13 Mayıs 2016 Cuma

GEL KARDEŞİM BİR OLALIM



GEL KARDEŞİM BİR OLALIM
      SELİM GÜRBÜZER    
       Mümine yaraşan dünya menfaati amaçlı bir kardeşlik değil, Allah için birbirini sevme amaçlı ahrette de birlikte olabileceği bir kardeşlik esas olmalıdır. Nasıl mı? İşte Resulullah (s.a.v)’in:
      “Yedi sınıf insan var ki, Allah Teâlâ onları hesap gününde özel rahmetiyle gölgelendirecektir. Bunlardan biri de Allah için birbirini seven iki arkadaştır. Üç şey var ki, onlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur; Allah ve Resulünü her şeyden daha fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve İmandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görmektir” diye beyan buyurduğu hadis-i şerif bunun en bariz delili zaten. (Buhari, İman,14, Müslim,67, Tırmizi, iman 10;). 
      Yine Resul-i Efendimiz (s.a.v)  bu meyanda ashabına şöyle beyanda bulunur;
       -Allah’ın dostları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar Nebi ve Şehitte değillerdir. Fakat Nebi ve Şehitler onlara gıpta ederler.
        Bunun üzerine Ashab;
        -Ya Rasulallah! Onlar kimlerdir diye sorar.
        Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:
         -Onlar aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddi alışveriş bulunmaksızın sırf Allah’ın muhabbetini ve rızasını kazanmak için birbirlerini sevenlerdir. Vallahi onların yüzü nur gibi parlamaktadır. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.
         Ve akabinde en son şu ayet-i kerimeyi okur:
           -Haberiniz olsun! Allah’ın velilerine asla bir korku ve hüzün yoktur.” (Yunus,62–64)
            Evet, Allah Resulünün beyanlarından anlaşılan o ki, hakiki kardeşlik duygusu hiç bir dünya metasına değişilmeyecek derecede paha biçilmez kıymet bir değerdir. Öyle ki  “Pazara kadar değil mezara kadar” uzanan Yusuf yüzlülük ve Hamza yürekli olmanın tâ kendisi kardeşlik değeridir dersek yeridir.  Zira hakiki kardeşliğin kalıcı bir değer olduğunu bizatihi Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Kerimde kullarına şöyle beyan eder de: “Kıyamet günü olunca insanlar arasındaki neseb ve akraba bağları kesilir, kardeşliğin hükmü biter,  ortada sadece Allah için yapılan kardeşlik kalır.” (Zuhruf 43/67)
          İşte görüyorsunuz, hakiki kardeşlik Yüce Allah (c.c) beyan buyurduğu veçhiyle Yusuf yüzlü ve Hamza yürekli kardeşlik olmanın esrarında gizlidir. Madem öyle, daha ne duruyoruz gelin hep birlikte Yusuf yüzlü ve Hamza yürekliler gibi birbirimize kaynaşıp kardeş olalım ki, ahrette de ebediyetlik kazansın.  Şayet Yusuf yüzlü, Hamza yürekli kardeşlik nasıl ebediyet kazanır derseniz,  bu hususta İmamı Gazali (k.s)’in şu sözlerine kulak vermek kâfidir elbet:  
         -“Sohbet ve arkadaşlık iki şekilde olur; birincisi tercih ve talep olmadan yapılan arkadaşlık, ikincisi ise kendi arzu ve iradesiyle yapılan arkadaşlık. Sohbet bir kimseyle aynı meclisi paylaşmak ve aynı ortamda beraber yaşamaktır, bunlar da ancak sevgiyle olur. Birbirini samimi olarak sevmeyenler bir arada bulunamazlar (İhya 2, 234. Beyrut,1992).”
           Evet,  ebediyen beraber bir arada bulunmanın esprisi samimi olarak birbirimizi Allah için sevmekten ve kardeş olmaktan geçmekte.  Nasıl ki çiçeğe sevgi katmadan çiçeği sulasak da bir anlam ifade etmiyorsa,  aynen müminlerde birbirlerini Allah için sevmedikçe de kuru meşe odunu bir kardeşlikten öte bir anlam ifade etmeyecektir.  İlla ki Yunusça sarıçiçeğe sevgimizi kataraktan;
                  “Sordum sarı çiçeğe,
                  Annen baban var mıdır,
                  Çiçek eydür derviş baba
                 Annem babam topraktır…”  diye can-ı cananca inlemeli ki aslı vatanımıza döndüğümüz de yeniden çiçek açan can-ı cananlar olabilelim.   Şayet ahrette kurumuş yaprak, solmuş çiçek ve kuru meşe odunu olmak istemiyorsak can-ı canan kardeş olmaya mecburuz da. Zira Hak Teâlâ bu hususta şöyle ferman buyurur:
         -“Zalimlerden her biri o gün; Ne olurdu keşke bende o peygamberlerle birlikte bir kurtuluş yolu edineydim. Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim der” (Furkan, 25/27–29).   Belli ki Yüce Allah kullarına böyle ferman buyurmakla Peygamber gül’ü olmalarını murad etmekte
         Madem Yüce Rabbimiz öyle ferman buyurmuş, o halde kardeşlerimizle  ‘hayırlar feth ola, şerler defola’ düsturunca dost olup birbirimizde kusur aramamak gerekir. Kusur aramakta büyük kusurdur çünkü. Hem bir mümin,  kardeşinin kusurunu ve hatasını yüzüne vurup zevkten dört köşe olmakla ne kazanç elde edebilir ki, bilakis şeytanın değirmenine su taşımış olur. Oysa hata insan içindir, her türlü kusur ve noksanlıktan münezzeh olmak sadece Allah-ü Teâlâ’ya has bir sıfattır. Burada asıl bizim açımızdan önemli olan birbirimizi hatalarıyla kusurlarıyla birlikte sevmek çok mühimdir.  Hiç kuşkusuz bize yakışan Yunusça “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü sevmek”  ölçüsünce kardeş olabilmektir. Ki;  kardeşlik sevgisi tâ kâlû belâ’dan kalma bir sevgidir.  O halde tüm ümmet-i Muhammed’e  ‘İnananlar kardeştir’  hükmünce topyekün birbirlerinin kalbini kırmamak düşer. Bakınız, Zünnûn-i Mısrî’ye kimlerle can dost arkadaş olalım diye sorduklarında cevaben;
        -Hastalandığınız zaman sizi ziyaret eden ve bir günah işlediğinizde sizin için tövbe eden dostlarla arkadaşlık yapın diye öğüt vermiştir.
          Evet, bu müthiş öğüt varı sözlerden anlaşıldığı üzere hasta ziyaretini basite alıp teğet geçemeyiz. Her halükarda Allah için birbirimizi ziyaret etmek ve birbirimizin hukukuna riayet etmek diye bir derdimiz olmalı ki;  hayırlar feth ola şerler de def olmuş olsun. Allah için birbirimizin hukukuna riayet etmek aynı zamanda kul hakkıdır. Ki bir kutsi hadiste Yüce Allah (c.c) “Huzuruma ne kadar büyük günahla gelirseniz gelin, dilersem affederim, ama sakın kul hakkıyla gelmeyin affetmem” diye kullarını uyarmakta da.  O halde kul hakkı gereği birbirimizin hukukunu çiğnememek düşer bize.
         Bu arada hazır yukarıda Zünnûn-i Mısrî Hz.lerinin dost olmanın ölçüsü olarak ortaya koyduğu hasta ziyaretinin öneminden bahsetmişken, elbette ki şu misali de dile getirmeden geçmek olmaz. Şöyle ki, günlerden bir gün Kays b. Sa’d ansızın rahatsızlanıp hasta yatağa düşmüştiki arkadaşları kendilerini ziyaret etmez olmuşlardı. Kays b. Sa’d ister istemez acaba arkadaşlarıma karşı bir kusur mu işledim diye araştırma yaptığında meğerse arkadaşlarının ziyarete gelmemelerinin nedeni kendisine borçlu olmalarından dolayıdır. İşte gerçek dostluk bu ya,  derhal bir münadi (tellal)  çağırıp “Her kim ki Kays’a borcu varsa, bilsin ki şu ana kadar olan borçları silinmiştir” şeklinde duyuru yapmasını tembihleyecektir. Böylece bu duyuruyla birlikte maksat hâsıl olur da.
         Peki, günümüzde durum vaziyet ne haldedir derseniz, hiçte durum vaziyet iç açıcı değil elbet. Hele bir insan bu çağda borçlu olmaya bir görsün, kardeşlik hak getire, bir çırpıda o insanın anasından emdiği süt burnundan getirilir.  Artık Kays b. Sa’d gibi bir dizi vefakâr ve cefakâr kardeşlik örneklerini bu çağda görmek ne mümkün,  mumla arar olduk dersek yeridir. Düşünsenize öyle bir haldeyiz ki birbirimize karşı tahammülsüzlüğümüz had safhadadır. Bu arada neden bu hale geldik diye düşündüğümüzde Fahreddin er-Râzî’nin bu husustaki tahammülsüzlüğümüzün nedenlerini birkaç başlık altında şöyle ortaya koyar:
        -Dinde ihtilaf edip birbirine hasmane tutum sergilemekle,
        -Nasslardan bozuk teviller çıkarmakla,
        -Kendi cemaatini hak bilip diğerlerini dışlamak veya onları batıl üzere olduğunu iddiasında bulunmakla vs.
          İşte bu sıralamanın birkaç başlıklarına baktığımızda bunlardan çıkarmamız gereken ders kardeşliğimize halel getirecek her ne varsa şeytandan kaçar gibi kaçmamız gerektiğidir. Hele bilhassa birbirimizde kusur aramaya da artık bir son vermelidir.  Aksi halde birbirimizde kusur aramakla birbirimizin kuyusunu kazımış oluruz.  Oysa mümine yaraşan kusur aramak değil kusur örtmek yaraşır. Bakınız Rasulullah (s.a.v) ümmetini bir yandan  “Kim dünyada bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah'ta ahrette onun kusurunu örter” (Müslim)   hadis-i şerifiyle müjdelerken,  diğer yandan da “Kimde bir Müslüman kardeşinin gizli hallerini ortaya çıkarıp yayarsa, Allah'ta onun gizli hallerini ortaya çıkarır, onu rezil eder” hadis-i şerifiyle de ümmetini  pürdikkat olmaya çağırmakta. (Ali el Muttaki, Kenzü’l ummal, 3 248 No:6381).
             Evet, hadis-i şerifin birincisinde ferahlanmak ve müjdelenmek var, ikincisinde şayet uyarılara pürdikkat kesilmezsek rezil olmak vardır.  Aslında her iki hadis-i şerifte dilek ve temenninin ötesinde bize asıl yapmamız gereken şeyin kulluk görevi olduğunu hatırlatmakta. Ki, Rabbül âlemin kardeşlik hissiyatını tüm kullarının ruh dünyasına kodlamış ta.  Niye kodlamış derseniz,  birbirimizi sevip kardeş olalım diye elbet. Ve Allah Teâlâ Kur’an’da bu kardeşlik duygu selini kullarına şöyle hatırlatır da: “Allah'ın size verdiği nimetini hatırlayın. Hani siz bir zaman birbirinize düşman idiniz; O kalplerinizi birleştirdi ve o’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Sizler bir ateş çukurunun kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini böyle açıklıyor.” (Ali İmran 3/ 102–103)
        Yeter ki, bu ayet-i celilenin mana ve ruhuna vakıf olalım gerçek manada kardeş olacağımız muhakkak.  Hiç kuşkusuz kalpleri evirip çeviren Yüce Allah’ın lütfu olmasa ne kardeş olabilirdik ne de sırat-ı müstakim üzere olurduk. Madem öyle, bize düşen kardeşlerimizle karşılaştığımızda Allah’ın selamıyla selamlamak olmalıdır.  Selam vererekten kardeşimize esenlik olmanın hemen ardından ise kardeşimizin  ‘hal ve hatırını da sorup gönlünü almamız icab eder. Ancak hal hatır ederken dikkat etmemiz gereken bir husus var ki,  o da   ‘nereye gidiyorsun’  ya da ‘nereden geliyorsun’ türden gereksiz suallerle kardeşimizi sıkboğaz yapmamakta gerekir.  Hani olur ya, kardeşimiz arzu edilmeyen nahoş bir yerden gelmişte olabilir, dolayısıyla kardeşimizi böylesi sıkıntıya sokacak suallerle yormaktan kaçınmakta fayda var deriz. Nitekim İmamı Gazali (k.s) bu meyanda şöyle bir tespitte bulunur:
       -Kardeşini kınamaktan kurtulmanın bir yolu da insanın kendi halini düşünmesidir. Kusursuz insan var mı? Kusursuz insan arayan kimsenin herkesi terk edip bir köşeye çekilmekten başka çaresi yoktur. Kerem sahibi bir mümin daima iyiliklere bakar, tabiatı bozuk münafık ise hep kusur peşindedir.” (Bkz. İhya 2,  256)
         Hatta İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu tespitini destekleyecek şu yaşanmış örnekte de pekâlâ görebiliyoruz.  Bakınız,  Ebu Derda (r.anh) günlerden bir gün bir adama hakaretler yağdıran, döven ve söven bir grupla karşılaştığında onlara şöyle sitem eder:
        -Hay Allah! Allah iyiliğinizi versin, Sorarım sizlere şimdi bu sövüp saydığınız bu adamı kuyuya düşmüş halde bulmuş olsaydınız onu bu kuyudan çıkarmayacak mıydınız?
        Adamlar cevaben şöyle karşılık verirler;
 -O da ne söz, elbette ki kuyudan çıkarırdık.
         Bunun üzerine Ebu Derda (r.anh) :
       -O halde kardeşinize o çirkin ifadelerde bulunmaktan vazgeçiniz. Siz siz olun Allah’a hamd ediniz.
        Adamlar bu kez şöyle mukabelede bulunurlar:
-Peki ya sen,  azcık içinden de olsa ona hiç mi kızmazsın?
       Ebu Derda (r.anh) bunun üzerine son noktayı koyacak şu cevabı verir:
       -Biz şahsına değil, yaptığı kötü fiillere ancak kızabiliriz, bilesiniz ki o kötü fiili bıraktığı zaman o yine bizim kardeşimizdir.
         Böylece bu müthiş cevabıyla kardeşlik dersi vermiş olur.
         Evet, çok yerinde bir derstir bu. Öyle ya,   insanın şahsına değil, ancak yaptığı kötü fiillere tepki koyar ya da buğz edebiliriz, bunun dışında adamın şahsıyla ne alıp vereceğimiz olabilir ki.  Aksi takdirde kardeşlik bağlarını bir anda çiğneyip beddua yapmakla şeytanın değirmenine su taşımış oluruz.  Nitekim İmamı Gazali Hz.leri bu hususta:
        -“Kardeşinin kusurlarını yüzüne karşı sayıp dökmen onu üzere, fakat onun fark edemediği kusurlarını gizlice ona söylemen samimiyet ve şefkatin sonucudur” dediği gibi bu arada “Sana kusurlarını hatırlatan kimseye kızmak şöyle dursun, rahmet okumalısın” şeklinde tavsiyede bulunmayı da ihmal etmez. 
        Madem müminlerin gönlünde taht kurmuş Hüccetül İslam İmam-ı Gazali Hz.leri öyle tavsiye etmiş, elbette ki bizlere de müminler kardeştir düsturunca bu tür tavsiyelere uymak düşer. Yok, eğer tavsiye filan dinlemem diyorsak biliniz ki merhametten ve sevgiden yoksunuz demektir. Mutlaka neydik edip kalbimizi yumuşatacak sebeplere yapışmamız gerekir. Şayet sebeplere de yapışmaktan imtina ediyorsak, bari hiç olmazsa hem kendimizin ıslahı hem de kardeşimizin ıslahı için Allah’ın merhametine sığınıp duada mı edemeyiz. Düşünsenize Hz. Ömer (r.anh)  müminlerin halifesi makamında olduğu halde “Bana ayıp ve kusurlarımı gösteren kimseye Allah rahmet etsin”  demekten kendini alamaz da. Belli ki,   halifede olsa bizatihi yaşadığı bir takım hadiseler onu etkilemiş gözüküyor.  Nasıl mı?  
          Malumunuz, Hz Ömer (r.anh)  bir gün Medine sokaklarında yürürken bir evden eğlence varı şarkı sesleri işitir. Derken duvara tırmanır ve içeridekilere bağırıp hakaretler yağdırır.  Tabii içerideki adam şöyle karşılık verir:
