25 Şubat 2020 Salı

HER ZAMANIN BİR GAVS’I VAR

HER ZAMANIN BİR GAVS’I VAR
           SELİM GÜRBÜZER
             Tasavvuf kitaplarında evliyaların hayatlarına baktığımızda, mesela  ‘Zamanın Gavs’ı’ gibi pek çok ifadeleri sıkça görebiliyoruz. Buradan şu anlam çıkar ki,  her devirde ‘Gavs’ hep var olacaktır. Hiç kuşkusuz Gavs’lar gökten zembille bu dünyaya inecek değillerdir,  genellikle ehli tarik kanaldan gelmişlerdir hep. Dahası yaşadığımız şu dünya sathında ne kadar ‘Ehlullah’ varsa onlar arasından çıkmakta.  Her ne kadar Gavs’lık makamında bir zatın Gavs olduğuna dair bir takım alametleri olsa da yine de bu alametlere dayanarak Gavs’ın varlığından ilmiyle amil olmuş rabbani âlimler hariç, halkın büyük çoğunluğu bihaber kalabiliyor. Sofilerden ise bilhassa seyr u sülukunu tamamlamış olanlar ancak zamanın Gavs’ını fark edebiliyor. Sonuçta avam ya da bizler, zamanın Gavs’ını fark etsek de etmesek de Ümmet-i Muhammed’in arasında yaşıyor olmasını bilmek yüreğimizi rahatlatıyor ya, bu yetmez mi? Çünkü o’nun varlığı Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna ve dirilişine vesile umut ve bereket kaynağıdır.  Elbette ki o’nun her daim varlığını hissettirmesi ümmetin yüreğine su serpip rahatlamasına yetecektir. Nasıl ki Cenab-ı Rabbül Âleminin lütfu ihsanıyla Resulü Ekrem (s.a.v.) bütün âlemin yüreğini rahatlatan soluk bir rahmetti,  aynen öylede hiç kuşkusuz O’nun varisi hükmündeki Kutbul aktablar, Gavslar, Rabbani âlimler ve Evliyalarda solukturlar.  Hele tasavvufi hayata girdikten sonra Cenab-ı Rabbül Âleminin neden Habib’i hakkında “Ey Habib’im, seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim”  diye beyan buyurduğunu şimdi daha iyi idrak edip anlıyoruz.
            Öyle ya,  Allah Resulü sadece yaşadığımız âleme değil, tüm âlemlere rahmet bir peygamberdir. Malumunuz kâinat tek vücut değil, içinde binlerce âlem vardır. Öyle ki, bağrında insan-ı âlemden âlemi Kübra’ya, âlemi hayvandan âlemi cemadata kadar her ne âlem varsa, tüm âlemler bu rahmetten faydalanmaktalar bile. Kaldı ki, gelmiş geçmiş tüm insanlık da tek âlem değildir, kendi içinde kâfir âlem ve Müslüman âlem diye bariz bir ayırım söz konusudur. İlginçtir bu çift kutupluluğa rağmen Resul-i Ekrem' (s.a.v.)’in yüzü suyu hürmetine herkes bu rahmetten istifade edebiliyor. Bu demektir ki canlı-cansız, mümin- kâfir hiç fark etmez herkes inen rahmetten hissesine düşen paydan bir şekilde menfaat almış gözüküyor. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in meşrebi mahalli değil, geneli kapsar bir meşrebdir,  yani âmdır (umumidir), elbette ki Allah Resulünün âlemlere rahmet olması gayet tabiidir. Düşünsenize Allah tarafından Peygamberimiz (s.a.v)’e uzanan halkada ne kadar peygamber gönderilmişse kimi bir memlekete, kimi bir kavme, kimi bir köye gelmiş, kimi bir şehre, kimi bir eve gelmiş, kimi de kendi nefsine peygamber olmuştur. Ama Resul-i Ekrem (s.a.v.)  öyle değil, bütün âlemlere Peygamber olmuştur.  Hakeza Gavs’da öyledir.  Misal mi?  İşte Seyyid Sıbğatullah  Arvasi (k.s)  çok acayip irşat edici ve takva sahibi bir Gavs’dı.  Nereli derseniz kendisi Bitlis’e bağlı Hizan köyünde Gavs olmuş, ama kendisinden sonra bir bakıyorsun Gavs’lığının bereketi yerinde saymamış, ipi Seydayi Tahi (k.s)  göğüsleyecektir. Hiç şüphe yoktur ki Seyda-i Tahi Hz.leride çok büyük ariflerdendi, büyüklüğü Hizan köyüne ve Gavs'a bağlılığından gelmekte idi elbet. O halde köy deyip geçmeyelim,  irşad elden ele devr oldukça mahalli olmaktan çıkıp umum irşada dönüşebiliyor. Nitekim Seydai Tahi Hz.lerinden sonrada Gavs-ı Hizani’nin rahmet ve bereketi tükenmedi, irşad yine devam edip bu kez emanete Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.) sahip çıkacaktır.  Yani, o’da Hizan postuna oturan büyük zatlardandır. Keza Hazret Muhammed Diyauddin (k.s)’da öyleydi. Derken Suriye’den Şah-ı Hazne (k,s) emaneti devr alıp Türkiye’ye bir ‘Gavs’ hediye edecektir. Malumunuz, o hediye Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’den başkası değildir. Böylece Gavs-ı Azam Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  silsile halkasında yerini alır almaz emaneti Suriye’den Türkiye’ye taşıyıp Nakşibendî Tarikatının ikinci alev alışı diyebileceğimiz bir hadise yaşanacak, yani Türkiye ve Suriye’nin de sınırlarını aşacak bir umum irşad vuku bulacaktır. 
           Peki, iyi hoşta,  ya ümmetten Gavs’ın varlığına inanmayanlar varsa? Onlar için elden bir şey gelmez elbet,  adamlar inanmıyorsa inanmıyorlardır, zorla insanları inandıracak halimiz yok ya, onların tercihidir. Burada asıl bizim bu hususta nasıl bir duruş sergileyeceğimiz çok mühimdir.  Şayet hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın doğru duruş sergiliyorsak,  biliniz ki bu öyle yabana atılır cinsten sıradan bir duruş değildir, hiç şüphesiz bu zamanda Gavs’ın varlığına inanıyor olmak bile çok kayda değer bir duruştur bu. Malumunuz,  bu zamanda değil Gavs’ın varlığına inanmak,  tarikata inanmak da çok büyük bir erdemlilik ve çok büyük bir yüreklilik gerektirir. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) bakın ne diyor: "Bu tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir."  Hatta bir vasiyetinde de şöyle der: "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz,  deyin bana da dua etsin."  
              Evet, başta dedik ya, bir insan Evliyaya ve Gavs’a inanır ya da inanmaz, o kendi tercihidir, ancak burada can sıkıcı olan, sanki bu devirde Evliya ve Gavs’ın varlığına inanmak suçmuşçasına bize farklı gözle bakılıyor olmasıdır. Oysa aynı şeyi tersinden işlettiğimizde yine aynı can sıkıcı durumun bu kez başkaları içinde farklı boyutta yaşanması kaçınılmazdır.  İşte bu tür ön yargıların doğurduğu bir takım acı travmaları göz önünde bulunduraraktan etrafımızda dolaşan bir kısım insanlar evliya ve Gavs’ın varlığına inanmıyorlar diye bizimde onlara gözle bakmamamız icab eder.  Hatta o insanları ikna etmek içinde uğraşmamamız gerekir.  Hadi elle tutulur,  gözle görülür vakıalar olsa bunda ikna etmeye çalışmakta bir sakınca yoktur diyebiliriz,  ama işin ucunda elle tutulur, gözle görülmeyen fizik ötesiyle alakalı hususlar olunca ikna yönteminin pek işe yaramayacağı besbelli,  inatla bir insanın üzerine gitmenin hiç bir anlamı olmasa gerektir. Yok, ben illa ikna edeceğim dersek kaş yapayım derken bir bakmışsın Allah muhafaza göz çıkarmış olursun. Her halde aklı başında olan hiçbir insan bu duruma düşmek istemez.
           Öyle anlaşılıyor ki, ikna yöntemi daha çok elle tutulur gözle görünen vakıalar için geçerli bir usuldür. Düşünsenize bir insan dağda çobanlıkta yapsa bu gün gelinen noktada cebindeki cep telefonu vasıtasıyla dünyada ne olup bitiyor bir şekilde malumat sahibi olabiliyor, ama fizik ötesi âlem söz konusu olduğunda sübjektif âlemden haberdar olmak pek mümkün gözükmüyor. Hem bu âlemde manen gezinmek her babayiğidin harcı da değildir. Bu tamamen manevi donanıma sahip olmakla mümkün olabilecek bir kendini aşma hadisesidir.  Dahası manevi âlemde gezinmek tamamen feraset ehli evliya-i kirama has bir keyfiyettir.   Kaldı ki zamanın Gavs’ını bilmek için büyük bir feraset gerektirir. Şöyle ki, Şah-ı Hazne (k.s)  bu hususa şu kıssayla açıklık getirir de:           
       Bir zamanlar çok sofisi olan bir şeyh varmış. Bir gün sofilerinden biri:
      -Bana zamanın Gavs'ı kimdir bildirir misin diye rica eder.
      Şeyh bunun üzerine:
      -Sofi, ben sana yetmiyor muyum ki zamanın Gavs'ını merak eder durursun? Der.
       Sofi:
       -Efendim,  hiç şüphe yoktur ki, siz bizim baş tacımızsın, ama yine de merak etmekten kendimi alamıyorum deyince,
       Bu kez Şeyh;
      -Madem öyle, git falan memlekete, falan köşede desti satan birisi var. İşte o destici zamanın Gavs'ıdır der.
       Tabii sofi denilen yerde soluğu aldığında, desticiye:
      -Bir desti almak istiyorum der demesine ama o anda her ne oluyorsa tam desticinin elinden destiyi alacağı sırada elinden düşüp kırılıverir.
       Destici neyse ki gayet sakin vaziyette:
       -Zararı yok, der.
      Sofi ise:
      -Zaten vazgeçtim, başka bir desti de almayacağım der.
       Destici yine sakin bir halde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına;
      -Peki, sen bilirsin deyip onu dükkânından hoşça uğurlar da.
      Gel zaman git zaman sofi yine şeyhi ile göz göze geldiğinde, bu kez şeyh  sofisine:
