaza bile sırf uğur getrisin diye onu yanında bulundurması bakımdan küfre girmese de ona günah olarak hanesine yazılmasına yeter artar da. Allah akıl fikir versin,  düşünsenize cıncığa, boncuğa,  sihre büyüye inanmakla kalmayıp para harcıyorlar da. Sanki cincilere büyücülere gidip para harcıyorlar da ellerine ne geçiyor ki, bir bakıyorsun psikopat hasta olup çıkıyorlar da. Hasta olduktan sonra da yok efendim bana büyü yaptılar, yok efendim beni sihirleyiverdiler, yok efendim beni cin çarptı türünden bir sürü serzenişler gırla gidiyor. Öyle ya, Resulullah (s.a.v.)’ın ‘Nazar ber kadem’ düsturunca attığı adımların izi dışında başka izler peşinden koşturulursa olacağı buydu, normal bir şey beklemek hayal olurdu zaten. Hele bir insan yakasını hurafelere kaptırmaya görsün bir daha iflah olması mümkün olmayabiliyor. Baksanıza şöyle bir etrafa sünnet-i seniyye üzerine yaşama biçimi hak getire, varsa yoksa ecnebi hayat biçimi revaçta. Tabii bu denli kültür emperyalizmi diyebileceğimiz ecnebi adetleri baş tacı edilirse, bu zamanda yeni kuşaklara Allah Resulünün izini takip eden Rabbani âlimleri kabul ettirmek çok kolay olmayacaktır elbet. Hatta bu zamanda bir evliyanın paçasından keramet aksa asla hiç oralı olunmayacaktır,  yine inadım inat cincilerin, falcıların, fitnecilerin yolu tutulacaktır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuş ki, ''Öyle bir zaman gelecek ki, benim ümmetimin başına, yemek üzerine toplanan kişiler, nasıl elini yemeğe uzatıyorsa gayrimüslim kâfirler de Müslümanların işine ellerini öyle uzatıp Müslümanların işini karıştıracaklardır. Tabii Sahabeler merak edip bu durumu şöyle soruyorlar:
         '' -Ya Resulullah! O gün biz azınlıkta mı olacağız? ''
          -Yok, siz çoksunuz. Ama selin üzerinde olan çok gibi olacaksınız. Siz de iki haslet olacak:  birincisi dünya muhabbeti çok fazla olacak,  ikincisi ise ölüm korkusu.  Ve böylece düşmanın kalbinden sizin korkunuz çıkmış olacak.  Böylece düşman korkusu, sizin kalbinize girecek. Öyle ki düşman sizden korkmayıp, siz düşmandan korkacaksınız.''
            Gerçekten de öyle değil mi,  geldiğimiz noktada Allah Resulünün attığı adımların izini süren insan-ı kâmillerin yolunu tutmuyor, nerede şeytanın izini iz süren onca sapkın dünyaperest,  onca cinci, onca sihirbaz vs. varsa onların yolu tutulduğu aşikâr. Peki sonuç? Resulullah (s.a.v.)’in çok önceden ümmetine bildirdiği üzere İslami yaşama biçiminin peşinden değil gayri İslami yaşama biçimini kalbe yerleştirmek suretiyle şeytan kılıklı tiplerin peşinden koşar hale gelmenin doğurduğu bir sonuçtur bu. Oysa bunalımdan çıkış yolu ne büyücüde, ne cincide, ne şunda ne bunda,  bilakis Resulullah (s.a.v.)'in izini iz süren Rabbani âlimlerin kılavuzluğunda Allah ve Resulünün hakikatlerine sıkı sıkıya sarılmaktan geçer.  Bakınız Resulü (s.a.v.) son veda hutbesinde buyurduğu gibi, ''Ben size iki şey bırakıyorum: birisi Allah'ın (c.c) kitabı,  ikincisi benim sünnetimdir.”
        Evet, çare Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan ve Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine yapışmaktan geçiyor. Sünnetine nasıl yapışılır diyorsanız, sahabenin hayatına bakmak kâfi.  Düşünsenize Peygamber (s.a.v.) namaz kıldıktan sonra tesbihatta sağ tarafa yüzünü çevirdiği zaman, yani namaz kıldıktan sonra yüzünü cemaate sağ tarafa döndüğü zaman Ashab-ı Kiram'da hepsi o tarafa yöneliyorlardı. Niye? Çünkü Peygamberimizin  (s.a.v.) nazarı üzerlerine sirayet etsin diye elbet. Zira Peygamberimizin nazarı sahabe üzerine sirayet ettiğinde Allah-u Zülcelâl’in nuru da beraberinde üzerlerine tecelli ediyordu.  İşte iz sürmek bu ya,  ''El-ulema’ü veresetü’l-enbiya'', yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonraki evliya ve ulemalar da aynı ‘Nazar ber kadem’ üzere adımlarını ataraktan iz sürüyorlar hep. Hele bir insanın üzerine Rabbani âlimlerin nazarı üzerine sirayet etmeye görsün, bu demektir ki o kişinin iyi olmasını bizatihi Yüce Allah (c.c) diliyor demektir. Ki, buna inancımız tam da. Hem nasıl inancımız tam olmasın ki, bakın Gavs-ı Hizani (k.s.) ''Bizim meclisimize gelip de, bizden menfaati olmayanlar, bizim yanımızdan uzaklaşsınlar.'' demiştir.
             Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hanzala isimli bir sahabe vardı ki, kendi kendine habire  ''Hanzala münafık oldu'' der dururmuş.  Tabi arkadaşları merak edip sorarlar:
           ''-Ya Hanzala! Habire niye böyle kendi kendine söylenip duruyorsun?  
           O da cevaben.
          ''-Nasıl söylenmeyeyim ki, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna vardığımda halim başka oluyor. Eve geldiğim de bir başka oluyor. Şimdi soruyorum bu münafıklık alameti değil de,  peki ya nedir? Oysa Allah (c.c)  her yerde hazır ve nazırdır. Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanındayken de hazır ve nazırdır. Keza Allah (c.c), eve döndüğümde de hazır ve nazırdır.  O halde Hz. Peygamber'in yanına vardığımda güzel hallere bürünüyorum da, evime geldiğimde aynı haller neden olmuyor?”
             Tabii Hanzala’nın hissettiği bu duygu selini diğer sahabelerde hissedip şöyle diyeceklerdir:
           -Vallahi Hanzala doğru söylüyor. Hatta Peygamberimiz (s.a.v)’in can dostu Hz. Ebu Bekir (r.anh.)’da aynı hisleri tasdik edip hep birlikte soluğu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yanında alırlar. Derken hal vaziyetlerini huzurda şöyle arz ederler:
            -'Ya Resulullah! Biz senin yanına geldiğimiz zaman Allah’ı hatırlıyoruz hep. Fakat gel gör ki eve vardığımız zaman aynı halimizi koruyamıyoruz.  Yoksa bizde münafıklık alameti mi var?''
         Hz. Peygamber (s.a.v.), Ashab-ı Kiram'a cevaben şöyle der:
          ''Eğer siz, benim yanımda ki halinizle kalsaydınız hepiniz aç susuz kalıp çoluk çocuğunuzun ihtiyacını gidermeyecektiniz.
