11 Mart 2022 Cuma

VİRA BİSMİLLAH DİYEREK MAVİYE GÖNÜL VERDİĞİMİZ DERYALAR

            VİRA BİSMİLLAH DİYEREK MAVİYE GÖNÜL VERDİĞİMİZ DERYALAR

          SELİM GÜRBÜZER                                     

      Yüce Allah (c.c)  okyanusları denizlere, yeryüzünü de kıtalara komşu kıldı. Hatta birbirine komşu kılmanın ötesinde hem karasal âlemi hem de deniz ve okyanus gibi deryalar âlemini canlılarla donatıp biyolojik hayatı diri eyledi. Nitekim derya âleminde yaşayan canlıların sayısı karada yaşayan canlıların neredeyse dört katı büyüklüğündedir. Mesela derya âleminde öyle ilginç özelliklere ve donanımlara haiz yaratıklar vardır ki zaman zaman su yüzeyine çıktıklarında sanırsın ki deryanın ortasında kara parçası vardır.

       Netice-i itibariyle konumlandığımız evrende her ne canlı varlık bize ilginç gelirse gelsin şu bir gerçek nice deryalar canlılara hem yuva olmakta, hem de bağrında pek çok madenleri barındırıp yataklık vazifesi de görmekte. Nasıl mı? Mesela deniz içerisinde kayalık manzara halde bulunan mercanlar bunun en bariz örneğini teşkil eder. Gerçekten de deryalara dalan dalgıçlar bu manzaraya baktıklarında bitki sanır, dokununca da taş.  Oysaki gördükleri ve dokundukları o manzara, adına polip denen küçücük canlılara ait artık maddelerin bir araya gelmesiyle deniz içerisinde meydana gelen kalkerli kabuk oluşumlarından başkası değildir. Derken belli bir zaman dilimi içerisinde mercan iskelet artıklarının kaynaşmasıyla ortaya öyle muhteşem kayalık bir manzara çıkar ki bu durum deniz terminolojisinde “resif kayalık’ olarak karşılık bulur.  Tabii deniz terminolojisinde bu muhteşem manzara bir diğer adıyla “su altı kayalık” olarak karşılık bulur da deryalara açılanlar için bir başka anlamda karşılık bulmaz mı, elbette bulacaktır.  Nitekim deryalara doğa harikası olarak dalanlar için turistik bir manzarayı seyretmek olarak karşılık bulduğu gibi ticari anlamda dalanlar içinde mercan toplamak olarak karşılık bulmaktadır. Bu arada mercan pazarlamak için deryalara dalanlar sayesinde mercan atölyeleri sahipleri de onlardan satın aldıkları ham ürünleri tezgâhlarında işleyip ziynet takısı üretmek suretiyle rızıklarını temin etmiş olurlar. Ancak unutmayalım ki rızkını deryalarda arayanlar için hammadde ürünü sadece mercan değil incide çok önemli hammadde ürünüdür. Tıpkı mercan gibi incinin de kökeni canlı bir hayvana dayanıp aslı yumuşakça sınıfından bir istiridye ürünüdür. Yani bu demektir ki inci denen mücevherat istiridye tarafından üretilen çok değerli organik taşın ta kendisi ziynet ve süs eşyasıdır. İstiridyenin içine kum tanesi ya da kuma benzer bir madde koyulup sedefle kaplandığında bir bakmışsın karşımıza çok değerli mücevherat inci olarak veya süs eşyası olarak çıkabiliyor.  Zira kıymetli oluşundan dolayıdır ki inci meraklıları böylesi organik ürünü yerinde ve kaynağında pek rahat bırakmazlar, her daim inci toplamanın derdine düşeceklerdir. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  Yüce Allah (c.c)  mercan, istiridye ve salyangoz gibi küçücük canlıları birer mücevherat üreticisi olarak yaratıp biz aciz kulların hizmetine sunmuştur.  Ve dahi sunulan bu nimet sayesinde insanoğlu paha biçilmez derecede en değerli ziynetleri hem takı olarak kullanıyor hem de bu tür organik ürünlerden istifadeyle ticari anlamda ciddi büyük gelir kazancı elde edebiliyor.  Ancak ne var ki, insanoğlu işin hep ziynet yönüne takılıp nimet boyutunu unutmuş gözüküyor.  Hadi Kur’an’dan bihaber olanları anladık ta,  bu arada Müminler olarak bizlere ne demeli.  Maalesef bizlerde mesela kabuklu canlılardan salyangozunda kabuğunun süs eşyası olarak kullanılmasına takılıp dururuz da nimet boyutu söz konusu olduğunda yan çizip şükretmekten bile aciz duruma düşebiliyoruz.  Bakın, Allah Teâlâ göz ardı edilen bu gerçeği Kur’an’da: “ O iki denizden büyük ve küçük inci mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz” (Rahman, 22-23) diye beyan buyurmak suretiyle inananı inanmayanı hiç fark etmez tüm kullarını bu hususta uyarır da. Öyle ya, madem Yüce Rabbimiz kullarına ihsan eylediği nimetleri üzerinde düşünmemizi murad eylemekte, o halde deryalarda bizim için mücevherat ve süs eşyası üreten canlılardan “…takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur” (Nahl, 14)  ayetinin mana ve ruhuna uygun olarak süs eşyalarını hakkıyla kullanıp şükreylememiz icab eder.  

           Evet, hiç şüphe yoktur ki denizler ve okyanuslar şükrünü bilen kullar için çok büyük bir nimettir. Şükrünü bilenler bu yüzden denizlere ve okyanuslara açılmak istediklerinde “Vira vira Bismillah” demekten kendilerini alamazlar da. Aynı zamanda    ‘Vira Bismillah’  maviye gönül verenlerin besmelesidir de.  Hele ki bizim olan topraklarda “Vira vira Bismillah” diyerek deryalara açılmak iyi başlangıç dileği manasına kullanılan bir ifade anlamı taşır. Öyle ki bu ifade bir zamanlar Akdeniz’de denizcilik yapan tayfalarımızın dillerinden düşürmeyip de denizlere ve okyanuslara yelken açmanın parolası olarak bugüne gelmiştir.  Hatta sıradan bir ifade, sıradan bir parola olmadığı şundan besbellidir ki,  daha kaptanın ağzından  “Vira Bismillah”  ifadesi çıkar çıkmaz hem deniz mürettebatı aşka gelir hem de bindikleri gemiler.  Zaten ‘Vira Bismillah’ parolasıyla aşka gelinmese tarihten bu güne gelinen noktada ne Çaka Bey’den ne Barbaros Oruç Reisten, ne Hızır Bey, ne Piri Reislerden ne de bindikleri yelkenli gemilerden söz edemezdik.  Ki,  bu hususta Yüce Allah (c.c); “İnsanlara yarayan şeyleri denizde akıt(ıp) taşıyan o gemilerde akıllı kimseler için nice ayetler vardır” (Bakara, 164) diye beyan buyurmakla gemilerin “Vira vira Bismillah” sesleri eşliğinde kıtalardan kıtalara yelken açacağını düşünen dimağların dikkatine sunmuştur. Nitekim bu ayetin mana ve ruhu üzerinde inceden inceye düşünüp hikmetini anlamaya çalıştığımızda, Yüce Allah (c.c)  sadece karada değil denizlerde de ulaşımın rahatlıkla yapılacağına işaret edip kullarının bu noktada ağaçların özgül ağırlığını sudan hafif tutup gemi yapmalarını akl etmeyi dilemiştir. Yeter ki biz aciz kullar olarak akl edelim bir bakmışsın rüzgârlar bile Yüce Allah’ın emri doğrultusunda  ‘Vira vira Bismillah’ sesleri eşliğinde bineceğimiz geminin rotasını belirleyen pusulamız olur da.  Nitekim maviye gönül vermiş tayfalar “Yelkenler fora” demekten kendilerini alamaz da. Böylece bu komutla sulara açılan gemi mürettebatı gittiği limanlarda demirleyebilmenin kutlu zaferini Hasan Sağındık’ın dillendirdiği “Zafer Güvercinleri”  adlı şarkının dizelerinde şu şekilde anlam kazanır da:

          “Göğsünü yelken gibi rüzgâra gere gere

          Tunç bedenli tayfalar çıkıyor bir sefere

          Belki ayın güneşin doğup battığı yere

                                   ***

          Tuz kokan yosun kokan sulardadır bereket

          Vira vira Bismillah başlayacak hareket

                                     ***

         Akdeniz anne deniz eski çağlardan beri

         Fırtına kalyonlarla tanır bizi tan yeri

         Selam gökteki yıldız, selam deniz feneri

                                       ***

          Gelen Türk tayfaları yol ver hey deli deniz

          Rüzgârla konuşuruz pirimiz Piri Reis

                                     ***

          Öpülesi yelkenler zafer güvercinleri

          Bin Haçlıyı batırmış Barbaros’un kırk eri

          Çalkalanır durur deniz o ulu seferden beri

                                      ***

           Coşsa kudursa deniz, tufan olsa giderdik

           Elde değil bir kere maviye gönül verdik”      

          İşte dizelerde geçen ifadelerden de anlaşıldığı üzere maviye gönül verdiğimiz deryalar gerek kahramanlık destanlarımız bakımından,  gerek tuz kokan yosun kokan memba sular olması bakımdan, gerek bağrında taşıdığı zengin florası, faunası, incisi ve mercanı bakımdan, gerekse ab-ı hayat deryayı umman engin su oluşları bakımdan çok büyük bir nimetle karşı karşıyayızdır elbet.  Ve dahi böylesi bir nimet karşısında bilim adamları zihinlerde herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için dünyada mevcut deryaların yüzey sıcaklığından tutunda topoğrafı özelliği, batimetre ölçüm değeri ve biyolojik yapısına dair her ne varsa ellerinden gelen tüm çabayı göstererekten böylesi deryalar âlemini şöyle sınıflandırılmışlar bile:

1-)Topoğrafı yönden sınıflandırma:

    Bu da kendi arasında dört kategoride incelenir:

          -Kıyısal (bordier) denizler: Büyük okyanusların sınır çevresinde yer alan denizlerdir. Örnek olarak Atlantik sahili deryalar, Pasifik sahili deryalar.

          -Akdeniz’le bağlantılı lokal denizler: Bu denizler kıtalar içinde bulunurlar. Kıyısal denizlere oranla derinlikleri azdır. Örnek- Adriyatik deryası, Ege denizi deryası.

          -İç denizler: Her hangi bir kıtanın iç kesimlerinde konuşlanmış aynı zamanda dar alanda derin olmayan bir eşikte diğer bir denize açılan denizlerdir. Örnek: Karadeniz ve Baltık deryaları.

         -Kapalı denizler: Her ne kadar kendisine deniz gözüyle bakılmasa da tam da karaların ortasında bulunan diğer denizlerle hiçbir iç denizlerle bağlantısı olmayan denizlerdir. Örnek: Hazar ve Aral gölü deryaları.

    2-)Yüzey sularının ısısına göre sınıflandırılma:

         Bu sistemde çeşitli sistemler rol oynar. Bunlardan en yaygın olan sınıflandırma olup ısı özellikleri şu şekilde tanımlanır:

    -Polar denizler- Temperatürü, yani sıcaklığı 5 santigrat derecenin altında deniz sulardır.

          -Subpolar denizler- Temperatürü 10 santigrat derecenin altında olup ortalama 8 santigrat derecelik ısıda denizlerdir.  

          -Ilıman denizler- Temperatürü 8-23 santigrat derecenin altında olup soğuk ve sıcak ılıman iki grub altında incelenen denizlerdir. Malum soğuk ılımandakiler 8-10 santigrat derece de olup sıcak ılımandakiler ise 12-23 santigrat derecede olan denizlerdir.  

    3-)Batimetrik yönden sınıflandırılma:

          Okyanus veya deniz suları doğal olarak üç fiziki faktörün etkisi altındadır. Bunlar temperatür, ışık ve med cezir çalkantılarıdır. Dolayısıyla söz konusu faktörlerin etkisiyle suların meydana getirdiği dikeyine evrilen zonasyonların yüzeyinden dibine doğru üç zonlu oluşumunu da beraberinde getirdiği muhakkak.  Mesela ışık faktörü bakımdan deryalar üç başlık altında incelendiğinde öfotik zonasyon,  oligofitik zonasyon ve afotik zonasyon olarak isimlendirilirler.  Madem öyle, kısaca özellikleri neymiş bir görelim:

         Öfotik Zon: Yaklaşık 20 metreden 150 metreye kadar olan derin bölgeleri kapsar. Bu zonda ortalama derinlik 50 metre civarındadır. Bu derinliklere nüfuz eden bütün kırmızı ve mavi ışığa ait radyasyonların hemen hepsi absorbe edilebiliyor. Derken bu arada öfotik zonun özelliğinden istifade eden ototrof canlılar da kendi ihtiyaçları olan maddeleri suda bulunan karbondioksit ve güneş enerjisinden almış olurlar.

         Oligofotik zon: Takriben 300-600 metre derinlikteki ışık huzmesini kapsayan  (ortalama 500 metrelik derinlik huzmesi) bir zondur.  Ancak güneş ışığının huzme etkisi öfotik zonda olduğu gibi ziyadesiyle pek bu zona nüfuz edemediğinden klorofil içeren bitkilerden mahrum bir zon olarak karşımıza çıkar. Hatta bu zonda med cezir türünden dalgalanmalara da pek rastlanmaz. Yine de bu zonda organik madde üreten iki kaynağın varlığı söz konusudur.  

          Afotik zon: Oligofotik zonun hemen alt tabakasını oluşturup dibe kadar devam eden bir zondur bu. Bu zonda sıcaklığın çok düşük olması hasebiyle viskozite yüksektir.  Suyun akışının akışı ise genellikle durgun halde seyreder.

