24 Mayıs 2016 Salı

TARİKAT-I ALİYYE



TARİKAT-I ALİYYE
         SELİM GÜRBÜZER
       Tarikat yol demektir. Bakın, Çinliler yol'a ‘Tao’ derken Hıristiyanlarsa mistik yol manasına ‘Via Mystica’ (mistisizm) demişlerdir. Biz ise ‘Tarikat’ deriz. Ancak, İslâm ümmetinin tarikat anlayışıyla, diğer dinler arasında derin farklar söz konusu. Dolayısıyla Tarikat-ı Aliye’yi Hıristiyanların mistik anlayışıyla ya da Yahudi kabalizmle bağdaştırmak isteyenler, büyük bir yanılgı içerisindeler. Nitekim İmamı Rabbani (k.s.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan buyurmakla İslâm âlemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına son vermiştir. Ayrıca İmam-ı Rabbânî (k.s) tarikatta görülebilen kerametle gayrimüslimlerde görülen olağanüstü hallerin farkını da ortaya koymuştur. Kaldı ki tarikatta vuku bulan haller, daima şeriata arz olunmakta. Yani, şeriata esastan ters düşen hiçbir hal durumu kabul görmez. Zira şeriatın dışında görülen hallere istidraç olarak nitelendirilir Hatta bu konuyla alakalı hususu Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e sorduklarında:
            "-Efendim bazıları havada uçuyor, veli midir?"
           Cevaben:
            "-Kuşlarda uçuyor " der.
           Yine sorarlar:  
           "-Pekâlâ, Efendim bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"
            "-Balıklarda gece gündüz su da yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli değildir."
            Sorular devam eder:
            "-Efendim bazı kimseler bir burada, bir orada, bir şurada, hatta aynı anda birkaç yerde bulunabiliyor, veli midir?"
            Şah-ı Nakşibend (k.s) derki:
            "-Hayır, onlarda benim nazarımda veli değildir. Bakın şeytan da ismi Azam duasını okuyunca bir anda doğu batı arasında mekik dokuyabiliyor (gidip gelebiliyor), bu da ölçü değildir. Nitekim şeytan dergâhı ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.
           En nihayet can alıcı soru sorulur:
            ''- Madem öyle, Efendim veli kimlere denir?''
            Şah-ı Nakşibend (k.s.) bunun üzerine en nihai cevabı verir:
            ''-Peygamber (s.a.v)’in şeriatına ittiba eden, onun yolundan ayrılmayan kimseler velidir.."
            İşte Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere bir insanda olağan üstü haller görülse bile o insanda şayet şeriatı-garra (parlak İslami hayat-insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi) üzerine yaşamıyorsa bütün bunlar bir hiçtir. Kaldı ki Hindistan’da, Çin'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde nefislerine bir takım terapiler uygulayarak, mesela çivilerin üzerinde yürüme gibi haller zuhur edebiliyor. Sanki bu durum ilginçmiş gibi lanse edilmekte. Oysa İslâm’ın dışında görülen bu durumlar ‘istidraç’ kavramıyla örtüşen bir durumdur. Hakikat şudur ki ancak İslâm'ı yaşama neticesinde meydana gelen haller ‘keramet’ olarak addedilebilir. Demek oluyor ki; şeriat ve sünneti seniyye yaşantısını uygulamaksızın meydana gelecek her hal istidraç kapsamına girmekte. Dolayısıyla, İslâm tasavvufunu Hıristiyan mistisizmiyle karıştırmak ya da ilişkilendirmeye kalkışmak abesle iştigaldir.
          Tarikat-ı Aliyye’de asl olan müminin istikametidir. İstikametten maksat ise şeriata ve sünneti seniyyeye sıkı bağlı kalmaktır. Bilindiği üzere şeriat; Allah (c.c.) ve Resulünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir, ayrılmaz bir bütündürler. Tıpkı şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (s.a.v) bizzat hayatında hem şeriatı hem de tarikatı tatbik etmiştir. Allah Resulü değim yerindeyse gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikat hayatı yaşadı. Öyle ki; gecenin alaca karanlığından sabahlara kadar ibadetten dizlerinin şişmesi bunun en bariz göstergesidir. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır ve kurtuluşu için dua ederdi. Böylece niyaz edilen o dualar hürmetine Ashabı kiram da onun yolunun takipçisi olup, iç dünyaları Peygamber sevgisiyle dolup taşıyordu. Onlar Allah Resulünde ne görüyorsalar yaşadıkları ruh ikliminin yansıması olarak Peygamberimizde buna karşılık her bir sahabeye aynı ölçüde meşreblerine uygun ayna oluyordu. Üstelik dört büyük halifesinin de birbirinden farklı kendilerine has meşreb ve kabiliyetleri sözkonusuydu Nasıl mı? İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’da teslimiyet, Hz. Ömer (r.anh)’da heybet hali, Hz. Osman (r.anh)’da yumuşaklık, Hz. Ali (k.v.)’de ise coşkunluk halinin hâkim olması bunun bariz işaretidir zaten. Besbelli ki Peygamberimiz (s.a.v.), her bir müstakbel halifesinin bu özelliklerini göz önünde bulundurarak her birinin mizacına uygun seyr-u süluk yolu göstermiştir. Yani dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmiştir.  Malum, Resûlüllah (s.a.v.) dar’ul bekaya intikal edince Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) biat edilmek üzere Sakife’de toplanılmıştır. Ve kendisine "elini uzat" denil diginde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuş,  akabinde ise tüm Ashab biat etmiştir. Böylece ilk halife olarak irşada koyulma vuku bulur.
           İlginçtir Peygamberimiz (s.a.v) zikir yönünden de sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a has kılmıştır. Aslında buna şaşmak gerekir. Çünkü Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) öyle Allah'a (c.c.)  yalvarırcasına içten zikredermiş ki,  arkadaşları evinin önünden geçtiklerinde zikir kokusunu et kokusu olarak algılamışlar Tabii bu durum Resûlüllah (s.a.v.)’e şöyle intikal ettirilir:        
            -Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddık evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor. Bunun üzerine Allah Resulü:
            "-Hayır, o et kokusu değil. O, bizatihi Ebû Bekir-i Sıddîk’ın zikreden kalbinin kokusudur" der. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu özellikleriyle, "Sıddıkıyet" makamına ulaşmıştır. Böylece Sıddık-ı Ekber, Allah Resulünden öğrendiği hafi zikir metoduyla Nakşibendî Tarikatının önderi (Piri) olmuştur.
            Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’dan  sonra hilafet Hz. Ömer (r.anh)’a geçti. Hz. Ömer (r.anh.) kendi yaptığı yolun zorluğunu bildiği için, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın yoluna girmeyi işaret etti hep. Keza Hz. Osman (r.anh)’da Hz. Ömer (r.anh) gibi kendi izlediği yolu (tarikatı) göstermedi. Yani her ikisi de birtakım sebeplere dayanarak, kendi takip ettikleri tarikatın yerine Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yola işaret etmişlerdir.  Tabii bu arada zaman içerisinde kendi tarikatın usul ve yöntemini aktarmadıklarından izledikleri meşrebi yol kaybolmuştur.
            Hz. Osman (r.a.)’dan  sonra, hilafete geçen Hz. Ali (k.v.) ise kendi takip ettiği yolu uyguladı hep. Ancak O diğer iki halife gibi tarikatını gizlemedi. Bilakis O, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a gönül vermiş olan tüm bağlılarına hürmet gösterdiği gibi, arzu edenlere de kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 seneyi aşkındır tasavvufun iki altın halkası çift kutup halinde günümüze böyle uzandı diyebiliriz. Demek ki, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (k.v.) ise cehr-i zikrin önderidir. İşte irşat iki kutup halkadan dallanıp budaklanıp,  en nihayet "on iki hak tarikat" halinde tüm ehlisünnet tarikatlar böyle sistemleşti. Allah hepsinden razı olsun. Zira Tarikat-ı Aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır.
            Şu da var ki, Peygamber (s.a.v.) gizli zikri, önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a, daha sonrada Hz. Ali (k.v)'e telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki coşkunluk hali mizacı gizli zikirden pek lezzet alamadığı her halinde kendisinde belli eder de. Bunun üzerine Habib-i Huda (s.a.v.), Allah'a (c.c.) niyaz da bulununca Rabb’ül Âlemin: "Habibim onların dördünün de kabiliyeti başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur" beyan buyurdu. Bu durumda Allah Resulü (s.a.v.) her birinin meşrebine uygun ayrı ayrı yol (tarikat) telkin edip onları bu doğrultuda irşat eyledi. Zira kutsi hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefeslerinin sayısı kadardır" buyrulmakta.
            Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni İsrail’i, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat etti mi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkak ki; benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."
           Tabii bu durumda Ashab merak edip:
             "-Ya Resûlüllah! Madem öyle, bize ne emredersin?"
            Habib-i Huda (s.a.v.):
            "Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.
            Bilindiği üzere Resûlüllah (s.a.v.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:
            -Devlet yetkisi (Zahiri halife),
            -Din ve ilim yetkisi,
            -Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife),
            Zira Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:
            -Hilafeti zahiri,
            -Hilafeti manevi.