       -Ey vah, zamanın Gavs’ı göçtü der.
        Tabii merak bu ya, sofi hemen bu sözün üzerine balıklamasına dalıp yine şeyhinden zamanın Gavs’ını bildirmesini rica eder.
       Şeyh sofisinin gönlünü yine kırmaz ve:
       -Falan memlekette, filan yerde çömlek satan desticidir der. 
        Derken, sofi tarif üzere yine tez elden yollara düşecektir. Desticinin yanına vardığında  hoş beş sohbetin ardından desti satın alacağını söyler. Ancak bu sefer ki destici önceki desticiden çok farklıdır. Sofi destiyi satın alır almasına ama şu uyarıya maruz kalmaktan da kurtulamaz:
       -Bak bu alacağın destiyi sakın ola ki elinden düşürüp kırmayasın,  yoksa senden yetmiş desti parası daha alırım.
            Gerçektende kıssanın başında da dedik ya,  zamanın Gavs’ını bilmek feraset gerektirir diye,  işte görüyorsunuz tamda ferasetin alası bu anlatılan kıssada gizlidir.  Öyle ya,  sofinin ferasetine kalsa nerden bilecekti desticinin Gavs olduğunu. Üstelik desticilerin huyları suyları da bir değil.  Ki, biri yumuşak ‘Yunus’ meşrebli,  diğeri ise celalli ‘Yavuz’ meşreblidir. Şimdi gel de bu pirincin taşını ayıkla ne mümkün.  Aslında şu da var ki, zamanın Gavs’ını bilmek sofinin üstüne bir vazife de değil zaten. Sofinin bilmesi gereken husus gayet net açık ortada, o da mensub olduğu tarikatın adab usullerini bilip uygulamak olmalıdır. Uygularken bu arada gönlünü mürşidinin dışında başka alanlara kaydırmamakta esastır. Çünkü bir kalpte bir aslan yatar. Nitekim gönül yolu da bunu gerektirir. Düşünsenize bir evladın kendi babasının dışında bir başkasına evlat olmaya heves ettiğini, o insanın soyu sopuna ne derece sadık bir şekilde bağlı kaldığından söz edebiliriz ki. Bakın Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyan buyurur: “Babalarınızdan yüz çevirmeyin. Kim babasından yüz çevirirse (soyunu başkasına dayandırırsa), bu küfür olur.” (Buharî, a.g.y; Müslim, İman, 113). Keza Allah Resulü (s.a.v) yine bir hadis-i şerifte ise  “Kim bile bile babasından başkasına soy iddiasında bulunursa, ona cennet haram olur” (Buharî, Faraiz,29; Müslim, İman, 112, 114, 115)  beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Madem öyle, soyca kendi soy kütüğümüzdeki cismani neseb bağımızı bilmemiz kadar, mensub olduğumuz tarikatın manevi soy ağacı diyebileceğimiz silsile-i şerifeyle olan bağlarımızı da bilmemiz icab eder. Ancak olur ya, belki aklımızın ucundan şu geçebilir;  yukarıda zikredilen hadis-i şerif sadece cismani soy kütüğü ile alakalıdır,  manevi soy ağacıyla ne ilgisi var diye.  Evet,  hadis-i şerifte her ne kadar cismani neseb soydan söz edilse de bu demek değildir ki bu hadis-i şerif manevi soy bağlılığını kapsamaz. Hem nasıl ki dinini inkâr eden dinsiz, soyunu inkâr edende soysuz olarak addediliyorsa, pekâlâ bir sofinin de mürşidinden başkasına muhabbeti kaydığında mensub olduğu tarikatın manevi soy ağacıyla hiçbir bağı kalmayacağından kral çıplak addedilmesi kaçınılmazdır. Ki,  manevi bağlılık soyca bağlılıktan daha çok mühim güçlü bir bağdır. Nitekim bu hususta İbn’ul Fârız Yâiyye’deki 94. beyitinde: “Aşk yolundaki neseb bize ebeveynden olan nesebten daha yakındır. Bizim aramızdaki manevi nesep cisme bağlı olan nesepten daha yakın ve kuvvetlidir” (Bkz. Dîbâce, Dîvân İbi’l-Fârız, (thk. A. Mahmûd), s. 26) demekten imtina etmez de.
          Evet, manevi neseb bağı öyle güçlü bir bağdır ki,  ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılayan manevi köprü bağdır dersek yeridir. Hele bu yolun yolcuları bu güçlü köprü bağın tadını ruhun derinliklerinde tatmaya görsün manevi babanın hakkı cismani babadan daha önde gelir demekten kendilerini alamaz da. Öyle ya, cismani baba evlatlarının maddi ihtiyaçlarını karşılarken,  bir bakıyorsun manevi baba da habire manevi evlatlarının derdiyle dertlenip ahretlerini kurtarmaya yönelik her ne manevi reçeteye ihtiyaç varsa o ihtiyacı karşılamak için hemhal olmaktalar. Hemhal olmaya mecburlar da. Çünkü izini takip ettiği bizatihi Rasulullah (s.a.v)’in kendisi ümmetin kurtuluşu için habire çırpınıp duran bir Ümmet babasıdır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  kendisine tevdi edilen risalet vazifesinin sorumluluğunu üstlenir üstlenmez tüm insanlığı hak ve hakikat yoluna çağırır da. Derken bu çağrıya icabet edip “Ya Resulullah! Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz, canımız sana feda” diyenler kurtuluşa erdiler, icabet etmeyip yüz çevirenlerse helak olmuşlardır.
       İşte görüyorsunuz manevi baba sevgisi sahabenin yüreğinde “Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz, canımız sana feda”  yankı bulacak kadar çok güçlü bir bağdır. Sahabede yankı bulur da Gavs’larda yankı bulmaz mı?   Elbette ki bir evliya Gavs’da olsa manevi soy ağaçtan beslenmektedir.  Zaten ehli tarik bir zatın manevi soy ağaca olmaksızın Gavs olabilmesi adetullah dışıdır.  İlla ki mensub olduğu tarikatın tasavvufi terbiyesinden geçip irşad edici bir kıvama gelmesi gerekir ki  ‘Gavs’ olabilsin.  Nitekim Gönüller Sultanı Seyda Hz.lerinin babası Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni Hz.leri de Şah-ı Hazne (k.s)’ın silsilesinden beslenip maddi veraset bakımından Peygamberimizin (s.a.v.)’in otuzuncu göbekten torunu, manevi veraset bakımından da otuz yedinci durakta yer alan zamanın Gavs-ı Bilvanisidir. Bakın bu hususta Feyz Dergisinin Ekim-1995 sayısında Seyda Hz.lerinin halifelerinden Şeyh Molla Yahya el Abbasi el Haşimi Hz.leri ile yapılan bir röportajda bakın ne diyor:
             “Gavs (k.s) zamanında biz Kasrik'te idik. Âcizane orada ben de çocukları okutuyordum. Ders veriyordum. Oranın bir imamı vardı,  adı Abdurrahman Erol idi.  Tabii, Molla Abdurrahman resmi imam olduğu için Bitlis’e devamlı o gidip gelirdi. Bir gün Bitlis’ten geldiğinde müftü ile arasında geçen mevzuyu bana şöyle anlattı:
         -Bugün ben Bitlis'e gittim. Müftü beni çağırdı, müftünün adı Molla Abdülkerim idi. Beni odasına çağırdığında direk:  
        - Molla Abdurrahman diye seslendi.
        Bende:
        - Buyur kurban dedim.
         Bunun üzerine bana şunu sual etti:
         - Dün bana ahaliden Abdulhakim’e hemen herkes  ‘Gavs’ diyor dediler.  Hatta fikrimi sordular da.  Peki ya, sen ne diyorsun bu hususta,  o’nun Gavs olduğunu kabul ediyor musun?
       Ben de cevaben:
       -Vallahi de Gavs,  Billahi de Gavs'tır.     Gavs’ın ta kendisidir dedim.
        Evet, Gavstır dedim demesine ama Molla Abdulkerim bu cevabımı hayretle karşılayıp bana şöyle sitem eder:
       -Sen nasıl olurda ona Gavs diyorsun,  üstelik sen bu kadar ilme sahipte birisin.
         Bunun üzerine:
         -Efendim, sinirlenmeyin, hele bir sakin olun, istersen ben sana onun Gavs’lığını ispat edeyim.
        O da:
        -Nasıl yani?
         Cevaben:
          -Efendim her şey gayet net açık ortada, Bakınız ben otuz seneden beri Bitlis'teyim, ilmim de çok iyidir. Her cuma ben camide konuşurken en azından Ulu camide beş yüz ile bin kişi arasında beni dinleyenler olur. Beni millet dinliyor. Onlara ben Allah'ın kelamını Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetini söylüyorum. Fakat gel gör ki dışarı çıktığım zaman kendimden başka hiç kimse yanımda yörem de kalmıyor. Benle beraber kalan sadece bastonumdur. Anlayacağın beni takip eden yok. Ama Şeyh Abdulhakim öyle değil,  bakın kendisi bir köyde oturuyor. Üstelik köyde bir dağın eteğindedir. Köyün ne telefonu var,  ne telgrafı, ne de mektubu, Yani, hiçbir şeyi yok. İşte onca imkânsızlıklara rağmen bir bakıyorsun her daim etrafında elli-altmış-yüz sayıda kişi hiç eksik olmuyor. Muhakkak bu gelen insanları oraya getiren bir kuvvet var. Ki, o kuvvet Allah (c.c.)'dır. Eğer o Gavs olmasa o kadar âlim etrafına toplanamaz zaten. Demek ki, zahiri âlimle maneviyat âlimi arasındaki fark budur. Manevi âlim terbiye görmüş ve Cenab-ı Mevla (c.c.)'nın lütfuna mazhar olmuş ki,  Allah'ta (c.c) insanların kalbini ona çeviriyor ve o kadar insan etrafına geliyor.“
            Hâsıl-ı kelam, fazla söze ne hacet, Allah rahmet eylesin Seyda Hz.lerinin Halifesi Şeyh Molla Yahya El Abbasi El Haşimi (k.s)  röportajında şahit olduğu bir anekdotla meramımızı ziyadesiyle dile getirmiş zaten.  Bize sadece her devirde var olduğuna inandığımız Gavs’ların her birini yâd etmek düşer.  

