DÜNDEN BUGÜNE PROVOKASYONLAR
SELİM GÜRBÜZER
Provokasyon Fransızca bir kavram olup, dilimizde tahrik etmek ya da
kışkırtma anlamında kullanılmaktadır. Fransızca komplo kavramı ise gizlice
yürütülen plan anlamına gelir. Her neyse provokasyon ya da komplo sonuçta
dünden bugüne baktığımızda bu topraklarda provokatif kaynaklı hadiselerin hiçte
eksik olmadığı artık bir sır değil elbet.
31 Mart vakası
Bakın, birtakım aklı evveller tarihte
yaşanan şu meşhur 31 Mart vakasını incelemeden hemen irtica harekâtı olarak
kestirip atabiliyorlar. Oysa bu olayın perde arkasına baktığımızda, bir grup insana öncelikle 'şeriat, şeriat'
diye slogan attırıp sonrasında şeriatı berhava etmek gayesi güdüldüğü, en nihayette
yine şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi padişahmış gibi gösterilip
tahtından indirilme amacı güdüldüğü anlaşılıyor. Madem öyle, 31 Mart vakasının
bir irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdulhamid’in
uygulamalarına bakaraktan ve padişahın Meşrutiyeti ilanının akabinde Meclisi
Mebusan'ı açıp ülke içindeki problemleri Allah’a ve halkın iradesine havale
ederek izlediği politikayla açıklamaya çalışalım. Gerçektende fotoğraf karesine
baktığımızda; ortada sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan
İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya
bulaşmışlığını görürüz. Bunun yanı sıra, Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki
ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alacak kudrette olduğu halde kan
akıtmamak adına ilahi kadere kendisini teslim etmişliğini görürüz. Bu olayda
besbelli ki iki kişi maşa olarak kullanılmış; biri Beden eğitimcisi Selim
Sırrı, diğeri Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve
Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini, sonradan pişmanlığını dile getirip
tarihe not düşmüşte. Nitekim 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçılar
olduğunu ve Selim Sırrı ile beraber bu işi yürüttüklerini itiraf etme
erdemliğini de göstermiştir. Hatta Rıza Tevfik itiraf etmekle kalmamış
Abdülhamit Han’a karşı yaptıklarından pişmanlık duyaraktan ruhaniyetinden
himmet dileyip şöyle bir şiir döktürmüştür:
“Tarihler
adını andığı zaman
Sana hak verecek Ey Koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan asrın
siyasi Padişahına…”
İşte bu mısralar her şeyi anlatmaya
yeter artar da. İlginçtir bir de bu işin bir başka tuhaf yanı var ki,
cumhuriyet döneminin ileriki yıllarında Necip Fazıl’ın bu şiiri yayınlamasından
dolayı yirmi gün hapse mahkûm edilmiş olmasıdır.
Şu bir gerçek Abdülhamit Han
isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu bu komployu Hassa ordusunun tek
bir tümenine vereceği talimatla üstesinden gelebilirdi, ama o böyle yapmayıp sadece sarayda aile
efradından birkaç akraba, harem
halkından iki üç kişiyle birlikte kaderiyle baş başa kalmayı tercih etmiştir.
Böylece Harekât ordusuna gün doğup komplo saati işlemeye başlar da. Öyle
ki; İttihat ve Terakki Partisine karşı
bir grup insan ayaklandırılarak sanki bu işi padişahın tertiplediği izlenimi
verilecektir. Sonrası malum, provoke
edilmiş bir kısım insanlara 'şeriat isteriz' diye nara attırılıp parti
mensuplarının saf dışı edilmesi sağlanacaktır. Gerçekten de sahneye konulan
sinsi plan gereği 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkarılan İttihat
ve Terakki yanlısı Harekât ordusu İstanbul’a geldiğinde ilk iş olarak havaya
kurşun sıkıp güya olayları bastırır görünümü vermek olmuştur. Böylece bu
görünümle maksat yerini bulduktan sonra padişah suçlu ilan edilip tahttan
inmesi sağlanır. Oysa ortada ne ayaklanan ne ayaklandırılmış grup vardır, tamamen sinsi planlanmış bir hadise olduğu
fark edilir. Kaldı ki, Ulu Hakan’ın başsız askerleri Hassa Birlikleriyle
takviye ederekten örgütleyip üstesinden geleceği olayı büyük bir
soğukkanlılıkla tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin
tertibini başarılı kılmıştır. İşte bu
yüzden 31 Mart irtica vakası dedikleri olayın, aslında dünyada böylesine ender
rastlanan cinsten topluma yutturulmaya çalışılan planlı provokatif bir hareket
olarak görürüz biz. Nasıl provokatif hadise olarak görmeyelim ki, baksanıza
İttihat ve Terakki güruhu bunla da yetinmez Şeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den fetva
koparır da. Böylece oynadıkları oyunu
örtbas edecek fetvayla kendilerini garantiye almış olurlar. İlginçtir fetva mı, ültimatom mu doğrusu
şaşmamak elde değil, işte o malum fetvada Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını
tahrif etmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve
sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamaların yer aldığını görürüz.
Değim yerindeyse ismarlama yazılmış bu fetvayla Ulu Hakan tahttan indirilir.
Artık iktidarda Harekât ordusu vardır. Tabii ilk icraatları örfi idare ilan
etmek olur, sonrası malum olayla yakından uzaktan ilişkili gördükleri her kim
varsa veya kendilerince elebaşı gördükleri masum kişileri darağacında
sallandırmak olacaktır. İşte bu noktada ister istemez Ahmet Altan'ın, ‘İsyan
günlerinde Aşk’ romanını hatırlarız. Yazar bu romanında 31 Mart vakasının
28 Şubat’ın bir benzeri postmodern darbe olduğunu akıcı üslubuyla dile
getirdiği gibi bildik ezberleri bir şekilde bozmuş olur. Ancak ne var ki Ahmet
Altan'ı 17-25 Aralık Paralel Çete İhanet örgütünün yaptıkları karşısında aynı
duyarlılığını göremiyoruz, adeta sırra kadem basar bir hale bürünür.
