GEL KARDEŞİM BİR OLALIM
SELİM GÜRBÜZER
Mümine
yaraşan dünya menfaati amaçlı bir kardeşlik değil, Allah için birbirini sevme
amaçlı ahrette de birlikte olabileceği bir kardeşlik esas olmalıdır. Nasıl mı?
İşte Resulullah (s.a.v)’in:
“Yedi
sınıf insan var ki, Allah Teâlâ onları hesap gününde özel rahmetiyle
gölgelendirecektir. Bunlardan biri de Allah için birbirini seven iki
arkadaştır. Üç şey var ki, onlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur;
Allah ve Resulünü her şeyden daha fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve
İmandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görmektir” diye beyan
buyurduğu hadis-i şerif bunun en bariz delili zaten. (Buhari, İman,14, Müslim,67, Tırmizi, iman 10;).
Yine Resul-i Efendimiz (s.a.v) bu meyanda ashabına şöyle beyanda bulunur;
-Allah’ın
dostları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar Nebi ve Şehitte değillerdir.
Fakat Nebi ve Şehitler onlara gıpta ederler.
Bunun üzerine Ashab;
-Ya Rasulallah! Onlar
kimlerdir diye sorar.
Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:
-Onlar aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddi alışveriş bulunmaksızın sırf
Allah’ın muhabbetini ve rızasını kazanmak için birbirlerini sevenlerdir.
Vallahi onların yüzü nur gibi parlamaktadır. İnsanlar korktukları zaman
onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.
Ve akabinde en son şu ayet-i kerimeyi okur:
-Haberiniz olsun! Allah’ın
velilerine asla bir korku ve hüzün yoktur.” (Yunus,62–64)
Evet,
Allah Resulünün beyanlarından anlaşılan o ki, hakiki kardeşlik duygusu hiç bir dünya
metasına değişilmeyecek derecede paha biçilmez kıymet bir değerdir. Öyle ki “Pazara kadar değil mezara kadar” uzanan Yusuf
yüzlülük ve Hamza yürekli olmanın tâ kendisi kardeşlik değeridir dersek yeridir.
Zira hakiki kardeşliğin kalıcı bir değer
olduğunu bizatihi Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Kerimde kullarına şöyle beyan eder
de: “Kıyamet günü olunca insanlar arasındaki neseb ve akraba bağları
kesilir, kardeşliğin hükmü biter, ortada
sadece Allah için yapılan kardeşlik kalır.” (Zuhruf 43/67)
İşte görüyorsunuz, hakiki kardeşlik Yüce
Allah (c.c) beyan buyurduğu veçhiyle Yusuf yüzlü ve Hamza yürekli kardeşlik olmanın
esrarında gizlidir. Madem öyle, daha ne duruyoruz gelin hep birlikte Yusuf
yüzlü ve Hamza yürekliler gibi birbirimize kaynaşıp kardeş olalım ki, ahrette
de ebediyetlik kazansın. Şayet Yusuf
yüzlü, Hamza yürekli kardeşlik nasıl ebediyet kazanır derseniz, bu hususta İmamı Gazali (k.s)’in şu sözlerine
kulak vermek kâfidir elbet:
-“Sohbet ve arkadaşlık iki şekilde
olur; birincisi tercih ve talep olmadan yapılan arkadaşlık, ikincisi ise kendi
arzu ve iradesiyle yapılan arkadaşlık. Sohbet bir kimseyle aynı meclisi
paylaşmak ve aynı ortamda beraber yaşamaktır, bunlar da ancak sevgiyle olur.
Birbirini samimi olarak sevmeyenler bir arada bulunamazlar (İhya
2, 234. Beyrut,1992).”
Evet, ebediyen beraber bir arada bulunmanın esprisi
samimi olarak birbirimizi Allah için sevmekten ve kardeş olmaktan geçmekte. Nasıl ki çiçeğe sevgi katmadan çiçeği sulasak
da bir anlam ifade etmiyorsa, aynen
müminlerde birbirlerini Allah için sevmedikçe de kuru meşe odunu bir
kardeşlikten öte bir anlam ifade etmeyecektir.
İlla ki Yunusça sarıçiçeğe sevgimizi kataraktan;
“Sordum sarı çiçeğe,
Annen baban var mıdır,
Çiçek eydür derviş baba
Annem babam topraktır…” diye can-ı cananca inlemeli ki aslı vatanımıza
döndüğümüz de yeniden çiçek açan can-ı cananlar olabilelim. Şayet
ahrette kurumuş yaprak, solmuş çiçek ve kuru meşe odunu olmak istemiyorsak
can-ı canan kardeş olmaya mecburuz da. Zira Hak Teâlâ bu hususta şöyle ferman
buyurur:
-“Zalimlerden her biri o gün; Ne
olurdu keşke bende o peygamberlerle birlikte bir kurtuluş yolu edineydim.
Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim der” (Furkan,
25/27–29). Belli ki Yüce Allah kullarına böyle ferman buyurmakla
Peygamber gül’ü olmalarını murad etmekte
Madem
Yüce Rabbimiz öyle ferman buyurmuş, o halde kardeşlerimizle ‘hayırlar
feth ola, şerler defola’ düsturunca dost olup birbirimizde kusur aramamak
gerekir. Kusur aramakta büyük kusurdur çünkü. Hem bir mümin, kardeşinin kusurunu ve hatasını yüzüne vurup zevkten
dört köşe olmakla ne kazanç elde edebilir ki, bilakis şeytanın değirmenine su
taşımış olur. Oysa hata insan içindir, her türlü kusur ve noksanlıktan münezzeh
olmak sadece Allah-ü Teâlâ’ya has bir sıfattır. Burada asıl bizim açımızdan önemli
olan birbirimizi hatalarıyla kusurlarıyla birlikte sevmek çok mühimdir. Hiç kuşkusuz bize yakışan Yunusça “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü sevmek”
ölçüsünce kardeş olabilmektir. Ki; kardeşlik sevgisi tâ kâlû belâ’dan kalma bir
sevgidir. O halde tüm ümmet-i Muhammed’e ‘İnananlar kardeştir’ hükmünce topyekün birbirlerinin kalbini kırmamak
düşer. Bakınız, Zünnûn-i Mısrî’ye kimlerle can dost arkadaş olalım diye sorduklarında
cevaben;
-Hastalandığınız
zaman sizi ziyaret eden ve bir günah işlediğinizde sizin için tövbe eden dostlarla
arkadaşlık yapın diye öğüt vermiştir.