        -Ey Müminlerin Emiri! Hele bir dur, sakin olunuz.  Allah’a ben bir isyan ettiysem, sen de üç defa isyan etmiş oldun.  Çünkü Allah Teâlâ Kur’an’da; “Gizli kusurları araştırmayın” diye beyan buyurmakta. Oysa sen tam aksine gizlice ayıbımızı araştırmış oldun. Birde bunun üstüne yetmedi,  Rabbul Âlemin yine ayet-i celilesin de “Evlere kapılarından giriniz” (Bakara:2/189) emir buyurduğu halde sen ise duvara tırmanmış oldun. Daha da yetmedi,  Hak Teâlâ (c.c) “İzin almadan ve evde bulunanlara selam vermeden başkalarının evlerine girmeyin” (Nur, 24/27) diye ferman buyurduğu halde sen selamsız sabahsız,  müsaadesiz, mahremimize girmiş oldun.
        Hz. Ömer (r.anh) bu sözler karşısında adeta vurgun yemişçesine pişmanlığın şöyle dile getirir:
        -Evet, ne deseniz haklısınız, şayet sen benim bu kusurumu hoş görürsen bende seni hoş görürüm. Lütfen özrümü kabul edin,  şimdi ne olur beni mazur görür müsün?
  Adam:
         -Evet deyince derin bir nefes alıp sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi rahatlayıverir. Böylece adama teşekkür edip oradan ayrılıverir.
          İşte, bu kıssadan anlaşılan o ki, kardeşlik ve dostluk bağlarımızın devamı için birbirimize hüsnü zanla bakmakta fayda var.  Asla birbirimize muhalefet yapmamak gerekir. Tabii bitmedi, dahası var,  bir başka kıssada ise Ebu Said el- Harraz’ın bir sohbet ortamında sarf ettiği şu müthiş sözler bizim için kayda değer bir örnek olacaktır elbet. Öyle ki Ebu Said el- Harraz o sohbet ortamında:
     -Sofilerle elli sene beraber bulundum, bu süre içerisinde benimle onlar arasında hiçbir ihtilaf ve çekişmem olmadı şeklinde bir kelamda bulunduğunda, oradakiler merak edip:
      -Peki, bu nasıl oldu diye sual ederler.
       Ebu Said el- Harraz cevaben şöyle der:
-Çünkü ben onlarla beraberken hep nefsimin kusurlarıyla meşgul oluyor, kimsenin kusuruyla uğraşmıyordum.
         Anlaşılan sofiler meclisi de olsa bir başka mecliste olsa etrafın kusurlarıyla oyalanmak kendi kusurumuzu görmeye mani olacaktır.  En iyisi mi biz bu anlamda Sehl bin Abdullah Tüsterî (k.s)’ın şu sözlerine kulak verelim ki, nazarımızı etrafa odaklamak yerine nazar sahiplerinin meclisine odaklayaraktan kendimizi hizaya çekmiş olalım. Bakın Sehl bin Abdullah Tüsterî (k.s) ne diyor: şöyle
      -Peygamberlerin meclisine bakmak isteyen kimse, Rabbani âlimlerin meclisine nazar etsin.
       Evet, Rabbani alimlerin bulunduğu kardeş halkasında kalpler tek yürek olmak gerekir ki ayrılığa düşmüş olmayalım.. Oldu ya, şeytan başımıza musallat olup kardeşlerimizle ayrılığa düştüğümüzde derhal sen ben çekişmesini bir kenara bırakıp barışmak gerekir.  Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerimde:
       -“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’tan korkun ki, merhamet olunasınız” (Hucurat 49/10)  diye beyan buyurması bu gerçeğin teyididir zaten.
         Öyle ya, madem İslam’da kardeşlik çok ehemmiyet arz eden bir husus,  o halde mümin kardeşlerimizin hatalarını görmemek düşer bize. Görmemeye de mecburuz zaten. Çünkü başta Yüce Allah (c.c) settar ismiyle kullarına merhamet edendir, o halde biz kimiz ki hata görme yetkisini kendimizde görelim.  Düşünsenize Yüce Allah (c.c)  bu dünyadan imanla göç etmiş kulları için “O gün kimin iyiliği kötülüğünden fazla ise o kurtulmuştur” (A’raf 7/8) cennete gireceğinin vaadinde bulunmuş Mevla’mızdır. Öyle ki, İbni Abbas (r.a) bu ayet-i kerimenin mana ve ruhundan hareketle iyiliği kötülüğünden fazla olanın hayır terazisi ağır gelip kurtulacağı manasına tefsir etmişlerdir. Böylece bu mevzunun izahatıyla müminlerin gönüllerine su serperekten ferahlatmış olur. Üstelik bu ferahlık;  hem kendimize ferahlık, hem kardeşlerimize ferahlıktır.  Malumunuz,  akıllı olmak demek zannedildiği üzere aklı başında manasına kafası çalışan insan demek değildir,  bilakis asıl aklı çalışan insan demek bu dünyada istişare edebilecek ve aynı zamanda sonradan pişman olmayacağı aklıselim bir insanla kardeşlik kurabilen demektir. Zira Allah Teâlâ bu hususta şöyle der:
      -“Zalimlerden her biri o gün: Ne olurdu keşke bende o peygamberlerle birlikte bir kurtuluş yolu edinseydim. Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim der.” (Furkan 25/27–29)   
      Hakeza Allah’ın Habib’i Resul-i Ekrem (s.a.v) ise bu hususta şöyle der;
      -“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.” (Ebu Davud, Sünnet, 3)
        İşte yukarıda zikredilen gerek ayet ve gerekse hadis-i şeriflerin özüne baktığımızda Allah için bir insan nasıl dost edinilir ya da Allah için kötülüğe karşı nasıl tavır sergilenir noktasında müminler için pek çok ince öğütler olduğu muhakkak. Belli ki, bu öğütlere kulak veren atalarımız “Bana arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim” sözünü boşa dememişler.  Atalarımız çok iyi biliyorlardı ki; Allah rızası dışında kurulan dostluklar hiçbir zaman kalıcı olmamakta, yani ahirete yönelik dostluklar kalıcı olmakta.  O halde daha ne duruyoruz, birazda atalarımızı örnek alaraktan daha fazla vakit kaybetmeden tez elden Allah Teâlâ’nın Kur’an’da zikrettiği “İyilik ve takva hususunda birbirinizle yardımlaşınız” (Maide 5/2) ferman buyruğunun gereğini yapmak için koşturalım.  Nitekim Allah Resulü bu ayet-i celilenin ışığında Ben-i Nadir savaşı sonrasında ganimet mallarını yalnız muhacirler arasında paylaştırmak niyetiyle,  yani Ensar’ın yükünü hafifletmek düşüncesiyle her iki kardeş topluluğu huzuruna çağırdığında onlara şöyle hitab eder:
         -Ey Ensar Topluluğu! İsterseniz Beni Nadir Yahudilerinin mallarından, Allah’ın bana verdiği malları, sizlerle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi Muhacirler yine evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler. Yok, eğer isterseniz, bu mallar sadece Muhacir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim. Onlarda evlerinizden çıksınlar, mallarınızda sizde kalsın.
        Ensar, bu hitab ve teklif karşısında şöyle örnek bir duruş sergileyeceklerdir:
       -Hayır, Ya Rasulallah! Biz mallarımızı ve evlerimizi bölüştük. Ayrıca bizler bu ganimetteki payımızdan vazgeçip hepsini onların olsun deriz.   
        Böylece Habib-i Ekrem (s.a.v), Ensar’ın bu âlicenap cömert tavrı karşısında Allah’a şükrettiğinde Allah-u Teâlâ şükrün karşılığı olarak “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler” (Haşr 59/9)  ayetiyle Ensar topluluğunu övgüsüne mazhar kılar.  Ne diyelim,  işte görüyorsunuz hakiki kardeşlik bu olunca,  sahtelerinin ayıklanması ahrette kalmakta.  Nasıl mı? Malum ayetle sabit, o gün geldiğinde Yüce Allah’ın beyan buyurduğu “O gün muttakilerin dışında bütün dostlar birbirinin düşmanı olur” (Zuhruf,43/67) ayetiyle diğerlerinden ayırd edilmiş olunacaktır.
            Evet, şayet kıyamet günü muttakilerle beraber olmak istiyorsak mutlaka hem birbirimizi Allah için sevecek kardeşler edinmemiz hem de kötülüklere karşı birlikte Allah için buğz edecek kardeşler edinmemiz şarttır.  Bundan daha da ötesi Allah’ın razı olacağı dostluk ve Allah’ın razı olacağı düşmanlık ölçümüz olmalıdır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî Hz.leri beşeri ilişkilerde muhabbet derecelerinin sınırlarını şöyle belirlemiş bile:
          -“Muhabbet dört türlüdür, birincisi; sırf Allah’ın zatı için muhabbet (ruhani muhabbet), ikincisi; Nefsanî muhabbet (Sırf şehvet için zevcesini sevmek gibi), üçüncüsü; Akli muhabbet (Temelinde dünyevi maslahat ve menfaatlere dayalı muhabbet ilahi değildir), dördüncüsü Allah için olan muhabbettir (Kalbi muhabbet).” (Bkz. İbn Arabî, Tefsiri Kur’an’ı Kerim 2452–453).
         Peki,  âlimlerimiz kardeşliğin ölçüsünü belirler de sofiler hiç boş durur mu? Hiç kuşkusuz sofilerde kardeşliği bizatihi hayatlarında tatbik ederek belirleyeceklerdir. Örnek mi, işte Halife Muvaffak döneminde yaşanmış bir hadise bunun en tipik misalini teşkil eder. Şöyle ki;
      Birileri sofilerin birtakım davranışlarından rahatsız olmuş olsa gerek ki, soluğu Halife Muvaffak’ın yanında alıp eften püften sudan bahanelerle şikâyet edecektir.  Tabii, Halife de durumdan vazife çıkardığında sofilerin cezalandırılmaları yönünde talimat verip boyunlarının vurulmasına karar verir. Ancak birazdan ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Yani, infaz günü gelip çattığında nefesler tutulup cellât vazifesini tam yerine getireceği sırada,  sofilerden Nuri derhal öne atılıp;
         -Hey cellât! Hele bir dur,  önce benim boynumu vur! Şunu iyi bil ki kardeşlerimin benden bir saat daha fazla yaşaması benim boynumun vurulmasından daha çok mühimdir.
         Tabii bu durumda cellât ne yapacağını şaşırmış bir halde durum vaziyeti Halifeye bildirir. Halife bunda bir hikmet olsa gerektir düşüncesiyle bilirkişilerce olayın sorup soruşturulması yönünde kendisine rapor sunulmasını ister. Ve hadisenin tüm ayrıntıları rapor halde sunulduğunda bilhassa satır aralarında geçen şu ifade, yani   “Şayet bu topluluk zındık ise dünyada hiçbir muvahhid yoktur” ifadeleri Halifenin adeta ciğerini dağlayıp böylece bir yanlışın eşiğinden dönmesine yetmiş olur.
          Hakeza bir başka ilginç çarpıcı kardeşlik örneğini de Yemük Harbinde, kıyasıya bir savaş sonunda elinde su kırbası ile yaralı vaziyette amcaoğlunun yardımına yetiştirmeye çalışan sahabenin ortaya koyduğu canhıraş koşturmasında pekâlâ görmek mümkün. Öyle ki bu söz konusu sahabe kendisi yaralı olduğu halde elinde ki su kırbasındaki suyu kendisi içmeyip amcaoğluna uzatıverecektir. Ancak amcaoğlu da az ötede su, su diye inleyen arkadaşına götürmesi için eliyle işaret eder. İşaret edilen yere gittiğinde o da az ötede yine su, su, su, diye inleyen bir başka arkadaşını işaret eder, derken bir dizi işaret zincirinin en son halkasında yer alan yine su, su diye inleyen yaralı arkadaşın imdadına tam yetişileceği sırada ruhunu teslim etmiş halde bulur. Bu durumda su kırbasıyla bir oraya bir buraya koşuşturan sahabe tıpkı Hacer annemizin oğlu İsmail’e su bulmak için Safa ile Merve arasında say yaparcasına bir yol izleyip;  kendi kendine “bari hiç olmazsa ilk işaret halkasında buluştuğum amcaoğlumun imdadına yetişeyim” der.  Evet, amcaoğluna yetişti yetişmesine ama ne var ki onu da Hakka yürümüş halde bulur.  Ne diyelim, bu kıssada net bir şekilde kendi nefsini kardeşine feda edecek kadar derin bir kardeşlik bağları bu kıssada ziyadesiyle gözler önüne serilmiş durumda.. Burada önemli olan bizim kıssadan ne anladığımızdır, kıssadan hisse alabildiysek ne ala, alamadıysak vay halimize. Hem de ne vah. Düşünsenize vücudumuzu oluşturan hücreler arasında bile yardımlaşma ve büyük dayanışma söz konusu, bizim haydi haydi kıssadan hisse alıp hareket geçmemiz icab eder.  Çünkü yardımlaşma ve dayanışma bizatihi kendi iç âlemimizde, yani vücut şehrimizde de değişik boyutlarda an be an yaşanmakta. Örneğin sinir hücreleri arasında ki iletişime baktığımızda, aralarındaki iletişimin karşılıklı sinyalizasyon esasına dayandığını görürüz. Ki,  sinir hücreleri arasında öyle mükemmel iletişim ağı söz konusu ki, bir bakıyorsun oluşan ilk mesaj önce sinir gövdesindeki aksona akmakta ve buradan da kas gibi hayati önem arz eden organlarda değerlendirmeye alınmakta. Öyle ki iki sinir hücresi arasındaki bu iletişim bağlantı hattına Tıp dilinde snaps denmektedir.  Dahası bu hattın adına bir tür kardeşlik bağı dersek yeridir.  Nitekim aksonlar yüklendikleri mesajları kardeş bağlar dediğimiz snapslar aracılığı iletilen mesajlar en nihayetinde diğer kardeş sinir hücresinin gövde ve dendritlerin baloncuk ve gangliyonlara (düğümlere) yapışaraktan hat boyunca damlacık dalgaları halinde akar da. Derken dalga dalga yapıştıkları kardeş sinir hücrelerin pozitif iyonlarını negatife çevirip 'Essalatu Hayrun Minen Nevm' dercesine uyanmalarını sağlar. Yetmedi bir bakıyorsun bir başka tür sinir hücresi de lüzumu halinde diğer kardeşinin snaps bağlantısındaki sinir hücrenin zarında durdurucu rol oynayıp negatif hal vaziyetini pozitif hal vaziyete dönüştürebiliyor. Şayet sinir hücrelerinde gelen mesajlar birçok sinir hücrelere aktarılacak durum söz konusuysa yine bir bakıyorsun bu kez haberleşme faaliyeti sınırlı sayıda değil üçüncü bir snaps kardeşliğinin teşekkülüyle birlikte iletişim zincirleme olarak devam edecektir.   Bu demektir ki birken iki,  ikiden üç derken mikro âlemde de birlikten kuvvet doğup kardeşlik iletişim bağları zincirlemesine çoğalabiliyor. Madem öyle, bize iç âlemimizde var olan dayanışma nizamından ibret almak düşer. İbret alalım ki kardeşlik bağlarımız güç kazansın. Zira kardeşlik öyle paha biçilmez bir duygu seli bir bağdır ki Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ömer’i umreye uğurlarken:
          -Kardeşçiğim! Bizi de duanız da unutma demekten kendini alamamıştır.
          Hatta Efendimiz (s.a.v) bir seferinde de şöyle buyurdular; “En makbul dua kişinin kardeşinin gıyabında yaptığı duadır.” 
            Unutmayalım ki, kardeşimizin gıyabında sırf duayla yetinmekte olmaz,  sık sık bir araya gelip iman tazelemekte gerekir. Sakın ola ki,  itiraz edip bu da nerden çıktı demeyesiniz, bakınız Abdullah b. Revaha kardeşleriyle (gönül dostlarıyla) karşılaştığında ne diyor:
               -Gelin oturalım da bir saat iman edelim.
                Ancak yine bir defasında aynı sözleri bir başka şahsa söylediğinde, bu kez artık kabak tadı verdin dercesine şikâyet babında Rasulüllah’a durum vaziyeti bildirdiklerinde:
-Ya Resulallah! Şu İbn-i Revaha’nın dengesizliğine bakar mısınız, bize öğrettiğiniz imanı bırakmış,  kendince bizleri bir saat iman etmeye davet ediyor.
       Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) şöyle der:
        -Allah onu affeylesin ( o kadarını da hoş görün),  o aslında meleklerin merhamet ettiği zikir meclislerine muhabbet ediyor; sizi ona davet ediyor.  