          Tabii Ashab-ı Kiram bu sözleri duyunca derin bir nefes alıp rahatlar da. Böylece kendilerini şüphelerden arındırıp Allah Resulünün izini iz bileceklerdir.
             Evet, nasıl ki Allah Resulünün nazarı altında Sahabe-i kiramın her birinde çok büyük değişmeler oluyorduysa,  aynen 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemlerde yediden yetmişe hemen herkesin gönlünde taht kuran Seyda Hz.lerinin kapısına her kim vardıysa o Allah dostunun nazarını yediğinde çok büyük bir değişime uğruyorlardı.  Bilhassa ziyaret edenler arasında içkiyi bırakıp namaza ve zikre başlayanlar bunun bariz bir göstergesi zaten. Üstelik değişime uğrayan insanlar oraya gitmeden önce muhakkak ki birileri onlara vaaz ve nasihatte etmişlerdi, ama gel gör ki o vaaz ve nasihatler pek tesir etmemiş olsa gerek ki, bir şekilde yolu Seyda Hz.lerinin dergâhına düşenler orada her ne görüyorlarsa bir bakıyorsun sabaha yeniden doğmuş gibi kendilerini hissediyorlar. Anlaşılan o ki, irşad sırf zahiren olmuyor, manevi tasarruf ve nazarla da oluyor. Nitekim onu gören mest oluyordu da.  Nasıl mest olmasın ki, öyle salına salına bir yürüyüşü vardı ki, mest olmamak elde mi? Adeta Peygamberimiz (s.a.v)’in yürüyüşü gibi ‘Nazar ber kadem’ usulü üzere yürüyordu. Zira Allah Resulü yürürken mecbur kalmadıkça etrafına bakınmaz, umumiyetle ayaklarının ucuna bakaraktan yokuştan iniyormuşçasına seri ve vakarlı bir şekilde yürürlerdi.
          Gerçekten hele bir insanın gözü hakikatin dışında bir yere baka durmaya görsün hemen gönülde o tarafa kayıp beraberinde etraftan sıçrayan bir takım kötü huylar ve bozuk fikirler kalbe sirayet eder bile. O halde bu yolda neydik edip ‘Nazar ber kadem’ üzere, yani ayaklarımızın ucuna bakaraktan yürümeli, otururken de önümüze bakarak oturmalı. Aksi halde hak ve hakikat yolunda mesafe kat edemeyiz
      Velhasıl-ı kelam, ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmalı ki,  tasarrufu altına girdiğimiz velinin kerameti kendi istikametimiz olsun.

              Vesselam.  
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3518/nazar-ber-kadem.html

29 Ekim 2019 Salı

VUKUF-İ ZAMANİ VE HUŞ DER DEM

VUKUF-İ ZAMANİ VE HUŞ DER DEM
            SELİM GÜRBÜZER
       Orhan Gencebay ne de güzel gönül sazın bam teline dokunaraktan 'zaman akıp gider durulmadan' diye meramımızı dile getirmiş. Gerçekten de şöyle geriye dönüp baktığımızda zamanın nasılda bir çırpıda bir su misali akıp gittiğini görüyoruz. Görmek iyi hoşta, ancak ömürden geçen zamanın kıymetini onca yaşanmışlıklardan sonra fark edebildik. Elbette zaman ötelere akmak için var, bizi bekleyecek hali yok ya. Sonuçta o da yüklendiği emrin gereği olarak bir saniye olsun duraksamaksızın kıvrım kıvrım akıp vazifesini icra etmek zorunda.
         Peki ya, müminler olarak bizler ne için varız?  Hiç kuşkusuz bizler ise:
         -Hem  “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd, 112) ayeti mucibince hareket eden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in izini iz sürmek için,
        -Hem Ashab-ı Kiramın zamanın ruhuna vakıf halde yaşamak manasına ‘Vukûf-i Zamânì’ için,
           -Hem de nefesimizi boşa tüketmemek manasına ‘Hùş der-dem’ düsturu üzere hayatımızı idame etmek için varız.
            Amma velâkin gel gör ki,  yukarıda belirttiğimiz Ashab-ı Kiram hassasiyetince yaşamak manasına ne zamanın ruhunu yakaladığımız, ne de tükettiğimiz her nefesin hakkını yerine getirdiğimiz söylenebilir. Oysa tüketilen her nefes ve akıp giden zaman ömrümüzden gitmekte. Madem tüketilen zaman ve nefeslerin geri dönüşü yok, o halde hiç olmazsa bundan sonra geriye kalan zaman ve nefesleri zayi etmememiz gerekmez mi? Gerekmekte ne söz, daha fazla oyalanmadan derhal harekete geçip her nefesimizde zarureten çıkarmak zorunda kaldığımız  ‘he’ harfine eşlik etmemiz icab eder. Bu icabı yerine getirmeye mecburuz da. Çünkü  ‘he’ harfinin nefesimizden çıkış içeriği “’  ibaresine karşılık gelen bir zikirdir. Nasıl mı?
          Bakınız bu hususta Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.leri Fevtihu’l-Cemal adlı risalesinde şöyle der: “Bu zikir canlıların zaruri olarak alıp verdikleri nefesleriyle alakalıdır. Zira nefes alınıp verilirken, canlı ister onun farkında olsun, isterse olmasın Hak Sübhanehù ve Teâlâ’nın gaybet-i hüviyyetine işaret olan ‘he’ harfini söylemiş olur. Allah isminde bulunan ‘he’ harfi de bunun aynısıdır. ‘Elif lam’ takısı, tarif (belirlilik) içindir. ‘Lam’ harfinin şeddeli olması tarifte mübalağa içindir, yoksa ism-i zat hakikatte her nefeste tabii olarak çıkan ‘he’ dir. O ism-i şerifin bulunmadığı hiçbir şey hayatta kalamaz. Öyleyse, akıllı talip Hak Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamalıdır. Bu uyanıklık öyle olmalı ki, zâkirin bu harf-i şerifi telaffuz ederken daima Cenâb-ı Hakk’ın hüviyetini hatırda tutması gerekir. Nefesin giriş ve çıkışında talibin vukufiyeti öyle olmalı ki ‘huzur-ı maallah’ keyfiyetinde herhangi bir gevşeme arız olmamalı ve bu manayı korumada o derece gayret sarf etmemeli ki zahmet olmadan bu nisbet gönlünde yer etmelidir. Hatta zorlasa bile bu nisbeti gönlünden çıkarmamalıdır.”
