30 Mart 2026 Pazartesi

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİNİN 24. Olağan Genel Kurulu Anım


 SİNEMA DÜNYAMIZ VE KAMERA TEKNİKLERİ

SELİM N GÜRBÜZER
İyi bir yazar olmanın yolu bir dağ başında tek başına yaşamak değildir elbet. Keza bir yazarın sahip olduğu kaynak kendisidir. Yaşadıkları hissettikleridir. Yaşamak gözlemlemekten bir gömlek üstündür dersek yeridir. Dolayısıyla yazar yazdıklarıyla gündem oluşturup film konusu bile olmalıdır. Bu yüzden filmde kurgulanan hikâye ve fikir hayatın orta yerinde bulunmalı.
Nasıl ki bir film yapımcısı başkarakter, karşıt karakter, dramatik aksiyon, doruk nokta vs. gibi unsurlara dikkat etmesi gerekiyorsa bir yazarda kendi iç dünyasında var olan ilham kaynaklarını harekete geçirmek durumundadır. Malum başkarakter filmin kahramanı ve aynı zamanda kurgulanan olayların baş odağında olan bir rolcüdür. Karşıt karakter ise başrolde oynayan kahramana muhalif oyuncudur. Başkahramanın karşı karakteri ne kadar güçlüyse o kadar film sürükleyici olacağı muhakkak. Aksi takdirde zikzak karakter izleyiciyi şaşırtabiliyor. Keza düz karakter de durağanlaştırır. Dramatik aksiyon bir senaryonun itici kalbidir. Bu yüzden seyircinin duygu ve düşüncelerini harekete geçirmek bakımdan mühim arz eder. Elbette ki bir film kendiliğinden oluşmaz. Onun beslendiği kaynaklar vardır. Şöyle ki; sosyal psikolojik meseleler, korkular, tarih, aşk hikâyeleri, intikam, fantastik fanteziler (hayaller), biyografi, kütüphane vs. bir filmin beslendiği kaynaklardır. Madem öyle bir filmi kurguladığımızda aksiyonu tırmandırıp çekişmeyi doruk noktaya ulaştırmanın yanı sıra insanları meraklandıracak şekilde kurgulamalı. Son ana kadar seyirci merakta kalıp beklenmedik bir sürprizle film sonlanmalıdır. Gerektiğinde seyirci izlediğinde başkarakterle kendini özdeşleştirmeli. İzleyici kendinden bir şeyler bulmalı. Şayet bir film aile ile ilgiliyse batı ailesini kendi coğrafyamıza uyarlayamayız. Çünkü batıda anne, baba söylenmeyebiliyor, ebeveyne isimle hitap edildiği bir vaka.
Kurguladığımız bir filmde bir çekimden diğerine ne zaman ve nasıl geçileceğine, çekim sırası ve süresi ne olmalı, olumlu görüntü sürekliliği nasıl elde edilir gibi hususlara dikkat edilmelidir. Her şeyden önce çekim sırasına göre mekân aynı olmalı, adam aynı olmalı, adam sağa bakıyorsa sağa bakacak şekilde çekim yapılmalıdır. Kurgucu yönetmenin kâğıda yazdıklarını kurgulayan kişi demektir. Böylece bu ikili kendi arasında istişare de bulunup “şunu şöyle yapabiliriz” şeklinde birbirlerine yardımcı olurlar.
Görüntü geçişlerinde efekt kullanmaksızın kesme (cut) tarzı direk geçişin yanı sıra bir görüntü kaybolurken diğer görüntünün yavaşça belirmeye başladığı bir mix (zincirleme) tarzı geçişte olabilir. Hatta hareket ve müziğe göre de geçiş söz konusudur. Gerektiğinde iki görüntünün üst üste getirilerek bindirmede yapılabilir. Hakeza özellikle sahnenin sonunda kararma ve başında açılma işlemi uygulamayı da ihmal etmemek icap eder. İris ise filmin başında veya sonunda bir sembol veya efektle görüntüyü açılır ya da kapanır hale getiren bir işlemdir. O halde sahnenin sonunda görüntü dondurularak film sonlanması uygundur.
Senaryo çekimlerinden önce mutlaka bir planlama gerekir. Bunun için sayfanın sol tarafına görüntü, sağ tarafına da görüntüyü ifade edecek sesler kaydedilir. Tıpkı bu durum beynin iki yarım küresini andırır. Madem öyle, görüntü alırken vapur, iskele, deniz içerikli bir temaysa ortam sesi, martı sesi pekâlâ verilebilir. Şayet bu romantik bir sahne gösterimiyse ortam sesini müzikle renklendirmek uygundur. Tabii bunları yaparken kademe kademe birinci çekim, ikinci çekim vs. diye tasnifleriz. Zira her çekimin kendine özgü görüntüsü ve kendine özgü ses kaydı söz konusudur. Birkere filmin başlangıç bitiş aşamaları tamamlamadan şunu iyi hesap etmekte fayda var. Biz ne sunuyoruz, hedef kitlemiz kimler, metin ana konusu ve sırası ile sunacağımız başlıca kitle iletişim araçlarımız neler, hedef kitlenin bizden beklentileri nelerdir gibi soruların cevabını karşılamalıdır. Malum çekim senaryosu ne kadar mühimse tanıtım yapacağınız filmin reklamı bir o kadar önem addeder. Bu da yetmez, tanıtımını yapacağınız filmin reklamında geçen ifadeler kafa şişirmemeli, 10 saniyede 25 sözcük kâfidir. Zaten reklam veren film firmasının Brıef (ajans)’ten istediği de budur. Ayrıca reklam merakta uyandırmalıdır. Nitekim reklam tanıtımlarının %70’i göze, %30’u kulağa hitap eder. Reklamın en etkili türü hiç kuşkusuz televizyon kanalı vasıtasıyla sunulanıdır. Her ne kadar televizyon vasıtasıyla tanıtımın maliyeti yüksekte olsa hitap ettiği kitleyi göz önünde bulundurduğumuzda ucuz olacağı ortaya çıkar. Kaldı ki bir gıda ürünü kaliteli olmasa bile televizyonda çıkmışsa güvenirlilik kazanabiliyor. Reklamında hareketlisi ve hareketsizi var. Mesela logo tarzı reklam verildiyse ya ses verilir, ya da müzik verilir, bu yüzden hareketsiz reklam kategorisi kapsamında değerlendirilir. Çoğu kez ekranda yayın altında geçen reklam bunun tipik misalidir. Bildiğimiz özel tanıtıcı reklamlarda malum hareketlidirler. Her şeyden öte insanları harekete geçiren cümleler reklamın ana ruhunu yansıtıp, bu doğrudan düz anlatım diye addedilir. Direk sizi hareket etmek yerine dolaylı şekilde ürüne yönelikse bu dolaylı anlatım olarak tarif edilir. Omo reklamlarında görmüşsünüzdür “Kirlenmek güzeldir” şeklinde tanıtımı sayesinde deterjan alacağınız zaman ister istemez Omo almak bahis konusu olabiliyor.
Demonstrasyon ise gösterime dayalı uygulamalı reklam tipidir. Bunlar daha çok ikna etme yöntemini benimserler. Dolayısıyla tanıtımını yaptığı ürünü inandırıcı olmalıdır. Bu da yetmez; açıklayıcı, kıyaslanabilir, öncesi ve sonrasını belirtir, dayanıklılık testini gösterir olmalı ki demonstrasyon örneklerinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.
İlla bir film öykü ya da tarih olacak diye de bir kayıt yok, pekâlâ bu bir belgesel filmde olabilir. Ancak belgesel filmlerde bir konuyu işlerken aslına sadık kalmak mecburidir. Aksi takdirde inanırlığını yitirir. Bu işin hakkını veren sinemacılar toplumsal hafıza elçiler olarak adından söz ettirirler. Hakeza iyi bir röportajcı da böyledir. Gün gelir bir gün o röportaj birçok karanlıkta kalan olayları açığa çıkarması bakımdan işe yarar belge olacaktır.
Elbette ki sinemanın kökeni batıdır. Batı filmle ilk tanıştığında gösterimde olan trenin üzerine geldiğini sanaraktan ürküp salonu terk eder hale gelmişler. İşte bu ilk buluşma beraberinde sinemacılık sektörüne hız kazanmıştır. Her şeyde olduğu gibi televizyonculukta sistem üzerine kuruludur. Mesela NTSC (Natıonal Television System Committee) Amerikan kıtasının büyük bölümünde, Japonya ve Kore’de kullanılan bir sistem olup renk kodlama ile adını duyuran bir sistemdir. Bu sistemin ortak özelliği 525 yatay çizgi, 30 görüntü/saniye olmasıdır. Diğer dikkat çeken sistemse PAL (Phase Alternate line) olup, Fransa hariç Avrupa’nın tamamında uygulanan bir kodlama sistemidir. Bu da 625 yatay çizgi, 25 görüntü/saniye olarak işlev görür. Malum SECAM (Systeme Electronique Couleur Avec Memoire) Fransa ve birkaç sömürge ülkesinde kullanılmaktadır. Dahası PAL aynı çizgi ve kare sayısına sahip bir sistemdir.
Televizyondan söz etmişken videodan da bahsedebiliriz. Malum video analog ve dijital sinyal sistem diye iki ana başlık altında tasnif edilir. Birincisi eski sistem olup elektronik, frekans, veri akım sinyallerinden oluşur. Dijital sistem sayısal rakamla ifade edilen 1(var) ve 0 (yok) kodlamasıyla gerçekleşen veriler olup bunun en üstünü HD’dir. Ancak sinema kameraları hala analog sistemi üzerine çalışır. Dijital kameralar hafızaya kaydettiği gibi diske ve kasete de kaydedebiliyor. Bir kamera üzerinde HD yazıyorsa anlayın ki HD çekiyordur. Malum, basic stüdyo (temel stüdyo) ve aktüel (camcorder) diye iki çeşit kamera söz konusudur. Stüdyo kameraları reji kontrol sistemine bağlı olan kaset ve batarya gibi ek cihaza ihtiyaç duymayan kameralardır. Zaten bataryanın doluluk durumu kasetin durumu gibidir. İstemiyorsanız DISPLAY tuşuna basarsınız. Aktüel kameralar ise herhangi bir sisteme bağlı kalmayan kayıt ünitesi ve güç kaynağı üzerinden çalışan kameralardır. Nitekim omuz kameraları bunun tipik örneğini teşkil eder.
Kameranın ilk kullanılacak ilk düğmesi hiç kuşkusuz ON/OFF (açık/kapalı) butonudur. Kamera kapalı konumdayken çalıştırılamaz. Açık konuma getirildikten sonra konum belirlenir. Ayrıca kayda girip çıkma (REC) ve optik yakınlaşıp uzaklaşma (ZOOM IN-ZOOM OUT) hareketini sağlayan zum butonu elcek üzerinden sağ elle kontrol edilir. Sol elini kullananlar içinse özel yapılmış kameralar vardır. Kamera üç parçadan oluşup, bunlar objektif, gövde ve vizör diye tanımlanır. Objektif kısımda birden fazla mercekler vardır. Dar açılı objektif 500 mm’nin üzerinde bir değere (700-8000 mm) tekabül eder. Dar açıda ön ve arka alanı birbirine yaklaştırır ama öndekiler net, arka taraf net değildir. Yani netlik derinliği azalır. Malum, 500 mm normal değer olup, bunun altındaki değer geniş açıdır. Şayet objektif 50 mm’nin üstünde bir değerde ise objektif dar olur. Mesela 25 mm objektif geniş açı, 50 mm az geniş açı, 100 mm dar açı, 300 mm’de alan daha da daralır. Yani rakamlar yükseldikçe daralma söz konusu olur. Dolayıyla 24 mm objektif ideal mercek ayarıdır. Belli ki 500 mm’den düşük olanlar geniş açılı objektiflerdir. Kelimenin tam anlamıyla 50’nin üzerinde ki değerler dar açılıdır.
Kamera omzunda çekim yapılırken sağ elle elcek kavrandıktan sonra üzerindeki kayıştan geçirilerek kamerayı tutmaya yarayıp dengeyi sağlar. Çekimlerde manüel yapılacaksa M, otomatik yapılacaksa otomatiğe alınır. Bu yüzden kamera otomatik netlik konumdayken AUTO kâfi gelip, netlik bileziğini kullanmaya gerek yoktur. Ancak işin ehli olan iyi bir kameraman istediği kişi ve nesneleri net görüntülemek için objektif üzerinde focus düğmesini MANUEL (elle) konumuna getirerek çekim yapar. Zaten objektif dizilimi önden arkaya doğru sıralanması bu maksada yöneliktir. Kamerada REC tuşuna basılarak kayda girildiğinde vizörün üst-ön tarafında kırmızı bir ışık yanar. Bu ışık TALLY düğmelerinden kontrol edilir. Bu ışığın şiddetini artırmak için HIGH, düşürmek için LOW seçilir. TALLY düğmesini off konumuna getirildiğinde ise kayıt sırasında kırmızı ışık yanmaz. Ayrıca vizör ekranında objektiften toplanan görüntüler dışında diğer veriler için de uyarı yazı şekilleri vardır.
Kamera konumu, Video Teyp Recorder (VTR) konumuna getirilir, hafıza kartında fotoğraf izlenmesi yapılacaksa MEMORY konumuna getirilmesi uygundur, böylece fotoğraf karta kaydedilmiş olur. Anlaşılan kamera VTR konumundayken kaydedilmiş görüntüler izlenebiliyor. Ayrıca panel üzerinde tıpkı bir video okuyucu cihazındaki gibi PLAY (okuma), REV (gen), FF (ileri) PAUSE (bekletme), STOP (durdurma) SLOW (yavaş okuma), REC (harici kayıt yapma) tuşları vardır. Mesela Frame tuşları görüntüyü kare kare ilerlemesini sağlar. Derken bakaç ekranında onay işareti geldiğinde tuş bırakılır.
Her kameranın arkasında giriş ve çıkış yerlerini belirleyen ayar hazneleri vardır. Elektriğin giriş bağlantısı DCIN (Stock guote for Digital Cinema Corp) belirler. Tepe ışıkları ve telsiz mikrofonlar DC OUT girişine bağlanır. Sabit mikrofon dışında mikrofonlar ise CHI girişlerine bağlanır. Keza AUDIO olarak ta anılan bu girişlere mikrofon takıldığında istenen yönde ve uzaklıktan daha kaliteli ses alımı gerçekleşir.
Gövde kısım film düzleminin içerir. Vizör objektiften alınan ışıkların gövdede görüntü haline gelmiş şeklinin izlendiği aksam olup, bakaç görevinin yanı sıra görüntü netliğini sağlar. Parasol ise güneş ışınlarını engeller. Parasolun arkasında yer alan halka da netlik halkası adını alıp bunu bilezik gibi düşünebiliriz. Onun arkasında uzaklaştırma ve yakınlaştırma işlemlerinde kullanılan zoom halkası vardır. Akabinde ise diyafram yer alır.
Malum diyafram ışığın ne kadar girmesini, az veya çok ışık denge ayarı görevi yapar. Ayrıca objektif üzerinde diyaframı otomatik veya manüel seçmeye yarayan IRIS SELECTOR tuşu da vardır. Diyafram ışığı ne kadar geçip geçmeyeceğini ayarlayıp, 1’deyken en açık haldedir, 22’ye aldığınız zaman ışık kapanır. Yani diyaframda 1 en ideal rakam olup, 1.4, 1.8, 2.4.. yükseldikçe az ışık geçer.
Kamera kaydı ses mikrofonundan elde edilecekse AUDIO IN, LINE veya FRON konumunda tutulur. Kameraya dışarıdan mikrofon bağlanmışsa ses ayar düğmeleri MIC.(REAR) konumuna getirilir. Film çekimi yaparken dikkat edilecek bir diğer husus baştan sona kadar müzik sesi devamlı vermemektir, seyirciyi ara sıra dinlenmeye alıp ortam sesi vermek gerekir. Malum mikrofonlar kullanım yerlerine göre el mikrofon, yaka mikrofon, ayak mikrofon, masa mikrofon, otomatik mikrofon, boom mikrofon diye tasnif edilir. Yönlerine göre ise fan mikrofon, çift yönlü mikrofon, tek yönlü mikrofon, süper mikrofon, el mikrofon diye adlandırılır.
Ses ayar düğmesi (monitör) dışarıdan alınacak sesin kameraman tarafından duyulmasını sağlar.
AUDIO LEVEL düğmesi ise dışarıdan seslerin kayıt seviyesini ayarlar. Nitekim kameramanın gövdesi üzerinde bulunan VU metre (dijital ya da analog) sayesinde kayıt ses seviyesi görülür de. Eğer Vumetre göstergesinden hiçbir hareket yoksa kamera ses alamıyor demektir. Bu durumda mikrofon girişlerine ve ses ayarlarına bakılır.
Beyaz ayarı (White Balance) genellikle her kamerada vardır. Olması da gerekir. Çünkü beyazda tüm renkler mevcut. Madem öyle, kamera öncelikle açık konumuna getirilmenin yanı sıra ortama göre 3200 veya 560 Kelvin değerler arası filtreler seçilir. Bu arada diyafram otomatik konuma alınır. Anlaşılan stüdyo (floresan ışık) ortamında 3200, gün ışığında 5600 Kelvin uygulanmaktadır. Ancak çekim yapılacak mekânın ışığını algılayabilecek bir noktada kamera önünde 1-2 metre uzaklıktan düz beyaz bir kâğıt veya benzeri bir beyaz nesne tutulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Böylece bu iş için kamera önüne tutulan test kâğıdına vizörden sadece beyazlık görünene kadar zoom girilip kamera üzerinde bulunan WB seçici “beyaz” (White Ball) konumuna getirilerek birkaç saniye basılı tutulur. Zaten iyi bir kameraman önce beyaz ayar, sonra siyah ayar alır, tekrar beyaz ayarda sabit kalır. Kesinlikle beyaz ayarı yaparken ters ışığa düşmemek icap eder, yani güneş ışığına doğru olmamalı.
Temel aydınlatma yönteminde 4 ışık vardır, bunlar anahtar ışık, dolgu ışık, fon ışık (tepe ışık) ve arka ışıktır. Anahtar ışık ana ışık olup nesneyi bu ışık gösterir. Dolgu ışık anahtar ışığın verdiği gölgeyi yok eden veya yumuşatan ışıktır. Tepe ışık sırta vurduran ışık olup üçüncü boyut kazandırır. Hatta arka ışık görüntü alacağımız nesneye estetik kazandırır.