        Evet, İbni Revaha bu sözleriyle kardeşlerine işaret ettiği o meclislerde bulunmanın kalbi zikirle doldurmaya vesile olacağını ve hakiki iman kardeşliğinin tadına varılacağının vurgusunu yapmıştır.  Gerçekten de hele bir insan kardeşlerinden uzaklaşmaya görsün her an özünden uzaklaşıp dünya telaşına kendini kaptırabiliyor.  Nitekim Hz. Hanzala (r.anh.)’ın “Biz Resul-i Ekremin yanından ayrıldıktan sonra kendimizden pek çok şeyler kaybedip manen zayıflıyoruz”  sözleri bunun teyidi sayılır elbet.
        Hiç kuşkusuz hayır ve şerri yaratan Allah’tır, ancak şu da var ki, Allah’ın muradı kullarının hayır üzerine yaşaması yönündedir. Şeytanın muradı ise malum,  Allah’ın tüm Salih kullarını sıratı müstakim üzere yaşama gayesinden saptırmaktır, şeytan bu nedenle hiç boş durmaz,  son nefese kadar Salih kulların işleyeceği iyilikleri bertaraf etmek için vardır. Besbelli ki şeytan dönüşü olmayan bir yola girmiş, hatta Yüce Allah’tan mühlet isteyip kullarını saptıracağım diye yemin etmiş bile.  Şeytan yemin ede dursun, önemli olan biz ne âlemdeyiz ona bakmamız icab eder,  bize düşen ilk iş Allah’ın engin rahmetine sığınmak olmalıdır. Sonrasında ise Salih amel için azami gayret içerisinde olmamız icab eder. Çünkü şeytan en çok gayret edenden kaçmaktadır.  Hatta öyle amel etmeliyiz ki, amelimize güvenmeksizin, yani bizi ancak Allah’ın sonsuz rahmeti kurtarır düşüncesiyle amel etmemiz gerekir. Şeytan ameline güvendi de ne oldu, sonu malum lanet halkası boynunda ebedül ebed cehennemliklerden oldu.  O halde insan ameline güvenmemeli, beşer olmamız hasebiyle her an hata yapabiliriz, bir düşüp kalmayan Yüce Allah’tır. Hem neyimize güvenelim ki, bikere son nefese bu dünyadan imanla göç edip etmeyeceğimizin garantisi yok ki.  Bize düşen son nefesimize kadar büyük bir gayret içerisinde Allahın sonsuz rahmetine sığınaraktan imanla göç etmemize vesile olacak Salih amel işlemek olmalıdır. Gayret ettiğimizde biliniz ki son nefesimizi verirken şeytan başucumuzda imanımızı çalamayacaktır. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle der: “ ..Evet bende sırf amelimle kurtulamam, ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle beni saracak ve cennetine koyacaktır”(Buhari).  
         Evet! İnsan bu fani dünyada yaşadığı süre içerisinde tanıştığı kişilerin ölüm haberini aldığında,  eğer o kişi ömrünü kötü işlerde harcadıysa onun adına endişe duymalı, iyi halde öldü ise onun adına hayra ulaştı hüsnü zannında bulunmalı ki sahabe ahlakına ulaşabilsin. Çünkü sahabe ahlakı böyle idi.  Birisi hakaret edip sövse, ya da dövse Hünkâr Hacı Bektaş Velice “Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek” sözünü hemen hatırlamalı,  hatta başımıza gelen bu musibetin işlediğimiz günahların karşılığıdır diye kendi kendine yorumlamalı. Dahası kusur işlemek yönünden karşımdakinden öndeyim diye düşünmeli. İcabında bu da yetmez, acaba ben ne günah işledim ki bu hale düştüm demeli. Şu bir gerçek, Hakikat yolunda nefse karşı nefisle karşılık vermek uygun bir usul değildir. Hem nasıl uygun olur ki, bir kere kirli çamaşır kirli su ile temizlenmez ki, ateş ateşle sönmez ki,  kin ve nefret kinle dindirilmez ki,  öfke öfkeyle giderilmez ki. İslam’da yol, usul, edep erkân bellidir,  bu yolda kin ve öfke gibi fevri tavırlar ancak gönülleri fethetmek usulüyle giderilebiliyor. Yeter ki, gönülleri fethetmek düsturumuz olsun, bak o zaman bize yapılan bir iyiliği kendimizden değil Allah’ın bir lütfü olarak bilip ihsanda bulunana teşekkür ederiz de.  Zira ihsan (iyilik) yapana teşekkür etmek Allah’a teşekkür etmek demektir O halde ne duruyoruz, gönül yıkmak için değil, gönül yapmak için var olmalıyız.  Nitekim bu hususta Habibullah (s.a.v); Enes (r.anh)’a:
          -Evladım! Kalbinde hiç kimseye kin ve haset bulunmadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yetiyorsa yap! Bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi ihya eden beni ihya etmiş, benimle birlikte cennete girmiş olur müjdesini vermiştir (Tirmizi, ilim,17, İbni Mace).        
        Hakeza yine Rasulullah (s.av); “Kim bir din kardeşinin gıyabında savunursa Allah mahşerde onu yüzünü ateşten korur. Bir kimse din kardeşinin savunmayıp sahipsiz bırakırsa,  Allah'ta onun kendisinin yardımını istediği yerde yardımsız bırakır, savunan kimseye de Allah yardıma çok muhtaç olduğu yerde kendisine yardım eder” (Ebu Davud, Edeb 36 No:4884) buyurmuştur. Ayrıca Rasulullah (s.a.v); “Mümin başkaları ile iyi geçinen ve kendisiyle güzel geçinilen kimsedir. Başkaları ile iyi geçinmeyen kimsede hayır yoktur” (Ahmed Müsned,2,400, Münavi) diye beyan buyurmuş ta.
        Öyle anlaşılıyor ki, müminlerin kendi aralarında yardımlaşması, hediyeleşmesi, hem sünnetlerin ihyasının bir gereği hem de birlikten kuvvet doğar gerçeğin ta kendisi diyebileceğimiz kardeş olmanın gereğidir. Bakınız, bu hususlarda örnek aldığımız Peygamberimiz (s.a.v) asla kendine özel muamelede bulunma beklentisine girmezdi, bilakis ister hür, ister köle olsun hiç fark etmez,  her kim ki davet eder davetine icabet edip gönüllerin hoş tutardı. Yine her kim ki hediye verdiğinde kabul ettiği gibi kendisine verilen hediyenin cinsine bakmaksızın hediye ile karşılık verirdi. Bu nedenle müminler olarak hediyeleşmek sünnettir deriz hep. Üstelik hediyeleşme kardeşlik bağlarımızı güçlendirmeye de vesile olmakta.   
       Sahabenin hayatında kardeşlik şuuru ve kardeşlik bağları o kadar güçlüydü ki, kendi aralarında asla resmi davranmazlardı, icabın çok rahat bir şekilde kardeşinin malından izin almaksızın istifade edebiliyordu. Biz olsak dünya malını kardeşimize tercih edip,  bir anda küs moduna geçeriz de.  Oysa bizlerin de sahabe modeline ihtiyacı var, tıpkı onlar gibi birinci önceliğimiz kardeşlik bilinci olmalı,  iç âlemimizde her ne cinsten şüphe ve ayrılık tohumları varsa bir an evvel içimizden söküp atmamız gerekir.  Kalplerimiz bir olması gerekirken küsmekte ne oluyor.  Bakınız, Peygamberimiz (s.a.v)  “Bir mümin diğer müminle üç günden fazla küs durup konuşmayı kesmesi helal değildir” diye buyurmakta.  O halde gelin kardeş olalım,  bize bizden gayrı dost yoktur çünkü.    Birbirimizle hemhal olalım ki, bir kardeşimizin vücuduna bir diken battığında acısını yüreğimizde hissedebilelim. Nitekim Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle der:  “Muhakkak Müminler bir organı rahatsızlandığı zaman bütün azaları rahatsızlanan vücut gibidirler. Bir Mümin şikâyet ettiği zaman diğer Müminlerde rahatsız olur.” Ki, gerçek müminler ta kalu beladan beri birbirlerini sevmişlerdir.  Yani bu demektir bu dünyada birbirine dost ve kardeş olanlar aynı zamanda kal-u belada yani Elest-i Bezminde de birbirlerine muhabbet duymuş ruhlardır. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v) “Ruhlar saf halinde dizilmiş ordular gibidir. Orada tanışanlar, (burada da) tanışıp kaynaşırlar. Orada anlaşamayanlar birbirleriyle çekişip dururlar” (Buhari)  diye beyan buyurmuşlardır.  
      Aslında hakiki kardeşliği birde şu meşhur kıssadan hisse kaparak değerlendirmekte fayda var. Şöyle ki;
     İbrahim b. Ethem bağ bostanda bekçilik yapmanın yanı sıra hasat zamanında arkadaşlarıyla beraber çalışmaktan da geri durmazdı.  Üstelik çalıştığında en son işi bırakanda yine kendisi olup bu yüzden eve geç varırdı.  Ancak arkadaşları bu durumdan pekte memnun kalmazlardı. Öyle ki, aylardan Ramazandı iftar vakti yaklaştığında çalışma arkadaşları kendi aralarında şöyle der;
-Gelin, o yokken iftarımızı açalım ki, aklı başına gelsin, belki bu ona bir ders olur da bir daha gecikmez.
   Derken hep birlikte yiyip içtikten sonra uyumaya koyulurlar. Onlar uyuya kalsın, İbrahim Ethem ise tam aksine bağ bostandan eve gelip arkadaşlarını uyku halinde gördüğünde kendi kendine şöyle der:
          -Ah can dostlarım!  Belki de yiyecek bir şeyleri yoktu da bu yüzden uykuya dalmışlardır.
         İşte İbrahim Ethem bu ya,  derhal heybesindeki unu yoğurup pişirmeye koyulur bile.  Birazdan arkadaşları uyanıp onu ateşi üfler halde gördüklerinde:
-Ey İbrahim Ethem! Öyle kendi kendine ne yapıyorsun diye seslenirler.
İbrahim Ethem cevaben:
-Düşündüm ki, benim canım kardeşlerim iftar için yiyecekleri olmadığından uykuya dalmış olsa gerektir.  Bu yüzden bir şeyler hazırlamak istedim, der.
       Tabii bu sözler karşısında arkadaşları şaşkın halde bu kez birbirlerine bakaraktan:
       -Görüyor musunuz,  biz ne yaptık,  o ne yaptı,  demekten kendilerini alamayacaklardır.
          Gerçektende İbrahim Ethem’in bu örnek tavır Peygamberimiz (s.a.v)’in; “Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi içinde isteyip sevmedikçe gerçek mümin olamaz” (Buhari) beyanını hatırlatan bir tavırdır elbet.  Nitekim bir adam Resulü Ekrem’in huzuruna geldiğinde açım demişti.  Bunun üzerine Allah Resulü  (s.a.v) hanımlarına haber salıp evde ne var diye soruşturduğunda evden gelen haberde içecek sudan başka bir şey olmadığı yönündedir.  Tabii Allah Resulü bu durumda o adamı yüz üstü bırakmayacaktır,  bu kez ashabına dönüp şöyle der;
      -Aranızda kim bu adamı bu gece misafir ederse Allah ona rahmet eylesin.
      Bunun üzerine Ensar'dan biri hemen ayağa kalkıp o adamı evine almaya talip olur da.  
      Birlikte eve geldiklerinde hanımına;
       -Bak hanım evimize Resulullah (s.a.v)’in bize emaneti bir misafir getirdim,  evde her ne varsa ikram edesin. Hanımı şöyle der:
       -Bey! Misafir ağırlamak iyi hoşta,  inanın evde ancak çoluk çocuğa yetecek kadar yiyecek var.
       Bunun üzerine kocası:
       -Hanım,  hele sen şu sofrayı bir kur, Allah kerimdir.  Sen iyisi mi çocukları oyalayıp şöyle güzel bir uyuttuktan sonra ilk işin kandili yakmak olsun.  Ve o esnada misafir yemeğe başlayınca ışığı düzeltme bahanesiyle kandili söndürüp sofraya oturursun. Böylece bizde karanlıktan istifade ederekten, sanki yemek yiyormuşçasına kaşığı boşa çalıp misafirin doymasını sağladığımız gibi Allah Resulünün emanetine de sahip çıkmış oluruz.
      Sabah olduğunda Efendimiz (s.a.v) onların bu örnek davranışını ashabına şöyle müjdeler:
      -Allah Teâlâ bu gece falan erkekle filan kadının yaptıklarından çok hoşnut oldu.
       Ne mutlu müjdelenen kullara ki,  kendisi darda olduğu halde kardeşinin sıkıntısını giderecek örnek bir tavır ortaya koyabiliyorlar. Böylesi Salih kullardan Allah hoşnut olurda mazlumlar, yetimler, darda kalanlar hoşnut olmaz mı,   değil hoşnut olmak baş tacı edilir de. Üstelik bu örnekler istisna kabilden örneklerde değil,  dahası var elbet.  Bakın yine bu örneğe benzer bir kardeşlik tavrı da şu misalde yerini bulur. Şöyle ki:  
        Ebu’l Hasan el Antaki’nin evine otuz küsur sayıda misafir gelmişti ki,  evinde ancak beş kişiyi doyuracak sayıda ekmek vardı. Tıpkı yukarıda anlatılan kıssada olduğu gibi Allah kerimdir inancıyla ekmekler doğranıp sofraya oturulduğunda hemen ışıklar söndürülür de.  Söndürüldü de ne oldu derseniz,  bir süre sonra ışıklar yandığında, hiç kimsenin bir şey yememiş olduğu ortaya çıkar.  Anlaşılan herkes kardeşini nefsine tercih edip  yemeğe dalmayı  kendine zül addetmişlerdir.. İşte “önce canan, sonra can” olabilmek denen gerçek kardeşlik budur.   
          Evet,  gerçek anlamda dert davamız kardeş olmaksa ilk evvela kendimize iyi bir araba, iyi bir ev almanın derdinde olmak yerine iyi bir kardeş edinmek dert davamız olmalıdır.  Malumunuz, dünya malı dünya da kalacağından geçici olmaya mahkûmken, Allah için kardeş olmak ise bunun tam aksine  “Kişi sevdikleriyle beraberdir” hadis-i şerifin sırrınca ahrette de devam edecek olan, yani ebediyete mal olacak bir kalıcılıktır. Hem boşa dememişler ‘dünya fani ahiret baki’ diye.  Öyle ya, bir gün ruhumuzu teslim ettiğimizde, dünya metası bizimle beraber göç etmeyeceğine göre fani dünyada yaptıklarımızda fani kalmaya mahkûm olacak demektir. Ancak bunun bir istisnası var ki,  şayet ardımızdan hayırlara vesile olacak sadaka-i cariye hükmünde bir eser, bir Salih amel bırakmışsak, işte asıl o sadak-i cariye amel bizimle beraber göç edecek demektir. Böylece bu sayede amel defterimiz kapanmaz da. Nasıl amel defteri kapansın ki,  bikere eli açıklık ve cömertlik doğuştan gelen hasletlerdir. Ama cimrilik öyle değil,   tam aksine sonradan kazanılan bir haslettir. Dahası nefsin arzularına yem olmanın neticesinde kazanılan kötü haslettir bu. 
           Ne diyelim, işte görüyorsunuz insanoğlu özüne uygun davrandığında ardından rahmet okuyacak kardeşlerinin varlığıyla amel defteri kapanmayacak şekilde göç edebiliyor. Özünden uzaklaştığında ise malum ardından rahmet okuyacak bir tek kardeşi olmadan amel defteri kapanmış halde göç etmesi kaçınılmazdır.  Madem öyle, ecel kapımıza dayanmadan tez zamanda özümüze dönüp Yüce Allah’ın Kur’an’da; “Onlar kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredir ve felaha erecek olanlardır” (Bakara2/3–5) diye övgüyle söz ettiği Salih kullardan olmak için gayret etmeli. Aslında bu bilinçte niye kul olamadık diye de kendi kendimize hiç bir bahane ve gerekçenin araksına sığınmaya gerekte yoktur.  Hem kaldı ki Bediüzzaman Said Nursi Hz.lerinin beyan buyurduğu “…Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir,  Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.  Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, yüze kadar bir…” gibi pek çok ortada birlerimiz varken nasıl olurda kendi kendimize bahane ve gerekçe ileri sürebiliriz ki. Madem ortada birliğimize ve dirliğimize pek çok ortak değerlerimiz var, o halde ne duruyoruz gün ortak paydalarımızla birlikte birbirimizle Ensar’ca kardeş olmak günüdür.

        Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4079/gel-kardesim-bir-olalim 

12 Mayıs 2016 Perşembe

BEDDUAYA LANET, DUAYA DAVET


      BEDDUAYA LANET, DUAYA DAVET
       SELİM GÜRBÜZER
        Evet, dua vardır ki hayra vesile olur, dua vardır ki sahibini vurur. Nitekim FETÖ elabaşısı evlerini ateşler salsın, yuvalarını yıksın türünden yaptığı beddua ile hem kendi maskesini düşürdü hem de sonunu getirdi.
       Bakın Hazret Muhammed Diyauddin (k.s) bir sohbetinde ne buyuruyor: “Kendi kendine nefis yapan Allah’tan uzaktır.” Nitekim Firavun nefsine uyup, rablik davasında bulununca helak oldu. Gerçi can boğaza tam dayandığında durum vaziyeti anladı ama neye yarar ki, iş işten geçmiş oldu. Madem öyle nefsin dizginlerini tutmak gerekir,  nefis için bu da yetmez ıslah etmek gerek, hatta sürekli şeytan ve nefsin desiselerinden Allah'a sığınıp bağışlanmak için sürekli yalvarmalı da.
        Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu hususta yaşanmış bir hadiseyi şöyle anlatıyor;
        Bir ağa dokuz on günlük mesafedeki bir şeyhi ziyaret eder ve dua ister.
        Şeyh der ki:
    -Allah tez canını alsın ki çabuk nail olup gidesin.
       Tabii ağa şaşırır, taaccübüne gider ve der ki:
   -Aman Efendim duanızı almak için geldim, oysa sen bambaşka dua ediyorsun, bu nasıl duadır?
       Şeyh cevaben:
   -Senin dünyada fazla kalıp günahını çoğaltmakla perişan olmanı istemediğinden sana böyle dua da bulundum der. Tabii bu cevapla nefsi ıslah edememenin neticesi olarak anlam yüklü mesaj verilmiş olunur. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) “Dua isterken bir dilenci gibi isteyin. Siz bir ağa gibi istiyorsunuz. Ki; biz hepinize dua ediyoruz” demesi buna işarettir.
        Aslında öyle anlaşılıyor ki insanın ibadet ve itaat etmeksizin Allah’a dua etmesi kendi kendini kandırmaktan öte bir anlam taşımamakta.  Zira Allah Teâlâ “Nefsini bilen Rabbi'ni bilir” beyan buyurmakta. Zaten insanın Allah’a itaat etmeme inadı kendi kendine zulmetmek olur ki,  bu halde dua edilse de karşılık bulmaz. Hakeza bu hususta Allah Teâlâ “Zalimlere nusret, yardımcı yoktur” (Bakara:270) beyan buyurmaktadır.
             Şurası muhakkak,  hayatın her alanında adap gerekli olduğu gibi dua içinde usul erdem şarttır. Mesela kıbleye karşı koltuk atlarının beyazı görününceye kadar gökyüzüne doğru kaldırmak bir dua adabıdır. Nasıl ki namaz için kıble mihrap ne anlam ifade ediyorsa, gökyüzü de dua için bir başka mana taşır. Ancak burada ellerin gökyüzüne doğru açmak Allah’ın gökyüzünde olduğu manasına değil, bilakis yücelik manasınadır. Şüphesiz ki, Allah Teâlâ(c.c) her yerde hazır ve nazırdır, yani mekândan münezzehtir. Kaldı ki ellerin gökyüzüne doğru açılmaksızın dua edilen durumlarda var. Madem öyle belli başlı dua çeşitlerine bir göz atalım. Şöyle ki;   
       -Rahbet duası (azabından korkmak); korku ve istenmeyen bir şey için yapılan dua olup cehennemden kurtulmak türü yalvarmaları kapsar. Bu durumda akşam ve sabah namazının ardından; ‘Allahümme ecirna minen nar’ (Allah'ım bizi cehennem azabından koru) diyerekten eller gökyüzü istikametinin tam tersi yönde çevrilip yedi kez söylemekle maksat hâsıl olmuş olur.
       - Gizli dua;  kalbi bir dua olup bunda el kaldırmak yoktur. Adı üzerinde kalp,  kalbin dili gönül olduğundan el kaldırmak olmaz. Zaten el kaldırıldığında gizlilik gizlilikten çıkıp normal dua moduna geçilmiş olur, yani malumun ilanı gerçekleşir. Dolayısıyla bir insan yürürken, konuşurken, otururken ellerini açmadan da kalben yalvar yakarışta bulunmakla maksat hâsıl olmuş olur. Şüphesiz ki,  Yüce Allah kuluna şah damarından daha yakındır.
        -Niyaz duası;  tevazu cihetinden bir dua olup,  böyle bir hal içerisine giren bir kulun Allah’tan cennet dileme ya da cehennem korkusunun giderilmesine yönelik istekte bulunması uygun değildir. Dahası Yunus’un; ‘Bana seni gerek, seni..’ mısralarında geçen  yalvarış ve yakarışına benzer bir  tevazuu hali içerisinde dua ve  niyazda bulunmakla  maksat hasıl olmuş olur.  
          -Rağbet duası (sevab umarak dua);  dilek ve istek kabilinden bir dua olup cennet dileme gibi talepleri içerir.  Dolayısıyla bu tür duada elleri gökyüzüne doğru açmakla maksat hâsıl olmuş olur.
       Malumunuz teşehhüt esnasında “Salli Barik”leri okumakta duadır. Bilhassa teşbih okurken sadece Hz. İbrahim (a.s)’ın zikredilmesi hususu âlimlerce şöyle izah edilir;
      Peygamberimiz (s.a.v)  Miraca yükselirken her bir Peygamber kapısından geçip sıra İbrahim (a.s)’a geldiğinde şu müthiş söze muhatap kalır, yani İbrahim (a.s) der ki: “Benden ümmetine selam götür.”
       Zaten Hz. İbrahim (a.s) selam göndermese bile daha önceden Allah’a münacatında;
       —Yarabbi! Bizi sana inanan iki Müslüman yap zürriyetinden de sana inanan Müslüman bir ümmet halk eyle diye dua ve niyazda bulunmuş bir Halilullah Peygamberdir.  Tabii o dua eder de karşılık bulmaz mı, elbette bulur. Nitekim Allah Teâlâ “Önceden size Müslüman adını veren o dur” müjdesi bunu teyit ediyor. Gerçekten de bu duanın yüzü suyu hürmetine Hz. İsmail (a.s)’ın zürriyetinden Arap kavmi kök salmıştır.  Malum, İsmail (a.s)  babası Hz. İbrahim (a.s)’ın gördüğü rüya üzerine kurban etmek isteyip de bir mucize ile kurban edemediği oğludur. Öyle ki Cebrail (a.s) yüklendiği ilahi emir gereği Sidretü’l münteha’dan tez yetişip bıçağın ters çevrileceği bir mucizevî hadiseyle birlikte insanlık kurban edilmekten kurtulmuştur. Gerçekten de ters çevrilen bıçak iz yapmaktan hayâ eder bile. Yani bıçak bir anlamda yat kurban olmaya hazır İsmail'den incinmez de. İşte kurbanla özdeşleşen Hz. İbrahim (a.s)’ın diğer peygamberlerin yanında yakınlığı sadece nesep bakımdan da değil elbet, bir başka yakınlık ayrıcalığı var ki, o da hiç kuşkusuz kılınan namazların teşehhüt bölümlerinde salâvatlarda adının zikredilmiş olmasıdır.  Böylece okunan salâvatlarla Hz. İbrahim (a.s)’ın şahsında Peygamberimiz (s.a.v)’de Allah’ın hem Halil’i (en yakın dost)   hem de Habib-i Ekremi olarak ilan edilmiş olur.  Bir başka ifadeyle teşbihten maksat İbrahim (a.s)’a salâvat eylemek olduğu gibi ondan daha da efdal olanı Muhammed (s.a.v)’e salâvat eylemektir. Nitekim Kur’an’da “Babanız İbrahim’in dinine..” diye zikredilen ayeti kerimelerde bu işareti doğruluyor. Madem öyle Allah Teâlâ’nın “İbrahim’in dosdoğru dinine tabii olun”  beyanının gereğini yerine getirip tabii olmak düşer bize. İşte Hz. İbrahim'in (a.s)’ın diğer Peygamberlere nazaran özel bir konumda olmasının sırrı bu işaret edilen buyruklarda gizli. Allah Resulü bu nedenledir ki “Bana kim bir salâvat getirirse o kimseye Allah on salâvat getirir ve kendisinden on günah siler. Onun on derecesini yükseltir” diye buyurur. Hiç kuşkusuz yükselmek huzurda olmak demektir. Nitekim huzuru İlahiye’de kabul olunmak içtenlikle yapılacak duayla mümkün.  Hele hakiki olarak içten yalvarış ve yakarış, huzurdan lütufla dönüşü sağlar da. Anlaşılan dua o kadar büyük bir nimettir ki; Hz. Ömer Hac farizası için Allah Resulünden izin istediğinde,      
       -Kardeşim bizi de duana ortak et mukabelesiyle karşılaşmış. Tabii Hz. Ömer (r.anh)’ın hiç beklemediği bir durumdu. Öyle ki şaşkınlığını şu sözlerle ifade etmiş bile:
-O gün dünyalar benim olsa bu kadar sevinmezdim.
Gavs-ı Sani (k,s), Hacda Peygamberimizin izini iz bilip ”Biz bir dua etmişiz, Allah kabul ederse ahrette de inşallah beraberiz” dileğiyle sofilerini de evladı gibi görmüştür.
      Dolayısıyla dua deyip geçmemek gerekir. Dua bin bir türlü dilek ve temennileri bağrında taşıyan bir zırhtır. Nasıl zırh olmasın ki, dua ile birlikte İlahi huzurda boyunlar bükülüp kalpler eğilince dilekler de yankı bulup arş’a kadar uzanır da. İyi ki de dua zırhımız var, bu sayede acizliğimizi, biçareliğimizi idrak edip içten yalvarış ve yakarışla katılaşmış yüreklerimiz yumuşar da. Bakınız Allah Resulü duanın ehemmiyetini şöyle ortaya koyar: “Allah’ı güzel isimleriyle anan kimsenin günahları denizin köpükleri kadar çok olsa bile yine affedilir” (Buhari ). İşte bu muştuyla birlikte gönüller coşmakla kalmayıp adeta denizin dalgalarına yelken açaraktan vuslat gemisi yol almış olur. Derken tüm yanık gönüller dua limanında vuslata erer bile. Yeter ki Yüce Yaradana halimizi arz edecek usul erdemi bilelim gerisi gelir elbet. Kaldı ki Allah’ın rahmeti boldur.  O sığınacak ve tutunacak dalın sadece Allah olduğunu bilen kullarına son derece merhametli de. Zaten öyle olmasa Allah dostları Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için gece gündüz demeden yalvarıp gözyaşı döker miydi? Ki; Onlar “Ey Muhammed, biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya,107) ayetinden hareketle izinde yürüdüğü kılavuzun yüzü suyu hürmetine dua etmekten imtina etmezler. Zaten onlar her dilde her lahzada dua etmek için varlar. Zira Allah Teâlâ “Âdeme bütün eşyanın isimlerini öğrettik” ve “Hiçbir Peygamber göndermedik ki kendi kavminin dili ile konuşmasın” beyan buyurmaktadır.  Bu demektir ki diller farklı olsa da fark etmez,  sonuçta her renkte mümin, her ırktan mümin  “âmin” dil’inde buluşuyor ya, bu yetmez mi. Şu da bir gerçek; diller arasında Arapçaya yakınlığı bakımdan birinin diğerine zenginliği söz konusu olabiliyor. Bilhassa Farsçanın böyle bir özelliği var. Şöyle ki; Peygamberimiz (s.a.v) “Cennetliklerin dili Arapça ve Durrî Farsçadır” buyurmuştur. Anlaşılan; Arapçaya en yakın meşhur dil Farsçadır. Zaten bundan dolayıdır ki Arapçadan başka bir dille dua etmek hilafı evla konusu olup yine de burada ki kerahet; tenzihiye kapsamında olduğunu belirtmekte fayda var. Dahası bu hususta İbni Abidin bu meseleyi şöyle dile getirir; “İmamı Azam namaza başlarken Farsça dilde zikir sahih demiş. İmameyne göre ise tekbir Arapça olmalıdır demiştir. Farsça duanın namaz içinde keraheti tahrimiye, namaz dışında ise keraheti tenzihiye ile mekruh olması ihtimalden uzak değildir. Teemmül buyrulsun ve araştırılsın” (Bkz. İbn-i Abidin cilt 2, sh.328).  Görüldüğü üzere İbn-i Abidin bile ancak meseleyi ihtimal dâhilinde meşhur imamların sözleriyle açıklamaya çalışmakta. Sonuçta bu mesele ihtimal dâhilinde bir husus olsa bile bizim dua ederken dikkat etmemiz gereken temel düsturlar şunlar olmalıdır.
       -Peygamberimizin düşmanlarına dua etmenin çirkin olduğunu temel düstur bilmek gerekir.
       -Namazda bellenmiş duaları okumak gerektiğini,  namaz dışında ise hatırına gelen sözlerle dua edildiğini ve duanın en güzeli Kur’an ve sünnette bildirilmiş olanlarının makbul olduğunu bilmemiz icab eder.
       -Özellikle dua ezberlemek için çaba saf edilmeyeceğini, yani duayı ezberlemeye çalışmanın kalb rikkatini (kalp yufkalığını) dağıtacağını bir başka temel husus olduğunu da bilmek gerekir.
       Hatta bu sıraladığımız kaide ve kurallardan en önemlisi bilhassa Namazların ardından yapılacak dualarda bütün Müslümanları duamıza katma olmalıdır.  Zaten duada sünnet olan da duayı genele şamil kılmaktır.  Bakın bu hususta Allah Teâlâ “Günahın için istiğfar et. Erkek ve kadın müminler için dua etmezsen o namaz noksandır” buyurmakta. Kaldı ki dualanmak için dua etmek gerekir. Asla beddua etmek bir mümine yakışmaz. Bilakis bize ‘Ümmetim, Ümmetim’ diye feryad eden rahmet Peygamber kavlince Ümmet-i Muhammed’e dua etmek yakışır. Keza Gavs-ı Sani (k.s) bu hususta “Akrabanız, komşunuz, arkadaşınız, dostunuz ateş içerisinde, buna rağmen siz bir bardak su götürmüyorsunuz. Yarın huzuru mahşerde yüzlerine nasıl bakacaksınız…” buyurmakta.
       Evet, Dua ile yüce makamlara meramımızı dile getiririz, içten gelen münacatımız karşılık bulduğunda biliniz ki akan gözyaşı damlaları eşliğinde günahlarımızın da damla damla döküleceği muhakkak. Bakın bizler her hangi bir insanı iyilik olsun diye yıllar boyu sırtımızda taşısak,  vaktaki o insanı bir kez olsun sırtımızdan indiriversek hemen o insan geçmişteki bütün iyilikleri unutur düşman olur da. Oysa Yüce Yaradan öyle değil,  zerre miskal tek bir iyiliğe karşı kulunun tüm günahlarını affedebiliyor. Yani Rabbimiz “Bana dua edin duanızı kabul edeyim” (Mümin 60) buyuruyor. Yeter ki can-ı gönülden eller açılsın, bak o zaman O’na uzanan eller geri çevrilir mi? Elbette çevrilmez. Madem öyle candan niyazda bulanalım, hatta duanın neticesi ne olursa olsun dua etmekten vazgeçmeyelim.
        Evet, bize dua etmek yakışır, neticesi Allah’ın takdirine kalan bir husustur.  Önemli olan Şer’an imkânsız olan şeyleri Allah’tan talep etmemektir. Mesela ömür boyu hastalıktan afiyet dilemek veya cinsel ilişki kurmadan çocuk istemek bu kabilden taleplerdir. Nitekim bu tür aksi talepler yüce makamı incitir de. Mesela Allah’tan; bana ahiretin ve dünyanın en hayırlısını istemek gibi niyazlar da öyledir. Nedeni gayet açık bir kere işin içine imkân dışı talep giriyor. Yine bir başka talepte mesela; “Yarabbi! Beni adam et” demektir ki, bu asla kabul edilemeyecek haddi aşmak kabilden bir taleptir. İşte bu yüzdendir ki;  Abdullah bin Muğaffel oğlunun; “Yarabbi! Ben senden cennete girince sağ tarafta kalan beyaz köşkü isterim” niyazını işittiğinde derhal müdahalede bulunup;
      -Bak oğlum Allah'tan cenneti iste, cehennemden ise Allah’a sığın. Çünkü ben Rasulullah (s.a.v)’den; “Bu ümmetin içinde abdest suyunda ve duada haddini tecavüz eden bir cemaat gelecektir” sözünü işittim öğüdüyle oğlunu uyarmış ta.
       Allah Teâlâ “Rabbine yalvararak ve gizleyerek dua edin. Çünkü O mütecavizleri sevmez” buyuruyor.  Dolayısıyla ömür boyu kesintisiz afiyet (sağlık) dilemek, iki dünyanın hayrını dilemek, tüm şerlerin giderilmesini istemek veya adetten imkânsız olan gökten sofra inmesi gibi şeyler dilemek haramdır. Keza; “Yarabbi unutur veya hata edersek bizi hesaba çekme vs.” gibi dua etmekte öyledir. Zira Resulü Ekrem Efendimiz; “Ümmetimden üç şey hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları şeylerin hükmü kaldırılmıştır” buyurmakta. Bu hadis-i şerifin ortaya koyduğu gerçek varken  ‘ya unutur’,  ‘ya hata edersek’ gibi işi yokuşa sürme türünden sözlerle irademizin dışında cereyan edebilecek olayları irdelemek adaba mugayirdir. İlla ki bir hacetin giderilmesi yönünde çok arzu duyuyorsak onun da bir usul ve kaidesi var. Şöyle ki;  Allah’dan bir hacetinin giderilmesi için önce istihare namazı kılıp sonrasında da dua ve niyazda bulunmak icab eder. Ezberinde varsa istihare namazının birinci rekâtında kâfirûn suresi ikinci rekâtında ihlâs suresi okunması uygundur. Ve akabinde sağ yanımız üzerine uyumak gerekir. Sabah uyandığımızda rüyada her ne gördüysek işin ehline anlatmakta fayda var. Ulema bu hususta “rüyada beyaz ve yeşil görme hayra işaret olduğuna, siyah ve kırmızı görmekse şer olduğuna delalet eder” der.  İşte rüyadan alınan mesaja göre hacetimizi gidermek gerekir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) “Birinizin başı dara düştü mü hemen iki rekât farz olmayan bir namaz kılsın sonra duasını okusun hacetini söylesin” buyurmuştur.
         Duaya bilhassa Allah’a hamd ve Resulüne salâtu selam getirerekten başlayıp öyle münacatta bulunmalı. Allah Resulü:
        -Ya Enes! Başın dara geldiği zaman o hususta Rabbine yedi defa istihare yap! Sonra kalbine gelene bak! Zira hayır ondadır diye öğütlemiştir.
        Hakeza Peygamberimiz (s.a.v) “Allah inanan ve iyi işler yapanların dualarını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara daha fazlasını verir” (Şura, 26) fermanını beyan ettikten sonra şu hadis-i şerifleri de zikretti:
        Allah; kullarım sana benden sorarlarsa söyle: Ben yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlarda bana karşılık versinler. Yeryüzünde masiyet veya sıla-i rahim koparıcı olmamak şartıyla Allah’tan talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki, Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle karşılık vermesin (Tirmizi).
        Acele etmediğiniz sürece her birinizin duasına karşılık verilir. Ancak şöyle diyerek acele eden var. Ben Rabbime dua ettim, duam kabul etmedi (Buhari, Müslim, Ebu Davut, Muvatta).
        Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'tan istenen şeylerden en çok sevdiği şey kendisinden afiyet istenmesidir. Dua her çeşit musibet için faydalıdır. Kazayı sadece dua çevirir. Öyle ise sizlere gerekli olan dua etmektir (Tirmizi). 
        İnsan eşref-i mahlûkattır.  O halde şükretmek gerekir. Pekâlâ, taş, hayvan, bitki ya da toprak olarak da yaratılabilirdik. Eşref mahlûkat olmanın gereği Allah’a şükürler olsun ki; Rabbimiz bizi muhatap kılıp bize Salih amel işlemek için zikrini, duayı, hizmeti ve şükrü ihsan etmiş. Yetmemiş mükâfat olarak da cemalini cennetini vaad etmiş.
          Evet, Yüce Rabbimiz öyle merhamet sahibidir ki, kendisine inanmayanlara bile nimet veriyor. Düşünsene Yüce Mevla inanmayanlara karşı böyle merhametliyse,  kim bilir tasdik eden kulları için nasıldır. Bildiğimiz tek şey kullarını yüzüstü bırakmayacağıdır.
        İşte bu yüzden Rabbimiz her gece dünya semasına rahmet melekleri vasıtasıyla kullarına:
        “Yok mu bana dua edecek duasının kabul edeyim. Yok mu benden isteyecek, dilediğini vereyim. Yok mu benden afv dileyen onu afv edeyim” (Hadis) diye çağrı yapıp gönülleri şadan kılmakta. Madem öyle “Âmin diyen kullarının bütün günahlarını affet Allah’ım”  çağrısına icabet etmek düşer bize.