Evet, bu müthiş öğüt varı sözlerden
anlaşıldığı üzere hasta ziyaretini basite alıp teğet geçemeyiz. Her halükarda
Allah için birbirimizi ziyaret etmek ve birbirimizin hukukuna riayet etmek diye
bir derdimiz olmalı ki; hayırlar feth ola
şerler de def olmuş olsun. Allah için birbirimizin hukukuna riayet etmek aynı
zamanda kul hakkıdır. Ki bir kutsi hadiste Yüce Allah (c.c) “Huzuruma ne kadar büyük günahla gelirseniz
gelin, dilersem affederim, ama sakın kul hakkıyla gelmeyin affetmem” diye kullarını
uyarmakta da. O halde kul hakkı gereği birbirimizin
hukukunu çiğnememek düşer bize.
Bu arada hazır yukarıda Zünnûn-i Mısrî
Hz.lerinin dost olmanın ölçüsü olarak ortaya koyduğu hasta ziyaretinin öneminden
bahsetmişken, elbette ki şu misali de dile getirmeden geçmek olmaz. Şöyle ki, günlerden
bir gün Kays b. Sa’d ansızın rahatsızlanıp hasta yatağa düşmüştiki arkadaşları
kendilerini ziyaret etmez olmuşlardı. Kays b. Sa’d ister istemez acaba
arkadaşlarıma karşı bir kusur mu işledim diye araştırma yaptığında meğerse arkadaşlarının
ziyarete gelmemelerinin nedeni kendisine borçlu olmalarından dolayıdır. İşte
gerçek dostluk bu ya, derhal bir münadi
(tellal) çağırıp “Her kim ki Kays’a borcu varsa, bilsin ki şu
ana kadar olan borçları silinmiştir” şeklinde duyuru yapmasını tembihleyecektir.
Böylece bu duyuruyla birlikte maksat hâsıl olur da.
Peki, günümüzde durum vaziyet ne haldedir
derseniz, hiçte durum vaziyet iç açıcı değil elbet. Hele bir insan bu çağda borçlu
olmaya bir görsün, kardeşlik hak getire, bir çırpıda o insanın anasından emdiği
süt burnundan getirilir. Artık Kays b.
Sa’d gibi bir dizi vefakâr ve cefakâr kardeşlik örneklerini bu çağda görmek ne
mümkün, mumla arar olduk dersek yeridir.
Düşünsenize öyle bir haldeyiz ki birbirimize karşı tahammülsüzlüğümüz had
safhadadır. Bu arada neden bu hale geldik diye düşündüğümüzde Fahreddin er-Râzî’nin
bu husustaki tahammülsüzlüğümüzün nedenlerini birkaç başlık altında şöyle
ortaya koyar:
-Dinde ihtilaf edip birbirine hasmane
tutum sergilemekle,
-Nasslardan bozuk teviller çıkarmakla,
-Kendi cemaatini hak bilip diğerlerini
dışlamak veya onları batıl üzere olduğunu iddiasında bulunmakla vs.
İşte bu sıralamanın birkaç başlıklarına
baktığımızda bunlardan çıkarmamız gereken ders kardeşliğimize halel getirecek
her ne varsa şeytandan kaçar gibi kaçmamız gerektiğidir. Hele bilhassa
birbirimizde kusur aramaya da artık bir son vermelidir. Aksi halde birbirimizde kusur aramakla
birbirimizin kuyusunu kazımış oluruz.
Oysa mümine yaraşan kusur aramak değil kusur örtmek yaraşır. Bakınız
Rasulullah (s.a.v) ümmetini bir yandan “Kim
dünyada bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah'ta ahrette onun kusurunu örter” (Müslim) hadis-i
şerifiyle müjdelerken, diğer yandan da “Kimde bir Müslüman
kardeşinin gizli hallerini ortaya çıkarıp yayarsa, Allah'ta onun gizli
hallerini ortaya çıkarır, onu rezil eder” hadis-i şerifiyle de
ümmetini pürdikkat olmaya çağırmakta. (Ali el Muttaki, Kenzü’l ummal, 3 248 No:6381).
Evet, hadis-i
şerifin birincisinde ferahlanmak ve müjdelenmek var, ikincisinde şayet uyarılara
pürdikkat kesilmezsek rezil olmak vardır.
Aslında her iki hadis-i şerifte dilek ve temenninin ötesinde bize asıl yapmamız
gereken şeyin kulluk görevi olduğunu hatırlatmakta. Ki, Rabbül âlemin kardeşlik
hissiyatını tüm kullarının ruh dünyasına kodlamış ta. Niye kodlamış derseniz, birbirimizi sevip kardeş olalım diye elbet. Ve
Allah Teâlâ Kur’an’da bu kardeşlik duygu selini kullarına şöyle hatırlatır da: “Allah'ın
size verdiği nimetini hatırlayın. Hani siz bir zaman birbirinize düşman idiniz;
O kalplerinizi birleştirdi ve o’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Sizler
bir ateş çukurunun kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah
doğru yolu bulasınız diye ayetlerini böyle açıklıyor.” (Ali İmran 3/
102–103)
Yeter ki, bu ayet-i celilenin mana ve
ruhuna vakıf olalım gerçek manada kardeş olacağımız muhakkak. Hiç kuşkusuz kalpleri evirip çeviren Yüce
Allah’ın lütfu olmasa ne kardeş olabilirdik ne de sırat-ı müstakim üzere
olurduk. Madem öyle, bize düşen kardeşlerimizle karşılaştığımızda Allah’ın selamıyla
selamlamak olmalıdır. Selam vererekten kardeşimize
esenlik olmanın hemen ardından ise kardeşimizin
‘hal ve hatırını da sorup gönlünü almamız icab eder. Ancak hal hatır
ederken dikkat etmemiz gereken bir husus var ki, o da ‘nereye gidiyorsun’ ya da ‘nereden geliyorsun’ türden gereksiz
suallerle kardeşimizi sıkboğaz yapmamakta gerekir. Hani olur ya, kardeşimiz arzu edilmeyen nahoş
bir yerden gelmişte olabilir, dolayısıyla kardeşimizi böylesi sıkıntıya sokacak
suallerle yormaktan kaçınmakta fayda var deriz. Nitekim İmamı Gazali (k.s) bu
meyanda şöyle bir tespitte bulunur:
-Kardeşini kınamaktan kurtulmanın bir yolu
da insanın kendi halini düşünmesidir. Kusursuz insan var mı? Kusursuz insan
arayan kimsenin herkesi terk edip bir köşeye çekilmekten başka çaresi yoktur.
