5 Eylül 2016 Pazartesi

PROVOKASYON

DÜNDEN BUGÜNE PROVOKASYONLAR

     SELİM GÜRBÜZER

 
   Provokasyon Fransızca bir kavram olup, dilimizde tahrik etmek ya da kışkırtma anlamında kullanılmaktadır. Fransızca komplo kavramı ise gizlice yürütülen plan anlamına gelir. Her neyse provokasyon ya da komplo sonuçta dünden bugüne baktığımızda bu topraklarda provokatif kaynaklı hadiselerin hiçte eksik olmadığı artık bir sır değil elbet.
                                  
                                               31 Mart vakası

       Bakın, birtakım aklı evveller tarihte yaşanan şu meşhur 31 Mart vakasını incelemeden hemen irtica harekâtı olarak kestirip atabiliyorlar. Oysa bu olayın perde arkasına baktığımızda,  bir grup insana öncelikle 'şeriat, şeriat' diye slogan attırıp sonrasında şeriatı berhava etmek gayesi güdüldüğü, en nihayette yine şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi padişahmış gibi gösterilip tahtından indirilme amacı güdüldüğü anlaşılıyor. Madem öyle, 31 Mart vakasının bir irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdulhamid’in uygulamalarına bakaraktan ve padişahın Meşrutiyeti ilanının akabinde Meclisi Mebusan'ı açıp ülke içindeki problemleri Allah’a ve halkın iradesine havale ederek izlediği politikayla açıklamaya çalışalım. Gerçektende fotoğraf karesine baktığımızda; ortada sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz. Bunun yanı sıra, Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alacak kudrette olduğu halde kan akıtmamak adına ilahi kadere kendisini teslim etmişliğini görürüz. Bu olayda besbelli ki iki kişi maşa olarak kullanılmış; biri Beden eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini, sonradan pişmanlığını dile getirip tarihe not düşmüşte. Nitekim 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçılar olduğunu ve Selim Sırrı ile beraber bu işi yürüttüklerini itiraf etme erdemliğini de göstermiştir. Hatta Rıza Tevfik itiraf etmekle kalmamış Abdülhamit Han’a karşı yaptıklarından pişmanlık duyaraktan ruhaniyetinden himmet dileyip şöyle bir şiir döktürmüştür:
                                    “Tarihler adını andığı zaman