         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2871/bedduaya-lanet-duaya-davet.html

11 Mayıs 2016 Çarşamba

ÇAY KAHVE BAHANE, GÖNÜL İLLA SOHBET İSTER

ÇAY KAHVE BAHANE, GÖNÜL İLLA SOHBET İSTER  

      SELİM GÜRBÜZER
          Malumunuz sohbet insan ruhuna tesir ederse ancak o zaman bir anlam ifade etmekte, aksi halde o sohbet havada asılı kalaraktan hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bikere her şeyden önce sohbet edenin özü sözü bir,   iman, ahlak ve şahsiyet sahibi olması gerekir ki sözünün eri olabilsin. Nasıl mı? Sadatlar bunun en belirgin örneği zaten. Düşünsenize Sadatların sohbeti katılaşmış kalplerde bile yumuşatıcı ı tesir gösterebiliyor. Nitekim Suriye’deki Hıristiyan ahalisinin önde gelen bir kısım insanlar, Sadatlardan Şah-ı Hazne (k.s)’ın sohbetine denk geldiklerinde ‘O bir peygamber olsa gerektir’ demekten kendilerini alamazlardı. Tabii Şah-ı Hazne (k.s)  bu tür maksadı aşan ifadeler karşısında derhal tepkisini ortaya koyup şöyle der:   “O da ne söz,   bu tür sözleri asla ağzınıza almayın, şunu iyi biliniz ki, Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihaliyle birlikte peygamberlik kapısı kapanmıştır.”
          İşte Sadat olmanın getirdiği nübüvveti duruş ve tavır budur. Öyle ki tabiat boşluk kabul etmez misali sohbet etmekse sohbet, had hudut bildirmekse o da aynı şekilde gerekli zamanlamayla yerine getirilirde. Çünkü en ufak bir taviz ilerisinde telafisi mümkün olmayan vahim sonuçlara kapı aralayabiliyor.  Hele bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda sohbete verilen kıymet kadar şeriata aykırılık durumlara karşı tavır koymakta çok mühim vazife addedilmektedir.  Nitekim bu yolu sistemleştirme vazifesini üstlenen Şah-ı Nakşibend (k.s) “Bizim yolumuz sohbet yoludur, Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır. Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir. Birlikte olmak sohbetle mümkündür. Ancak bu halin gerçekleşmesi, sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır.  Sohbet olanların yekdiğerinde fani olmaları şarttır. Hazreti Huzeyfe (r.a)’ın; “Gelin bir saat iman edelim” sözü gösteriyor ki, taliplilerin kendi aralarında sohbet etmelerinde çok hayır ve bereket vardır. Ümit ederiz ki, buna devamda son derece ihtimam gösterirlerse imanı elde etmiş olurlar”  diye beyan buyurmakla sohbete verilen ehemmiyeti ortaya koyarken,  Seyda Hz.leri de izini iz sürdüğü sohbet yolunun başına her hangi bir halel gelmemesi için sofilerine “Ne tarikata, ne de şeriata bid’atı sokmayın”  tembihatıyla  nasıl uyanık ve nasıl titiz davranılması gerektiğini ortaya koymuştur. Tabii,  Seyda Hz.lerinin bu titizliği laf ola beri gele türünden bir titizlik değil,  bilakis İslam’ı yaşamaya o kadar dikkat ederdi ki,  halifelerinden Molla Muhammed’i bir gün yanına çağırdığında ona: ''Hem şeriatta, hem tarikatta, benim üzerime casus olacaksın. Yani ben bir yanlış hareket yaparsam, beni o konuda uyaracaksın'' tembihatını ihmal etmeyecek türden titizliktir bu.  Dile kolay, hem bir yandan Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın sistemleştirdiği bu kutsi yolun izini iz süreceksin, hem de içerden ve dışarıdan gelebilecek her türlü fitne, fücur ve bidatlere karşı koruma kalkanı olmaya çalışacaksın.  Gerçektende buna ne kuvvet dayanır ne de can. Ama Sadat olunca iş değişiyor,  onlar için ne kadar çile o kadar ecir demektir.  Şöyle etrafımıza baktığımızda ümmetin birliğini ve dirliğini baltalamaya yönelik İslam, ahlak ve itikadını sarsacak o kadar çok bozuk fikri cereyan ve bid’atler kol gezmekte ki,  değil bir bin kat daha titiz davranmayı gerektirir durumdayız. 
        Evet, Sadatların işi hem zor hem kolay. Zorluğu her türlü fitne fücur ve bidatlere karşı her an uyanık üzere olma mecburiyetleridir, kolay olansa sevdikleri iş olmasıdır. Mesela sahabeden Hazreti Huzeyfe (r.a)’ın; “Gelin bir saat iman edelim” niyeti üzere kurdukları sohbet halkaları onların en çok sevdikleri, aynı zamanda üzerlerindeki yorgunluğu atacak türden işlerdir. Dedik ya, asıl onları zorlayacak olan iş bir önceki Sadattan devr aldıkları emanete sahip çıkıp koruma yükümlülüğüdür. Malum, bilenler bilir, emaneti koruyabilmek için bir yandan oluşturdukları sohbet halkalarına her türlü zehir saçan bozuk fikri cereyan ve bidatleri sokmadıkları gibi,  diğer yandan da önlem olarak sünnetleri ihya etmeye yönelik Sekiz şart adabını, Evrad ü ezkârı, Hatme-i Hacegân gibi panzehirleri de iri ve diri tutmanın mücadelesini vermekteler. Hele ki bu zamanda bu ağır sorumluluğu yürütüyor olmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. İşte bu nedenledir ki, günümüz Sadatın geçmiş Sadatların omuzlarına binen yükten çok daha ağır bir yükün altına girdiklerini çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s), bu hususta şöyle der: “Zamanımızın Saadatı geçmiş zaman Saadatından daha büyüktürler, şayet edep dışı olmasaydı onlar hakkında sahabenin mertebesindeler derdim. Gerçi hiç kimse sahabelerin hakikatine ulaşamaz.”
         Peki, meseleyi birde gelmiş geçmiş sofiler açısından durum nasıldır dediğimizde ise bu hususta ki meramımızı Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s): “Her kim Şeyh Abdulkâdir Geylânî’nin amelini yaparsa o da şey Abdulkâdir Geylânî gibi olur” beyanıyla açıklık getirir.
             Görünen o ki, gerek Sadatlar gerekse sofiler açısından durum değerlendirilmesi yapıldığında hemen her devirde bu ikili birlikteliğin insanlar üzerinde etkisi fiziki görünümlerinden kaynaklanan bir etki gücü olmadığı, tam aksine insanların gönül dünyasına dokunur türden oluşturdukları sohbet halkalarının manevi atmosfer dalgasından kaynaklanan etki gücü olduğudur. Derken Sadatlarla sofilerin el ele gönül gönüle verip birlikte oluşturdukları bu manevi tasarruf dalgası Allah’a yakınlık ölçüsünce köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, ülke ülke insanların gönüllerine nakş olunmuş olur. Hele bir de insanların bir şekilde Allah dostlarının ve sofilerinin muhabbet kaynayan sohbet meclislerine yolu düşmeye görsün, bir anda sevgi deryası içerisinde kendini sofi olmuş halde bulur. Böylece bu sevgi deryası sayesinde üzerine gökten sâf sâf inen rahmet melekleri indirdiği sekînetten kendi payına düşen rahmetten istifade etmiş olur. Ki, içine düştüğü sevgi deryası her daim Allah sohbetinin, Peygamber sohbetinin, Sahabe ve Sadat sohbetlerinin hiç eksik olmadığı derya-i umman meclistir.  Derken bu derya-i umman zikir ve sohbet halkalarına inen sekinetle birlikte:  
                “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane,
                 Gönül sohbet ister, kahve bahane, 
                 Gönül ne çay ister, ne çayhane,
                 Gönül sohbet ister, çay bahane” dizeleri tüm çarpan gönüllerde ilahi nağme olarak anlam kazanır da. Nasıl anlam kazanmasın ki, bikere kalplerin tek yürek halde olduğu böylesi sohbet ve zikir meclislerin:
               -Gök kubbesini melekler oluşturmakta,
               -Işık kandilini başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun âli Ashabı ve Sadatlar oluşturmakta, 
              -Otağ hırkasını da sohbet halkasında tek yürek tek kalp olmuş yufka yürekli sofiler oluşturmakta,  
            Madem öyle, şimdi tamda sormak zamanıdır,  ‘gök kubbe-ışık kandili-otağ’ üçlü sacayakları üzerine bina edilen bu sohbet meclislerinde aşkla muhabbetle yudumlanan çaylar eşliğinde söylenen ilahi nağmeler gönüllerde anlamca yankı bulmayacakta,  peki ne anlam yankı bulur ki?  Elbette ki böylesi aşk ve muhabbet sevgi seliyle kaynayan zikir ve sohbet halkalarında kalplerin tek yürek halde vahyin ve nübüvvet kandilin ışığıyla soluklanıp ilahi nağmelerin yankı bulup anlam kazanması son derece gayet tabiidir.
              Evet, öyle anlaşılıyor ki, melekler bu sevgi deryası zikir ve sohbet meclislerin gök kubbede bâki kalan hoş bir sadâ çatısı olurken, bu sevgi deryanın yeryüzünde ki tacı tahtı da başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun izini iz süren Sadatlar oluşturmakta. Hiç kuşku yoktur ki,  bu sevgi deryası meclisin hırkasını da Sofiler giyinmekte. Delil mi?   Delile ne hacet,  bikere ismiyle müsemma, lügate bakın  ‘Sûf’ Arapça kökenli bir kelime olmanın ötesinde yün manasına gelen tasavvuftan türemiş bir kavram olduğu çok açık. Zaten sofi de yün hırka giyen manasına derviş gazi demektir.  Nitekim sofilerin kendine örnek aldığı Hasan-ı Basrì Hz.leri de bizatihi sûf giyinen Tabiûn ulularından olup bu hususta bakın ne diyor: “Bedir Gazilerinden yetmiş sahabeyle görüştüm, hepsinin elbisesi yün çuhaydı.”  
            İşte tüm bu örnekleri üst üste koyduğumuzda hiç boşu boşuna delil aramaya gerek kalmaksızın dünyada beşeri sınıflar içerisinde zikir ve sohbet meclislerin hırkası olmaya tek layık topluluk sofiler olduğu besbelli.  Kaldı ki, sofileri beşeri sınıf içerisinde farkını ortaya koyan sadece hırka ismiyle müsemma oluş alametleri değil, buna ilaveten Şehâbeddin es Sühreverdi Hz.lerinin de belirttiği üzere sofilerin sürekli olarak siretlerini Mescidi Nebevinin sofasında ilim ve zikir hal üzere olmakla meşhur Suffe ashabına benzemeye çalışmaları da en belirgin alâmet-i farikadır. Nitekim sofilerin Ashab-ı Suffe boyasıyla boyanma çabaları meyve verdiğinde saf yün hale gelişlerini, Cüneyd-i Bağdadi (k.s)  şöyle dile getirir de:  “Sûfi yer gibidir, iyi de kötü de üzerine basarak yürür. Bulut gibidir, iyiyi de kötüyü de gölgelendirir. Yağmur gibidir, ayırım yapmadan her yeri sular”; “Zahirine özen gösteren bir sûfi gördünüz mü bilin ki içi haraptır.” (Bkz Kuşeyri, II,553).
          Anlaşılan, bu kutsi yolda nefsini başkasının nefsinden aşağı görmedikçe köprü olunamıyor. Yani, öyle köprü olmak gerekiyor ki, herkes üzerinde geçtiğinde nefis kabarmamış olsun. Malum, şeytanın helakine sebep olan kendini üstün görme illetidir.  Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde sofilerin tevazu yün hırka halini anladık anlamasına da hemen her gün zikir halkasının ardından büyük bir aşk ve muhabbetle çayı yudumlayışına ne demeli. Hiç kuşkusuz çay için denilecek çok şey var.  Ama ne dersek diyelim sofilere çaydan başka aşkını ve muhabbetin katacak başka bir içeceği içirmek pek mümkün gözükmüyor. Çay bikere her şeyden önce Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin nefesiyle okunup üflenmiş bir içecek, elbette ki bu durumda çaya aşkını ve muhabbetini katması gayet tabiidir. Rivayet edilir ki, Hace Ahmet Yesevi (k.s) sıcak bir havada yorucu yolculuğun ardından Hitay sınırında bir Türkmen evine misafir olduğunda kendisine ikram edilen çayı içtiğinde o an terleyip yorgunluğu gidivermiştir. Akabinde “Ya Rabbi! Bu ne güzel şifalı içecekmiş, bu içeceğe kıyamete kadar revaç ver. Bizi sevenler içsin, faydalansınlar”  diye dua etmiş bile.  Öyle ya, Hacegan Piri dua eder de sofi çay içmeden durur mu? Hele birde:   
           “Doldur sofi çay doldur
             Aşk elinde çay doldur
            Böyle meclis bulunmaz
            Allah! deyip çay doldur” dizeleri eşliğinde çaylar tazelendikçe gönüllerde aşkın mihrabında yeniden tazelenmiş olur. Hatta bu arada demlikte çayların biri dolup biri boşalırken her seferinde sofinin Allah diyerek içtiği bardağın önünde tazimle eğilmekten kendini alamaz da. Belli ki bu eğiliş sıradan bir eğiliş değil,  bilakis sofinin haliyle özdeşleşen tevazu eğilişidir bu.  Peki ya, bardak için ne demeli? Malum bardağın boş kısım boş adamlar içindir. Asıl sofiler için bardağın dolu kısmı çok önem arz etmekte. Dolayısıyla bizimde tıpkı sofiler gibi bardağın dolu tarafına bakmamız icab eder. Çünkü bardağın dolu tarafına baktığımızda sohbet dostla, dostta sohbetle hemhal olduklarını görürüz.  Derken Ariflerin sürekli olarak sohbetlerde dile getirdikleri  “Önce refik, sonra tarik” denen hadisenin tüm gerçekliğiyle yaşandığı bir manevi iklimle yüzleşiriz.  
            Ne diyelim, şimdi gel de tüm bu anlatılanlardan sonra önce refik, sonra tarik hadisesinin gerçekleştiği böylesi sohbet ve zikir meclislerine kayıtsız kal,  ne mümkün.  Ki, böylesi sohbet halkaları ne feylesof halkasına, ne hangi bilmem profesörün panel halkasına, ne şunun ne de bunun telekonferans sistemiyle oluşturulan halkalara benzer.  Kelimenin tam anlamıyla zikir ve sohbet halkaları doğrudan ilhamını Allah ve Resulünden alan ışık kandili halkalardır.  Dolayısıyla diğer suni halkalara benzememesi son derece normal, son derece gayet tabii bir durumdur.  Malumunuz materyalist akımların öncüleri insanın dış kalıbına hitap ederken, arifler doğrudan insanın gönlüne hitap etmekte, elbette ki birbirlerine benzemeyeceklerdir. Nitekim sırf işin zahirine ve kalıbına takılanlar materyalizmin soluğunda kendilerini Darwin laboratuarlarında buldular,  sırf işin hem zahirine hem de özüne takılanlarsa vahyin ve sünnetin soluğunda kendilerini arifler meclisinde buldular. Bu demektir ki, insanoğlu iki yol ayrımındadır, ya Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya sarılıp eşrefi mahlûkat olarak insanlığını yeniden keşfedecek, ya da materyalist akımlara kendini kaptırıp Darwinleşerekten maymunlaşacaktır. İşte bu noktada Darwin,  insanlıktan hızla uzaklaşan materyalistlerin piridir maalesef. Baksanıza bir kısım insanlar materyalist öğretilere öyle kendilerini kaptırmış durumdalar ki ilahi olan her ne varsa reddedip kimi zaman komünist, kimi zaman faşist, kimi zaman kapitalist, kimi zaman ateist olabiliyorlar. Dahası dünya sathında ne kadar fitne fücur türden akım varsa ilkel olana tav olmaktalar. Tav oldukları akımların panellerine, seminerlerine, konferanslarına katıldığınızda şöyle insanın gönlüne dokunacak sohbet havası izine rastlamak ne mümkün. Ortada varsa yoksa kuru gürültü babından demagojik tartışmalar vardır. Zaten demagojinin ve laf ebeliğinin biri bin yaptığı mekânlarda sohbet olmaz ki. Bu yüzden sohbet nedir bilmezler de. Demagogların tek bildikleri şey,  deney ve gözlemden uzak kuru mantık oyunlarıyla halkı kandırmaktan ibarettir.
            Peki, akıl yürütüp halkı kandırmaya çalışıyorlar da ne oluyor, eninde sonunda bir bakmışsın Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle akıl karaya oturmuş halde kendisiyle kala kalıyor. Her neyse onlar aklı karaya oturta dursun biz kendi gönlümüze hoş gelebilecek İmam-ı Gazalinin  “Akıl, bir yere kadar arkadaş,  ama aklında giremeyeceği sahalar var”  dediği seyr u âleme nasıl yol alırız onun derdiyle hemhal olmaya bakalım.  Her ne kadar işe koyulacağımız bu kutsi yolda nihai hedefe ulaşamasak da sonuçta karınca misali o yolda da ölemez miyiz? Yeter ki niyetlerimiz hayır üzerine olsun,  elbet akıbetimiz de hayırlara tebdil olup şerlerin etrafımızdan çekilip defolacağı muhakkak, buna inancımız tam da.   
             İyi ki de materyalistlerin tam aksine Kur’an’ın ‘İkra’ emri istikametinde kendimize bir yol edindikte bu sayede gerçek manada sohbet nedir idrak etmiş olduk. Siz bakmayın öyle bir kısım demagogların sabahtan akşama, akşamdan sabaha şu televizyon bu televizyon hemen her gün ekranlardan habire ahkâm kesmelerine.  Aslında onların her biri rozetleri kendilerinden büyük içi boş laf bezirgânlarıdırlar. Dikkat edin ekranlarda hep bardağın boş kısmıyla oyalanmaktalar,  dahası buradan acaba kendime ne gibi çıkar ve kariyer edinirim hep onun peşindedirler. Oysa biz biliyoruz ki, asıl insana çıkar sağlayacak tek manevi sermaye Allah’ın rızasını kazanmaktan geçmekte.  O halde bize düşen bardağın boş kısmıyla oyalanan ekranlara bakmak değil, bardağın dolu tarafıyla meşgul olan sohbet meclislerin izini iz sürmek olmalıdır. Ki,  bu hususta Efendimiz (s.a.v)  ümmetine şöyle öğüt verir de: “Kuşakların en hayırlısı benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onları izleyenler gelir..” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ahmed b. Hanbel..)
            Şu da var ki geldiğimiz noktada gönle dokunan sohbet meclisleri eskisi kadar faal olmadıkları da bir vaka. Evet, her ne kadar Allah Resulünün çok öncesinden ümmetini haberdar ettiği; “Ümmetim hiçbir yıla girmeyecek ki, bir sonraki yıl ondan daha beter olmasın” (Mirkatu’l-Mefatih, 1/507) dediği dönemler yaşansa da, bu demek değildir ki, gönle dokunan sohbet meclislerinde uzak kalınsın. Unutmayalım ki, her zevalin mutlaka birde dirilişi söz konusudur.  Er ya da geç sohbet meclislerinin yeniden yeşerip dirilişe geçeceği günler pek yakındır,  mümin olmanın gereği gelecekten umudumuzu kesmeyiz de.  Nasıl ümit var olmayalım ki, nasıl ki Peygamber meclisinde ashab-ı kiram birbirlerinin yoldaşı olup Dini Mübin kemale erdiyse,  aynen Peygamber varisi Rabbani âlimlerin meclislerinde de Hak âşıklarının birbirlerinin yoldaşı olduklarında Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu  “Nurumu tamamlayacağım” vaadinin tecellisiyle birlikte ümmetin dirilişi tam olacaktır.
           Evet,  Sohbet vardır ki; yılanı deliğinden çıkarır, sohbette vardır ki insana hayatı dar eder.  Tabii bizim birincisine talib olmamız gerekir. Hakeza öyle ışık kandili insanlar vardır ki Kur’an’ın hükmünce görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan kimseler olup gönüller feth olur, öyle de güya kendini entelektüel aydın sanan insanlarda vardır ki, görüldüklerinde gönüllere karalar basıp yol kesen harami olurlar. O halde neydik edip gönlümüze karalar basmaması için güneşin doğduğu yere yönelmek gerekir. İcabında bu da yetmez,  Allah yolunda gayret etmekte gerekir ki;  yol kesen haramiler iç dünyamızı altüst etmeye güç yetiremesin.  Çünkü gayretli olandan şeytan kaçar da.  Yol kesen haramiler şunu iyi bilsinler ki Ümmet-i Muhamed’in içerisinde sırat-ı müstakim üzere yaşayan Ariflerimiz var olduğu müddetçe bizi yolumuzda alıkoyamayacaklardır. Yeter ki o nurani ışığa talip olalım, kurtuluş fermanımız galip gelir de.
             Malumunuz, Hulefa-i Raşidin döneminde sohbetler doğrudan kalbe yönelikti. Şimdilerde gönül sohbetleri para etmez deniliyor. Yetmedi ölümde tesir etmiyor artık. Oysa biz biliyoruz ki,  Halife Hz. Ömer (r. anh)’ın devlet işlerinde kullandığı parmağındaki  “Ey Ömer! Vaiz olarak ölüm sana yeter”  yazılı yüzük her daim gönül nasihatini kalbinde diri tutacak paradan da üstün değerde meta bir mühürdür.
             Velhasıl-ı kelam; sohbet meclisi deyip geçmeyin, Gönül Sultanlarının ellerinde tuttukları ışık saçan kandiller “Şu fani dünyada bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğimiz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur” Muhsin’ce diyebileceğimiz manevi hayata tutunmamızı sağlayan tek meşalemizdir.
         Vesselam.
     http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3919/cay-kahve-bahane-gonul-illa-sohbet-ister 