  4-)Biyolojik yönden sınıflandırma:

        Biyolojik özelliklerine göre okyanus suları bentik ve pelajik bölge olarak sınıflandırılarak kategorize edilirler.  Böylece bir sınıflandırmadan hareketle bentik bölge sadece kendi alanını kapsar anlamında bir isimlendirme olurken, pelajik bölge ise bentiği de içine alan sahayı kapsar anlamında bir isimlendirme olur.

  Pelajik bölge

         Bilim adamlarının çalışmalarıyla bu bölgede yaşayan canlıların sınıflandırması yapıldığı gibi bağrında taşıdığı sistem analizleri de ortaya konulmuştur.  Örnek mi? Mesela sonraki yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonucunda Kuril adalarının derinliklerinde pelajik bölgeyi kapsayan alının yüzeyden derinliğe kadar tüm ayrıntılarıyla ele alınıp 6 zon olarak tasniflenmesi bunun en bariz tipik misalini teşkil eder.  Şöyle ki;

        -Epipelajik Zon:  0-200 metre derinliklileri kapsayan bölgelerdir. Yani ökoryatik su yosunlarının fitoplanktonların oluşturan Diyatomeler ve sucul ekosistemin ana fitoplankton guruplarından Dinoflagellatlar türü ototrof, saprotrof, parazit ya da holozoik beslenen organizmaların bulunduğu alanı kapsayan bir zondur bu.   

       -Mezopelajik Zon ve İnfrapelajik Zon:  Planton yoğunluğunun azaldığı gözlemlenen ve 200-1000 metre derinliği kapsayan bir zondur. Aslında bu iki zon (Epi-Mezopelajik) bazı Rus araştırmacıları tarafından 0-200 metreye ulaşan yüzeysel alan superficial zon adı altında birleştirilmiştir. Yani bu demektir ki bu iki zon ortalama 200-800 metre derinlikleri ile dipteki soğuk suları arasında geçit teşkil eden zonlardır. Nitekim yapılan araştırmalarla gündüzleri İnfrapelajik zona geçen suların geceleri süperficial zona geçiş yaptıkları gözlemlenmiştir. Dahası planktonlar için adeta gündüzleri bir barınak olarak kullanılan geçiş zonudur bu.

        -Batipelajik Zon: 1000 metre derinlikten 200-2500 metre derinlikleri arasındaki sahaları kapsar. Bu zonda eklembacaklılardan kopepodlar yoğunluğu baskın haldedir.

        -Abissopelajik Zon: 2600 -7000 metre derinliğe kadar ulaşan bölgeyi kapsamaktadır. Her ne kadar bu zonda yaşayan makro planktonlar kalitatif yönden fakir olsa da kantitatif yönden oldukça zenginlik içermektedir.

        -Hadopelajik Zon: 7000 metreden sonraki bölgeleri kapsayan bir zondur.  Çok fakir alanı kapsamakla beraber az da olsa tırnaksı denen amphipoda ve eklem bacaklılardan copepoda’lara rastlanabiliyor.

          Tabii pelajik bölge ile ilgili tanımlamalar bunlarla sınırlı değil, devamı var elbet. Dahası pelajik bölgeyi ayriyeten topoğrafik bakımından da ele aldığımızda Neritik bölge ve Oseanik bölge diye iki bölge olarak kategorize edildiğini görürüz:  

    Neritik Bölge

          Dikey yönden 200 metrelik derinlikle sınırlanmış sahayı kapsayan bir bölgedir. Bu bölge suları asılı halde pek çok maddeleri içerdiğinden berrak değildir, ama bitkilerin ihtiyacı olan mineral bakımdan oldukça zengindir diyebiliriz.  Kıtaların etki alanının ve derinliğinin az olması hasebiyle su sirkülâsyonunun çok kolay yer değiştirmesi ve akışkan hal almasıyla birlikte minerallerin yenilenmesini de beraberinde getirdiğini görürüz. Nitekim Neritik bölgede bitkiler için gerekli olan mineral maddeler son derece zenginlik arz eder. Ayrıca bu bölge uskumru, hamsi, som balığı gibi balık türlerin bulunması yönüyle dikkat çeker.   

           Oseanik Bölge

     Okyanus ve denizlerin neritik bölgenin dışında kalan sahaları kapsayan bölge olarak dikkat çeker. Neritik bölgenin dışında alanı kapsadığı şundan besbellidir ki, sularının oldukça berrak olması hasebiyle adından masmavi sular olarak söz ettirir hep. Hem nasıl adından masmavi adından söz ettirmesin ki, baksanıza hem organizma yönünden fakir hem de asılı maddeler bakımdan fakir olup neredeyse mineral madde yok denecek kadar bir içeriğe sahiptir. İşte bu noktada içeriğinin fakir olması avantajıyla güneş ışınları  (radyasyonları) çok rahatlıkla absorbe olmaksızın geçiş yapabiliyor da. İlla içeriğinde herhangi bir madde varlığından söz edeceksek sadece bu bölgede ce Salinite oranının  (tuz oranı) oldukça yüksek olduğundan söz edebiliriz ancak.  

   Bentik Bölge

         Sahil hattından itibaren okyanusların en derin kısmına kadar olan bütün tabanı kapsayan alan temsil eden bölge olarak dikkat çeker. Bu bölgenin içeriğine baktığımızda morfolojik ve biyolojik bakımdan çeşitlilik arz edip, içeriğinde bitkisel ve hayvansal organizmaların varlığını görürüz.  Bu yüzden bentik bölgenin (dip bölge) sınıflandırılması pelajik bölgeninkine nazaran daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bentik bölge; Littoral sistem (fital sistem) ve Derin deniz sistemi (afital)  şeklinde çift başlılık diyebileceğimiz karmaşık bir yapı söz konusudur. Başlıca özellikleri:

  1-Littoral sistem (fital sistem)

  - Bu sistem içerisinde yaşayan organizmalar türce zengindir.

  -Alglerin hepsi ototroftur.

  -Klorofil içeren bitkiler bulunur.

  -Temperatur çok değişkendir.

  -Substratum değişik tabiattadır.

  -Organik madde boldur.

   Littoral sistem ise kendi arasında Supralittoral zon (su dışında kalan zon), mediolittoral zon, infralittoral zon, circa littoral zon diye 4 zona ayrılır.

  2-Derin deniz sistemi(afital)

-Klorofil ve ışık yoktur (afital sistem)

-Su basıncı yoktur vs.  

            Velhasıl-ı kelam; Vira Bismillah diyerek maviye gönül verdiğimiz deryalar Yüce Allah’ın kullarına bahşettiği deryayı umman ikramıdır. Tabii kıymet bilene.         

            Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/vira-bismillah-diyerek-maviye-gonul-verdigimiz-deryalar-5615-kose-yazisi

           

 

 

 

 

 

 

5 Mart 2022 Cumartesi

ATOM ÇEKİRDEĞİ MUCİZESİ

ATOM ÇEKİRDEĞİ MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

        Çekirdek deyip geçmemeli. Çünkü bir çekirdekte koca bir âlem gizli.  Nasıl ki bir tohumda koca bir çınar ağacının özeti varsa atom çekirdeğinin içerisinde de kâinatın özü mevcut.  Zira kâinatta 10 üssü 79 atom vardır. O halde atom içinde kendi çapında bir âlemdir diyebiliriz pekâlâ. Şöyle ki mikro ve makro âlemler arasında matematik orantı kurulduğunda atom içerisinde yer alan proton ve elektron arasındaki uzaklık oranı neyse, dünya ve ay arasında uzaklık oranı da aynı olduğu görülecektir.

        Peki, atom sadece kâinatın özü mesabesinde bir mikro âlem midir?  Hiç kuşkusuz canlı âleminde temel taşı diyebileceğimiz bir mikro âlemdir. Dile kolay,  bir hücre düşünün ki 100 trilyon cansız sandığımız atomlardan oluşmakta, elbette ki bu durumda cansız sandığımız atomun can kattığını görmezden gelemeyiz.  Daha da ilginç olan atomun kendi içinde bile mikro âlemlerin var olduğudur.  Nitekim atomun kendi iç dünyasına girildikçe bir bütün olarak kendisinden daha küçük mikro bileşenlerden müteşekkil olduğunun tespit edilmesi bunu doğruluyor zaten. Hatta ünlü Alman bilgini Albert Einstein bu gerçeği dile getirirken atomunda parçalanabileceğini ve müthiş bir enerji açığa çıkaracağını müjdesini vererek bilim dünyasına duyurmaktan kendini alamamıştır. Derken dile getirdiği tezini 1905 yılında E= mc2 formülüyle ispatlamışta. 

       Malumunuz atom maddenin en küçük birimi olmakla beraber atomu da kendi içinde elektron, proton ve nötron denen en küçük temel yapılar oluşturmaktadır. Nitekim bu temel yapının çekirdek merkezinde bulunan proton ve nötron taneciklerine nükleon denip, bu söz konusu tanecikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı durumdalar da. İnsanoğlu bu nedenledir ki atomu oluşturan nükleon taneciklerinin acaba kaçta kaçını bir araya getirirsek 1 gram ağırlığa tekabül eden bir rakam buluruz diye düşünüp taşınırken, geldiği noktada çekirdek kısımda 6,02 x 10 üssü23 avogadro sayısına denk düşen 1 gramlık kütle hesabına en nihayetinde ulaşmasını bilmiştir. Ayrıca insanoğlu birtakım matematiksel hesaplamalarla elde ettiği verilerin yanı sıra her hangi bir atom çekirdeğini radyum elementin yaydığı alfa, beta, gamma gibi ışınlara maruz bıraktığında çekirdek içerisindeki proton ile nötron arasındaki sıkı sıkıya olan bağın bir anda kopup ikiye ayrıldığını da gözlemleyebilmiştir. Böylece ayrılma işlemiyle birlikte atomun parçalanabiliyor olabileceği fark edilmiştir.  Hatta bu arada proton sayısı tek bir tane değil çok sayıda olduğunda pozitif yük olma avantajıyla bir bakıyorsun aralarında cereyan eden itme ve çekim gücü kuvvetleriyle birlikte ortaya müthiş bir enerji açığa çıktığı gözlemlenmiştir. Derken bu arada tüm insanlık atom çekirdeğinde her an patlamaya hazır enerji birikiminden hareketle nükleer silah olarak kullanılmak üzere yapımı gerçekleştirilen atom bombasıyla da yüzleşmiş oldu. İnsanoğlu atomun her an patlamaya hazır bir bomba düzeneğine dönüşebileceğini daha yeni keşfede dursun, oysaki atomunda patlayabileceği hadise kâinatın yaratılışında yaşanmış bir hadisedir zaten. Öyle ki, dağılan parçacıklar teorisine göre; bundan kırk milyar yıl öncesi evreni oluşturan kaynağın pusan’lar olduğu ve bu kaynağın oluşumuyla birlikte güneş sistemi dışında cereyan eden süper nova patlamalar sonucu etrafa fazla sayıda yayılan radyoaktif kaynaklı parçaların (kozmik radyasyon) bir noktadan kopup kâinat oluşumunun gerçekleştiğidir. Nitekim Nükleer Fizikçi Andrey Saharov bu hususta ‘Evren pusup kaybolan bir evrenin karşıt evreni olup, pusmuş haldeki evrenin bugünkü hareketli evrene nazaran daha dengelenmiş halidir’ der.

        İnsanoğlu gelinen nokta itibariyle atom parçalanamaz fikri tartışmalarını geride bırakıp çekirdekte bulunan protonların artı yüklü olduğu yörüngede bulunan elektronların ise eksi yüklü olduğunu artık fark edecek derecede atomun dilini çözecek duruma gelmiş durumdadır. Hatta atom içerisinde konumlanmış elektron, proton ve nötron üçlü kombinezon dengesinin kvant denen enerji birimin birer uyduları olduğu gerçeği keşfedilmiş durumdadır. Yani bu demektir ki üçlü kombinezon elektron ve manyetik alanlar arasında keşfedilen bağlantının spinidirler. Dahası atomik seviyede nükseden pek çok fiziki olaylar kuantum mekanik bilim dalında dalga hareketi (bir maddenin atomlar arasındaki titreşim hareketi) olarak anlam kazanıp karşılık bulmuştur. Dolayısıyla bu durum bize ister istemez hem güneş sistemi etrafında dönen gezegenlerin seyri âlemini, hem ışığın dalga biçiminde yayılmasını, hem de Kuran’da ki Hunnes sırrını hatırlatır. Öyle ya, mademki dünya ve diğer gezegenler bir seyyah misali turlar halde güneş etrafında dönüyorlar, o halde elektronların saniyede 2 bin kilometre hızla kendi proton ekseni etrafında dönmeleri gayet tabii bir durumdur. Dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir. Hem kaldı ki tüm maddelerin tüm enerji akışının belli küçük ölçeklenebilir temellere ayrılmış olduğu denen kuantum kanunu gereği maddeyi oluşturan her biri atomun hareketinin manyetik bir çekim gücüne sahip olması hasebiyle atom çekirdeği içerisinde konumlanmış enerjik elemanlarının da dönmemesine sebep teşkil edecek herhangi bir mani durumda yoktur. Zaten böylesi enerjik kvant güce sahip olmak kâinatın kendine has yaratılış nizami kuralları çerçevesinde dönmeyi gerektirir.