          İşte Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.lerinin bu müthiş tembihatını hayatımızda uygulayıp her nefesimizi boşa tüketmediğimiz sürece biliniz ki atalarımızın  ‘Vakit nakittir’  sözü bizim için çok büyük anlam ifade edecektir. O halde daha ne duruyoruz,  vakit çok geçmeden her an her saniye  ‘Hù’ diyen nefeslere eşlik etme ve katkı sunma Vakti’dir. Nasıl mı? Mesela günlük hayatımızda malayani konuşmalardan ve haramlardan uzak durarak, günde en az sabah akşam birer saat ‘Hù’ diye inleyen nefesimize kendi cüz-i ihtiyarımız ve bilincimiz doğrultusunda kalbimizden ‘Lafza-i Celal’ zikriyle karşılık verip eşlik etmemiz pekâlâ mümkün. Böylece bu karşılıklı eşleşmeler sayesinde hem ‘Vukuf-i zamani’ düsturunun gereğini yerine getirmiş oluruz, hem de Hùş der-dem’ düsturunun gereğini. Bakınız Gavs-ı Sani (k.s)  zamanını zayi etmemek ve nefesini boşa tüketmemek denen bu iki düstura işlerlik kazandırmak için sofilerine şöyle sohbette bulunmuşlardır: “Tasavvufa girip tevbe ettiğimiz zaman adap ve edeplere mutlaka riayet etmemiz lazım. Sadece bir tevbeyle yetinip evimize çekilmekle bir yere varamayız. Keza her gün bir cüz Kur’an okumamız lazım. Hatme ve rabıtayı ihmal etmemiz lazım. Gece kalkıp mutlaka teheccüd namazlarını kılmamız lazım. Levra teheccüd namazları çok mühimdir. Ki, bunu birinci şafak ile ikinci şafak arasında (her iki tulû’un arasında) ihya etmek lazım. Şayet insan birinci şafakla güneşin doğması arasında sabah namazı kıldıktan sonra yatmayıp zikirle meşgul olsa, Rasullullah (s.a.v) bir hac ve bir umre sevabıyla müjdelemiştir. İşte böylesi bir ecir varken insan bunu nasıl kaçırır doğrusu şaşmamak elde değil. Gerçek sofi devamlı zikir halindedir. Böylelerine zâkir denir. Biz nasıl ki gafletsiz zikir çekmeyin diyorsak onlarda tam tersi oluyor. Yani Onlar istese de gaflete düşmez. Bütün letaifleri çalışır durumda çünkü. Tasavvuf öyle güzel bir şeydir ki, bütün Sadatlarda gördüğümüz şey sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar tavizsiz ve büyük bir titizlikle zikirle ihya etmiş olmalarıdır. Levra her gün bir Hac ve umre sevabı var, bu kaçar mı? Düşünsenize Hacca gidip onca masraf yapıp para veriyoruz da, elbette kaçmaz. Ne güzel bir sevaptır bu. Her kim ki Hac vazifesinin dışında kim birinci şafaktan ikinci şafağa kadar namazı üzerine ayrılmayıp zikirle meşgul olursa,  bizatihi Resulullah (s.a.v) böylesi müminler için;  bir Hac ve bir umre sevabı alır buyurmakta. Madem Resulullah (s.a.v)  buyuruyor, o halde bundan kendimizi niye mahrum tutalım ki. Bu yüzden tek bir tövbeyle yetinmemek lazım gelir. Efendim ben tevbe ettim, benim şeyhim beni kurtaracak. Hayır, hiç öyle bir şey yoktur. Hz. Fatıma annemiz vefat ettiğinde onun mezarı başında ashab toprağa dönüp şöyle seslenir:
       -Ey toprak, sana Resullulah (s.a.v)’in kızı geliyor, Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a)’ın annesi sana geliyor.
       Toprak kendi hal lisanıyla şöyle cevap veriyor:
        -Ben şunu bunu bilmem ve tanımam da.  Ben sadece ibadete ve taata bakarım. Buraya kim gelirse gelsin, teati ibadeti yoksa sonuçta ben de Allah’ın bir memuruyum, neyle emr olundumsa onu yapmaya mecburum. İşte bu kıssadan alacağımız ders şudur ki, insanın en büyük güvencesi kendi gayreti, çalışması ve çabasıdır, o halde ahrete iyi hazırlık yapmak gerekir.”
        Ne diyelim, işte görüyorsunuz fırsat bu fırsat, şayet mümkün mertebe hayatımızı  ‘Hayy’dan geldik Hù’ya gider’ bilinç doğrultusunda yaşayıp çene kapadığımızda toprak ancak o zaman tanıyıp bizi bağrına basacaktır. Hele günlük hayatın sadece sabah ve akşamında değil birde vaktin tamamını ‘Vukuf-i zamani’ ve Hùş der-dem’ bilinç doğrultusunda ihya ettiğimizi düşünün, o toprak naçiz bedenimizi çürütmekten hicap duyar da. Zaten Gönül Sultanlarının hayatına şöyle bir göz gezdiriniz ömür boyu her nefes çekişlerini sanki son nefesmiş gibi telakki ettikleri içindir her an ve her salise Allah adını zikretmekten geri durmadıklarını görürsünüz. İşte bu nedenle değil toprak, tüm insanlık Gönül Sultanları bu dünyadan göç ettiklerinde nesiller boyu mezarlarını ziyaretgâh ve merkad haline getirerek onlara büyük hürmet göstermişlerde. Madem öyle, bizlerde sadece hürmeti göç etmiş Gönül Sultanlarına değil, şu an bizimle beraber yaşamakta olan Gönül Sultanlarına da hürmette kusur göstermeyip, hatta onların manevi desteğini de alaraktan Vukuf-i Zamani’nin mana ve ruhuna uygun son nefeste hüsn-i hâtime ile çenemizi bağlamak için gayret göstermemiz gerekir. Aksi halde zamanın mana ve ruhunu teğet geçmiş oluruz. Hem nasıl teğet geçebiliriz ki, bikere ömür boyunca hakkımızda takdir edilmiş nefes sayısı emanet verilmiştir. Bu nedenle son nefes ve son sayı gizli tutulmuştur. Bu demektir ki son nefesimizi nerde, ne zaman ve ne şekilde bağlayacağımızı sadece emanet sahibi Yüce Allah belirliyor. O halde belirlenen bu kutsi emanete sahip çıkmak düşer bize. Şayet emanet edilen zaman ve nefesleri Allah yolunda ve O’nun rızası doğrultusunda harcadıysak ne ala, yok eğer emanete sahip çıkamayıp boşa harcadıysak vay halimize.  Hem de ne vah.
          Öyle anlaşılıyor ki, yüce Allah’ın bizden istediği hakkımızda takdir ettiği tüm nefesleri yerli yerinde kullanıp son nefesimizde ruhumuzu emanet sahibine hüsnü hatime ile teslim etmektir.  Peki, hüsn-i hatime iyi hoşta,  bu nasıl olacak? Elbette ki hayatımızın her anında Yüce Allah’ın bizden istediği kulluk vecibelerini en iyi şekilde yerine getirmekle olacak iştir bu. Öyle ya, madem ömür hayatımızdan bir kuş misali kanatlanıp uçup gitmekte, hem madem her nefesin bir geçmişi, bir bugünü bir de yarını var, o halde bu üç zaman diliminin bir muhasebesini yapıp şu an ki anımıza çeki düzen vermemiz gerekmez mi? Malumunuz artık dün dünde kalmıştır, dünde yaşanmış halimiz için artık elimizden bir şey gelmez,  şimdi önümüzde duran  şu anki halimizin icabına bakmak en doğrusu. Zararın neresinden dönsek kâr kârdır. Zira geçmiş geçmişte kaldı artık, gelecekse daha önümüze gelmeden hazırlanmamız gereken vakittir.
