SELMÂN-I FÂRİSĺ
SELİM GÜRBÜZER
Baba oğul her ikisi de Mecusi idi. Baba oğlunu
neredeyse âşık derecede seviyordu. Öyle ki; gözünü onun üzerinden bir an olsun
hiç ayırmıyordu. Hatta başına herhangi bir şey gelmesin diye izinsiz bir yerlere
gitmesine bile rıza göstermiyordu. Dolayısıyla oğlu Selman’ın gençliğinin büyük
bir bölümünü genellikle kendi kabına çekilerek geçirirdi dersek yeridir.
Günlerden bir gün iş dönüşünde kilisede ruhunu terennüm edecek ilahi söyleyen
bir gruba rast geldiğinde seyre dalıp daralan ruhundan bir nebze olsun
sıyrılıverir. Nitekim onları dinledikçe içe kapanık dünyasının aydınlanıverdiğini
hisseder. İlahi sonlandığında içlerinden birine şöyle der:
-Mensup olduğunuz dinin ilahisi çok hoş, acaba
bu dininizi öğretecek birini nerede bulabilirim, bu hususta bana yardımcı olursanız
çok sevinirim.
İlahi okuyan adam cevaben:
-Ruhunun susuzluğunu giderecek kaynak
buralarda değil, Şam’dadır der.
Bu arada babası ise oğlunun
yolunu gözlemektedir. Zira babası onu
işe göndermişti, geç kalınca merak bu ya;
-Oğlum nerelerdeydin, geç kalışının sebebi ne?
Selmân-ı Farisî:
-Babacığım yolda ruhumun susuzluğunu
giderecek bir dine mensup topluluğa denk geldim, onları izlemeye dalınca
yıllardır ateşe tapmanın ne kadar anlamsız olduğunu ve onların dininin
bizimkinden kat be kat üstün olduğunu idrak ettim.
Baba bu durumda:
-Bak Oğlum, o da ne söz, besbelli ki senin aklını çelmişler, derhal bu
tip düşüncelerden kendini arındır. Şunu
iyi bilesin ki atalarımızın dininden üstün din olamaz dediyse de bir türlü
oğlunu ikna edemez. Ve ellerini bağlayıp haps eder bile.
Baba oğlunu hapsede dursun, oğul hiçte işin peşini bırakmak niyetinde
değildi. Nitekim oğlu kilisede tanıştığı arkadaşlara gizlice haber salıp “Şayet
Şam civarından kervan gelirse mutlaka beni durumdan haberdar ediniz” ricasında
bulunur. En nihayetinde çok büyük bir heyecanla beklediği haberi aldığında bağlı
olan ellerini çözüp kervanla birlikte yola koyulur. Derken uzun süren bir yolculuğun
ardından papazla buluştuğunda kilise dinine mensup biri olarak bu yola kendini
adar. Ancak ne var ki zaman içerisinde papazın birkaç yanlış davranışı gözünden
hiç kaçmaz. Öyle ki papaz öldüğünde ardından gözyaşları içerisinde ağlayan
ahaliye seslenerekten:
-Ey ahali! Nedir bu haliniz kendinize
gelin, bir kere her şeyden önce bu adamın arkasından gözyaşı dökmeye değmez, o
sandığınız gibi iyi biri değil, kötü bir insandır demekten kendini alamaz da.
Tabi insanlar şaşkınlık içerisinde şu
karşılığı verir:
-Bre adam! Sen nasıl ölen bir insanın
ardından böyle laflar edersin, üstelik o dinimizin baş tacı öğreticisidir.
Selman cevaben:
-Siz
öyle zannedin, oysaki hayır hasenat için
eline teslim ettiğiniz o adam, sadakaları
yoksullara dağıtmak yerine cebine indiren biriydi, eğer bana inanmıyorsanız
sadaka diye dağıttığını sandığınız sikkelerin yerini gösterebilirim der.
İnsanlar bu kez:
-Hadi bakalım, o halde bize yerini göster karşı
mukabelesinde bulunurlar.
Gerçekten de denilen yere gidildiğinde
her bir çömleği devirdiklerinde ortaya saçılan sikkeler papazın gerçek yüzünü
ortaya çıkmasına ziyadesiyle yetiverir. Böylece, Selmân-ı Farisî’yi haklı bulan
ahali, papazı cümle âleme ibret olsun diye
cesedini boynundan iple askıya asıp sallandırırlar da. Derken gelen geçen
darağacında asılı papazı taşlar hale gelir. Ardından ise kiliseye yeni bir papaz
atanır. Neyse ki yeni papaz bir önceki gibi dünyaya tamah gösteren biri
değildi. Bilakis ibadetiyle meşgul biriydi. Selmân-ı Farisî bu yüzden yeni
atanan papaza büyük bir sadakat içerisinde bağlı kalır. Ancak o da son nefesini
vermek üzereydi ki, kendisine sadakatle bağlı kalan Selmân-ı Farisî’yi telaş
hali sarar ve rehbersiz kalmamak adına şöyle vasiyet diler:
-Efendim! Sizden sonra beni kime emanet etmek istersiniz?
Papaz bunun üzerine şu vasiyette bulunur:
Var git Musul’a, orada bir
arkadaşım var, kendisi iyi bir rahiptir.