Kerem sahibi bir mümin daima iyiliklere bakar, tabiatı bozuk münafık ise hep
kusur peşindedir.” (Bkz. İhya 2, 256)
Hatta İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu tespitini
destekleyecek şu yaşanmış örnekte de pekâlâ görebiliyoruz. Bakınız,
Ebu Derda (r.anh) günlerden bir gün bir adama hakaretler yağdıran, döven
ve söven bir grupla karşılaştığında onlara şöyle sitem eder:
-Hay Allah! Allah iyiliğinizi versin, Sorarım
sizlere şimdi bu sövüp saydığınız bu adamı kuyuya düşmüş halde bulmuş
olsaydınız onu bu kuyudan çıkarmayacak mıydınız?
Adamlar
cevaben şöyle karşılık verirler;
-O da ne söz, elbette ki kuyudan çıkarırdık.
Bunun üzerine Ebu Derda (r.anh) :
-O halde kardeşinize o çirkin ifadelerde
bulunmaktan vazgeçiniz. Siz siz olun Allah’a hamd ediniz.
Adamlar bu kez şöyle mukabelede bulunurlar:
-Peki ya
sen, azcık içinden de olsa ona hiç mi
kızmazsın?
Ebu Derda (r.anh) bunun üzerine son
noktayı koyacak şu cevabı verir:
-Biz şahsına değil, yaptığı kötü fiillere
ancak kızabiliriz, bilesiniz ki o kötü fiili bıraktığı zaman o yine bizim
kardeşimizdir.
Böylece bu müthiş cevabıyla kardeşlik
dersi vermiş olur.
Evet, çok yerinde bir derstir bu. Öyle
ya, insanın şahsına değil, ancak yaptığı
kötü fiillere tepki koyar ya da buğz edebiliriz, bunun dışında adamın şahsıyla
ne alıp vereceğimiz olabilir ki. Aksi takdirde
kardeşlik bağlarını bir anda çiğneyip beddua yapmakla şeytanın değirmenine su
taşımış oluruz. Nitekim İmamı Gazali Hz.leri
bu hususta:
-“Kardeşinin kusurlarını yüzüne karşı sayıp dökmen onu üzere, fakat onun
fark edemediği kusurlarını gizlice ona söylemen samimiyet ve şefkatin sonucudur”
dediği gibi bu arada “Sana kusurlarını
hatırlatan kimseye kızmak şöyle dursun, rahmet okumalısın” şeklinde tavsiyede
bulunmayı da ihmal etmez.
Madem müminlerin gönlünde taht kurmuş
Hüccetül İslam İmam-ı Gazali Hz.leri öyle tavsiye etmiş, elbette ki bizlere de müminler
kardeştir düsturunca bu tür tavsiyelere uymak düşer. Yok, eğer tavsiye filan
dinlemem diyorsak biliniz ki merhametten ve sevgiden yoksunuz demektir. Mutlaka
neydik edip kalbimizi yumuşatacak sebeplere yapışmamız gerekir. Şayet sebeplere
de yapışmaktan imtina ediyorsak, bari hiç olmazsa hem kendimizin ıslahı hem de kardeşimizin
ıslahı için Allah’ın merhametine sığınıp duada mı edemeyiz. Düşünsenize Hz.
Ömer (r.anh) müminlerin halifesi
makamında olduğu halde “Bana ayıp ve
kusurlarımı gösteren kimseye Allah rahmet etsin” demekten kendini alamaz da. Belli ki, halifede olsa bizatihi yaşadığı bir takım
hadiseler onu etkilemiş gözüküyor. Nasıl
mı?
Malumunuz, Hz Ömer (r.anh) bir gün Medine sokaklarında yürürken bir
evden eğlence varı şarkı sesleri işitir. Derken duvara tırmanır ve
içeridekilere bağırıp hakaretler yağdırır.
Tabii içerideki adam şöyle karşılık verir:
-Ey Müminlerin Emiri! Hele bir dur,
sakin olunuz. Allah’a ben bir isyan
ettiysem, sen de üç defa isyan etmiş oldun. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an’da; “Gizli
kusurları araştırmayın” diye
beyan buyurmakta. Oysa sen tam aksine gizlice ayıbımızı araştırmış
oldun. Birde bunun üstüne yetmedi,
Rabbul Âlemin yine ayet-i celilesin de “Evlere kapılarından giriniz” (Bakara:2/189)
emir buyurduğu halde sen ise duvara tırmanmış oldun. Daha da yetmedi, Hak Teâlâ (c.c) “İzin almadan ve evde
bulunanlara selam vermeden başkalarının evlerine girmeyin” (Nur, 24/27)
diye ferman buyurduğu halde sen selamsız sabahsız, müsaadesiz, mahremimize girmiş oldun.
Hz. Ömer (r.anh) bu sözler karşısında
adeta vurgun yemişçesine pişmanlığın şöyle dile getirir:
-Evet, ne deseniz haklısınız, şayet sen
benim bu kusurumu hoş görürsen bende seni hoş görürüm. Lütfen özrümü kabul
edin, şimdi ne olur beni mazur görür müsün?
Adam:
-Evet deyince derin bir nefes alıp
sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi rahatlayıverir. Böylece adama teşekkür edip
oradan ayrılıverir.
İşte, bu kıssadan anlaşılan o ki, kardeşlik ve
dostluk bağlarımızın devamı için birbirimize hüsnü zanla bakmakta fayda var. Asla birbirimize muhalefet yapmamak gerekir. Tabii
bitmedi, dahası var, bir başka kıssada
ise Ebu Said el- Harraz’ın bir sohbet ortamında sarf ettiği şu müthiş sözler
bizim için kayda değer bir örnek olacaktır elbet. Öyle ki Ebu Said el- Harraz o
sohbet ortamında:
-Sofilerle elli sene beraber bulundum, bu
süre içerisinde benimle onlar arasında hiçbir ihtilaf ve çekişmem olmadı
şeklinde bir kelamda bulunduğunda, oradakiler merak edip:
-Peki, bu nasıl oldu diye sual ederler.
Ebu Said el- Harraz cevaben şöyle der:
-Çünkü ben
onlarla beraberken hep nefsimin kusurlarıyla meşgul oluyor, kimsenin kusuruyla
uğraşmıyordum.