         Nasıl ki günde her öğün midemizin derdine düşüyorsak,  mutlaka kalbin gıdası olan zikrin derdine de düşmemiz icab eder. Midesine vakit ayıran kalbe de pekâlâ vakit ayırabilir. Yok, eğer ne de olsa günah işliyorum benim bir daha iflah olmam mümkün değildir diye düşünülüyorsa, bilinsin ki bu şeytanın büyük bir aldatmacısından başka bir şey değildir. Bir insan günah işliyorsa, Allah (c.c)  buna karşılık da kulu umudunu yitirmesin diye tövbe kapısını açık tutmuştur. Dolayısıyla habire günah işliyorum diye tevbeden geri kalmak gibi bir lüksümüz yoktur. Geçmişte ne olupbittiyse, artık o geçmişte kaldı, şimdi gün bugündür deyip tevbeyle geleceğe kanatlanmalı. Hatta icabında bu da yetmez tövbenin akabinde Vukuf-i Zamani bir ruhla Huş der-dem hale bürünüp ötelere kanat çırpmakta gerekir. Aksi halde kendi kendimizi kandırıp aldananlardan oluruz. Hiç kuşkusuz Yüce Allah (c.c) ruz-i mahşerde kullarını hesaba çekip vaktini nerelerde geçirdiğini, nefeslerini nerelerde, ne şekilde tükettiklerini sorduğunda el mi yaman bey mi yaman her şey apaçık beyan ortaya çıkacaktır Bunun kurtuluşu yok elbet.  Cüneydi Bağdadi (k.s) işte bu nedenle sofilerine  “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer, kaçırdın mı bir daha ele geçmez” uyarısında bulunmaktan kendini alamaz da.
            Evet, vakit deyip geçmeyelim,  bakın Hz. Ali (k.v)  eşi Hz. Fatıma (r.a)’a nasıl bir tembihte bulunmuş: “Sulu ve hafif yemekler yapıver ki çiğneme derdi olmasın, kuru ve sulu yemek arasında elli defa tesbih farkı vardır, yemek başında kalıp hayırlı işlerden geri kalmayalım” (İbn Mâce). Kim bilir aynı sözleri bu günün hanımlarına söylense kesin kocaları için bunamış ve deli diyeceklerdir. Oysa bilmiyorlar ki, Tabiin ulularından Hasan-ı Basrì Hz.leri o dönemin sahabi hassasiyetini şöyle dile getirmekte: “Eğer bu zamanın insanı onları görseydi deli derlerdi, onlarda bizi görselerdi Müslüman demezlerdi.”  Gerçekten de onlar hiç bir zaman ne vakitlerini ne de nefeslerini boşa zayi ediyorlardı, bilakis ibadet ve itaatle geçiriyorlardı. Buna mecburlardı. Çünkü itaat ettikleri Resul-i Ekrem (s.a.v) bizatihi kendisi geceleri züht hayatı, gündüzün ise tebliğ hayatı yaşıyordu. Nitekim Hz. Ayşe annemiz bu duruma şöyle şahitlik eder de: Bir gece uyandığımda baktım Allah’ın Resulü yanımda yok, kendi kendime herhalde diğer eşlerinin yanına gitmiştir diye hayıflandım, meğer mescide vardığımda birde ne görüyüm iki büklüm secdeye kapanmış halde Allah’ı anıyor, böylece kıskançlık duygularımın gereksiz olduğunu anladım.
        Maalesef günümüze geldiğimiz de içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız.  İnsanların ne Vukuf-i zamani diye bir derdi var, ne de Huş der-dem hal üzere olmak derdi var.  Umurunda bile değiller. Artık etrafımız öyle bir hal almış ki keyfine göre yaşamak biricik değermiş gibi kutsanmış durumda. Bakalım bu içler acısı tablo nereye kadar sürer. Oysa boşa tüketilen her nefes ve tüketilen her boş vakit ömür sermayesinden gidiyor. Üstelik bu dünyadan giden bir daha dönmüyor da. İşte bu noktada,  hele bilhassa bir yakınımızın kaybettiğimizde  ‘Bu gün Allah için ne yaptın’ sorusu aklımıza düşmezde değil. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) “İki günü eşit kılan ziyandadır” diye beyan buyurmakta, nasıl aklımıza düşmesin ki. Dolayısıyla kendi selametimiz açısından vaktimizin her anını iyi değerlendirmeye mecburuz. Bakmayın siz öyle vurdumduymaz bir takım aklı evvel kişilerin ‘Aman ne acelesi var, önümüzde daha çok vakit var, hayatın tadını çıkarmaya bak’ demelerine. Malum bu tür sözleri ancak nefsin isteklerine boyun eğmiş insanlar söyleyebilir. Hiçte kazın ayağı öyle değil, oysa Peygamberimiz (s.a.v) hayırlı işlerde acele edin buyuruyor.  N e diyelim, onlar hayatın tadını çıkara dursunlar biz en iyisi mi Hâce Bahaeddin Nakşibend (k.s)’ın şu müthiş öğüdünü kulağımıza küpe yapıp sohbetimizi böylece bağlamış olalım.
       Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s) ne diyor: “Bu yolda işin temeli, nefesi korumak üzerine kurulmuştur. Yani bütün gücü nefesi korumaya yöneltmek ve her nefeste huzur içinde almaya hasretmek gerekir. İçinde bulunduğun ânı en iyi şekilde değerlendirmen, seni geçmişi hatırlamak ve geleceği düşünerekten uzak tutarak nefesi boşa harcamanı önler. Nefes alıp verirken ve ikisi arasında onu koru ki, nefes gafletle aşağıya gidip yukarıya çıkmasın.”

       Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3498/vukuf-i-zamani-ve-hus-der-dem.html 

22 Ekim 2019 Salı

SEFER DER VATAN



            SEFER DER VATAN
           SELİM GÜRBÜZER
          İlk sefer yolculuğumuz. Mülk âleminde Âdem (a.s)’ın topraktan yaratılan bedenine ruhun üflenmesiyle başladı. Besbelli ki ‘O’ndan geldik, yine dönüş O’nadır’ hükmün tâ kendisi bir yolculuktur bu. Zaten yaratılış gayemizde bunu gerektirir. Ve bu ulvi gaye gereği Hz. Âdem (a.s)’ın eğe kemiğinden Havva anamızın vücut bulmasıyla birlikte insan nesli kıyamete dek hem çoğalsın hem de imtihandan geçsin diye çift yaratılmışız da.
          Hz. Adem (a.s) daha henüz dünyaya sefer eylemeden önceki vatanı cennet yurdudur. Tâ ki Âdem (a.s) imtihana tabi tutulup yasaklanmış ağacın meyvesinden yiyiverir, işte o an Havva anamızla birlikte soluğu dünya yurdunda alırlar. İlginçtir dünya yurduna savrulduklarında uzun bir süre bir araya gelemezler de. Ne zaman ki, Âdem (a.s)’ın yıllarca gözyaşı seli içerisinde çok büyük pişmanlıkla yaptığı tövbeleri Yüce Allah’ın dergâhı ilahi katında karşılık bulur,  işte o gün hem Hac emri doğrultusunda Arafat’a seyrüsefer eyleyip vakfeye durulur hem de Havva anamızla büyük buluşma gerçekleşir. Derken bu büyük buluşmayla birlikte zürriyetlerinden çoğalacak Âdem neslini bir imtihan süreci de bekler. Neyse ki beklenen bu imtihan sürecinin hemen başında daha henüz dünyaya ilk adım atmadan öncesi anne karnında geçirilen dokuz aylık seyrüsefer süreçte bu uygulanmaz. Uygulanmaması da gayet tabii bir durumdur. Zira anne karnı da tıpkı Âdem (a.s) ve Havva anamızın bir zamanlar gamdan tasadan uzak hayat geçirdikleri asli vatan cennet yurdu gibi bir duraktır burası. Her ne kadar bu durağın bazı safhaları insanın dünyada geçireceği fiziki gelişim evreleriyle benzerlik arz etse de sonuçta anne karnı imtihandan geçmek için konaklanan bir yurt değildir. Nasıl ki Yüce Allah’ın; “...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer, 6) diye beyan buyurduğu şekliyle anne karnındaki embriyolojik gelişimimiz önce ‘endoderm, mezoderm, ektoderm’ safhalarına, sonrada doku ve organ safhalarına geçişimizle seyrüseferimiz son bulduysa, aynen dünya rahminde de ‘bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık’ safhalarının herhangi bir aşamasında  seyrüseferimizin son bulacağı muhakkak.
          Düşünsenize misafir olarak geldiğimiz şu fani dünyada sadece bebeklik ve çocukluk evrelerinden sorumlu değiliz. Ama bizim iyi yetişmemiz açısından bu evredeki sorumluluk tamamen ebeveynlerimizin üzerine yüklenmiştir. Nitekim akıl baliğ olunduğunda kimi ebeveynlerin evlatları tercihini zilletten yana kullanırken, kimi ebeveynlerin evlatları da ‘Sefer der vatan’ aşkıyla tercihini hakikatten yana kullanacaktır. Bu demektir ki, birinciler hayatların zindana çevirerekten ömür törpülerken, ikincilerse hayatını gülistan eyleyerekten seyrüseferlerini hüsnü hatimeyle nihayetlendirirler. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) şöyle der: “Kalp bir çocuk gibidir, kalbe ne öğretirsen o da onu söyler. Yeni dillenen çocuğa mama,  baba demeyi öğretirsen kalbe de ‘Allah, Allah’ demeyi öğretmen gerekir. Dahası o çocuğun ağzının olduğunu düşünüp ‘Allah’ demeye zorlayacaksın Çok değil üç ay, beş ay sonra bir bakmışsın kalbi ‘Allah’ demeye başlar bile. Dolayısıyla gayret etmek lazım gelir.”
          Ne diyelim, işte görüyorsunuz, ne mutlu dünyada iken hayatını gülistan eyleyenlere ki, asli vatan cennet yurtlarına kavuşmak için aşkla muhabbetle yana yana kıyamet saatini beklemekteler. Ki, böylesi müminler toprak altında, yani kabirde de olsalar ‘Sefer der-vatan’ tutkusu onlar için kıyamete dek hiç sönmeyen aşk meşalesi duygu selidir. Öyle ya, madem toprağın altında değil toprağın üstündeyiz, o halde tez elden azığımızı hazırlayıp ‘Sefer der-vatana’ koyulmak varken avare avare oyalanmak niye? Oysa gün bugündür. Hele ki, söz konu Sefer der-vatansa pek oyalanmaya ve ihmale gelmez de. Öyle ki, bu kutsi yolculuk sanki çeyizini hazırlamış telli duvaklı nazlı gelin misali tez elden Mevlana’ca ‘Şeb-i Arus’ beyaz kefenimizi giymeyi gerektirir de. Nasıl mı? Elbette ki, her dem ve her saniye yücelerden gelen sefer emrin gereği günahlardan uzaklaşmak, kalbi hastalıklardan arınma ve tüm kötülüklere karşı siper vaziyeti almak suretiyle manevi çeyizimizi hazırlamış oluruz. Bakınız şöyle Hak yolcularının şöyle Seyrüsefer yolculuk öykülerine, hayattayken adımlarını ‘Sefer der vatan’ adım üzere attıklarını görürüz hep. Şayet bizlerde Hak yolcularının yollarını yol, izlerini iz bilirsek, biliniz ki bu öykü de, bu kütükte bizlere de yer ayıracaklardır. Buna inancımız tam da. Yeter ki, heybelerimize doldurdukları manevi azıkları ve manevi ikramları daha yola çıkmadan dökmeyelim, bak o zaman inşallah Sadatların himmet ve bereketiyle bizim için yollar kısalır da. Kaldı ki bezm-i eleste başlayan bu yolculuk dünyada devam etti etmesine ama gelinen noktada ahrete az bir zamanımız kalmış diyebiliriz de,  bu nedenle elimizi ne kadar çabuk tutarsak o kadar faydamıza.  Oldu ya,  ağırdan alıp, ha bugün ha yarın dersek bir bakmışsın ecel kapımıza dayandığında artık son pişmanlık fayda vermeyip iş işten geçmiş olacaktır. En iyisi mi biz bugünün işini yarına bırakmayalım, derhal hiç vakit kaybetmeden gerçek manada muhacir olmaya bakalım. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) “Gerçek muhacir Allah Teâlâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir” buyurmakta. İşte hicret yolculuğu bu hadis-i şerifin özünde gizlidir.
           Şu bir gerçek,  dünyada iken hakikate gözünü, kulağını ve dilini kapayanlar ferasetten yoksun kör, sağır ve dilsiz insanlar gibidirler. Böyleleri çıplak gözle her şeyi gördüğünü, işittiğini, konuştuğunu zannede dursunlar aslında kazın ayağı hiçte öyle değil. Asıl görenler, asıl işitenler, asıl hakikati haykıranlar ve asıl Sefer der-vatan canlar şu hadis-i kudsi’nin sırrına mazhar olanlardır: “Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha güzel bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetleriyle de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben kulumu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum (kendisine verdiğim özel nur ve yetkiyle artık)  o benimle görür, benimle işitir,  benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse veririm. Bana sığınırsa himaye ederim” (Buhari, İbnu Mace).
             Şayet bu hadis-i kudsi ile şereflenenlerin dışındakiler bir nebzede olsa hakikat yolunda kanat çırpmış olsalardı  hiç şüphesiz onlarda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu  “Bu yolda bir adım atana en az on adım karşılık verilir, yürüyerek gidenlere de Allah’ın rahmeti koşarak gelir” (Buhari, Müslim) müjdesine mazhar olan Salih kullardan olacaklardı. Yine de Yüce Allah (c.c) her şeye rağmen rahmetiyle affına mazhar olacak kulları için bir umut çıkışı kapısı olarak kıyamet günü meleklerine şöyle ferman buyuracaktır: “Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın” (Buhari).  Derken seyrüsefer yolunda ömründe bir kez Allah’ı zikretmiş bir kul bile bu ferman sayesinde aklanıp nihayetinde varacağı en son menzil yurdu cennet vatan olacaktır.