Genel anlamda doğal ışık (güneş, ay) ve yapay ışık kaynakları söz konusudur. Yapay ışıkta kendi içinde sıcak ışık (tungsten spot vs.), soğuk ışık (flüoresan ışık) diye kategorize edilir. Malum, sıcak ışık 100-2000 watt olabiliyor. Madem öyle renk ısısı da 3200 Kelvin olması icap eder. Zira sıcak kaynaklar sert ışık verdiklerinden sert olur. Bunu önlemek için beyaz filtre (aydınger kâğıdı) kullanılır. Renk miktarını 5600 Kelvin’e çıkarmak için de mavi filtre (daylight) kullanılır. Şayet resimde bindirme yapma ihtiyacı duyulursa yeşil ve mavi renkler arka planda kullanılmalıdır. Bu arada Contrast ayarıyla da zıt renklere doygunluk verilebilir. Ki; siyah renk bunun tipik misalidir. Keza default işlemi ile eski ayarlara dönüş gerçekleşip ayarlar yeniden sıfırlanmış olur. Zaten preset-konuma fabrika çıkış W/B ayarları denmesi bu yüzdendir.
Kamerada birçok ayak çeşidi mevcut olup, bunlar Tripod (üç ayak), monopod (tek ayak), Pedestal (kamera ayağı tekerlekli ya da sabittir), Dolly (tabla), Şaryo (ray aparat), Steadicam, Jimmy jib (uzun bir çubuğun ucuna bağlı kamera), Crane (Jimmy-jib’in üst versiyonu olup kameramanın vincin tepesinde oturabildiği bir sistem), Flycam (uçan kamera) diye adlandırılır. Keza uzaktan kumandalı rc ise helikoptere yerleştirilen cinsten kamera ayağıdır
Zebra yarı-vizör ayarı ile görülür ki, zebrayı açtığında çektiğiniz ortamın vizörde ışık değerini gösterip fazlaca parlaklık sağlar.
Shutter ayarı; PAL ve SECAM sistemi içinde 1/50 frekans aralığında saniyede 25 kare resim üretilen kayıtlara yönelik ayardır. Pozlama hızını artırır veya azaltırsınız. Shutter bu işler için vardır, icabında bu yöntemle gelen ışığın süresini azaltabilirsiniz. Mesela pozlama hızıyla alakalı durumlarda gece Shutter düşürürseniz daha fazla ışık girmek mümkün olacaktır. Gerektiğinde hızlı görüntü elde etmek içinde pekâlâ kullanılabilir.
Kamera hareketleri denilince ilk evvela PAN (sağa sola çevirme) akla gelir. Dahası PAN en fazla 90 derece açılar için tercih edilir. Uzun bir objeyi mesela bir gemiyi çekerken detay verebilmek amacıyla ya da uzunluğunu göstermek için PAN uygulanır.
Aşağı yukarı hareket için TİLT tercih edilir. Aşağı doğru tilt down, yukarı doğru ise tilt up uygundur. Dahası bir insan portresi ya da bir sütun çekiminde tilt işlemine başvurulur.
Optik kaydırma için zumlama yapılır. Mesela kamera sabit bir şekilde dururken objektifte bulunan mercekler yardımıyla objeye yakınlaşma veya uzaklaşma verilir. Nitekim yakın görüntüler için ZOOM tercih edilir.
Kamera maharetiyle ileri ve geriye doğru yatay eksende yapılan manevra TRUCK hareketi diye tanımlanır. Zaten böyle durumlarda TRUCK hareketi uygundur.
Demek ki hareketler dolly, pedestral, şaryo ve jimmy jib işlemiyle yapılmakta olup özellikle hareket takiplerinde başvurulacak araçlardır. Keza konum hareketine aksi istikamet vermek içinde idealdir. Bu sayede konum hareketini olduğunda daha hızlıymış gibi göstermek mümkün olur.
Dolly sağa sola kayma demektir.
Şaryo, pedestal, dolly, Jimmy jib ile veya elle de yapılabilir. Pekâlâ, bu sayede yürüyen koşan bir kişiyi çerçeve genişliği değiştirmeden takip etmek mümkündür.
Pedestral aşağı yukarı hareket demektir. Yani dikey eksende yapılan harekettir.
Ark dairesel hareket demektir. Kameranın dairesel olarak yaptığı harekettir ve şaryo kurularak yapılır.
Malumunuz çekim ölçeklerinde omuz plan, göğüs plan, bel plan, diz plan, Amerikan plan, boy plan, genel plan ve Amors plan (diyaloglarda ideal bir plan) söz konusudur. Omuz plan başın omuzla beraber çekimidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus başın üst kısmından boşluk bırakılmasıdır. Göğüs plan göğüsten başlayan bir göğüs hizası çekimidir. Bel plan belden itibaren başlayan çekimdir. Diz plan diz hizasından başlayan çekimdir. Amerikan plan bilekten başlayan çekimdir. Boy plan boyu bütünüyle kapsayan çekimdir. Genel çekim ismi üzerinde genel görünümü kapsayan çekimdir. Amors plan bir kişinin yanındakini de beraberinde görüntüleyen çekim olup, özellikle diyaloglarda kullanılır.
Üst açı plan uygulaması yukardan kuş bakışı çekimle gerçekleşir. Böylece etraftaki istenmeyen eşyaların çekimini önlemiş oluruz. Detay çekimde çekimi yapılacak nesnenin ayrıntılarını ortaya koyacak çekimdir. Close up (baş çekim) sadece kafa kısmına odaklanan bir çekim olup asla çeneyi hedef alan çekim değildir. Keserseniz de baştan biraz kesmelidir.
Çekim ölçeğinde bakış boşluğu önem arz eder. Baktığı taraf daha ağırlık verilir. Hatta 1/3 ve 2/3 oranını tutturmak esas olup baş boşluğunda üst kısımda boşluk bırakmak gerekir.
AKS çizgisi kamera A ve B kişi arasında 180 derecelik açılar içerisinde hareket etmek demek olup bu çekimde B, A’nın yerine, A’ da B’nin yerine geçmemelidir.
Objektifte çizgi deyip geçmemeli, zira 80-100 çizgi en kaliteli çizgi ayarı, 60-64 ise genelde kullanılabilir çizgi ayarıdır. 30-40 düşük kaliteli çizgi içerir. Zaten çizgi düştükçe bükülmeler oluşur ki buna meydan vermemeli.
Ters ışık çekimlerde parlama olur. Madem öyle, gerektiğinde görüntü bozulması için spanç uygulanır. Bunun için ND (yoğunluk) ile parlamaları gidermek icap eder.
Isıtıcı (warm-up filtreler) çektiğimiz nesneye sıcaklık verir. Bu anlamda en kuvvetli filtreyi temsil eden turuncudur. Hatta Isıtıcı filtreler de kendi içerisinde A,B,C diye farklılıklar içerir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere soğuk ışık kaynakları 3200-5000 Kelvin arasındadır. Malum, güneş ışığı 5600 Kelvin olup bir anlamda ısıyayarıdır, foto ışıkları 3600 Kelvin’dir. İşte bu parametrelerden hareketle şayet dışarıda çekiyorsanız 5600 Kelvin en idealidir. Çünkü güneş ışığı vardır. İçerde çekiyorsanız 3200 Kelvin gerekir. Dolayısıyla beyaza göre tüm renkleri ortaya çıkarmış olursunuz. Normalde bir insanın bir gölgesi olur. Birden fazla aydınlatma varsa bir adamın birkaç gölgesi olmaması lazım gelir.
Film çekimleri bittikten sonra en mühimi işlem hiç kuşkusuz montaj işlemidir. Bu işlem uzmanlık gerektirir. Bunun için birçok programlar var elbet. Nitekim bu programlar arasında EDİUS programına göz attığımızda ekranda üç pencere vardır. Birinci pencere kamera bölümü olup çalışmalarımızı buradan izleriz, ikincisi efekt (dosyadan resimlerin alındığı bölüm) bölüm olup root dosya klasörü çıkar. Böylece bu dosyadan görüntüleri alırız. Seçtiğimiz görüntüyü çekip sol pencereye aktarırız. Ayrıca bu pencerede efekt tıklanıp, translation menüsünden 3D seçilebilir. Malum efektler geçişlerde kullanılır. Üçüncüsü görüntü, video ve Audi işlemlerinin montaj işlemlerinin yapıldığı bölümdür. En son bölümde açılan pencerede başlangıç noktası için klavyeden I (in) tuşuna, bitiş noktası için o (out) tuşuna basılır. Derken belirlediğimiz görüntünün ses, kamera ve görüntü kısımlarına aktarırız. Ana pencerede HD çalışacak 50 ya da 25 tercih edilir.
Hâsılı kelam bu dünyada teknik araçlarla görüntüler elde edilirken, manevi alanda da bilmediğimiz usul ve yöntemlerle hem görüntülerimiz hem de seslerimiz kayda alınmaktadır. Bu durum aynı zamanda bize “Ne ekiyorsak ahirette onu biçeceğiz” düsturunu hatırlatır.
Vesselam.
Not: Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi adlı eserime bakabilirler.
Kitabın Linki: https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