Anlaşılan sofiler meclisi de olsa bir başka
mecliste olsa etrafın kusurlarıyla oyalanmak kendi kusurumuzu görmeye mani
olacaktır. En iyisi mi biz bu anlamda
Sehl bin Abdullah Tüsterî (k.s)’ın şu sözlerine kulak verelim ki, nazarımızı
etrafa odaklamak yerine nazar sahiplerinin meclisine odaklayaraktan kendimizi
hizaya çekmiş olalım. Bakın Sehl bin Abdullah Tüsterî (k.s) ne diyor: şöyle
-Peygamberlerin meclisine bakmak isteyen
kimse, Rabbani âlimlerin meclisine nazar etsin.
Evet, Rabbani alimlerin bulunduğu kardeş
halkasında kalpler tek yürek olmak gerekir ki ayrılığa düşmüş olmayalım.. Oldu
ya, şeytan başımıza musallat olup kardeşlerimizle ayrılığa düştüğümüzde derhal
sen ben çekişmesini bir kenara bırakıp barışmak gerekir. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerimde:
-“Müminler ancak kardeştirler.
Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’tan korkun ki, merhamet
olunasınız” (Hucurat 49/10) diye beyan buyurması bu gerçeğin teyididir
zaten.
Öyle
ya, madem İslam’da kardeşlik çok ehemmiyet arz eden bir husus, o halde mümin kardeşlerimizin hatalarını
görmemek düşer bize. Görmemeye de mecburuz zaten. Çünkü başta Yüce Allah (c.c) settar
ismiyle kullarına merhamet edendir, o halde biz kimiz ki hata görme yetkisini
kendimizde görelim. Düşünsenize Yüce Allah
(c.c) bu dünyadan imanla göç etmiş kulları
için “O gün kimin iyiliği kötülüğünden fazla ise o kurtulmuştur” (A’raf
7/8) cennete gireceğinin vaadinde bulunmuş Mevla’mızdır. Öyle ki, İbni
Abbas (r.a) bu ayet-i kerimenin mana ve ruhundan hareketle iyiliği kötülüğünden
fazla olanın hayır terazisi ağır gelip kurtulacağı manasına tefsir etmişlerdir.
Böylece bu mevzunun izahatıyla müminlerin gönüllerine su serperekten
ferahlatmış olur. Üstelik bu ferahlık; hem
kendimize ferahlık, hem kardeşlerimize ferahlıktır. Malumunuz, akıllı olmak demek zannedildiği üzere aklı başında
manasına kafası çalışan insan demek değildir,
bilakis asıl aklı çalışan insan demek bu dünyada istişare edebilecek ve
aynı zamanda sonradan pişman olmayacağı aklıselim bir insanla kardeşlik kurabilen
demektir. Zira Allah Teâlâ bu hususta şöyle der:
-“Zalimlerden her biri o gün: Ne
olurdu keşke bende o peygamberlerle birlikte bir kurtuluş yolu edinseydim. Yazıklar
olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim der.” (Furkan 25/27–29)
Hakeza Allah’ın Habib’i Resul-i Ekrem (s.a.v)
ise bu hususta şöyle der;
-“Amellerin en faziletlisi Allah için
sevmek ve Allah için buğz etmektir.” (Ebu Davud, Sünnet, 3)
İşte yukarıda zikredilen gerek ayet ve gerekse
hadis-i şeriflerin özüne baktığımızda Allah için bir insan nasıl dost edinilir
ya da Allah için kötülüğe karşı nasıl tavır sergilenir noktasında müminler için
pek çok ince öğütler olduğu muhakkak. Belli ki, bu öğütlere kulak veren
atalarımız “Bana arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim” sözünü boşa
dememişler. Atalarımız çok iyi
biliyorlardı ki; Allah rızası dışında kurulan dostluklar hiçbir zaman kalıcı olmamakta,
yani ahirete yönelik dostluklar kalıcı olmakta. O halde daha ne duruyoruz, birazda atalarımızı
örnek alaraktan daha fazla vakit kaybetmeden tez elden Allah Teâlâ’nın Kur’an’da
zikrettiği “İyilik ve takva hususunda birbirinizle yardımlaşınız” (Maide
5/2) ferman buyruğunun gereğini yapmak için koşturalım. Nitekim Allah Resulü bu ayet-i celilenin ışığında
Ben-i Nadir savaşı sonrasında ganimet mallarını yalnız muhacirler arasında
paylaştırmak niyetiyle, yani Ensar’ın
yükünü hafifletmek düşüncesiyle her iki kardeş topluluğu huzuruna çağırdığında
onlara şöyle hitab eder:
-Ey Ensar Topluluğu! İsterseniz Beni
Nadir Yahudilerinin mallarından, Allah’ın bana verdiği malları, sizlerle
Muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi Muhacirler yine
evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler. Yok, eğer
isterseniz, bu mallar sadece Muhacir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim.
Onlarda evlerinizden çıksınlar, mallarınızda sizde kalsın.
Ensar,
bu hitab ve teklif karşısında şöyle örnek bir duruş sergileyeceklerdir:
-Hayır, Ya Rasulallah! Biz mallarımızı
ve evlerimizi bölüştük. Ayrıca bizler bu ganimetteki payımızdan vazgeçip
hepsini onların olsun deriz.
Böylece Habib-i Ekrem (s.a.v), Ensar’ın
bu âlicenap cömert tavrı karşısında Allah’a şükrettiğinde Allah-u Teâlâ şükrün
karşılığı olarak “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile
başkalarını kendilerine tercih ederler” (Haşr 59/9) ayetiyle Ensar topluluğunu övgüsüne mazhar
kılar. Ne diyelim, işte görüyorsunuz hakiki kardeşlik bu olunca,
sahtelerinin ayıklanması ahrette
kalmakta. Nasıl mı? Malum ayetle sabit,
o gün geldiğinde Yüce Allah’ın beyan buyurduğu “O gün muttakilerin dışında
bütün dostlar birbirinin düşmanı olur” (Zuhruf,43/67) ayetiyle
diğerlerinden ayırd edilmiş olunacaktır.
Evet, şayet kıyamet günü muttakilerle beraber
olmak istiyorsak mutlaka hem birbirimizi Allah için sevecek kardeşler edinmemiz
hem de kötülüklere karşı birlikte Allah için buğz edecek kardeşler edinmemiz şarttır.