         Anlaşılan o ki, asıl seyrüsefer yolcusu yolun başından sonsuzluğa uzanabilendir. Aslında Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği yolculuktur bu. Nitekim tasavvufta “Fenâ-fi’ş-şeyh, Fenâ-fir’r-rasûl, Fenâ-fi’llâh ve Bekâ-billâh”  mertebelerini aşmakla bu yolculuğa vakıf olunabiliyor zaten. Hele sonsuzluğa vurgun bir salik, seyru süluk mertebelerini bir bir aşmaya görsün, bir bakmışsın o seyrüsefer yolcusu salik Muhabbetullah ve Marifetullah ilmine vakıf olmanın yanı sıra Yüce Allah’ın kudret, azamet ve rahmet tecellilerini seyretmekten kendini alamaz da. Yeter ki, salik bu manevi seyrüsefer yolculuğunun başlangıcında kararlı olsun, onu ne dünya malı, ne dünya hırsı, ne de dünya makamları yolundan alıkoyabilir. Böylece bu kararlılık sayesinde kendini dünya ihtiraslarından arındıracağı gibi halktan Hakk’a, mülk âleminden melekût âlemine, ilm’el yakin mertebesinden ayn’el yakin mertebelerine yükselip seyrüsefer eyler bile. Nitekim Ebu Osman el Mağribi Hz.leri bu hususta şöyle beyan buyurmuşlardır: ”Salik, heva ve hevesini terk edip Allah’a ibadet ve taata dönmelidir. Zira ‘Sefer der-vatan’ sözüyle kastedilen, bir memleketten diğer bir memlekete yolculuk etmek değildir,  bilakis insanın iç âleminden Alla-u Zülcelâl’a vuslatıdır. Salik, bir mürşidi kâmil bulduğu zaman, zahiri yolculuğu bırakıp batınì yolculuğa başlar.”  
         Gerçektende bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere Seyr u süluk yolcusu bir salik “Ben Rabbime gidiyorum” (Saffat, 99) diyen Hz. İbrahim (a.s) gibi her adımda ‘Nazar ber kadem’ düsturunca Rabbine seyri sefer yapmakta olduğunun idrakiyle hareket ettiği anlaşılmaktadır.  Nasıl öyle anlaşılmasın ki, bikere ‘Sefer der-vatan’ asli vatana yolculuk demektir. Hatta bundan da öte Seyr-i ilâllah (Hakka sefer), Seyr-i fillâh (Hak’ta Hak ile sefer) ve Seyr-i anillâh-i billâh’a (Hak’la birlikte Hak’tan sefer) yol almanın adıdır bu yolculuk.
             Vesselam.


14 Aralık 2018 Cuma

HEPİMİZ AYNI KIBLEYE YÖNELMİŞ HİZMETKÂRLARIZ


HEPİMİZ AYNI KIBLEYE YÖNELMİŞ HİZMETKÂRLARIZ        
   SELİM GÜRBÜZER
     Basın mesleğine önce Milli Gazetede musahhih olarak başladı, yetmedi Birikim Dergisi çıkartır da. İşte Medya yolculuğu bu ya,   kendisi hiç dur durak bilmeyip IHA Tokat muhabirliğinden Akit Gazetesinin Dış ilişkiler Müdürlüğüne,  Cuma Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğünden Yeni Şafak Gazetesinin Ankara temsilciliğine, Sağduyu ve Yeni Mesaj Gazetesinin Haber Müdürlüğünden Manejer Dergisi Yayın Koordinatörlüğüne, IHA Haber Redaktörlüğünden Başkent Tv. Genel Koordinatörlüğüne kadar daha pek çok alanda görev üstlenmiş bir medya emekçisidir.  Gerçektende iyi bir basın emekçisi olduğu şundan belli ki onca koşuşturma içeresin de  ‘Bir Kent Bir Adam Bir Yorum” ve  “Şafak Operasyon”  isimli kitaplarıyla damgasını vurur da. Aynı zamanda kendisi Tokat Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığını da yapıp değim yerindeyse Tokat’ın sesi olur da. Hatta kendisi bir dönem Merhum Tokat Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun Basın Danışmanlığına, yine bir dönem İskilip Belediye Başkan Yardımcılığına, keza bir başka dönemde ise Denizli ve Mamak Belediyelerinde Basın Danışmanlığına layık görülmüş bir gazetecidir.
        Şimdi,  kimdir bu basın emekçisi denildiğinde,   elbette ki Tokat’ın sesi denilince akla gelecek ilk isim Cemal İncesoyluer olacaktır. Onun diğer bir özelliği de hiç kuşkusuz Seyda Hz.leri hakkında basında çıkan lehte ve aleyhte haberler karşısında sessiz kalmayışıdır. Nitekim bu özelliğini hem Cuma Dergisine verdiği röportajla hem de Tokat Haberde yazdığı makalesiyle ispatlar da.  Madem öyle, bir bakalım Cemal İncesoyluer, Seyda Hz.leri ile ilgili meramını nasıl dile getiriyor,  hep birlikte bir izleyip görelim:

       SEYDA HZ.LERİ, AYNI KIBLEYE YÖNELEN BÜTÜN İNSANLARA AYNI MESAFEDEYDİ

       -Sayın İncesoyluer, Seyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri'ni ne zaman tanıdınız?
       -Bir arkadaşımın vasıtasıyla 1986 yılında Menzil'e gidip tanıma imkânı buldum. Tokat'ın Pazar ilçesinde Ali Doru isminde bir arkadaşımın vesile olması ve beni götürmesiyle bu şerefe nail oldum. Daha önce tasavvufla ilgili ne bir bilgim ne de o yönde bir talebim vardı. Hatta tarikat olayına karşıydım diyebilirim. Arkadaşımın yol boyunca sohbeti, Seyda Hazretleri'nin Evlâd-ı Resul olması beni etkilemişti. Menzil'e gittiğimde gerçekten manevi bir hava buldum. Hele hele öğlen namazında Seyda Hazretleri'nin camiye girişi ve namaz kıldırışı, tamamen ruh iklimimde depremler oluşmasına sebep oldu. Dertliydim, bir sürü maddi ve manevi problemlerim vardı. ''Adapta üstün'' dediğimiz, bizden önce giden usta sofilerin tavsiyesi üzerine, Seyda Hazretleri'ne olan bütün problemlerimi anlattım. Çok yakından ilgilendiler. Zaman zaman da sorular sordular. Kendisine son olarak işsiz olduğumu da söyledim. Seyda Hazretleri, Tokat'ta iş olup olmadığını sordu. Ben de bulamadım dedim. Kendileri, ''Tokat'ta inşallah iş bulursun, Tokat'a git'' dediler. Menzil dönüşünden iki gün sonra, şu anda Erzincan Valisi olan o zamanki Tokat Valisi Recep Yazıcıoğlu beni yanlarına çağırdı, basın müşaviri olarak çalışıp çalışmayacağımı sordu, kabul ettim ve işe başladım. Ondan bu yana ne zaman kendisini ziyarete gittiysem, vali nasıl diye sordu ve selam söyledi.