Her şey postmodern darbeyle sınırlı
kalsa yine gam yemeyiz, İttihat Terakki güruhu iktidarında Osmanlı
imparatorluğu I. Cihan Harbinin eşiğine sürüklenir. Tabii bu noktada hasta
yatağında can çekişen Osmanlıyı izlediği akıl dolusu denge siyasetiyle 33 yıl
ayakta kalmasını sağlayan Abdülhamit Han farkı ile Osmanlıyı I. Cihan Harbin
eşiğine sürükleyip imparatorluğun yıkılmasına vesile olan İttihat Terakki
arasındaki farkı görmek gerekir. Görelim ki,
tarihte irtica vakası diye yutturulmaya çalışılan bu olayın sorumlusu
ilan ettikleri padişahı devirmekle Osmanlının hızla çöküşünün zeminini
hazırlandığı fark edilmiş olsun.
Menemen olayları
Mareşal
Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in
ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;
— Hayrola, sizi tanıyamadım der.
Fevzi Çakmak;
—Efendim Fevzi kulunuz (hizmetkârınız),
duanıza muhtacız.
Erbilli Şeyh;
—İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar
ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar.
Bilindiği üzere Şeyh, Cumhuriyetten
sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte kendi kabına çekilerek
mütevazı bir hayatı kendine düstur edinip günlerini etrafındaki dostlarına hoş
sohbetle ederek geçirmiş bir zattır.
Tarihler 1930'u gösterdiğinde önemli bir
gelişme yaşanır ve geçte olsa çok partili sistem denemesi dönemine şahit
oluruz, işte bu ilk deneme girişimi toplumda heyecan uyandırmaya
yetmiştir. Nitekim Menemen halkı
partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh
gösterir de. Fakat aynı teveccüh Halk
fırkasına gösterilmez, üstelik yuh çekilip protesto edilirler de. Tabiî ki bu
duruma fena bozulmuşlardı, sonuçta bu
gönül işi halkla karşı karşıya gelmek doğru olmazdı. Fakat ne ilginçtir o
günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konakladıklarında
otellerinin önünde kalabalık kitle halde araç ve otobüslerden inen insanlara
dikkat kesilirler. Merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad
Efendi’yi ziyarete geldiklerinin cevabını alırlar. İşte fırsat bu fırsat deyip
o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ya siz misiniz bizi yuhalayan; Menemende
kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha
doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Peki,
bunun bir komplo olduğuna deliliniz nedir denildiğinde cevaben deriz ki; bir
zaman sonra bu komplo kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri
Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunup edindikleri bilgileri dile getirmelerinden
biliriz elbet. İyi ki de o toplantıda hazır bulunmuşlar, böylece hadisenin ilk
şahitleri olarak tarihe önemli bir ayrıntıyı not düşmüş oldular.
İşte o malum sinsi plan şu;
Yer; Menemen,
Mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki
cami,
Kurye ise daha önceden ruh yapısında
mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet’tir elbet. Evet, yanlış
duymadınız esrarkeş bir adamdan söz ediyoruz, asla dini bütün bir adam değil, yani
bu iş esrarkeşe havale edilir. Ve bu iş ona havale edildiğinde bilhassa
kendisine cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline al talimatı verilmesinin yanı
sıra “sancağın altına girmeyen
kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini, halktan ya da Jandarmadan birileri karşı
koyan olduğunda ise derhal gözünün yaşına bakmaksızın kan akıtması öğütlenir. Derken
bu işin karşılığında verilecek taahhüt her neyse onun da garantisi alınıp beş kişiyle
birlikte yola koyulurlar. Ancak yolculuk
esnasında çoban Ramazan o an ne düşünüyorsa kellesini kurtarmak pahasına bir
yolunu bulup işin içinden sıyrılmasını bilecektir. İyi ki de sıyrılmış, çünkü
yol boyunca konakladıklarında o'nun birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine
dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii
Çoban Ramazan işin içinden sıyrılsa da diğer arkadaşları yola devam
edeceklerdir. Nitekim arkadaşları Menemen’e vardıklarında ellerine
tutuşturulmuş planları harfi harfine uygulamaya koyulurlar da. Şöyle ki;
Bir Askeri Şube Reisi etrafta bir
şeylerin döndüğünü sezdiğinde, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde
cihat çığırtkanının yanlarına geldiğinde; ‘üzerimize kuvvet gönderin, aksi
takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam şube
reisi de olsa korku belası oracıktan derhal uzaklaşır. Adam oradan uzaklaşa dursun
provokatörler var güçleriyle bağırmayı ihmal etmeyeceklerdir. Sadece bağırmak
mı, bu arada etrafa korku ve dehşette salarlar. Zaten bağırmalar, korku ve
dehşet salmalar derken bunun yankısı şehrin hemen ötesinde kışlada duyulur
da. Elbette ki; asker bu bağrışmalara
sessiz kalamazdı. Derhal, Kubilay kışlasında bir manga askeri birlikle olay
yerine gelip askere süngü tak emri verir. Artık nefesler tutulmuş şartlar
oluşmuştu, derken o arbedede sözde Mehdi Mehmed esrarkeşi ve arkadaşları
Kubilay’ın ayağına kurşun sıktıklarında yere yığılacaktır. Evet, yere
yığılmıştı ama bir Allah’ın kulu çıkıpta mudahale etmez, hadi bu neyse de
Kubilay yerde yaklaşık yirmi beş dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet
yetkilisinden görünürde bir adamın olmamasına ne demeli, sırra kadem basmışlardı sanki. Besbelli ki olayın kıvam alması beklenmektedir.
