15 Nisan 2026 Çarşamba
TÜRK DÜNYASI KÜTÜPHANESİ STANDINDA SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI OKUYUCULARA TAKDİM EDİLDİ-KDY
ANKARA BAYBURT TANITIM GÜNLERİNDE SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI OKUYUCULARLA BULUŞTU
Ölürüm Türkiye'm
GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR KİTABI ALMANCA TANITIM-KDY
Güneş Doğudan Doğar
GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR- SELİM GÜRBÜZER-KDY
Güneş Doğudan Doğar
13 Nisan 2026 Pazartesi
Ölürüm Türkiye'm Kitabımda da ismini andığım Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR İle 23. Ankara Kitap Fuarı imza günü buluşma hatıram.
Ölürüm Türkiye'm Kitabımda da ismini andığım (İki Kutuplu Bakıştan çıkma vakti başlıklı yazım) Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR İle 23. Ankara Kitap Fuarı imza günü buluşma hatıram. https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer
6 Nisan 2026 Pazartesi
HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK
HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK
SELİM GÜRBÜZER
Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye
toplumunda;
-“Müjde! Müjde!
Ey Hattab! Bir oğlun oldu” diye
haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte
anormal karşılanmayacaktır. Üstelik
doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i
Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek
olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker
ya, aynen öyle de babasının sert mizacı
oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her
defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı
yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.
O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri
durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne
aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca
mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş
çoban halifesi olması gayet tabiidir.
Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda
iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh), Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra
bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek. Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki
yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını
durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten
de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin
İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza
çıkar. Öyle ya, cahiliye çağında
müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar
gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş
için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp
Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;
-“Ey
Ömer! Nedir senin böyle öfke dolu telaş
halin? Hele bir dur, sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen
önce kızını ve kocasını hizaya getirsen
çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.
Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına
dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya
hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde
içeriden gelen sese kulak verir. Merak
bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde
her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında
nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O
elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip
işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da
ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar.
Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in
ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet” olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir.
Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek
gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte
bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda
alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği
günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda
müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki;
Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak
pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik
vadisine gelsin.
Ne
diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün, bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında
da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah
(s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:
-Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını
vurayım.
Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu
çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş
akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları
Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir
kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle
iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.
Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye
döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla
birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü
(s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı
ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan
ayetin hükmünü şöyle bildirir:
-Sana
içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar
için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.”
(Bakara, 219)
Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu
ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış
deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar
yine şarap içilecek, kumar oynanacaktı. Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek
davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn
süresinde geçen “…putlara ibadet
etmem’’ ayet mealinin ibaresini “…ibadet ederiz’’ şeklinde okuması
üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur
ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır. Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda
Allah-ü Teâlâ bu hususta;
-''Ey iman edenler sarhoş iken namaza
yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de
canı isteyenlerin namaz dışında içki içilebileceği yönünde bir anlam
çıkarılması muhtemel dâhilindeydi. Nitekim ashaptan bazıları:
-“Yüce
Allah (c.c), mademki huzurunda içkili
olmamızı istemiyor, o halde bizde
namazın dışında içeriz” diyenler oldu.
Tabii bu durumda Hz. Ömer (r.a)'ın etrafında
olan bitene tahammülü kalmadığı gözlerden kaçmaz. Öyle ki, içkinin kesin olarak
yasaklanmamasına yönelik tahammülsüzlüğünü Allah Resulü (s.a.v)’in huzurunda
ellerini açıp:
-Ya Rabbi! Bize açık hüküm vahy eyle
diye dua ve niyazda bulunup öyle huzurdan ayrıldığı gözlenir.
Hatta
yaşanan bir başka hadisede Utba b. Malik’in evinde içkili yemek toplantısında
Sa’d b. Vakkas, sarhoş halde bir yandan Muhacirleri
överken diğer yandan da Ensar’ı yerden yere vuran sözler sarf etmekten kendini
alamayıp bir anda ortamın gerilmesiyle birlikte o an çıkan arbedede fırlatılan
bir kemik parçası Sa’d’ı yaralar da. Derken vuku bulan bu hadise Allah Resulüne
bildirildiğinde, hemen yanı başında Hz.
Ömer (r.a)’da orada yine her zaman ki gibi ellerini Yüce Allah’a açıp:
-Ya Rabbi! Şarap hakkında kesin hüküm
ihsan eyle diye niyazda bulunduğu gözlerden kaçmaz da. Neyse ki Allah Resulü
(s.a.v), Hz. Ömer (r.a)’ın sabırsızlıkla
beklediği içki yasağını bildiren kesin hükmü ashabın huzurunda Mescitte okuduğunda
en nihayetinde derin bir soluk alıp şükreyleyiverir. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın
içini rahatlatan bu husustaki en son nüzul olan ayette geçen hüküm için, bakın
Yüce Allah (c.c) ne buyuruyor:
-Ey İman edenler şarap, kumar, dikili
taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan
kaçının ki muradınıza erebilesiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık
ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister.
Artık buna bir son vermiyor musunuz?’’
Böylece bu okunan ayet-i celilenin
hükmünden hareketle Hz. Ömer (r.a) bu
kez herkesin huzurunda;
-Ya
Rabbi! Evet, artık bundan böyle şarap içmek yok deyip şükür edasında bulunur. Her
şeyden öte Hz. Ömer (r.a)’ın üç aşamada tedrici olarak vesile olduğu içki
yasağı Mekke sokaklarında şarap fıçılarının devrilmesi eşliğinde kesin hükmede
bağlanmış olur.
Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın bir şekilde hem
vücut sağlığı bakımdan hem de ruhen pirüpak olmak bakımından hayra vesile
olduğu bir takım girişimleri bunlarla sınırlı değildi elbet, tüm bunların yanı
sıra cenk meydanlarında bir takım girişimlerde bulunmasıyla da dikkatleri
üzerine çekmiştir hep. Öyle ki Bedir, Uhud, Hendek derken Hudeybiye seferinin
eşiğine gelindiğinde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’yi ziyaret etmek istediklerini bildirmek
için karşı tarafa elçiler görevlendirir. Amma velakin her defasında yaptığı bu
iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) karşı tarafı
ikna etmek için ancak Hz. Osman (r.a)’ın sözüne itibar edileceği yönünde fikir
beyan eder. İşte kabul gören bu fikir üzerine Hz. Osman (r.anh) gönderilir. Ancak elçi olarak gittiğinde epey bir süre
geri dönmeyince ister istemez müminler tarafında ‘Osman
öldürüldü’ şayiası baş gösterir. Habib-i Ekrem (s.a.v) bu durum karşısında Rıdvan ağacının altında
hemen herkesten beyat sözü aldığı gibi Osman (r.anh)’ın gıyabında da beyat
almak suretiyle etrafa yayılan şayiaların önüne geçilmiş olunur. Derken sonraki
gelişmeler ve Fetih süresinin nüzulüyle birlikte Hudeybiye seferinin bir kayıp
olmadığı, tam aksine ilerisinde büyük bir açılıma yelken açılacağının ilk
işareti diyebileceğimiz Mekke’nin fethedilebileceğinin muştusu olduğu
anlaşılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) Hudeybiye
barışının ihlaline binaen Mekke’ye yakın Merruzzahran denilen yere gelip burada
gökyüzünü adeta kızıl renge boyayacak bir şekilde ateş yaktırması bunun ilk
işaret fişeği olur da. Böylece Ebu Süfyan ve iki arkadaşı hemen gece
karanlığında dumanın tüttüğü yöne doğru iz sürdükleri sırada tuzağa düşüp yakayı
ele vereceklerdir. Tabii Hz. Ömer (r.anh), onları yakalanmış
halde gördüğünde hemen tez canlılığını gösterip:
-Ya Resulullah! İzin verin bunların
boynunu devireyim çıkışında bulunur.
İşte bu çıkışının üzerine Hz. Abbas
(r.a)’dan itiraz sesi yükselir.
Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine şu
beyanda bulunur:
-Hele ikinizde bir sakin olun, şöyle bir
sabah vakti olsun, bakalım haklarında hüküm neyi gerektiriyorsa ona göre kararımızı
veririz elbet.
Tabii Allah Resulünün bu sakinleştirici
sözleri üzerine ortam bir anda yumuşayıverir.
Sabah vakti olduğunda Ebu Süfyan’a ilk
evvela “Müslüman ol” teklifi yapılır. O bu teklif karşısında her ne kadar tereddütlü
ifadelerle kem küm etse de lafın arasına giren Hz. Abbas (r.anh)’ın
sıkıştırmasıyla kelime-i şahadet getirmiş olur. Derken Mekke’nin fethi gerçekleşiverir. Mekke’nin fethinin ardından ise malum Peygamberimiz
(s.a.v) adına kadınlardan ilk beyat alma görevi Hz. Ömer (r.a)’a nasibi
müyesser olur.
Yine Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka dikkat
çeken bir girişimi de münafıkların başı İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmamaya
kalkışmasıdır. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) eliyle omzuna hafifçe dokunarak bu teşebbüsüne
geçit vermeyecektir. Çünkü bu hususta daha
henüz ortada nüzul olmuş bir ayet hükmü yoktu. Böylece Allah Resulünün
müdahalesine maruz kalan Hz. Ömer (r.anh), bir anda kendisinin huzurdan tard edileceği endişesi
sarar. Neyse ki sonradan vahy olunan ayetler Hz. Ömer (r.a)’ı doğrulayınca
ancak o zaman huzurdan tard edileceği
kaygısı giderilmiş olur.
Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka ani çıkışı da, Peygamberimiz
(s.a.v) vefat ettiğinde hüngür hüngür
ağlamaların yankılandığı hüzünlü bir ortamda;
-“Her
kim ki Muhammed öldü” derse boynunu vururum çıkışında bulunma hadisesidir. Neyse ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ahirete
irtihali sonrası onu dizginleyecek müdahale bu kez Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh)’dan
gelip böylece bu tehdit varı eylem çıkışı bertaraf edilmiş olur. Besbelli ki, bizim
bilemeyeceğimiz yücelerden gelen bir fermanla Hz. Ömer (r.anh)’a bu ve buna
benzer yapılan müdahalelerle önü alınaraktan ilerisi için kendisinin daha bir
kemale ermesi ve adalet güneşi olması murad edilmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir-i
Sıddık (r.a), artık ömrünün son demlerine geldiğinde hasta yatağında kendisinden
sonra yerine geçecek olan kemale ermiş bir isim olarak Hz. Ömer (r.anh)’ı
tavsiye etmesi bunun bariz göstergesi olup vefatının ardından Ümmet-i
Muhammedin halifesi olur da. Öyle ki halifelik hırkasını giydiğinde Hz. Ebu Bekir-i
Sıddık (r.anh) döneminden devr aldığı kazanımlara ilaveten Müberra Dinimizi Arap
yarımadasınınım sınırlarının dışarısına, yani İran, Suriye, Mısır, Irak
sınırlarının ötesine de taşır. Hatta her bir fethettiği ülkenin İslam’la şereflenmesine
vesile olduğu gibi kazanılan Kadisiye zaferiyle de adını tarihin altın
sayfalarına yazdırmış olur.