         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3765/her-zamanin-bir-gavsi-var

18 Şubat 2020 Salı

EVLİYAULLAH


EVLİYAULLAH                   
              SELİM GÜRBÜZER
            Eskiden insanlar Evliyaullah’a en içten duydukları muhabbet ve bağlılıkla Allah yolunda bulunmaktan çok büyük keyif alırlardı.  Ne var ki şimdilerde artık o muhabbetten ve o bağlılıktan pek söz edemez olduk. Çünkü gelinen noktada değil evliyaya muhabbet duymak, toplumun birbirine karşı olan muhabbeti kalmamış ki Allah yolundan keyif almaktan söz edilebilsin. Hele şöyle etrafımıza bir baktığımızda bizim olan bu topraklarda bize ait her ne değer varsa hemen hepsi yerle yeksan edilmiş durumda. Hiç kuşkusuz değerlerimizden bu denli oynanmaya kalkışılırsa böylesi bir tabloyla karşılaşmamız hiçte şaşırtıcı değil.  Baksanıza ortada öyle içler acısı hazin bir durum var ki, birbirimize güven ve muhabbet duymak hak getire. İslami hassasiyet desen o da evlere şenlik, ortada daha da hazin bir durum söz konusudur. Öyle İslami hassasiyetimizi yitirmişiz ki, aramızdan birileri ‘Allah sohbeti, Peygamber sohbeti, Sahabe sohbeti, Evliya sohbeti' yapmaya kalkışsa dönüp adamın yüzüne bakmayacak hale gelmişiz. Maalesef o derece vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Ki, İslami hassasiyetimiz her geçen gün daha da kan kaybına uğramakta.
          Evet, acı ama gerçek, içine düştüğümüz içler acısı bu vahim tablo üç aşağı beş yukarı aynı eksende seyretmekte. Yine de bu eksen kaymasına rağmen tükenmişlik histerisine kapılmamak gerekir. Nitekim mümin olana bittik tükendik demek ya da ye’se kapılmak yaraşmaz, bilakis hak yolunda mümine ümit var olmak yaraşır. Zira mümin odur ki umutların tükendiği noktada bile diriliş ruhundan hiçbir şey kaybetmeyendir, dahası Allah’ın hükmüne her dem razı olan demektir.  Zaten diriliş ruhu Allah’ın razı olacağı yolda her dem iri ve diri olmayı gerektirir. Dün nasıl ki Moğol istilasının yakıp kavurduğu bu topraklarda Söğütte Ertuğrul oğlunun açtığı sancağının altında toplanan Horasan Erenleri ve Derviş Gazilerimiz umutların tükendiği noktada bir anda umutları yeşerten diriliş kalelerimiz olduysalar, bugünde içine düştüğümüz bu kör kuyudan bizi kurtarmaya vesile olacak yeni Horasan Erenlerimiz çıkacaktır elbet. Allah’ın hazinesi hiçbir zaman tükenmez,  bu nedenle onlar kıyamete dek her devirde var olacaklardır. Öyle ki, umut kalelerimiz tarihin her evresinde yaşanan hadiselerin bir imtihan olduğunu ve her yükselişin bir çöküşü olabileceği gibi her çöküşünde bir yükselişi olabileceği gerçeğinden hareketle en nihayetinde İslâm’ın yeniden muzaffer olacağının müjdesini her devirde kuşaktan kuşağa telkin edip umutlarımızı yeşertmeye devam etmekteler de.
             İyi ki de,  umut kalemiz Başbuğ Veliler her devirde varlar.  Allah’a çok şükürler olsun ki bu sayede dünden bugüne onca değer aşınması yaşamamıza rağmen halen yıkılmadan ayakta kalabilmişiz. Hem niye ayakta kalmayalım ki, baksanıza Yüce Allah tarihten bu güne her daim bizi umutlandıracak ve umutlarımızı yeşertecek Pir-i Türkistan Hâce Ahmet Yesevi gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi, Yunus Emre gibi daha nice Başbuğ velileri bu topraklarda bulunmasını bizden hiç esirgemediği gibi hiç eksik etmedi de. Yüce Allah (c.c) bundan böyle de daha nice Başbuğ velileri kıyamete dek başımızdan hiç eksik etmeyeceğine inancımız tamdır. Madem inancımız ve güvenimiz tam tekmil durumda,  o halde daha ne duruyoruz, gün bugündür deyip bir an evvel Evliyaullah’ın kapısına koyulmak gerektir. Ki; Evliyaullah kapısı ümitsizlik kapısı değildir. Hele birde varacağımız kapıda Evliya-i Kiramın muhabbetiyle yanıp tutuştuğumuzu bir düşünün, hiç kuşkusuz böylesi bir muhabbet sayesinde gerçek manada Allah’a kul olmak nedir bunun tatbikini ve ruhunu idrak edeceğimizden de emin olabiliriz. Sakın ola ki, dergâhlara gitmeye karar verdiğimizde, etraftan insanlar acaba bize ne der türünden lüzumsuz takıntılar içerisine girip de son anda kendimizi oralara gitmekten alıkoymayalım. Kim ne derse desin mutlaka Erenlerin nefesiyle soluklanmak gerekir. Hatta soluklanmayla da kalmamalı, Yunus misali dergâhın kapısında eşik olmakta gerekir. Onlara eşik olmayalım da hem kime olalım, baksanıza kapılarına layık olmadığımız halde hiçbir şart koşmadan her gelene Mevlana’ca kucak açıp bin kere tövbeni bozsan da yine gel deyip kapılarını açık tutmaktalar hep. Aslında her gelen dergâha alınmaz, ama zaman eskisi gibi değil ki, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş. Nitekim umutların tükendiği noktada bir bakıyorsun Evliyaullah Hızır misali imdadımıza yetişip işi kolay kılmaktalar.  Dahası Yunusun deyişiyle:
            “Gelin tanış olalım
              İşi kolay kılalım
              Sevelim sevilelim
              Dünya kimseye kalmaz” diyerekten sevgiye susamış çarpan gönüllere ferahlık olmaktalar.  Ne diyelim,   işte görüyorsunuz sevgi seli ve muhabbet kucaklaşması budur.  Üstelik bu sevgi seli sadece bu dünya hayatıyla sınırlı da değil, ahrette de devam edecek bir muhabbet selidir bu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v); “Kişi sevdiği ile birlikte haşr olunacaktır” diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Dolayısıyla siz siz olun muhabbette neyin nesi deyip işi hafife almayın. Bakın, Şeyh Sadi Şirâzî gül bahçesinde gülfidanının dibinde bitmiş bir ot’a gözü iliştiğinde:
        -“Ey ot!  Baksana senin ne doğru dürüst bir şeklin var, ne kokun, ne güzelliğin, ne de kıymetin var. Acaba şu gülfidanının dibinde bitmekle bir şeref kazandın mı, bir kıymet buldun mu?”  şeklinde muhabbetiyle oynayacak sözler sarf ettiğinde ot hemen alınganlık gösterip lisan-ı haliyle meramını şöyle dile getirir:
        -“Olsun,  her ne kadar renksiz, tatsız ve kokusuz isem de, sonuçta o gül bahçenin bir otuyum ya,  hatta  ‘gül bahçenin otu’ ismini üzerimde taşıyorum da. Şimdi sorarım sana,  bu isim,  bu şeref ziyadesiyle bana yetmez mi?”
        Gerçekten de öyle değil midir, ot otluğuyla gül bahçesinde gülün yanında şeref bulur da,  bir sofi de Sadatların gül meclislerinde bulunmakla şeref bulmaz mı? Bikere bir insanın Sadatlara nisbetle sofi adını alması, bu adla onlara muhabbet duyması,  hatta onların meclisinde soluklaması bir noktada o sofide iman nurunun kemalat bulacağına işarettir.  Öyle ya, şimdi o sofi şeref bulmasında ya kim bulsun.  Kaldı ki o sofide iman nuru kemalat bulduğunda gül bahçesinde en edna sofi olmaya bile gönlüm razıdır demekten kendini alamaz da. Düşünsenize Sadatların şemsiyesi altında gölgelenmek ne büyük bir şeref olsa gerek ki hiç kimse bu kapıda makam mevki davası gütmüyor, bilakis bu kapıda en edna sofi olabilirsem bu bile bana ziyadesiyle yeter artar diyorlar. Çünkü şemsiyesi altında gölgeleneceğimiz gül meclis her türlü korku ve endişeden azad bir meclisdir. Yani bu Erenler meclisinde bulunmakla Allah Teâlâ’nın “Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmazlar”  (Yunus, 62) diye ayet-i celilesinde övdüğü Başbuğ Velilerin şemsiyesi altında en edna bir sofilerden olsak bile kendimizi güvende ve emniyette hissedeceğiz demektir. O halde daha ne duruyoruz, bir an evvel bizimde o şemsiyenin altında güven tazelememiz icab eder. Aksi halde son pişmanlık fayda vermeyeceğinden bu dünyadan göç ettiğimizde ne yanımızda ahrete götüreceğimiz bir manevi azık, ne tutunacak bir gül dalı, ne gölgesi atına gireceğimiz bir şemsiyemiz,   ne de bizi kokusuyla rahatlatacak bir gülfidanımız olur.  Tabi,  ruz-i mahşerde kral çıplak bir halde tutunacak bir dalımız olmayınca da kendi derdimizle baş başa kalaraktan sefillere oynamamız kaçınılmazdır. İşte sefillere oynadığımız o anda Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Allah dostlarının ne kadar çok önem arz ettiğini hatırlarız da. Ama dedik ya,  son pişmanlık fayda vermeyeceğinden iş işten geçmiş olacaktır.
             Evet,  dünyada iken Allah dostlarının şemsiyesi altına girdiysek ne ala, yok eğer girmediysek ahrette işimizin kolay olmayacağını tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır. Orada işimizin zor geçeceği şundan belli ki, ehlisünnet kaynaklarına baktığımızda o gün geldiğinde elli yerde sual sorulacağından söz edilmekte. Hatta cevabı verilmeyen sualler içinde bin sene sabit bir şekilde adeta yere çakılı bir halde olunacağı da vurgulanmakta. Şimdi gel de bu durumda kendimize tutunacak bir dal, şefaat edecek bir kaynak arama, ne mümkün.  Hem bizim çapımız ve kapasitemiz ne ki,  kendi başımıza çare olabilelim. Öyle ya, kel derman bulsa kendi başına sürer, bizimkide onun gibi bir şey. Baksanıza hafif bir yerden yel esse hemen savrulup tarumar olabiliyoruz. Malumunuz, Evliyaullah öyle değil, yani bizden çok farklı. Bikere adı üzerinde Allah’ın ermiş, dost ve sevilmiş veli kullarından demek, elbette ki onların mahşerde sualler karşısında verecekleri cevaplarda anlık olacağı gibi cennete girmeleri de beklemeksizin anlık olacaktır. Ki; Yüce Allah (c.c)  veli kulları hakkında hükmünü ta dünya hayatında yaşarlarken vermiştir. Bakın Rabbimiz bu hususta ne buyurmuş: “Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır” (Yunus, 64).
            Ayetin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere Evliyaullah’ın bu dünyada iken açık tuttuğu kapıları aşındırmaya gayret etmek kesinlikle bize çok büyük fayda sağlayacağı muhakkak. Yok, eğer rahatımızı bozamayız,   aşındırmayız diyorsak Allah muhafaza eskisi gibi haramlara dalıp, Allah’ın emirlerine isyan eder hale gelmemiz an meselesi diyebiliriz. Zira evliyaya olan muhabbetin devamlılık kazanması ancak onları sık sık ziyaret etmekle mümkün. Aksi halde mürşidle mürid arasındaki muhabbet bağı kesintiye uğrayıp hatlar kopar da. Nitekim önceleri muhabbeti ve cezbesi çok olup da sonradan hat kopukluğuna uğrayan sofilerinde var olduğu bilinen bir husustur.  İşte bu gibi durumlara düşmemek için illa ki mürşid ziyaretini ihmal etmemek gerekir. Sadece mürşid ziyarete mi? Elbette ki bunun yanı sıra devamlı Allah sohbetinin,  Peygamber sohbetinin, Sahabe sohbetinin ve Evliyaullah sohbetinin yapıldığı mekânları da mesken tutmalı ki muhabbetimiz sürekli tazelenmiş olsun. Hiç kuşkusuz muhabbet tazelerken bu arada tek temel amacımızın Allah rızasını kazanmak yönünde niyetimizi sağlam tutmak olmalıdır.  Öyle ya, Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik olmayan bir muhabbet neye yarar ki. Hem Evliyaullaha niçin gönülce bağlanır ki?  Şüphesiz, Allah’ın dostu olduğu için muhabbet duymaktayız. Zaten dostun dostuna muhabbet duymak Allah’a muhabbet duymak demektir.
           Peki, denilebilir ki bir insanın Allah dostu olduğunu nerden bileceğiz?  Bikere muhabbet alınıp satılan bir meta değil ki durduk yere bir insana muhabbet duyabilesin. Direk gönül bağıyla alakalı bir durumdur,  asla bu gönül bağı muhabbet kalemle kitapla izah edilemez.  Ancak bunu yaşayan hissedebilir. Zaten bir insan Allah dostu değilse istese de karşısındakini celb edemez.  Allah’ın sevdiği kul olması gerekir ki insanların muhabbetini kazanabilsin. Bunun dışında göz boyama metotlarıyla insanları kendine bağlasa da, asla bu muhabbet kalıcı olmayacaktır, er geç eninde sonunda kral çıplak bir şekilde foyası ortaya çıkacaktır elbet.  Zira sahtelik her an gün yüzüne çıkmaya mahkûmdur.  Kalıcı olansa ebediyete mal olan bir hakikat güneşidir. Madem hakikat güneşinin peşindeyiz, o halde bize her daim sadıklarla beraber olmak yaraşır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde Cenab-ı Mevla’mız ''Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadık olanlarla beraber olun''  diye beyan buyurmakta da. İşte görüyorsunuz Kur’an’da net açık bir şekilde Allah yolunda samimi olan veli kullarla beraber olmaya çağrı vardır. Dolayısıyla bu çağrının gereğini yaparsak biliniz ki sadıklarla el ele gönül gönüle verip Hakka vasıl olacağız demektir. Keza Hadis-i Şeriflerde de bu manada benzer çağrılar vardır. Mesela; ''Allah'ın ehli onlardır ki, görüldüğü zaman, Allah hatırlanır'' hadis-i şerifi bunun bariz bir delilidir zaten.
       Hâsıl-ı Kelam;  Mevlana’nın buyurduğu gibi; “Padişahın dostu olan hiç zayıf kalır mı?”  Elbette kalmaz. O halde bu dünyada evliyayı dost edinen de zayıf kalmaz dersek yeridir.