Ve bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla
hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da. Ne de olsa her şey bitmişti,
madem öyle artık alaydan bir bölük olay yerine gelebilirdi, nihayet zahmet
buyurup geldiklerinde güya olaya müdahale eder görünümü bir hava vererek önce
etrafı çembere alınır, sonrasında ise malum makineli tüfeklerle iki masum
bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları taranıp oracıkta can
verirler. Tabii Menemen hadisesi Menemenle sınırlı kalmaz Türkiye çapında
irtica avına dönüşen bir boyut kazanır. Nasıl mı? İlk başta 80 yaşına girmiş
Erbilli Şeyh Esad Efendi’den işe başlanılır. Nitekim Bursa Adapalas Otelinde
start verilen kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına
fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilip hapsedilir. Hastalığı
nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Artık yaşı doksan üzerindedir,
dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı. İlginçtir idamı
mümkün olmasa da ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli
enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu akla düşürmüyor da değil, üstelik bu kuşku hala hafızalardan
giderilmişte değildir.
Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa'da
boş durmaz, o da kendince Menemen olaylarıyla irtibatlı gördüğü 37 kişiden
28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte tarihte
yaşanan bu hadisenin bir irtica olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu diye
herkes tartışa dursun bizim açımızdan şüphe götürmeyecek derecede; çok partili
denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif harekettir. Nitekim
Menemen hadisesi durulup etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla
yola devam etmenin kararı alınması bizim gibi düşünenlerin tezini teyit ediyor.
Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle
çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılarak kendilerince muhtemel
tehlike addettikleri engelden arınmış olurlar.
Kürt İsyanı
Akl-ı selim sahibi tarihçiler, ikide bir bize Şeyh Said isyanı diye lanse
edilmeye çalışılan hadisenin aslında Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin etki
gücünü kırmaya yönelik tezgâhlanmış bir hareket olduğunda hem fikirdirler.
Evet, Türkiye'yi petrolden uzak tutmak
için bir şekilde oyalamak gerekirdi, ama nasıl? İşte jandarmanın izini sürdüğü
adamları bir köyde düğün esnasında Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayacak
plan zinde güçlerin imdadına yetişir de. Öyle ki; Şeyh’in gelenlere kibarca ‘Hele
şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ istirhamına
karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı neticesinde
Diyarbakır’a uzanacak kadar bir dizi provokatif olaylar kontrolden çıkıp hızla
ülke gündemine oturur da. Oturdu da ne oldu derseniz, Türkiye olarak kendi
halkına bu olayın Kürt isyanı olarak lanse ederken dışarıya karşıda bir irtica
hareketi diye açıklamaya çalışılır. İşte iç kamuoyuna başka, dış kamuoyuna
başka verilen mesajlar eşliğinde petrol bakımdan iki önemli ilimiz Musul ve
Kerkük’ün kontrolü elimizden çıkmış olur. Meğer 1925 yılında patlak veren Kürt
isyanı olarak nitelendirilen olayın perde arkasında Musul ve Kerkük üzerindeki
çıkar ilişkileri yatmaktaymış. Hatta bu olayın üzerinden çokça zaman geçmesine rağmen
şimdi daha iyi anlıyoruz ki; Türkiye’de Türk-Kürt ayırımı oluşturularak kırk yılı
aşkındır sabah akşam yatıp kalkıp güneydoğu meselesiyle uğraşıyoruz hala. Hele
PKK elebaşçısı Abdullah Öcalan’ın eşinin Milli İstihbarat Teşkilatında çalışmışlığı
ister istemez akıllara kuşku düşürüyor. Hadi kuşkulanmaktan vazgeçtik diyelim
peki ya 28 Şubat sürecinde devam eden PKK eylemlerinin halkla örgüt arasında
değil de, asker ve örgüt arasında cereyan etmiş olmasına ne demeli. Hele o
günün kimin eli kimin cebinde belli olmayan olağanüstü şartlarda ‘Ergenekon-kontr’
ya da ‘Hizbi-kontr’ tartışmalarını hatırladığımızda kim kimle iş tutmuş ya da
tutmamış fark etmez sonuçta terörün ülkemizin ömründen kırk yılı aşkın bir süre
çaldığı, bunca insanın ölümüne neden olan bir sürecin hala devam ediyor olması
gerçeğini değiştiremeyecektir. Besbelli ki Türk-Kürt kardeştir ruhunu bu ülkede
hâkim değer kılmadığımız sürece bu tür kuşkular giderilemeyecektir. Zaten
meseleyi objektif kriterler açısından ele alıp kritik ettiğimizde PKK’nın Kürt
devleti kurması pek mümkün görünmüyordu, kurmaya kalkışsa da o günlerde Sam
amca, Barzani ve Talabani izin vermezdi, kaldı ki İran ve Suriye'de geçit vermezdi. O
halde durduk yere Kürt kardeşlerimizle papaz olmaya ne gerek vardı ki.
Türkiye'de kanayan bir yara haline gelen
bu mesele halkımızdan tutunda, aydın, asker ve sanatçı çevrelere kadar hemen
her kesimi yakından ilgilendiren bir süreç yaşadık. Düşünsenize ana dilde
konuşma yasağı ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu dönemlerden yasaksız
döneme geçiş sürecinde yine birileri boş durmayıp düğmeye basıp Ahmet Kaya’nın
onuncu yıl marşı eşliğinde çatallar kaşıklar tabaklar havada uçuşur halde
protesto edilerek doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilebiliyor. Evet, geçiş
süreçleri hep böyle sancılı geçmiştir. Zaten Ahmet Kaya'nın ‘Beni ölürken değil, yaşarken anlayın’
şarkı sözleri sürgün olduğu topraklarda öldüğünde daha da bir anlam kazanır.