Hani arayan bulur derler ya, aynen öyle de
papaz vefat ettikten sonra Selman-ı Farisi ilk iş olarak denileni yapıp onu
bulur da. Gerçekten de papazın dediği
gibi samimi dürüst bir rahiple yüzleşmiş olur. Arayıp da buluştuğu bu rahipte
ölmeden önce gösterdiği işaretle bir rivayete göre:
-Ankara’nın
bugünkü ulustaki Hacı Bayram Velinin yattığı türbenin yanında yer alan
kilisedeki papazın yanında hizmet etmişliği söz konusu,
Diğer rivayet göre de;
-Anadolu’nun
Ammuriye şehrinde Aziziye-Emirdağ'da kilisesinde ki bir başka papazın
gözetiminde 10 yıl kendini hizmette adanmışlığı söz konusudur.
Her neyse ikinci rivayeti esas
aldığımızda Ammuriye’de geçirdiği günler içerisinde hizmette kusur göstermeyen Selmân-ı
Farisî, böylece arayıp bulduğu papazdan çok memnun kalacaktır. Ancak o’da ölümün eşiğine geldiğinde:
-“Ey Selmân, artık şu koskoca dünyada ne
yazık ki seni birilerine teslim edebileceğim insan kalmadı. Ancak şu da var ki,
kutsal kitaplarımızda bildirilen ve her an gelmesi yakın bir zamanda Harem
bölgesinden çıkacak olan Ahmet Muhammed adında bir peygamber Yesrib’e hicret
edecektir. O'nda peygamberliğine işaret teşkil edecek birçok alametinin
bulunmasının yanı sıra bunlardan en belirgin üç alameti şunlardır:
-Sadaka asla almaz.
-İki kürek kemiği arasında Peygamber Zişan’ı
diyebileceğimiz bir ‘ben’ vardır.
-Hediye kabul eder.
Şayet onu bulduğunda bu üç alameti
görürsen derhal ona iman et ve teslim ol” vasiyetinde bulunur. Bu vasiyetinin üzerinden fazla zaman
geçmemişti ki her fani gibi o da bu dünyadan göç eylemiş olur.
Böylece Selmân-ı Farisî hakikat yolunda
arayışında yine tek başınadır, ama kendisine söylenilen son vasiyetteki
sözlerin gereğini yerine getirebilmek içinse her zaman olduğu gibi boş durmaz. Hemen
Kelb kabilesine bu hususta yardımcı olmalarını diler. Ve onlara kendisini Harem
taraflarına götürdükleri takdirde inek ve koyunlarını kendilerine verebileceğini
teklif eder. Zaten adamlarında canına minnet, kabul eder gibi görünüp birlikte yola
koyulurlar. Zira Vadi’ül Kura’ya geldiklerinde Selmân-ı Farisî’ye göstermelik
verdiği sözlerinden cayıp Yahudi’ye köle olarak satarlar. Neyse ki satın alan
Yahudi onu Yesrib’e götürür. Her ne kadar Selman köle sıfatıyla buralara gelmiş
olsa da beklenen Peygamberin hicret edeceği toprakları görmesi onu bir an olsun
köleliğini unutturmaya ziyadesiyle yeter artar da. Ve rahibin kendisine
geleceğini müjdelediği peygamberin alametlerini gözlemlemeye koyulur da.
Nitekim bir gün Resulullah (s.a.v)
arkadaşlarıyla sohbet ederken Selman bir miktar hurma getirir;
-Bu
sana hediyem olsun, kabul eder misin?
Resulullah (s.a.v):
-Evet,
deyip kabul eder.
Böylece birinci alameti tamda yerinde
görmüş olur.
Bir defasında ise Resulullah (s.a.v)’ı
Kuba köyünde gördüğünde, yine hurmaları
uzatıp;
-Bunlar sadakadır, alır mısınız?
Allah Resulü (s.a.v) cevaben;
-Hayır, der ve kabul etmez.
Derken Selmân-ı Farisî (r.anh) ikinci alameti görmenin sevinciyle bu kez
üçüncü alameti heyecanla beklemeye koyulur.
Nitekim Resulullah (s.a.v) günlerden bir
gün Baki kabristanda arkadaşını defnederken adeta “Sen de gel gör”’ dercesine sırtını açmıştı ki
işte o an, Selmân-ı Farisî (r.a) gözlerini iki kürek arasına odaklanıverir. Böylece
sırtında Peygamber Zişan’ı ‘ben’ gördüğünde bir zamanlar kendisine öğütlenen bu
üç alametin tamamını görmenin sevinciyle hakikat arayışında kelime-i şahadet
getirip iman halkasına dâhil olur.
Hani denilirler ya hep, bu yolun öncesi
aramak, sonrası ise kavuşmaktır, Aynen öyle de bir insanda yeter ki canı
gönülden aramasını bilsin bir şekilde er geç mutlaka hakikat yolunda vuslat hâsıl
olabiliyor. Zaten Selmân-ı Farisî Hz.lerinin tüm hayatında arayış ruhu
ziyadesiyle var idi, derken en son aradığı kâmil dini bulup muradına erer de. Ve
bu noktada bize ancak “Ne mutlu doğru yolu bulup hidayete erenlere müjdeler
olsun” demek düşer.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder