5 Ekim 2026 Pazartesi

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN


 

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN

        SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''  dair gördüğü bir rüyayı anlatır.  İşte bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o, gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin.       Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.

       Böylece Ömer (r.a) ilk hicret edenlerdendi.

       Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:

      -Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.

       Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.

        Mekke artık iyice boşalmaya yüz tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:

       -Muhammed hala buralarda, eğer giderse onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.

        Her ne kadar müşriklerden kimi hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;

       -Geliniz her kabileden kanını üstlenecek yiğitler belirleyelim,  hatta kan diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.   

       Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak kabul görür de.

       Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz (s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan çıkabiliyorlar.  Neyse ki Cibril Emin durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci ayetini gönlüne şöyle vahy eder:

        -Ey Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.

       Habib-i Ekrem (s.a.v)  nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali (k.v)’e şu talimatı verir:

      -Ya Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.

      Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç tereddütsüz cevaben şöyle der;

      -Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulullah!

      Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz,  hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile.  Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;

         -Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler”  (Yasin, 9)  diye beyan buyurması bu olayı bariz doğrulayan bir husustur.  

         Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v)  aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler. Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından kanatlanıp uçuvermiş oldu.

         Derken Hicret için Medine yoluna koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil,  aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir hadisedir bu.

        Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla Ebu Bekir’e bakıp:

      -Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.

       Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;

       -Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım. Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım der.

      Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık dostunun sızısı bir anda diniverir.

      Evet,  Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken, bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,  onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale çekilip sıkıştırmaya başladılar:

      -Ey Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.

       Hz. Ali (k.v)  cevaben:

       -Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince,  müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi yakinen burun buruna görüp izliyordu.

       Ve Resul-i Ekrem (s.a.v)  dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip şöyle der:

       -Ya Ebu Bekir! Korkma!  Allah bizimle beraberdir.

       Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;

       -Hey arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın kapısından ayrılıverirler. 

        Onlar mağaranın kapısından ayrıla dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi,  bilakis Resul-i Ekrem  (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.

        Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular.  Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı vazifedir.        

        Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:

       -Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha hayırlıdır.

        Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde Resulullah (s.a.v)'in:

        -Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle” diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.

      Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı mağarada:

      -Ya Ebu Bekir!  Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın adıdır: Rabıta-i Şerife.  Bilindiği üzere rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,  rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur zaten. 

      Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun kalktığını görünce:

      -Ya Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.

       Ne diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya,   hemen atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem (s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır. Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile getirir de;

      -Ey Muhammed!  Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.

     Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin akabinde şöyle der:

     -Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için ben ne yapabilirim?

     Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:

      -Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.

      Süraka:

      -Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin bir şekilde yoluna devam etmiş olur.

      Bu arada Hicret yolcuları Medine sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır. Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:

      -Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.

       İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç naraları yer alır.  Nitekim Kuba halkı ufuktan üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp bağırlarına basmış olurlar.    

      Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur.  Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman (r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali (k.v)  ise hicret yolcularının Kuba’ya konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.

       Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar.  Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’  Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:

     -İşte Allah’ın Habibi geldi!  Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.

     Hakeza genç kızlar da:

     -Taleal bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla eşlik ederler.  Hele Ensar halkının cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü  (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir.   Öyle ki Ensar halkı:

       -Ya Resulullah! Buyurun bizim eve diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..

      Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:

       -Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse, şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.

        Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu boş bir arsaya çöküverir.  Devenin çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi elbet,  hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.

       Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v)  kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:

       -Öyle ya,  Allah Resulü alt kattayken biz nasıl olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını şöyle dile getirir:

     -Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.    

     İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan ifadeler karşısında cevaben:

     -Peki, öyle olsun der.

      Böylece Allah Resulü  (s.a.v), ziyaretçilerini üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur.  Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür de. 

       Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle birlikte ibadet edilir hale gelir de.

       Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır?  Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin adıdır.  Hem nasıl anlam kazanıp kayda geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku bulmuş oldu.   Bundan daha da öte gelmiş geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına vesile olmuştur.  

       Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten.  Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet olarak doğuvermiş olsun.

      Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer Müslümanların lehine tecelli eder de.

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387