Nasıl anlam kazanmasın ki, o
dillendirdiği müziğiyle sağcısından solcusuna farklılıkları aynı müzik
platformunda bir araya toplayabilmiş bir sanatçımızdı. Ama ne var ki Türkiyede
yaşadığı sırlarda karanlık zinde güçler tarafından Kürtçü ve bölücü yaftasıyla
kanadı kırık bir kuş misali sürgün halde son nefesini uzak diyarlarda
tamamlayıp öbür âleme göç edecektir.
Türkçüler
Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük
kapsamında faaliyetleri suç kapsamına alındığında aralarında genç bir subay
Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları sancılı geçip
birçok Türkçü gencin tabutluk denen hücrelerde hapsolunmalarına neden
olacaktır. Neyse ki, mahkemelerde sorgulamalar sonucu adalet yerini bulup
beraatlarına karar verilir.
Nurcular
Malum, Risaleyi Nur eserleriyle
adından söz ettiren Said Nursi'nin iman hakikatlerine yönelik tüm faaliyetleri
mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Nurcu avına
dönüşür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe
edilip mezarının kimsenin bilemeyeceği bir yere defnedilir. Belli ki devleti
idare edenler ne Türkçüsüyle ne Nurcusuyla ne de Akıncısıyla barışık kalmışlar.
Kendileri dışında her kesim onlar için düşmandırlar. Üstelik düşman ilan
ettikleri kesimlerin kökünü de kazıyamadılar, bilakis davalarına daha da
sımsıkı sarılıp çemberlerinin genişlemesine daha da yardımcı olunmuş olundu.
Nitekim geldiğimiz nokta itibarıyla gerek Türkçülük damarından gelen Ülkücü
kesim, gerek Risaleyi Nur çizgisinden gelen (FETÖ ihanet örgütü hariç) tüm nur cemaatlerinin
kolları ve gerekse Milli görüş kanalından gelen Akıncılar tüm baskılara rağmen
adından söz ettirecek seviyeye gelebilmişlerdir.
Darbeler
Türkiye’de
her on yılda bir darbe yapılması içte ve dışta tezgâhlanarak ortaya konan
provokatif eylemlerin bir neticesidir. Malum, tek parti iktidarının milli şef
uygulamaları milletin canına tak dedirttirecek cinsten uygulamalardı. Halkımızı
canından bezdirenleri tahmin etmişsinizdir, şüphesiz ki minarelerimizde tarih
boyunca hoş seda okunan ezanı orijinal halinden uzaklaştırıp Türkçe okunmasını
sağlayan CHP'den söz ediyoruz. İşte sözünü ettiğimiz böyle bir partiden
milletimiz öyle bunalmıştı ki Menderesin
“Yeter artık söz milletindir”
çağrısına can simidi gibi sarılıp tek başına iktidara getirmişti.
Milletimiz iyi ki de Menderes'i iktidara taşımış, böylece Ezan-ı Muhammedi’ye tekrar
minarelerimizde orijinal haline kavuşmuş olur.
Sadece ezan mı, bunun yanı sıra ülkemiz ekonomik rahatlığa geçiş yapar
da. Peki ya entrika peşinde koşanlar? Malum onlarda 'elemtere fiş hain gözlere şiş' babından bu güzel
gelişmeleri çekemeyip ülkemizi 27 Mayıs ihtilalinin eşiğine getireceklerdir. Dahası
Necip Fazıl'ın ifadesiyle karton mukavvadan bir hükümete askeri darbe yaptırıp
devrin Başbakanını ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu idama götürecek
gelişmelere sebep olacaklardır.
İşte bu zihniyet 12 Martta'da aynısı
yapmıştı. Her ne kadar Deniz Gezmiş, Mahir Çayan aşırı solcu insanlar olsada
sonuçta bu ülkenin bağrından çıkmış insanlardı, maalesef onlarda başlarına
gelecek olan acı akıbetten kurtulamayacaklardır. O yıllarda nice insanlar soğuk
savaş döneminin o ürkütücü psikolojik ortamından istifadeyle amansız bir
şekilde takibe alınıp vatan hain ilan edilmişlerdi. Aslında amaç Deniz Gezmiş,
Mahir Çayanı yakalamak değildi, asıl amaç ülke genelinde gerilim oluşturup 12
Mart muhtırasını gerçekleştirmekti,
gerçekleşir de. Hakeza 12 Eylül 1980 darbesi de öyle olup Kenan Evren’in
şartların tam olgunlaşmasının beklenilmesiyle NATO kontrolünde sahneye konulmuş
bir ihtilaldir. Evet, yanlış duymadınız,
12 Eylül darbesinin vuku bulması için şartların olgunlaşması
beklenilmiş, bu ülkenin çocukları birbirlerini biraz daha kırsınlar sonra
icabına bakarız denilmiş. Belli ki 12
Eylül öncesinde gizli bir el Ülkücülerle solcu grupları karşı karşıya getirmiş,
sırf Sovyet Rusya'nın komünizm ideolojik yayılmacı emellerine geçit vermemek
için start verilmiş bir sağ sol çatışmasıdır,
derken maksat yerini bulduktan sonra her iki gençlik kesimde tasfiye
yoluna gidilmiştir. Hiç kuşkusuz tasfiye karar noktasında 12 Eylül devreye
girecektir. Devreye girdide ne oldu, vatan-millet-bayrak diyen Ülkücülerle
beşinci kol faaliyeti yürüten Marksist Leninist ve Maocu akımlar terazinin aynı
kefesine konuldular. Yani 12 Eylül zihniyeti bu ülkeye âşık insanlarla bu
ülkenin temeline dinamit koyanları aynı terazide tartmıştır. Şu da bir gerçek; gerek Ülkücüler olsun
gerekse solcular 12 Eylül mahkemelerinde yargılandıklarında başlarına gelen bu
musibetin bir tezgâh olduğunu mahpushaneye düştüklerinde anlayacaklardır. Zira
12 Eylül sonrası ortalık süt liman olduktan sonra bir mermiden yola çıkarak
yapılan kriminal incelemeyle aynı silahın hem Ülkücüleri hem de sol gruplardan
birçok insanı öldürdüğü tespit edilmiştir.