17 Mart 2026 Salı

GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR


  GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR

Orta Asya’dan Nizam-ı Âlem’e-KDY
SELİM GÜRBÜZER
Uzun yıllar uğraşı sonucu oluşan Güneş Doğudan Doğar adlı eserim 2022 yılının son aylarında Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılıktan (KDY) okuyucuyla buluşup, yayımlanan eserim 9 ayrı bölümden oluşmakta. Ve bu eser 454 sayfa hacimlidir.
Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:
“Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz hamdu senalar, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e salat ve selam olsun.
Eser incelendiğinde Orta Asya’dan başlayan bu kutlu yolun Balkanlar’a uzandığını, oradan da Viyana kapılarına kadar uzandığını görürüz. Orta Asya’dan başlayan bu koşunun hem maddi hem de manevi cephesini okuyucuya ilginç geleceğini umduğum bir üslup çerçevesinde dikkatinize sunmaya çalıştığım görülecektir. Tabii ki, bu uzun soluklu koşuyu bir solukta anlatmanın mümkün olmadığının idrakiyle ortaya karınca kararınca ne koyabilirsek buna da şükretmemiz gerekecektir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, hele bilhassa tarihi süreç içerisinde Başbuğu Hakanlara ışık saçan Gönül Sultanlarının manevi tasarruf ve sohbet iklimi altında bu eseri kaleme almanın hazzını almak bile başlı başına bizim için büyük bir nimet olsa gerektir.. Bu nedenledir ki eserin hazırlanmasında yaklaşık 10 yıllık bir süre içerisinde büyük bir titizlikle defalarca gözden geçirip olgunlaştığına kanaat getirdiğim noktada 2022 yılın son ayı itibariyle vira bismillah deyip siz değerli okuyucularımın beğenisine sunmuş durumdayım. Oldu ya, şayet anlatılması gereken gözden kaçan hususlara değinmeyip ya da anlatımlarımızda sürçülisan babından hatalarımız olduysa da şimdiden okuyuculardan bizleri mazur görmelerini dilerim.
Her ne kadar Orta Asya’dan Nizam-ı âleme giden yolun tarihi akış çerçevesini tam manasıyla hakkını yerine getiremesem de sonuçta bu kadarını da ortaya koyabilmenin bilincinden hareketle Allah’ın (c.c) lütfu ve hidayeti, Resulullah (s.a.v)’in salat-u selamı tüm kardeşlerimizin üzerine olsun demek düşer bize.”
Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:
“Teknolojik gelişmeler eşliğinde dünya adeta küçük bir köye dönüşmüştür. Şüphesiz teknolojinin bu noktaya gelmesinde insanlık büyük bir uğraşı vermiştir. Belli ki insanlık önce kültürle yüzleşiyor, sonra kültürün olgunlaşmasıyla medeniyet oluyor.
Unutmayalım ki Osmanlı, Roma ve Bizans'tan sonra İslam’la mecz olmuş son üçüncü Roma medeniyetidir. Hiç kuşkusuz son üçüncü Roma Medeniyetinden kastımız mevcut medeniyetin devamı manasına değil, bilakis tamtamına faydalı olanı alıp yeni bir medeniyet olarak sahne alışımız manasına gelen kasıttır bu. Osmanlı batıya doğru açıldıkça yararlandığı medeniyet değerlerini devamda ettirir. Şu bir gerçek, medeniyetlerin oluşumu sadece bir milletin değerleriyle yükselmiyor, birçok milletin kültür değerlerinin yoğrulmasıyla vücut buluyor. Zaten tek tip medeniyet oluşumu eşyanın tabiatına aykırıdır. Öyle ki insanlığın iç içe daireler halinde evrilmesi birbirini inkâr veya düşman ilan etmek manasına değil, birbirlerinin tecrübelerinden yararlanmanın getirisinin doğal sonucu oluşan yeni medeniyetin doğuşunda farklılıkları zenginleştirmek manasına bir büyük buluşmadır bu. Bilindiği üzere İstanbul’un fethinin akabinde Başpiskopos hiç tereddüt etmeksizin Fatih Sultan Mehmed’i Roma imparatoru ilan etmekten yüksünmemiştir. Kaldı ki ‘Rum’ ibaresi Arapçada Roma demektir. Bu yüzden o dönemde Kayseri Rum ifadesi dilimizde Roma imparatoru şeklinde tercüme edilip Fatih Sultan Mehmet bu unvanı kullanmanın yansıra diploması alanında da bu unvanla yazışmalarını yapmıştır. Hatta oralara giden elçileri bile Roma imparatoru elçileri sıfatıyla göndermiştir. Hakeza gelen elçileri de Roma imparatoru olarak huzurunda kabul etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki biz gittiğimiz yerlerin kültürünü medeniyetini yok etmemişiz, tam aksine kendi potansiyel kültür kaynaklarımızla birlikte zenginleştirmişiz bile. Bakınız Allah Teâlâ’nın Kur’an’da “İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratıldığını daha sonra birbirleriyle tanışıp münasebetler kursunlar diye kabilelere (şubelere) ayırdık” diye beyan buyurması kültürler arası tanışıklığının bir anlamda medeniyet hamlesine kapı aralayacağının işaretine teşkil eden bir durumdur.
Her ne kadar batı ve doğu ayırımı yapsak bile aslında her iki kutup beynin iki yarım küresi gibidirler. Batı’da daha çok mekanizm, doğu da ise maneviyat hâkimdir. Bir an bu iki baskın unsurun bir arada uyumlu hale geldiğini düşünün, bir anda büyük bir aksiyon doğacağı muhakkak. Ki, bunun insanlığa getirisi götürüsünden çok büyük çapta olup ruh ve bedenin kaynaşması gibi bir durum zuhur edecektir.
Nasıl ki İslamiyet’in bir güneş misali doğmasıyla birlikte çöl insanı hayat bulup bedeviyetten medeniyete geçiş yapmışlarsa, pekâlâ bugünde batının tekniği doğunun sevgisi bir araya geldiğinde erdemli bir medeniyetin doğması pekâlâ mümkün. Görüyorsunuz maddeci batının maneviyattan yoksun medeniyet hamlesine girişmesi kan, gözyaşı ve sosyal huzursuzluk doğurmuştur. Şu an dünyanın dörtte üçü uygarlık kılıfı altında kirletilmiş durumda. İşte bu noktada doğunun sevgi hamuruna ihtiyaç vardır. Tabii ki doğunun da teknolojik donanıma ihtiyacı vardır. Her ne kadar dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış Müminlerin kahır ekseriyeti “İlim Müslümanın yitik malıdır, onu nerede bulursanız alın” ilahi hükmün bilincinde olsalar da daha henüz teknolojik bir hamle başlatmış değillerdir. Gerçekten de geldiğimiz noktada ilim yitik malımızdır. Bir zamanlar medeniyet nedir, ilim nedir tüm insanlığa öğretmesine öğretmişiz ama gel gör ki şimdilerde o ilimden artık eser yoktur diyebiliriz pekâlâ. Yani, kayıp durumdayız.
Bakınız, Batı gelinen noktada halen bugün olmuş teknolojinin keyfini çıkarıyorsa bunu büyük ölçüde İslam medeniyetine borçludur. Öyle ki İslam medeniyetinden aldığı aşılar sayesinde bugünkü konuma gelmişlerdir. Ancak bu demek değildir ki doğu yeniden dirilişe geçip medeniyet olamayacak. Her şeye nağmen he daim ümit var olmakta fayda vardır. Yeise kapılmak bize asla yaraşmaz. Biz biliyoruz ki Allah nurunu tamamladığında yeniden dirilişe geçeceğimiz muhakkak. Buna inancımız tam da.
Madem öyle, akla ister istemez şu soru akla takılmakta, bu büyük medeniyetle buluşmak bugün değilse, acep ne zaman? En iyisi mi biz bu sorunun cevabına zaman harcamaktansa bugünümüze bakıp tez elden haremiler bize ait olan elde avuçta ne varsa onu çaldırmadan zamanı en iyi şekilde değerlendirip geleceğe yönelik hamle yapmakta fayda var. Zira insanlığın yeniden bizim nefesimizle soluklanmasına ihtiyacını görür gibiyiz. O halde gün yeniden diriliş günü deyip titreyip kendimize dönme zamanıdır.”
İÇİNDEKİLER:
İçindekiler kısmına bakıldığında kitabın içerik olarak kapsamının çok zengin olduğu görülecektir. Şöyle ki;
“ I. BÖLÜM: ORTA ASYA
-Atayurt Orta Asya,
-Orta Asya’nın Işık Kandili Şehirler,
-Ah Buhara Ah Semerkand,
-İki Işık Kandili İmam-ı Rabbânî (k.s) ve Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s),
-Dilde, Fikirde İşte Birlik, Dilin önemi,
-Türklerde Nevruz ve Hıdrellez,
-Farabi,
-Biruni,
-İbn-i Sina,
-Kadızade Rumi,
-Bilge insan Uluğ Bey,
-Göklerin Yıldızı Ali Kuşçu,
-Emir Timur,
-Bir Mizah Dehası Nasreddin Hoca,
-Zemahşeri,
-Cebir,
-Piri Türkistan Ahmet Yesevi (k,s),
-Piri Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.) ve Alperenleri,
-Hakanların Şereflendirdiği Dünya,
-İlk Müslüman Türk hakanı Satuk Buğra Han,
-Türkler ve İslamiyet,
-Türk-İslam medeniyeti.
II. BÖLÜM: AL-İ SELÇUKLU
-Moğol kasırgası,
-Al-i Selçuk Lideri,
-Arslan Han
-Sultanül Müslim’in Tuğrul Bey,
-Alparslan,
-Melikşah,
-Yunus Emre,
-Mevlana,
-Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli,
-Ahi Evran,
-İmam-ı Gazali,
III. BÖLÜM: OSMANLIYA YÖN VEREN BİLGE ŞAHSİYETLER VE MANEVİ ÖNDERLER
-Piri Reis,
-Hacı Bayram-ı Veli,
-Al-i Semerkandi,
-Akşemseddin ve Fatih,
-Ayasofya,
-Fetih Ruhu ve Nizam-ı Âlem,
-Akşemseddin ve Ali Kuşçu,
-Ulu hakan Abdül hamit Han,
IV. BÖLÜM: OSMANLININ NİZAMI ÂLEM DAVASI
-Kul Devşirme Sistemi,
-Nizam-ı Âlemin Fikri Temelleri,
-Âleme Nizam Vermek,
-Nizam-ı Âlem’e Sosyolojik Bakış,
-Hz. Ali (k.v) ve Nizam-ı Âlem,
-Osmanlı Ülküsü,
-İlay-ı Kelimetullah,
-Bedeviyetten Hadariyete, Hadariyetten Nizam-ı Âleme,
-Anarşizm mi Nizam-ı Âlem mi?
-Üç Tuğlu Hilal,
-Ülkü yolu,
-Ülkü Kervanı,
-Yusuf Yüzlüler,
V. BÖLÜM: KAFKASYA
-Kafkas Kartalı Şeyh Şamil,
-Kafkas Şeb-i Arusu,
VI. BÖLÜM: BALKANLARA IŞIK DOĞDU
-Şavkı Hilal Mostar köprüsü,
-Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç,
VII. BÖLÜM: TÜRKİYE
-Ortadoğu ve Türkiye,
-Petrol İmparatorluğu,
- Ölürüm Türkiye’m,
-Türkiye’de Provokasyon Hareketleri,
-Zaferle Değil Seferle Yükümlüyüz,
-Mehmet Akif Ersoy,
-Türklük Anlayışı Nasıl Olmalı,
-Soysop Faslı mı? Milleti Hâkime mi?
-Viyana’dan dönen Avrupa Birliği Ülküsü,
-Ankara, Ankara Olalı Böyle Baş Olmamıştı,
-İmparatorluktan Küreselleşmeye,
-Yerellikten Evrenselliğe.
VIII. BÖLÜM: KIBRIS
-Tarihi Süreç İçerisinde Kıbrıs
-Resmi Söylem Dışı Kıbrıs Politikası
-Ermeni Meselesi
IX. BÖLÜM: DÜNDEN BUGÜNE IŞIK VEREN GÖNÜL SULTANLARI
-Hakanlara Işık Saçan Başbuğ Veliler” isimli bölümler ve alt başlıklardan oluşmakta.

Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:
Özgeçmiş:
Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve EnPolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonuna ramak kala KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile en son yayınlanan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.
Selim Gürbüzer’in Güneş Doğudan Doğar adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+gurbuzer

Yayın Tarihi:28.12.2022
ISBN:9786254209062
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:454
Cilt Tipi: Karton kapak
Kâğıt Cinsi: Kitap Kâğıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm
Vesselam.


15 Mart 2026 Pazar

Hz. Ali Ve Hariciler


 

Hz. Ali Ve Hariciler

       SELİM GÜRBÜZER

       Her neyse Cemel vakasıyla olanlar olmuştu bir kere, öyle ya üst üste gelen acı kayıpların telafisi mümkün olamayacağına göre en iyisi mi ümmetin birliği ve dirliğine yönelik çaba sarf etmek daha akla mantığa uygun yerinde bir tutum sergilemek olurdu. Nitekim Hz. Ali  (k.v) bu düşünceler eşliğinde Basra'daki işlerini hal yoluna koyar koymaz Kufe'ye döndüğünde ilk iş olarak Şam’a yakın bir yere konaklayıp Muaviye’ye ince gözdağı bir göndermeyle sıra sana da geldiğinin mesajını vermek olur. Öyle ki Cemel vakasından bir sene sonra Muaviye’nin başında bulunduğu ordusuyla Sıffın’de karşı karşıya gelinir de. Amma velakin savaşın tamtamına Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan  Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” teklifiyle savaşın seyri bir anda değişiverir. Hz. Ali (k.v)  her ne kadar kendi tarafına  Kur’an’ın hakemliğine başvurulma teklifinin bir hile olduğu” yönünde önceden gerekli uyarıları yapmış olsa da ordusu içerisinde patlak veren bir kısım kural tanımaz kerameti kendinden menkul bir guruba kendilerini ne görüyorsalar bir türlü söz geçiremeyecektir. İster istemez bu durumda hakeme gitmeyi kabullenmek zorunda kalır. Muaviye’de bu arada son derece kıvrak zekâsından emin olduğu Amr İbn-i As’ı hakem tayin ederek er meydanına sürmüş olur.  Hz. Ali (k.v)  ise tam aksine kendi tarafının zoraki dayatmasıyla zekâ seviyesinin kıtlığından şüphe duyduğu Ebu Musa El Eşari’yi karşısına hakem olarak çıkarmak mecburiyetinde kalır.

        Peki ya,  öteden beri kerameti kendinden menkul başsızlığa alışmış bu kural tanımaz güruhun Emir’ül Mümin’e tahkime gitmeyi kabul ettirip Ebu Musa El Eşari’yi hakem olarak tayin ettirdiler de ellerine ne geçti?   Maalesef karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın kıvrak zekâsıyla ortaya koyduğu daha ilk hamlede Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Müminin sıfatını anlaşma metninden kaldırmasıyla birlikte sıfıra sıfır, elde var sıfır bir sonuçla karşı karşıya kalınmış oldu. Bu durumda Muaviye’nin başına talih kuşu kondu dersek yeridir. Zaten hakem olarak ortaya çıkan Amr b. As’ın da canına minnet.  Ne de olsa işin ucunda yıllardır hiç aklının ucundan çıkaramadığı Mısır valisi olma hayali vardı ki,  hemen alelacele önüne gelen bu fırsatı değerlendirmekle kendince büyük bir iş kotarmış oldu. Derken  Cemel Vakasının ardından geçen yüz onuncu günün akabinde gerçekleşen Sifin  savaşın bilânçosunda Şam ordusu  45 bin zayiat verirken Iraklılar ise 25 bin zayiat vermiş olurlar.   Birde tüm bunların üstüne üstük her iki taraftan esir düşenlerin sayısı da işin bir başka ayrı cabası.  Neyse ki Hz. Ali  (k.v)  kendi tarafına düşen esirleri serbest bırakınca Muaviye’de aynı şekilde kendi tarafındaki esirleri serbest bırakmak mecburiyetinde kalır.

       Tüm bu yaşananların ardından öyle anlaşılıyordu ki, Şam ordusunun Muaviye’ye son derece bağlı ve disiplinli olduğu gözlerden kaçmazken, Hz. Ali (k.v)’in ordusu da tam aksine Hicaz, Basra ve Kufe halklarından müteşekkil karma birlikler olmaları hasebiyle emirlerinin sözünü dinlemeyerekten tahkime gitmekle son derece disiplinsiz ve itaatsiz olduklarını göstermişlerdir.  Hadi emirlerini tahkime gitmeye zorlamaları neyse de gidilip müzakerede kaybeden taraf olunca da ordu içerisinden Temim kabilesinden bir gurup pişkince tahkime (hakem heyetine)  niye gidildi işgüzarlığında bulunup akla ziyan bir tutum sergilemelerine ne demeli? Hatta işi daha da ileri boyutlara taşıyıp kendi kabahatlerini örtme pahasına Hz. Ali (k.v)’i suçlayarak onu tekfir edeceklerdir.  Sonrasında da haydi bize eyvallah diyerekten topluca soluğu ‘Harura’ köyünde alıp huruç etmiş olurlar.  Zaten bu asi guruba “Harici”   denmesinin sebebi Emir’ül Müminin Hz. Ali’ye başkaldırıp ayrılmalarına binaen verilen bir isimlendirme olmasıdır.  İşte bu isimle ‘Harici” yaftası yiyen bu malum tayfa, aslında yaftayı yemedikleri önceki dönemlerinde toplum nezdinde hep “En iyi Kur’an okuyucular” anlamında “Kurra ehli” ismiyle bilinip anılırlardı hep.  Ancak ne var ki huylu huyundan vazgeçmezmiş ya,  aynen öyle de zaten o dönemlerinde de Kuran’ın mana ve ruhundan uzak okuyucu olmaları hasebiyle her önüne geleni imanını sorgulayan tıynette huyları vardı.  Öyle ki sorguladığı kişi küçük ya da büyük hiç fark etmez günah işlemişse çok rahatlıkla hemen onu kâfirlikle itham edebiliyorlardı.  Nitekim geldikleri noktada ise bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’i bile tekfirlikle suçlayabilmişlerdir. Ve Sıffin’de niye ondan ayrıldıkları suali sorulduğunda ise cevaben:

       -Hakeme başvurmasından dolayıdır demişlerdir.

       Oysa Hz. Ali (k.v) onlara başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızrakların uçlarına takılmasının bir tuzak olduğunu telkin etmiş olmasına rağmen bir türlü onları inatlarından vazgeçirememişti. Üstelik Hz. Ali (k.v)’e tahkime gitmeyi kabul etmeye de mecbur bırakmışlardı. Derken Hz. Ali’yi tahkime gitmeye zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhilleri olmamışçasına “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” ayetini sloganlaştırarak ayaklarına gelen tarihi fırsatı geri tepmiş oldular.