      -Seyda Hazretleri kendisine müracaat eden herkesle ilgilenir miydi? Yoksa referansınız olduğu için mi size bu derece alaka gösterdi?
      -Oraya giden insanlar için referansa ihtiyaç yok. Kim giderse gitsin ziyaret eder, derdini açıkça söyleyebilirdi.
     -Şeyh Hazretleri'nin şifa dağıttığı söyleniyor. Gazetelerde bu yolda haberler vardı.
     -Gazetelerin yazdığı gibi değil... Ama ben birçok olaya şahit oldum. Hasta geliyor, derdini anlatıyor, Seyda Hazretleri dikkatlice dinliyor ve doktora gidip gitmediğini, film çektirip çektirmediğini, hülasa tıp ilminin yapılmasını gerekli gördüğü işlemlerin yapılıp yapılmadığını söylüyordu. Doktor tavsiye ediyordu. Hasta için dua ediyorlardı. Bazı akıl hastaları getirmişlerdi. Onlara direkt müdahale etti. Akıl hastalarının yaptığı anormal hareketler, sofilerin tepkisini çekiyordu. Seyda Hazretleri ise normal karşılıyor, sofilere sinirlenmemelerini söylüyordu. Sabırla, hoşgörüyle, sevgiyle anormal hareketleri yapan delileri teskin ediyordu. Nitekim ertesi sabah, o delinin büyük bir şekilde değiştiğini, düzelme yönünde olumlu adımların gerçekleştiğini gördüm.
      -Bir de meşhur çorba var...     
      -Tabii, çorba ile ilgili gerçekten ilginç şeyler var. Mesela bazı sofilerin ellerinde kaşık, aynı çorbayı sahan sahan dolaştırdıklarını görürsünüz. Aynı kazanda pişmesine rağmen, aynı ölçüde tuzu ve acısı olmasına rağmen, aynı anda sahanlara doldurulmasına rağmen, kimisinin sıcak, kimisinin soğuk, kimisinin tuzlu, kimisinin tuzsuz, kimisinin acılı, kimisinin de acısız olduğuna şahit olmuşuzdur. Oraya gidenlerin hemen hepsi de buna şahittir. İki öğün çorba verilir. Bir kuşluk vakti, bir de ikindi namazından sonra. Ziyarete giden kim olursa olsun ne aç, ne açıkta kalır. Sofi olan da olmayan da çorbadan içebilir. O gün kişi başına ayrılan ekmek kaç taneyse ondan alabilir. Aslında bu sistem yaklaşık bin yıldır süregelen bir sistemdi. Yani, dergâh sistemidir. Bir dergâhta aş evi, iş evi ve fırın evi olmalıdır. Menzil'de bu öğelerin tamamını görebilirsiniz.
      -Bu cemaatin Türkiye'deki yaygınlığı nedir?
      -Bütün cemaatlerin liderlerinin de ifade ettiği gibi, Menzil cemaati, Türkiye'nin en kalabalık cemaatidir. Seyda Hazretleri'nin Almanya'da, İngiltere'de, Hindistan'da, Suudi Arabistan'da, Lübnan'da, Mısır'da dergâhları vardır. Kendisini temsil eden vekiller vasıtasıyla irşatlarını sürdürür. Örneğin, İngiltere'de bulunan dergâhın vekili İngiliz asıllı kızıl sakal namıyla tanınan bir Müslüman’dır. Almanya'da Yarbay Mehmet namıyla Seyda Hazretleri'nin vekili vardır. Her gün sohbet halkaları oluşturulur, her gün irşad görevi sürdürülür.
      -Seyda Hazretleri'nin, Müslümanların vahdeti konusundaki düşünceleri hakkında bilgi verir misiniz?
       -Seyda Hazretleri, ömrü boyunca İttihadı İslâm fikri üzerinde olmuştur. Siyaset olarak İslâm birliği veya çizgisi üzerinde olan bütün insanları bu çatı altında kucaklamıştır. Hiçbir sofisini parti tercihi ile değerlendirmemiştir. Ancak, Türkiye ve dünyadaki İslâm ayrılıklarına karşı, yegâne kapının Allah Teâlâ’nın kapısı olduğu, bu kapıda da ayrılığın, gayriliğin olamayacağı görüşündeydiler. Kendileri Şafii Mezhebi'nden olmasına rağmen sofilerin Seyda Hazretlerine aşırı sevgilerinden dolayı, zaman zaman gidip, ''Efendim, biz Hanefi Mezhebi'ndeniz, siz de Şafii Mezhebi'ndensiniz. Biz de sizin mezhebinizden olmak istiyoruz'' şeklinde arzda bulunmuşlar Seyda Hazretleri buna asla onay vermemiş, ''Herkes kendi mezhebinde kalsın'' buyurmuştur.
        -Şu anda cemaatte irşad görevini kim üstlendi?
      -Seyda Hazretleri'nin bildiğim kadarıyla dört tane halifesi vardı. Bunlardan kardeşi Şeyh Seyyid Abdulbaki Hazretleri, Seyda Hazretleri'nin vasiyeti üzerine irşad görevini üstlenmiştir. Nitekim cenaze ve sonrasında sofilerin büyük şoktan kurtulmasında, Şeyh Seyyid Abdulbaki Hazretleri ile Seyda Hazretleri'nin büyük oğlu Seyyid Feyzeddin Efendi'nin büyük rolleri olmuştur. Böylece sofiler, belirsizlikten ve tedirginlikten kurtulmuşlardır. Kısaca, bizim için 1993 yılı hüzün yılıdır. Aynı kıbleye yönelen bütün insanlara, aynı mesafede olan Seyda Hazretleri'ne Cenab'ı Haktan rahmet dilerim.
       Tabi bitmedi dahası var, Cemal İncesoyluer, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası Menzil’i hedef tahtasına koymak isteyen bir takım karanlık çevrelere karşı net tavır ortaya koymayı da ihmal etmez. Nitekim 5 Eylül 2017 tarihinde Tokat Haber de “Şimdi de Menzil, Öyle mi?” başlıklı yazısında bu tavrını pekâlâ net görebiliyoruz. Ve kalemini şöyle döktürür:
           70‘li yıllardan bu yana, Menzil ismini hemen herkes duymuştur. Ailesinden veya birkaçının mutlaka bağı olmuştur.
         Seyyid Abdülhakim El Hüseyninin Kasrik’ten hicret edip bu köye yerleşmesiyle birlikte başlayan Seyyid Muhammed Raşid Efendi ve kardeşi Seyid Abdulbaki Efendiyle zirveye ulaştı. FETÖ’nün bir türlü yanına alamadığı bir aile ve tarikattır.
        Zaten 4 yıl önceki bir fotoğraftan şimdi servis edilmesi de FETÖ’cü kriptolarının maharetidir. Durmuyorlar, duramıyorlar. Gerek itikadı gerekse ameli anlayışımız noktasında ayrılıklarımız olmasına rağmen, bu Seyyid ailesinin hizmetlerinin iyi niyetinden hiç kuşku duymadım.