Bundan daha da ötesi Allah’ın razı
olacağı dostluk ve Allah’ın razı olacağı düşmanlık ölçümüz olmalıdır. Nitekim
Muhyiddîn-i Arabî Hz.leri beşeri ilişkilerde muhabbet derecelerinin sınırlarını
şöyle belirlemiş bile:
-“Muhabbet dört türlüdür, birincisi;
sırf Allah’ın zatı için muhabbet (ruhani
muhabbet), ikincisi; Nefsanî
muhabbet (Sırf şehvet için zevcesini sevmek gibi), üçüncüsü; Akli muhabbet (Temelinde dünyevi
maslahat ve menfaatlere dayalı muhabbet ilahi değildir), dördüncüsü Allah
için olan muhabbettir (Kalbi muhabbet).”
(Bkz. İbn Arabî, Tefsiri Kur’an’ı Kerim 2452–453).
Peki, âlimlerimiz kardeşliğin ölçüsünü belirler de
sofiler hiç boş durur mu? Hiç kuşkusuz sofilerde kardeşliği bizatihi hayatlarında
tatbik ederek belirleyeceklerdir. Örnek mi, işte Halife Muvaffak döneminde
yaşanmış bir hadise bunun en tipik misalini teşkil eder. Şöyle ki;
Birileri sofilerin birtakım
davranışlarından rahatsız olmuş olsa gerek ki, soluğu Halife Muvaffak’ın
yanında alıp eften püften sudan bahanelerle şikâyet edecektir. Tabii, Halife de durumdan vazife çıkardığında
sofilerin cezalandırılmaları yönünde talimat verip boyunlarının vurulmasına
karar verir. Ancak birazdan ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Yani, infaz günü
gelip çattığında nefesler tutulup cellât vazifesini tam yerine getireceği
sırada, sofilerden Nuri derhal öne
atılıp;
-Hey cellât! Hele bir dur, önce benim boynumu vur! Şunu iyi bil ki
kardeşlerimin benden bir saat daha fazla yaşaması benim boynumun vurulmasından daha
çok mühimdir.
Tabii
bu durumda cellât ne yapacağını şaşırmış bir halde durum vaziyeti Halifeye bildirir.
Halife bunda bir hikmet olsa gerektir düşüncesiyle bilirkişilerce olayın sorup soruşturulması
yönünde kendisine rapor sunulmasını ister. Ve hadisenin tüm ayrıntıları rapor
halde sunulduğunda bilhassa satır aralarında geçen şu ifade, yani “Şayet
bu topluluk zındık ise dünyada hiçbir muvahhid yoktur” ifadeleri Halifenin
adeta ciğerini dağlayıp böylece bir yanlışın eşiğinden dönmesine yetmiş olur.
Hakeza bir başka ilginç çarpıcı kardeşlik örneğini
de Yemük Harbinde, kıyasıya bir savaş sonunda elinde su kırbası ile yaralı
vaziyette amcaoğlunun yardımına yetiştirmeye çalışan sahabenin ortaya koyduğu canhıraş
koşturmasında pekâlâ görmek mümkün. Öyle ki bu söz konusu sahabe kendisi yaralı
olduğu halde elinde ki su kırbasındaki suyu kendisi içmeyip amcaoğluna
uzatıverecektir. Ancak amcaoğlu da az ötede su, su diye inleyen arkadaşına
götürmesi için eliyle işaret eder. İşaret edilen yere gittiğinde o da az ötede
yine su, su, su, diye inleyen bir başka arkadaşını işaret eder, derken bir dizi
işaret zincirinin en son halkasında yer alan yine su, su diye inleyen yaralı
arkadaşın imdadına tam yetişileceği sırada ruhunu teslim etmiş halde bulur. Bu
durumda su kırbasıyla bir oraya bir buraya koşuşturan sahabe tıpkı Hacer annemizin
oğlu İsmail’e su bulmak için Safa ile Merve arasında say yaparcasına bir yol
izleyip; kendi kendine “bari hiç olmazsa
ilk işaret halkasında buluştuğum amcaoğlumun imdadına yetişeyim” der. Evet, amcaoğluna yetişti yetişmesine ama ne
var ki onu da Hakka yürümüş halde bulur. Ne diyelim, bu kıssada net bir şekilde kendi
nefsini kardeşine feda edecek kadar derin bir kardeşlik bağları bu kıssada
ziyadesiyle gözler önüne serilmiş durumda.. Burada önemli olan bizim kıssadan
ne anladığımızdır, kıssadan hisse alabildiysek ne ala, alamadıysak vay
halimize. Hem de ne vah. Düşünsenize vücudumuzu oluşturan hücreler arasında
bile yardımlaşma ve büyük dayanışma söz konusu, bizim haydi haydi kıssadan
hisse alıp hareket geçmemiz icab eder.
Çünkü yardımlaşma ve dayanışma bizatihi kendi iç âlemimizde, yani vücut
şehrimizde de değişik boyutlarda an be an yaşanmakta. Örneğin sinir hücreleri
arasında ki iletişime baktığımızda, aralarındaki iletişimin karşılıklı sinyalizasyon
esasına dayandığını görürüz. Ki, sinir
hücreleri arasında öyle mükemmel iletişim ağı söz konusu ki, bir bakıyorsun
oluşan ilk mesaj önce sinir gövdesindeki aksona akmakta ve buradan da kas gibi
hayati önem arz eden organlarda değerlendirmeye alınmakta. Öyle ki iki sinir
hücresi arasındaki bu iletişim bağlantı hattına Tıp dilinde snaps
denmektedir. Dahası bu hattın adına bir
tür kardeşlik bağı dersek yeridir. Nitekim aksonlar yüklendikleri mesajları
kardeş bağlar dediğimiz snapslar aracılığı iletilen mesajlar en nihayetinde diğer
kardeş sinir hücresinin gövde ve dendritlerin baloncuk ve gangliyonlara (düğümlere)
yapışaraktan hat boyunca damlacık dalgaları halinde akar da. Derken dalga dalga
yapıştıkları kardeş sinir hücrelerin pozitif iyonlarını negatife çevirip 'Essalatu Hayrun Minen Nevm' dercesine
uyanmalarını sağlar. Yetmedi bir bakıyorsun bir başka tür sinir hücresi de
lüzumu halinde diğer kardeşinin snaps bağlantısındaki sinir hücrenin zarında
durdurucu rol oynayıp negatif hal vaziyetini pozitif hal vaziyete dönüştürebiliyor.
Şayet sinir hücrelerinde gelen mesajlar birçok sinir hücrelere aktarılacak
durum söz konusuysa yine bir bakıyorsun bu kez haberleşme faaliyeti sınırlı
sayıda değil üçüncü bir snaps kardeşliğinin teşekkülüyle birlikte iletişim zincirleme
olarak devam edecektir. Bu demektir ki birken iki, ikiden üç derken mikro âlemde de birlikten
kuvvet doğup kardeşlik iletişim bağları zincirlemesine çoğalabiliyor. Madem
öyle, bize iç âlemimizde var olan dayanışma nizamından ibret almak düşer. İbret
alalım ki kardeşlik bağlarımız güç kazansın. Zira kardeşlik öyle paha biçilmez
bir duygu seli bir bağdır ki Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ömer’i umreye
uğurlarken:
-Kardeşçiğim! Bizi de duanız da unutma demekten
kendini alamamıştır.
Hatta Efendimiz (s.a.v) bir seferinde
de şöyle buyurdular; “En makbul dua kişinin kardeşinin gıyabında yaptığı
duadır.”
Unutmayalım ki, kardeşimizin gıyabında sırf
duayla yetinmekte olmaz, sık sık bir
araya gelip iman tazelemekte gerekir. Sakın ola ki, itiraz edip bu da nerden çıktı demeyesiniz,
bakınız Abdullah b. Revaha kardeşleriyle (gönül dostlarıyla)
karşılaştığında ne diyor:
-Gelin oturalım
da bir saat iman edelim.
Ancak yine bir
defasında aynı sözleri bir başka şahsa söylediğinde, bu kez artık kabak tadı
verdin dercesine şikâyet babında Rasulüllah’a durum vaziyeti bildirdiklerinde:
-Ya Resulallah!
Şu İbn-i Revaha’nın dengesizliğine bakar mısınız, bize öğrettiğiniz imanı
bırakmış, kendince bizleri bir saat iman
etmeye davet ediyor.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) şöyle der:
-Allah onu affeylesin ( o kadarını da hoş
görün), o aslında meleklerin merhamet
ettiği zikir meclislerine muhabbet ediyor; sizi ona davet ediyor.
Evet, İbni Revaha bu sözleriyle
kardeşlerine işaret ettiği o meclislerde bulunmanın kalbi zikirle doldurmaya
vesile olacağını ve hakiki iman kardeşliğinin tadına varılacağının vurgusunu
yapmıştır. Gerçekten de hele bir insan kardeşlerinden
uzaklaşmaya görsün her an özünden uzaklaşıp dünya telaşına kendini
kaptırabiliyor. Nitekim Hz. Hanzala
(r.anh.)’ın “Biz Resul-i Ekremin yanından
ayrıldıktan sonra kendimizden pek çok şeyler kaybedip manen zayıflıyoruz” sözleri bunun teyidi sayılır elbet.
Hiç kuşkusuz hayır ve şerri yaratan Allah’tır,
ancak şu da var ki, Allah’ın muradı kullarının hayır üzerine yaşaması
yönündedir. Şeytanın muradı ise malum, Allah’ın tüm Salih kullarını sıratı müstakim
üzere yaşama gayesinden saptırmaktır, şeytan bu nedenle hiç boş durmaz, son nefese kadar Salih kulların işleyeceği iyilikleri
bertaraf etmek için vardır. Besbelli ki şeytan dönüşü olmayan bir yola girmiş, hatta
Yüce Allah’tan mühlet isteyip kullarını saptıracağım diye yemin etmiş bile. Şeytan yemin ede dursun, önemli olan biz ne âlemdeyiz
ona bakmamız icab eder, bize düşen ilk
iş Allah’ın engin rahmetine sığınmak olmalıdır. Sonrasında ise Salih amel için
azami gayret içerisinde olmamız icab eder. Çünkü şeytan en çok gayret edenden
kaçmaktadır. Hatta öyle amel etmeliyiz
ki, amelimize güvenmeksizin, yani bizi ancak Allah’ın sonsuz rahmeti kurtarır düşüncesiyle
amel etmemiz gerekir. Şeytan ameline güvendi de ne oldu, sonu malum lanet
halkası boynunda ebedül ebed cehennemliklerden oldu. O halde insan ameline güvenmemeli, beşer olmamız
hasebiyle her an hata yapabiliriz, bir düşüp kalmayan Yüce Allah’tır. Hem
neyimize güvenelim ki, bikere son nefese bu dünyadan imanla göç edip etmeyeceğimizin
garantisi yok ki. Bize düşen son nefesimize
kadar büyük bir gayret içerisinde Allahın sonsuz rahmetine sığınaraktan imanla
göç etmemize vesile olacak Salih amel işlemek olmalıdır. Gayret ettiğimizde
biliniz ki son nefesimizi verirken şeytan başucumuzda imanımızı çalamayacaktır.
Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle der: “ ..Evet bende sırf
amelimle kurtulamam, ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle beni saracak ve
cennetine koyacaktır”(Buhari).
Evet! İnsan bu fani dünyada yaşadığı süre
içerisinde tanıştığı kişilerin ölüm haberini aldığında, eğer o kişi ömrünü kötü işlerde harcadıysa
onun adına endişe duymalı, iyi halde öldü ise onun adına hayra ulaştı hüsnü zannında
bulunmalı ki sahabe ahlakına ulaşabilsin. Çünkü sahabe ahlakı böyle idi. Birisi hakaret edip sövse, ya da dövse Hünkâr
Hacı Bektaş Velice “Sövene dilsiz gerek,
dövene elsiz gerek” sözünü hemen hatırlamalı, hatta başımıza gelen bu musibetin işlediğimiz
günahların karşılığıdır diye kendi kendine yorumlamalı. Dahası kusur işlemek
yönünden karşımdakinden öndeyim diye düşünmeli. İcabında bu da yetmez, acaba
ben ne günah işledim ki bu hale düştüm demeli. Şu bir gerçek, Hakikat yolunda nefse
karşı nefisle karşılık vermek uygun bir usul değildir. Hem nasıl uygun olur ki,
bir kere kirli çamaşır kirli su ile temizlenmez ki, ateş ateşle sönmez ki, kin ve nefret kinle dindirilmez ki, öfke öfkeyle giderilmez ki. İslam’da yol,
usul, edep erkân bellidir, bu yolda kin
ve öfke gibi fevri tavırlar ancak gönülleri fethetmek usulüyle giderilebiliyor.