Peki, Hz. Ömer (r.anh) sadece savaş
meydanlarında ki kazanımlarıyla mı göz doldurmuştur hep? Hiç kuşkusuz kazanılan
zaferlerin yanı sıra cemiyet hayatında da O’nun dönemine kadar teravih namazını
insanların bir kısmı tek başına, bir kısmı da cemaatle kılıyordu ki, işte bu hususta valilere gönderdiği mektuplarla
Müslümanlar arasında birliği ve dirliği sağlayacak uygulamalara mührünü vurmakla
da göz doldurmuştur. Derken Hz. Ömer (r.a)’ın başlattığı bu ve buna benzer ictihadı
uygulamaları sayesinde teravih namazları cemaat halinde yirmi rekât kılınıp Ramazan
ayında camilerimizin daha da hınca hınç dolmasına ve Ramazan gecelerimizin
apayrı bir anlam kazanmasına vesile olunmuştur.
Gerçekten de şöyle geriye dönüp bakıldığında
cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar katı yürekli tıynette
olan Hattaboğlu Ömer, gün gelir İslam dairesine girip sonrasın da halife
olduğunda artık fakirlere sırtında un çuvalıyla kapı kapı dolaşıp Müslümanların
hadimi bir halife olarak adından söz ettirecektir. Hatta onun gönüllerde taht
kurmanın ötesinde “Fırat kenarında bir
koyun kaybolsa onun hesabını Allah benden sorar” sorumluluğunun bilincinden
hareketle Allah’ın yeryüzündeki Adalet Güneşi Sultanı olur da. Zaten O, Resulullah
(s.a.v) tarafından “Faruk” unvanı övgüsüne mazhar olup,
böylece halifelik süresince adalet terazisi de hak ve batılı birbirinden
ayıracak şekilde işleyecektir hep. Ayrıca halifelik süresince her yıl Hac
vecibesinden geri durmadığı gibi, Hacda
bütün valileri toplayarak bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların raporunu
almayı da ihmal etmez. Bu arada Hac esnasında söz konusu ülke halklarının dilek
ve temennilerini alıp dertlerine derman bile olur. Hayatının son Haccına
çıktığı demlerde ise içinden bir ses; Resulullah
(s.a.v)’in ardından emanet bıraktığı Hane-i saadetin gül kokulu annelerimizi de
Hacca götürme arzusu gönlünde ağır basar. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde
Hane-i saadet hanımlarından oluşan sekiz kişilik kafile heyeti yola revan olup
o yıl annelerimizin laiki veçhiyle Hac vecibelerinin yerine getirilmesi de
sağlanmış olur.
Artık hayatının son dönemleri
yaklaşmıştı ki, bir gün asıl ismi Firuz olan Ebu Lü’li bir Yahudi kölesi, Halife
Hz. Ömer (r.anh)’ın huzuruna gelip efendisinin kendisinden marangozluk ve
demircilikle ilgili işleri yapmasına karşılık olarak günde iki dirhem vergi
aldığını şikâyet eder. Hz. Ömer (r.anh) bunun üzerine şikâyetçi olan köleye cevaben
şöyle der;
-Zaten bu meslekleri yapana günde iki
dirhem verilmesi çok değildir.
Tabii bu cevaptan Yahudi kölesi pek hoşnut
kalmaz, hatta içten içe Hz. Ömer (r.anh)’a kin besleyip zaman içerisinde kin
duyguları kabarır da. Nitekim bir sabah vakti Ebu Lü’li ön safta
mihraba yakın bir yerde namaza durduğunda Hz. Ömer (r.a)’ı sinsice arkadan hançerleyerek
secde ettiği yere yığıverir. Tabii bu
durumda ön saftakiler Ebû Lü’lüe (Fîrûz
en-Nihâvendî)’ye müdahale edip kıskıvrak yakaladıklarında hemen aralarından
sıyrılıp kurtulamayacağını anlayınca elinde tuttuğu hançeri kendi göğsüne saplayaraktan
canına kıymış olur. Hz. Ömer (r.anh) ise kan çanak içerisinde yaralı bir halde evine
götürülür. Malumunuz şehadetine yakın demlerinde oğluna:
-Tez elden Aişe'ye gidin deyin ki;
şayet müsaadesi varsa Resulullah (s.a.v) ve Ebubekir’in yanına defnedilmek istiyorum.
İşte iletilen bu talep aslında Aişe e annemizin
kendisi için de düşlediği bir talepti,
yine de böyle bir durumda vicdanının sesine kulak verip bu isteği geri
çevirmez de.
Hz. Ömer (r.anh) bu taleple de yetinmez bu kez hasta
yatağında tıpkı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) gibi kendinden sonra hilafete
geçecek olanları çağırıp görüşlerini aldıktan sonra sırasıyla Ali, Osman,
Zübeyr, Abdurrahman ve Sa’d’dan oluşan heyeti şura üyeleri olarak seçmeyi talep
eder. Ve şura heyetine şöyle vasiyet eder;
-Ben öldükten sonra üç gün içerisinde
kendi aranızda istişare edip dördüncü güne kadar halife seçiniz.
Akabinde Mikdat’a dönüp şöyle der:
-Ey Mikdat! Benden sonra şura
üyelerinin kapısında göz kulak olup nöbet tutun. Şayet şura üyelerinden beşi
birleşir diğeri muhalif olursa onu öldürün. Yok, eğer dördü birleşir ikisi
reddederse iki kişiyi öldürün. Olmadı, üçe üç kalırlarsa Abdullah reyini
kullansın. Oldu ya, Abdullah’ın hükmüne de razı olmazlarsa Abdurrahman b.
Avf’ın bulunduğu taraf tercih edilsin.