Aman Allah’ım! Neydi o günler. O günlere
şöyle bir baktığımızda ilginç senaryolarla karşılaşırız. Malatya Bağımsız
Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun bombalı suikasta kurban gitmesi bunun en
bariz örneği zaten. O günleri yaşayanlar çok iyi bilir; Ecevit iktidarı daha
olayın feri soğumadan hemen alelacele peşin hüküm verip bu olayı MHP
taraftarlarının işlediği yalanını ortaya atmışlardı. Tabii bu mesnetsiz
açıklamanın ardından Alparslan Türkeş sessiz kalmaz ve der ki; ‘Şayet bu
iddialarınızı ispat edemezsiniz dünyanın en alçak şerefsiz insanlarısınız.’
İşte bu çıkış sus pus olmalarına yetmiştir.
Peki ya şu Kahramanmaraş olayları
öncesinde Ülkücü dünya görüşü yansıtan ‘Güneş
Ne Zaman Doğacak’ adlı filim sahne aldığında patlak veren bombayla bir anda
saman alevi gibi dalga dalga büyüyen olaylara ne demeli. Tabii burada da Ecevit
hükümeti bildiğini yapacaktır. Nitekim İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş daha işin
aslını araştırmadan hemen peşin hükümle aralarında Ökkeş Şendiller’in de
bulunduğu bir grup Ülkücünün üzerine yıkmaya çalışması MHP’nin sinir katsayısının
sınanmasına yetmiştir. Gerçekten o yıllarda MHP tahrik edilmeye çalışılsa da
MHP üzerine düşen görevi ziyadesiyle yerine getirip itidal ve soğukkanlılığını
elden bırakmayacaktır. Bilhassa yirmi bini aşkın Ülkücünün işkence gördüklerini
gözler önüne seren işkence dosyasını hükümete sunmakla kalmamış CHP binası
önüne siyah çelenk koyarak da tarihi sorumluğunu yerine getirmiştir. Hakeza yine
12 Eylül sonrası Ökkeş Şendiller ‘Kahramanmaraş olayları’ isimli
eseriyle bu olayların perde arkasını aydınlatıp tarihe not düşmüştür. Dile
kolay bu dönemde tam tamına yirmi bini aşkın Ülkücü işkence görmüş, hatta artık
takatı kalmayacak derecede dayanılmaz işkenceler karşısında suçu üstlenmek
zorunda olanda olmuştur. Ecevit’in ikide bir her olayın ardından Ülkücüleri
faşist ithamıyla suçlayıp televizyonlarda hedef alması ortamı daha da germeye
yetmiştir. Alparslan Türkeş ise Ecevit’in tam aksine hem ülkemiz üzerinde
oynanan oyunları bozmak hem de birlik beraberliği tesis etmek için Türkiye
genelinde “Gönül seferberliği” mitingleri düzenlemekle yüreklere su
serpmiştir. Ne var ki gönül seferberliği çağrısı devletin derin koridorlarında
karşılık bulmamıştır. Çünkü hükümet suçlu psikolojisiyle üzerindeki salvoyu
atlatma hesabı yapıyordu habire.
Malumunuz, Gün Sazak denilince MC hükümetinin Gümrük ve Tekel Bakanı ve aynı
zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kaçakçılığın canına ot tıkayıp
adeta sınırda kuş uçurtmayacak derecede mücadele örneği vermiş şahsiyet akla
gelir. İşte Gün Sazak ve genç müsteşarı Namık Kemal Zeybek’le birlikte
yürüttükleri bu mücadele bir takım zinde güçlerin uykusunu kaçırmış olsa gerek
ki, Bakan'ın canına kıyacaklardır. Evet,
hunharca katledilmiştir. Şehit haberi duyulduğunda kanı yerde kalmalıydı mı
düşünceler eşliğinde tüm Ülkücü camianın nefesleri tutulmuştu o gün. Nasıl
nefesler tutulmasın ki, o bir Bakan olmanın ötesinde Ülkücü camianın can Gün
Sazak ağabeysiydi. Allah'tan herhangi bir taşkınlığa kapı aralanmadan Alparslan
Türkeş’in yine o soğukkanlılığı devreye girip “Gün birlik beraberlik
günüdür, gün sabretmek günüdür”
çağrısıyla Ülkücülerin duygu seli teskin edilmiştir. Zaten bu itidal ve sükûnet
çağrısı yapılmasaydı Ülkücülerin sokağa taşması kaçınılmaz hal alacaktı, hatta Allah korusun kitlesel çatışmalara
dönüşebilirdi. İşte o günün Alparslan Türkeş farkı budur. Ecevit zihniyeti ise
habire tahrik edici üslubuyla Türkiye sathını yangına çevirirken, Alparslan Türkeş’te
tam aksine sükûnet çağrısı yapmakla bir Başbuğda olması gereken yakışır tavır
sergilemiştir. Tabii Ülkücü camianın ona Başbuğ duygu seliyle sadakat göstermesini
bir insan idealist değilse anlayamaz. Hele o insan pragmatik bir tipse hiç
anlayamaz. Nasıl anlasın ki; baksanıza adamlar Gün Sazak’ın ölümünün ardından
otel ve motel odalarında milletvekilliği pazarlığı kurup transfer etmekten
imtina etmeyecek kadar kirli işlerin içine girmiş tiplerdir. Gerçekten bu kirli
pazarlıklar neticesinde MC hükümeti düşürülür de. Derken kaçakçılara göz
açtırmayıp aman vermeyen Gün Sazak'ın şehit edilmesinin ardından hükümet
düşürülüp ülke yönetimi tekrar Ecevit’e teslim edilir. Ne diyelim, evlere
şenlik, Ecevit’in kurduğu hükümet kabinesine Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı
gibi tiplerin yer aldığını gördüğümüzde daha ilk baştan hükümetin ne tür
hükümet olduğunun ipuçlarını vermeye yetmiştir. Söz konusu tiplerin hükümet
kabinesinde bakanlık görevi boyunca görevlerini suiistimal ettikleri o kadar
net ortaya çarşaf çarşaf dökülür ki iktidar düştüğünde bu iki bakan yolsuzluklarıyla
mahkûm edilip tarihe kara leke olarak geçer de.