Yeter ki, gönülleri fethetmek düsturumuz olsun, bak o zaman bize yapılan bir
iyiliği kendimizden değil Allah’ın bir lütfü olarak bilip ihsanda bulunana teşekkür
ederiz de. Zira ihsan (iyilik) yapana
teşekkür etmek Allah’a teşekkür etmek demektir O halde ne duruyoruz, gönül
yıkmak için değil, gönül yapmak için var olmalıyız. Nitekim bu hususta Habibullah (s.a.v); Enes
(r.anh)’a:
-Evladım! Kalbinde hiç kimseye kin ve haset
bulunmadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yetiyorsa yap! Bu benim sünnetimdir.
Benim sünnetimi ihya eden beni ihya etmiş, benimle birlikte cennete girmiş olur
müjdesini vermiştir (Tirmizi, ilim,17, İbni Mace).
Hakeza yine Rasulullah (s.av); “Kim bir din
kardeşinin gıyabında savunursa Allah mahşerde onu yüzünü ateşten korur. Bir
kimse din kardeşinin savunmayıp sahipsiz bırakırsa, Allah'ta onun kendisinin yardımını istediği
yerde yardımsız bırakır, savunan kimseye de Allah yardıma çok muhtaç olduğu
yerde kendisine yardım eder” (Ebu Davud, Edeb 36 No:4884)
buyurmuştur. Ayrıca Rasulullah (s.a.v); “Mümin başkaları ile iyi geçinen ve
kendisiyle güzel geçinilen kimsedir. Başkaları ile iyi geçinmeyen kimsede hayır
yoktur” (Ahmed Müsned,2,400, Münavi) diye beyan buyurmuş ta.
Öyle anlaşılıyor ki, müminlerin kendi
aralarında yardımlaşması, hediyeleşmesi, hem sünnetlerin ihyasının bir gereği hem
de birlikten kuvvet doğar gerçeğin ta kendisi diyebileceğimiz kardeş olmanın
gereğidir. Bakınız, bu hususlarda örnek aldığımız Peygamberimiz (s.a.v) asla
kendine özel muamelede bulunma beklentisine girmezdi, bilakis ister hür, ister
köle olsun hiç fark etmez, her kim ki
davet eder davetine icabet edip gönüllerin hoş tutardı. Yine her kim ki hediye verdiğinde
kabul ettiği gibi kendisine verilen hediyenin cinsine bakmaksızın hediye ile
karşılık verirdi. Bu nedenle müminler olarak hediyeleşmek sünnettir deriz hep.
Üstelik hediyeleşme kardeşlik bağlarımızı güçlendirmeye de vesile olmakta.
Sahabenin hayatında kardeşlik şuuru ve
kardeşlik bağları o kadar güçlüydü ki, kendi aralarında asla resmi
davranmazlardı, icabın çok rahat bir şekilde kardeşinin malından izin
almaksızın istifade edebiliyordu. Biz olsak dünya malını kardeşimize tercih
edip, bir anda küs moduna geçeriz de. Oysa bizlerin de sahabe modeline ihtiyacı
var, tıpkı onlar gibi birinci önceliğimiz kardeşlik bilinci olmalı, iç âlemimizde her ne cinsten şüphe ve ayrılık
tohumları varsa bir an evvel içimizden söküp atmamız gerekir. Kalplerimiz bir olması gerekirken küsmekte ne
oluyor. Bakınız, Peygamberimiz (s.a.v) “Bir mümin diğer müminle üç günden fazla
küs durup konuşmayı kesmesi helal değildir” diye buyurmakta. O halde
gelin kardeş olalım, bize bizden gayrı
dost yoktur çünkü. Birbirimizle hemhal
olalım ki, bir kardeşimizin vücuduna bir diken battığında acısını yüreğimizde hissedebilelim.
Nitekim Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle der: “Muhakkak Müminler bir organı
rahatsızlandığı zaman bütün azaları rahatsızlanan vücut gibidirler. Bir
Mümin şikâyet ettiği zaman diğer Müminlerde rahatsız olur.” Ki, gerçek müminler ta kalu beladan beri
birbirlerini sevmişlerdir. Yani bu
demektir bu dünyada birbirine dost ve kardeş olanlar aynı zamanda kal-u
belada yani Elest-i Bezminde de birbirlerine muhabbet duymuş ruhlardır. Bu
yüzden Rasulullah (s.a.v) “Ruhlar saf halinde dizilmiş ordular gibidir.
Orada tanışanlar, (burada da)
tanışıp kaynaşırlar. Orada anlaşamayanlar birbirleriyle çekişip dururlar” (Buhari) diye beyan buyurmuşlardır.
Aslında hakiki kardeşliği birde şu meşhur
kıssadan hisse kaparak değerlendirmekte fayda var. Şöyle ki;
İbrahim b. Ethem bağ bostanda bekçilik yapmanın
yanı sıra hasat zamanında arkadaşlarıyla beraber çalışmaktan da geri durmazdı. Üstelik çalıştığında en son işi bırakanda yine
kendisi olup bu yüzden eve geç varırdı. Ancak
arkadaşları bu durumdan pekte memnun kalmazlardı. Öyle ki, aylardan Ramazandı
iftar vakti yaklaştığında çalışma arkadaşları kendi aralarında şöyle der;
-Gelin, o
yokken iftarımızı açalım ki, aklı başına gelsin, belki bu ona bir ders olur da
bir daha gecikmez.
Derken hep birlikte yiyip içtikten sonra
uyumaya koyulurlar. Onlar uyuya kalsın, İbrahim Ethem ise tam aksine bağ
bostandan eve gelip arkadaşlarını uyku halinde gördüğünde kendi kendine şöyle
der:
-Ah can dostlarım! Belki de yiyecek bir şeyleri yoktu da bu
yüzden uykuya dalmışlardır.
İşte İbrahim Ethem bu ya, derhal heybesindeki unu yoğurup pişirmeye
koyulur bile. Birazdan arkadaşları uyanıp
onu ateşi üfler halde gördüklerinde:
-Ey İbrahim
Ethem! Öyle kendi kendine ne yapıyorsun diye seslenirler.
İbrahim Ethem
cevaben:
-Düşündüm ki,
benim canım kardeşlerim iftar için yiyecekleri olmadığından uykuya dalmış olsa
gerektir. Bu yüzden bir şeyler
hazırlamak istedim, der.