           Yani bu demektir ki insan tarafından tayin olunan hilafet "Hilafet-i zahiri" manasınadır. Manevi kanaldan seyr-u sülukla (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise "Hilafet-i manevi" adını alır. Dini bakımdan hilafet Peygamber (s.a.v.)’den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve ahlâki hamidiye üzerine yaşayan ancak manevi halife olabiliyor. Bakın,  Yavuz Sultan Selim ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce istismar edileceği endişesi taşıdığından manevi hilafeti kabul etmemiş, efendiliğin hadimiyetten (hizmetkârlık) geçebileceğini vurgulamıştır. Hatta “Hakim’ül Haremeyn” unvanını reddedip, "Hadim’ül Haremeyn" unvanına talip olmuştur. Nitekim ruhani mevkiin (makamın) babadan oğla (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki bir uygulamanın İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere padişahlık babadan oğla veya liyakat esasına göre tanzim edilebiliyor. Ama ruhani önderlik (Mürşidi-i kâmil) babadan oğla geçebilen bir durum değildir, bilakis seyru süluk’unu tamamlamayla ve şer’i ilimleri bitirmekle alakalı bir durumdur. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.) seyr-u süluk yolcuları için: "O kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ hatırlatır (anılır)"  diye beyan buyurmuştur.
           Anlaşılan o ki; Ehlullah; Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani onlar Allah'ın Halilleridir. Ehlullah aynı zamanda Peygamberimizin ruhani varisidirler. Kelimenin tam anlamışla manevi halifelik, Allah Resulünün manevi hizmetkârı olmak demektir. İşte bu hizmetkârlığın neticesinde Tarikat-ı Aliyye, Resûlüllah (s.a.v.)’den Ebu Müslim’in zamanına kadarki süreçte iki kutuplu olarak yoluna devam etti diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Ömer (r.anh) ve Hz. Osman (r.anh) kendi tarikatlarını göstermedikleri için,  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) ve Hz. Ali (k.v)’in talim eylediği hafi ve cehri yol iki kanaldan Ebu Müslim’e kadar gelebilmiştir. Derken bu iki ruhani yolun takipçileri iç dünyalarını huzura erdirmişlerdir. Ebu Müslim döneminde on iki tarikatın ayyuka çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın soyundan gelen şu meşhur on iki ehl-i beyt İmamının etkin rol oynadığını söyleyebiliriz. Nitekim bu on iki imamın dördü Hz. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali (k.v.)’in cehri zikri üzerine amel edip irşat görevi üstlenmişlerdir. Böylece tüm insanlığı aydınlatın ışık kandilleri olmuşlardır. Dolayısıyla Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendî tarikatı da imam Hasan'ın yolu olarak bilinir. Anlaşılan o ki; İmam Hüseyni Hz. Ali (k.v.)’i kendine rehber edinmiş, İmam Hasan ise Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tarikatını yol edinmiştir. İşte her iki ehl-i beyt neslin önderleri sayesinde cehri ve hafi zikir halkasını oluşturan on iki hak tarikatın doğuşuna şahit oluruz. Zira on iki imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan) ister istemez on iki yol doğmuş oldu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: on iki imam dönemi çok hassas ve kritik bir dönem olması hasebiyle; "Bunlar tarikat icat etti" türünden dedikodulara maruz kalmamak adına, söz konusu bu on iki imam büyük titizlik içerisinde tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Dahası herhangi bir fitneye mahal vermemek için çok ince eleyip sık dokuyarak sadece izledikleri yolu yakınlarına öğretmekle yetinmişlerdir. Fakat zaman içerisinde sular durulduğunda, yine onların feyzi ve bereketiyle on iki yol su yüzüne çıkar duruma gelmiştir. Hâsılı kritik dönem bittikten sonra tarikatlar zirve yapmıştır.  Nasıl mı? İşte Ebu Müslim'in manevi tılsımı, ya da bir başka ifadeyle onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulur da. Böylece ortalık süt-liman olmasıyla birlikte "on iki hak tarikat" zuhur eder. İlk evvela sesli zikir kanalından ‘Kadiri tarikatı’ doğup, akabinde sessiz zikir halkasından ‘Nakşibendî tarikatı’ gün yüzüne çıkar. Yani her iki yol da günümüze kadar birçok tarikatın filizlenmesinde beşiklik eder hale gelir. Böylece Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye gibi yolların doğuşu gerçekleşir. Aslında şu da var ki cümle tarikatların gayesi birdir. Hepsinin amacı Allah'a (c.c.) ulaşmak ve Peygamber sevgisi yolu üzerine bulunmaktır. Her ne kadar izledikleri metotlar farklı olsa da, bu farklılık meşreb itibariyledir. Meşreb farklılıkları asla Tarikat-ı Aliyelere gölge düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik vardır zaten. Dinimiz okyanus misali dal dalabildiğin kadar engin bir denizdir, dahası yüz yüzebildiğin kadar bir deryayı ummandır.  Yeter ki izlenilen yolda tek amaç Allah rızasını kazanmak olsun, gerisi gelir elbet. Zira Tarikat-ı Aliyyeler sevgi ocakları olması hasebiyle deryayı umman olmak için vardır.  Ve ehlisünnet olanın hepside Hak'tır.
            Bazı âlimlerimiz ibadeti zahiri ve batini (iç ve dış) olarak vasıflandırmışlardır. Bilindiği üzere zahiri ibadetler bedenle, batini ibadetler de kalple yapılır. Bir an şöyle hem bedenen hem de kalben ibadet eden bir müminin halini düşünün, hiç kuşkusuz o müminin muttakilerden olacağı muhakkak. Fakat şunu unutmayalım ki zevki tarik hal üzere olmayı ancak yaşayan bilir, yaşamayansa pek idrak edemez. Bu durumu idrak edemeyenler için şimdilik sadece namaz örneğini delil olarak sunabiliriz, bunun dışında ne anlatsak belki de fayda vermez. Yine de biz şu örneği dile getirmekte fayda var diye düşünüyorum: Mesela cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkıh kuralları gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitler (akşam-yatsı-sabah) hep sesli kıraat edilir. İşte görüyorsunuz ayrı ayrı vakitlerde kılınan namazlar da bile çeşitlilik ve zenginlik söz konusu, o halde tarikatların da meşreb itibariyle birbirinden farklı nitelikte uygulamalarının olması gayet tabiidir. Hakeza mezhepler içinde öyledir. Bilhassa mezhepler içtihat farkından, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın hafi zikir (gizli zikir) talimatını, Allah Resulü'nden (s.a.v.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a; "Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de" diye telkinde bulunmuştur. İşte Nakşî yolunun esası bu noktada düğümlüdür. Derken bu tarikatı âliye Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan  Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e  kadar bir hayli mesafe kat ettikten sonra,  en son Bahaüddin Nakşibend (k.s.)’ın   elinde sistemleşmiştir. Malum, bu büyük zatın zahirde şeyhi Seyyid Emir Külâl (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’den terbiye olmuştur. Bu yüzden kendisi aynı zamanda üveysdir. Hakeza Abdülhâlik-ı Gücdüvânî de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’de  Hızır (a.s.)’dan  hafi zikir talimatını almıştır. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’in zahirde Şeyhi ise Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'dir.  Bu arada Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)’in halifelerinden biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.)'dir. Bu zat Hacegan nispetini Orta Asya ve Türkî Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bu nedenle Piri Türkistan, Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında çok büyük pay sahibidir.  Bakın, Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal'in Fuat Köprülüye; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız" diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan’ın, hafi zikir yolu etkilidir diyebiliriz.
            Batı Türklüğünde ise cehri'lik hâkimdir.  Bu hususta Bediüzzaman ise; "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyor.
            Ayrıca Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin genel manzarasını şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kâfir olmaz. Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."
            Allah Resulü (s.a.v.) "Allah bir insanı sevdi mi Cibril’e şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada olanlara filan oğlu filanı Allah sever, siz de onu sevin der. Yerdekilerde artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimlerin eti zehirlidir" buyurarak, bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir. Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen, ne yazık ki İbn-i Teymiyye ve paralelinde olanlar:
            -Kabir ziyaretini,
            -Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),
            -Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler. Düşünebiliyor musunuz, Allah Resulünü (s.a.v.) bile duada vesile kılmayı ve kabrini ziyaret etmeye bile tahammülü olmayanlara,  elbette ki kalkıp Evliyayı kabul ettirmezsiniz. O halde  “Fahri Kâinat (s.a.v.)’in yüzü suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere karşı yapılması gereken şu ki Evliyayı ve Tarikat-ı Aliye’yi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap almamak en doğrusu. Zaten muhatap almaya değmez de. Kaldı ki onlar Osmanlı'nın yükselişindeki sırrı da bilmezler. Onlar bilmeyiversinler, Prof. Dr. Cahit Tanyol; "Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır" diyor ya, bu tespit bize yeter artar da.
            Tarikat-ı Aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe daha da yücelecekleri gibi, halkın gönlünde hep "sevgi ocakları" diye yankı bulacaktır. Sofiler bu yüzden; Bahaeddin Nakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Yunus gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinmişlerdir.
           Velhasıl; Yavuz Sultan Selim'in şu güzel deyişiyle mevzuumuzu bağlayalım:
            Padişah-ı âlem olmak
            Bir kuru dava imiş
            Bir mürşide bende olmak
            Cümleden âlâ imiş…