          Şu bir gerçek başlangıçta iki ya da daha fazla atom arasında cereyan eden iyonlaşma hadiselerinde birinci derece rol oynayan etken unsur Van der Waals etkileşimi sayesinde vuku bulmaktadır.  Bir başka ifadeyle vuku bulan bu hadisede başlangıçta elektronlar üzerinde çekici veya itici güçlerin toplam etkisi fiziki kuvvet bakımdan zayıf olup yüksüzdürler. Yani atomlar arasında vuku bulan e-transferinde başlangıçta proton ve elektronların sayısı birbirlerine eşit olduklarından yüksüz (nötr) kabul edilirler. Ancak sonraki aşamalarda atomlardan birinin dış yörünge halkasında bulunan elektronlarından bir tanesinin firar etmesi durumunda yüksüz olan o atom bir anda pozitif konumda iyonlaşacak hale gelebiliyor. Şayet söz konusu o atom dışarıdan serbest bir elektron alırsa bu kez negatif iyonlaşma hale gelecek demektir.  Şu da var ki, atomlar arasındaki elektron alışverişlerinde ister pozitif iyonlaşma vuku bulsun ister negatif iyonlaşma, hiç fark etmez sonuçta her iki durumda da elektron yüklerin etkileşimiyle birlikte iyonik bağ içerikli ve ikinci kuvvet kazanımı edinmiş iyonize atom oluşumu vuku bulur. Böylece vuku bulan bu kazanımla birlikte atomun fazladan sahip olduğu enerji veya kozmik radyasyonun gitgide daha az kullanılabilir hale geleceği bir ortam hâsıl olmuş olur.   Tabi tüm bu kazanımlar ve oluşumlar sadece atoma has bir durum değil elbet,  zerreden kürreye tüm gök cisimleri içinde geçerlilik arz eden oluşumlardır. Nitekim gök kubbemizde cereyan hadiselerden mesela yüksek oranda gaz ve toz bulutlarının bir araya gelerekten reaksiyona girdiği andan itibaren sıkışması sonucu oluşan her bir yıldızın adeta termonükleer enerji santralı gibi kullanılır ve çalışabilir hale gelmesi de bunun tipik misalini teşkil eder zaten. Ancak şu da var ki her bir gök cismi ya da bir takımyıldız kümelerinin enerji santral kapasitesi her ne devasa boyutta olursa olsun sonuçta bir gün mutlaka kazanım sahibi oldukları enerji potansiyelini tüketecekleri muhakkak. Hele Samanyolu galaksimiz içerisinde adından sıkça söz ettiren aydınlık güneş yıldızımız var ki, bir bakıyorsun kendi yörüngesinde hareket halinde bir saniye içerisinde 616 milyon ton hidrojeni yakıt tankı olarak kullanıp helyuma dönüştürerekten yaratılışından bugüne hiç enerjisi tükenmeksizin aydınlatıcı ve ısıtıcı görevine devam etmektedir. Aslında normal şartlarda düşündüğümüzde aydınlık güneşimiz şimdiye kadar çoktan yakıtını ve enerjisini tüketmiş olması gerekirdi. Tabii bu demek değildir ki, şimdiye kadar tükenmediğine göre gelecekte de hiç tükenmeyecek. Hiç kuşkusuz her şeyin bir doğuşu, bir gelişimi,  birde tükenişi söz konusu olduğu gibi bir gün güneş içinde tükeniş kaçınılmaz bir alın yazısı olacaktır elbet. Hani derler ya, içi seni dışı beni yakar diye, aynen öylede güneşin ısı harareti dış yüzeyde 6000 derecelerde seyreden bir rakama tekabül ederken merkezine doğru gidildikçe bu rakam 12 milyon dereceleri bulan bir yakıcılığı söz konusudur. Bunun anlamı toplu iğnenin ucundan bile küçük bir güneş zerresinin 150 kilometreyi aşkın mesafede duran bir insanı yakıp kavuracak derecede enerjik konumda olmasıdır. Bu arada unutmayalım ki birçok ülkede bilim adamlarının güneş üzerindeki plazma davranışlarının son derece gelişmiş teleskop araçlarla incelenmeleri neticesinde elde ettikleri veriler ışığında insanlığın düşünce dünyasında ufuk açıp artık gelinen noktada günümüzde artık enerji üretmek için manyetik sabitleme yoluyla füzyon reaktörleri inşa etme çabalarının fitilini ateşlemenin önü açılmıştır.  Bakın bu hususta Prof. Peter Gallagher ne diyor: 

         -“Nükleer füzyon, plazma atomlarını bir araya getiren farklı bir tür nükleer enerji üretim biçimidir, füzyondaki gibi atomları parçalara ayırmaz, fisyon daha kararlı ve güvenlidir, ayrıca yüksek miktarda radyoaktif yakıta ihtiyaç duymaz: Aslında füzyondaki artık maddelerin büyük kısmı atıl durumdaki helyumdan oluşur.

          Bilindiği üzere fisyon bir nötronun, ağır bir atom çekirdeğine çarpması sonucu, bu çekirdeğin birbirine yakın büyüklükte iki ya da daha çok parçalara ayrılarak nötronlar, gama ışınları ve enerji açığa çıkarma olayıdır.  Kelimenin tam anlamıyla hem fizyon hem de füzyon atomlar aracılığıyla enerji oluşturmak için değiştirilmiş nükleer enerji süreçlerdir. Her ne kadar fisyon ve füzyon birbirinden çok farklı karşıt süreçler olsa da sonuçta her iki sürecin neticesinde “birlikten kuvvet doğar” misali mevcut atomun yapısından daha ağır ve daha güçlü çekirdekler doğuverebiliyor. Nitekim 4 hidrojenin birleşmesiyle bir helyum çekirdeğinin meydana gelmesi bunu teyit ediyor zaten. Şöyle ki; atom çekirdeklerinin pozitif yüklü olmaları birbirlerini itmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla bunların bir şekilde birleşmeleri için yüksek temperature ihtiyaç duyulup bu noktada füzyon ya da fisyon atomlar aracılığıyla birtakım termonükleer reaksiyonların tetikleyicisi rol üstlenebiliyor. Böylece bu sayede yakıtı hidrojen olan, ürünü de helyum olan muazzam dev bir nükleer enerji açığa çıkmış olur.  Dahası oluşan bu devasa termonükleer enerji santrali değim yerindeyse tüm canlı cansız varlıkların hayat enerjisi olur.  Baksanıza kâinatın yaratılışında hemen her şey öyle planlı ve programlı bir şekilde yaratılmış ki,  şayet aydınlık güneşimiz ilahi plan ve programın dışında mesela kütlece daha iri büyüklükte bir konumda olsaydı bağrında taşıdığı nükleer füzyonlar daha farklı reaksiyonlar içerisine girip yakıtını çok kısa bir zaman diliminde tüketmiş olacaktı. Ya da tam aksine güneşin kütlesi şu an ki normal kütlesinin altında bir yerlerde olsaydı her ne kadar bu kütledeki güneşin yakıtı tüketmeyip yanmaya devam etse de tüm yeryüzü sathının enerji ihtiyacı karşılanamayacaktı.  Besbelli ki Yüce Allah (c.c) yarattığı tüm âlemleri belli bir program dâhilinde yarattığı gibi aydınlık güneşimizi de kıyamet gününe dek yakıt ikmalini devam ettirecek derecede programlayarak yaratmıştır. Öyle ki, bir bakıyorsun yaratılışından bugüne güneşteki füzyon tepkimeleri son derece planlanmış çekim alanıyla kontrol altına alınmış durumdadır.

           Peki, füzyon veya fisyon tepkimeleri kontrol altına alınmasa ne olurdu? Olacak malum, yeryüzünün cehenneme dönüşmesi kaçınılmaz olacaktı. Fakat şu da bir gerçek bir gün gelip bu denge halinden de eser kalmayacaktır. Yani güneşte her yaratılan gibi fani olup bünyesinde taşıdığı atomlarıyla birlikte parçalanarak er ya da geç bir gün enerjiye dönüşmesi sonucunda bir daha geriye dönüşü olmayan yörüngeye kayıp sönüp tükenmeye mahkûm kalacaktır. Mesela bir yıldızın belli bir zaman diliminde yer aldığı konumu belirlenip hesaplanabilirken, bir bakıyorsun o yıldız hedeflenen yerin dışında bir alanda olabiliyor. O halde Newton’un kesin matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu belirlilik prensibinin (determinizm) dışında Allah’ın da şaşmaz bir hesabı olduğunu unutmamak gerekir. Aslında kırk milyar yıl önce evreni oluşturan atomun alt seviyedeki parçacıklar ile kâinatın geçirmiş olduğu zaman dilimi bizim boyut penceremizden bakıldığında büyük bir süre teşkil etse de Allah indinde “geçmiş, gelecek ve şuan” hepsi aynıdır.  Değim yerindeyse sadece “Ol” emrin gereği her şey olup bitmişlikten ibarettir. Belki de Yunus; “Bana seni gerek seni” derken dünya, cennet ve cehenneminde aynı ortak alanı paylaşıp mekânsız olduğu, an denilen şeyin aslında zamansızlık demek olduğunu kastetmiştir. Böylece  “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan” misali her şeyin mekânsız, zamansız ve fani olduğunu,  baki olan sadece Yüce Allah (c.c)  olduğunu idrak ediyoruz. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır. Ne mutlu yakini bilenlere ve idrak edenlere. O halde maddeyi mutlak varlık kabul edenlerin çok büyük yanılgı içerisinde debelenip durduklarını söyleyebiliriz.

        Büyük Fransız düşünür Descartes ‘Felsefenin Esasları’ isimli kitabında bakın ne diyor:

       -“..şurası  bir gerçek ki;  Kadir-i Mutlak olan Allah  maddeyi  bir defada halk etmiş, bunun bir kısmını hareket halinde, bir kısmını da  sükunet halinde bulundurmuştur. Böylece madde, kâinat içinde, ilk yaratıldığı andaki gibi muhafaza edilmektedir.

        Evet, çok yerinde kayda değer sözlerdir elbet.  Nitekim Yüce Allah Kur’an’da bu hususu kullarına bildirilmişte.  Şöyle ki Kur’an’ı Mucizü’l Beyanda; “Hayır! Kasem ederim Hunnese, Künnese, akıp gidenlere” (Tekvir suresi, ayet:15–16)  diye belirtilen ayetlerde geçen ‘Hunnes’ ibaresi yukarıda bahsi geçen pusanlara (bağrında devasa sinerjik güç saklı pusmuş çekirdeğe) işaret olup  ‘Künnes’ ibaresi ise yörüngeye karşılık gelen orbite işarettir. Evet, ‘akıp gidenler’ derken gerçekten de atomların devamlı hareket halinde olduğu insanlığa asırlar öncesinden bildirilmiştir.  Üstelik atomlar devamlı hareket halinde ve icabında elektron alışverişinde bulunuyor olmalarına rağmen yine de aslını koruyabiliyorlar da. Örnek mi? İşte ab-ı hayat su molekülünde konumlanan hidrojen atomu ile güneşin içerisinde konumlanmış hidrojenin aynı özellikte olması bunun en bariz teyididir. Her şeyden öte tek bir atom kana karıştığında oksijen transferi gerçekleştirebilecek alyuvar düzeneğine dönüşebiliyor, keza tek bir atom gözümüze konuk olduğunda bir bakıyorsun dünyanın en büyük optik cihazlarına meydan okuyabilecek yapıya bürünebiliyor. Ya da bir başka atom vücudun değişik bölgelerinde ısı ve ışık nakli gibi misyon yüklenebiliyor. İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki,  akıl ve zekâdan yoksun sandığımız atomun düşünen insanı hayretler içerisinde bırakacak derecede akıl yüklü mucize-i bir eser olduğudur.  Sonuçta atomlar da Yücelerden emir almış oldukları şundan besbellidir ki, emrin gereği olarak yaratılışından bugüne yapılarında her hangi bozulmaya meydan vermeksizin kararlılıklarını devam ettirmekteler halen. Yetmedi fiziğin en temel kanunlarına ters düşmeyecek şekilde atom çekirdeğinden tutunda, takriben 100 milyon galaksi ve 40 milyar yıldız ihtiva eden Samanyolu galaksimize kadar birçok sırlarına ermediğimiz nice atomik olaylar dün olduğu gibi bugünde, gelecekte de nevrimizi döndürecek derecede varlıklarını devam ettirecek güçtedirler. Tabiî ki atom gerçeğini tam manasıyla akıl sır erdirmek mümkün değil, ama yine de aklımızın erebileceği ölçülerde sırlarına vakıf olmaya çalışmakta fayda vardır. Nitekim nice sırlarına eremediğimiz varlıkların yaratılış işaret levhalarını çözmeye çalıştığımızda bunlardan mesela her bir gezegenin hem kendi ekseni yörüngesinde, hem de güneş etrafında itme ve çekme kuvvet sistemleri sayesinde seyri âlem eylemekte olduklarının idrakine varabiliyoruz.  İdrak ettiklerimizden yaratılan her varlığın birde tam aksi istikamette misyon yüklendiğini düşündüğümüzde, mesela gezegenlerin başıboş bir şekilde seyir halinde olduklarını düşündüğümüzde kendi aralarında çekim kuvvetlerinin yerle yeksan olacağını, bunun neticesinde bir anda tüm kâinat dengelerinin sarsılıp büyük bir kıyametin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.   Her neyse biz yine de yaradılan varlığın yüklendiği misyonun aksi istikametinde değil de yaratılış fıtratı istikametinde düşündüğümüzde bizim için hiç şüphesiz ki kâinatta Yüce Yaradanımızla ünsiyet kurmamıza vesile olacak nice işaret taşlarının varlığını müşahede etmiş oluruz.  Nitekim sözü edilen kütle çekim kuvvetini ittiği varsayılan graviton denen sanal parçacıkların bize bir noktada ruhi varlığa benzer bir yapıyı hatırlatıp kâinatta tam anlamıyla kütlesiz taneciklerin de olabileceğini düşündürmektedir.  Cümleye dikkat edin ölçülebilir kütle demedik, kütlesiz tanecikler diyoruz, yani bir tür manevi bağlardan söz ediyoruz. Mesela Gönüller Sultanı Mevlana’mızın çekim merkezi bir çekirdekse, hiç kuşku yoktur ki onun etrafında dönen semazenlerde ötelere akıp giden yörüngeler demektir. Teşbihte hata olmasın, bu demektir ki atom çekirdeği mucizesi bir noktada bize Mevlana’yı hatırlatıyor, etrafında deveran olan elektronlar da dervişlerin Yüce Mevla’ya giden yolda semah halkasını hatırlatıyor. Dahası mürşidi kâmil bir yandan çekirdek görevi yaparken diğer yandan da etrafında elektron misali turlayıp dönen müritleri kendine cezb ederekten (çekerekten)  kurda kuşa yem olmamalarına vesile olmakta. Hakeza Hünkâr Hacı Bektaşi Velinin müritleriyle cem eylemesi de öyledir. 