      Hz. Ali (k.v)  her şeye rağmen yine de kendisine başkaldıranların ön yargılarını yıkma azminden geri durmayacaktır. Öyle ki bu hususta önce Abdullah b. Abbas söz alıp daha sonra da Hz. Ali (k.v)’in yaptığı etkili konuşmalar etkisini göstermesiyle birlikte Haricilerin yarıdan çoğu Hz. Ali (k.v)’in safında yer alırken, dört bin kadar Harici gurubu da Harure köyünde kalmayı yeğleyeceklerdir.  Diğer geriye kalan Haricilere de ne anlatılırsa anlatılsın yine her zamanki gibi bildiklerini okuyup ümmetin birliğini ve dirliğini bozmak için uğraş vereceklerdir.  Nitekim bu bozguncu gurup güya akıllarınca Hz. Ali (k.v)’i alt edeceklerinin zannıyla İbnül Kevva’yı karşısına münazara etmesi için çıkaracaklardır. Netice malum karşılıklı geçen söz düellosunda İbnül Kevva’nın alnından damlayan boncuk boncuk terler eşliğinde köşeye sıkıştığını gördüklerinde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına:

       -“Ey İbnül Kevva!  Dön gel,  zaten onunla konuşulmaz  çağrısıyla pişkinliklerini sergilemekten imtina etmeyeceklerdir. Derken Hz. Ali (k.v)’in İbnül Kevva’yı münazarada mağlup etmenin ardından aralarından 500 Hariciyi kendi safına çekmiş olurken geriye kalan Harici grubuna da belki ikna olurlar düşüncesiyle son kez uyarılarda bulunmayı ihmal etmez. Ancak onlar yapılan bu son uyarılara da kulak asmayıp güya Hz. Ali'nin ağzında sarf ettiği “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle (hâşâ) kâfirliğini ikrar etmiş oldu iftirasıyla ortalığı velveleye vereceklerdir. Neyse ki karşı karşıya gelinen Nehrevan savaşında bu haddini bilmez son derece başıboş,  hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bir kısım Harici tayfasının yaptıkları iftiralarının bedelini hayatlarıyla ödeyeceklerdir. Ve savaşın sonunda içlerinden sadece 9-10 kadarı firar edip canını zar zor kurtaracaktır. Malum kaçıp kurtulanlar gittikleri yerlerde de boş durmayıp ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza Kuzey Afrika’ya giden kimi Haricilerde bir başka Harici fraksiyon topluluğunu oluşturacaklardır.

           Evet, Hz. Ali (k.v) Haricilerin hadlerini bildirmesine bildirmişti ama savaş sonrası harp meydanında cesetler arasında yürürken çok üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Zira ona savaşmaktan başka bir alternatif çıkış yolu bırakmamışlardı. Yine de ölenle ölünmeyeceğine göre bu tür şeylerin bir daha tekrardan yaşanmamasına yönelik bir şeyler yapmak gerekirdi.  Nitekim Hz. Ali (k.v) bir ileri adım için bu kez Muaviye’yi itaati altına almaya yönelik Şam üzerine yürümeyi hedefler. Ancak bu amaç doğrultusunda seferber olduğunda yolda başka bir Harici fraksiyonunun ayaklandığının haberini alır. Hiç kuşkusuz onlara da aynı uyarılar yapılır. Fakat yapılan uyarılara aldırış etmediklerinden dolayı ister istemez onlar içinde aynı acı akıbet kaçınılmaz olur. Derken o acı akıbetten sıyırılıp kaçabilenlerde gittikleri yerlerde boş durmayıp hem valileri katledeceklerdir hem de işin ucu Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr’a kadar uzanacak bir dizi eylemlerin hazırlığını yapıyor olacaklardır. Hatta Hac mevsimi sonunda kendi aralarında plan yapıp Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr üçlüsüne suikast düzenlenmesi kararını alırlarda.  Böylece bu düşünceler eşliğinde Mısır’lı Abdurrahman b. Mülcem ileri atılıp;

       -Ben Ali’nin hakkından gelmeye talibim çıkışında bulunur.      

       O arada  Temim kabilesinden Burek bin Abdullah da galeyana gelip:

       -Bende Muaviye’nin hakkından gelmeye talibim der.

        Hakeza Amr b. Bekir'de aynı şekilde:

        -O halde Amr b. As’ın hakkından gelmekte bana düşer diyerekten kendi aralarında söz birliği yapıp Ramazan ayının yirmi yedisinde aynı saate denk gelecek bir zaman diliminde suikastı gerçekleştirmeye ant içeceklerdir.  

         Derken nefeslerin tutulduğu o an gelip çatmıştı ki, Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasanla birlikte sabah namazına hane-i saadetinden çıkıverdikleri saatte pusuya yatmış halde mevzi alan Abdurrahman b. Mülcem haini, ansızın üzerine üşüşüp hunharca hançeriyle yaptığı darbeyle başından derin bir yara açar.  Ve o an yaka paça kendini ele verdiğinde huzura getirilir. Başka ne diyelim bir bakıyorsun bilgisi, hikmeti ve adaletiyle ilmin kapısı olmak bu ya,  Emirül Mü’minin son nefesini teslim etmekte iken bile ilmini konuşturup şöyle vasiyet eylediğini görüyoruz:

       -Şayet Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek sakın ola ki Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olunur.  

          İşte suçların şahsiliği prensibini ortaya koyan bu müthiş vasiyetnamenin üzerinden çok geçmeden Allah Resulünün ahirete intikal ettiği yaşta, yani 63 yaşında şehitlik makamıyla vefat etmiş olur.  

          Diğer Harici suikastçı Burek ise Muaviye’nin tam sabah namazına geliş saatinde suikast tertibi için pusuya yatar. Ancak Muaviye’nin yönetim biçimi saltanat ve mülke dayalı kurulu bir sistem olduğu için adeta yanında etten duvar örmüş yaverlerin koruma engeline takılacaktır. Nitekim Muaviye’nin yanı başında bulundurduğu yaverler suikastçının tertibini boşa çıkartacak karga tulumba varı bir hamleyle hakkından gelinip hemen oracıkta katline ferman verilerekten defteri dürü verilmiş olunur.

         Hakeza Mısır valisi de Ramazan’ın yirmi yedisinde namaz için o gün evinden çıkmayıp da kendi yerine gönderdiği vekilini Amr sanıp oracıkta öldürüverirler. Olay sonrası Amr suikastçı hakkında yakalama emri vermesi üzerine derhal idam edilir.  

         Peki, suikast girişiminden kurtulmayı başaran Muaviye, tüm bu olan biten hadiselerden ders aldı mı derseniz maalesef Hz. Ali (k.v)’in şehit olmasıyla birlikte kendisinde herhangi değişik bir tutum oluşmadığı gibi mescitlerde Hz. Ali (k.v)’e lanet okuyaraktan irad edilen hutbeler eşliğinde saltanatının devamı için uğraş verecektir. Düşünsenize Muaviye saltanat içtihadıyla böyle bir tutum sergilerken Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hz. Hasan ise tam aksine ümmetin birliği ve dirliğini düşünerekten halifeliğinden feragat edip ümmetin idaresini ona devredecektir. Ne diyelim ehlibeyt neslin her türlü dünyevi makam düşkünlüğüne tamah etmeme feraset yanı bu ya,  Hz. Hasan (r.a)’da gayet iyi biliyordu ki Muaviye’nin asıl derdinin Hz. Osman’ın katillerinin intikamının almak değil saltanat derdi olduğudur. Nitekim bu bilinçten hareketle kendi halifelik hakkından feragat edip bu dosyayı kapatacak bir irade ortaya koymuş olur.  Böylece Allah’ın Habibi (s.a.v); “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili (yorumu-içtihadı) üzerine harb edeceksin  diye beyan buyurduğu mülklü (saltanatlı) dönemlerinin kapısı aralanmış olur. 

           Cevdet Paşa bu noktada ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini ise tarihe not düşerek şöyle bağlar:

          Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh) kıldırır.”               

          Hâsıl-ı kelam, Hz. Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir.  Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.

         Vesselam. 

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_ali_ve_hariciler-8088.html

14 Mart 2026 Cumartesi

Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi


 Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi

  SELİM GÜRBÜZER                                             

       Malumunuz Hz. Ali (k.v), Allah Resulü (s.a.v)’in Allah’a vuslatının akabinde hilafet meselelerinin kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğünden hareketle bir süre Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’a beyat eylememişti. Besbelli ki, şayet vuslatın hemen akabinde beyat etmiş olsa, sevgili eşi Fâtıma annemizin üzüleceğini düşünerekten bu konuda altı ay sessiz kalmayı yeğlemiştir.  Sonrasında ise malum Hz. Ali  (k.v),   daha fazla bu işi uzatmaksızın Ebû Bekir-i Sıddîk’in huzuruna varıp;

       -“Elbette ki bu göreve en layık olan sensin. Doğrusu şimdiye kadar Allah Resulünün cenazesi daha henüz ortada iken halifelik görüşmelerinin benden habersiz yürütülmesinden dolayı beyat eylemeyi geciktirmiş oldum. Ama artık vakti zamanı gelmiştir, yarın inşallah mescitte herkesin huzurunda size beyat edeceğim” sözünü vermekle kendine yakışır bir tutum sergilemiş olur. Hatta Hz. Ali (k.v)   sadece beyat etmekle kalmayıp gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halifelik döneminde olsun, gerekse Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde olsun her ikisinin de devlet hizmetlerinde yar ve yardımcısı olmuştur. Hatta buna Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi de dâhildir. Hem kaldı ki Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi çok çalkantılı geçmesine rağmen yine de ümmetin birliği ve dirliği için elinden ne geldiyse ona destek olmaktan geri durmamıştır. Ancak ne var ki, tüm bu iyi niyetli çabaları halifenin etrafını saran sıkı Emevi dayanışmasına dayalı asabiyet ağına takılıp bir türlü bu örgü ağını aşıp da fitne ateşinin alev almasına mani olamayacaktır. Zira O’nun her defasında fitne ateşini söndürme girişimleri Halife Osman (r.a)’a karşıt tavır olarak algılanmıştır hep.  Ne diyelim Hz. Ali (k.v)  sabrı bu ya, yine de hakkındaki dedikodulara hiç aldırış etmeksizin Hz. Osman (r.a)’ın şehadet şerbeti içtiği ana kadar meselelerin üstesinden gelebilmek için tüm gayretini seferber etmekten ondan esirgemeyecektir.