23 Mayıs 2016 Pazartesi

SILA-İ RAHİM


SILA-İ RAHİM
        SELİM GÜRBÜZER
         Hiç kuşkusuz imandan sonra en mühim amellerden biride Sıla-i Rahimdir. Üstelik vacib hükmünde bir ameldir bu. Terk edildiğinde âlimlerin ittifakıyla haram olduğuna hükmedilmiştir.  Madem öyle,   maddi soy ağacı bakımdan başta anne baba olmak üzere tüm aile ve akraba-i taallukatla bağlılığımızı güçlendiren sıla-i rahim amelini terk etmememiz icab eder. Aksi halde terk edipte terk edilmiş hale düşenlerden oluruz. Keza mürşid ziyaretini terk etmekte öyledir.  Zira bir sofi için Sıla-i Rahim demek, intisab ettiği Tarikat-ı aliyyenin manevi soy ağacıyla olan bağlılığını güçlendiren mürşidini Allah için ziyaret etmesi demektir. O halde şayet bizde sofilik yoluna girmişsek,  bir yandan zahiri neseb bağımızla,  diğer yandan da Tarikat-ı aliyyenin silsile-i şerifesinde yer alan Gönül sultanlarıyla bâtıni bağını koparmamamız icab eder.  Çünkü soy sop bakımdan bağlı olduklarımız bizim fiziki ihtiyaçlarımızı karşılamada en büyük pay sahibi olurken,  manevi veraset bakımdan bağlı olunan Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus, Akşemseddin ve Hacı Bayram-ı Veli gibi başbuğ velilerde manevi ihtiyaçlarımızı karşılamada, yani ahlaken terbiye olmamızda en büyük pay sahibi olmaktadırlar. Bu yüzden gerek maddi soy bakımdan gerekse manevi soy bakımdan nerelerde ne tür bağlarımız varsa, onların sık sık ziyaretlerinde bulunmakla çok büyük ecir kazanacağız demektir. 
           Bakınız, bir adam Rasulullah (s.a.v)’in huzuruna varıp bir umutla derdine çare arar bir halde hal ve ahvalini arz ettiğinde, Allah Resulü o adamın derdiyle hem hal olup şöyle sual eder;
-Annen var mı?
Adam:
-Yok, der.
        Allah Resulü:
        -Teyzen var mı?
       Adam:
       -Var der.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine:
       -O halde ona iyilikte bulun, ihsanda bulun, ikramda bulun diye öğüt verir.  Aslında Allah Resulünün verdiği bu öğüt,  o adamın şahsında tüm ümmet-i Muhammed’i kapsayan bir öğüt olur da. Düşünsenize hayatta yaşayan bir anne ya da babamız yoksa da geride kalan diğer neseb bağlarımızla irtibata geçip alakadar olmak yeterince sıla-i rahim olarak karşılık bulabiliyor.  Ki, Müberra Dinimizde teyze ana yarısı yürek olarak kabul görür. Hatta bir sofi içinde öyle olup hayatta yaşayan mürşidi yoksa tıpkı neseb bağındaki teyzede olduğu gibi mürşidinin ardından bıraktığı halifelerinden biriyle irtibata geçmesiyle birlikte kendisi açısından yeni bir manevi sıla-i rahim kapısını açmak olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki,  Yüce Allah can-ı gönülden Sıla-i Rahim yapmak isteyen kullarını bir şekilde hem madden hem manen yetim bir halde ortada sahipsiz bırakmamaktadır. Yeter ki, o kul oturup durduğu yerde sıla-i rahim kendiliğinden ayağına gelsin handikabına kapılmasın gerisi gelir elbet. Mutlaka müminler olarak fert fert kıpırdamamız gerekir ki, Yüce Allah kulları için bir sebep halk edip sıla-i rahimle şereflenmek nasib olsun.  
          Bakınız Dahhak isimli bir zat vasıtasıyla aktarılan bir başka örnekte ise Allah Resulünün ümmetine şu öğütte bulunur:
           “Bir kısım insanlar var ki; üç günlük ömrü kalmışken Allah Teâlâ bu kullarını sıla-i rahimde bulunmaları sebebiyle otuz seneye çıkardığı, diğer bir kısım insanlarda akrabalarına sıla-i rahim eylemediği içindir otuz senelik ömrü üç güne indirilir.”
             Tabii ki Allah Resulünün sıla-i rahimle ilgili beyanları bunlarla sınırlı değil,  bu hususta toplamda kırk bir hadis daha zikredilmiştir. Her ne kadar hadislerin lafz edenleri ve ravileri farklı olsa da sonuçta hepsinde; sıla-i rahim eyleyenin rızkı çoğalacağı,  ömrü uzayacağı,  elem ve kederlerden arınmış olacağı hususlar hemen hemen hep aynıdır. Ancak şunu iyi ayırt etmek gerekir, bir kere ravilerin ortaya koyduğu hadislerde zikredilen rızık ve ömrün artışından maksat maddi ecel saatinin uzaması manasına bir artış değil, bilakis manevi ecelin bereketlenmesi manasına bir artıştır. Dahası burada kast edilen bir mü’min yaşadığı hayat boyunca ne kadar çok sıla-i rahimde bulunursa cennetteki derecesi o nispette artmış olur manasına bir ziyadeliktir.  Nitekim sıla-i rahimle ilgili bahse konu olan o kırk bir hadislerin birinde Resul-i Ekrem (s.a.v) bu hususta şöyle der: “Her kim rızkının çokluğunu istiyorsa, ecelinin geri kalmasını istiyorsa sıla-i rahim yapsın.” 
           Evet, sıla-i rahim ömrümüzün bereketlenmesinde manevi kaynak hükmünde bir rızıktır.  Madem sıla-i rahim manevi kaynak bir rızık hükmünde bir salih amel, o halde ecel kapıya dayanmadan sıla-i rahim yapılacak yurdun yakınlığına uzaklığına bakılmaksızın ziyaretin ihmal edilmemesi gerekir. Unutmayalım ki,  Allah rızasını kazanmaya yönelik niyeti sıla-i rahim olan bir müminin nazarında uzun sanılan yollar bir anda kısalır da.  
 Bakınız, Musa (a.s) Rabbül Âlemi’ne münacatta bulunduğunda;  
  -Ya Rabbi!   Nasıl Sıla-i rahim eyleyeyim ki, her biri bir tarafta.
 Allah Teâlâ mealen:
        -Ey Musa! Olsun, kendi nefsin için istediğin ve sevdiğin şeyleri onlar içinde sevmen ve istemende öyledir diye buyurur.
       Besbelli ki, sıla-i rahim ihmal edilecek türden bir amel değil, bilakis Rasulullah (s.a.v)’in;    “Âdemoğullarının amelleri her perşembe ve cuma geceleri bana arz olunur da Allah Teâlâ sıla-i rahim yapmayanların amellerini kabul etmez” diye beyan buyurduğu veçhiyle belki bir değil bin kez  üzerinde hassas olmamız gereken bir ameldir bu. Öyle ki, bir insanın anne babası bu dünyadan göç etmiş olsa da tıpkı hayatta yaşadıklarında olduğu gibi yine boş durmayıp anne ve babasını hak ve hukukunu gözetmeye devam ederse  hiç kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v)’in “Her kim anne ve babasının ölümünden sonra onlar için Hac ederse Allah onu cehennemden azatlıklardan yazar” hadis-i şerifin müjdesine mazhar olacaktır. Bu ne büyük bir müjdedir ki ana baba öldükten sonra bile hak ve hukukunun gözetilmesine fırsat tanınmaktadır. Nitekim Enza Hz.leri bu hadis-i şerifin mana ve ruhundan hareketle şöyle der:
                -“Ana ve babasına asi olan kişi onların vefatından sonra onların borçlarını öderse bu zat anasına babasına iyilik edenlerdendir.”
                 Bu arada şunu hatırlatmakta fayda var,   tüm bu anlatılardan sakın ola ki, Allah katında en makbul amel sadece sıla-i rahim amelinden ibarettir. Şayet böyle bir zanna kapılırsak diğer Salih amelleri boşlayın manasına gelebilecek bir anlam kargaşasına yol açar ki,  maazallah bu son derece tehlikeli bir durum olur. Bilindiği üzere İslam’da Allah Kur’an’da ne emredilmişse bütününü uygulamak esastır.  Nasıl mı?
                 Bakınız, bir adam Rasululah (s.a.v)’in huzuruna vardığında;
-Ya Resulullah! Allah’ın en sevdiği ameller nedir diye sormuş.
Cevaben:
-İlki Allah’a imandır.
Adam bu kez:
- Peki, sonrası nedir sormuş.
Rasulullah (s.a.v):
-Emri maruf ve nehy-i anil münkerdir buyurdu.
Adam:
 -Peki, Allah nezdinde amellerin en kötüsü hangisidir?
Resul-i Ekrem (s.a.v):
-Allah’a şirk koşmaktır.
Adam:
-Sonra ki nedir?
Rasulullah (s.a.v):
-Sıla-i Rahim yapmamaktır, yani kat-i rahim yapmaktır.
Adam:
-Daha sonra nedir?
Resul-i Ekrem (s.a.v):
-Münkeratı işlemekle (günah işlemek) emr-i maruf olan hayırlardan men etmektir.
       Tabii, yine bu arada şunu da ifade etmekte fayda var,  Sıla-i Rahim yapmak demek sırf barışık olduğumuz akrabaya gitmek değildir, icabında bundan daha evlası bize darılıp gelmeyene de gitmekte sıla-i rahimdir. Yani sana küs olanın kapısını çalmak ta sıla-i rahimdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v):      
      -Ey Ebu Hüreyre, güzel ahlaka sarıl.
       Ebu Hureyre (r.a):
      -Ey Allah’ın Resulü güzel ahlak nedir?
      Allah Resulü (s.a.v):
      -Senden alakayı kesene sen gidersin, sana zulmedeni affedersin ve sana vermeyene sen verirsin” (Beyhaki, Şuabül’l-İman, nr 7725) diye beyan buyurur.
       İşte, bu hadis-i şerifin mana ve ruhundan anlaşılan o ki, ümmeti için yanıp tutuşan Allah Resulü ümmetinin tıpkı tuğlaların birbirine harçla kaynaşması gibi kaynaşmasını murad etmekte,  dahası ruz-i mahşerde ümmetine şefaat olabilecek sıla-i rahimle sıkı bağ oluşturun mesajı vermekte adeta.  Hatta sıla-i rahmin önemi şundan da belli ki, bin aydan daha hayırlı kadir gecesinin konu başlıkları arasında yerini almış bile.   Nasıl mı?  Rabbül Âlemin kadir gecesi olduğunda Cebrail’e şöyle emir buyurur:
        -Yeryüzüne inin diye,
        Tabii Cibril Emin derhal emrin gereği olarak başkanlığını yaptığı melekler taifesiyle birlikte yeryüzüne şeref vererekten inerler.  Yeryüzüne indiklerinde insanlardan ilk olarak namaz kılanlara ve zikredenlere selam vererek şeref verirler, hatta birbirleriyle dua edip tokalaşanların niyazlarına icabet edip âmin demeyi de ihmal etmezler.  Derken vazifelerini tamamlayıp Cibril Emin başkanlığında melekler tekrar semaya yükselecekleri sırada, başkanlarına şöyle seslenirler:
       -Ey Cibril! Âmin demek iyi hoşta,  Yüce Allah (c.c)  bu gecede âmin diyen Salih kulları için acaba ne gibi mükâfat ve hediyeler ihsan eyledi ki?
 Cibril Emin cevaben şöyle der:
 -Allah onlara rahmet nazarıyla baktı, afvü mağfiret eyledi,  böylece affolunanlardan oldular ancak şu dört zümre hariç:
 -İçki içen,
 -Ana babasına asi gelen,
 -Sıla-i rahmi terk eden,
 -Bidat ehli olup İslam cemaatini terk eden diye sıraladı.
 İşte görüyorsunuz anlatılan bu dört unsurun içerisinde önemine binaen sıla-i rahim ve ana baba hakları da yer almıştır. Dolayısıyla bunların üzerine bir şeyler eklemek haddimize mi,  meramımızı ziyadesiyle anlatmaya yetmiştir elbet. 
        Hâsıl-ı kelam Sıla-i Rahim yaparak Allah'a ve onun sevdiklerine yakınlığımızı artıralım ki; affedilenlerden olalım.

     Vesselam.




                                           

22 Mayıs 2016 Pazar

İLAHİ İDRAK



İLAHİ İDRAK
      SELİM GÜRBÜZER
      Hiç kuşku yoktur ki, sahabenin bilinç algısı ilahi idrakle beslenmiş bilinç algısıdır. Bu gayet tabii durumdur elbet. Çünkü Resulüllah (s.a.v)’in dizinin dibinde aynı meclisi soluklamışlar.  Düşünsenize aynı mecliste Allah Resulünün dilinden işittikleri her bir ayet-i celile kendilerinden geçip kendilerine gelmelerine yettiği gibi bu arada ilahi idrak bilinç kazanmalarını da beraberinde getiriyordu. Böylece sahabeden kimi haftalarca, kimi aylarca, kimi de senelerce Ayet-i Celilelerin tesirinden kendine gelememe hali cezbe olarak karşılık bulurken kendine gelme hali de ilahi idrak bilinçlenmesi olarak karşılık bulur. Hani kimileri cezbede neyin nesi diyorlar ya, şimdi tamda sırası gelmişken buna cevaben tıpkı sahabenin ruh ikliminde yaşadığı kendinde geçme halinin adıdır dersek yeridir. Ancak bu ruhi dalgalanma (cezbe hali) geçici olup devamlılık arz etmez. Tâ ki ruhi dalgalanmalar durulur hale gelir, işte o zaman cezbe halinin yerini ilahi idrak bilinci alması mukadderdir.  Tabii ilahi idrak bilincinden kastımız had hududu aşmayan ilahi idrak bilincidir. Nitekim Yüce Allah (c.c) ilahi idrak bilincin hudutlarını şöyle çizmiş bile: “Gözler onu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. O en gizli şeyleri bilendir (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır” (Enam suresi, ayet 103). İşte ayetten de anlaşıldığı üzere çıplak gözle Yüce Allah’ın zâtî ve subûti sıfatlarının asli asla idrak edilemez. Malumunuz, İlahi idrak bilinçlenmeyle sadece zâtî ve subûti sıfatların ancak nurani tecelli daireleri idrak edilebilir. Bunun dışında idrak edilir iddiasında bulunmak tamamen haddi aşmak olur. İşte Kur’an ayetlerinin tecelli daireleri etki yaptığı içindir, Sahabe bu sayede Peygamber kavlince ilahi idrak bilincine yelken açmış oluyorlardı. 
        Peki, Kur’an ayetlerinin nurani tecellileri sahabenin ruh iklimine doğrudan etki yaparda, aynı ayet-i celileler bize niye acaba aynı ölçüde tesir etmez ki? Tabii bu sorunun cevabı için bir değil belki bin düşünmek gerekir ki, neyin doğrudan etken olup olmadığının sırrına vakıf olabilelim. Öyle ya,  Sahabe-i Kiram Kur’an ayetlerini işittiğinde halden hale girip uyanışa geçerken, biz ayetleri işittiğimizde tam aksine sadece bir ses ve bir tılsım olarak algılamaktayız. Keza Kur’an okurken de aynı durum söz konusu, maalesef ruh iklimimizde herhangi bir kıpırdanma olmuyor. Neden acaba dediğimizde,  şöyle kendimize baktığımızda ilahi idrak bilincimiz açık değil ki kıpırdanma olsun. Değim yerindeyse Allah’ı zikretmeye zikretmeye kalbimizin üzerini zift bağlamış durumda. Anlaşılan kalbin üzerini kaplayan ziftten arınmadıkça daha çok ilahi idrak bilincimiz kapalı kalacak demektir.  
         Evet, kalben kirlenmişlik ayetlerin nuraniyet tecellilerinden istifade etmemize mani olabiliyor. O halde neydik edip İlahi idrak bilincimizin açılması için Allah adını kalbimizde zikretmekte çok fayda var. Hele hele Allah’ın zikrine ilk başta ihlâs ve teslimiyetle kalpte çekmeye başlarsak gerisi gelir elbet.  Şayet ilahi idrak bilinç sahibi bir mümin olmak diye bir dert davamız varsa buna mecburuz da. Yeter ki, İslam’ı hakkıyla yaşayalım, bak o zaman ruhumuzda ilahi idrak pencerenin perde perde açıldığını görmek an be an mümkün diyebiliriz. Bakın, İmam-ı Gazali Hz.leri İhya-ı Ulumiddin adlı eserinde bu hususta ne diyor: “Dünya halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım” (Bkz.3.cilt Sh.500). Dikkat edin şunun ilmiyle bunun ilmiyle demiyor, bilakis enbiya ve evliya sırrı diyor.
           Şurası muhakkak,  Ashab-ı Kiram Resulüllah (s.a.v)’i görmenin avantajıyla ilahi idrak uyanışına geçtiler, madem bizler bu avantajdan mahrumuz, o halde bizlerde son ümmet olarak Peygamberimizin varisi hükmünde ilmiyle amil olmuş evliyaların kapısını aşındıraraktan ilahi idrak uyanışına geçebiliriz pekâlâ. Düşünsenize İmam-ı Rabbânî (k.s) gibi çok büyük müceddid bir âlim zat olmasına rağmen  “Ne mutlu murat bir mürşit bulana” demekten kendini alamamıştır. Niye derseniz gayet net açık; enbiyanın ve evliyanın ilahi idrak bilincinin açık olduğunun farkında olduğu için böyle deme ihtiyacı duymuştur. Hatta sözlerine dikkat ettiyseniz üstüne basa basa  ‘Ne mutlu murat bir mürşit bulana’ diyor. Yani ‘Ne mutlu muradı olana’ demiyor, ilahi idrak nazar sahibi murat mürşit diyor. Çünkü İmam-ı Gazali Hz.leri de gayet iyi biliyordu ki;  murat mürşitler bir şeye baktıklarında Allah’ın nuruyla nazar ederler hep. Nasıl mı? İşte aşağıda anlatacağımız şu kıssaya göz attığımızda ne demek istediğimizin meramı daha iyi anlaşılmış olacaktır.
           Bakın, zamanın birinde bir padişah atıyla birlikte kabristana yol alırken birde ne görsün oracıkta Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in mezarı başında ruhuna fatiha okuyan bir sofi var. Atından inip yanına sokulduğunda sofiye sorar:
         -Sizin Şeyhiniz hayattayken ne derdi?
         Sofi cevaben:
        -Bizim Şeyhimiz derdi ki; beni gören kurtuldu der.
         Tabii, padişah bu cevaptan hoşnut olmaz ve şöyle itiraz eder:
        -Hadi sende öyle şey mi olur, Ebu Cehilde Peygamberimiz (s.a.v)’i gördü kurtuldu mu ki, onu da gören kurtulsun.
         Bunun üzerin Sofi şeyhinin mezarı başında tekrar murakabeye dalıp başını kaldırdığında şöyle der:
-Ebu Cehil, Peygamberimiz(s.a.v)’i peygamber olarak görmedi, tam aksine Abdullah’ın yetimi olarak gördü, bundan dolayı kurtulmadı.  
İşte bu müthiş cevap karşısında padişah daha ne diyeceğini bilemez olup adeta bumbuz kesilip dona kalır. Böylece o sofi murakabe sonrası ilahi idrak bilincin de ne demek olduğunu ortaya koşmuş olur.
          Besbelli ki, bir görmek var, birde ilahi idrak bilinç gözüyle görmek var. Bizim tercihimiz ikincisinden yana elbet. Öyle ya,  madem görmeden görmeye her şey değişiyor, o halde bize yüzeysel görmek yaraşmaz, derinlemesine görmek yaraşır. Ebu Cehil eğer ki, Peygamberimizi Abdullah’ın yetimi olarak değil peygamber gözüyle görseydi hiç kuşku yoktur ki o da sahabe şerefine nail olacaktı.  Aynen öyle de günümüzde de evliyaya bakış gözden göze değişebiliyor. Nitekim Seyda (k.s) bu hususta şöyle der:“Gavs Hz.lerini görenler daha çok, sırtında cübbe, başında sarık molla gördü, hakikatini gören ise pek olmadı.’’  Bu müthiş sözlerden öyle anlaşılıyor ki,  ilahi idrak bilinci hakikati görebilen gözlerde gizli. 
         Evliya-i Kiram’a Halilullah ve Allah’ın veli kulları gözüyle bakmakta asla hiçbir beis durum yoktur. Yeter ki, o gözle bakacağımız evliyanın dayandığı bir Meşâyih halkasının zincirinde adını yazdırıp tasdik ettirmiş olsun, öyle bir evliyanın önünde diz çöküp sofisi olmaya talip olunurda. Şu bir gerçek Allah’ın hazinesi bolca olduğundan hiç gereksiz yere ‘Bu zamanda acaba evliya var mıdır?’  türünden zihinlerde kuşku oluşturacak suallere aldırış etmeksizin bize düşen dünde vardılar bugünde varlar, kıyamete dek var olacaklarına da inancımızın tam olmasıdır. Hem biz biliyoruz ki, Yunus’u ‘Bizim Yunus’ eyleyen Tabduk’tur, Mevlana’yı da ‘Mevlana’ eyleyen Şems-i Tebriz’idir. Belli ki bu mürşit- mürit ikili bağ münasebeti dünya döndükçe hiç tükenmeyecek, tükenmezde. Nasıl tükenebilir ki, bakın Davudi Tahi Hz.leri bir gün gayb âleminden;
       -Dünya fena, ahiret beka evidir diye bir ses işittiğinde ruhunun derinliklerinde fırtınalar kopup adeta can evinden vurulur bile. Düşünsenize yirmi yıl bir süreyle İmamı Azam’a talebelik ediyor, yani onca seneler ilim tahsil ediyor bir kez olsun renkten renge girememiş,  ama bir gün gaybdan bir tek ses işittiğinde, işte o an ne oluyorsa bir anda ilahi idrak bilinçle şerefleniyor. Bu demektir ki; bir insan İmamı Azam’ın talebesi de olsa uyanışa geçmeden ilahi idrak bilincine erişilemiyor.  İlla ki Yunus’un “Bu yol bir gönlün içine girmektir” dediği bir Gönül Sultanının gönlüne girmek gerekir ki ilahi idrak bilincine mazhar olunabile. Öyle ya, gönül kapısına varıp dizinin dibinde diz çöküp huzurunda irşad olmadan ilahi idrak bilinci durduk yere nasıl açılsın ki.
          Sakın ola ki, ilahi idrak şuuru da neyin nesi deyip geçmeyelim,  bakın tüm insanlığa nüzul olan ayet-i kerimeleri hafızlar gibi hıfz etsek bile ruhumuzda ilahi feyiz ve nuraniyet oluşmadıkça, biliniz ki tüm hıfz etmeler ilahi idrak bilincimizin açılmasına yetmeyecektir. İlla ki, okunan ayetler kalbe inmeli ki, ilahi idrak bilinci de beraberinde gelsin. Aksi halde okuduğumuz ayetler Yunus’un ‘‘İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen bu daha nice okumak” safhasından öteye geçmeyip kalbe inmeyecektir. Hatta ayet-i kerimelerin manalarını biliyor olmak da buna dâhildir.  Öyle ya, sen kendini bilmedikten sonra ayetlerin anlamlarını bilsen ne, bilmesen ne, asla irşad olmadan ilahi idrak bilinci gerçekleşemez. İsterseniz bunu da şu kıssa ile meramımızı anlatmaya çalışalım:
       Bakınız, Seyyid Sıbğatullah Arvasi Hz.lerinin oğlu bir gün cami’de cemaate vaaz veriyormuş.  O sırada ezan okunduğunda Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s)’de içeriye girer ve namaza durur.  Akabinde kamet getirileceği zaman müezzine dönüp:
     -Haydi, kamet getirin der demez adeta cami yer yerinden oynar, yani cemaat cezbeden yerlere yıkılır adeta.. 
      Tabii bu duruma oğlu ilk etapta bir anlam veremez. Merak bu ya,  cami dışında babasına sual edemeden duramaz da:
     -Babacığım sen camiye gelmezden önce aklıma gelen ayet, hadis ne varsa vaazda hepsini döktürdüm milletin kılı kıpırdamadı, ama sen müezzine ‘kamet getirin’ der demez cemaat yerlere yıkıldı,  bu ne iştir?
      Seyyid Sıbğatullah Arvasi (k.s) cevaben:
     -Bak oğul, iş lafın zahirinde değil manevi tasarruftadır der. Böylece manevi tasarrufun etkisine dikkat çeker.  
        O halde manevi tasarruf sahibi, yani ilahi idrak bilincine sahip zatların şemsiyesi altında bulunmalı ki,  tüm müminlerin fıtratında var olan feraset hissiyatı ziyadeleşebilsin. Ki, feraseti ziyadeleşen bir müminin gönlü açık olacağı gibi hem zihnen hem de kalben ilahi idrak bilincine ereceği muhakkak. Zaten bu bilince ermiş insana denk gelen kim olursa olsun diriliş muştusuna geçer de. Nasıl dirilişe geçmesin ki Kur’an ve sünnet üzere yaşamanın neticesi bir diriliştir bu. Dolayısıyla böylesi bir diriliş muştusu vuku bulmadan, değil insanların hidayetine vesile olmak,  kendine bile herhangi bir hayrı dokunmayacaktır. İlla ki lafzın manaya, teoriğin pratiğe dönüşmesi gerekir ki, diriliş muştusu olunabile. Yetmedi içimiz ve dışımız bir bütünlük içerisinde uyum halinde olmalı ki her okuduğumuz ve hıfz ettiğimiz ayet-i celiler nurani tecellilerine ilahi idrak bilincine erebilelim. Derken bu diriliş bilinçlenmesi sayesinde Allah Teâlâ’nın “Onlar ticaretle bile meşgul olsalar dahi Allah'ın zikri alıkoymaz” beyan buyurduğu ilahi idrak bilinci lafta değil özde gerçekleşmiş olacaktır. Hiç kuşkusuz suretten ziyade siret daha çok mühimdir. Siretin önemi şundan belli,  Kur’an’ın asıl geliş gayesinin evlerimizin duvarlarına asmak ya da sırf ölülerimizin ruhuna okumak için olmayışıdır, bilakis hayatımızı ilahi idrak bilinciyle anlamlandırmak ve güzel ahlakı tamamlamak için nüzul olmuştur. Nitekim Kur’an’ı Mucizül Beyan boşluğa değil doğrudan hayata nüzul oldu. Zaten hakikat boşluk tanımaz, doğrudan hayatı anlamlandırmak için vardır. Madem öyle, daha ne duruyoruz,  hakikat deryasında bir katre damla olmak için Kuran’ı Muciz’ül Beyanı hayatımıza tatbik etmek tamda zamanı. Baksanıza etrafımız çepeçevre şer odaklarıyla tamamen kuşatılmış durumda, kurtuluş için Allah’ın ipine sarılmaktan başkada çaremiz yoktur. Zira Yüce Allah’ın ipine sarıldığımız da Kuran’ı sadece lafız olarak değil ruhumuzu aydınlatacak ilahi tecelli daireleri olarak da algılayacağız demektir. Aksi halde Kur’an’da geçen ayetleri sadece bir ses olarak algılayıp kalben ilahi feyze kör ve kapalı kalırız da.  
          Peki,  etrafımızın onca şer odaklarınca kuşatılmışlığımızın farkında olmamıza rağmen bu kör düğümü aşacak bir çözüm arayışına niye girmeyiz ki? Nedendir bilinmez ama doğrusu bu da ayrı bir mesele olarak önümüzde duruyor. Sadece bu mesele bizim mesele mi,  istisna ve müstesna şahsiyetler hariç, elbette ki tüm insanlığı ilgilendiren mesele olarak önünde duruyor. Tarihe şöyle bir bakın nice zamandır çözüm arayışına giremeyişinin sancılarını yaşıyor tüm insanlık. İstisna ve müstesna olandan kastımız ise malum onca kalabalıklar arasında pek gözükmeseler de toplum nezdinde akil ve pirifâni zat olarak kabul gören mümtaz şahsiyetlerdir elbet. Nitekim toplum nezdinde müstesna yeri olan öyle mümtaz zatlar vardır ki, gerçektende onlar aklı, fikri ve gözü gönlü hep ayet-i celilerin nurani tecellilerine mazhar olmaktan başka derdi davası olmayan zatlardır. Dert davaları İlahi idrakle boyanmak olunca da varmak istedikleri tek hedef ise fenafillâh halinden bekabillah’a yol alıp Hakka vasıl olmaktır. Ki; bu ulvi amaç doğrultusunda hayatını tanzim eden her Salih kul kendini bilmek ilmine vakıf olur da. Dolayısıyla Salih kullar kendini bildikleri içindir, Rabbini bu arada ilahi tecelliler ışığında bilmiş olur. Derken ilahi idrak bilinçleri her daim açık hale gelir de. Ne diyelim, işte görüyorsunuz,  ne mutlu böylesi ilahi idrak bilinci açık olanlara Salih kullara ki, Allah’a olan yakinliklerini adım adım ilerleyerekten artırabilmişler. O halde biz aciz kullarında Allah’a yakin olması icab eder, ama nasıl? Sırasıyla; ilmel yakin, aynel yakin ve hakkel yakin basamaklarından bir bir geçerek elbet. Öyle ya, bir insan düşünün ki,  zahiri ilmi öğrenmekle ilmel yakin idrak bilincine vakıf olabiliyor, bu ilmi tatbik ettiğinde ise aynel yakin idrak bilincine vakıf olmakta. Artık bu noktadan sonra her iki vukufiyet tüm benliğini sardığında da elbette ki o insanda Allah’ın izniyle hakkel yakin idrak bilincin açılacağı bir hayal değil gerçek olacağı muhakkak.
           Evet, insan zahiri ilimden ‘fikri idrak bilinç’ kazanımı, batını ilimden de ‘zikri idrak bilinci’ kazanımı elde edebilmeli ki, ‘ilahi idrak bilinç’  kazanımına erişilebilsin. Anlaşılan, ne tek başına zahiri ilmi bitirmekle ilahi idrak bilinci kemal bulabiliyor, ne de tek başına batini ilmi bitirmekle. Mutlaka her iki ilmede vakıf olmak gerekir ki, tasavvufi manada fenafillâh ve bekabillah mertebelerin akabinde her daim ilahi idrak bilinç açık olsun. Bu demektir ki, bir insanın zahir idrak bilinci tam olsa da batini idrak bilincinden mahrumsa ilahi idrak bilinç penceresi açılmayabilir. Bakınız, Hz. Ömer (r.a) hutbe irad ettiğinde tâ bulunduğu yerden Nihavendi görmesi, hiç şüphe yoktur ki o’nun ilahi idrak bilincinin açık olduğuna işarettir. Hakeza İstanbul fethinin müteakip Akşemseddin Hz.lerinin Fatih’in ricası üzerine Allah’tan medet dileyerek sahabeden Ebu Eyyûb El-Ensari (r.a)’ın kabrini belirlemesi ilah-i idrak penceresinin açık olduğunun bariz göstergesidir. Öyle anlaşılıyor ki, İslam tarihinden hangi örnekleri verirsek verelim karşımıza hep  'İlahi idrak bilinç' gerçeği çıkıyor. İlahi idrak bilinç gerçeği zahiri ilmin zirvesine çıkmış bilge zatlar içinde gereklidir elbet. Nasıl gerekli olmasın ki, baksanıza biri Müceddid-i Elfisani adıyla meşhur İmam-ı Rabbani Hz.leri, diğeri de Hüccetü’l İslam adıyla meşhur İmam-ı Gazali Hz.leri. İşte bu noktada her ikisinin de hayatları incelendiğinde görülecektir ki; önce ilmel yakin idrak, sonra aynel yakin idrak ve en nihayetinde hakkel yakin idrak ilmine vakıf olaraktan ancak ilahi idrak bilincine vakıf olabilmişlerdir. Hatta şöyle kitapları karıştırıp iyice dikkat kesilin İmam-ı Gazali Hz.leri ilahi idrak bilincin mertebesine eriştiğinde şunun ilmiyle bunun ilmiyle ilahi idrak bilincim açıldı demiyor,  ne diyor enbiya ve evliya ilmiyle eriştim diyor. Demek ki, bir insan iki bin yılının müceddidi de olsa,  İslam’ın delili manasına Hüccetül İslam bir âlim zatta olsa tüm enbiya ve tüm rabbani evliyalarda görülen ilahi idrak ilmine muhtaç olabiliyor. Bu muhtaçlık giderilmeden Hakkel yakin ilmine vakıf olmak çok zor gözüküyor.
         Belki, zihnen şöyle de düşünebiliyor olabiliriz, acaba insanların kaçta kaçı ilahi idrak bilincine ermiş durumda ki? Aslında hiç de böyle düşünmeye gerek yoktur. Çünkü boşa zaman kaybıdır bu.  Bakın şöyle etrafımıza, ilmel yakin idrak sahibi insanların sayıca çok olma ihtimali muhtemelken, aynı ihtimali aynel yakin ve hakkel yakin idrak bilinç sahibi insanlar için söylemek pek mümkün gözükmüyor. Belki aynel yakin bilinç sahibi insanlar için vasat sayıda demek mümkünken hakkel yakin bilinç sahipleri içinse ne az, ne de vasat diyebiliriz. Yani hiç denecek kadar kıt dersek yeridir. Hele birde bunun üzerine ahır zamanda olduğumuzu hesaba kattığımızda vay halimize. Maalesef içinde bulunduğumuz hal ve ahval ‘manen kıtlık’ zamanı olduğunu gösteriyor, habire ibremiz kıtlık ekseni etrafında seyrediyor. Gel de bu duruma eseflenme, baksanıza İlahi idrak bilincinden yoksunluk ve manen kıtlık hali Ümmet-i Muhammed’i zeril perişan hallere düşürmüş durumda. Öyle ki, idraksizliğin her türlüsü şeytan,  nefis ve uluslararası sömürgeci emperyalist devletlerin elinde birer oyuncak maşa olmamıza yetebiliyor. Derken Ümmet olarak yediden yetmişe her birimizin idrakine giydirilen deli gömlekler ve tasmalar bizi zıvanadan çıkaracak hale getirebiliyor. Madem idraksizlik hali tüm Ümmet-i Muhammed’i zıvanadan çıkarır hale getirecek kadar çok ciddi boyutlarda bir mesele, o halde hiç olmazsa ayakta durmamızı sağlayacak şu üç sacayağı idrak bilinçlenmelerinden bari ilki için adım atalım ki, şer odaklarının elinde oyuncak olmaktan çıkıp prangalardan kurtulabilelim. Yeter ki, ilk idrak bilinçlenme aşaması için  ‘Haydi Bismillah’ deme yürekliliğini gösterebilelim,  bak o zaman bu yürekli gayretimiz karşısında büyük-küçük her ne tür şeytan varsa hepsi kaçıp tüyer de. Böylece şeytanlar kaçıp tüydüğünde tünelin ucunda görünen ilk ışık üzerimize doğduğunda zihni idrakimiz açılmış olacaktır. Malum, ışık git gide ziyadeleşip ikinci ışık üzerimize doğduğunda bu kez kalbi idrakimiz açılacaktır. En nihayetinde tepe noktasında gölgesiz üçüncü ışık üzerimize doğduğunda da tüm benliğimiz nurlanıp ilahi idrak penceremiz açılır bile. Derken son nefeste vuslat hâsıl olur da. Hele vuslat yolunda bir de kendimize rehber edindiğimizi düşünün, bak o zaman değme keyfine yol kısalır da. Zaten yol ancak bir bilenle kat edilebiliyor. Aksi halde yerimizde habire hep sayar durup bir bakmışsın daha yola çıkmadan kurda kuşa yem olmuş halde kendimizi buluruz.  İdraksizliğin her türlüsü o kadar başa bela bir şey ki,  düşünsene daha yola çıkmadan en ufak bir hadise karşısında hemen yelkenler fora deyip pes edebiliyoruz. Hem kaldı ki biz, ilahi idrak bilincine ermiş Derviş Yunus değiliz ki 'kahrında hoş, lütfün de hoş' deme yürekliliğini ve erdemliliğini gösterebilelim. Hiç kendimizi temize çıkartmaya çalışmayalım, baştan kabul etmemiz gerekir ki her birimizin zayıf ruhlu oluşu idraksizliğimizin bir neticesi. Dolayısıyla hiç bahane aramayalım, suçu bizatihi kendimizde arayalım. Baksanıza şu halimize şeytani ve nefsanî kuvvetler hafif üflediğinde bile hemen devrilebiliyoruz. Oysa iç dünyamızı meleki kuvvetlerin üflemesiyle besleseydik böyle en ufak esen bir rüzgârda hemen savrulur muyduk? Besbelli ki zayıf ruhlu oluşumuz zikirsizlikten kaynaklanan bir ruh halidir. Peki, bu zayıf ruh halinden nasıl çıkabiliriz derseniz yapmamız gereken şey ‘fikir, zikir ve şükür’ ekseni üzerinde ruhumuzu beslememiz gerekiyor. Nasıl ki bilgisayarın beyni hükmünde olan hard diske program yüklendiğinde o bilgisayarın monitörü (ekranı) işlerlik kazanıyorsa, aynen öylede insanda zihin dağarcığına, kalbine ve letaiflerine fikir, zikir ve şükür programları yüklediğinde seyr-i süluk yolunda tüm idrak bilinçlenmeler işlerlik kazanacak demektir. Yeter ki, zihin ufkumuzu ve gönül dünyamızı Allah’a doğru çevirelim, bak göreceksiniz nefsin ve şeytanın baskısından kurtulup ilahi idrak bilincimiz açılır da.  Böylece gerçek manada  kalbimiz huzura ermiş olur..
        Vesselam. 