12 Şubat 2020 Çarşamba

HATME-İ HACEGÂN

HATME-İ HACEGÂN                   
        SELİM GÜRBÜZER
        Hacegân sofrası bir bambaşkadır. Bu sofrada neler yok ki. Ancak bu bildiğimiz sofralardan çok farklıdır. Farkı ‘Hacegân Başbuğ Evliyalarının’ bizatihi teşrif ettiği manevi sofra olmasıdır. Öyle ki bünyesinde 14 Fatiha, 100 salâvat, 75 İnşirah, 1000 İhlâs, bir hatmi şerif duası ve Kuran’dan bir surenin okunduğu manevi gıdaları barındırır da.
         İşte onca saydığımız türlü türlü bu ruhu doyurucu içeriklerden sonra az çok merak etmişsinizdir elbet, bu menü nedir diye.  Elbette ki bu  ‘Hatme-i Hacegân’ menüsünden başkası değildir. İlginçtir bu menünün çatal kaşığı da taşlardan ibarettir. Yani taşlar vasıtasıyla ruhumuzu ancak doyurabiliyoruz. Zaten kâinatta yaratılmışlar içerisinden en çok zikreden de cemadattır (taştır), ikincisi ise malum nebatattır (bitkidir). Olur ya, bir mecliste taş bulunmazsa bitki türünden nohut, fasulye gibi şeylerle de hatme yapılmaya cevaz vardır.  Çünkü Evliyaullah'ın da belirttiği gibi, Allah’ı zikirde en çok sırasıyla: birinci derece cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derece nebatat (bitki âlemi), üçüncü derece hayvanat, dördüncü derecede ise insan gelir. Besbelli ki cansızlıktan canlılığa, yani basit yapıdan mükemmel yapıya doğru gidildikçe Allah’ı anma noktasında yaratılan her mahlûkun hem cinsine göre düşüş eğilimleri görülür. Şöyle ki; her gelişim veya her büyüme meyli meşguliyet demek olup, bu durum Allah’ı zikretmekten alıkoyabileceği anlamına gelir. Hiç kuşkusuz insanoğlunun meşguliyeti diğer yaratılan varlıklara göre çok daha ileri safhada olduğundan ister istemez dördüncü derecede zikreden bir konumda yer alır.  Her neyse birinci konumda taşla zikir yapılacağını anladıktan sonra ister istemez merakımız daha da derinleştikçe acaba bu söz konusu çok yönlü zengin yer sofrasını elden ele günümüze dek taşıyanlar kim diye baktığımızda, hiç kuşkusuz taşıyıcıların Hâcegân Başbuğ Evliyaları olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Her ne kadar Hâcegân yolunu günümüze taşıyan Hâcegân Başbuğ Evliyaları değişik isimler altında:
          -Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  ile Ebû Yezîd Tayfur bin İsâ Hz.leri (Bâyezîd-i Bistâmî) dönemi arasında ‘Sıddıkiyye’ veya ‘Bekriyye” ismiyle,
          -Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’in Tayfûr lakabına nisbetle Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) döneminden başlayıp Hâce Yusuf el-Hemedânî (k.s)’in halifelerinden Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) dönemine gelen zaman diliminde   ‘Tayfûriyye’ ismiyle,  
         -Abdülhalik-ı Gücdüvânî (k.s)’den Şah-ı Nakşibend Hz.lerine gelen dönemde ‘Hâcegâniyye’ ismiyle,  
         -En son Bahâeddin Nakşibend (k.s)’in elinde ‘Nakşibendîyye’ ismiyle taşımış olsalar da, sonuçta yol aynı yol, bu yetmez mi?  Önemli olan gelinen noktada taşınan yolun özü itibariyle  (ameli yönden) hiçbir değişikliğe uğramaksızın bugünlere gelmiş olmasıdır, gerisi elbette ki teferruattır.  Nitekim Hatme-i Hacegân ameli bunlardan biri olup hem isim olarak hem de öz itibariyle hep aynı kalması bunun en bariz bir göstergesidir. Hâcegân yolunda icra edilen tüm amellerin öz itibariyle hep aynı kalması son derece gayet tabii bir durumdur. İlla bir değişiklik gerekiyorsa, bu kural değişikliği ancak teknik alanda işletilebilir,  asla ibadet ve ameller için bu kural işletilemez. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) ilerisinde böyle şeylerle karşılaşılmasın babından olsa gerek Hacegân yolunu aslına uygun olarak ismiyle müsemma bir bütün halde sistemleştirmiş bile.  Öyle ki Şah-ı Nakşibend (k.s); “Bu yolumuzdan yüz çeviren helak oldu”  derken aslında bu ifadeyle takip ettiği yolun Resul-i Ekrem (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a dayanmasından kaynaklanan hassasiyeti dile getirmiştir.  Keza sistemleştirdiği yol hakkında o kadar hassastır ki; “Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’ın yolunun nihayeti,  benim yolumun bidayeti, Onun eline geçen en son marifet,  benim elime geçen ilk marifet değilse, bu tarikat Bahaüddin’in kalbine haram olsun” demekten kendini alamaz da.  Derken hassasiyet gösterdiği bu yolun meyvelerini toplar bile. Nasıl mı?  Şöyle ki Şah-ı Nakşibend (k.s),  Allah Resulünün beyan buyurduğu  “Ümmetim yağmur gibidir, evvelimi daha hayırlıdır, ahiri mi daha hayırlıdır bilinmez” hadis-i şerifinin mana ve ruhundan hareketle ilk işi Hakka ve hakikate en kestirmeden gidecek bir yol için Allah’a münacat etmek olacaktır. Ve münacat ettiğinde dileğinin kabul edildiğini müntesiplerine müjdeler de.  Bu arada aklımıza belki şu soruda takılabilir, müjdelenen bu yolun özüne dokunmamak hususunda hassas olan bir tek Şah-ı Nakşibend Hz.leri mi olmuş, elbette ki bu hassasiyete tüm Nakşibendî Sadatları da iştirak etmiştir. Hele birileri sistemle oynamaya kalkışmaya bir dursun,  yaşanılan dönemde Sadatlardan her kim posta oturmuşsa derhal duruma müdahale edip böyle bir girişime asla geçit vermedikleri görülmüştür. İşte Sadatların bid’atlara karşı bu denli hassas ve duyarlı oluşlarından dolayıdır ki, Şah-ı Nakşibend (k.s) elinde sistemleşen bu yolun dün olduğu gibi bugünde ameli noktada başta ‘Hatme-i Hacegân’ olmak üzere tarikatın diğer tüm adab, usul, erkân ve amellerinin kıyamete kadar değişmeksizin sürdürüleceğine inancımız tamdır. Bakın, günümüzün manevi Hacegan Başbuğlarından, Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ‘Hatme-i Hacegân Zikri’ hakkında bakın ne diyor: “Şayet insanlar bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi, hasta ya da sakat olsalardı bile yinede sürünerek hatmeye gelirlerdi. Zira hatmenin manevi Reisi Resul-i Ekrem (s.a.v)’dir.  O bu meclislere manen teşrif buyurur ve oradakiler dileklerini Allah Teâlâ’ya ulaştırır. Madem öyle, şimdi sorarım size, Efendimiz (s.a.v)’in İlahi huzura arz ettiği şeyler hiç geri çevrilir mi?” Hiç kuşkusuz ki,  Gavs-ı Bilvanisi Hz.lerinin de dediği üzere O’nun yüzü suyu hürmetine çevrilmeyecektir. Yeter ki Nakşî dergâhlarında ‘Hatme-i Hacegân’ sofrasına adabı usulünce nasıl oturulacağının bilincine varalım gerisi gelir elbet. Dikkat edin bilinç dedik. Çünkü bunun bilincinde olmayan yabancı birinin hatmeye girmesi hatme adabına aykırıdır. Bakın, Ahmet bin Hanbel, Şeddat bin Evs (r.anh)’dan şu hadisi- şerifi şöyle rivayet eder:
      Biz Rasulullah (s.a.v)’in huzurunda idik.
       O (s.a.v):
     -“Aranızda Hıristiyan, Yahudi ya da şeriatın esrarına vakıf olmayan yabancı birisi var mı”  deyince:
       -“ Ey Allah’ın elçisi! Yoktur” dedik.
        Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) kapının kapatılmasını emretti ve:
       -“Ellerinizi kaldırın ve La ilahe illallah deyin” buyurdular.
        Efendimiz (s.a.v):
        - “Allah’a hamd u senalar olsun. Ya Rabbi, Sen beni bu kelime ile gönderdin. Bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin” dedi.
       Sonra da:
       -“ Sevinmez misiniz? Allah sizin hepinizi affetti” buyurdular (Hadis-i Müsned, IV, 124). Bu hadi-i şeriften anlaşılan o ki,  Resullah (s.a.v)’in içinizde yabancı var mı diye beyan buyurması zikir halkasının içinde bulunanların arasında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunmadığının kontrolü içinmiş meğer. Bu da hatme-i hacegâna ehil olmayan yabancıların içeri alınmamasının delilidir.(Bkz. Arifler Yolunun Edebyeri-S. Muhammed Saki Erol)
          İşte Halil İbrahim bereketinde diyebileceğimiz manen besleneceğimiz ‘Hatme-i Hacegân’ sofrası bu ya,  bikere en başta adab gereği illa ki sağ ayağını sol ayağının altına koyaraktan hemen yanı başındakinin diziyle bitişik hafif boynu bükük bir şekilde oturmamız icab eder. İmam tâ ki ‘Estağfurullah’  komutuyla hatme-i hacegânı başlatır,  işte o andan itibaren hemen gözler kapanaraktan taş dağıtıcı elinden dağıtılan 7 işaret taşıyla sağdan 7 Fatiha-i Şerife okunur, daha önceden dağıtılan 100 adet hatme taşı içerisinden ise  100 Salâvat-ı Şerife, 79 Elemneşrahleke-i Şerife, 1000 İhlâs-i Şerife okunur,  derken  soldan bu kez   işaret taşlarıyla  soldan 7 Fatiha-i Şerife  okunup ve ardından imamın Hatme-i Şerife duasını Kur’an’dan Amme  veya Tebareke sureleriyle   bağlayıp kapanışta  ‘'Estağfurullah’  komutu  verene dek bu sofradan kalkılmaz da.  Öyle ya,  hem madem ‘Hatme-i Hacegân’ ruhen beslenme sofrası demek, hem yine madem manen soluklanma meclisi demek, o halde bakalım bu zikir meclisinin açılış ve kapanış bölümlerinde aşama aşama nelerden istifade ediliyor bir görelim: 
          Evet,  bikere her şeyden önce şunu iyi bilelim ki; Hacegân meclisinde bulunmakla elde edilecek kazanımlar şunlardır:
         -İmamın estağfurullah deyişiyle sağ el parmaklarla huşu bir halde 25, 33 veya 75 estağfurullah çekmekle Hacegân meclisine tüm kirlerden arınmış olarak oturulmuş olunur. Ki, Peygamberimiz (s.a.v) Allah’ın Habib’i elçi konumda bir makama sahip olmasına rağmen hiçbir zaman tövbe etmekten geri durmamıştır. Nitekim Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v) ”Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum” diye beyan buyurması bunun bir teyididir. Kaldı ki Yüce Allah (c.c) bu hususta Habibi’nin nezdinde tüm kullarına hitaben; “Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu o, çok bağışlayandır” (Nuh,71/10) ve “(Ey Muhammed) Sabret! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun bağışlanmasını dile; Rabbini akşam, sabah överek tesbih et” (El-Mümin, 40/88) diye emir buyurmuş da. Dikkat ettiyseniz ayetin birinci bölümünde istiğfardan, ikinci bölümünde ise sabah akşamdan söz edilmektedir. Zaten Hatme-i Hacegân halkası da gündüz ikindiden sonra ya da akşam yatsıdan sonra estağfurullah tesbihatlarıyla başlayıp sonlanmakta.
       -İmamın Fatiha-i Şerife deyişiyle hatmenin başında sağdan yedi kişi, hatmenin sonunda soldan yedi kişiye birer adet dağıtılan yedi büyük işaret taşlarla okunan Fatihalar sayesinde Kur’an’da sevapça en büyük yedi âyet manasına ‘es-Seb’ul-Mesâni’ okuma şerefine nail olunmuş olunur. Delil mi? İşte Ebu Said İbnul-Muala (r.a)’ın anlattığı bir hadisede bakın ne diyor: “Ben Mescid-i Nebevide namaz kılıyordum. Resulullah beni çağırdı. Fakat (namazda olduğum için) icabet edemedim. Sonra yanına gittim şöyle dedim:
         -Ey Allah’ın Resulü! Namaz kılıyordum.
         Bana cevaben:
         -Allah Teâlâ kitabında “Ey iman edenler, Allah ve Resulü sizi çağırdıkları zaman hemen icabet edin buyurmuyor mu?” (Enfal, 24) dedi ve arkasında şunu ilave etti: Sen mescitten çıkmazdan önce, sana Kur’an-ı Kerimin (sevapça) en büyük suresini öğreteyim mi” dedi ve elimden tuttu.
         Bende o sırada Allah Resulünün mescitten çıkacağı anı kollayıp tam çıkacağı sırada bana öğreteceği sureyi zatı şahanelerine hatırlataraktan:
         -Hani bana en büyük sureyi öğreteceğim dememiş miydiniz?
        Allah Resulü bunun üzerine dönüp bana:
        - O sure ‘Elhamdü lillâhi Rabbi’l âlemin’dir. Ki (namazlarda tekrar tekrar okunan), yedi âyet (es-Seb’ul-Mesâni) ve bana verilen yüce Kur’an’dır” diye buyurdu (Buhari, Tefsir 1; Nesaî, İftitah 26; Ebu Dâvud, Vitr 15).
          -Hatmenin ikinci aşamasında İmamın Salâvat-ı Şerife komut seslenişiyle dağıtılan taşlardan eline düşen taş sayısınca salâvat okunur. Bu okunan selâvat-i şerifeler hatmenin başında ve hatmenin sonunda olmak üzere toplamda 200 adet taş sayısına tekabül eder. Böylece bu okunan selâvatlar sayesinde Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Kim bana bir salâvat getirirse Allah Teâlâ bu yüzden o kimseyi on misli mağfiret eder” müjdesine mazhar olunmuş olunur. (Müslim, salât,70)
          -Üçüncü aşamada imamın Elemneşrahleke-i Şerife komutuyla birlikte halkanın sağ tarafından dağıtılmaya başlayan taşlardan hissesine düşen taş sayısınca İnşirah suresi okunur. Malum, okunan bu sure Peygamberimiz (s.a.v)’in en sıkıntılı dönemlerinde göğsünün açılıp feraha kavuşturulması manasına gelen bir ferahlık açısından da hatme erkânına çok ferahlatıcı etki yapar. Böylece ‘Elem Neşrah Leke Sadrak’ suresinin yüzü suyu hürmetine tüm sıkıntılar bir anda giderilir de.
             -Dördüncü aşamada imamın İhlâs-ı Şerife komut seslenişiyle dağıtılan taşlardan eline düşen taş sayısınca ihlâslar okunur. Bu okunan İhlâs-ı şerifelerden 10 tur hatmenin başında ve 10 turda hatmenin sonunda olmak üzere toplamda 1000 adet okunma taş sayısına tekabül eder. Böylece bu okunan İhlâs-ı Şerifeler sayesinde Kuran-ı Kerimi 333 kez hatmetmişçesine bir sevaba nail olunur. Öyle ya, 3 ihlâs ve 1 Fatiha okumak bir hatim sevabı demek olduğuna göre dağıtılan 10 turluk 100 adet taşın matematiksel hesabını yaptığımızda 1000÷3=333 hatim sevabı sayısına denk geldiğini keşfetmiş oluruz. Delil mi?  Resulullah (s.a.v) bir seferinde ashabına:
          “-Sizden biriniz bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaktan aciz olur mu diye sorar.
         Tabi bu ashaba zor geleceğinden cevaben şöyle derler:
         -Ya Resulullah!  Hangimiz buna güç yetirebiliriz ki?
          Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v) en nihayet zoru kolay kılacak pratik yöntemi şöyle ortaya koyar:
          -Allahu ahad, Allâhüssamed (İhlâs) suresi Kur’an’ın üçte biridir.” (Sahih-i Buhari, Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi)
         - Hatmenin beşinci aşamasında ise hatme halkasına dağıtılan taşların toplanmasıyla birlikte bu kez Hatme-i Hacegân duasına geçilir.  Ancak şunu belirtmekte fayda var, hatme hakkında en ufak bilgi sahibi olmayanlar inanır ya da inanmaz,  onu bilemeyiz elbet.  Ama Ehl-i tarîk açısından düşündüğümüzde gözü kapalı eda edilen ‘Hatme-i Hacegân’a başta Allah Resulü (s.a.v) olmak üzere silsilede adı zikredilen her bir Hacegan Başbuğ evliyanın ruhaniyetiyle birlikte teşrif ettiklerine dair bizim inancımız en ufak şüpheye mahal bırakmayacak derecede tamdır. Nitekim bu inanç doğrultusunda asırlardır Nakşibendî yolunda estağfirullah’la başlayan, akabinde belli sayıda dağıtılan taşlarla Elem neşrahleke-i şerife, İhlâsı şerife, Salavât-ı şerife ve Fatiha-i Şerifelerin okunduğu Hatme-i Hacegân’ın bugünde devam ettiği bir sır değil artık. Malum, gözü kapalı başlanılan hatme-i hacegânın sonunda okunan duada başta Peygamberimiz (s.a.v) ve O’nun âline ve ashabına salât ü selâm getirildikten sonra hatmede hâsıl olan sevabın mislini hediye olarak ruhlarına ulaşması maksadıyla:
       -Peygamberimize ithafen; Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun anlamına ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ denilerek, 
      -O’nun âline ve ashabına, evlatlarına, zevcelerine, müminlere ve nesline, muhacir ve ensarına ithafen; Allah onlardan razı olsun manasına ‘Rıdvanullahi aleyhim ecmain’ denilerek,
       -Silsile halkasında isimleri zikredilen her bir Hacegan Başbuğ Evliyanın methiyeleri okunduğunda onlara ithafen; Allah onların ruhlarının sırlarını pak ve kudsi kılsın manasına gelen  ‘Kaddesâllahu esrarahum ilâ ervâh’  denilerekten maksat hâsıl olmuş olur.
      -Methiyeleri ile birlikte okunan hatme duasının akabinde şayet eda edilen ‘Hatme-i Hacegân’ ikindi hatmesi ise Kur’an’dan Amme suresi (Nebe suresi)  okunur, yok eğer yatsı vakti hatmesi ise Tebareke (Mulk suresi) okunur. Nitekim Resulullah (s.a.v) Nebe suresi hakkında; “İkindi namazından sonra Nebe suresini okuyan kimseden Allahü Teâlâ kıyamet azabını hafifletir” beyan buyururken,  Mulk suresi hakkında da “Tebareke Suresi kabir azabına engeldir” (Albani Sahihu’l-Cami 3643) diye beyan buyurmuşlardır.  Hakeza Cabir bin Abdullah (r.anh) Resulullah (s.a.v)’in “Secde ve mülk surelerini okumadan uyumazdı” deyişine (Tirmizi 3627) şahit olurken,  Ebu Hureyre (r.anh)’da bizatihi Resullulah (s.a.v)’in şöyle dediğine şahit olmuştur: “Kuşkusuz ki, Kur’an’da otuz ayet olan bir sure vardır. Bu sure, bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları affedildi. Bu sure Mülk suresidir.”(Tirmizi 3052)
          -Derken en nihayet estağfirullahla başlayan hatme, bu surelerin okunmasının ardından en baştaki gibi sağ el parmağımızla çektiğimiz 25, 33 veya 75 estağfurullahlarla hatme-i hacegân tamamlanmış olur.  Böylece Allah-u Teâlâ,  Resulullah Efendimiz (s.a.v)’in hatırına silsilede isimleri okunan Hacegân Başbuğ Evliyaların elinden dağıtılan manevi hediyeler eşliğinde hatme halkasında bulunanların üzerlerine rahmetini indirip böylece hatme sevabından elde edilen manevi kazanımdan maksat hâsıl olmuş olur da.
       İşte görüyorsunuz hatme meclisi meleklerinde teşrif ettiği böyle bir meclisdir. Zahirde nasıl ki dünyevi işler için kurulan meclis halkaları varsa, bâtınen de hatme-i hacegân gibi halka oluşturulan manevi meclisler olabiliyor pekâlâ.  Hele tasavvuf eserleri şöyle karıştırdığımızda, Başbuğ Evliyaların beyanlarından hareketle bilhassa pazartesi ve perşembe günü Hira mağarasında toplanılıp dünya âleminin nizamı hakkında sürekli istişare edildiği muhakkak. Belli ki, zahiri meclislerde olduğu gibi velilerinde bir ‘Başbuğ Evliya’ başkanı vardır. Nitekim Seyyid Muhammed Nurani (k.s) ile yapılan bir röportajda Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hz.lerinin şöyle dediğini beyan eder: ''Ben bu meclise gittiğim zaman meclistekiler kalkarak bana doğru geliyor. Bu meclistekilerin bir kısmı yaşayanlardan, bir kısmı vefat edenlerden, bir kısmı da meleklerdendir. Sağ olanların rengi sürekli değişiyor, vefat edenlerin rengi ise değişmiyor. Sağ olanların rengi her meclise geldiklerinde değişim gösteriyor. Melekler ise ben geldiğimde karşıdan ayakları yere değmeden geliyorlar. Melekler niye geliyorlar denirse onlar da hayata henüz gelmemiş, doğmamış evliyaların yerine geliyor oturuyorlar. Vakti gelip de onlar gelip oturana kadar devam edecekler.”
        Velhasıl-ı kelam; Seyyid Muhammed Nurani Hz.leri kendisiyle yapılan röportajın devamında bu hususta şöyle açıklık getirir de: Bir kitapta okumuştum, Muhyiddin İbnü’l-Arabî manen bir yere gitmiş. 10 sene kadar meleklerin arasında kalmış ve melekler devamlı cezbe ve zikir halindelermiş. 10 sene dolup eve geri dönünce benim 10 senedir yokluğum hakkında ne diyorsunuz diye ev halkına sorduğunda; Sen her zaman ki gibi burada ve her zaman ki halindesin, yani devamlı buradaydın demişlerdir” (Bkz. Feyz Dergisi-Ekim 1994).
         Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3738/hatme-i-hacegan