       Peki ya dünyamız,  malum onun kendine has dönüş turlarının varlığı incelemeye değer bir bambaşka seyri âlem konusudur. Nitekim dünyamız batıdan doğuya saniyede 30 km. bir hızla güneş etrafında semazen misali pervane olup:

      -Birinci turunu “365 gün 6 saat 9 dakika 11 saniye”de tamamlamaktadır. Zira Allah Teâlâ bu hususta; “ Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların hepsi kendi yörüngesinde yüzmektedir” (Enbiya, 33) diye beyan buyurmakta da.

     -İkinci turu da malum kendi ekseni etrafında 24 saatlik semazenim dönüşümü tamamlamasıyla birlikte gece ve gündüzü oluşturduğu döngü hareketidir.

     -Üçüncü tur; 26 bin senede kutup yıldızıyla kesişen noktada sağlı sollu bir eğim sonucu yalpa yapıp ekseni doğrultusunda gerçekleştirdiği topaç döngüsüdür. Zira hızla dönen bir topaç asla şarampole yuvarlanmaz da.

      -Dördüncü tur; ayım çekim gücünün etkisiyle oluşturduğu salınım varı nutasyon hareketidir.

      -Beşinci tur; kendi ekseni üzerindeki 23 derece 27 dakikalık eğimiyle sürekli küçülme eğilimine doğru giden hareketidir. Ki; bu tip eksen dönüşü dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesinin raydan çıkmamasını sağlar.

     -Altıncı tur; güneşin etrafında çizdiği elips yörüngesinin zamanla daire şekline dönüştüreceği harekettir.

     -Yedinci tur; güneş sistemi içerisinde saniyede 20,  saatte 72 bin kilometrelik hızla Vega burcuna doğru yol aldığı rotadır.

      -Sekizinci turu ise tüm galaksilerle birlikte gerçekleştirdiği, aynı zamanda merkezkaç kuvvetiyle ortaya çıkan çekim kuvveti ve jiroskopik dengeye dayalı döngüdür.  Çekirdeğe yakın sıkı sıkıya bağlı elektronlar ile atom çekirdeğine zayıf olarak bağlı dış yörüngedeki Valens elektron sistemi sayesinde denge sağlanmaktadır. Zira jiroskopu veya merkezkaç kuvvetine dayalı denge sistemi diye tanımladığımız itme ve çekme kuvvetleri arasındaki bağlantıların bir anda ortadan kalktığını var saydığımızda bu durum kâinatın tarumar olması anlamına gelecektir. Demek oluyor ki hız artıkça zaman kısalmakta veya sıkışarak yavaşlayıp durma noktasına gelmekte. Böylece ayın dünyaya, dünyanın güneş üzerine hallaç pamuğu misali savrulmasına neden olacaktır. Hatta belki bu olay kâinatın Big-bang öncesi tek bir dev atom haline dönüşmesini beraberinde getirecektir. İşte kısaca bahsetmeye çalıştığımız birbirinden farklı bu muhteşem seyri âlemlik turlara ulaşabilmek her yiğidin harcı olmasa gerektir. Anlaşılan, Peygamberimiz (s.a.v) yaşadığı miraç mucizesiyle her ne kadar sema kapılarının açılabileceğini işaret etmişse de günümüz en modern hızlı uzay araçlar vasıtasıyla ancak Venüs'e 4,5 yılda, Jüpiter'e 76 yılda, Satürn'e 152 yılda, Plüton'a ise 700 senede varılabileceği hesaplanmıştır.  Kim bilir çoğumuz dünyamızdan 1 milyon 300 bin misli büyüklükteki güneş sisteminin tamamında seyri âlem yapmayı ne kadar çok hayal etmişizdir. Oysaki bu seyahati gerçekleştirmek bırakın bir insanın yaşayacağı kadar ki ömrünü, belki 15 insan ömrünün yaşayacağı kadarının da yetmeyeceği malum. İnsanoğlu şimdilik sadece ay’a çıkmayı başarabilmiştir. Şayet insanoğlu bir gün ışık hızıyla yol kat eden araçlar keşfederse hayaller biranda gerçeğe dönüşüp uzay yolculuğu an be an gerçekleşebilir de. Neden olmasın ki, ilim Allah’ın, yeter ki gayret edilsin, gerisi gelir elbet

       Aslında bütün kâinat bir çekirdek etrafında deveran olup kendi hal lisanı ile zikrederek akıp gidiyor ötelere. Sanki gizli bir el, ya da gizli bir orkestra şefinin elinde raks ederek hep birlikte seyri âleme doğru yol kat ediyoruz.  Allah-ü Teâlâ: “Göklerin ve yerin arasındakilerin ve güneşin doğduğu yerlerin Rabbin’den başka kim olabilir?” (Saffat, 5) diye beyan buyurmakta. Tabiî ki anlayana.

        Velhasıl-ı kelam; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda mealen; “Siz kıyameti kavramak için önce pusan ve akıp giden evrenlere bakın” buyuruyor çünkü.

          Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/atom-cekirdegi-mucizesi-5449-kose-yazisi

ÇİFT YARATILIŞ MUCİZESİ

                          ÇİFT YARATILIŞ MUCİZESİ

      SELİM GÜRBÜZER 

          Her şey zıddıyla bilinir sözü yaratılışın çiftler üzerine kurulduğunun bir göstergesidir zaten. Dahası on sekiz bin âlemde nice bilmediğimiz çiftler söz konusudur. Neyse ki kâinatta sayısını bilmediğimiz nice canlı cansız her bir çiftin manyetik etkileşimlerinden kopan gürültülerini kulağımızın belli bir frekans aralığına endekslenmiş olması hasebiyle pek işitmiyoruz. Bu yüzden bu gürültü kıyametinden uzak bir halde sonsuzluğun sahibi olan Yüce Allah'ın mükemmel sanatını seyre daldığımızdan dolayı ne kadar şükretsek azdır. Bakınız Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Mucizül Beyanda; ‘O Allah ki, her şeyden münezzehtir. Arzın bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha nice bilmediklerinizden bütün çiftleri yaratmıştır’ (Yasin suresi, 36) diye beyan buyurmakla çiftler gerçeğine işaret etmiştir.  

          Malumunuz 40 voltun altındaki akım hafif akımdır.  Bir insanın vücuduna 1 amper akım verildiğinde (1/4- 250 mA) sinir sisteminin hemen alarma geçeceği muhakkak. Zira sinir hücrelerinin dış yüzeyi pozitif ve iç yüzeyinin negatif elektron yüklü olması yönüyle de çift başlı yük teşkil ederler. Öyle ki sinir hücrelerinin bu çift başlı yüklü olması sayesinde bir bakıyorsun hücre içeresinde 60–70 mili volt elektrik akımla çok rahatlıkla iletişim sağlanabiliyor. Aslında vücudumuzun hemen her alanı elektrik kablo ağıyla donatılmıştır dersek yeridir. Zira vücudumuzun sarıp sarmalayan sinirlerimiz elektrik kablosunun misyonunu yüklenmiş bir halde görev ifa etmektelerdir.  Düşünebiliyor musunuz vücut içerisinde ister hücreler arasında ister dokular arasında ister organlar arasında isterse tüm vücudu kapsayacak bir iletişimde volt’un binde birine tekabül eden bir elektrik akımı sinir hücresinin eşik değerini aşan sinyaller karşısında gelen mesajının niteliğine göre ya  ‘evet’ kodunda ya da ‘hayır’  kodunda cevabi karşılığını bulabiliyor. Şayet sinir hücrelerinin herhangi bir mesajla uyarılma durumu söz konusu olmazsa ne evet ne de hayır kodunda refleks göstermeyip nötr halde kalacaktır. Ne zamanki sinir hücreleri stabil halden uyarılıp aktif hale geçer, işte o zaman sodyum iyonlarının hücre zarından iç kısma doğru adeta cepheden cepheye akın yaptıkları görülecektir. Böylece bu durumda uyarılan nokta negatifleşecektir. Bu bir anlamda iç ve dışın birbirine zıt pozisyonda iyonlaşmasıyla birlikte elektrik akımının meydana gelmesi hadisesidir Ve oluşan bu elektriklenme aynı zamanda elektrik akımının sinir hücresinin dendritinden aksona doğru akmasıyla birlikte tüm vücut hücrelerine sirayet edeceği anlamında bir akım hadisesidir. Örnek mi?  İşte yayılan elektrik akımının sinir hücrelerini hareket geçirmesiyle birlikte kasların kasılmasında ya da gevşemesinde etkin rol oynaması bunun en bariz örneğini teşkil eder. Kelimenin tam anlamıyla oluşan elektrik akımının kasların kasılmasında ya da gevşemesinde ön ayak olup harekete geçmede en etken unsur olduğu gibi her hal ve şartta tüm vücut için de harekete geçmede mesaj yüklü akım olur. Ta ki elektriklenmeyle oluşan mesaj yüklü uyarımlar sonlanana dek bu söz konusu gevşemeler ve kasılmalar devam eder de. Uyarım sonrası malum elektrik akımının yönü hem potasyum iyonlarının hücre içerisine alınmasının gerçekleşeceği yöne hem de sodyum iyonlarının dışarı tahliyesinin gerçekleşeceği yöne doğru kayacaktır. Yani başlangıçtaki konuma geçiş yapılır. Ancak bazı istisnai durumlar da vardır ki; mesaj yüklü uyarımlar sonlandığı halde vücut içerisinde her hangi bir organa ait hücre faaliyeti durdurulamayabiliyor. Olsun yine de hemen pes edilmeyip bu durumda o söz konusu hücrenin faaliyetine son verilerekten istirahate çektirilir. Öyle anlaşılıyor ki bir sinir teli eşik değer ve üzerindeki uyarılara ayan beyan bir şekilde tepki verir vermesine ama eşik değerin altındaki uyarılara hiç tepki verememe durumuyla karşı karşıya kalındığında ister istemez ‘olmak ya da olmamak’ denen ya hep ya hiç kanunlarına tabiilik denen bir durum vuku bulur.

          Malumunuz Newton’un ortaya koyduğu dinamik kanunu test ettiğimizde gerçekten de herhangi duran bir cisme kuvvet etki etmedikçe o cisim durağan halde kaldığını görebiliyoruz. Bu demektir ki bir cismin durağanlıktan harekete geçmesi için dışarıdan mutlaka bir kuvvet etki etmesi gerekir. Ancak şu da var ki, söz konusu olan cisim şayet hareket etmekte olan bir cisimse, yani hareket halinde üzerine uygulanan net kuvvet sıfır ise bu durumda o söz konusu cisim sabit hızla yoluna devam edecek demektir. Nitekim Fizik dersinde gördüğümüz Dinamik kanunu; aslında kâinatın yaratılışında bir takım cismi varlıkların ilahi kudretin  ‘ol’  emri doğrultusunda yüklendikleri kuvvet etkisiyle belli hızlarla yörüngelerinde hareket halinde olduklarının göstergesi bir kanun olduğu gibi aynı zamanda Yüce Allah’ın yarattığı madde ve cisimler üzerinde dinamik etkisini gösterende bir kanundur. Gerçekten de bu yaratılış dinamik kanunu sayesinde her hangi bir cisim üzerine uygulanan bir kuvvetle bir bakıyorsun eylemsizlik halden eylemli hale gelebiliyor. Keza bu kanun sayesinde bir cismin üzerine etki eden net kuvvet sıfır ise cisim duruyorsa durmaya, hareket ediyorsa sabit hızla yoluna devam edebiliyor. Değim yerindeyse hareket halinde bir cisim kendisinin can suyu olan elektrik yüklü parçacıklarıyla birlikte dinamizminden hiçbir şey kaybetmeksizin adeta ötelere doğru yol kat etmiş olur. Dolayısıyla siz siz olun en basit bir cismi içi boş cıscıbıl sanıp hafife almayın, işte görüyorsunuz seyir halinde durağan sandığınız bir cisim sıfır kuvvetle bile yerinde çivili kalmayıp, bilakis durağan kalmayı kendine zül addetmekte.