 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3453/ilahi-idrak.html

21 Mayıs 2016 Cumartesi

TEVBE CANDAN OLMALI Kİ NASUH GERÇEKLEŞSİN





TEVBE CANDAN OLMALI Kİ NASUH GERÇEKLEŞSİN

SELİM GÜRBÜZER

 Evet, tövbe yürekten olmalı. Zaten yürekten olmalı ki Nasuh tevbesi gerçekleşebilsin. Nitekim Allah Teâlâ böylesi şerefe ermek isteyen kullarını  “Tevbe edip iman ederek iyi amel işleyenlerin günahlarını Allah hayırla değiştirecektir” (Furkan 70) beyanıyla müjdelemekte bile.
       Şüphesiz Allah indinde tövbenin ehemmiyeti çok büyüktür.  Öyle ki bir zamanlar otuz sene boyunca tevbe eden bir adam varmış, sürekli günahlarını hatırladığında tevbe ederekten affedileceğini umarmış hep. Yine bir gün ellerini açıp dua ettiğinde şöyle niyazda bulunur:
          -Ya Rabbi! Otuz senedir tevbe ediyorum, ama ne var ki halen kabul buyurup da benim ufacık günahımı affetmedin,  hiç olmazsa büyük günahlarımı affeyleyin.
  Bunun üzerine gaipten şöyle bir ses işitir:
       -Ey kulum! Tövbe etmek zannettiğin kadarıyla basit bir iş mi sanırsın ki, tövben hemen kabul ediliversin. Zira “Gerçekten tevbe edenleri sever” (Bakara/22) buyurmaktayım. Şüphesiz tövbesini kabul ettiğim mahbubum olur, sevgimi kazanır da.  Hem sevgimi kazanmaktan daha mühim ne iş olabilir ki?
          Anlaşılan tevbe edeceğiz ama tövbenin kabulü noktasında ki zaman dilimi Allah’ın takdirine kalmış bir şeydir. Bu yüzden ısrar etmek yerine sabretmek en doğru bir tutum olup kahrında hoş lütfünde hoş deyip tevbe kapısında büyük bir sabırla sebat etmek gerekir.  İşte Mevlana’nın “Tövbeni yüz bin defada bozmuş olsan yine gel” çağrısı bunun için vardır. Bu öyle bir çağrıdır ki son nefes anımıza kadar tövbe kapısının açık olduğunun müjdesi bir çağrıdır.  Öyle ya, madem tevbe kapısı her daim açık, o halde tevbenin kabulü noktasında asla umudumuzu yitirmememiz gerekir.  Umut var olalım ki, Olur ya, bir an gelir ki yüreğimizde yanan hakiki bin pişmanlık duygusu Allah indinde karşılık bulup beratımız olmuş. Peki,  bu berat anı nasıl fark edilir derseniz, hiç kuşkusuz o anın yüzü suyu hürmetine Allah’a kulluk noktasında itaat hallerinin zuhur etmesiyle elbet. Böylece bir bakmışsın bir yandan Yüce Allah’a itaat ederken diğer yandan da kendimizi nefsimize tam muhalefet etmiş halde buluruz. Derken sebat etmenin semeresi olarak Nasuh tevbesiyle bereketleniriz de.
      Malumunz Nasuh tevbesi Mevlana’nın Mesnevisine konu olan Nasuh adında bir adamın kadınlar hamamında korku belasına  (erkek olduğu açığa çıkacağı kaygısıyla)  büyük bir pişmanlıkla Allah’a bir daha yapmayacağım sözünü vermesinin akabinde her türlü lekeden arınmışlığın manasına nush mastarından türemiş bir isimlendirme olarak yankı bulurda.  Madem öyle, biz günahkâr kullar bu kıssadan hareketle nefesimizin son anına dek tevbe etmemiz elzemdir.  Hayatımız boyunca ısrarla tevbe edelim ki Allah’ın izniyle bize de bir gün Nasuh tevbesiyle şereflenmek nasip olsun. Bu öyle bir tevbedir ki bir daha günah işlememek üzere istikamet kapısını açan bir tevbedir. Bu yüzden Nasuh tevbesi siyah leke kabul etmez. Nitekim Rabbül Âlemin bu meyanda “Ey iman edenler, Allah’a Nasuh tövbesi ile, yani son derece samimi bir şekilde tevbe edin” (Tahrim 8uresi 8. ayet) beyan buyurmakta.
           Evet, yürekten kopan bin pişmanlıkla tevbe etmeli ki Allah’ın lütfü keremi sayesinde geçmiş günahlarımız silinip beyaz bir sayfa açma fırsatı elde edebilelim.  Dahası Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v)'in bin pişmanlıkla tevbe edenler için zikrettiği; “Güneş battığı yerden doğuncaya kadar Allah gece günah işleyenlere gündüz, gündüz günah işleyenlere de geceleyin elini uzatır” müjdesine mazhar olunabilsin.  
     Bakın, Muaz b. Cebel (r.a.) bir gün merakından:
     -Ya Rasulullah! Nasuh tevbesi nedir diye sorduğunda,
    Resulü Ekrem (s.a.v) cevaben:
        “-Kulun yapmış olduğu günaha içten pişmanlık duyması ve Allah’tan öyle özür dilemesidir ki sütün memeye dönmediği gibi, bir daha günaha dönemez” buyurmuştur.
    Anlaşılan tıpkı etmek suya ihtiyaç duyduğumuz gibi tevbeye de muhtacız. Hem nasıl muhtaç olmayalım ki,  manen pirüpak olmamız için buna mecburuz da.  
         Evet,  bir kez daha dillendirmekte fayda var;  ekmek su gibi tevbe de çok büyük bir ihtiyaçtır. Bakın,  Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz” (Nur–31) diye beyan buyurmakta. Bu konuda iki Cihan Server’ı Rasulullah (s.a.v) ise; “Allah bir kulunu sevdi mi ona ayıplarını gösterir” beyan buyurmakla tevbenin önemini hatırlatmakta. Sadece hatırlatmak mı,  dahası var elbet, ayıplarımızın farkına varmakla tevbeyle arınma cihetine yönelip hal çaremizin icabına bakmakta gerekir.  
          Tevbe zırhıyla arınma hal çaremizin icabına başvuralım ki aydınlığa kapı aralayabilelim. 
          Tevbe zırhıyla arınalım ki ilahi hitaba muhatap olabilelim.
          Tevbe zırhıyla arınalım ki ruh iklimimize renk katıp manen soluk alabilelim.
          Tevbe zırhıyla arınalım ki, hakiki bin pişmanlık nedir idrak etmiş olalım. Nitekim Ashab tarafından Rasulullah (s.a.v)’e tevbe nedir sorulduğunda cevaben; ‘Pişmanlıktır’ buyurmuştur.
         Bakın, Ebu Ali Dekkak Hz.leri Kur'an ve Sünnet ışığından hareketle pişmanlığı üç kategoride açıklamıştır:
        “- Şayet günah korkusundan, ya da cezaya müstahak olma kaygısından pişman duyarak tevbe yapıldıysa biliniz ki bu ‘ hakiki bir tevbe’ olarak anlam kazanacaktır.
-Sevap duygusuyla yapılırsa o tevbe ‘İnabe’ adını alır.
-Emre riayet maksadıyla yapılırsa o tevbe ‘Evbe’ diye vasıf kazanır.” 
 İşte bu üç tasniften öyle anlaşılıyor ki; 
-Tevbe; biz günahkâr kulların yakarışı olarak karşılık bulur. 
- İnabe de veli kulların yakarışı olarak karşılık bulur.
        -Evbe ise daha çok Nebi ve Resullerin yakarışı bir münacatı olarak karşılık bulur.  
         Şu da var ki her şeyin adap, erkân ve usulü olduğu gibi hiç kuşkusuz tevbenin de kendine has adab, erkân, usul ve yol yordamı vardır.
Dolayısıyla tevbenin adab, erkân, usul ve yol yordamınca;
   - Her türlü günahtan pişmanlık duymak,
   -Allah’a içtenlikle yönelip günahlarımızı ve acziyetimizi itiraf etmek,
   -Günah işlememeye azmetmek gibi üç temel unsurun yerine getirilmesi şartı aranır da.
      Velhasıl; tövbe kirlenmiş kalplerimizi arındıran, aynı zamanda dünyaya tamah etmekten koparıp Allah’a itaate yönelten pişmanlık vesilesi bir güçtür.