        Tabii Hz. Osman (r.anh)’ın şehadet şerbeti içmesinin ardından bile sular bir türlü durulmayacaktır. Ama bu arada suların durulmasına yönelik bir an evvel halifenin tayin edilmesi gerekiyordu ki,  bu hususta Basra’lılar Talha b. Zübeyr'in, Kufe'liler Zubeyr b.  Avvâm’ın, Mısır'lılar ise Hz. Ali’nin halife olması için kapılarını çalmayı deneyeceklerdir. Ancak halife olmaları yönünde hiçbirini ikna edemeyeceklerdir. Bu durumda ister istemez bu kez Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’in halife olmaları yönünde kapıları çalınır. Maalesef bu denemelerinden de bir netice alınamaz. Derken en son çare olarak isyancılar, bu işi zorbalığa döküp;

       -“Her kim ki yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife olarak ortaya çıkmazlarsa şunu iyi bilsinler ki boyunlarını vuracağız” tehdidinde bulunurlar.  

         Ashabın ileri gelenleri baktılar ki, işler iyice kızışıp sarpa saracak, ister istemez tüm bu kaotik keşmekeşlik hava içerisinde Ensar-Muhacir grubundan oluşan bir dayanışma topluluğunun aracı olarak tayin ettiklerinde,   Hz. Ali (k.v) en nihayetinde halifeliği kabul etmek mecburiyetinde kalır. Nitekim ertesi gün herhangi bir fazla hır gür çıkmadan mescitte ashabın Hz. Ali (k.v)’e biat etmesiyle birlikte halifelik meselesi halledilmiş olunur. Ancak halifelik meselenin halledilmiş olmasından sadece Mervan ve onun şahsında bir takım Emevi gruplar hazmedemediklerinin işaretini hemen alelacele Medine’yi terk etmekle göstermiş olacaklardır.  

        Peki ya Hz. Ayşe validemiz? Malumunuz o da, Hac dönüşü Hz. Osman (r.a)’ın şehit düştüğünü ve yerine Hz. Ali (k.v)’in halife olarak seçildiğini öğrendiğinde pekte sevindirik olmadığını etrafında Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin cezalandırılmasına yönelik and içmiş gruplarla birlikte hareket ettiğini hissettirerek gösterecektir. Besbelli ki Hz. Ayşe validemiz otuz yıl öncesinde kendisine yapılan bir iftiranın acısını halen içinden söküp atamamış gözüküyordu.  O yıllarda malumunuz Hz. Aişe annemize yapılan bir iftirada Hz. Ali (k.v)’in bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurunda ağzından çıkan bir cümlesinde;

      -“Boşa gitsin, Allah sana daha hayırlı kısmet açar” sözlerini işittiğinde çok incinmiş olsa gerek ki, ona olan kırgınlığını halife oluşunun akabinde yapacağı bir takım hamlelerle hissettirecektir.  

        Birde meseleye Hz. Ali (k.v) açısından bakıldığında ise o artık seçilmiş ümmetin halifesi olması hasebiyle ümmetin menfaatine ne yapılması gerekiyorsa içinde taşıdığı o ulvi vazife duygusunun sorumluluğuyla hareket edecektir hep. Ancak ne var ki, halifelik makamına oturur oturmaz ashabın ileri gelenleri tarafından Muaviye’ye şimdilik ilişilmemesi ve vali olarak yerinde kalması yönünde hemen kendisine sıcağı sıcağına teklif sunulur. Halifelik makamının sorumluluk bilinciyle cevaben şöyle der;

       -Şunu iyi bilesiniz ki,  halifelik makamına itaat etmediği müddetçe kılıçtan başka bir çözüm yolu yoktur.

       Böylece ortada ümmetin birliği ve dirliği söz konusu olduğu için halifelik içtihadıyla yeni tayin edeceği valileri elçi olarak görevlendirmek suretiyle yola çıkarır da.  Nitekim Sehl b. Huneyf görev tebligatını alır almaz Tebük topraklarına doğru yol alır. Fakat onu yola revan olmuş halde görenler hemen kafasını karıştıracak ilk hamlelerini yapıp:

       -“Ey yolcu! Nereye böyle,  yoksa gideceğin yerde kanına mı susadın sen?” ikazında bulunurlar. Nitekim bu kafa karıştırıcı çağrılar etkisini gösterince, Sehl b. Huneyf o anda Muaviye’nin yerine vali olma kararından vazgeçip epey mesafe kat ettiği yoldan geldiği gibi gerisin geri dönecektir. Hakeza Kûfe valisi de kararından vazgeçenler arasına dâhil olur. Ne diyelim, kararsızlık denen illet hastalık bu ya, bu durumda Şam ve Kûfe şehirlerini itaat altına almak hiçte öyle kolay bir iş gibi gözükmüyordu. Besbelli ki, Hz. Ali (k.v)’in önünde daha çok uzun soluklu halletmesi gereken bir yığın meseleler daha vardı. Öyle ki Talha ve Zübeyr’in de aralarında bulunduğu bir heyet;  Hz. Ali (k.v)’in huzuruna vardığında önce Yüce Allah'ın ahkâmını yerine getirmek için biat edeceklerini dile getirirler, sonra da asıl ağızlarında baklayı çıkarmak istedikleri mesele için Hz. Osman (r.a)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesi talebinde bulunurlar. Oysaki hemen aceleye getirilecek meseleyle alakalı talep ettikleri düşüncelerinin aynısını Şam’daki Muaviye’de habire etrafa tehditler savurarak dillendiriyordu. Neyse ki Hz. Ali (k.v)   daha yeni işe koyulduğu patırtılı gürültülü kaotik bir ortamda oldubittiye getirilmek istenen böylesi bir talebin dolduruşuna kapılmayacaktır. Onların dile getirdikleri talep ve düşüncelerinin tam aksine hemen alelacele cezalarının kesilmeleri yoluna gitmenin usul açısından doğru bir yöntem olmayacağını beyan buyurur. Hakeza bu hususta ortalığın iyice sakinleşeceği vakte kadar beklemekte fayda olduğunun yanı sıra devlet işlerinin tam takır rayına oturmasının akabinde hep birlikte bu meseleyi istişare yoluyla halledilmesi gerektiği kanaatini ortaya koyar. Ancak ne var ki, huzuruna gelen heyet bu sarf ettiği akıl dolusu sözlerden pekte hoşnut kalmayacaktır. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) Şam ve Kufe şehirlerini itaat altına almak maksadıyla gönderdiği valilerden daha henüz göreve başlamadan geri dönenler karşısında en ufak bir yılgınlığa düşmeksizin inandığı yolda meseleyi uhuletle ve suhuletle çözme cihetine gitmeyi yeğleyecektir. Öyle ki, her seferinde elçiler kanalıyla gönderilen mektupların hiçbirine valilerin cevap yazmaya bile tenezzül etmemelerine rağmen yine de o sanki ortada hiçbir şey olmamış gibisine her daim kendinde görülen o azim ve sağlam duruşuyla yılmadan, usanmadan mektup üzerine mektuplar göndererekten zerre miskal olsun meselenin üzerine gitme kararlılığından asla vazgeçmeyecektir. Hani atalarımızın “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz”  diye söyledikleri bir veciz söz var ya, aynen öyle de geçte olsa eline ulaşılan tek satırlık cevabı bir mektup eline ulaşabilmiştir.  Ancak mektup açıldığında içinde sadece; “Muaviye b. Ebu Süfyan'dan Ali b. Ebi Talib’e…”  diye başlayan tek satırlık bir ifadeyle halifelik makamını hafife almaya yönelik ince bir gönderme vardı ki,  Hz. Ali (k.v) kendisini hiç sayan bu gelen mesajı okur okumaz moralinin büsbütün bozulduğu gözlerden kaçmaz da.  Ayrıca üstüne üstük bu arada tüm bu moral bozukluğunun üzerine bir zamanlar aynı ulvi gayeler uğruna birlikte omuz omuza mücadele verdiği iki dava arkadaşı Talha ve Zübeyr, huzuruna çıka gelmezler mi?  Öyle ya, bayram değil seyran değil, güya umreye izin almak için huzuruna çıka geldiklerini söyleyeceklerdir.  Tabii Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi hiç islimini bozmadan hoş beş sohbetin ardından kendisinden izin alınmasını son derece mütevazı bir davranış olarak karşılayıp arkadaşlarını umreye öyle uğurlayacaktır. Oysaki nezaketle uğurladığı arkadaşları bir daha Medine’ye dönmemek için uğurlanmış oluyorlardı. Nitekim kafalarında kurguladıkları plan gereği ilk etapta Mekke’de Hz. Aişe validemizle umre esnasında buluştuklarında; önce Hz. Ali (k.v)’e isteksiz bir şekilde beyat sözü verdiklerini, ardından da verdikleri sözden cayıp saf değiştirdiklerini arz etmek olacaktır.