4 Şubat 2020 Salı

BEN SANA BENDİM

               BEN SANA BENDİM
            SELİM GÜRBÜZER
             Bakın, abdallık geleneğinin son halkası Neşat Ertaş ne de güzel sazının bam teline dokunaraktan gönlün sesini; “Dost elinden gel olmazsa varılmaz, rızasız bahçenin gülü derilmez, kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, gönülden gönüle yol gizli gizli” dizeleriyle dile getirmiş. Zaten gönlün sesini dile getirmese de Yüce Allah (c.c) gönülden gönüle giden yolun muştusunu mahşerde: şöyle ilan edecektir: “Benim için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmetimde olacaktır” (Müslim). İşte tam da bu noktada tasavvuf,  bu muştunun bir hayal değil, hakikatin ta kendisi olduğunu tatbiki için vardır. Tabii ki, bunun tatbiki öyle ‘laf ola beri gele’ türden cehri  (sesli)  olarak afakî değil, bilakis gönülden gönüle hafi (gizli) yoldan tatbik edilir. Hele bir insan gönlünü Gönül Sultanlarına kaptırmaya bir görsün, tıpkı Necip Fazıl’ın Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine gönlünü kaptırmasında olduğu gibi şu dizelerdeki ruh halini yaşaması kaçınılmazdır:
       “Benim Efendim,
         Ben sana bendim,
         Bir üfledin de,       
         Yıkıldı bendim.
                   ***
         Ben ki denizdim,
         Dağ başı bendim.
         Şimdi sen oldun,
         Âleme pendim!(Benim Efendim)
                    ***        
         Ölmemek neymiş;
         Senden öğrendim,
         Kayboldum sende,
         Sende tükendim!
         Sordum aynaya,
         Hani ya kendim?
         Benim Efendim,
         Ben sana bendim”
         İşte, Üstad Necip Fazıl’ı kendinden alıp kendine getiren bu dizelerin mana ve ruhunu şöyle bir düşündüğümüzde ister istemez bizimde aklımıza Gönül Sultanları düşmektedir. Hatta insanın onlara bend olası  (bağlanası) geliyor. Öyle ya,  nasıl ki fıkıh deyince fakihler, hadis ilmi deyince muhaddisler, tefsir deyince müfessirler belleklerimize kazınır ya hep, gönül deyince de Gönüller Sultanı Allah dostlarının akla gelmesi gayet tabiidir. Nasıl akla düşmesin ki,  baksanıza zahiri ilimler daha çok akli ve nakli özellikleriyle dikkat çekerken, tasavvuf ilmi ise daha çok gönüllere dokunuşuyla dikkat çeken bir özelliğe sahiptir.  Zaten bundan dolayıdır ki, tasavvuf hakkında kal değil, hal ilmidir denmektedir. Yani, bu ilim kalemle yazarak, ya da kitap okuyarak elde edilen bir ilim değil, bizatihi yaşayarak kavranılabilen bir ilimdir. İşte bu noktada Yunus Emre;“Ey Hoca, istersen var bin Hacca. Hepsinden eyice. Bir gönüle girmektir” demekten kendini alamaz da.  Elbette ki, şeriat zahire hükmettiğinden bu bağlamda hoca olmak güzeldir, ancak zahiri ilmi amele, ameli de hikmete dönüştüremedikten sonra hoca olsan ne, olmasan ne.  İlla ki, bir gönle girmek gerekir ki, ilim amelle, amelde hikmetle taçlanmış olsun.
           Evet, her kim zahirde iştigal ettiği ilmine ve bilimine gönlünü ve ruhunu katamadığı sürece o tahsil ettiği ilim asla meyve vermeyecektir. Baksanıza Allah dostları sadece medrese ilmi tahsil etmekle kalmayıp birde buna ilaveten tasavvufun Bâtıni ilmini de katarak ancak gönülleri fethedebilecek duruma gelebiliyorlar. Ki, gönülleri fethetmek için bilhassa tasavvufun Mevlana’ca ‘Hamdım, piştim, yandım’ denen üç aşamalı gönül yanması teveccüh evrelerinden geçmekte gerekir. Aksi halde “Ayn-el yakîn, İlm-el-yakin Hakk-el yakîn” hallerinin hiçbiri gerçekleşemeyeceğinden gönül fethi bir hayal, bir temenni olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Malumunuz ilk gönül yanması teveccüh Cebrail (a.s)’ın ilk ayeti vahy edeceği esnada mağarada Allah Resulünü kucaklayıp üç kez sıkmasıyla vuku bulmuştur. Öyle ki ilk ayet nüzul olduğunda;
        “-Oku yâ Muhammed!” dendiğinde,
        Efendimiz (s.a.v)’in cevaben:
        “-Ben okumam bilmem ki” deyişine karşılık Cebrail’in birinci sıkmasında Allah Resulünün içi pirüpak edilir, ikincisinde içi ilahi nurla donatılır, üçüncüsünde ise risaletinin tasdiki manasına içi nübüvvet nuruyla kodlanır. Böylece Efendimiz (s.a.v)  bu gönül yanması teveccühü şerefine nail olmuş olur. Bu öyle şerefli bir payedir ki, Cebrail (a.s) Allah Resulünü sıktığında, Efendimiz (s.a.v):
       “-Cebrail benimle musafahalaşıp iyice sıkınca, canım çıkacak sandım” diyecek derecede bir gönül teveccühü paye kucaklaşmasıdır bu. Derken bu kucaklaşmanın akabinde oku emriyle başlayan Alak suresinin ilk beş ayeti Allah Resulü ile Cebrail (a.s) arasında karşılıklı mukabele halinde ve huşu içerisinde okunur da. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz tasavvufa temel kaynak teşkil edecek teveccühün aslı budur. Tabii bitmedi, dahası var elbet. Malumunuz Allah Resulü ve Ebu Bekir Sıddık birlikte Mekke’den Medine’ye hicret edişinde müşriklerin amansız takibine tutulurlar. Öyle ki, izlerini kaybetmek için girdikleri Hıra mağarasında baş başa kaldıklarında kâfirler tamda mağaranın kapısına dayanmışlardı ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) o an için için tir tir titreyecektir. Ancak bu titreme hali korktuğundan dolayı değildi elbet. Nitekim içi titrediğinde:
             -Ya Resulullah! İnanın bu tedirginlik halim kendim için değildir. Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor da ondandır.”
            Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm edip şöyle der:
            -Ya Ebu Bekir! Mahzun olma.  Hiç şüphe yoktur ki Yüce Allah (c.c) bizimledir.''
            Tabii, Allah’ın Habibi böyle derde bu söz havada asılı kalır mı?  Gerçekten de söz yerini bulup bir yandan müşriklerin hevesi kursağında kalırken,  öte yandan can dostuna söylediği ‘Yüce Allah (c.c) bizimledir’ anlamında: ‘Dilini damağına yapıştır kalbinden Allah deyiver’ lafza-i celal zikri Hz. Ebu Bekir'in kalbine nurani cevher şeklinde nakş edilir de. İşte bu hafi nakş edilme hadisesi aynı zamanda Nakşibendî tarikatının doğuşunu da beraberinde getirir. Öyle ya, madem  ‘Allah’ adı kalpte zikredilecek, o halde Nakşibendî tarikatının ilk pirinin Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın olması gayet tabii bir durumdur. Sadece Nakşibendî Tarikatının piri mi, elbette ki o bizim ilk halifemiz de. Hiç kuşkusuz Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın diğer sahabeler den fazilet yönünden üstünlüğü çok namaz kılmak,  ya da çok amel yapmaktan kaynaklanan bir durum değildir.  Besbelli ki Allah Resulü ile mağarada baş başa kaldıklarında her ne oluyorsa kalbine o esnada aktarılan nübüvvet nurundan kaynaklanan bir üstünlüktür bu.
        Anlaşılan o ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) hicret yolculuğunda kendine Allah Resulünü yoldaş edinmekle Nakşibendî Tarikatının çerçevesini çizmiş olurda. Nitekim o hicret yolculuğundan hareketle o gün bugündür Nakşibendî yolunda gönülden gönüle ilk başta sofilerle yoldaş olmak esastır.  Öyle ki bir sofi,  bu kutsi yolda yoldaşı olduğu sofinin ayağına bir diken batsa anında acısını ruhunda hissetmeli ki ‘Fenâ Fi’l İhvân’ olabile. Birde bu kutsi yolculukta yoldaşlara göz kulak olup onlara önderlik edecek bir kervancı başı vardır ki, onun sevgisi kervandakilerin hepsinin üstünde bir sevgidir.  Öyle ki bu sevgi yoldaş sevgisinden daha da ileri derecede bir sevgi olup tasavvufta ‘Fenâ Fi’ş Şeyh’ sevgisi olarak karşılık bulur da. Hele bir salik ‘fenâ fi’l İhvân’ sevgisinden daha da öteye şeyhin sevgisine sıçramaya görsün, bir bakmışsın şeyhin sevgisinde eriyip tükenip kaybolmasıyla birlikte bu sevgi ‘Fenâ Fi’r Rasûl’ sevgisine dönüşür bile. Hem nasıl dönüşmesin ki,  bakınız Allah Resulü: “Sizden biriniz beni annesinden babasından, çoluk çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz” (Buhari, Sahih, İman, 2/8 (I;9) diye beyan buyurmakta. Madem öyle, bu safhaya gelen bir salik bunla da kalmamalı, bizatihi Allah Resulünün sevgisine ulaştığında onun sevgisinde öyle eriyip tükenmeli ki, tasavvufta Allah sevgisinde kaybolma manasına ‘Fenâfillâh’, Allah sevgisinde var olma manasına ‘Bekabillâh’  merhalelerine de sıçrayabilsin. Ancak şu da var ki tasavvufta en alt birimden üst birime doğru tüm bu sevgi merhalelerini aşmak için illa ki sıratı müstakim istikamet üzere bir tasavvufi hayat yaşamak şarttır. Aksi halde sırf kuru kuruya bir sevgi,  ya da sırf bu işin lafını ve edebiyatını yapmakla bu kutsi sevgi basamakları asla aşılamaz. İşte bu yüzden arifler; tasavvuf kal değil, hal demişlerdir.
            Bu arada şunu da belirtmekte fayda var, ne ilginçtir ki nerede bir sevgi iklimi var, bir bakıyorsun karşısında bu sevgi yumağını bertaraf etmek isteyen bir karşıt iklimde hiç eksik olmuyor. Nitekim Gönül sultanlarının hayatlarına baktığımızda seveni olduğu kadar münkirinin de çok olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Olması da gayet tabiidir. Baksanıza dünya kurulmuş kurulalı durum vaziyet bu eksende seyretmekte. Belli ki, her şey zıddı ile kaim. Kaldı ki, çile olmadan sevgi kemale ermez de. Çünkü sevgi hamurunun mayası ta baştan çileyle yoğrulmuştur. Nasıl mı?  İşte Allah Resulünün çile dolu hayatı bunun en bariz delili. Hatta çile ile yoğrulmuş bu sevgi mayasından ümmetine pay etmiş de. Allah Resulü (s.a.v)  iyi ki de pay etmiş, bu sayede Allah yolunda ne kadar çile çekilirse o kadar ecir kazanılacağını idrak etmiş olduk. Düşünsenize pay edilen bu çileden hissesine düşen Ümmet-i Muhammed’den bir âlim zatsa, o âlim ilmiyle amil olacak demektir. Avamdan biri ise had hudud bilip edeb dairesi içerisinde İslam’ı yaşamaya gayret edecek demektir. Hakeza örnekleri çoğalttığımızda:
             - Zenginse cömert olacak demektir.
             -Fakirse şükür sahibi gerçek anlamda fakirullah olacak demektir.
              -Henüz evlenmemiş biriyse iffet sahibi bekârlardan olacak demektir.  
             - İdareci ise tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten adil bir yönetici olacak demektir.
             -Devlet adamı bir liderse Hz. Ömer (r.a)  misali Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabı benden sorulur hassasiyetinde bir devletlû başkanımız olacak demektir.
             -Sanatkârsa Mimar Sinan misali Süleymaniye ve Selimiye, Itrî misali de gök kubbeye sığmayan bülbül ses olacak demektir. 
              Hiç kuşkusuz tüm bu sıraladıklarımızdan daha da ötede her neyi seviyorsak, Yunus’unda dile getirdiği “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  üzere olmak daha çok önem arz edecektir. Unutmayalım ki Allah için olmayan bir sevginin Allah indinde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
              Hasıl-ı kelam,  tasavvufta temel gaye  ‘İlahi ente maksudu ve Ridaike matlubu’ çerçevesinde ‘Fenâ fi’l ihvân’, Fenâ fi’ş şeyh’, ‘Fenâ fi’r Rasûl’,  ‘Fenâfillâh ve Bekabillâh’ diyebileceğimiz beş aşamalı sevgi zinciri esastır.  Nitekim bu sevgi zinciri olmaksızın ‘Gül’ olunmaz da.  
                 Vesselam.
         