İşte vasiyet hükmünde bu sözlerin
ardından hasta yatağında git gide güçten takatten düşen Hz. Ömer (r.a), artık ecel
kapısına dayandığında o çok sevdiği Allah Resulü ve can yoldaş arkadaşı Hz. Ebu
Bekir-i Sıddık’ın merkadına defnedilip böylece Allah’a vuslat eylemiş olur.
Derken vasiyetin gereği yerine getirilip vefatının akabinde Meleklerin hilm ve son
derece mütevazı ağır başlılık huyuna binaen hayâ ettiği Hz. Osman (r.anh) halife
olur da.
Velhasıl-ı kelam; hasta yatağında son
nefesini vermek üzere iken bile iyiyi kötüden ayırabilecek karakterde bir
Ömer’ül Fâruk’tur O.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti-omerl-fruk-8136
2 Nisan 2026 Perşembe
Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti
Hz. Osman’ın
Halifelik Dönemi Ve Şehadeti
SELİM GÜRBÜZER
Malumunuz Hz. Osman (r.a) dönemine kadar
Müslümanlar cuma namazına tek ezanla çağrılıyordu. Ta ki halife olduğunda Zevrâ
denilen pazar yerindeki bir evin çatısında önce cuma vaktini hatırlatan ezan
okutulur, işte o zaman asıl namazın
kılınacağını bildiren ezanın okunmasıyla birlikte cumaya çağrı için çifte
uygulamaya geçilmiş olunur. Böylece bu çifte
uygulama sayesinde bir kısım müminler işe dalıp cumayı kaçıracak gibi olsalar
da ikinci çağrıyla gafil davranmamış olurlar. Hatta bu çifte ezan çağrısı ashab
tarafından güzel bir uygulama olarak karşılık bulur da. Sadece uygun
karşılanmayan Arafat'ta cem-i takdimle ikişer rekât kılınan öğle ve ikindi
namazlarının dörder rekât kıldırılması ictihadıdır. Özellikle bu içtihada Hz. Ali (k.v) tarafından
bile itiraz edilmiş, hatta bu konu sert tartışmalara yol açmıştır, derken bu
uygulama ancak halifelik müddetince sınırlı kalabilmiştir.
Mushaf’ın
tertip hale getirilip çoğaltılması
Kur’an ilk olarak Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a) döneminde Mushaf hale getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) döneminde ise kurulan
heyetin çalışmaları neticesinde o güne kadar değişik lehçelerde yazılı Kur’an
nüshaları yakılması gerçekleşir. Böylece bir zamanlar ashabın şahitliğinde Peygamberimiz
(s.a.v)’in eşi Hz. Hafsa annemizin evinin duvarında asılı duran tek bir
Kur’an’dan 6 adet aslına uygun olarak Mushaf halde çoğaltılması suretiyle büyük
İslam merkezlerine gönderilmesi sağlanır. Anlaşılan o ki, altı adet çoğaltılıp
gönderilen Kur’an-ı Kerimlerin Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden farklı yanı
Mushaf’ın bugün elimizde olan şekliyle tertip üzerine yazılmış olmasıdır.
Bu dönemde hoşa gitmeyen bir takım
icraatlar da vardı ki; bunlardan hoşa
gitmeyen örneklerden mesela Mervan’ın otuz deve yüklü hurmalarını “Halifenin
selamı var” diyerekten satışa çıkarılıp şikâyete konu olmasına rağmen Hz. Osman
(r.a)’ın yeğeni ve damadı olması hasebiyle hakkında herhangi bir ceza-i müeyyide
uygulanmaksızın geçiştirilmiş olmasıdır.
Hz. Ömer (r.a) devrinde Muaviye b. Ebi
Süfyan, Şam’a vali atanmıştı. O sürekli gözünü Kıbrıs’a dikmişti, bu niyetini
bir şekilde halifeye bildirmeyi de ihmal etmez. Fakat Hz. Ömer (r.a), bizatihi Amr b. As’ın ağzından dinlediği; Denizin durgunluğu gönülleri okşadığını, ancak
coştuğunda dalgaların insanlara acımadığı
yönünde aldığı bilgiye dayanarak “Müslüman’ın
tek bir kılının dokunulmasına karşılık asla Rum ilinin zenginliğine değişmem” şeklinde
verdiği cevapla zihninde kurguladığı
o denizin öteki yakasını fethetme hayallerine geçit vermeyecektir. Ta ki Hz.
Osman (r.a) halifelik döneminde şartlar elverişli hale gelir böylece o düşünceler
Kıbrıs’ın fethedilmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve bu kazanılmış savaşta çokça
ganimette elde edilmenin yanı sıra Hz. Osman (r.a) döneminde İslam dünyasının sınırları daha da
genişler hale gelir. Hatta Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Türkistan, İran,
Kafkasya gibi alanlar buna dâhil olup İslam dairesinin sınırları İstanbul
surlarına kadar dayanırda. Derken Muaviye dönemiyle birlikte bu sınırlardan daha
ötesine geçilemeyecektir.
Emevi İstismarcılığı
Günlerden bir gün Ka’b b. Ubeyde ilmi bir konuda
halife ile münazara yapıyordu ki, ses tonu edep sınırlarını aşacak dozda olması
Mervan’ı rahatsız etmişti. Mervan bu durum karşısında Hz. Osman (r.a)’a hitaben
şöyle der;
-“Ey Osman! Böyle adamlara yumuşak davranırsan
bir gün gelir tepene de binerler, oysa böylelerinin
hadlerini bildirmen gerekirdi.”
Bunun üzerine Ka’b huzura çağrılıp
sırtına yirmi kırbaç vurulur. Ancak Ka’b üst üste kırbaçları yedikçe, halife de
sanki kendisi kırbaçlanmışçasına acısını yüreğinde hisseder.
Nitekim Hz. Osman (r.a) daha fazla yürek
acısına dayanamayıp Ka’b b. Ubeyde’yi bir kez daha huzura çağırdığında
helalleşmek üzere sırtını açıp ondan kırbaçlanmasını talep eder.