     80’li yıllarda Seyyid Muhammed Raşid Efendi tutuklandı, sürgüne gönderildi, eline zehirli iğneyle suikast tertip edildi. Terör örgütü PKK tarafından hedefe konuldu. Menzil ve geniş hinterlandında, PKK tutunamadı, yaşayamadı. Aynı şekilde Şeytan-ül kebir el Pensilvanya, Menzil ve Seyyid ailesini yanına almak için çok çaba göstermesine rağmen asla bu oyuna gelmediler.
     Menzil, Nakşibendî tarikatının Halidiye kolu mensuplarıdır. Sofilerine bu tarikatın tertibi üzerine ders verir, ameli vazife yükler. Devletine, bayrağına, vatanına bağlı bu insanlar ve grup, hem PKK için hem de FETÖ için tehdit unsurudur. Okuma ve sohbetlerindeki menkıbe temelini tasvip etmem. Lakin irşada yönelik hizmetleri ve bölgede en önemli denge unsuru olması, bu ülkede ve bu millet için yeterli referanstır. Bölgede, çimento görevinin yürür. Irkçılık illetine karşı ciddi mücadele sürdürür.
       Seyyid Muhammed Raşid Efendi, irşad emanetini verdiği bir diğeri de Konya’da ikamet etmekte olan Seyda Muhammed Konyevi’dir ki, 25 hacimli kitaplarının yanı sıra onlarca risale yazmış ve yayınlanmıştır. Hem Hanefi fıkhı, hem de Şafii fıkhı üzerine yazdığı kitapları altın kıymetindedir. Menzil Ocağı aynı zamanda ilim ve irfan ocağı olmuştur. Bunu anlatmaya çalışıyorum.
       Bu güne kadar hiçbir siyaset bulaşmamış; Menzil cemaati profilini incelediğinizde görürsünüz ki, her siyasi partiden insanları bağlıları olmuştur. Seyyid Abdulbaki Efendi; devletine, ülkesine, bayrağına bağlı temel ilkelerin yanı sıra, devlet ve hükümet adamlarıyla diyalogu da en üst düzeyde ve seviyeli bir mesafe içerisinde olmasına özen göstermiştir. Hükümetten, kendi şahsı için tek bir talebi dahi söz konusu değildir.
      Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında tavır aldığı doğrudur. Devletin içinde, hep yanında olduğu doğrudur. PKK ve FETÖ’ye karşı net bir tutum içerisinde bulunduğu da doğrudur. Peki, Menzil cemaatine saldıranların profilini hiç incelediniz mi? Sözcü, Oda Tv, Cumhuriyet Gazetesi, Birgün Gazetesi… Evet, bu cenahın Menzil cemaatine saldırmaları da kendileri açısından haklıdır. Çünkü emperyal güçlerin yönettiği PKK ve FETÖ bölgede başarı sağlayamadıysa, bunun en önemli sebebi Menzil cemaati ve lideri Seyyid Abdulbaki Efendidir, nokta…
       Kötüyü örnek gösterip insanların kafasına şüphe salmanın bir faydası yok. Değerli arkadaşım Abdülkadir Türk, gönderdiği bir notta çok önemli bir tespit yapıyor ve diyor ki: Zihin egzersizi bağlamında bir çapa atmak isterim sevgili okuyucuların zihnine. Tüm cemaat, ya da tarikatlar neden denetlenebilir, hesap verebilir bir hukuki statüye dâhil edilmezler? İradesini icraya kadir bir devlet, kendini koruyacak, geliştirecek dinamizmden yoksun mudur ki, tarikat ve cemaatlerin ilgi etkisine açık kalabiliyor? Devletin ve milletin vesayeti dışında hiçbir yapılanma alternatif, güç ve irade olmamak lazım gelir.
       İşte bunları konuşalım. Alevi-Bektaşilerin Cemevlerinin statüsünü, tarikatların yasal zemine oturtulmasını konuşalım. Bu düşüncelerimi okurlarım bilir, daha öncede yazdım. İllegal ve merdiven altı faaliyet, devlet için sorun teşkil eder. Tarikatlar, bu ülkenin fiili gerçeğidir. Tarikatları denetlenebilir, takip edilebilir ve faaliyet müfredatları devlet tarafından izlenebilir hale getirmenin ne sakıncası var?
     Diyanet İşleri Başkanlığında, bir Tarikat Dairesi Başkanlığı olsa, Alevi Bektaşi vatandaşlarımız için de benzer bir başkanlık oluşturulsa, bunda ne kötülük var? İyi niyetli ve samimi olarak faaliyet gösteren Menzil cemaati gibi diğer cemaatler de; Ali Kalkan gibiler bahane edilerek mengene altına alındılar.
        Beğeniriz, beğenmeyiz, ancak yüz binlerce insan bu merkezlere gidiyor. Birçok insan önceki süfli yaşantısını bırakıp yeni bir hayata başlıyor. Adeta bir rehabilitasyon merkezi gibi işlev üstlenmiş Menzil kültünü, bir tezgah ve kumpasa kurban edilmemelidir.
        Bugün Menzil’in hedefe konması, tesadüfî değildir. Bu cemaatle ilgili iftira, yalan ve hezeyanların sosyal medyada servis edilmesi, yeni bir soğuk savaş ve algı operasyonlarının işaret fişeğidir. Devletin yanında, ülkesi ve milletini seven bir büyük cemaati koparmak demek, terör örgütlerinin bölgede hayâsızca, alçakça cirit atması anlamına gelir.
        Menzil cemaatinin hedefe konmasının sebebi bunlarda değil. Saldıranlara baktığımızda, perde arkasındaki güçlere ulaşmanız zor olmayacaktır.
     Evet, Cemal İncesoyluer’in tespitlerinde tek katılmadığım “Okuma ve sohbetlerindeki menkıbe temelini tasvip etmem” hususudur ki,  malum o durum daha çok muhabbetin dorukta olduğu yıllarla alakalı bir durumdur.  Şimdi gelinen noktada ise muhabbetten ziyade daha ağırlıklı olarak ilim,  akıl ve fikir ön planda gözüküyor gibi. Nitekim başlangıçta tasavvufta daha gözünü yeni açmış sofiler menkıbeyle adeta ısındırılmaya çalışırlarken sonrasında gerek Semerkand Dergisi ve Semerkand Tv kanalı yoluyla, gerekse ikindi ve yatsı hatme halkalarının ardından verilen Kur’an tilaveti, akaid ve ilmihal gibi dersler sayesinde ilmi eksikliklerinin giderildiğini müşahede ediyoruz. Sofiler böylece kazanımlarına kazanım katarak düne nazaran epey daha mesafe kat etmiş konumdalar. Öyle ki artık kendilerini geniş bir ufku yüreklilikle hem cemaatten cemiyete geçişte, hem cemiyetten millete geçişte, hem de milletten ümmete sıçrayışta aynı kıbleye yönelmiş Ümmet-i Muhammed’in hizmetkârı olarak görmekteler. Bunun dışında Cemal İncesoyluer’in o müthiş tespitlerine daha ne ilave edebiliriz ki, bize ancak “Allah bu kardeşimizin yüreğine sağlık ve kalemine güç versin”  demek düşer.

     Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2703/hepimiz-ayni-kibleye-yonelmis-hizmetkrlariz.html