      Evet, tüm bu yaşananlardan öyle anlaşılıyordu ki, her geçen gün durum vaziyet git gide Hz. Ali (k.v)'in aleyhine işlerken, Hz. Aişe validemizin etrafında oluşan kümelenmeyle de muhalif kanadın lehine işleyen uygun bir zemin oluşuyordu.  Nitekim güç gösterisine dönüşen böylesi bir ortamda hazır fırsattan istifade “Her kim Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrıları yapılır da. Her ne kadar Resulullah (s.a.v)’in hanımı Ümmi Seleme böylesi kaotik bir ortamda, Aişe annemize yazdığı bir mektupla yapılan bu çağrıları doğru bulmadığını kendisine bildirse de bir türlü onu kararından vazgeçiremeyecektir.

         Derken Hz. Ali (k.v) ise fırtına öncesi yaşanan bu hadiselerin pekte hayra alamet gelişmeler olmayacağını Abbas b. Abdülmuttalib’in oğlu Kusem’in kendisine ilettiği mektupla işin vahametini öğrenmiş olur. Yani mektup eline ulaştığında umre için uğurladığı dava arkadaşlarının Hz. Aişe’nin safında yer alarak kendisine karşı sefer düzenlemek için Mekke’den Basra’ya birlikte hareket ettiğinden haberdar olup bu duruma içten içe çok üzüntü duyar.

        Hem nasıl içten içe üzülmesin ki, bir kere her şeyden önce işin varacağı son noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in hanımıyla karşıya kalmak gibi son derece sıkıntılı bir durumun varlığı söz konusuydu.  Nitekim Hz. Aişe annemiz ordusuyla birlikte Hayber yakınlarında Evtâs denilen yerde konakladıklarında Said b. As;

       -Ey Müminlerin annesi! Hayırdır nereye böyle?

       Hz. Aişe annemiz cevaben:

       -Elbette ki, Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum deyince,

       Said b. As:

       -Osman’ın katillerini uzaklarda aramana hiçte gerek yoktur, hemen yanı başındakilere bakman kâfidir der.

       Said, aslında bu sözlerle doğrudan Zübeyr ve Talha’yı kastedip, onların hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmalarıyla birlikte güya görünürde Hz. Osman’ın akıtılan kanının derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.  Ancak Hz. Aişe annemiz bu sözlere hiç oralı olmayıp inandığı davada hala kararlı bir şekilde yoluna devam edecektir. Ta ki Aişe annemiz ordusuyla Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumaları kulağını çınlatır, işte o zaman Efendimiz (s.a.v)’in bir zamanlar hanımlarına yönelik;

          -“Bana öyle geliyor ki sizden birinize Have’b köpekleri uluyacak” diye sarf ettiği sözleri aklına takılır takılmaz bu kez  “Aman Allah’ım ben ne yaptım” pişmanlığıyla kendi kendine hayıflanıp böylece kendi iç dünyasında o an için geri dönüş duygusu ağır basar.  Ancak tam o esnada hiç hesapta olmayan bir gelişmenin yaşanıyor olması o anlık pişmanlık duygu selini bertaraf edecektir. Öyle ki o esnada Abdullah b. Zübeyr’in;

     -“Ali b. Ebi Talib geldi,  Basra’ya yetişin,  kendinizi kurtarmaya bakın”  şeklinde avazının çıktığı kadarıyla bağıraraktan attığı çığlıklar bir anda işin seyrini değiştirmesiyle birlikte tehlike çanlarının çaldığı Basra yakınlarındaki Hufeyr’e doğru hareket edilmiş olunur.

      Tabii Basra valisi Osman b. Huneyf,  yaklaşmakta olan kafilenin geliş gayelerini sezer sezmez kendince hemen tedbiri elden bırakmayaraktan gelenlere karşı güç kullanınca her iki taraftan da yaralananlar olur.  Fakat her iki tarafta baktılar ki,  durum vaziyet git gide daha da karmaşık bir hal alacak gibi gözüküyor bu durumda ister istemez kendi aralarında  analışıp barışıvermek zorunda kalırlar. Ancak bu barış hali de pek uzun sürmeyecektir. Zira Bedeviler; Talha ve Zübeyr’in ileri gelen adamlarının uyudukları kanaatine vardıkları bir gece vaktinde Osman b. Huneyf’in evine ani baskın yaparaktan tüm barış umutlarını suya düşürmüş olurlar. Hadi barış umutlarının suya düşmesi neyse de,  Mervan’ın ansızın baskın yaptığı o gecede Osman b. Huneyf’in sakalının tutamından çekerekten tartaklamasına ne demeli.

        El insaf! Neyse ki Huneyf'i serbest bırakılıp bırakılmayacağı hususunda Aişe annemize danışırlar da en nihayetinde salıvermek zorunda kalırlar. Derken Osman b. Huneyf darp edilip hırpalanmış bir şekilde Kufe'ye doğru yola koyulurken Basra’ya doğru ilerlemekte olan Hz. Ali  (k.v) ile yolda karşılaştığında durum vaziyeti şu sözlerle dile getirir:

        -“Ey Emirel Mü’minin! Beni Basra’ya sakallı gönderdin göndermesine ama şimdi ise şu an gördüğünüz üzere sakalsız dönmüş durumdayım.”

       Aslında bu sözler bir anlamda Basra’nın Aişe annemizin kontrolüne geçmiş bulunduğunun itirafnamesi sözlerdi.

        Her neyse olanlar olmuştu bir kere,  bari bundan sonra hiç olmazsa Kufe halkının başına herhangi bir musibet gelmemesi için bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim bu hususta Hz. Ali (k.v) tez elden kervanıyla birlikte Kufe’ye vardığında kendisine buraya geliş gayesinin ne olduğu sorusuna muhatap kalır. Hz. Ali (k.v) bu sual üzerine Kufe halkına cevaben şöyle seslenir;

      -Her geçen gün etrafı saran fitne ateşini söndürmekten başka buraya geliş gayem ne olabilir ki?

       Gerçekten de Hz. Ali (k.v)’in buraya geliş gayesinin birliği ve dirliği sağlamaya yönelik olduğu şundan besbelliydi ki, son bir hamleyle daha muharebe öncesinden barış girişiminde bulunmak üzere görevlendirdiği Ka’ka b. Amr ile birlikte çaba sarf edişiyle tüm samimiyetini ortaya koyacaktır.  Ancak gel gör ki Emirül Mümininin gösterdiği tüm bu iyi niyetli barış girişimi çabaları her daim anlaşmamaktan yana ısrarcı tutum içerisine giren İbn-i Sebe ve taraftarlarınca bir gece vaktinde ansızın her iki tarafa da aynı anda baskın yaparaktan devreye soktuğu sinsi planlarıyla sabote edilmiş olunur. Nitekim ansızın bir gece baskınıyla sinsice yürüttükleri o provokatif eylem planı tutar da. Öyle ki, o gece her iki tarafta derin uykularından uyanıp gördükleri o hazin manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde birbirlerinin oyununa geldiklerinin zannıyla kılıçlar çekilip böylece tarihlerin Cemel vakası diye kaydettiği ve on bin insanın ölümüne mal olan o kanlı savaş vuku bulmuş olur.  Her ne kadar sinsi bir oyunla sulh girişimleri akamete uğrasa da sonuçta Hz. Ali (k.v) vuku bulan bu savaştan zaferle çıkmasını bilmiştir. Hatta savaş sonrası bu kez ganimet paylaşımı bahse konu olur ki,  bu meselenin üstesinden gelmek içinde hemen yerinde bir müdahale söylemle:

        -“Şimdi sorarım sizlere: Müminlerin annesi Aişe’nin ganimetleri kime isabet edecek” sualini sormak suretiyle bu yersiz ganimet paylaşımı isteklerinin önüne de geçmesini bilmiştir.

        Öyle ya, madem savaşın kazananı da, kaybedeni de Müslümandı, o halde Emir’ül Müminin bu sorduğu soruyla savaş ganimetinin sadece gayrimüslimlerden alınabileceğinin mesajını vermiş oluyordu. Ganimet paylaşımının dışında birde meseleye savaşan taraflar açısından baktığımızda, Cemal vakası aynı zamanda hem galibinin hem de mağlubunun pişman olduğu bir savaş olduğu anlaşılır. Dahası Hz. Osman (r.a) döneminde isyan boyutunda sınırlı kalan hadiselerin Hz. Ali (k.v)  dönemiyle birlikte yürekleri dağlayan iç savaşa dönüşen elim bir tabloyla yüzleşilmiştir.  Üstüne üstük yaşanan bu elim hadisenin neticesinde Talha (r.a)  ve Zübeyr (r.a) gibi çok büyük yıldız kayıplarının da ölenler arasında olması kat be kat yürekleri daha da bir derinden dağlamıştır.

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_alinin_calkantili_halifelik_donemi_-8073.html

                                                                                                                        Devam edecek