Ka’b bu durumda şöyle der:
-Ey Müminlerin Emiri! Sizlere hakkım
helal olsun, benden her şeyi yapmamı isteyin ama ne olur bunu yapmayı benden istemeyin
deyip öyle huzurdan ayrılır.
Evet, öyle
anlaşılıyor ki; Hz. Osman (r.a) halife iken
bile son derece yumuşak idareci yönüyle ümmetin idaresinin üstlenmiş
bulunuyordu. Nitekim kendinden önceki
Halife Hz. Ömer (r.a) gibi heybet varı
yönüyle ağırlığını ortaya koyacak bir idari yönetim sergileyemediği içindir bir
türlü Emevi istismarcılığının önüne geçememiştir. Öyle ki; Emeviler için Basra, Kufe, Şam ve
Mısır valilikleri çok önemli kilit noktaları olup kendi kabileci emelleri
doğrultusunda Basra’da İbn Amir, Kufe de
Said ibn’il As, Şam da Muaviye, Mısır’da
ise Ebi Serh hükümranlıklarını sürdürmek için vali olarak vazife üstlenmişlerdir.
İşte söz konusu valilerin Emevi olması halkın zihninde ister istemez halifenin
kan bağına dayalı akraba yanlısı olabileceği düşüncesi yer ettiği gibi göreve atananların
birçoğunun da ehliyetsiz liyakatsiz idareciler olduğu gözlerden kaçmaz da. Hatta
böylesi idarecilerin bulundukları mevkilerde kan bağı üzerine izledikleri
tarafgir tutum içerisinde bir yönetim sergilemeleri ahali nezdinde rahatsızlık
doğurup şikâyet edilmelerine yol açıyordu. Yetmedi o aralar birde tüm bunların
üstüne üstük ortalıkta burun kanaması denen ruaf hastalığı baş göstermişti ki, Osman
(r.a)’da bu hastalığa yakalananlar arasındaydı. Öyle ki halife her geçen gün kan
kaybı yaşadıkça vücudu bitkin hale düşüp mescide çıkamaz olmuştu. Hastalandığını
fark eden Abdurrahman b. Avf, hasta
yatağında Osman (r.a)’ı ziyaret ettiğinde şöyle der:
-Ey
Osman! Duydum ki, Sizden sonra halife olarak bu makama beni uygun görmüşsün, ancak
benim halifelikte gözüm yoktur.
Halife Hz. Osman (r.a) bu bilgiyi nereden öğrendiğini sorduğunda;
Abdurrahman b. Avf cevaben:
-Humran söyledi der.
Malumunuz Humran halifenin kölesi idi.
Dolayısıyla kölesinin ağzından çıkan bu asılsız haber üzerine Basra’ya sürgün
edilir. Oysaki Hz. Osman (r.a) değil sağlığında, hasta yatağında kalkıp
sıhhatine kavuştuğunda bile kendinden sonra yerine geçecek ismi aklının ucundan
geçirmeyecek derecede mülayim karakterde bir halifedir.
Kaybolan Yüzük
Bir gün Hz. Osman (r.a), Eriş kuyusunun
başında Allah Resulünden kendisine kadar devr olunan ve üzerinde “Muhammed Resulullah” yazılı yüzüğü ile
oynarken o sırada kuyuya düşürüverir. Tabii tüm aramalar fayda vermez. Belli ki
Allah Resulünden yadigâr kalan bu değerli yüzüğün kaybı en çokta kendisini derinden
üzmüştü. Neyse ki kendisini içten içe çökerten derin üzüntüsünü giderecek bir
yol bulunup kaybolan yüzüğün yerine teselli babından yenisi yapılarak bundan
böyle yazışmalar bu yüzükle gerçekleşmiş olur.
Fitne
Ateşi
Diğer bir başka kendisine hüzün veren
hadise ise delikanlı yaşta iki gencin başlattığı fitne hadiseleridir. Başlatanlardan
biri Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’in oğlu, diğeri de Huzeyfe’nin Yemame savaşında
şehit düşmenin ardından yetim kalan evladını bağrına bastığı Huzeyfe b.
Muhammed idi. Her ikisinin de ortak adı Muhammed olan bu iki genç, hemen her
yerde ulu orta yaptıkları ateşli propagandalarla Mısır halkını etkilemeye
çalışıyorlardı. Aslında onların derdi davası vali olmaktı. Nitekim bu iki genç
birkaç kişinin dolduruşuna gelerekten havaya girip halifeden valilik talebinde
bulunmuşlardır. Tabii halifenin huzuruna çıktıklarında 'evet' cevabı alamayınca, 'Sen
misin bizi reddeden' hemen onurlarına dokunup Hz. Osman (r.a)’a kin ve
nefret kusacaklardır. Hatta bunla da kalmayıp Medine’den Mısır’a gelip sürekli halife
aleyhine çalışma faaliyeti yürüteceklerdir. Ne diyelim Hz. Osman (r.a) şefkati bu ya, Mısır valisi bir raporla halifeye durum
vaziyeti haberdar etmesine rağmen yıllardır kendi himayesinde baba şefkati
gösterdiği Huzeyfe b. Muhammed ile Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğluna sanki ortada
hiçbir şey olmamışçasına birer hediye paketi gönderip gönüllerini almayı yeğler.