            Bilindiği üzere maddelerde çift kanununa tabidirler. Bu yüzden metalleri iletkenlik yönünden metal ve ametal diye tasnif edilirler. Metaller elektriği iletip ametaller ise iletmezler.  Ayrıca metaller arasındaki bir ya da daha çok atomu bir arada tutan üçüncü bir kuvvet bağı daha vardır ki,   hiç kuşkusuz o kuvvet bağı metalik bağdan başkası değildir elbet.  Kelimenin tam anlamıyla metalik bağ, kovalent bağ ve iyonik bağ ile birlikte üç güçlü etkileşimden biri olarak adından söz ettiren bir bağdır.  Dikkat edin metalleri tanımlarken özenle altını çizerekten atomları bir arada tutan metalik bağ ifadesiyle tanımlamaktayız,  yani ‘metalik bağ’  yerine ‘hücre bağı’ ifadesi şeklinde tanımlamadık. Niye derseniz, çünkü metalik bağ cansız âleme özgü kuvvet bir bağıdır,   sinir hücreleri hariç asla canlı âlem için metalik bağ söz konusu değildir. İşte metalik bağ bu ya, hele bilhassa pozitif yüklü atomlar arasında çekim kuvvetine yönelik etkin potansiyel bir güç olarak kendini gösterebiliyor. Zaten atomlar arasında hâlihazırda kimyasal bağlarla bağlı çekim kuvvetine yönelik ortada etkin bir güç olmalı ki elektrik yüklü atomları belli ölçüler çerçevesinde bir arada tutup kuvvet denge ayarı sağlanabilsin. Ki,  atomlar arasında denge ayarı rastgele ve gelişi güzel bir şekilde yaratılmış değil, tam aksine yaratılış kodları itibariyle aralarında ki mesafenin belli matematik ölçüler çerçevesinde milim sapmayacak şekilde güçlü kimyasal bağlarla ayarlanan bir denge ayarı söz konusudur.  

           Peki, her şey iyi hoşta metaller için geçerli olan bu denge ayarı canlı âlem için düşündüğümüzde ortaya ne gibi durum çıkar?   Bikere adı üzerinde canlı âlem,   dolayısıyla canlı âlemin cansız metaller gibi ne yüksek elektrik donanımı, ne ısı yayma ve iletkenlik özelliği, ne katyon oluşturma eğilimi, ne de oksijenle birleşerek oksitlenme özelliği söz konusudur. Kaldı ki canlı organizmalar sırf cansız metallerden oluşmuş olsaydı ne biyolojik doğumdan, ne biyolojik gelişimden, ne üremeden, ne biyolojik ihtiyarlıktan, ne de biyolojik sonlanma denen ölümden söz edebilirdik. Nitekim Biyolojinin dallarından hem bitki fizyolojisi,  hem hayvan anatomisi, hem de insan anatomisini incelediğimizde karşımıza çıkan cansız materyaller değil,  bilakis canlılığın en bariz temel taşı diyebileceğimiz hücre âlemi çıkar. Her neyse, ister canlı âlemden söz edelim, ister cansız âlemden hiç fark etmez. Nihayetinde her iki âlemde çiftler mucizesini ortaya koyuyor ya, bu yetmez mi? Nitekim bir biyolog canlı âlemini çiftler yönünden incelediğinde karşısına hep dişi ve erkek türleri çıktığını görür,  bir fizikçide mıknatısın manyetik kutuplarını kuvvet çizgileri bakımdan incelediğinde karşısında pozitif ve negatif çiftler gerçeğini görür. Hakeza bir elektronik mühendisi de elektriğin oluşumunu incelerken artı (+) ve eksi (-) kutuplu çiftleri gördüğü gibi bu çiftlerden iki zıt kutupların birbirini çektiğini aynı kutuplarınsa birbirini ittiğini görür. Yetmedi söz konusu elektron çiftlerin ya üçüncü kuvvet iyonik bağ oluşturdukların ya da dördüncü ve son kuvvet diyebileceğimiz kovalent birliktelikler oluşturduğunu görür. İcabında o elektronik mühendis elektronik dünyasına daha derinlemesine daldığında elektronlar arasında iyonik bağ oluşurken uzaktan etkiyen kuvvetler aracılığıyla elektronların yörüngesinden çıkıp transfer olduklarını,  kovalent bağ oluşumunda ise iyonik bağ oluşumundaki gibi olmasa da dışarıdan herhangi bir etkiye maruz kalmaksızın bulunduğu yörüngesinde elektron atomunu tutma becerisi sergileyebildiklerini gözlemleyebiliyor. Yani bu demektir ki, kovalent bağ sayesinde komşu atomlar arasında ikili ve üçlü çiftler halinde asal gaz karakterine dönüşerekten kararlı ortak bağ oluşabiliyor. İşte bu nedenledir ki Kimya hocalarımız okulda elementlerin periyodik tablodaki konumunu ve atomların dizilişini yapısal olarak formüle ederken şayet bir atom bir başka atomla çift elektronlu bir bağ kurmuşsa bir çizgi, üç elektron çiftiyle bağ kurmuşsa üç çizgi ile gösterirler. Bu arada ilginçtir atomlar kendi eşlerini seçme yönünden çokta maharet sahibidirler.  Ki,  bu durum kimya dilinde bir tür bağ enerjisi olarak tarif edilir. Kelimenin tam anlamıyla tabiatta birçok etkileşimde rol oynayan atomlar herhangi bir şekilde evrim geçirmeksizin ta yaratılışından bugüne yaratılış kanunlarının bir gereği olarak gâh bulunduğu elektro manyetik alanın etkisiyle, gâh yer çekim ivmesinin etkisiyle, gâh nükleer kuvvetlerin etkisiyle diyebileceğimiz üç tip kuvvet kanunun kontrolünde bağ oluşumlarını ve eşleşmelerini gerçekleştirmektedir. Hatta pek çok etkileşim hadisesinde mesela atmosferdeki pozitif veya negatif iyon yoğunlaşmaların insanlar üzerinde ki birtakım yansımalarının etkisinin olduğu da bilinen bir vakadır. Örnek mi? Atmosferde daha henüz şimşek çakmaksızın oluşan iyon yoğunluğunun had safhaya ulaşmasıyla birlikte baskın hale gelen pozitif yüklü iyonların insanlar üzerinde karamsar hava oluşturaraktan stres etki iz bırakması olumsuz yönden yansıması gösteren en bariz tipik örneğini teşkil eder. Hakeza şimşek çakmasının hemen ardından gelen yağan rahmet yağmurla birlikte ortamda oluşan negatif iyonların insanlar üzerindeki stresi alıp yerine relaks etki (rahatlama)  iz bırakması ise bunun olumlu yönden yansımasını gösteren en bariz tipik örneğini teşkil eder. İşte gerek pozitif iyon etkileşimler gerekse negatif iyon etkileşimlerin insanlar üzerinde bıraktığı iz yansımalarından da anlaşıldığı üzere yer ile gök arasındaki gerilim farkının doğurduğu iyon akışı öyle hafife alınıp göz ardı edilecek sıradan hadiseler gibi gözükmüyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) “Savurdukça savuranlara, yükü taşıyanlara (ardından bir yükü, ağırlığı yüklenenlere), kolaylıkla akıp gidenlere, işleri taksim edenlere and olsun ki size vaad edilen şey kesinlikle doğrudur ve son yargılama mutlaka gerçekleşecektir” (Zâriyât, 16) diye beyan buyurduğu ayette geçen  ‘yükü’ ibaresine örnek olarak:

       -Gerek güneşten salınan güneş rüzgârları denen elektrik yüklü parçacıklar örneğini,

       -Gerek yağmur yüklü bulutlar örneğini,

       -Gerek cisimlerin elektriklenme yükü örneklerini,

       -Gerekse gebe kalmış tüm yüklü canlı örneklerini verebiliriz pekâlâ. Ve verilen bu örneklerden de anlaşıldığı ayette geçen yükü veya yüklenenlere ibaresi evrende A’dan Z’ye başka daha nice yüklü olan canlı cansız her ne varlık varsa ona atfen yorumlanabilir nitelikte ayet kelamlarıdır bu.  Dikkat edin kesin bu manaya gelir demiyoruz, yorumlanabilir diyoruz.  Hem niye izahat muhtaç hususlar olarak yorumlanmasın ki. Baksanıza tabiatta cereyan eden pek çok hadiselerde aynı yükler birbirini niye iter, zıt yüklerse niye birbirini çeker gibi sualler için verilecek cevap olarak nasıl ki izaha muhtaçlık gerektiriyorsa yukarıda işaret edilen ayette geçen ‘yükü’ veya ‘yüklenenler’ ibaresinin de ne manaya geldiği de aynen izaha muhtaçlık gerektiren bir husustur.  Madem öyle,  herhangi bir merkez etrafında dönen bir cismin santrifüj kuvvetle uzaklaşmasını ya da zıt işaretli olanların birbirini çekmesini maddenin birer tipik özelliği diyerekten satıh üstü geçiştirivermeyelim. Hele ki bu tip konularda işin boyutunu sadece satıh üstü değerlendirmek yetmez illa ki işin manevi boyutunu ve ruhunu da ortaya koymak gerekir. Nitekim işin ilahi boyutuna baktığımızda besbelli ki elektrik yüklerin her biri emir almışlar emrin gereğini yapıyorlar. Zaten bu noktayı yakaladığımızda bize bu durumda   ‘amenna ve saddakna’ demek düşer.  

          Bilindiği üzere Vakum Fiziğinin kurucusu Otto Von Guericke, sürtünme etkisiyle ilk elektrik makineyi yapan bilim adamıdır. Dahası 1800 yılında ilk bataryayı keşfetmesiyle meşhur bilim adamıdır o.  İşte o keşfiyle birlikte o gün bugündür elektrik geriliminin adını kendi ismine münhasır volt demekteyiz. İyi ki de elektrik cihazını keşfedivermiş,  zira bu keşfiyle insanlığa ufuk açıp ileriki dönemlerde gâh aydınlık aracı, gâh ısınma aracı, gâh soğutma aracı,  gâh mekanik aracı gibi daha nice mühendislik zekâsı gerektiren bir dizi makinelerin keşfini beraberinde getirmiştir. Hatta gelinen noktada şimdi çok daha iyi anlıyoruz ki, elektronik cihazlara işlerlik kazandıran elektrik denen hadise aslında daha çok karşılıklı kuvvetlerin etkisiyle atomdan atoma kolayca elektronik yüklerin aktığı hadisenin ta kendisi bir kuvvet akımıdır. Malumunuz bu söz konusu akım halk dilinde ‘ceryan’ olarak dillendirilir. Ne diyelim,  halkta görüyor sizlerde görüyorsunuz ya, günümüz dünyasında artık elektrik denen hadise ekmek su gibi fabrika çarklarının dönmesinden tutunda evlerimizin ısınmasından aydınlanmasına ve daha pek çok alanda hayatımızın en temel ihtiyacı haline gelmiş durumdadır.  Yüce Rabbimiz Kur’an’da bakın bu hususta ne buyuruyor: “İkinizin de üzerine ateşten yalın bir alev ve (bakır gibi erimiş) kıpkızıl bir duman salıverilir de ne yapsanız kurtulamazsınız” (Rahman, 35).  İşte beyan buyrulan bu ayetin mana ve ruhuna baktığımızda tıpkı Zâriyât sûresinin 16. ayetinde geçen ‘yükü’ ibaresinde olduğu gibi bu ayette geçen “bakır” ibaresi de bizim için bir yandan elektriğe işaret bir ipucu delil olurken diğer yandan “kurtulamazsanız” ibaresiyle de elektrik çarpmasına işaret bir başka ipucu delil özelliği taşır.  Hatta Kur’an ayetlerinde geçen ‘dumansız alev’ ifadesi de bizim için  ‘elektrik’ denen hadiseye işaret eden bir ipucu delildir.  Hiç kuşkusuz işaret edilen delillerin nimet boyutu olduğu gibi felakete sebebiyet verecek boyutu da vardır. Nitekim bir yandan su gibi ekmek gibi hemen her alanda kullanacağımız çok büyük bir nimet olabileceği gibi öte yandan elektrik çarpmasına benzer bir takım istenmeyen hadiselerin vuku bulduğunda ise felakette olabiliyor.  İşte görüyorsunuz nimet ve felaket ikileminde olduğu gibi sosyal hayatta da yaşadığımız pek çok hadiseler dizisi çiftler üzerine cereyan etmekte. Dahası Yüce Allah’ın yarattığı canlı cansız her çift varlık bize aynı zamanda hayatın acısıyla tatlısıyla çift eksen üzerine seyredeceğini göstermekte.  Madem öyle, bu noktada Yunus’un deyişiyle “Kahrında hoş lütfunda hoş”  demek düşer bize. Hem nasıl Yunuscasına öyle demiş olmayalım ki, baksanıza ruh dünyamız bile çift başlı kuvvetlerin etkisi altındadır. Nitekim Mevlana Hz.leri bir sohbetlerinde insan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi olduğu, ikincinin ise meleki kuvvetler olduğunu beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Yine günümüz şairlerinden Necip Fazıl’ın Sakarya şiirinde ‘Oluklar çift, birinden nur akar diğerinden kir’ şeklinde dile getirdiği mısraların özünde de çift gerçeğine işaret vardır.

        Velhasıl-ı kelam,  yukarıda konumuzun başında Kur’an’da Yasin suresinin bir ayetinde zikrettiğimiz çiftler mucizesi, aynı zamanda günümüz dünyasında Nobel ödülü kazanan teorinin konusu da olmuş bir mucizedir.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/cift-yaratilis-mucizesi-5468-kose-yazisi

ÜÇ BOYUTUN DIŞINDA BOYUT VAR MI?

ÜÇ BOYUTUN DIŞINDA BOYUT VAR MI?