Tabii bu sözler karşısında arkadaşları
şaşkın halde bu kez birbirlerine bakaraktan:
-Görüyor musunuz, biz ne yaptık,
o ne yaptı, demekten kendilerini
alamayacaklardır.
Gerçektende İbrahim Ethem’in bu örnek tavır
Peygamberimiz (s.a.v)’in; “Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi
içinde isteyip sevmedikçe gerçek mümin olamaz” (Buhari) beyanını
hatırlatan bir tavırdır elbet. Nitekim
bir adam Resulü Ekrem’in huzuruna geldiğinde açım demişti. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) hanımlarına haber salıp evde ne var diye
soruşturduğunda evden gelen haberde içecek sudan başka bir şey olmadığı
yönündedir. Tabii Allah Resulü bu durumda
o adamı yüz üstü bırakmayacaktır, bu kez
ashabına dönüp şöyle der;
-Aranızda kim bu adamı bu gece misafir
ederse Allah ona rahmet eylesin.
Bunun üzerine Ensar'dan biri hemen ayağa
kalkıp o adamı evine almaya talip olur da.
Birlikte eve
geldiklerinde hanımına;
-Bak hanım evimize Resulullah (s.a.v)’in
bize emaneti bir misafir getirdim, evde her
ne varsa ikram edesin. Hanımı şöyle der:
-Bey! Misafir ağırlamak iyi hoşta, inanın evde ancak çoluk çocuğa yetecek kadar yiyecek
var.
Bunun üzerine kocası:
-Hanım, hele sen şu sofrayı bir kur, Allah kerimdir. Sen iyisi mi çocukları oyalayıp şöyle güzel
bir uyuttuktan sonra ilk işin kandili yakmak olsun. Ve o esnada misafir yemeğe başlayınca ışığı
düzeltme bahanesiyle kandili söndürüp sofraya oturursun. Böylece bizde
karanlıktan istifade ederekten, sanki yemek yiyormuşçasına kaşığı boşa çalıp
misafirin doymasını sağladığımız gibi Allah Resulünün emanetine de sahip çıkmış
oluruz.
Sabah olduğunda Efendimiz (s.a.v) onların
bu örnek davranışını ashabına şöyle müjdeler:
-Allah
Teâlâ bu gece falan erkekle filan kadının yaptıklarından çok hoşnut oldu.
Ne
mutlu müjdelenen kullara ki, kendisi
darda olduğu halde kardeşinin sıkıntısını giderecek örnek bir tavır ortaya
koyabiliyorlar. Böylesi Salih kullardan Allah hoşnut olurda mazlumlar, yetimler,
darda kalanlar hoşnut olmaz mı, değil hoşnut olmak baş tacı edilir de. Üstelik
bu örnekler istisna kabilden örneklerde değil,
dahası var elbet. Bakın yine bu örneğe
benzer bir kardeşlik tavrı da şu misalde yerini bulur. Şöyle ki:
Ebu’l
Hasan el Antaki’nin evine otuz küsur sayıda misafir gelmişti ki, evinde ancak beş kişiyi doyuracak sayıda ekmek
vardı. Tıpkı yukarıda anlatılan kıssada olduğu gibi Allah kerimdir inancıyla
ekmekler doğranıp sofraya oturulduğunda hemen ışıklar söndürülür de. Söndürüldü de ne oldu derseniz, bir süre sonra ışıklar yandığında, hiç
kimsenin bir şey yememiş olduğu ortaya çıkar. Anlaşılan herkes kardeşini nefsine tercih edip yemeğe dalmayı kendine zül addetmişlerdir.. İşte “önce canan, sonra can” olabilmek denen
gerçek kardeşlik budur.
Evet, gerçek anlamda dert davamız kardeş olmaksa ilk
evvela kendimize iyi bir araba, iyi bir ev almanın derdinde olmak yerine iyi
bir kardeş edinmek dert davamız olmalıdır. Malumunuz, dünya malı dünya da kalacağından geçici
olmaya mahkûmken, Allah için kardeş olmak ise bunun tam aksine “Kişi sevdikleriyle beraberdir” hadis-i
şerifin sırrınca ahrette de devam edecek olan, yani ebediyete mal olacak bir
kalıcılıktır. Hem boşa dememişler ‘dünya fani ahiret baki’ diye. Öyle ya, bir gün ruhumuzu teslim ettiğimizde,
dünya metası bizimle beraber göç etmeyeceğine göre fani dünyada yaptıklarımızda
fani kalmaya mahkûm olacak demektir. Ancak bunun bir istisnası var ki, şayet ardımızdan hayırlara vesile olacak sadaka-i
cariye hükmünde bir eser, bir Salih amel bırakmışsak, işte asıl o sadak-i
cariye amel bizimle beraber göç edecek demektir. Böylece bu sayede amel defterimiz
kapanmaz da. Nasıl amel defteri kapansın ki, bikere eli açıklık ve cömertlik doğuştan gelen hasletlerdir. Ama cimrilik öyle değil, tam
aksine sonradan kazanılan bir haslettir. Dahası nefsin arzularına yem olmanın neticesinde
kazanılan kötü haslettir bu.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz insanoğlu
özüne uygun davrandığında ardından rahmet okuyacak kardeşlerinin varlığıyla
amel defteri kapanmayacak şekilde göç edebiliyor. Özünden uzaklaştığında ise
malum ardından rahmet okuyacak bir tek kardeşi olmadan amel defteri kapanmış
halde göç etmesi kaçınılmazdır. Madem
öyle, ecel kapımıza dayanmadan tez zamanda özümüze dönüp Yüce Allah’ın Kur’an’da;
“Onlar kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. İşte onlar
Rablerinden bir hidayet üzeredir ve felaha erecek olanlardır” (Bakara2/3–5) diye övgüyle
söz ettiği Salih kullardan olmak için gayret etmeli. Aslında bu bilinçte niye
kul olamadık diye de kendi kendimize hiç bir bahane ve gerekçenin araksına
sığınmaya gerekte yoktur. Hem kaldı ki Bediüzzaman
Said Nursi Hz.lerinin beyan buyurduğu “…Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine
kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz
bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, yüze kadar bir…” gibi pek çok ortada birlerimiz
varken nasıl olurda kendi kendimize bahane ve gerekçe ileri sürebiliriz
ki. Madem ortada birliğimize ve dirliğimize pek çok ortak değerlerimiz var, o halde
ne duruyoruz gün ortak paydalarımızla birlikte birbirimizle Ensar’ca kardeş
olmak günüdür.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4079/gel-kardesim-bir-olalim