28 Ocak 2020 Salı

NE MUTLU MURAD MÜRŞİT BULANA



       NE MUTLU MURAD MÜRŞİT BULANA
            SELİM GÜRBÜZER
       İnsanlar çeşit çeşittir. Peygamberler, velilerde keza öyledir.  Nasıl ki beş parmağın beşi bir olmadığı gibi peygamberler, sahabeler, tabiinler, âlimler ve velilerde kendi aralarında eşit değildir. Yani kendi içinde derece derecedirler. Mesela velilere bir bakıyorsun kendi içlerinden bu güne dek sayılamayacak kadar çeşit çeşit halife, çeşit çeşit evliya ve çeşit çeşit irşad edici mürşid çıkardıklarını müşahede edebiliyoruz.  Ve bu çeşitlilik içerisinde öyle veliler vardır ki sadece kendi ev hanesini irşad ettiğini, öyle veliler vardır ki sadece kendi köyünü irşad ettiğini, öyle veliler vardır ki sadece kendi memleketini irşad ettiğini, öyle de veliler de vardır ki tüm bunların üstünde umumu kapsayacak derecede irşad dalgası oluşturduğuna şahit olabiliyoruz.  Tabii durum vaziyete şahit olduk diye buradan veliler arasında ki derece farklılıklarını da biliyoruz manası çıkmasın. Hiç kuşkusuz Allah katında hangi velinin daha üst derecede olduğunu biz bilemeyiz. Ancak bildiğimiz şu dur ki, bir insan kelime-i şehadet getirip iman etmesiyle birlikte veliliğin ilk derecesine adım atmış olacağıdır. Sonraki diğer basamaklara adım atması artık kişinin kendi şahsi gayreti ve kabiliyetine bağlı olarak ulaşılabilecek basamaklardır. Besbelli ki hangi velinin hangi derecede olduğunun kıstası o velilerin Allah yolunda ne ölçüde imkân ve kabiliyetlerini kullanabildikleri neticesinde ortaya çıkacak bir durumdur. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an’da; “Baksanıza biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır” (İsra/20) ve  “Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır” (Ahkaf/19) diye beyan buyurduğu ayetler bu tür derecelendirmelerin varlığına işarettir. Dolayısıyla bir velinin diğer veliye göre derecesinin ne olduğu noktasında Yüce Allah öncelikle veli kullarının çabalarına bakaraktan lütfu ve inayetiyle belirlenmesi gayet tabiidir.  Keza İmam-ı Rabbani (k.s)’ın bu zikredilen ayetlerin mana ve ruhuna uygun olarak  “Ne mutlu murad bir mürşid bulana” diye beyanda bulunması da son derece gayet tabii bir durumdur.  Dikkat ettiyseniz İmam-ı Rabbani (k.s) ‘Ne mutlu muradı olana’ demiyor, ‘Ne mutlu murad bir mürşid bulana’ diyor. Dahası mürşidinde derece bakımdan murad olanını aramamızı öneriyor bize hep.
          Madem herkesin bulunduğu konuma göre her şeyin murad olanı teşvik görüyor,   o halde bizimde murad bir sofi olmamız icab eder.  Her ne kadar arzulanana, yani murad edilene ulaşamasak da yeter ki temel gaye Allah rızasını kazanmak olsun, bu niyet üzere olmamız bile bize ziyadesiyle yeter artar da. Nitekim bu gözle veliler taifesinin bize yansıyan zahiri haline şöyle göz attığımızda gerçekten ortada ne öyle babadan oğula geçebilecek bir yapılanma söz konusu, ne de birkaç kişinin bir araya gelip ortak kararıyla belirleyebileceği bir manevi makam alma ya da manevi rütbe alma söz konusudur. Tam aksine Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik seyr-u süluk yolunda belli bir çabanın neticesinde ulaşılan manevi çobanlık sorumluluğunu üstlenme söz konusudur. Kaldı ki murad edilen Mürşid-i kâmil hüviyetini kazanabilmek için sırf tasavvufi seyr-u süluk eğitimini tamamlamak da yetmez, buna ilaveten medrese ilmini de tamamlanması gerekir ki gerçek manada Rabbani âlim hüviyeti kazanılabilsin.
          Evet, murad edilen böylesi bir hüviyete ulaşmak, illa ki Allah için hem zahiri hem de batıni ilim sahibi olmayı gerektirir. İşte bu noktada böylesi veliler hakkında ‘Marifet Ehli Başbuğ Veliler’ tanımlamasında bulunursak yeğdir. Çünkü onlar malumat ehli değil,  bilakis şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarından geçerek adını Başbuğ veliler kütüğüne yazdırmış murad mürşitlerdir.  Ki, marifet ehli Başbuğ veli olmak ‘Fenafillâh ve Bekabillâh’ mertebelerine ulaşmayı da gerektirir. Nasıl mı? İşte bu noktada Rabbül Âlemin onları malumat ehlinden ayırıcı vasfını Kur’an’da şu ayetlerle ortaya koyar da: “Allah'tan ancak âlim olanlar korkar” (Fatir/28) ve ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer/9).  
             Hele ki; “iş bilenin kılıç kuşananındır” atasözünün mana ve ruhunu düşündüğümüzde aslında bu ayetlerin özüne indiğimzde ulu’l-emr vasıflandırması da söz konusudur.  Gerçekten de öyle değil mi, murad edilen ulu’l-emr’lik hem bilmeyi gerektirir hem de korkmayı. Düşünsenize sorumluluk yüklenmiş ulu’l-emr (idareci) konumda Allah’tan korkmaz bir aile reisinin ya da bir ülkeyi yöneten liderin iş bilmezliğini düşünün, vay o ailenin haline, vay o ülkenin haline diyebileceğimiz vahim bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
            Malumunuz ulu’l-emr, adı üzerinde emirlik manasına idareciliktir, bu dünyevi de olabilir uhrevi de. Ki; adına ister sultan, ister padişah, ister hakan, ister başkan ister cumhurbaşkanı densin hiç fark etmez bir şekilde dünyevi işler saltanat ya da cumhuru yoldan yürütülürken,  ahiret işleri ise halk arasında ‘üçler yediler kırklar’ diye tabir edilen velayet halkası kanalı vasıtasıyla ruhani yoldan yürütüldüğü muhakkak. Yani bu demektir ki, velayet makamı asla babadan oğula devr olunabilecek bir makam değildir. Eğer böyle bir yetki devri mürşidin elinde olsa, bu yetkiyi sonuçta canından parça sayılan evladına verirdi, belli ki bu velayet halkasında yer almak salih amelle olmakta. Zaten Salih amel neticesinde Allah’ın takdir etmesiyle o halkada yer alındığında bu durumdan ilk başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) üzere Sadatlar ve bağlı olduğu mürşid haberdar olur da.  Ancak bu muştu haberin müjdesinin ne zaman verileceği hemen bilinmez, yukarıda da belirttik ya, bir velinin Allah yolunda imkân ve kabiliyetini ne ölçüde çaba sarf ettiği ölçüsünce bunun zamanı bazen bir sene, bazen on bazen yirmi sene aşkın bir süre neticesinde Allah’ın dilemesiyle olabilecek muştudur bu.  İşte görüyorsunuz her ne kadar ulu’l emr denildiğinde ilk etapta akla dünya liderleri gelse de, kazan ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer birde bunun görünmeyen yüzünde manevi ulu’l emr’lik de varmış. Ki, bir sofi için görünmeyen kısım görünenden daha çok mühimdir. Çünkü dünyevi olan da geçicilik vardır,  uhrevi olanda ise kalıcılık.  Madem öyle, bize kalıcı olana talip olmak düşer. Hatta talip olmak da yetmez,  böylesi yüksek maneviyat donanımlı ulu’l emre itaat etmekte gerekir.
           Öyle ya, hem madem Allah Resulü (s.a.v):Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur” diye buyuruyor, o halde bize sorumluluk sahibi velilere itaat etmek düşer. Sakın ola ki sorumluluk sahibi çobana itaatte neyin nesi deyip es geçmeyelim, bakınız 12 Eylül ihtilal döneminde artık Seyda Hz.lerinin sürgün hayatı bitmişti ki,  malumunuz o yıllar aynı zamanda Menzil’in mekân olarak genişletildiği yıllardı. Yani, bahçe genişletiliyor ve daha nice faaliyetler başlıyor ama bilhassa üzerinde titizlikle durulan bir yer vardı ki, dikkatlerden kaçmaz da. Hiç kuşkusuz burası çoban evlerinden başkası değildi. İşte tam da bu noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu ‘Her çoban sürüsünden mesuldür’ hadis-i şerifini bir kez daha hatırlamış oluruz ki,  Seyda Hz.lerinin niye meslektaşlarını koruyup kolladığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Kaldı ki Allah Resul’ünün bizatihi kendisi de çobanlık yaptığını düşündüğümüzde o’nun varisi hükmünde sorumluluk yüklenen her bir Allah dostunu görüp de itaat etmemek ne mümkün.  Ki, onlar sıradan ulu’l emr çoban değillerdir, Allah indinde her biri Ricalullah, Sıddık, Muhsin, Muttaki, Ebrar, Evliyaullah sıfatında çobandırlar. Kelimenin tam anlamıyla onlar, Peygamberimiz (s.a.v)’in ruhani yönden varisi hükmünde ümmetin manevi cihetten idari sorumluluğunu üstlenen ‘ulu’ul-emr’lerdir.  
           O halde şimdi itaatte neyin nesi diyenlere sormak gerekir, şayet ahretimizi kurtarmak diye bir dert tasamız varsa onlara itaat etmeyelim de, peki ya kime edelim. Her halde bizi yolumuzdan alıkoyacak haramilere itaat edecek değiliz ya,  Allah korusun şaşırıp da yol kesen haramileri kendimize çoban edinirsek ahrette bizim halimiz nice olur,  bunun bedeli çok ağır olacağı muhakkak. En iyisi mi biz Kur’an’da adından “Ricalullah,  Sıddık,  Muhsin,  Muttaki,  Ebrar”  sıfatlarıyla bahsedilen nerede kâmil mükemmel manada murad bir mürşid varsa onları aramaya koyulalım ki şairin dile getirdiği şekilde; gün doğmuş, gün batmış, dünyaya kapalı ahirete açık ebed bizim olsun.
          Şu bir gerçek, aramaksızın Allah dostlarının varlığından sadece cemadat, hayvanat, nebatat, hatta tüm kâinat haberdar olabiliyor. Hatta tüm canlı cansız varlık onların yüzü suyu hürmetine ayakta durduğunun farkında bile. Kaldı ki,  Yüce Allah veli kulunu sever de yarattıklarına bildirmez mi? Bildirir elbet, ama insan bundan istisnadır,  zira aramaksızın doğrudan haberdar edilmek adetullaha aykırıdır. Besbelli ki, insanoğlundan diğer yaratılanlardan farklı olarak arayışa koyulması ve can-ı gönülden talepte bulunması murad edilmekte.
          Velhasıl-ı kelam, insanlar şayet hak ve hakikat yolunda kendilerine ışık kaynağı olacak kâmil bir mürşidi içtenlikle aramış olsalardı, hiç kuşku yoktur ki muradlarına ermiş olacaklardı.
            Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3711/ne-mutlu-murad-mursit-bulana