        SELİM GÜRBÜZER

          Üç boyutlu denen mekân tanımlaması aslında beşer boyutunda algılanan bir tanımlamadır. Değim yerindeyse beşer olarak tamamen algılarımızın bize kabul ettirdiği mekân boyutu algısıdır bu. Şayet işin aslı nedir ne değildir diye araştırıp hakikat penceresi boyutuyla bakmaya çalıştığımızda ulaşacağımız en nihai veri kâinatta sadece birkaç boyut değil çok boyutluluk üzerine kurulu hayat nizamının var olduğunu idrak etmek olacaktır. Açıkçası ilk peygamber ve aynı zamanda ilk insan Hz. Adem (a.s) ile birlikte yaratılış kodlarımızdaki görme aralığımız işin hakikat boyut kısmını görmemize mani frekans aralığında olduğu içindir çevremizde olan biten her şeyi ister istemez üç boyut penceresinden bakmak durumundayız.  Bu bir anlamda zahiren baktığımız her nesne aslında gözümüzün üç boyutlu olarak algıladığı görüntünün ta kendisi nesnel algıdır bu. Nitekim algıladığımız bu üç boyutlu nesnel görüntü fizikte ‘en, boy ve derinlik’ boyutu olarak karşılık bulur. Yok, eğer gözümüze görüntü olarak nesne değil de ışık çıkarsa, çıkan bu görüntü fizikte frekans ya da dalga boyu olarak karşılık bulur. Sonuçta ister nesnel boyuttan söz edelim ister güneşten gelen ışık demetleri arasında ki uzaklığı belirleyen ışık dalga boylarından söz edelim hiç fark etmez,  şu bir gerçek ki asıl bizim için acaba üç boyutun dışında, daha başka boyutlar var mı sorusuna verilecek cevap zihnimizi zonklayacak husus gibi gözüküyor. Hatta fizik ötesi boyut denen metafizik âlemde zihnimizi zonklayacak konulardan biridir. Şimdi gel de böylesi konular bizim zihnimizi zonklamasın, ne mümkün.  Öyle ya,  biz aciz kullar olarak herhangi bir nesnenin alan hesaplamasını yaparken bikere her şeyden önce üç boyutlu bakış açımızla gördüğümüz nesnenin ancak en, boy ve derinliğini ölçüp biçerekten konumunu belirleyebiliyoruz. Bu durumu rakamlarla ifade ettiğimizde çıplak gözle gördüğümüz tüm nesnel olayları yaratılış kodlarımızda var olan üç boyutlu pencereden bakaraktan milimetrenin binde birinin (1/1000 mm) onda dördü (0,4) dalga boyuna tekabül eden bant sınırları içerisinde zihnimizde canlandırıldığı şekliyle görüntüler ve öyle değerlendirdiğimizi idrak etmiş oluruz.  Fizikçiler ise malum kendi bilimsel ilgi alanları olmaları hasebiyle nesnel olaylara optik pencereden bakaraktan elektro manyetik spektrum dedikleri ve gelen radyasyonun dalga boylarına (frekanslar) göre ayrıldığı bantlardan istifade ederekten ölçümlerini yapıp grafiksel ya da pik şeklinde görüntülemeye çalışaraktan değerlendirmelerini yaparlar hep.

          Peki, acaba bizim dışımızdaki canlılarda görüntü algısı boyutu bire bir bizimki gibi aynı mıdır? Bu sorunun cevabını verebilmek için ilk evvela bu durumu ancak canlılar üzerinden örneklendirerekten açıklığa kavuşturabiliriz. Örnek mi? Mesela yılan ve kertenkele gibi canlılar etrafını derinlik boyutundan yoksun baktıklarından eşyayı algılamaları tıpkı ışığın fotoğraf karesine düşen görünümdekinin, yani film şeridine yansıyan görüntünün aynısı gibi görmeleri bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten.  Renk bakımdan durum tespiti yapmaya çalıştığımızda ise mesela binek atların yiyeceklerinin saman veya yeşil ot şeklinde otlamalarından olsa gerek yeşil ve sarı renkleri çok rahatlıkla ayırt edebildiklerini,  köpeklerinse tam aksine renk körü oldukları için renk ayrımı yapmadıkları tarzında daha pek çok örneklerle karşılaşmak pekâlâ mümkün.  Malumunuz köpeklerde yaratılışında renk algısı kodu yerine koku alma algısı kodlandığı içindir daha çok koku alma duyuları yoluyla yiyeceklerini ayırt etmekteler. Hatta Pavlov’un içgüdüyle acıkma arasında ilişkiyi ispatlamak adına köpekler üzerinde yaptığı zil sesiyle şartlandırma yöntemine benzer bir yöntemle köpeğin önüne bir takım müzik melodileri eşliğinde yemek verildiğinde de ağız salyasının akıttığı bilinen bir gerçekliktir.  Bu demektir ki köpek veya kedilerin renge karşı ayırt edici hiçbir şekilde seçicilikleri söz konusu olmazken zil sesinde olduğu gibi işin içine sadece kendi yaratılışlarındaki algılayacağı duyu kodları yönünde ancak pür dikkat kesilip ihtiyacı olan nesneye duyarlı olabiliyorlar.  Anlaşılan o ki,  Yüce Allah (c.c)  ihtiyacı olan canlıya renk ihsan ediyor. Mesela arılar diğer canlılar gibi iri gözlü olmamalarına rağmen bir bakıyorsun değişik renkte çiçekleri çok rahatlıkla ayırt edebildikleri gibi sarı iğnesiyle bir yandan nektar elde ederken icabında diğer yandan da beyaz renkle akasya çiçeğini de boş geçmeyebiliyor. Hakeza tavuklar ve maymunlarda yedi tayf rengi ayırt edebilecek donanımda hayvanlardır. Bu arada yine bir başka ilgimizi çekecek üstün donanıma haiz bir balık türü vardır ki, o balık türü bilhassa Güney Mexico ve Kuzey Amerika’daki nehirlerin çamurlu bölgelerinde  ‘Anablep’ diye adından söz ettiren balık türünden başkası değildir elbet. Hiç kuşkusuz onu diğer balık türlerinin yanında ayrıcalık kılan tarafı her iki gözünün alt ve üst extremitelerle donatılmış olmanın avantajıyla çok rahatlıkla hem suyun altını hem de üstünü kolaçan edecek şekilde gözetleyebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenledir ki kendisine ‘dörtgöz’ balık denip bu sayede hem dışarıda kendisini avlamak için pür dikkat kesilen kuşları izleyebiliyor hem de çok rahatlıkla suyun altındaki gıdasını aramaya da koyulabiliyor. Tabii tüm maharetleri bunlarla sınırlı değil,  dahası var; mesela dışarıda uçan bir böcek varsa kapana düşürüp avlayabiliyor da. Hani üstün yetenekli kişiler için on parmağında on marifet var denilir ya hep, aynen öylede bu balık türü hakkında da bir çift gözünde dört boyutlu optik marifet var dersek yeridir.  Hakeza bize yine bir başka ilginç gelecek balık türleri de vardır ki,  mesela bu tür balıkların kırmızı ve yeşil arası renkleri çok rahatlıkla ayırt ediyor olmalarıdır.  İşte tüm bu verdiğimiz örneklerden anlaşılan o ki,  renk algısı da aslında dalga boyu ölçeğinde bir çeşit boyut tonlamadır. Derken böylesi bir boyut ortamında her tondan renk tonlamaları değiştikçe dalga boylarının da değişebileceğini idrak etmiş oluruz.

        Tabiî ki her mekânın boyut farklığının yanı sıra canlı cansız her obje arasında boyut farklarının belli bir hesaba göre ayarlandığı muhakkak. Bu yüzden fiziki boyutu tespit için fizik bilimi doğuvermiştir. Birde fizik ötesi âlem vardır ki; o da malum fizikçilerin ölçemeyeceği beşer ufkun ötesinde bir boyuttur. Yani bu demektir ki bizim boyutumuz dışındaki canlı ve cansız varlıklarla birlikte paylaştığımız mekânları ancak üç boyutlu bir bakış açısıyla hem hal olmamıza ve görüntü almamıza izin veriyor. Belli ki bu üç boyutu aşacak hamle ancak ve ancak takva sahibi Allah dostlarına nasip olacak bir durumdur.  Örnek mi?  İşte Miraç olayı bizatihi fizik ötesi âlemin bir başka boyutta olduğunun idrak edilmesine ziyadesiyle yetecek derecede mucizevi örnek bir delildir.  Ancak ne var ki insanoğlu hep gördüğüne inanmak ister ya,  maalesef mucizevi örneklere inanmayanlarda olabiliyor, oysaki çıplak gözle görme olayı dış göz boyutudur.

            Evet, dış göz ancak ve ancak üç boyutu algılayabiliyor. İç göz bir başkadır elbet, ilim irfan ve feraset gerektirir.  İç göz melekemizi çalıştırmadığımız içindir ötelerden bihaberiz.  Tabii bihaber kalışımız gökle yer arasında nice bilmediğimiz canlı cansız varlıkların yok olduğu anlamına gelmez, tam aksine iç içeyiz de. Demek oluyor ki görememenin asla cismin küçük boyutta oluşu veya gök kubbeye uzanan devasa boyutta oluşuyla hiçte ilgisi yoktur diyebiliriz.  Kaldı ki mikro âlemi çıplak gözle göremesek de mikroskop ve spektrofotometre gibi aletlerle pek çok şeyi görebiliyoruz.  Mesela spektrofotometre ile daha çok metrenin milyonda biri ya da milimetrenin binde biri olarak tarif edilen mikron ölçekli dalga boylarında ki maddelerin varlıklarını pekâlâ gözlemleyebiliyoruz.  Hakeza çıplak gözle göremediğimiz bakterileri de çok rahatlıkla mikroskopta pekâlâ görebiliyoruz. Anlaşılan o ki çıplak gözle göremeyişimiz boyut farklılığı ile ilgili bir durumdur. Kelimenin tam anlamıyla bizim algılayabileceğimiz alanların dışında her ne boyutta canlı cansız varlık varsa biliniz ki aramızda olan dalga boyu farklılıklarından dolayı onları göremiyoruzdur.

       Malumunuz melekler çok hızlı hareket eden varlıklar olması hasebiyle beşer boyutundan bakıldığında bize görünmez olmaları son derece gayet tabii bir durumdur.  Nasıl ki laboratuvarda çalışanlar içerlerinde belirli miktarlarda solüsyon bulunan ependorf tüplerini santrifüj godelerine yerleştirdiklerinde örneğin santrifüje 14.000 rpm de start verildiğinde bir süre sonra godelerle birlikte ependorf tüplerini döner halde göremiyorlarsa aynen öyle de arzla sema arasında hızlarına vakıf olamadığımız daha nice canlı cansız her ne varsa onları göremiyor olmamız elbette ki onların yok olduğu anlamına gelmez.  Ki,  bizim beşer olarak bu dünyada 400 ila 700 nanometre aralıkları dışında göremeyeceğimiz nice meleğimsi varlıkların yanı sıra göz retinamızın hassas sinir hücrelerince bile algılanamayacak derecede farklı dalga boylarda dizilen binlerce radyo televizyon dalgaları, radar ışınları, röntgen, gamma ve kozmik ışınların varlığı söz konusudur. Besbelli ki gözümüz ancak 0,4 - 0,7 mikron aralığındaki ışıklara duyarlılık gösterebiliyor.  Hiç şüphe yoktur ki, mutlak manada kanun koyucu olan sadece Allah’tır,  dolayısıyla nice sırlarına erişemediğimiz enerji türünden ışınlar bize aynı zamanda kuantum fizik kanununun varlığını da ortaya koyar. Hakeza renklerde belli kanunlara tabii olarak var olduklarını gösterir. Nasıl mı? Mesela güneşten gelen ışık ilk etapta bize beyaz ışıkmış gibisine algılarız.  Oysaki beyaz ışığı renk analizini tabii tuttuğumuz da çoklu renk ışık karışımından ibaret olduğu görülecektir. Nitekim görünür ışığı cam prizmadan geçirdiğimizde gök kuşağında olduğu gibi yedi tayf renklere ayrıldığını görmek pekâlâ mümkün. Şayet bilim dünyası renk analizlerinden elde ettikleri verileri önümüze koymasaydılar ışık deyince sadece beyaz renk skalası olarak algılayacaktık. Neyse ki önümüze koydukları bilimsel renk analizi verileri sayesinde en kısa dalga boyun mor, en uzun dalga boyunun ise kırmızı rengin olduğunu fark ediverdik.