10 Mayıs 2016 Salı

HİZMET NİMETTİR


    HİZMET NİMETTİR

      SELİM GÜRBÜZER

      Sırtını kökü dışarıda küresel güçlere dayayan ve CIA bağlantılı ihanet şebekesi, her ne kadar hizmet kavramının içini boşaltmaya çalışsa da şunu iyi bilinsinler ki dünyada Horasani maya ile yoğrulmuş sırat-ı müstakim üzere alperenler ve gazi dervişler bulunduğu sürece bu hevesleri kursaklarında kalacaktır. Zira bizatihi gönül verdiğim Horasan-i yolun evliyalarının hayatlarına baktığımızda bulunduğu devirlerde hep Ümmet-i Muhammed’e hizmet için var olduklarını görürüz. Nasıl mı? Bikere işe önce kalpleri nurlandırmaya yönelik ‘Lafza-i Celal’ zikrini talim ettirmeye başlatmalarıyla elbet. Ancak kalbi nurlandırmak iyi hoşta bu arada nefsi nasıl ıslah edeceğiz sorusu da akıllara takılmakta. İşte bu sorunun cevabı yine o Horasani Sadatların beyanlarında ziyadesiyle mevcut. Bilhassa Sadatlar nefsi ıslah etmenin en etkili yöntemin hizmetten geçtiğini belirtmekteler. Hatta her türlü sofinin bozulabileceğini ancak gazi derviş hizmet sofisinin bozulamayacağını vurguluyorlar da.
       Evet, nefsi ıslah etmek hizmetten geçiyor. Bakın Hacegan yolunun son halkasında yer alan ve kendini hizmete adamış Gönül Sultanı Gavs-ı Sani (k.s) ne diyor: “Sadatlar Dini Mübin İslam’ın içinde Allah’a ulaşmada en kestirme yolu seçtikleri gibi hizmeti de en öncelikli vazife olarak addetmişlerdir.” İşte hizmeti esas alan bu müthiş söze rağmen “Hizmet etmek güzel iyi hoşta bu yolun büyükleri zarar görmesin diye bulunduğumuz konum itibariyle hizmetten geri duruyoruz” diyenler olabiliyor. Şimdi tam da bu düşüncede olanlar için yine bu yolun Sadatları “Madem öyle iş yerlerinizde deseler ki namaz kılmayın, bu durumda farz olan namazı terk mi edeceksiniz?” diye beyanda bulunup gereksiz kaygıları boşa çıkartmaktalar.
Demek oluyor ki bulunduğumuz konum ne olursa olsun Allah rızasını kazanmaya yönelik her hizmet nimettir. Kaldı ki yine Sadatlar bir insan sabahleyin uyandığında “Yüce Allah’ım senin verdiğin rızık için rızanı kazanmaya gidiyorum diye niyet etse o gün yaptığı yapacağı her iş ibadet olur” buyurmaktalar. Zaten nefsin ıslahı için Salih amele ihtiyacımız var da. Malum olduğu üzere Hacegan Sadatları dergâhta iş olmasa derhal evleri yıkar yeniden yaptırırlarmış. Acaba niye derseniz, sofiler hizmetten geri kalmasın diye elbet. Zira ne kadar hizmet o kadar himmet olarak karşılık bulmaktadır. Bakın Yunusta duymuştu ki Anadolu’da insanlar dergâhlara akın akın ediyor. Hiç kuşkusuz Yunus’un buna kayıtsız kalması düşünülemezdi. Nitekim dergâhın kapısına vardığında ilk iş omzundan heybesini indirip Şeyhin huzuruna çıkmak olur. Yunus bu ya, hemen beraberinde getirdiği alıçlardan o büyük zata ikram edip üç gün dergâhta misafir edilecektir. Malumunuz, Müberra Dinimizde misafirin hakkı üç gündür. Derken Yunus üç gün boyunca yedirilir içirilir ama bu arada Yunus’un üç gün boyunca ara sıra da olsa seyre daldığı gözlerden kaçmaz. Yunus’un aklı uzaklardadır hep, en çokta köyünü ve aç insanların halini düşünüyordu. İşte bu düşünceler eşliğinde artık dayanamayacak noktada müritler aracılığıyla Şeyh’ten müşkülünün halledilmesini ve çoluk çocuğun gözleri yolda kaldığını arzı endam eyleyecektir. Bunun üzerine Şeyh’ten cevap gecikmez:
-Yunus’a söyleyin gönlü buğdaydan mı yana, yoksa himmetten mi yana?
Yunus:
            -Ben himmeti neydeyim, bana buğday gerek. Evde çoluk çocuk açken nefes ne çare ki?
Şeyh:
-Varın Yunus’a deyin ki beraberinde getirdiği alıçların her bir tanesi için bir nefes vereyim.
Yunus:
-Ama nefes karın doyurmaz ki, lütuf buyursun buğday versinler der.
Şeyh bu kez:
-Varın söyleyin her alıç çekirdeğine on nefes vereyim.
Yunus hala inadım inat:
- Ben nefesi neydeyim, bana buğday gerek der.
En nihayetinde ‘madem öyle peki’ denilip bineğine buğday yüklenir. Ve sırtlanıp yola koyulur da.
Yunus yola koyulur koyulmasına ama yollar uzun, yollar sessizdir. İşte bu fırtınadan önce sessizlik içerisinde yorgun düşmüş bitap halde bir dağ yamacına tırmandığında kendi iç dünyasıyla baş başa kalacaktır. Şimdi tamda iç muhasebe yapma zamanıydı, nefis muhasebesine girer de. Neyse ki nefsiyle olan savaşı kazanmasını bilecektir. Böylece Yunus buğday kaygısını yener yenmez, Şeyhin eteğine yapışmak için tekrar geri dönmeye karar verir o an.  Kapıya varıp Şeyh’e pişmanlık dileklerini ilettiğinde Şeyh onun hakkında; 
-Himmet vermek bizden geçmiştir artık. Onun nasibi Sakarya illerinde Tabduk Emre elindedir, varsın o’na gitsin hükmünü verir. Gerçektende işaret edilen yere vardığında “Senin dergâhına eğri odun yaraşmaz” derecede hizmet edecektir.
Evet, Hak ve hakikat yolunda hizmete ram olmalı ki şeytan ve nefis boş anımızdan istifade edip bizi avlamasın. Bakın bir adam elindeki iğneyle giysisini sürekli söküp dikiyormuş. Etraftan merak edip nedir bu halin diye sorduklarında,  o da cevaben şöyle der: “Nefsim beni meşgul edeceğine ben nefsimi meşgul ediyorum.” Öyle ya bir insan hele boş olmaya dursun hemen dedikodu kazanını kaynatacağı muhakkak. Nitekim dedikodunun olduğu yerlerde şikâyetlerde çok olmakta. Malum vakıf hizmetleri olmadan önce şikâyetlerin biri bin dersek yeridir.  Allah’a çok şükürler olsun ki Sadatların kurmuş olduğu vakıf hizmetleri sayesinde şikâyetlerin çoğu minimum seviyeye indi diyebiliriz. Çünkü hizmetten dedikoduya zaman kalmayacaktır.  İşte bu nedenle, Sadatlar zerre miskalde olsa vakıf hizmetlerin ucundan kıyısından tutanlara 'Allah razı olsun' niyazıyla himmet ediyorlar da. Sadatların razılığını kazanan Allah’ın rızalığını da kazanacağı muhakkak. Bu ne büyük nimettir ki hizmeti sofilerin ta ayağına kadar gelmiş durumda. Eskiden hizmet Sadatların ikamet ettikleri dergâhlarla sınırlıydı. Artık hizmeti çok uzaklarda aramaya gerek kalmadı, şimdi hizmetler her tarafta. Değim yerindeyse hizmet yanı başımızda. Üstelik gözden uzak yerlerde yapılan hizmet daha efdal olmakta.  Çünkü diğerinde Sadatlar görsün diye hizmet etme düşüncesi ağır basabiliyordu. Şimdi Sadatların gıyabında yapılan hizmetlerde bu tür düşüncelerin akla gelmesi zor gibi gözüküyor. Kaldı ki Sadatlar sofilerin ahiretini ön plana almaları gerektiğini, şayet ahiret ön plana alınırsa dünyanın da sofilerin peşine takılacağını müjdeliyorlar. Hizmet o kadar büyük bir nimettir ki Uhud’da yapılan savaş gibi mukaddes addediliyor. Şayet okçular hizmet alanını boşaltmasalardı Uhud zaferine gölge düşmeyecekti. Nitekim Allah Resulü “Sakın ola ki yerinizden ayrılmayasınız, kesin zaferimizi görseniz de, bulunduğunuz yeri terk etmeyin” uyarısını yapmasına rağmen hizmette nöbeti terk etmenin ne demek olabileceğini bu olayla idrak ettik. Nasıl ki evimizi barkımızı bırakıp terk edemiyorsak hizmet alanlarını da terk etmemek gerekir. Bakın Saadatlar hizmetten geri kalmadıklarından bu sevgi yolunun alevi git gide dahada yükseliyor. Tabii ki Allah Resulünün yolunu yol bildikleri için irşat hizmeti ivme kazanmakta.
        Oldu ya bir insan ben hizmet yapmaktan acizim diyorsa hiç olmazsa bari istişare halkasında bulunsun o bile hizmettir. Böylece istişarelerde kimin ne düşündüğü ortaya çıkmış oluyor. Böylece istişareler sayesinde hiç ummadığımız ilginç fikirler ortaya çıktığı gibi katılımcılık anlayışının gelişmesine de katkı sağlanmış olunuyor. Sadatlar istişare halkasında bilhassa görüş belirtilmesini istiyorlar da. Mesela Sadatlara bir şey danışıldığı zaman genellikle “Siz bilirsiniz” cevabını veriyorlar. Oysa bu cevapla bizim fikrimizi öğrenmek istiyorlar. O halde bu durumda bize “Efendim biz bilmeyiz, ne emir buyurursanız onu yapacağım” deyip kararlılık sergilemek düşer. Teslimiyet göstermek gerekiyor ki istenilen hususta nihai cevabı alabilelim. Dahası; Allah dostlarının huzurunda usulü adabınca fikir serd edip danışmak lazım gelir. Hani bir atasözümüz var ya ‘danışan dağları aşmış danışmayanın yolu şaşmış” diye, aynen öyle de istişareden çıkan karar görüşümüze ters düşse de uymak icap eder. Ancak şu da var ki tasavvuf büyüklerinin dilinden sadır olan beyanlar istişare edilemez, sadece o güzel beyanları nasıl uygulayabiliriz noktasında fikir teatinde bulunabiliriz, bunun dışında haddi aşmak olur. Bakın Gavs-ı Sani (k.s)  vakıf hizmetleri hakkında ne diyor: “Vakıf hizmetleri Allah Resulünün işi olduğu için kurduk.”  Zaten Osmanlıyı üç kıtada başarılı kılan da vakıf ruhuydu. Malum ecdadımızın kurdukları vakıf medeniyeti sayesinde aç’a aş, açığa bez verildi. Böylece yaralar sarıldı ve sevgi iklimi oluşturularak toplumsal aydınlanma gerçekleşti. Gerçektende tarihi süreç içerisinde vakıf faaliyetlerine baktığımızda yapacakları işlerde hep istişareyle yol almışlar, yani istişareden çıkan kararlarla hizmetlerin kalitesi artırılarak devletin omzundaki yük hafifletilmiştir. İşte Sadatlarda tamda tarihi kodlarımızda mevcut olan vakıf ruhunu çağımızda yeniden canlandırmak istiyorlar. Madem öyle, ne mutlu el ele gönül gönüle verip hizmet kervanında karınca kaderince katkıda bulunabilene. Sadatlar sevgiyi esas alan bu vakıf ruhuyla insanın güzel ahlak sahibi olmasına yönelik sorumluluk almanın idrakiyle hareket ediyorlar, tek davaları dinimize, milletimize, devletimize bağlı aklı hür, fikri hür, vicdanı hür vatana hizmetkâr bireylerin yetişmesini sağlamaktır. Gerçekten de insanlığın vakıf ruhuna çok ihtiyacı var. Baksanıza etrafımıza üşüşen o kadar çok harami var ki, bizi değerlerimizden uzaklaştırmak için habire her türlü çirkin tezgâhı kurmakta beis görmüyorlar.  