21 Ocak 2020 Salı

MÜRŞİD BEYATI


                    MÜRŞİD BEYATI
            SELİM GÜRBÜZER
          Adına ister inabe, ister mürşitten el alma, isterse mürşid beyatı denilsin, sonuçta ortada karşılıklı ahitleşmek denen bir manevi bağlılık söz konusudur. Ve bu ahitleşme erkeklerle birlikte icra edildiğinde birebir mürşid elinden tutarak sesli olarak tövbe alaraktan gerçekleşirken, kadınlar söz konusu olduğunda ise bu bey’at birebir olmayacak şekilde perde veya kapı arkasından gerçekleşir. Malumunuz dinimizde mahrem kadınlarla birebir göze gelerekten el vermek caiz değildir. Sakın ola ki “Aman bunda ne var ki, mürşit melek gibidir”  türünden maksadı aşan ifadelerle tâ Allah Resulünden bugüne kadar gelen köklü bey’at geleneği sulandırılmaya kalkışılmasın. Aksi halde şeriata aykırı bir fiili duruma meydan verilmiş olunur. Bikere şeriata aykırı bir durum olmasa başta Peygamberimiz (s.a.v)  mümin erkeklere el verdiği gibi mümin kadınlara da el verirdi.  Hele bilhassa bu hususta Nakşibendî Sadatları hassas oldukları içindir bu yola Allah ve Resulünün hakikatlerinin dışında hiçbir uygulamaya geçit vermeyi kendilerine zül addederler.  Hem nasıl geçit verilsin ki,  bu kapı herkesin kafasına göre hareket edeceği  ‘yolgeçen hanı’ değil ki,  her gelen yeni eklemeler yapma cüretini kendinde görebilsin. Biz biliyoruz ki, bu kapının gülleri böyle bir şeye tevessül etmedikleri gibi bu gibi girişimlere asla müsaade etmezler de. Allah muhafaza ipin ucu kaçırılmaya görsün bu kapıda bid’atlarla baş edemez hale gelir. Dolayısıyla bu kapıda değil bir sofi,  mürşit bile olsa bu yolun ‘adab-usul-erkân’ı neyi gerektiriyorsa sünneti seniyye üzere hareket etmek durumundadır. Zira Nakşibendî tarikatı karlı dağları kaplayan beyaz örtü gibidir, asla leke kabul etmez.  Madem öyle,  bu arada bize düşen görev ise etrafımızdan birileri  ‘Allah dostları melek gibidir, kadınlarla bir arada bulunmasında hiçbir sakınca yoktur’   türünden maksadı aşan sözler sarf ettiğinde buna fırsat vermemek olmalıdır.  Hem mürşid hakkında melek gibidir ifadelerle güzellemelerde bulunmak ya da misyon biçmek kimin haddine, adama hem dönüp demezler mi ”Otur oturduğun yere, bu işlerle uğraşacağına sen kendi derdine yan” diye. Oysa Allah Resulü bu hususta bakın ne beyan buyuruyor; ‘Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkartmanızı sevmem.’
          Şu bir gerçek mürşid elinden tutarak bey’at almak insanı alçaltmaz, bilakis yüceltir.  O tutulan elin sıradan bir el olmadığı şundan belli ki,  tâ kökleri silsile-i şerife yoluyla Allah Resulüne kadar uzanmakta.  Bu bey’at, kimi zaman mürşidin bizatihi bir ucundan tuttuğu sarığa benzer uzun iplikler şeklindeki şeritlerden tutarak da alınabiliyor. Her ne kadar Abdullah Dehlevi Hz.lerinin bir halifesi bu şekilde tövbe verdiğinde tuhaf karşılayanlar olmuşsa da, bir bakıyorsun Seyda Hz.lerinin doğrudan tek tek tövbe vererek değil de alışılmışın dışında aynı anda 10-15 kişiye birden tövbeyle birlikte bey’at verdiğinde de aynı tuhaf karşılamaların yaşandığını görebiliyoruz. Oysa dergâha gelenler eskisi kadar az sayıda değil ki,  cemaat 3-5 misli kat daha da artmış durumda. Hakeza Gavs-ı Sani (k.s) döneminde de bu sayı izdiham derecesinde zirve yapınca ister istemez bu kez aynı anda 200-300 kişiye tövbe verilecek şekilde şeritlerden tutularak bey’at alınmakta. Aksi halde dergâhta ne tövbeyle birlikte bey’at verilmeye fırsat kalır ne de dergâhın diğer hizmetlerine zaman kalır.  Kaldı ki, gelinen noktada günümüzde şeritle bey’at vermek Nakşibendî Tarikatının ikinci meyvesi diyebileceğimiz bir uygulamadır bu.
           Peki, iyi hoşta böylesi bir nimetten istifade etmek isteyip de maddi sıkıntı gibi bir takım sebeplerden dolayı Allah dostunun elinden bey’at alamayanlar ne yapsınlar? İşte Sadat olmak bu ya,  Peygamberimiz (s.a.v)’in “Zorlaştırmayınız kolaylaştırınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifinden hareketle, bizatihi görevlendirdiği vekiller vasıtasıyla taliplilerin bey’atı bulundukları yerlerde gerçekleştirerek bu ihtiyacı giderirler. Böylece bu pratik yöntem sayesinde taliplilerin hevesleri boşa çıkartılmamış olur. Hem niye boşa hevesleri söndürülsün ki, bikere bu iş Allah ve Resulünün işidir, elbette ki beyata talipli olan Fizan’da da olsa,  o emanet bir şekilde yerine ulaştırılması gerekir de. Nitekim Birinci Akabe Beyati ile birlikte Müslümanlıkla şereflenen bir gurup Medineli insan Resulullah (s.a.v)’den beyat ettikleri İslam Dininin vecibelerin öğrenmeleri için bir öğretici istemişlerdi ki,  Allah Resulü bu isteklerini Hz. Mus’ab b. Umeyr (r.a)’ı görevlendirerek yerine getirir. Böylece Hz. Mus’ab b. Umeyr emri yüklendiğinde onlara hem namaz kıldırır, hem Kur’an öğretir, hem de gittiği yerde insanlara İslam’ı tebliğ edip davete icabet etmelerine vesile olur da. İşte dinde kolaylık budur. Yeter ki bir insan gıyabında elinden tuttuğu mürşidini zahiren görmese de vekil vasıtasıyla sıdk ile intisap etsin niyet hayır akıbet hayr olur da. Bu durumda mürşidin dizinin dibinde olmuş ya da olmamış hiç fark etmez önemli olan sıdk ile bağlanmak çok mühimdir. Kaldı ki Sadatlar bir sohbetlerinde “Öyle sofiler var ki dizimizin dibindeler ama bize çok uzaklar, öyle sofiler de var ki bizden çok uzaktalar ama bize çok yakınlar” beyan buyurmakla bir gerçeğe parmak basmışlar da.  Dedik ya,  önemli olan bey’attan ne ölçüde istifade edip nasiplendiğimiz çok mühimdir. Şayet istifade edip nasiplenebildiysek onların manevi şemsiyelerinin altında gölgelenmişiz demektir. Ki, onların şemsiyelerinin altında gölgelenmek aynı zamanda kendimizi şeytandan, nefisten ve kötü arkadaşlardan korumaya almak demektir. Tabii burdan nasıl olsa Sadatların şemsiyesinin altına girip koruyucu zırh edindik diye ibadeti boş vereceğiz anlamı çıkmasın, tam aksine ibadet ve teatimizi daha da artırıp istikametimizi sağlam temeller üzerine oturtma manasına korunmaktır bu. Keza Allah Resulünün beyan buyurduğu üzere “Kalbinde zerre miskal imanı olanın cehennemde azap görse de sonunda cennete girecektir” müjdesi de bizi teat ve ibadetten alıkoymamalı,  bilakis bu müjdeyi daha da çok çalışarak amelle taçlandırılmamız icab eder. Aksi takdirde gerçek imanın tadına varamayız.  
         Şunu unutmayalım ki, mürşidi kâmil’in elinde asla bir sihirli değnek yoktur, o da sonuçta bizim gibi bir insan,  dolayısıyla sofilerine ne imanla göç edeceklerine dair bir vaatte bulunurlar ne de cennet vaadinde. Asla hiçbir garanti sunmazlar. Tam aksine sürekli olarak sofilerine iman,  ihlâs ve itaat üzere olmaları yönünde öğüt verirler. Şayet onca öğüt ve nasihatlere rağmen sofinin gözü hale bir beklenti içerisinde mürşidinin üzerinde ise yapılacak tek bir şey var, o da malum gözünü mürşidinin şahsı üzerine değil, bizatihi takip ettiği Allah ve Resulünün yolu üzerine dikmeli ki,  arzuladığı himmet ya da manevi desteği bulabilsin. Anlaşılan bu yolda çalışan ancak kazanabiliyor, çalışmayansa sadece kendi kendini kandırmış olur.  Hiç yoktan boşu boşuna beklenti içerisine girmek abesle bir durumdur zaten.  Nasıl ki bir insan bu dünyada dünyalık için çaba sarf ettiğinde karşılığında patronunun gözüne girip teşvik primiyle ödülleniyorsa,  aynen bir sofide ahiret için çaba sarf ettiğinde umulur ki karşılığında mürşidinin manevi desteği ve yardımıyla şeytana yem olmadan bu dünyadan imanla göç etmek nasip olur.  Öyle ki böylesi ahretini kurtaracak yardım ve destek çıkıldığında icabında bu durumdan yardım elini uzatanda yardım görende haberdar olmayabilir de.  Zaten haberdar olmaları da gerekmez,  Halik biliyor ya,  bu yetmez mi?  Burada önemli olan Rabbü’l Âlemin dostum dediği bir veli kulunu ölmeden önce kıymetini bilmek çok mühimdir.  Çünkü her kim bir mürşide intisap ederse,  şunu iyi bilsin ki Yüce Allah dostunun ervahını da hemen yanı başında beraberinde halk eder.  Böylece intisab edenin ömür boyu o ervahtan istifade etmesine imkân ve fırsat tanınmış olur. Şayet o sofi bu imkânı değerlendirirse kıymet bilmiş olur,  yok eğer bu imkânı değerlendiremezse pek kıymet bilmiş sayılmaz. Her şeye rağmen yine de Sadatlar kıymet bilmeyen sofilerini bile sekerat anında yapayalnız şeytanla baş başa bırakmayacaklarına inancımız tamdır. Malumunuz sekarat anında mürşidin fiziken bizatihi sofisinin başında bulunması şart değildir,  Yüce Allah’ın sofisi için daha önceden halk ettiği ervahının bulunması kâfidir.
        Evet, şu fani dünyada Allah dostları da olmasa burası çekilecek gibi değil, bu yüzden kendimize bir an evvel nazımızı ve kahrımızı çekecek hakiki dost bir mürşid edinmemiz gerekir. Aksi halde Tövbe Billâh başkaları ne bizim kahrımızı çeker ne de nazımızla oynar. Baksanıza hakiki dost mürşitler habire Mevlana’ca  “Gel, gel, ne olursan ol yine gel/ ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel/Bizim dergahımız ümitsiz dergahı değildir/ yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..” diyorlar.  İşte gerçek manada dostluk budur.  Yeter ki, tıpkı Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi Peygamberimiz (s.a.v)’e delilsiz teslim olurcasına dost edinelim bak o zaman niyet hayır akıbet hayrolur da. Öyle ya Allah Resulü bir gecede Miraç’a yükseldiğini dile getirdiğinde, müşrikler hemen mal bulmuşçasına derhal soluğu Ebu Bekir’in yanında alıp:        
         -Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bir gecede Mekke’den Mescid-i Aksa’ya, Mescid-i Aksa’dan ise göklere yükseldiğini, ordan da tekrar yeryüzüne döndüğünü söylemekte,  buna ne dersiniz?
       Ebu Bekir (r.a) bu ya,  hiç tereddütsüz düşünmeden cevaben:       
       -Saddak (O ne diyorsa doğrudur) der.  
        Ne diyelim,  işte görüyorsunuz şeksiz şüphesiz teslimiyet ve bey’at gerçeği budur. Nitekim o’nun bu teslimiyetinden dolayıdır ki, Allah Resulü onca sahabe sahabe arasında kendine Sıddıkıyet makamında tek dost olarak onu layık görür.  Tabii, Allah’ın Habib’i dost görürde, sahabe boş durur mu,  onlarda her gittiği yerlerde o’nu ‘Ebu Bekir Sıddık’ ismiyle yâd edeceklerdir hep. İşte bu örneklerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki, bizlerde Allah Resulünün varisi hükmünde bir mürşide tıpkı ölü teneşirinde gassal elinde (ölü yıkayıcısı) teslim olur gibi teslim olmalı ki Yüce Allah’ın dostum dediği velilerine dost olabilelim. Aksi halde Allah’tan gayri sahte mabutları, sahte şeyhleri, sahte liderleri, sahte arkadaşları kendimize dost edinmiş oluruz. Nitekim Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda beyan buyurduğu;  “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan edende Allah’a isyan etmiş olur” (Nisa/80) ayetinin yanı sıra keza “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin’(Nisa/59) ayetini birlikte düşündüğümüzde teslimiyetin, beyatın ve itaat etmenin ne demek olduğunu bir kez daha idrak etmiş oluruz da. Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir kölede olsa sizi Allah’ın kitabına göre sevk ve idare ettiği sürece ona itaat ediniz” (Buharı, Müslim, Nesai)  hadis-i şerifi de bu manada düşünmemizi gerektiren bir husustur. Hem nasıl öyle düşünmeyelim ki, Allah muhafaza İslam’dan bihaber bir insana tabi olup itaat ettiğimizi düşünün, bir anda kendimizi tepetaklak halde uçuruma yuvarlandığımız görürsek şaşmamak gerekir. O halde neydik edip sünnet-i seniyye üzerine hayatını yaşayan Rabbani âlimlere tabi olmalı ki istikamet üzere yol alabilelim. Böylece mürşidi kâmili dost edinmekle Peygamber sevgisine ve en nihayet Allah sevgisine ulaşılır da. Malum bu dostluk müntesibin gayretine bağlı olarak bir ömür boyu da sürebilir, hatta bundan öte ahrette de devam edecek dostlukta olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) “ Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmakta çünkü.
          Hazır dostluktan söz etmişken,  şunu da belirtmekte fayda var;  hiçbir dost bir mürşidin elinde ne sevap ya da günah yazma lüksü var, ne de böyle bir yetkisi söz konusudur. Sadece manevi evlat olarak gördüğü sofilerine hak ve hakikati tavsiye etme ve telkinde bulunma hakkı vardır.  Mesela bir mürşidin sofisine yap veya yapma şeklinde telkinde bulunması her daim emir demiri keser anlamında bir ifade değildir,  bilakis iyiliğe teşvik ve tavsiye niteliğinde emir ifadedir bu.  Mürit şayet tavsiyelere uyarsa ne ala, uymazsa kaybeden kendisi olur.  Ki:  bu yolda bir adım atana on adım atarak karşılık verilir. Şayet bir adımda atılmayacaksa ‘yap’ şeklinde ifade edilen emir o sofi için zaten ‘yok’ hükmünde bir emirdir.  Şayet bu emir adım atacak sofiye yönelik bir telkinse elbette ki bu ifade yap hükmünde karşılık bulacaktır. Ki,  karşılık bulan bu emir kipinde bile mutlaka yapacaksın anlamında değil de gücü nispetinde yerine getirme anlamında bir emir kipi söz konusudur.  Şimdi gel de Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın şu sözüne hak vermemek ne mümkün.  Bakın ne diyor: “Bir emir versek imanını kaybedecek çok sofi var..”  Tam da günümüz gerçeğini ortaya döken,   aynı zamanda kulağımıza küpe ve ibret alınması gereken bir sözdür bu.  
          Evet, öyle emir vardır ki demiri keser, öyle de emirde vardır ki, çok fazla bir insan üstüne alıp deşmezse sadece tavsiye niteliğinde kala kalır. Nitekim Resulullah (s.a.v)  Hac farizasıyla alakalı hutbe irad ederlerken adamın biri:
    “-Ya Resulullah! Her sene mi Hac edeceğiz” diye sorar, ama Allah Resulü cevap vermez, susmayı tercih eder.  
        Ancak adam ısrarla aynı soruyu üç kez sual edince en nihayetinde Allah Resulü cevaben şöyle buyururlar:
      “-Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şey yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesai, İbnu Mace)         
          Madem Allah Resulü böyle emir buyurmuş, o halde yapınız ile yapmayınız ibareleri arasında ince ayrıntıları iyi analiz etmemiz gerekir.  Çünkü her iki emir kipi de aynı kapıya çıkmaz. Dolayısıyla bir sofi mürşidinin ‘yapınız’ emir kipi karşısında gücü ölçüsünde elinden geldiği kadarıyla o görevi ifa etme olarak algılaması gerekirken, yapmayınız emir kipi karşısında da derhal o fiili terk etmek olarak algılayıp gereğini yapması gerekir.  Keza bir sofiye mürşidi görev verdiğinde ise durum değişip işi bu noktada hiç tereddütsüz yaparım ya da yapamam şeklinde düşünmeksizin “görev istenmez görev verilir” düsturunca derhal gereğini yerine getirmek olmalıdır. Zaten görevi tereddütsüz bir şekilde üslendiğinde Allah’ın inayetiyle himmette beraberinde gelecektir elbet. Mürşit gerektiğinde sofisiyle istişarede de bulunabilir, öyle ki kendi görüşünden farklı fikir serd eden sofilerden memnuniyetlik duyarlarda. Yeter ki bir sofi fikir beyan ederken samimi olsun sözüne itibar edilir elbet. Zira Ashabı Kiram, Allah Resulüne Allah’a abd olma noktasında ve ibadet hususlarında fikir beyan etmeksizin tam teslimiyet örneği göstermişlerdir,  ama dünyevi işler söz konusu olduğunda,  yani gerek ticaret, gerek siyaset, gerekse savaş gibi konularda bir bakıyorsun görüş belirtmekten geri durmadıklarını pekâlâ görebiliyoruz. İşte ashabın hayatından hareketle, Sadatlarda aynen şayet istişareye konu olan dünya işleriyse hemen işi ehline havale etmekten yana tavır koyduklarını görüyoruz. Doğru olan da budur,  asla bu bilgisizliklerine yorumlanmamalıdır.  
          Velhasıl-ı kelam bey’at istişareye açık, yoruma kapalı olmayı gerektirir. Çünkü birincisinde çokluk içinde birlik vardır, diğerinde ise ayrılık vardır.