         Allah-u Teâlâ Kur’an’da  “O semaların, arzın ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Ve O doğuların Rabbi’dir” (Saffât sûresi (37) 5.ayet)  diye beyan buyurduğu ayet-i kerime de ifade edilen ‘doğuların’ ibaresi güneşe kıyasla bildik istikamet manasına bir boyut ibaresidir.  İşte bu ayet-i kerimede geçen doğular ibaresinden hareketle istikamet ya da boyutların varlığına işaret edilen bu husus ister istemez insan zihninde üç boyutun dışında dört, beş, altı diyebileceğimiz daha pek çok boyutların olabileceğini de akıllara düşürüyor elbet. Derken bu noktada boyut arayışı içerisine girildiğinde mesela dördüncü boyutun ‘Zaman’  boyutu olabileceğini idrak etmiş oluruz. Kaldı ki zaman boyutu da bildik saat dilimiyle sınırlı bir boyut değil,  o da tıpkı üç boyut gibi kendi nevi şahsına münhasır diyebileceğimiz bir başka boyut algısıdır. Şöyle ki; kendimizi şu an öğrenci olduğumuzu varsayalım. Hiç kuşkusuz birinci derste çalan zil sesi bize teneffüsü hatırlatacaktır.  İkinci derse girdiğimizde ise çalacak olan zil sesi de bize bir önceki çalınan zile kıyasla ikinci teneffüs dememiz gerektiğini hatırlatır. Böylece bu hatırlatmalar eşliğinde birinci zil sesiyle ikinci zil sesi arasında geçen süreci bir başka boyutta zihnimizde ‘zaman’ algısı olarak addetmiş oluruz.  Öyle ki ikinci zil sesini duyduğumuz andan itibaren birinci zil sesi artık bizim zihnimizde hayalen yaşanmış bir mazi zaman dilimi olur. Derken hayalen hafızada kayıtlı tuttuğumuzla şuan ki yaşanmakta olanı kıyaslayıp kendi zaman algımızı oluşturmuş oluruz. Şayet böylesi bir kıyaslama yapmasak biliniz ki ‘zaman’ kavramından bihaber olacaktık. Zaten beynimiz duyular vasıtasıyla alınan verileri kıyas yaparaktan bir sonuca varır ki, bu noktada tek karar mercii kendi zihinsel bellek yetimizdir. Nitekim zihin dünyamız duyu ve duyu organlarımız vasıtasıyla kendi dağarcığına intikal eden her türlü veriyi harmanlamakla yetinmeyip tüm yaşanmışlıkları,   tüm tecrübi kazanımları, tüm öğrenilenleri ve geçmişteki tüm bağlantılarıyla birlikte anlama,   anlamlandırma ve hıfz etme yetisi olarak da karşımıza çıkar.  Dahası zihin dünyamız beynimizin hem alfabesi hem de veri işleme merkezinin ta kendisi kütüphanemizdir. Değim yerindeyse beyin ve zihin ikilisi etle tırnak misali birbirinden ayrılmayacak derecede iç ve dış gibidirler. Biri somut diğeri soyuttur. Beyin organ olması hasebiyle mekânsal fonksiyon icra eder.  Zihin kodlarımız ise meleke olması hasebiyle fonksiyonunu ancak işlevselliği ile varlığını fark ettirir. Birbirinden farklı fonksiyon icra ettikleri şundan besbellidir ki,  örneğin beyin şöminede yanan bir aleve elimizi dokundurmamak gerektiğini bilmez, sadece iletişimde aracılık rolü üstlenir, malum dokunmamak gerektiğine karar veren tek mercii zihin dünyamızdır. Dolayısıyla zihin deyip geçmemeli. Öyle ya, şayet bir bilgisayar işletim sistemi tüm donanımlara sahip programlarla yüklü değilse mekanik kısım çelikten de donatılmış olsa tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Nasıl ki bilgisayarın hafıza kartı deyince akla  ‘harddisk’  geliyorsa aynen öyle de beyin deyince de akla hiç kuşkusuz zihin melekesi gelir. Zira zihin melekesinden yoksun bir beynin daha henüz programı yüklenmemiş bilgisayar harddiskten ya da kurumuş meşe ağaçtan hiçbir farkı yoktur dersek yeridir. Dahası beyin hakkında bünyesinde zihin melekelerini barındıran bir ünitesidir dersek de maksadımızı aşmış sayılmayız. Çünkü böylesi biyolojik donanımlı ünite içerisine şayet zihin kodları kodlanmamışsa beyin ne herhangi bir nesneyi algılayabilir ne de akl edebilir.  İyi ki de Yüce Allah (c.c) beynimize zihin kodlarını kodlanmışta bu sayede çevremizde olan biteni çok rahatlıkla yorumlayabiliyoruz. Yetmedi dünden bugüne bugünden yarına gelecek kurgusu planlaması bile yapabiliyoruz. Böylece ‘dün-bugün-yarın’ üçlü sacayağı ekseninde düşünebilme yeteneğimizle ‘zaman’ kavramının şuuruna ermiş oluruz.  Düşünsenize zihin dünyamızda hafıza kartlarımız olmasa kim bilir halimiz nice olurdu. Aslında ne olacağını az buçuk tahmin edebiliyoruz, o da malum yaşadığımız hayatın öncesini ve sonrasını kıyas edemeyeceğimizden dolayıdır ki hayatı sırf anlık geçişlerden ibaret olarak algılayacaktık.  Nitekim bir insanın yaşı sorulduğunda yaşının kaç olduğu konusunda vereceği cevap o an yaşadığı yılın anlık zaman dilimine göre verilen cevap olmayıp tam aksine doğum tarihinden itibaren tükettiği tüm ömür basamaklarıyla ilgili beyin dağarcığına işlenmiş kronolojik yaş takvimi birikimi doğrultusunda bir cevap olacaktır. Malumunuz geçmişten bugüne zihnimizde canlı tutmaya çalıştığımız tüm hatıralarımız bizim için yaşadıklarımızın dokümantasyonu olurken akılda tutmaya çalıştığımız tüm öğreti cinsten hadiselerde bizim için bilgi deposu diyebileceğimiz hafıza kartımız veya bellek kartımız olur. Yine bir başka meselede malumunuz beynimizi belli bir tertip üzerine alıştırdığımız için yaşanan olayları sürekli ileriye doğru aktığı şeklinde algılarız. Acaba gerçekten zaman ileri akıyor mu, yoksa öyle düşünmeye alıştığımızı için mi beynimiz öyle algılamak ta?  Belli ki bu tür sorulara cevap vermek hiçte kolay gibi gözükmüyor. Çünkü zamanın nasıl aktığı konusu bizi aşan bir husus. Şimdilik zaman için daima mekânlarla beraber ötelere ahes aheste uçup giden izafi bir boyut demek düşer bize.

        Velhasıl-ı kelam; zaman ötelere kanatlanıp an be an saniye şaşmaksızın tüm cümle âlemi selamlayıp yorulmadan akıp gitse de bir gün gelecek o da bütün boyutlar gibi yutulup fani olmaya mahkûm kalacaktır. Ve bu hakikat ‘zaman’ boyutu içinde kaçınılmaz alın yazısıdır.  O halde tüm boyutlara zeval gelene kadar yolun açık olsun demekten başka daha ne diyebiliriz ki.

             Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/uc-boyutun-disinda-boyut-var-mi-5488-kose-yazisi

ASLİ VATAN CENNET YURDU

ASLİ VATAN CENNET YURDU

         SELİM GÜRBÜZER

        Ukrayna asıllı Amerikalı fizikçi ve kozmolog George Gamow bakın ne diyor:  “Hayat denilen olgunun aslında termodinamik kanunlarına aykırı olduğunu, buna rağmen yine de canlılık olabiliyor. Normalde Termodinamik kanunların gereği canlılığın olmaması gerekirdi.  Belli ki araya giren bir takım etken faktörler nedeniyle canlılık bir realite olarak karşımızda durmaktadır.  Ve bu ileri sürdüğü tezi az ötede masanın üzerinde duran bir bardak suyla örneklendirerekten bilim dünyasına sunmayı ihmal etmez de. Tabii bilim dünyasına gösterilen bu örnek sunumda bizim için asıl ders çıkarmamız gereken husus zaten doğup büyüdüğümüz bize ait olan topraklarda suya bakışımızın  ‘ab-ı hayat’ bir bakış olmasıdır.  Şayet suya bakışımız ab-ı hayat bir bakış açısından değil de kimyasal bileşik yönden bakacak olursak su moleküllerinin tıpkı diğer moleküller gibi hareket halinde olduğunu gözlemlemiş oluruz. Ancak bu hareketlilik asla gelişi güzel bir hareketlilik değildir, her şeyde olduğu gibi ab-ı hayat suyun akışı içinde ilk yaratılışında belli kanunlar belli ölçüler tayin edilmiştir. Öyle ya,  hareket halindeki su moleküllerinin ezelde kendisine tanınmış belli ölçülerin dışında normal yatağında akmayıp da devamlı olarak yokuş yukarıya doğru akmış olsaydı tüm insanlığın bir dizi felaketlerle karşılaşacağı muhakkaktı. Bir an yatağında akan suyun sakin halden yüksek basınç kuvvetiyle hortum misali yokuş yukarılara doğru yükseldiğini düşünün,  bu durumda ya tıpkı bulutlardan yerle gök arasına kadar uzanan büyük yıkıcı güce sahip hortum felaketi yaşardık ya da Tsunami dalgasına benzer bir tufan hadisesiyle karşı karşıya kalırdık. Malum dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman televizyon haberlerinden izlediğimiz felaket haberleriyle gelecekte bir takım fiziki olayların dalga dalga büyüyeceğini ve büyük bir tufanın kopmasının an meselesi olduğunu şimdiden görebiliyoruz.  Gelecekle ilgili öngörülerimiz bize öyle gösteriyor ki küresel çapta her an volkan misali patlamaya hazır düzensiz molekülerin içten içe hareketiyle birlikte büyük bir kıyamet patlaması yaşanacaktır.  

             Evet,  zaman zaman karşı karıya kaldığımız istisnai kabilden olağan üstü felaketler hariç şimdiye kadar dünya ölçeğinde küresel çapta hemen her gün geceli gündüzlü bir dizi felaketler zinciriyle karşılaşmıyorsak bunun sebebi ta evrenin yaratılışında orijinal kanunlarla işleyen kurulu nizamının Yüce Allah’ın  “Ol” emri doğrultusunda bugüne dek vazifesini yerine getiriyor olmasındandır. Ta ki bu durum Yüce Allah’ın “Yok” emri fermanı gelene dek kurulu nizam devam edecekte.  Hiç kuşkusuz dünya fani, baki olan sadece Allah’tır.  Hatta her daim ab-ı hayat gözüyle baktığımız suyun da vakti saati geldiğinde şimdiye kadar ki vazifesinin dışında bir bakmışsın dünyadaki tüm kıtaları yutacak şekilde karşımıza Tsunami felaketi olarak her an çıkması pekâlâ mümkün diyebiliriz. Baksanıza küresel ısınmayla birlikte kutuplardaki buzulların hızla erimeye yüz tutmuş olması daha şimdiden bizi bekleyen büyük kıyametin kopacağına dair alarm zilinin çalacağının işaretini vermekte. Zaten bilim adamlarının adına ‘kıyamet günü buzulu’ dedikleri bu türden alarm veren buz erimelerinin ve buz kaymalarının dünyanın gidişatının ileriki evrelerinde domino etkisi yaparaktan Antarktika’daki diğer buzulları da ardından sürükleyecek küresel çapta büyük bir felaketin yaşanacağına kesin gözüyle bakılmakta bile. Ki, küresel boyutta buzulların sürükleyeceği böylesi bir felaket tabloyla karşılaşmak kıyametin kopuşu demek olacaktır.  Malum,  kıyamet koptuğunda fani olan hiçbir şey aslını koruyamayıp ahirette ebediyete mal olacak yeni bir format âlemle yüzleşmiş olacağız. Nitekim kıyametin kopuşuyla birlikte ab-ı hayat suyun dünya tarlasındaki akış konumu bu kez format değiştirip ahiret tarlasındaki akacak olan yatağı doğrultusunda bir formatta ivme kazanacaktır. Bir başka ifadeyle ahiret tarlası cennet ve cehennemin yer aldığı bambaşka formatta ebedi bir âlemdir. Şu an yaşadığımız dünya tarlasından çok farklıdır.  Nasıl mı?  Bilindiği üzere zaman,  ağırlık,  çekim kuvveti gibi pek çok fiziki kanunlar dünya için geçerli kanunlardır,  bu tür dünya formatında ki kanunlar Cennette yok hükmündedir. Dolayısıyla cennette enerjiye de ihtiyaç kalınmayacaktır. Dünya hayatımızda malum yer çekim kanunlarına tabii olmamız hasebiyle kendi kendimize gerçekleştirdiğimiz pek çok eylemlerimiz için mutlaka enerji sarf etmemizi gerektirir, bu kaçınılmazdır.  Bu arada unutmayalım ki, kütle çekim ivmesi sadece dünya sathında konumlanmış cisimlere has bir özellik değildir, gök cisimleri de buna dâhildir. Nitekim zaman zaman gök cisimlerinin yörüngesinde ve yüzeyinde ki cisimlerin gerek güneşin çekim ivmesinin etkisiyle gerekse gezegenler arası çekim etkisiyle tıpkı meteor taşları türünden düşmelere yol açabiliyor.  Ancak buradan şu anlaşılmasın çekim kuvveti sadece düşmek için vardır diye,  hiç kuşkusuz çekim kuvveti daha çok tüm gök cisimlerini dengede tutmak için vardır.   Örnek mi?  İşte kütle çekim kanununu güneşin çekim gücüne bağlı olarak dünyada deniz kabarmalarına yol açan gel git hadiseleriyle gözlemleyebildiğimiz gibi atmosferdeki hava akımını yeryüzüne bağlama cihetiyle de ivme kazandığında dünya atmosferini oluşturan gazların bulundukları konumdan öyle kolay kolay uzaya firar edemediklerini de gözlemleyebilmekteyiz. Anlaşılan o ki,  kütle çekim kuvvet kanunu hem dünyamızı hem de uzayda serbest halde dolaşan atomları denge de tutup ivme kazandırmak için vardır. Derken Yüce Allah’ın halk ettiği çekim kanununu sayesinde uzayda konumlanan atomlar bir anda kozmik bulutların oluşumuyla birlikte yoğunlaşıp yıldız kümelerini meydana getirmek gibi bir misyon yüklenmiş olurlar da.  Öyle anlaşılıyor ki, dünyamız kendine özgü yarıçapı ve kendine özgü kütle yapısıyla sanki kurulu saat misali hiç dur durak bilmeksizin yer çekim kuvvetinin etki gücü eşliğinde atmosfere göbekten bağlı konumlanmış durumdadır. İyi ki de göbekten bağlı konumdayız, baksanıza yerle gök arasında çekim kanunun etkisi sayesinde:

       -Bir bakıyorsun soluduğumuz havanın dünya sathında dolaşıma girmesiyle birlikte nefes almamız sağlanmakta,

       -Bir bakıyorsun atmosferde şimşek çakması eşliğinde yağacak olan yağmurun yer çekim kuvvetinin etkisiyle adeta bulutlardan paraşütle atlarcasına dünya sathına güvenli bir şekilde çizil çizil inişi sağlandığı gibi bizde bu arada beşer olarak yağan yağmurun rahmet ve bereketinden de istifade etmiş oluruz,  

       - Bir bakıyorsun yer çekimi kanunu sayesinde dünyada ayağımız yerden kesilmediği gibi bu arada dünyanın dış kabuğundan sağ sola savrulup fırlamaktan kurtulmuş oluruz da. 