Ancak gel gör ki, onlar halifenin bu erdemliliği karşısında teşekkür edeceklerine
tam aksine “rüşvet vererek bizi susturmaya çalışıyor” ön yargısıyla hareket
edip kendi konumlarını yüceltme davası güdeceklerdir. Nitekim Savarı savaşında
zaferle dönen Muhammed b. Ebi Huzeyfe bindiği gemilerin birinde halkı galeyana
getirerekten yaptığı ateşli konuşmasında şöyle der;
-“Şunu iyi biliniz ki, Halife
tarafından tayin edilen İbn Ebi Serh emri doğrultusunda cihad için savaşa
girmedim, asıl yapılması gereken Osman b. Affan’a karşı yürütülecek olan cihattır.”
Derken bu yaptığı ateşli konuşmalarla
günden güne halife aleyhtarı taraftar halkasını genişletmeyi başarır da. Aslında bu başarısının arka planında Mısır
halkını galeyana getirip karışıklığı körükleyen tetikleyici üst akıl hiç
kuşkusuz Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni
Sebe’den başkası değildi. Öyle ki İbni Sebe’nin, Basra Valisi tarafından fitne
ele başısı olduğu farkına varılıp sürgün edildiğinde Kufe’ye konaklar, sonra orada
tutunamayınca Şam’a konaklar. Maalesef Şam’da
da yine kınında duramayıp;
-“Madem
Hz. İsa dünyaya yeniden dönecek, o halde
neden Muhammed dönmesin..” türünden fitne
kokan sözler sarf ederek buralarda tutunmaya çalışır. Derken sarf ettiği bu sözlerle
netice alamayınca en nihayet Mısır’a yol alır. Mısıra geldiğinde ise daha
evvelki düşüncelerine ilaveten; “Hz. Ali (k.v)’in Peygamber varisi olduğunu, böylelikle
halifeliğin Ali’nin hakkı olduğundan dem vuraraktan Osman’ın halifeliği
zorbadır” şeklinde fitne kokan fikirlerini yaymak için çaba sarf edecektir. Böylece
Mısırlıların yumuşak karnı diyebileceğimiz en hassas konuyu sürekli kaşımanın neticesinde
taraftar toplamakta zorlanmayıp Mısır içten içe kaynayan kazan hale gelir. Hele ki fitne ateşi gün be gün etrafa
sıçradıkça Hz. Osman (r.a) ister istemez bu durum karşısında valileriyle
birlikte durum değerlendirmesi yapmanın yanı sıra birde bu meseleyi Hz. Ali
(k.v), Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyr (r.a) ile de istişare yapma ihtiyacı duyar.
Ancak olanlar olmuştu bir kere, geç
kalınmış bir istişareydi bu. Güya umre bahanesiyle yola çıkan altı yüz kişilik
kafile halife ile hesaplaşmak üzere Medine’ye doğru çoktan varmıştılar bile.
Medine'ye geldiklerinde Hz. Osman’ı tövbeye davet edecek kadar ileri
gitmişlerdi. İşte böylesi bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v) olan bitene elbette
ki sesiz kalıp seyredemezdi, tez elden hemen
halifenin huzurunda gözü dönmüş bu kalabalığa karşı en etkin önlem alması
bakımından ilk etapta mescitte onlara hitaben konuşmak gerektiğini telkin eder.
Bunun üzerine Hz. Osman (r.a) mescitte isyancıları
etkileyecek bir konuşma yapıp ardından da onları evine davet eder. Amma velakin
eve davet edilen misafirlerin Mervan tarafından kovulması Hz. Ali’ (k.v)’in yüreğini
çok sızlatmıştı. Bu yüzden halifeye bu hususta; “Mervan’a arka çıktın ama bizim sözümüzü tutmadın” şeklinde sitem
etmekten kendini alamayacaktır. Şurası muhakkak Hz. Ali (k.v) bir Haşim’i kolundan
bir can yürek olarak yürütülen halife karşıtı kampanyaya hiçbir zaman alet
olmamıştır. Bilakis Hz. Osman (r.a)’a elinden geldiği kadar yardımcı olmuştur
hep. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) hakkında ileri sürülen dedikoduların çoğu içi
boş yersiz iddialar olmaktan öteye geçemeyecektir.
Kazan Kaldırma
Hz. Osman (r.anh)’ın halim selim
yumuşak huylu oluşunu istismar edenler onun hutbe irad ederken hakaret
yağmuruna tutmalarının yanı sıra birde bunun üstüne üstük peygamber hatırası
asasını kıracak kadar haddi aşan densizliğe yeltenebilmişlerdir. Neyse ki Hz. Osman (r.a), kendini bilmez bu
densizlerin tahriklerine kapılmaksızın bundan böyle bağlanmış kırık asaya
dayanarak hutbe irad edeceklerdir. Bu arada Mısırdan Medine’ye gelen muhalif
bir heyet halifeden şikâyet ettikleri hususlarla ilgili taleplerinin yerine
getirilmesi kaydıyla memleketlerine döneceklerinin sözünü alıp öyle yola koyulurlar.