Evet, 12 Eylül öncesi Türkiye
açısından tam içler acısı kayıp yıllardı.
Peki ya 12 Eylül sonrası Türkiye? Malum 12 Eylül sabahın ilk ışıklarıyla
Kenan Evren'in sesinden sağ sol kavgasına son vermek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin
idareye el koyduğunun duyurusuyla uyandık. Tamam, sağ sol çatışmasını
anladıkta, peki nasıl oluyor da 11 Eylül öncesi akşamına kadar devam eden
olaylar 12 Eylül sabahı olduğunda bıçaktan kesilircesine tık bir şekilde duruvermesine
ne demeli. Adama demezler mi 12 Eylül öncesi eliniz armut mu topluyordu, şimdi
ne değişti de olaylar bir anda tak diye kesiliverdi. İşte bu tür sorular
eşliğinde bugün olmuş hala hafızamızı kurcalayan bu sihirli değneğin esrarı
izah edilememiştir. Her nasıl bir
sihirli değnekse her gün 10-15 gencin ölümüne sebep teşkil eden olaylar bir anda
tık şekilde sonlanabiliyormuş, doğrusu
şaşmamak elde değil. Hele şu kamuoyunda yankı bulan MHP davasına ne demeli.
Nasıl bir davaysa o davalardan yargılanıp daha sonrasında milletvekili ve
idareci konumuna gelen bir sürü insan var aramızda. Gerçekten insan şaşa
kalıyor. Hatta asıl bizi şaşırtan husus 12 Eylül mimarı Kenan Evren’in
Türkeş'in beş yıl hapis yatıp beraat ettikten sonra dışarıya çıktığında sanki
geçmişte aralarında hiç bir husumet olmamış gibi davranıp el sıkışmasıdır. Hadi bu düşüncemizden vazgeçtik diyelim, asıl
bizi inciten Başbuğumuzun ne maksatla yaptığını bilemediğimiz kendi tabanını
göz ardı etmeyi göze alaraktan sözde çağdaş geçinen çevrelerin düzenlediği
laiklik mitingine önderlik etmesine ne demeli. Tabii bitmedi asıl bizi daha da
şaşırtan en önemli husus Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına sahip çıkmama gibi
kafa karıştıran tavır değişikliğidir. Tabii bu durum Ülkücü camia için hayal
kırıklığına yol açan kırılmalardır. Evet, Ülkücü camiada tam bir hayal
kırıklıkları yaşanırken, malum bir dönem Türkeş ismi anıldığında öcü görmüşçesine
dehşete kapılan zinde çevreler gün gelip devir döndüğünde laiklik mitinginde
baş tacı edilebiliyor. Demek ki bir zaman faşist dedikleri insan gerektiğinde
tehlike teşkil etmiyormuş. Ne var ki tüm bu çifte yüzlülük tabloyu nice canları
toprağa verip aradan epey bir zaman geçtikten sonra farkediyoruz. Nasıl fark
etmeyelim ki, bakın Abdurrahim Karakoç
ne diyor:
“Elçibeyi biz satmadık, çok şükür sevenleri
aldatmadık/Dansöz-mansöz oynatmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık /Biz aynı
yerdeyiz siz nerdesiniz/Laiklerle Taksimde mi birleştik/Sırtınızdan KİT'lere mi
yerleştik/İslam’da mı, iktidarda mı körleştik/Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz”
dizeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da.
Neyse ki bunca yaşananlardan sonra
12 Eylül sonrası Özal tek başına iktidara geldide değişim ve dönüşüm hamleleri
yüreklere su serpmesiyle birlikte yeniden diriliş muştumuz olur. Gerçektende Özal o dönemde diriliş muştumuz
için tek teselli kaynağımız olmuştur. Bu
öyle bir diriliş muştusuydu ki, derin güçlerin tekerine çomak sokacak türden
bir muştuydu. Hani onların bir hesabı
varsa, Allah'ın da mutlak değişmez bir hesabı var ya, işte o mutlak hesab
tecelli ettiğinde Turgut Özal içine kapanık
Türkiye’ye çağ atlatıp Nizam-ı âlemce dış dünyaya açar da. Ancak kabımızdan
çıkıp dünyaya açıldıkça zinde güçler yine boş durmayacaktır. Belli ki çilesiz
değişim dönüşüm gerçekleşemiyor, gerektiğinde kefenini çantaya koyup yola
çıkmak gerekti. Nitekim bu dönemde Anadolu kaplanların çoğalmasından
rahatsızlık duyan zinde güçler 19 Mayıs Gençlik kapalı spor salonunda Özal’ın
parti kongresinde yapacağı konuşma anına kilitlenip beklemeye koyulurlar. Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah'ında
değişmez hükmü var, her ne kadar tetikçi Kartal Demirağ o kalabalık kongre
salonun ortasında kovboy filmlerine aratmayacak derecede profesyonelce tam isabet
tetiğe dokunsa da kıl payı mikrofonun azizliğine uğrayıp kurşun ancak Özal'ın
eline hafif sıyırarak geçecektir.
Karanlık zinde güçler sıktıkları bu kör kurşunla kendilerince uyarı yapa
dursun Özal’ın bu durum karşısında sanki hiç bir şey olmamışçasına “Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır”
sözü tüm mazlumlar için umut ışığı olurken zalimleri içinse yaşasın cehennem
olur.
Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya,
bu kez tarihler 24 Ocak 1993 günü gösterdiğinde Uğur Mumcu’nun Çankaya Güniz
sokakta arabasına konan bombanın patlamasıyla hunhanca katledilip can
vermesiyle Türkiye üzerinde bir başka ayar çekme niteliğinde hadise vuku bulur.
Zaten olay vuku bulur bulmaz daha ne oldu ne bitti kimin parmağı var
sorgulanmadan hemen Ankara caddelerine dökülen kitlelerin; ‘Mollalar İran’a,
Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganlarla yankılanması karanlık güçlerin
beklentisini karşılayan bir tablo olurda. Bu arada gazeteciler DGM savcısı Nuh
Mete Yüksel’e bombayı kimler attı diye sorduğunda; ilginçtir bilerek ya da
bilmeyerek ‘Onlar bilinmez’ diye
karşılık vermesi gayet manidar cevaptır. Hatta o sıralar Uğur Mumcu’nun kardeşi
Ceyhan Mumcu da ısrarla cinayetin gizli bir el tarafından işlendiğini defalarca
söylemekten çekinmemiştir. Ancak ne var ki bu iki açıklama Cumhuriyet
gazetesinin sayfalarına haber konusu olarak geçememiştir. Şimdi ne diyelim, el
insaf “kendi yazarına kurşun sıkanın
derdiyle dertlenmeyen bir gazete, gazetecilik yapacağına dağa çıkıp eşkıyalık
yapsa daha doğru tutum olmaz mı?
Bilhassa o yıllarda medyada isim yapmış ya da gündem oluşturan her kim
varsa onlar üzerinde ülkemize ayar çekilmek istenmiştir. Bunu Muammer Aksoy ve
Bahriye Üçok gibi kişileri önce televizyonlara çıkararak laiklikten dem vurduraraktan
meşhur edip, sonrada icabına bakıp kıydıklarından biliriz. Muhafazakârların
yükselişini durdurmak için bunu yapmaya mecburdular zaten. Üstelik bu tür oyunlar
bir değil, iki değil, üç değil, pek çok
defalar tekrarlandı. Bu yüzden pek garipsemiyoruz, alışığız. Kaldı ki biz
onları muhafazakârlığın yükselişi karşısında Kemalist kesim toparlansın diye
birilerine Atatürk büstlerini çekiçle kırdırmalarından biliriz. Temel amaç belli ‘yobazlar harekete geçti’ düşüncesini
zihinlere kazımaktır.
Maalesef birileri birbiriyle ilişik
hep aynı film senaryolarını bize izletmekten geri durmayacaklar gibi. Ancak bu arada
hep aynı filimleri seyrede seyrede artık bizede gına geldi diyebiliriz. Ne yapsak
baş belası bu kirli oyunlardan bir türlü kurtulamıyoruz. İtalya’daki gibi temiz
eller operasyonuna benzer tam bir bağırsak temizliği gerçekleştiremiyoruz. Düşünsenize
içimize sızan bir takım hainler 28 Şubatın bin yıl devam edeceğinden pişkince
dem vurabilmişlerdir. Gerçektende o yılları yaşayanlar çok iyi bilir 28 Şubat
belasıyla ciddi anlamda başımız dertteydi.
Öyle başa bela bir derttiyki bize ait değerlerle bizi vurup hizaya
getirmek istiyorlardı. Bu işin servisi içinde Batı Çalışma Grubu (BÇG)
devredeydi, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Aczimendi gibi sahne aktörler gırla
gidiyordu. İşte bu yüzden adından postmodern darbe olarak söz ettirmiştir.
Dahası “biz bu filmi daha önce
seyrettik” dedirttirecek cinsten toplum mühendisliği üzerine kurulu sürecin
adıdır 28 Şubat. Evet, Türkiye 28 Şubatla birlikte ağır yara almıştı. Öyle bir ağır yaraydı ki karşı koyup
direnenleri silindir gibi ezen, yalakalığını yapanları da rezil rüsva eden bir
darbeydi.
Hatırlayın hani şu dillere destan
meşhur Sivas Madımak oteli olayı
vardı ya, malum olay öncesi birtakım
mahfiller kültürel etkinlikleri bahane ederek yola koyulmuşlardı. Hani şu
ateistliği ile övünen Aziz Nesin yazarı vardı ya, sanki Aleviliğin ateizmle akrabalığı
varmışçasına haftalar öncesinden hazırlıklarını yapıp bir hevesle Sivas
yollarına düşer de. Peki, adama demezler mi senin neyine Alevilik, hem de dini
motifli kültürel etkinlikte işin ne diye. Aslında tüm bu hazırlıklar fırtınadan
önce sessizliğin birer habercisi hazırlıklardı. Zaten otele gelip
konakladıklarında haftalar öncesinden geliyorum diyen fırtına vuku bulur
da. Derken alev alan otelde mahsur kalan
canlar derin güçlerin tezgâhladığı provokasyonun kurbanı olurlar. Bunu bilmek
için illa uzman olmak şart değil elbet, mesele gayet açık; birileri düğmeye basıp ülkemizde yeniden
alevi-sünni ve laik-anti laik çatışmasının eşiğine getirmeyi hedeflemiş
oldukları besbelli. Dedik ya bunu bilmek
için illa ki uzman olmaya gerek yoktur,
Madımak üzerinde bir bardak suda fırtına koparanlar aynı hassasiyeti
Erzincan Başbağlar köyü katliamında göstermeyip sırra kadem basmışlardır. İşte
Başbağlar hadisesine teğet geçmeleri milletimizin nezdinde maskelerini
düşürmeye yetmiştir. Nasıl olsa burada Alevi
yoktu, kıyılan sadece Sünni halktı, kimin umurunda ki.