20 Mayıs 2016 Cuma

TASAVVUFTA ZİKİR


TASAVVUFTA ZİKİR

                                            SELİM GÜRBÜZER

            Allah adını anmak huzura erdirir. Nasıl erdirmesin ki, bakın Kura’nı Kerimde Allah (c.c); "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura erer" beyanı bunun teyididir zaten.  Gerçekten de Allah’ı anma yolunda sırasıyla kalp, letaif ve nefy-i isbat zikri mertebelerinden geçenler iyi bilirler ki; zikir insanı sultan ettiği gibi, aynı zamanda bu âlemde ruhunun susuzluğunu giderir de.
      Demek ki; kalbi arındırmak, zikirle mümkün olabiliyor. Aksi takdirde zikirsizlik, nefse ve şeytana hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Peygamberimiz (s.a.v.) bundan dolayı; "Kul günah işlediği zaman onun kalbinde siyah bir nokta olur" buyurmakta. Hiç kuşkusuz insan beşer, düşer, kalkar, düşüp kalkmayan sadece Allah (c.c.)'tır. Biz aciz kullar her an günahla yüz yüze kalıp kalbimizi kirletebiliyoruz. Bu durum da yapabileceğimiz tek şey, istikamet yolunda kalbin ihtiyacını zikir gıdasıyla besleyip arınmak olmalıdır. Madem Allah Settar isminin gereği gizli ve açık günahları merhametiyle örtüyor, o halde örtülen günahları eritmekte biz kullara düşer. Anlaşılan kul, ancak Allah'ı çokça zikrederek kalbini temizleyebiliyor. Hatta Allah adıyla kalbini huzura erdiren bir salik, dünyaya bakışı da değişir. Derken artık çevrenin kirlenmişliği onu kolay kolay etkilemeyecek hale gelir. Yeter ki; salik istikamet üzere ilerleyip Allah adını anmaya devam etsin. Nitekim Allah adıyla gönüller mesrur olmanın yanı sıra, gözler sevgiyle ışıldayıp diller hikmetle pınarlaşır da. Kelimenin tam anlamıyla Allah adı, insanı sultan eder. Ve Yavuz Sultan Selim’in dile getirdiği;
           “Padişah-ı âlem olmak
            Bir kuru dava imiş
            Bir mürşide bende olmak
            Cümleden âlâ imiş…” mısraları daha da bir anlam kazanır.
            Resûlullah (s.a.v.) "Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah'ı çokça ananlardır" beyan buyurarak Allah adını ananları müjdelemiştir. Kâinatta hemen her varlık, kendi hal lisanıyla Allah’ı zikretmektedir. O halde insan bu zikir senfonisinden niye mahrum kalsın ki? Evliyaullah'ın da belirttiği gibi, Allah’ı zikirde en çok sırasıyla: birinci derece cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derece nebatat (bitki âlemi), üçüncü derece hayvanat, dördüncü derecede ise insan gelir. Zira cansızlıktan canlılığa, yani basit yapıdan mükemmel yapıya doğru gidildikçe Allah’ı anma noktasında yaratılan her mahlûkun hem cinsine göre düşüş eğilimleri görülür. Şöyle ki; her gelişim veya her büyüme meyli meşguliyet demek olup, bu durum Allah’ı zikretmekten alıkoyabileceği anlamına gelir. Hiç kuşkusuz insanoğlunun meşguliyeti diğer yaratılan varlıklara göre çok daha ileri safhada olduğundan ister istemez dördüncü derecede zikreden bir konumda yer alır. Şayet insanoğlu, kendisini istikametten alıkoyan nefis, şeytan ve çevresinde cereyan eden negatif unsurları bertaraf edip, zikir yolunda gayret gösterirse bir anda bütün mahlûkatın üstünde bir mevkie sıçrayabiliyor. İşte bu konumda olan insan için Ahsen-i takvim üzere  ‘Eşrefi mahlûkat’ (yaratılmışların en üstünü) sıfatı layık görülür. Keza, insanoğlu nefsin hevesine kapılmış, şeytanın hilesine yem olmuş, ya da kötü insanların oyuncağı haline gelmişse hayvandan da aşağı "Esfel-i safilin mertebesine düşmesi kaçınılmazdır. Demek ki; İnsanın eşref-i mahlûkat olabilmesi ancak Allah'ı çokça anmasına bağlı.
            Hadisi Kutsi de "Dikkat ediniz, cesette bir kalp vardır. Kalbin içinde de bir Fuat vardır. Fuat da dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa vardır" buyrularak, insan göğsünde yer alan âlem-i emirle ilişkili letaiflere dikkat çekilmektedir. İşte ulema Kur’an ve hadis ışığından hareketle insanın göğsünde kodlanmış kalp, ruh, sır, ahfa, hafi ve alnında yer alan nefsi natıka ile birlikte toplamda 6 (altı)  adet nurani letaiflerin varlığından ve nasıl çalışabileceklerinden bahsetmişlerdir. Bu noktada Evliya-i Kiram da sadece bahsetmekle kalmamış talebelerine letaif zikri verip çekmelerini sağlamıştır. Anlaşılan o ki; letaifleri nefsin baskısından kurtarıp Allah'a yönlendirmek ve asıllarına kavuşturmak insanın gayretiyle mümkün. Bu demektir ki,  salik Allah’ı sıkça zikrederek âlem-i emirle irtibatlı letaifleri çalıştırabilir pekâlâ. Şayet bir insanın kalbine hiç zikir girmemişse, anlayın ki o vücut viranedir. O halde ruhumuzu, nefsimize galip kılmak gerekir. Ama nasıl?  Gayet açık; bu iş için:
          - Gönül Sultanından faydalanmak,
          - Salih amel etmek (helali işlemek-haramdan kaçınmak),
          - Allah’ı anmak şarttır. Aksi takdirde ruhumuzu, vücut şehrimize hâkim kılamayız. Nasıl ki, hastalandığımızda hemen doktora koşuyor, onun telkinleri doğrultusunda şifa bulmaya çalışıyorsak, aynen öyle de körelmiş letaiflerimizi asliyetine kavuşturmak adına, o konuyla ilgili kalp uzmanı Salih insanlardan (evliyaullah) istifade etmemiz gerekiyor. Nitekim evliyaullah, letaiflerin özelliklerine vakıf zatlardır. Hatta bu mevzuuyla alakalı Muhammed Şemseddin (k.s.)'in "Miftahul Kulüp" adlı eserinde özetle; "Zikreden kalbin akik renginde ve sol memenin altında, zikreden ruhun açık sarı ve sağ memenin altında, zikreden sırrın beyaz renkte ve sol memenin üstünde, zikreden hafinin zümrüt yeşili ve sağ memenin üstünde, zikreden ahfa’nın ya çok beyaz, ya çok siyah ve iki meme ortasında olduğu.." bahisle tüm letaifi külle'lerin (letaiflerin tamamı) varlığına işaret etmiştir. Bu gerçeklerden hareketle şayet bir salik Hak yolunda mesafe kat edip letaiflerin tamamını bitirirse bu aşamadan sonra bu kez Nefy-i isbat denilen  ''Kelime-i tevhid'' zikri verilir. Ancak Nefy-i isbata geçmek için letaiflerin bütünüyle çalıştığını gösteren emarelerin zuhur etmesi gerekiyor. Nitekim küllü letaiflerden sonra ruhun tezkiyesi gerçekleşip,  bu aşamada Hakk yolda ilerleyen bir salikin alnına sadakat mührü vurulur da. Şu da bir gerçek; bu aşamaya erişmiş bir salik, nasıl olsa seyr-i süluku bitirdim, o halde mürşide gerek yok deyip, bu kadarı bana yeter, hadi bana eyvallah bir tavırla kapıyı terk etmemeli. Bilakis eskisinden daha çok mürşidi kâmilin kapısına yüz sürüp, sürekli ondan istifade etmenin bilinciyle hareket etmelidir.  Tâ ki, mürşit aradan çekilene kadar bu durum devam etmelidir. Malum olduğu üzere Evliya'nın ruhu tüm vücuduna galip olduğundan kalbi cin ve şeytandan etkilenmez, ama sofinin öyle değil, her an şeytanın aldatmasına yenik düşüp yem olma riski vardır.     
          Görüldüğü üzere kulu kurtuluşa erdiren iki ana akide söz konusudur, bunlar:
            - Güzel itikat,
            - Kalbi zikir çekmektir.
            Peki, hangi zikir derseniz, bu hususta Hadisi Kutside  "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefesleri sayısı kadardır" buyruluyor. Madem öyle meşrebe uygun zikirle yol kat etmeye bakmalı. Zaten zikir yolu, genelde iki kanaldan günümüze kadar gelmiştir. Bunlar sırasıyla:
            - Lisan-ı yol’dan gelen cehri zikir.
            - Kalbi yol’dan gelen hafi zikir diye tasnif edilir.
            Cehri zikir, sesli eda edilip Hz. Ali (k.v.)’in bizatihi nefsinde uyguladığı zikirdir. Hafi zikir, sessiz yapılan zikir olup Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’ın takip ettiği metottur. Malum Allah'a ulaştıran yollar yaratılmışların nefesleri sayısı kadardır ölçüsünce, her iki yolda haktır. Dolayısıyla her iki yolun yolcuları da Allah'a ulaşmak için zikretmekteler. Yani farklılık sadece izlenilen metottadır. Şöyle ki;
             Bediûzzaman Said Nursi Hz.leri "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmaya muvaffak olurlar. Kadiriler ise zikri cehri ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyerek konuya açıklık getirmiştir. Zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Önemli olan “İlâhi ente maksudu ve rıdake matlubi” (Ya Rabbi maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsüdür. Bu yüzden Resûlüllah (s.a.v.) "Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar" buyurmuştur. Hakeza Yüce Allah (c.c.) "Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer"  (Enfal–2) beyan buyurarak zikreden gönülleri övmüştür.
            Madem öyle insan hayatını daha da bir renklendirmek istiyorsa şu hadis-i şerifi ölçü almalıdır: "Zikredici bir dil, şükredici bir kalp, imanınızda size yardımcı olacak bir kadın bulundurun."
            Peygamberimiz (s.a.v.), sahabeler arasında, zikri hafiyi Sıddık-ı Ekber'e has kılmıştır. Nitekim bir gün Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk’ı komşular Resûlüllah’a şikâyet ederler:
            —Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddîk et pişirip, kokusu ta dışarıyı sardığı halde kimseye ikram etmez.
            Tabii Peygamberimiz (s.a.v) duruma vakıf olur ve şu cevabı verir:
           —O sizin sandığınız et kokusu, pişirilen et kokusu değil. O koku; zikreden kalbin (aşktan)  yanan (buhar) kokusudur.
           Gerçekten de Hz. Ebu Bekir (r.anh), öyle can-u gönülden kalbi zikredermiş ki, adeta ciğeri yanıp, etrafı bile sarabiliyormuş. İşte Hz. Ebû Bekir-i “Sıddık-ı Ekber" yapan, bu durumdur. Bazıları belki, “Efendim, nasıl oluyor da bir insan kalbi yanabiliyor, ya da madem yanıyorsa kül olması icap etmez mi?” diye kendi kendine taaccüp edebilir. Oysa gerçekte yaksa yaksa ateş yakar, nur yakmaz. O halde hangi ateş yakmaz derseniz,  elbette ki herkesin bildiği bir ateş var ki her ne varsa yakıp kül ediyor. Fakat bilmediğimiz bir gönül ateşi daha var ki, (o ateş sayılmaz) o da "nur" olup,  o gönül ateşinde yakıp kül etmek yoktur, o gönül ateşinde ışık denen ziya vardır. Zaten adı üzerinde nur, nasıl yaksın ki.  İşte ateşle, nurun farkı budur.
            Allah ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesi vardır. Bu perdelerin aşılması ancak zikirle mümkündür. Fakat buradaki yetmiş bin perde tabiri Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli daireleri manasınadır, başka anlam çıkarılmamalıdır. Yani tezahür dereceleri manasınadır. Demek ki istenilirse perdeler aşılabiliyormuş. Yeter ki Allah için zikredilsin, bak o zaman Rabbül Âlemin’in beyan buyurduğu, "Rabbini tazarru ile gizli olarak dua ediniz (Arafat 55) ve "Rabbini tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret (Araf 205)" salikin her haline yansır da. Nasıl yansımasın ki, bakın Resûlüllah (s.a.v.) "Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı da kâfi olanıdır" ve "Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime Lâ ilâhe illallah’tır. Bilesiniz ki yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine, kelime-i tevhit de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir" beyanı buna işarettir. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz" beyanıyla zikrin ehemmiyetin ortaya koymuş da.
            İmam-ı Rabbani (k.s.) büyük bir zat, aynı zamanda zamanının Müceddid-i Elf-i Sani’sidir. Bakın O;  Tevhit iki kısımdır diyor ve bunları:
            - Tevhidi Şuhud,
            - Tevhidi vücut diye tasnifler.
            Bu arada şunu da belirtmekte yarar var;  çekilen zikirlerin bile kendi aralarında mertebe bakımından dereceleri söz konusudur. Bu yüzden Hz. Aişe (r.anh)’den rivayetle Resûlüllah (s.a.v.); "Bazı zikirler diğer zikirlerden 70 kat daha efdaldir" buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i şeriflerinde ise  "Kanın dolaştığı yerlerde muhakkak şeytan da dolaşır. Onun dolaşmaması için en kuvvetli silah Lâilâheillallâhul-fealu" beyan buyurarak şeytana karşı nasıl önlem alacağımız noktasında dikkatimizi çekmiştir.
            Anlaşıldığı üzere gerek Ayeti Celilelerde beyan olunan hakikatler ve gerekse hadis-i şeriflerde beyan edilen sözler, zikri teşvik ediyor ve insanlığın kurtuluşunun zikirden geçebileceği habire vurgulanmakta. İyi ki de üzerinde duruluyor. Nasıl ki eşyadan bilgi edinmek güzel bir duyguysa, aynen öyle de eşyanın zikrini insan diline çevirmenin de güzel bir haslet olduğunu idrak etmiş oluyoruz. Ancak burada dikkat etmemiz gereken eşyanın hakikatlerini çözmeye çalışırken Allah'ı unutmamamız icap eder. Böylece eşyanın perde arkasını, yani fizik ötesi âlemin varlığını sezmeyi öğreniyoruz. İnsanlık galiba, gelecekte kendisini esir edip robotlaştırmak isteyen teknolojik cihaz ve donanımlara karşı Allah’ı sıkça anarak kendisini korumaya alacaktır. Zaten insanoğlu bir an evvel eşyanın esaretinden kurtulup Allah'ı hatırladığında, işte o an aydınlığa çıkmış olacaktır. Aksi takdirde eşyaya mahkûmiyet, vahdet arayan insanlığı perişanlığa sürükleyecektir. Bu kaçınılmazdır.
            Besbelli ki çokluk içinde vahdet’e giden yol, Allah'ı anmaktan geçmekte. Madem zikreden insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez atıyor,  hem madem dili damağa yapıştırıp işaret parmağı ile kalbin üzerinde zikir çekmekle dakika da 124 kez Allah anılabiliyor, o halde Allah adını zikretmek şu an değilse peki ya ne zaman?  Gün bu gündür, an bu andır, o halde daha vakit kaybına uğramaya tahammülümüzün olmayacağı bilinciyle kalbimizi Allah, Allah dedirttirmeye bakmak zamanıdır. İşte kalbin Allah diye çalıştığı noktada zikrin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Her tesbih tanelerine vuruşta bir kez Allah demek bile tek başına tüm ömre bedel bir kıymet olmaya yeter artar da. Zaten bu fani dünyada zikirden daha güzel ne kıymet olabilir ki?
      Sözün özü kalbin atışına paralel olarak insanda Allah adını anmakla ebedi hayata kelebek misali uçup sonsuzluğa kanatlanacaktır. Çünkü bu konuda Yüce Mevla’mızın  "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzura erer" buyruğu var. O halde ne duruyoruz, an bu an deyip  ‘Hu” demek anıdır.       
       Velhasıl, zikir en güzel sermayedir.