Ancak sonradan baktılar ki kendilerine
verilen taahhütlerin yerine getirilmesinde hiçbir ilerleme yok halife aleyhine sil
baştan algı operasyonlarını Mısır’ın dışına da taşıyacaklardır. Öyle ki, güya
Hz. Aişe annemiz, Hz. Talha (r.a) ve Hz. Zübeyir (r.a) gibi sahabenin önde
simalarının ağzından söylenmişçesine 'bize katılın' çağrısıyla yazılan
mektuplar hemen hemen tüm şehirlere gönderilmek suretiyle gruplar halinde üç
koldan birden kazan kaldıracaklardır. Böylece Hac bahanesiyle Mısır, Kufe ve Basra’dan
katılan üç ayrı grup kendi gönüllerinden geçen halife adaylarını başa getirmek
için seferber olacaklardır. Ancak evdeki
hesap çarşıya uymaz misali Hz Osman (r.a)’ın halifeliğine son vermek için yola
çıkan Mısırlılar Hz. Ali’ye, Basralılar Talha b. Ubeydullah’a, Kûfeliler de Zübeyr’e
elçiler kanalıyla kendi gönüllerinden geçen isimlere halifelik teklifi götürdüklerinde
reddedilip yüz bulamayacaklardır. Bu durumda
işler git gide sarpa sarıp işin içinden çıkılmaz bir hal alıyordu ki, Hz. Osman
(r.a) bir yandan Muhammed b. Mesleme
aracılığıyla asileri yatıştırmak için çaba sarf ederken diğer yandan da onların
istekleri doğrultusunda Mısır’a yeni vali atayacağına dair bir takım taahhütlerde
bulunaraktan gergin ortamı dağıtmaya çalışacaktır. Derken Hz. Osman (r.a), muhaliflerin bilhassa kendisinden Mısır
valisi Abdullah b. Sad b. Ebî Serhin
görevinden alınması yönündeki isteklerini kabul etmek durumunda kalıp yerine
Muhammed b. Ebî Bekir’i tayin ettiğine dair atama mektubunu ellerine tutuşturmak
suretiyle bir anda gergin ortam yatıştırılıp böylelikle memleketlerine geri dönmelerine
ikna edilmiş olunurlar. Ancak dönüş yolculuğunda işin gidişatını değiştirecek
talihsiz bir hadise yaşanır ki, yine sil baştan kazan kaldırmanın fitili
ateşlenmesini beraberinde getirecektir. Öyle ki kafileler halinde bir umutla Mısıra
dönüş için yola çıktıklarında o esnada tek başına ilerleyen bir adam yeni
atanan vali tarafından önü kesilir. Böylece o adam durdurulup yakayı ele
verince Hz. Osman’ın kölesi olduğu anlaşılır. Derken kime gittiği sorgulanaraktan
eşyaları didik didik edilip araştırıldığında su kabının içine saklanmış halde
bulunan Vali Abdullah b. Sad’a hitaben yazılmış mektup okunduğunda kafile adeta
şoka uğrar bir hale bürünür. Zira mektupta muhaliflerin götürecekleri mektubu kaale
almaması ve onların cezalandırılıp katline ferman verilen talimatname yazılıydı.
Bunun üzerine muhalifler epey mesafe kat
ettiği yoldan ikinci kez Medine’ye geri dönüş yapmak zorunda kalırlar. İşin
daha da ilginç tarafı Medine’ye tekrardan vardıklarında, Basra’ya ve Kufe’ye gidenlerinde
aynı anda geri dönmüş olmalarıydı. Besbelli ki kendi aralarında gizliden
gizliye danışıklı dönüşüklü anlaştıkları bir durum söz konusuydu. Tabii yolda
karşılaştıkları durum vaziyet halifeye iletildiğinde, Hz. Osman (r.a) kesinlikle
bu mektubu kesinlikle kendisinin yazmadığını, bu işten bihaber olduğunu dile
getirip bunun tamamen bir tertip olabileceği ihtimalinden hareketle hemen
meseleyi masaya yatırıp müzakere edecektir. Hatta müzakere esnasında Muhammed
b. Mesleme hemen yanı başında ki Hz. Ali (k.v)’in kulağına eğilip şöyle der:
-Bu iş olsa olsa Mervan’ın bir tertibidir.
Tertip ya da başka bir şey. iyi hoşta, Hz. Osman (r.a) tüm iyi niyetiyle bu meseleyi tetkik ettirip
müzakereye açsa ne, muhalifler bildiğini okuyup şimdiye kadar yaşanmış ve yaşanacak
olan tüm elim hadiselerin faturası halifeye çıkartılıp halifenin yüzüne karşı fütursuza
tedbir bile alamadınız denilecektir. Hatta daha da ileri gidilip beceriksiz ithamıyla
halifenin yakasına yapışaraktan halifelik mührünü üzerinde taşıyan amcasının
oğlu kâtibi Mervan b. El-Hakem’i kendilerine teslim edip yarından tezi yok
derhal halifeliği bırakınız ültimatomunu vereceklerdir.
Tabii
Hz. Osman (r.anh) tüm bu haksız ithamlar
karşısında hiç islimini bozmadan metanetini koruyup şöyle der:
-Rabbimin giydirdiği halifelik gömleğini
asla çıkarmam, şayet bu işte dahlim
varsa o zaman yapacağım tek şey tövbe etmem olacaktır.
Maalesef Mısırlılar bu mütevazı alçak gönüllüce
söylenen sözlere de alaylı bir tavırla:
-Bu
senin kaçıncı tövben edişin diye karşılık verirler. Ardından işi emrivaki yapıp:
-Mervan’ı bize teslim edin işgüzarlığında
bulunacaklardır.
Hz. Osman (r.anh):
-Bakın
bunu benden talep etmeyiniz, asla isteğinize yapamam deyince isyancılar bizden
günah çıktı deyip bir hışımla huzurdan ayrılarak evin etrafını kuşatmak üzere
mevzi alırlar.
Bunun üzerine Hz. Osman (r.anh), her
geçen gün gidişatın kötüye gittiğinin bilincinden hareketle gizlice valilerin
her birine işin vahametini ortaya koyan mektuplar gönderip her birinden yardım
talebinde bulunur. Bu arada çağrı yapılan valiler içerisinde diğerlerine göre
daha da bir hatırı sayılır derecede ağırlığı olan Muaviye’nin işi ağırdan
alması gözlerden kaçmaz da. Derken isyancılar Hz. Osman’a dışardan yardım
gelmesine fırsat vermeksizin işi sıkı tutup evin etrafını kırk günü aşacak bir muhasara
sürecinin fitilini başlatmış olurlar.