Peki, ya şu Susurluk hadisesine ne demeli. Allah’tan kamyon kaza yaptı da böyle
bir gerçekle yüzleşebildik. Hatırlayın o yıllarda yıllık dönüşümlü üzere anlaşmış
bir başbakan vardı ya, işte o başbakan
dünya görüşleri birbirinden farklı aralarında Abdullah Çatlı ve bir
milletvekilinin de bulunduğu Susurluk kazasının ortaya koyduğu tablo için faso
fiso demişti. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, basbayağı derin yapıların
varlığını ele veren bir hadisedir. Nasıl
faso fisoysa dünya görüşleri birbirinden farklı insanlar aynı arabada silah ve
mühimmatlarıyla birlikte bir arada bulunabiliyor. Maalesef kendi tabanında
mücahit gözüyle bakılan böyle bir liderin ağzından böyle bir sözün sadır olması
doğrusu bize Necip Fazıl'ın 'Sahte Kahramanlar' kitabını hatırlatmakta. Nasıl
hatırlatmasın ki, sadece mesele Susurlukla sınırlı olsa gam yemeyiz, söz konusu
mücahit lider 28 Şubatta da öyleydi,
önüne koyulan 18 maddelik Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imza atmak
neyin nesiydi? Şayet o imzayı atmasaydı işte o zaman gerçek mücahitliğinden söz
edebilirdik. Demek ki, her şey faso fiso değilmiş. Faso fiso denildi de ne oldu, işte bir başçavuştan
fırça yiyen başbakan olarak tarihe geçmesi bir yana laik-anti laik eksenli
provokatif eylemlerle İmam Hatiplerin önü tık diye kesilmesini beraberinde
getirdiği gibi yine iktidarın postmodern yöntemlerle alaşağı edilmesi de bu tür
boş vermezlikler yüzünden çok kolay olmuştur. Belki bu süreçte bir başbakan
için sadece tek kayıp başbakanlık makamıdır, şayet bu da bir kayıp sayılırsa. Oysa
asıl kaybı yaşayan halkımız olmuştur, yani mağdur olan askeri şura kararlarıyla
atılan subaylarımız ve üniversite kapılarından kovulan başörtülü kızlarımızdır.
Derken bu sürecin akabinde adam sandıklarımız vesayetin ürkek oyuncağı çıkınca
artık iktidara 28 Şubat ürünü ANASOL hükümeti tahta oturur da.
Evet, 28 Şubat ürünü ANASOL hükümetinin
ülkemiz üzerine kara kâbus gibi çökmesiyle birlikte Türkiye büyük bir ekonomik
krizin eşiğine sürüklenmiştir. Neyse ki o ekonomik krizin yol açtığı bunalımın
akabinde seçime gitmek zorunda kalındı da seçimden zaferle çıkan Tayyip Erdoğan
Hükümeti iş başına gelmesiyle birlikte kısa zamanda krizin yaraları sarılmış
oldu. Nasıl yaralar sarılmasın ki; artık 28 Şubat mazlumları ülke yönetiminin
başındadır. Ancak bu dönemde de zinde ve karanlık güçler boş durmayacaktır.
Nitekim Avrupa Birliğine giden yolda önemli adımlar atılmaya tam başlanılmışken
hatta ülke tam rahat nefes alma aşamasına geçmişken Türkiye bir anda Danıştay
saldırısıyla sarsılır. Bu saldırının sıradan bir saldırı olmadığı yine
birilerinin düğmeye bastığının bir göstergesi saldırı olduğu anlaşılır. Öyle ki
daha soruşturulmaya mahal bırakmaksızın sanki yangından mal kaçırırcasına derhal
irtica hareketi olarak takdim edilir.
Oysa bu olay görev süresi dolan Necdet Sezer'in yerine geçecek
Cumhurbaşkanının iktidar kanadından seçilmesini önlemek amaçlı ve aynı zamanda
hükümeti düşürmeye yönelik bir saldırıdır. Hatta soruşturmalar ilerledikçe
devlet içinde ya da dışında palazlanmış birtakım çetelerin varlığını doğrular
nitelikte gelişmeler yaşanır. Hakeza
Şemdinli olayının askerle bağlantılı noktalara değinen savcının açığa alınma
hadisesinde olduğu gibi devlet içinde devlet yapılanmaları ortaya koyacak en
çarpıcı verilerdir. Nitekim Ferhat Sarıkaya 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra
FETÖ itirafçısı olarak kumpasa geldiğini itiraf etti de. Hatta Yaşar
Büyükanıt’tan helallik ister de. Meğer Pensilvan’ya da oturan ve kendini
kurtarıcı zanneden FETÖ elebaşısı ta o günlerde sinsi sinsi sızma hazırlığı
içerisindeymiş. Zaten 28 Şubatta başörtüsüne furuattır diyenden başka ne
beklenirdi ki.
Şurası muhakkak; ister derin devlet,
ister paralel devlet yapılanmaları olsun fark etmez sonuçta kendini devlet
yerine koyan hangi akım olursa olsun fütursuzca gözünü kırpmadan eylem yapma
yetkisini kendinde görebiliyor. Böylece yarınlarımızı karatmaktalar. Belli ki
Türkiye’de bir yandan Anadolu kaplanları ve memleket sevdalıları bu ülkeyi
aydınlığa taşımaya çalışırken, birileri de habire Haziran 2013'te Taksimde
olduğu gibi Gezi parkı bahanesiyle tencere tava çaldırtarak takoz görevi
yapmakta, ya da 17-25 Aralıkta olduğu
gibi MİT Tırlarını durdurarak sırtımızdan hançerlemekteler. Daha da işi ileriye
götürerek 15 Temmuz Darbe girişimine yeltenebiliyorlar.
Velhasıl; bir zaman Ülkücü ve Milli görüşçü
diye suçladıkları insanlar artık Türkiye’yi yönetiyor, o halde ülkeyi yönetmek
için illa da düşman ilan edilmek mi gerek.
Vesselam.