Haramiler çirkin tezgâh üstüne tezgâh kura dursunlar, bize düşen kalplerimizi kirletecek oyunlara pabuç bırakmayıp gönlümüzü Rabbani âlimlerin gönlüne bağlamak olmalıdır.  Yeter ki kalbimizi başka alanlara kaptırmayalım gerisi gelir elbet. Allah korusun gönlümüzü haramilere kaptırırsak zarar görürüz. Bu yolun adabı gönlü tek noktada toplamaktır. Bakın, İmam Malik, İmam Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor, hocası kaldığı on sekiz yılını adap ve edepten son iki yılını da ilimden bahsediyor. Bu durumu anlatırken diyor ki; “Ah keşke son iki yılını da usul erkân ve adaptan bahsetseydi.”  İşte bu sözlerden adabın çok büyük önemi ortaya çıkıyor. Teslimiyet noktasında kalb tek odakta toplanmalı. Elbette ki muhabbet noktasında ailemizi, milletimizi, devletimizi, ehli beyti, arkadaşlarımızı sevebiliriz hatta ve hatta istişare edebiliriz de. Ancak bu saydığımız ve buna benzer unsurları ölü teneşirindeki ölü yıkayıcısının elinde teslim olur tarzda ki gibi muhabbet duyamayız. Yani sevginin de bir ölçüsü var, ölçü aştığında değer addettiğimiz her şey zarar görür. Öyle ki ehlibeyt neslinden gelenler Seyyidlerimiz; “Bize Sadat demeyin, bizlerin hiç kimseye faydamız olmaz, ancak istişare noktasında faydamız olabilir. İrşat noktasında fayda mürşid-i kâmildir” diyorlar. Hatta ‘Hazret’ ifadesi de Allah Resulünün yoluna tabii mürşid-i kâmil dışında hiç kimse için kullanılması adaba mugayir olarak addediliyor. Anlaşılan herkesin yeri farklıdır. Taşları yerli yerinde ayarlamalı. Bir mürşit ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz, keza bütün Peygamberlerin toplamı Allah’ın sıfatlarından birinin önüne geçemez. Yine tüm sofiler bir yekûn teşkil etse bir mürşit olamaz. İşte had hudut bu, madem öyle ‘edep ya hu’ demek düşer bize.. O halde had hudut bilmeli, haddi aşanlar tarihte olduğu gibi akıbetleri de helak olmuştur. Bir insan âlimdir, ama bir edebi terk ederse ne işe yarar ki. İlla ki edep şarttır. Ehlibeyt evlatlarına ‘Seyyidim’ diye hitap edilebilir, ama bunun dışında bir misyon yüklemek haddi aşmak olur. Kim olursa olsun teslimiyet noktasında başka alanlara muhabbet kayıyorsa düzeltmeli. Düzeltmeli ki beyin dağarcığımızda doğru tasavvuf anlayışı yerleşebilsin.
      Nasıl ki Rasulullah (s.a.v) Mescid-i Kıbleteyn de namaz kılarken kıblesini değiştirip Mescidi Harama doğru durduğunda namaz anında gelen ayet-i kerimelerden habersiz bir kısım sahabe hiç tereddüt etmeden teslimiyetin gereği Allah Resulü ile beraber dönüp kıbleye yöneldilerse, pekâlâ sofilerde Sadatların Ümmet-i Muhammed’e yönelik hizmet faaliyetlerine tereddütsüz teslim olmasını bilmeli.. Belli ki teslimiyet bilinci sayesinde bir kısım sahabe cennetle müjdelenen on kişi manasına aşere-i mübeşşire unvanına layık görüldüler. O halde Sadatların Ümmet-i Muhammed’in derdiyle dertlenen hizmet kervanında da aynısı olmalı. Malum sahabelerden tereddüt edenler olmuştu,  Resulullah (s.a.v) tereddüdü olana da namazın akabinde vahy olunan ayeti okuyarak tereddütlerini izale etmiştir. Eğer vakıf faaliyetlerinde en ufak şüphe duyan varsa şu iyi bilinsin ki bu işin baş tacı bizatihi Allah ve Resulünün işi olduğunu buyuran bizzat Sadatlardır. Bilmem başka söz söylemeye gerek var mı?  Bu açıdan hizmet deyip hafife almamalı. Kaldı ki bu iş Sadatları bile aşmıştır. Çünkü dedik ya onların beyanlarından anlaşılan hizmetin Allah ve Resulünün işi olduğu yönündedir. Yani bu iş falancı Seyyid'in, falancı yöneticinin vs. işi değil. Öyle görünüyor ki bu iş başka. Madem öyle bu işin semeresi dünyada da verilmeli beklentisi içerisine girmemeli. Tıpkı Osmanlıda olduğu gibi bu vakıf hizmetleri ahrete yönelik olup içinde nice bilmediğimiz ecirleri bağrında taşıyan bir kurtuluş reçetesidir. Bilhassa bu hizmet bilinci Allah ve Resulünün işi olması hasebiyle ahır zaman ümmeti için son fırsat teşkil ediyor. Bakın, Gavs-ı Hizan-i (k.s) “Saadat-ı Nakşibendiyye’nin asıl evladı, onların mirasını alandır” beyan buyurmakla kendilerine değil yollarına takılmamızı gerektiğini vurguluyorlar. Dolayısıyla hizmeti terk edip  'Bana himmet yeterli' demek yersizdir.
       Gavs-ı Sani (k.s) asla Seyda Hz.lerinin yanında ziyaret vermezdi. Seyda Hz.leri de babası Gavs’ın yanında öyleydi. Onların derdi davası sadece hizmete koşmaktı. İşte bu yüzden hiç kimse kendi kendine adap, usul, erkân ihdas etmeye kalkışmasın, çünkü yol belli, usul belli. Zira yol bilenle aşılır, bilmeyenle asla. Gavs-ı Bilvanisi (k.s) hiçbir zaman sırtını Suriye'ye doğru dönmezdi,  keza yorgun düşse de ayağını o tarafa uzatmazdı. Niçin acaba? Her şey gayet açık, çünkü orada Şah-ı Hazne’nin ruhaniyeti vardı. Yine o abdest alırken bir keresinde on altı defa hop oturur hop kalktığını gören sofiler merak ederler; Efendim bu ne iştir? Cevaben der ki;  “Şah-ı Haznenin çocukları oynuyor, onlar oynarken ben nasıl oturup da abdest alayım ki?”
      Şu bir gerçek Gönül Sultanlarının işi kendi evimizin işinden öncelikli olmalıdır. Kendi başımıza yaptığımız işler güzel olsa bile o iş ferdidir, teşbihte hata olmaz padişahın işini iş bilirsen hizmet tam olur. Zaten hizmet bilincine vakıf olunduğunda ‘müminin istikameti velinin kerametidir’ gerçeği beraberinde gelecektir. Elbette ki hizmet zahmetli iştir, ama ne kadar zahmet o kadar ecir vardır. Böylece onca hizmet sayesinde rahmet deryasında gül deste olunacaktır. Neydik edip mutlaka gücümüz nisbetinde hizmetin bir ucundan tutmalı ki kurtuluşumuza vesile olsun. Bu nedenle Gavs-ı Sani (k.s) “Dünya melun, sadece Salih niyet hariçtir. Dünyada kötülük artmıştır, ahir zamandayız. Kötülüklerden uzak kalın, ancak karşınızdaki ikna edeceğinize inanıyorsanız anlatın. Aksi takdirde hiç bir şekilde kötülerle bulunmayın. Çünkü ondaki kötü ahlak zamanla sana da sirayet eder. Hırsızla oturan zamanla hırsız olabiliyor, itikadı bozuk olanlardan uzak kalmak da yarar var. Dostlarınızı iyi seçin. Veli ile oturan veli olur. Katille oturan katil olur” buyuruyor.
       Bir şehrin fazıl şehir olabilmesi için önce alt yapının sağlam olması gerekir. Alt yapı olmazsa o şehir viranedir. Aynen öyle de tasavvufta hizmette vücut şehri için altyapı hükmündedir. Madem öyle hizmet nimetini elimizden kaçırmamak gerektir, Ümmeti Muhammed’in hizmetinde herkes üzerine düşeni yapmalı da. Zira hizmet vasıtalarının bize ihtiyacı yok, asıl bizim ihtiyacımız var. Düşünsenize şayet bir cami yapımında hizmet ettiysen öldükten sonra bile o hizmet baki kalıp sadaka-i cariye olarak hanene yazılacaktır.  İşte bu yüzden Ümmeti Muhammed’e hizmet yolunda sürekli istişare edin, zira hizmet istişaresinde aldığınız kararların arkasında biz varız diyorlar. Bu yolda asla ben yaptım, ben ettim demek yok,  biz yaptık demek vardır. Nitekim Seyda (k.s) sohbet ettiğinde Gavs böyle yaptı, Gavs şunu yaptı derdi hep, hiçbir zaman kendisini ortaya koymazdı. O halde sofilerde Allah dostlarının buyurduğu üzere kendilerini toprak veya tezek görmeli. Zaten kendini gören taş gibi suya batacaktır. Fakat kendini tezek gördüğünde suyun yüzünde kalacağı muhakkak. O halde Yavuz Sultan Selim gibi ‘Hadim’ül Haremeyn’ üzere olmalı, Ümmet-i Muhammed’e hizmet yolunda sürekli bir hizmetin ucundan mutlaka tutmak elzemdir. Şayet ‘Hadim’ül Haremeyn’ veya ‘Müslümanların hizmetkârı’ olmak diye bir derdimiz varsa asla hizmetten geri durmamalı. Gavs-ı Sani (k.s) “Eğer bu hizmetleri Ümmet-i Muhammed’in hayrına açmasaydık kargaşa olacaktı. Hizmet edenlerden razıyız. Hiç kuşkusuz Allah’da razı olur. Siz vızıldayın gerisi gelir elbet, yani bal yapmakta beraberinde gelir. Ha gayret, biraz daha hizmet... Yeter ki Ümmet-i Muhammed’e hizmette niyetinizi Allah için kurun. Niyetsiz amel ne işe yarar ki. Bakın diğer sahabelerin amelleri Hz. Ebu Bekir'den fazla idi. Fakat Sıddık-ı Ekber sadakat ve teslimiyette üstündü. İşte Hz. Ebu Bekir (r.a)’ı sıddık yapanda bu sadakati ve teslimiyeti idi. Bu dünya bir han gibidir. Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handa yapmalıdır. Yolda tedarik görülmez. Zira hizmet kervanı yoldadır. Böylesi bir yolculuğun geri dönüşü olamaz. Bu yolda Allah Resulünün izinden yürümek ve Sadatlara mutabaat etmek en güzel hizmettir” beyanıyla ne yapmamız gerektiği gayet net ortada. Gerçekten de görüldü ki Ümmet-i Muhammed’in hizmetine yönelik organizasyonlar sayesinde hizmetler belirli plan, program ve edep çerçevesinde seyredip her şey yerli yerine oturmakta. Bize düşen yapılan hizmetin hakimi değil hadimi olmaktır.  Besbelli ki bu hadimiyet koşusu sıradan bir koşu değil, bilakis kıyamete dek sürecek uzun soluklu Horasani hizmet koşudur Ancak bu hizmet koşusunda sıratı müstakim üzere olmak şarttır. Önce nefis terbiyesine kendimizden başlamalı ki, etrafa ışık saçabilelim. Madem Sadatlar gece gündüz demeden Ümmet-i Muhammed’in hizmetine hizmet etmekten bir an olsun geri kalmıyorlar, bizde bu hizmet kervanında yer almalı. Kaldı ki onlarında çoluk çocuğu ve torunları var ama bir bakıyoruz öncelikleri Ümmet-i Muhammed adına hizmet etmekle meşguller. Elbette Sadatlar bizden büsbütün ailenizi, çoluğunuzu çocuğunuzu ihmal edin sürekli hizmet edin demiyorlar. Bilakis bizden istedikleri biraz gayret, biraz vızıldamaktır. Ki; gayret edenden şeytan kaçar. O halde hizmet peteklerinin sayısını artıralım ki tüm insanlık necat bulsun.
      Velhasıl, bu bilinçle inşallah “Hizmet nimettir” sözü davranış biçimimiz olur.
       Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2858/hizmet-nimettir.html