          İşte yukarıda madde madde sıraladığımız içimizi ferahlatacak bu söz konusu kurtuluş reçetelerin hepsi bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.  Ama asıl bunlardan daha öte bizim için asl olan ebediyete mal olacak kurtuluş reçeteleri çok mühimdir. Bunun için de mutlaka cennet yurdunun kapısından içeri girebilmemizi sağlayacak kurtuluş reçetelerini uygulamaya ihtiyaç vardır.  Düşünsenize kâinatın yaratılışından bugüne geldiğimiz noktada halen başımıza gök kubbeden taş yağmıyorsa evrenin yaratılışında kodlanmış çekim gücü kanunlarının milim sapmaksızın işliyor olması sayesindedir. Ancak şu da var ki evren kanunlarının da ömrü bir yere kadardır. Bu demektir ki dünyanın yaratılışından beri kodlanmış mevcut fiziki kanunlar bizi bir takım felaketlerden ancak bir yere kadar koruyabiliyor.  İşte bir yere kadar denilen o nokta hiç şüphe yoktur ki büyük kıyamet denen hadiseyle nihayet bulacaktır. Ki o gün geldiğinde dünya için geçerlilik arz eden kanunlarında miadı dolacağından değil tüm insanlığı korumak kendini bile korumaktan aciz kalacaktır. Dahası gerek dünya için geçerlilik arz eden kanunların son bulmasıyla gerekse dünyada yer çekim kanunlarına bağlı olarak üzerimize ağırlık oluşturan birtakım eylemlerimizin bedenimizde yol açtığı yıpranmışlığın getirdiği ihtiyarlık ve ardından gelen ölümle birlikte ahiret kanunlarıyla buluşmamıza kapı aralanmış olacaktır. Derken eninde sonunda dönüp dolaşacağımız mekân, yani en son konaklayacağımız ebedi durağımız ya cennet yurdu olacaktır ya da cehennem. Hiç şüphe yoktur ki ebedi yurdun kapısından içeri girdiğimiz de burada dünyadaki gibi yer çekim kanunlarının bir hükmü olmayacağından artık tüm ağırlıkların üzerimizden kalkıp yerini ya cennet yurdunda uçmaya ya da cehennem yurdunda yanmaya bırakacaktır.

           Şayet ağırlıkların üzerimizden kalkması nasıl bir şeydir diye merak edip bunu araştırmaya koyulduğumuzda bunu dünya için geçerli olan kanunlar üzerinden bile örneklendirmemiz pekâlâ mümkün. Şöyle ki hemen hepimiz Arşimed kanunuyla adından sıkça söz ettiren Arşimed hikâyesini duymuşuzdur elbet. Malum bu hikâye devrin Kralının kuyumcudan aldığı tacın saf altından mı, yoksa gümüş bakır karışımından mı hazırlandığı kuşkusu üzerine başlar. Kral bunun üzerine dönemin süper zekâsı diyebileceğimiz şu hepimizin bildiği meşhur Arşimet’i sarayına çağıraraktan kafasına takılan kuşkuların giderilmesini talep eder.  Derken Arşimet günlerden bir gün yıkanmak için girdiği banyoda bir yandan Kralın kuşkularını giderecek suallerin cevabını düşünürken diğer yandan da küvete su doldurmakla zihnen meşgul oluyordu.  Hatta öyle o kadar zihni meşguldü ki neyse ki küvette ki su taşmadan son anda musluğu kapatması gerektiğini akl edebilmişti. Sıra yıkanmaya gelmişti ki,  küvete girer girmez birde ne görsün taşan suyun hacmi, küvette suyun içinde duran vücudunun hacmine eşit hacimde taşmış durumda.  Böylelikle taç gibi katı maddelerin hacminin bu metotla çok rahatlıkla ölçülebileceğini fark ediverdi. Öyle ya, şayet taç ağzına kadar suyla dolu bir kabın içine daldırılırsa su taşacaktır, dolayısıyla taşan suyun hacmi ölçüldüğünde ister istemez tacın hacmi de kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır. Derken kuyumcu huzura çağrılır, eski saf altından yapılı taçla yeni tacın mukayesesi için her iki tacı da eşit hacimde ayrı ayrı ağzına kadar su dolu kapların içine daldırıldığın da yeni tacın daha çok su taşırdığı görülür. Malum kuyumcular saf altını 24 ayar olarak adlandırırlar hep, şayet bir altın 14 ayar ise biliniz ki o 14 ayar altının içinde %58 altın, bakır veya başka metallerle karışım halde desteklenmiş bir altındır.  Her neyse   günün sonunda Arşimet’in ‘buldum,  buldum..’ diyerekten  sevinç naraları eşliğinde yarı çıplak bir vaziyette dışarı fırlatan   bu  öykünün  arka planında   yatan  hakikati şöyle enine boyuna bizim  zaviyemizden baktığımızda Yüce Allah’ın ezelde yarattığı suyun kaldırma kuvveti kanununu bulmanın sevinç çığlığının dışa taşması hadisesi  olarak yorumlamamız icab eder.  Arşimet açısından meseleye baktığımızda ise Kralın kafasına takılan suallerin cevabını bulmanın iç dünyasında dalgalanmanın verdiği heyecanla “buldum buldum”  dediği zaten tabiatta var olan kanununu açığa çıkarmanın ta kendisi bir çığlıktır bu. Tabii etraftan onun bu halde görenler hakkında delirmiş deseler de çokta önemi yok nihayetinde böylesi bir kanunu bulmak adına deli yaftası yemeye değer de. Kaldı ki Arşimet bu kanunu bulmakla Yüce Allah’a inananlar üzerinde yeni bir ruh iklimi,  yeni bir heyecan dalgası oluşturmasına vesile olur.  Nitekim bulduğu kanunun inananlar üzerinde ki zahiri etkisi sefasını ve cefasını çektikleri şu fani dünyanın sırtlarına bindiği yük ağırlığından bir an evvel kurtulma arzusunun yanı sıra birde öteki âleme yol alırken ruh dünyalarında kuş tüyünden hafif altından ırmaklar akan Cennet yurdunun  ‘Kevser’ havzasında doyasıya su içme iştiyak etki oluşturmasıdır.  

          Arşimet prensiplerinden de öyle anlaşılıyor ki, su kendi yoğunluğundan bile az yoğunluğu sahip olan cisimleri yüzeyine kaldırma kuvvetiyle itebiliyor. İşte yoğunluk farklılıklarından ortaya çıkan kaldırma kuvveti etkisiyle su üzerinde yüzen cisimler tıpkı tahta parçalarında olduğu gibi itme kuvveti sayesinde yüzer hale gelebiliyorlar.  Peki, tüm bunlar iyi hoşta,    suyun kaldırma kuvveti olur da havanında kaldırma kuvveti olmaz mı? Elbette ki olur. Hem nasıl ki suyun kaldırma kuvveti denen bir kanun var mıdır sorusuna Arşimet’in yıkanmak için girdiği küvet hadisesiyle böylesi bir kuvvet kanunun varlığının cevabı karşılık bulduysa aynen öyle de Otto von Gueric’te baroskop denen aletle de havanın kaldırma kuvveti var mıdır sorusunun varlığının cevabı da kendiliğinden karşılık bulmuş oldu.  Her neyse sonuçta gerek Arşimed, gerekse Otto von Gueric’in keşfettiği kaldırma kuvvet kanunlarının zihnimizde ufuk açtığı şundan besbellidir ki hem cennet yurdumuzda altından akan ırmaklarda tıpkı bir balığın yüzmesi şeklinde su üzerinde hafif kalacağımızı söz eder hale gelmiş durumdayız,  hem de bir kuş misali uçacağımızdan. Hele mademki tabiat kanunları da icabında öteki âlem için bir ipucu delil, bir işaret veri olabiliyor, o halde ne duruyoruz inananlar için hazırlanmış kuş tüyü misali hafif mi hafif,   narin mi narin altından yumuşakça akan ırmakların aktığı böylesi mükemmel hat üzere kurulu asli cennet vatandan niye söz etmeyelim ki.  Bakınız Kur’an da; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15)  ayet mealinde geçen ‘Sidretül münteha’ ifadesiyle yaratılış ve mekânlar arasındaki sınıra işaret buyurularaktan inananlar için o hatta konumlandırılmış asli cennetin varlığı müjdelenmekte bile.  Hakeza Miraç mucizesi de inananlar için zaman ve mekânı aşacak boyutta müjde bir yolculuk hattıdır. Nitekim Peygamberimiz  (s.a.v) Mirac’a yolculuk yaparken Sidretü'l Münteha’ya geldiğinde melek; ‘Ben ancak buraya kadar gelebilirim, bundan ötesine taşamam’ diyerek Allah’ın izniyle Peygamberimiz (s.a.v)’e mekân ve zamanın ötesine geçme imkânı tanınmıştır. Yani bu demektir ki Allah Resulü maddi hat sınırının ötesine ancak Yüce Rabbimizin izniyle geçip Mirac Mucizesi gerçekleşebilmiştir. Hatta Allah Resulü (s.a.v) bu yolculukta Kevser havuzundan şöyle söz eder de:

        -“Ben Cennet’te yürürken önüme nehir çıktı. Onun iki kenarı da inci kubbelerinden ibaretti. Meleğe dedim ki; “Bu nedir?” Melek: “İşte bu, Allah’ın sana verdiği Kevser’dir.” Dedi. Sonra melek elini nehrin toprağına uzatıp ondan misk çıkardı. Ardından ben, Sidretül Müntehaya yükseltildim. Orada büyük bir nur gördüm” (Bkz. Tirmizi). 

         Yetmedi Mirac dönüşü Allah Resulüne ‘Kevser’ nedir diye de sorulduğunda Resulullah (s.a.v)’in verdiği cevap son derece manidardır. Cevaben der ki:

         -“Kevser,  Allah’ın Cennette bana verdiği bir nehirdir. Toprağı misktir. O sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Ondan kuşlar su içmeye gelir. O kuşların boyunları deveboyunları gibidir.”  Ve bu arada Hz. Ebubekir (r.a):

         -“Ey Allah’ın Resulü, bunlar ne hoş şeylerdir” der. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) tebessüm ederek:

          - “Onları yemek daha hoştur” der.(Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned)

         Malumunuz cenneti varlığı sadece Miraç mucizesiyle teyid edilmiş değildir, diğer semavi kitaplarda da sekiz adet cennet varlığından bahsedilir. Özellikle bunlar arasında Cennetül Meva’nın maddi sınırın bittiği yerden başladığına dikkat çekilir. Hatta Allah-ü Teâla kullarına halk ettiği cennetten beyan buyururken  “Altından ırmaklar akan cennet’’  diye beyan buyuruyor. Dikkat edilen Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ayet-i kerimede 'içerisinden ya da üstünden akan cennet ırmağı'  ifadesi geçmiyor, adeta altı çizilerekten üzerine basa basa    'altında ırmaklar akan cennet' ifadesi geçiyor.  Öyle ya, ‘içerisinde’ ibaresiyle ‘altından’ ibaresi farklı tonlamalardır. Dolayısıyla altından akan ırmaklar ifadesinden maksat nedir ne değildir diye dikkatlice odaklanmamızda fayda vardır elbet. Gerçekten de bu ifadeye odaklandığımızda ırmağın altından akması ifadesi tam manasıyla bir fiziki gerçeği ortaya koymaya yeter artar da. Belli ki Yüce Allah (c.c) beşer idrakinin bu fiziki hadiseyi idrak etmesi için özellikle ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığını anlamlandırmaya yönelik  ‘Altından akan ırmaklar’ ifadesiyle kelamını dikkatimizi celb eylemiştir.  Farzı muhal şayet ayet-i celile de geçen bu ifadenin yerine  'içerisinden akan cennet ırmağı'  geçmiş olsaydı bu kez ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığından söz etmeyip tam aksine Newton’un keşfettiği yer çekim kanunundan, yani kütle çekim veya ağırlık etkisinden söz ediyor olacaktık.  Ki böylesi fiziki hadise zaten dünyamıza mahsus fiziki bir hadisedir, asla asli vatan cennet yurdumuza ait bir fiziki hadise değildir.  

          Evet,  Rabbül Âlemin beşer idrakinin anlayabileceği bir kelamı üslupla dünya hayatı ile cennet hayatının arasındaki farkı söz konusu ibarelerle ortaya koyaraktan fizik ötesi âleme dikkatimizi çekmeyi murat etmiştir. Hatta Allah-ü Teâlâ bundan öte narin ve zarif manasına gelebilecek “altından ırmaklar akan” diye tanımladığı cennet yurdunu inanan ve itaatkâr kullarına hediye etmeyi de murad eylemekte.  Öyle ya, madem Yüce Rabbimiz böyle murad eyliyor, o halde inananlar olarak bize  ‘cennet annelerin ayağı altındadır’ hadis-i şerifin sırrınca  “altından ırmaklar akan”  cennete girmek için Allah’ın emirlerine safı gayretle itaat etmek düşer. 

         On sekiz bin âlem sayfa sayfadır. Yani yaratılan her bir âlem yaprak yaprak açılan sayfalar hükmündedir. İşte bu açılan sayfalardan biri de cennettir. O halde ne mutlu sonsuzluk üzere dizayn edilmiş cennet yurduna kavuşabilene.

        Velhasıl-ı kelam, ölümlü dünya ile ölümsüz cennetin farkını gravitasyon (kütle çekim) kavramı ile aralamaya çalıştık ancak, sonrası bilgimizin ötesinde ve bizleri aşar da.

           Vesselam.
 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/asli-vatan-cennet-yurdu-5504-kose-yazisi