İlk evvela evin çevresini kuşatma altına alırlar,
sonra baktılar ki Medine’de ikamet edenlerde evlerine çekilip halifeyi korumak
için sorumluluk üstlenmiyorlar, artık
işi iyice azıya alıp Hz. Osman (r.a)’a yönelik mescitte darp operasyonuna girişmekten
de imtina etmeyeceklerdir. Her ne kadar girişilen bu operasyon ilk etapta üç
beş kişinin işgüzarlığı gibi değerlendirilse de, aslında olayın boyutu Halifeye
mescit yasağı konulacak kadar işi çığırından çıkaran hadisenin ta kendisi bir
operasyondur bu. Yine de her şeye rağmen
onun içini asıl içten içe sızlatan hadise, bir zamanlar kendi kazancından satın
aldığı arsa üzerinde inşa edilen mescitte namaz kılmasına bile müsaade
edilemeyecek duruma düşmüş olmasıdır. Tabii bitmedi, dahası var. İsyancılar bunlarla
da yetinmeyip halifenin evine tüm giriş çıkışları yasakladıkları gibi bir
zamanlar Yahudi’den satın alıp müminlerin hizmetine sunduğu kuyu suyundan
içmeyi de kendisinden esirgeyeceklerdir. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v)’in eşi Ümmü
Habibe annemiz ve Hz. Ali (k.v), su götürmeye kalkıştıklarında mani olmuşlar da.
Neyse ki Hz. Ali (k.v) tüm bu engellemelere rağmen zorla da olsa suyu içeri
sokmayı başarabilmiştir.
Artık Medine halkının gözü önünde
zincirleme cereyan eden bu ve buna benzer bir dizi hadiselerin yaşandığı
noktada bıçak kemiğe dayanmıştı ki, Hz. Ali (k.v), evlatları ve çevreden birkaç vicdan sahibi kişi
hariç hemen herkes seyirci durumda olayları izler durumda konumlanmışlardı.
Öyle ki tarihler Hicretin otuz altıncı yılının Zilhicce ayının on dokuzunu
gösteriyordu ki, Hz. Osman (r.a) Hane-i Saadetinde Cuma gününün ikindi vaktinde
Kur’an okuyordu. O sırada isyancı grubunun ellerinde tuttukları meşalelerle dış
kapıyı aleve vermeleriyle birlikte artık bu dünyayı halifeye zindan
edeceklerinin ilk işaret fişeklerini yakmış oluyorlardı. Böylece yükselen alevler
halifenin muhafızlarının dikkatini yangın söndürmeye odaklayıp asilerin o arada
dumanlar arasında sıyrılıp fırsattan istifade odaya dalmalarını beraberinde
getirir. Odaya daldıklarında halifenin can yoldaş eşi Naile annemiz can
havliyle yerinden doğrulduğunda başörtüsünü çekiverirler. Bu çirkin durum
karşısında Hz. Osman (r.a); “Ey Naile!
Başını ört, öldürülmek bile senin
başının açık kalması yanında hafif kalır” diyerekten hanımına iffetini
korunmasına direnç göstermesini tembihler. Bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın
oğlu da halifenin sakalını çekiverdiğinde o an göz göze geliverir. Hz. Osman (r.a) o an canhıraş bakışları
arasında ona şöyle sitem eder:
-Ey Evlat! Senin bu yaptığını baban
görseydi kim bilir sana ne derdi.
Tabii bu mana yüklü sözler Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a)’ın oğlunu bir anda kendinden alıp kendine getirir de. Böylece aklını başına topladığında o an iç
dünyasında ne gibi fırtınalar kopuyorsa halifenin sakalını bırakmak zorunda
kalıp soluğu kendini dışarı atmakta bulur. Gafiki adında bir diğer isyancı ise
aklını başına toplamadığı gibi üstüne üstük acımasız bir şekilde elindeki demir
parçasıyla indirdiği darbelerle halifenin okuduğu Kur’an sahifelere kanlar sıçrar
da. Her ne kadar Naile annemiz kan revan içinde kalan Hz. Osman (r.a)’ı
isyancıların ellerinden almak istese de onunda oracıkta parmağını doğrayıverirler.
Derken birbiri üzerine gelen darbelerin ardından Hz. Osman (r.a) yere yığılıp
bir gün önce rüyasında gördüğü, Resulullah (s.a.v)’in “Bizim iftar soframıza davetlisin” dediği mana âlemindeki yere icabet ederek bu dünyadan
göç eylemiş olur.
Maalesef tüm bu olan biten hadiseler
zincirinin son halkasında şehit düşen Hz. Osman
(r.a)’ın ardından bile her zaman olduğu gibi yine Medine halkı olan
bitene tepki vermeksizin son yolcuğuna uğurlanır. Sadece ortada Hz. Ali
(k.v)’in oğlu Hasan ve Zübeyr’in oğlu Abdullah’tan oluşan birkaç kişinin ortamı
sakinleştirmeye yönelik çabaları hafızalarda kalacaktır hep. Nitekim her ikisi
de bu olayda yaralı çıkmışlardır.
Evet, kazan kaldıran asiler Halifeyi şehit
etmişlerdi. Hakeza Hz. Osman (r.a)’ın cenazesi üç gün süreyle kaldırılamadığı da
ayrı bir vaka. Elbette ki, Hz. Ali (k.v)
bu durum karşısında seyirci kalamazdı. Hani dost acı günde belli olur ya, aynen
öylede son yolculuğunda cenazeyi bir gece vakti Baki kabristanına defnetmek
suretiyle vefalı bir dost olduğunu ortaya koyar da.
Velhasıl-ı kelam, Hz. Osman (r.a) şimdi Resulullah
(s.a.v)’ı bir gün önce gördüğü rüyasında “bugün iftar soframızdasın” davetine icabet ettiği yerde medfundur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/-hz-osmanin-halifelik-donemi-ve-sehadeti-8126