9 Mayıs 2016 Pazartesi

SOFİNİN DÜNYASI



                    SOFİNİN DÜNYASI

             SELİM GÜRBÜZER
           Sofinin dünyası ilahi aşk ve muhabbetle yanıp tutuştuğundan içi dışına, dışı içine hâkim güzel ahlak olarak yansıyabiliyor.  Ki, Arifler sofinin bu halini  ‘Gel, gör, tat ve anla’ aşamalarından geçmek suretiyle idrak edilebileceğini belirtmişlerdir.  Belli ki, dergâhın yolunu tutmadan, bu yolu gidip görmeden, görüp tatmadan sofinin dünyası öyle kolay kolay anlaşılamayacağı çok açık..  Hem, aşk-ı bendi yaşanmadan sofinin dünyası nasıl anlaşılsın ki.  Kaldı ki bu iş öyle hariçten gazel okumaya benzemez. Hele hariçten gazel okuyan kişi değim yerindeyse gırtlağına kadar dolu riya, kibir, şirk ve haset türü hastalıklara bulaşmış biriyse Derviş Yunus’un “Gel gör beni aşk neyledi” haline hiç anlam veremeyecektir. Anlam verememesini kınamayız elbet,  bilakis normal karşılarız. Çünkü sofinin dünyası lafla, kalemle, kitapla izah edilecek türden bir dünya değil ki anlayabilsin.  Böylesi bir dünyayı ancak yaşayan idrak edebiliyor.  Dolayısıyla işin bu tarafı (anlayamama kısmı) pek kınayacağımız durum değil,  asıl bizi irrite eden taraf bir takım aklı evvellerin hariçten gazel okuyaraktan habire sofilere deli divane yaftası yapıştıraraktan alay konusu etmeleri anormalliğidir. Öyle ya, birilerinin illa deli divaneliği masaya yatırılacaksa asıl böyle anormal tutum ve davranışlar içerisine girenlerin ruh hallerinin psikolojik vaka olarak masaya yatırılması gerekir.  Gerçektende masaya yatırıldığında atalarımızın deyişiyle ‘ak koyun kara koyun geçit başında belli olur’ misali asıl kendilerinin klinik vaka olduğu görülecektir.  
        Her neyse, sofilerin dünyasıyla alay ede dursunlar, şu bir gerçek, böylesi bir dünyadan nasiplenmek için illa ki dergâhın yolunu tutup  ‘Gel, gör, tat ve anla’ safhalarından geçmek gerekir. Hatta bu safhalara ilaveten Gönül Sultanların sofilerine talim eyledikleri bu kutsi yolun tüm adap, usul ve talimatlarının da uygulanması icab eder. Aksi halde gerçek manada sofinin dünyasıyla boyanmamış oluruz. Öyle ya, nasıl ki zahiri hastalıklar için doktorun yazdığı reçeteyi harfi harfine uygulamaya çalışaraktan sıhhat buluyorsak,  aynen Gönül Tabibi’nin taliplilerine uygulattığı manevi reçeteleri de harfi harfine uymak gerekir ki; her türlü manevi hastalıklardan kurtulup nefsi tezkiyemiz ve kalbi tasfiyemiz gerçekleşebilsin. İşte bu noktada Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel” çağrısını hatırlarız ki,  ister istemez bu çağrı Gönül Tabiplerinin kapısında manen arınmak çağrısı olarak mana bulur da.
          Bilindiği üzere iki türlü çağrı vardır; birincisi hayra çağrı,  ikincisi ise şerre çağrıdır.  Birincisinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin ve ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmek vardır, ikincisinde şeytan ve nefsin telkinlerine yem olmak vardır. Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz birincisinden yanadır.   İyiki hayra çağrı yapan ışık kandillerimiz var da bu sayede ebedi saadete giden yolda kurda kuşa yem olmaktan kurtulmak mümkün olabiliyor.  O halde bu noktada dualarımızda  “Ya Rab! Şeytan ve nefsin şerrinden sana sığınırız”  diye münacat etmeyi ihmal etmemekte gerekir.  
           Sakın ola ki, hazır önümüzde Asr-ı Saadet modeli dururken, başka modeller peşinden koşanlardan olmayalım, zaten başka model arayışına girmek boşa vakit kaybıdır.  Nitekim Sahabe-i Kiramın bizatihi Allah Resulünün dizinin dibinde yetişerek Ümmet-i Muhammed’e örnek olmaları bizim en büyük avantajımızdır. Bu öyle bir avantaj kaynaktır ki, hangi sahabenin hayatına bakarsak bakalım bugün içinde yaşadığımız manevi hastalıkların onlara bulaşamadığın görebiliyoruz. Nasıl bulaşsın ki, bikere onlar manevi gıdalarını direk kaynağından alarak besleniyorlardı.  
             Peki ya, Asr-ı Saadet sonrası Müslümanlar?  Malum,  kaynaktan git gide uzaklaştıkça ister istemez pek çok manevi hastalıklar kalbe sirayet edip bu illetlerle uğraşmak mecburiyeti hâsıl oldu. Uğraşılması gerekir de.  Ama nasıl?  Hiç kuşkusuz Asr-ı saadet sonrasında Peygamberimizin varisi hükmünde ilmiyle amil Rabbani âlimlerin öğretilerine başvurup onların eşiklerini sürekli aşındırmakla elbet. Şimdilik ortada bunun dışında yaramıza merhem olacak pek çare yöntemde gözükmüyor. Aslında gönül isterdi ki başımız dara düşmeden zamanında Gönül Sultanların kapısını çalıp manevi ilacımızı alabilseymişiz bu çok daha iyi olurdu. Her neyse geçte olsa fark ettik ya, en azından zararın neresinden dönersek kârdır deyip şimdi önümüze bakma vaktidir. Yeter ki niyetimiz halis olsun bugün, yarın, gelecek zaman hiç fark etmez her defasında başımız dara düştüğünde Hızır misali imdadımıza yetişeceklerine inancımız tamdır.  Nasıl inancımız tam olmasın ki,  hele bu gül bahçesine yolumuz bir düşmeye bir görsün, kendimizi sevda ateşiyle gül bahçesinin bahçıvanı elinde bir demet gül yaprak olarak yetişmiş görürüz de.   Belli ki bir demet gül yaprak olabilmenin sırrı, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Levlâke levlâk lema halaktu’l eflâk-Ey Habibim! Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım  fermanıyla cümle âleme duyurduğu  ‘Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s.a.v)’in nübüvvet gül kokusunda gizlidir. Madem öyle,  bize bu sırra ermiş olan erenlerin izinden yürümek düşer.
           Şu bir gerçek,  sofinin dünyasını zindana çevirecek risklerde sözkonusudur.  Nedir o riskler derseniz,  elbette ki nefis ve şeytanın birlikte kurguladıkları her türlü hile ve desiselere düşme riskidir.  Ki, nefis ve şeytan daha çok takva üzere yaşayanlarla uğraşmaktadır.  Bu demektir ki,  şu fani dünyada takva üzerine yaşayanlara öyle kolay kolay rahatlık yok gibi, son nefese dek bu mücadele devam edecekte.  Ama ümitsizliğe kapılmamak gerekir.  Yeter ki sofi, bu mücadelesine yılmadan usanmadan Sadatların aşkın mihrabında hazırlayıp önüne koyduğu nübüvvet gül kokusunu koklamaya devam etsin Allah’ın izniyle son nefesini hüsnü hatimeyle bağlarda. Anlaşılan önümüze iki seçenek konulmuş, ya Nübüvvet kokusunu koklayıp hayatımızı gül bahçesine çevireceğiz, ya da şeytan ve nefsin birlikte hazırladıkları pis kokuları koklayıp hayatımızı zindan çevireceğiz.  Malum, gül kokusunda felaha ermek vardır,   diğerinde ise azab.  Şayet felaha ermek istiyorsak bir Gönül Sultanının zincir halkasına tutunmadan bu iş olmaz. İlla ki bir mürşidin halkasında pervane olmak gerekir ki o halkada   'Allah' deyip felaha erişilebilsin.
          Zaten tüm dert davamızda ömürde bir kez olsun can-ı gönülden Allah diyebilmektir.  Allah korusun ömürde bir kez olsun candan ‘Allah’  diyemediysek vay halimize. İşte bu noktada sofiliğin önemi ortaya çıkar ki,   doğrusu buna kayıtsız kalmak bizim zararımıza bir durum ortaya çıkaracağı çok açık.  Hem bu yol herkese nasip olmayabilir de,  Çünkü ruhların toplandığı elest meclisinde kimler hangi Gönül Sultanının ervahıyla kaynaşıp yâr olmuşsalar bu dünyaya geldiklerinde de yine aynı Gönül Sultanıyla ünsiyet kurup aynı halkada beraber olmak nasip olacaktır.  Hakeza bunu genel anlamda düşündüğümüzde hangi ruhlar bezm-i elestte biri birine gönül muhabbetiyle kaynaşmışsalar yine aynı ruhlar anne karnında ete kemiğe bürünür halde dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle dost olacaklardır. Nasıl dost olup ünsiyet kurmasınlar ki,  bikere tutunacakları halka sıradan bir halka değil ki,  ta ucu Peygamberimiz (s.a.v)’e kadar dayanan ahde vefa halkasıdır bu. Şimdi gel de sofinin dünyasına heveslenmemek ne mümkün. Düşünsenize sofi her defasında ‘Hatme-i Hacegan’ halkasına oturduğunda nübüvvet gül rayihasıyla tütsülenip üzerine siner bile. Tabi bu gül rayihası sadece hatme halkasında sinmez,  vird örtüsünün altına girdiğinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun âline, ashabına ve Sadatların ruhlarına Fatihalar göndermesiyle birlikte kalben çekilen vird esnasında da gül rayihası üzerine siner elbet.  Böylece o sofi vird örtüsü altında gül bahçesine girercesine gülfidanının gölgesinde vird çekmek sayesinde    “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer” (Ra’d, 28) ayeti kerimenin mana ve ruhunu iç dünyasında tadmış olur.  Hakeza bu örtü sofiye Peygamberimiz (s.a.v)’in doğup büyüdüğü Mekke’de en çileli geçirdiği günlerinde vahy olunan “Ey örtünüp bürünen Resulüm! Gecenin yarısında, ister biraz sonra, ister biraz önce, bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz sana taşınması ağır bir söz vahy edeceğiz. Şüphesiz ki, geceleyin kalkmak daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Zira gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını an, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel” (el-Müzzemmil,1-8) ayet-i celilerin mana ve ruhunu da hatırlatır.         
            Sofiye gül kokusunu hatırlatacak o kadar çok örnekler var ki,   üstelik her hatırlayışında Yunus gibi  “Her ne var ki onun sinesinde gizli, derdim var inlerim” demekten kendini alamaz da.  Ancak bu inleyiş karşısında mesti hayran olduğu maşuk  “Oğul hizmet” deyip aşıkını gayrete getirmeyi yeğleyecektir. Öyle ya, Yunus dergâhın kapısına vardığında ilk başta ‘Neydeyim nefesi bana buğday gerek’ demişti.  Ama baktı maşuku habire hizmet diyor, en nihayetinde Âşık Yunus sofiliğin dünya malına tamah etmemek olduğunu idrak edip hizmete koyulur bile.  Ki,  bu hususta Bişr-i Hafi Hz.leri şöyle der: “Böyle bir zamanda sofinin ganimeti insanların onu tanımaması, yerini yurdunu bilmemesidir.” Ve sözlerine şöyle açıklık getirir de:  “Hangi sofide dünya metası sevgisi var,  ona sofi demek doğru olmaz..” 
         Hakeza İmamı Gazali Hz.leri de gerçek sofinin dünyası hakkını şöyle teslim eder:  “Hakka süluk edenler ancak sofilerdir. Ki, onların ahlakları ahlakların en güzeli, öyle ki umum insanların arasından en keskin akıllıların akılları bir araya gelseler sofilerin siret ve ahlakından hayırlı bir hale muvaffak olamazlar. Çünkü sofilerin bütün hareketleri Nur-u Nübüvvetten mükteseptir.”
           Evet! Bu müthiş özlü sözler karşısında ne diyebiliriz ki, bize ancak  Sadatların sürekli olarak tekrarladıkları   “Âlimin yanında dilini, arifin yanında kalbini sağlam tut”  uyarılarını dikkate alıp had hudud bilmek düşer. Gerçektende Rabbani âlimlerin bu müthiş sözlerine söz söylemek bizim ne haddimize.  Öyle ya, had hudut bilmesek, sofinin dünyasından söz etmişiz neye yarar ki.  Kaldı ki sözünü etmeye çalıştığımız sofi dünyası da tek bir sofiyle sınırlı bir dünyada değil,  bilakis sofiden sofiye değişebilecek türden çok yönlü bir dünyadır. Nasıl mı? Tabi, haddimizi hududumuzu aşmadan yine bu hususta da işin ehli Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in sohbetine kulak verdiğimizde üç tip sofilikten söz etmek mümkün. Şöyle ki:
        Birincisi; Şeyh şeyhtir,  sofi sofidir ki,  bu türden bir sofi senede en az 2-3 kez de olsa şeyhini ziyaret etmeyi ihmal etmez.
        İkincisi; Ne sofi sofidir, ne şeyh sofinin şeyhidir.  Öyle ki aralarında hiçbir irtibatın kalmadığı bir durum söz konusudur.  Kelimenin tam anlamıyla sofi mürşid elinden tövbe edip evine döndükten sonra sofilik yapmadığı gibi şeyhini ziyaret etmeyi de terk etmiştir.  Elbette ki aradaki irtibatın kesilmesi gayet tabiidir, dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir.
       Üçüncüsü; Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki sofi şeyh, şeyhte sofidir.  Oysa kazın ayağı hiçte öyle değildir,  işin içine girdiğinde sofi şeyhinin hizmetine koşturması gerekirken bir bakıyorsun şeyh sofinin hizmetine girmiş durumda. Eeeh,  Şeyh ne yapsın,  zaman o zaman değil, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş, hizmet etmese kaçıp gideceği muhakkak. Bu yüzden bir kişide olsa o sofinin kurtarılmasına vesile olmak pahasına her daim Sadatlar her kim olursa olsun hizmetkâr olmaktan imtina etmezler de.  İşte gerçek şeyhlik budur.
          Birde madalyonun öbür tarafına baktığımızda, maalesef bu zamanda gerçek sofiyle karşılaşmak pek zor gözüküyor.  Evet, içinde bulunduğumuz durum vaziyet bize öyle geliyor ki, Şeyhinin yükünü hafifletecek sofi sayısı binlerce kişiden belki bir kişidir dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Değil yüklerini hafifletmek, yük oluyoruz da. Oysa Sadatlar öyle mi,  onca bir yığın yükün altında sofiliğin hakkını yerine getirmeyenler için bile Allah’a dua etmekten geri durmuyorlar.  Bakınız,  Şah-ı Nakşibend  (k.s)  bu hususta sohbet ettiğinde şöyle der: 
       “Allah’dan üç şey istedim; 
      -Birincisi; Buhara’da ki kabristanda ne kadar mevta varsa şefaatimle rahmetine nail olsunlar diledim,
      -İkincisi; kıyamete kadar bu kapının mürşitlerinin bulunmasını ve kıyamete kadar bu yolun devamını istedim.
         -Üçüncüsü de; hayatta vuslatı gerçekleştiremeyenlerin kabirde eksikliklerinin tamamlanıp vuslata ermelerini diledim ve Allah’a şükürler olsun ki,  dileklerimin üçü de kabul olundu.”
          İşte görüyorsunuz, Sadatlar neyin derdinde biz ne dertteyiz. Onlar ümmetin hidayeti için çırpınmaktalar, biz ise halen geldiğimiz noktada aklımızı başımıza toplayıpda daha henüz sofiliğin bilincine varmış değiliz. Bilinçlenmemiz için illa ki şu adaplara uymamız icab eder:
           -Bikere her şeyden önce tasavvufi adab ve talimatları uygulamamız gerekir.
           -Şeriata aykırı davranışlardan kendimizi azad etmeli.
        - Kayda değer rüya gördüğümüzde kendi kendimize tabir etmeye ve bir başkasına tabir ettirmeye kalkışmamalı, bilakis rüyayı mürşide anlatmalı.
       -Mürşidin meclisinde sesini yükseltmemeli,
       - Mürşid bir şey sorduğunda lisanından çıkacak cümlelere pür dikkat kesilmeli,
       -Şeyhinin sohbetini yaparken insanların anlayabileceği seviyede sohbet etmeli.  Ayrıca her sohbet anlatılmamalı,  dahası insanların kaldırabileceği sohbetler yapılmalı.
       - Mürşidin huzurunda abdest almaya kalkışmamalı,
       -Allah'a dua ettiğimizde dualar müşterektir düşüncesinden hareketle mürşidimizi dualarımızda ortak etmeli.
       İşte bu ve buna benzer bir dizi adaplara uymalı ki, sofiliğin hakkı yerine getirilmiş olsun.  Nasıl ki dünya işlerinde makam sahiplerinin yanında nasıl davranılacağı hususunda titiz davranılıyorsa, aynen öylede manevi dünyamızın mimarlarının huzurunda da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekir.  Sadatlar, asla bildiğimiz türden sıradan insan tipi değiller, bilakis Allah indinde naz makamında sevilmiş ve seçilmiş veli kullardırlar. Elbette ki, naz makamında oldukları için Sadatların duaları öyle kolay kolay geri çevrilmez de.
          Tabii sofinin uyması gereken bir diz adap, usul, erkân bunlarla sınırlı değil, yapması gereken pek çok adaplar daha var elbet. Uyulması gereken adablardan biraz daha bahsedip madde madde sıraladığımızda,  her şeyden önce sofi;
        -İmamlığa heveslenmemeli,
        -Arkadaşı vefat edeceği zaman son yolculuğunda yalnız bırakmamalı,
        -Amelini hiç görüp sofi kardeşinin uykusunu ibadet telakki etmeli, 
        -Sofi kardeşinin müşkülü olduğunda ona yardımcı olmanın Hakka hizmet olduğunun şuurunda olmalı,
        -Tek başına yememeye özen gösterip birlikte  bereketlenmeye talip olmalı,.  
         Aslında fazla söze ne hacet,  mürşid–sofi ve sofi-mürşid arasında ki bağlılığın nasıl olması gerektiğini aşağıda kıssayla da meramımızı anlatmak pekâlâ mümkün: 
          Bilindiği üzere bir gün sofilerden biri Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in huzuruna vardığında:
          -Kurbanım,  Sizin bizim üzerimizde hakkınız,  bizim de sizin üzerinizde hakkımız nedir diye sual eyler.
           Tabi, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) tebessüm edip:
         - Sofi biraz sabır, zamanı gelince bunu elbet söyleriz.
        Gel zaman git zaman o soruyu soran sofisini çok uzak ve iki aylık bir yol için huzuruna çağırdığında şöyle der: 
         -Sofi, falanca şehre git, şu mektubu o şehrin sultanına teslim ettikten sonrada cevabını al bana getir.
         Sofi hiç tereddütsüz yol harçlığım, neyle nasıl giderim, şu bu demeksizin tam aksine:
        -Başım gözüm üstüne der.  
        Sofi mektubu o şehrin sultana verdiğinde, Sultan sofinin istirahat etmesi için adamlarına şu talimatı verir:
       -Misafirim uzun bir yoldan gelmiştir, derhal misafirim için ne yapılması gerekiyorsa hamamsa hamam,  elbiseyse en güzelinden giysin, yemekse en leziz yemeklerle karnını doyursun. Konaklaması içinde bir odaya alın ve bir tanede hizmetine cariye verin.
         Gerçekten de Sultanın hizmetçileri hizmetlerinde en ufak kusur göstermezlerde.  Bu arada sofi kendisi için ayrılan odaya istirahat için geçtiğinde cariye de peşi sıra bir ihtiyacı var mı diye içeri girer. Tabi, yukarıda demiştik ya, nefis ve şeytan en çok takva sahipleriyle uğraşır diye. Aynen öyle de nefis ve şeytan boş durmayacaktır,  sofinin şehvet damarlarını kamçılayacaktır, hemen ‘bak ne güzel kadınmış şöyle boylu, böyle poslu’ diye güzellemelerde bulunup aklını çeleceklerdir. Nitekim eliyle tam cariyeye dokunacağı sırada adeta odanın duvarı sofiye televizyon ekranı olup Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)'nin şu sohbetine naklen muhatap kalır:  
       -Hey ey akılsız! Sen Yusuf (a.s.)’ın kıssasını ne çabuk unutuverdin deyince, sofi hayâsından, utancından yere düşüverir. Böylece cariye de telaşa kapılıp odadan tüymek zorunda kalır.  Az sonra sofinin baygınlığı geçip aklı başına geldiğinde, soluğu tekrar sultanın yanında alıp şöyle der:
        -Burada daha fazla duracak artık takatim kalmadı,  şayet daha fazla durursam çok zarar edeceğim, mektuba cevap versen de vermesen de ben gidiyorum artık.
         Her ne kadar Sultan sofiye gitme, bu gece burada kal dese de, kararından vazgeçmez dönüş yine mürşidinin kapısıdır. Huzura çıktığında Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) sofiye şöyle der:
        -Hani bir zamanlar sen bana  “mürşidin sofi üzerinde hakkı, sofinin de mürşidi üzerinde hakkı” nedir diye sormuştun ya,  bende sen yoldan dönene kadar o sorunun cevabını hazırladım.  Demem o dur ki; Sizin göreviniz şudur; sana mektubu verdiğimde hiç itiraz etmeksizin kabul etmenizdi. Bizim görevimiz de, şeytan sana vesvese verdiğinde seni o sıkıntılı anında elimizi uzatıp Allah’ın izniyle seni o zulmet bataklığından çıkarmaktı. Şayet böyle yapmasaydık   helak olurdun..” 
          Velhasıl-ı kelam,  sofinin dünyasının nasıl olması gerektiği bu kıssada yeterince mesaj olarak verilmiş zaten.  Anlayan anlamıştır, anlamayansa kendi derdine yanmaktan başka elden bir şey gelmez.