                                    Sana hak verecek Ey Koca sultan

                                    Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi Padişahına…”
           İşte bu mısralar her şeyi anlatmaya yeter artar da. İlginçtir bir de bu işin bir başka tuhaf yanı var ki, cumhuriyet döneminin ileriki yıllarında Necip Fazıl’ın bu şiiri yayınlamasından dolayı yirmi gün hapse mahkûm edilmiş olmasıdır.
           Şu bir gerçek Abdülhamit Han isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu bu komployu Hassa ordusunun tek bir tümenine vereceği talimatla üstesinden gelebilirdi,  ama o böyle yapmayıp sadece sarayda aile efradından birkaç akraba,  harem halkından iki üç kişiyle birlikte kaderiyle baş başa kalmayı tercih etmiştir. Böylece Harekât ordusuna gün doğup komplo saati işlemeye başlar da. Öyle ki;  İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılarak sanki bu işi padişahın tertiplediği izlenimi verilecektir. Sonrası malum,  provoke edilmiş bir kısım insanlara 'şeriat isteriz' diye nara attırılıp parti mensuplarının saf dışı edilmesi sağlanacaktır. Gerçekten de sahneye konulan sinsi plan gereği 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkarılan İttihat ve Terakki yanlısı Harekât ordusu İstanbul’a geldiğinde ilk iş olarak havaya kurşun sıkıp güya olayları bastırır görünümü vermek olmuştur. Böylece bu görünümle maksat yerini bulduktan sonra padişah suçlu ilan edilip tahttan inmesi sağlanır. Oysa ortada ne ayaklanan ne ayaklandırılmış grup vardır,  tamamen sinsi planlanmış bir hadise olduğu fark edilir. Kaldı ki, Ulu Hakan’ın başsız askerleri Hassa Birlikleriyle takviye ederekten örgütleyip üstesinden geleceği olayı büyük bir soğukkanlılıkla tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin tertibini başarılı kılmıştır.  İşte bu yüzden 31 Mart irtica vakası dedikleri olayın, aslında dünyada böylesine ender rastlanan cinsten topluma yutturulmaya çalışılan planlı provokatif bir hareket olarak görürüz biz. Nasıl provokatif hadise olarak görmeyelim ki, baksanıza İttihat ve Terakki güruhu bunla da yetinmez Şeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den fetva koparır da.  Böylece oynadıkları oyunu örtbas edecek fetvayla kendilerini garantiye almış olurlar.  İlginçtir fetva mı, ültimatom mu doğrusu şaşmamak elde değil, işte o malum fetvada Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını tahrif etmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamaların yer aldığını görürüz. Değim yerindeyse ismarlama yazılmış bu fetvayla Ulu Hakan tahttan indirilir. Artık iktidarda Harekât ordusu vardır. Tabii ilk icraatları örfi idare ilan etmek olur, sonrası malum olayla yakından uzaktan ilişkili gördükleri her kim varsa veya kendilerince elebaşı gördükleri masum kişileri darağacında sallandırmak olacaktır. İşte bu noktada ister istemez Ahmet Altan'ın, ‘İsyan günlerinde Aşk’ romanını hatırlarız. Yazar bu romanında 31 Mart vakasının 28 Şubat’ın bir benzeri postmodern darbe olduğunu akıcı üslubuyla dile getirdiği gibi bildik ezberleri bir şekilde bozmuş olur. Ancak ne var ki Ahmet Altan'ı 17-25 Aralık Paralel Çete İhanet örgütünün yaptıkları karşısında aynı duyarlılığını göremiyoruz, adeta sırra kadem basar bir hale bürünür. 
         Her şey postmodern darbeyle sınırlı kalsa yine gam yemeyiz, İttihat Terakki güruhu iktidarında Osmanlı imparatorluğu I. Cihan Harbinin eşiğine sürüklenir. Tabii bu noktada hasta yatağında can çekişen Osmanlıyı izlediği akıl dolusu denge siyasetiyle 33 yıl ayakta kalmasını sağlayan Abdülhamit Han farkı ile Osmanlıyı I. Cihan Harbin eşiğine sürükleyip imparatorluğun yıkılmasına vesile olan İttihat Terakki arasındaki farkı görmek gerekir. Görelim ki,   tarihte irtica vakası diye yutturulmaya çalışılan bu olayın sorumlusu ilan ettikleri padişahı devirmekle Osmanlının hızla çöküşünün zeminini hazırlandığı fark edilmiş olsun.
                                                           Menemen olayları
      Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;
       — Hayrola, sizi tanıyamadım der.
       Fevzi Çakmak;
       —Efendim Fevzi kulunuz (hizmetkârınız), duanıza muhtacız.
      Erbilli Şeyh;
       —İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar.
       Bilindiği üzere Şeyh, Cumhuriyetten sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte kendi kabına çekilerek mütevazı bir hayatı kendine düstur edinip günlerini etrafındaki dostlarına hoş sohbetle ederek geçirmiş bir zattır. 
       Tarihler 1930'u gösterdiğinde önemli bir gelişme yaşanır ve geçte olsa çok partili sistem denemesi dönemine şahit oluruz, işte bu ilk deneme girişimi toplumda heyecan uyandırmaya yetmiştir.  Nitekim Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh gösterir de.  Fakat aynı teveccüh Halk fırkasına gösterilmez, üstelik yuh çekilip protesto edilirler de. Tabiî ki bu duruma fena bozulmuşlardı,  sonuçta bu gönül işi halkla karşı karşıya gelmek doğru olmazdı. Fakat ne ilginçtir o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konakladıklarında otellerinin önünde kalabalık kitle halde araç ve otobüslerden inen insanlara dikkat kesilirler. Merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerinin cevabını alırlar. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ya siz misiniz bizi yuhalayan; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Peki, bunun bir komplo olduğuna deliliniz nedir denildiğinde cevaben deriz ki; bir zaman sonra bu komplo kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunup edindikleri bilgileri dile getirmelerinden biliriz elbet. İyi ki de o toplantıda hazır bulunmuşlar, böylece hadisenin ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir ayrıntıyı not düşmüş oldular.
        İşte o malum sinsi plan şu; 
        Yer; Menemen, 
        Mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki cami, 
       Kurye ise daha önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet’tir elbet. Evet, yanlış duymadınız esrarkeş bir adamdan söz ediyoruz, asla dini bütün bir adam değil, yani bu iş esrarkeşe havale edilir. Ve bu iş ona havale edildiğinde bilhassa kendisine cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline al talimatı verilmesinin yanı sıra  “sancağın altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini,  halktan ya da Jandarmadan birileri karşı koyan olduğunda ise derhal gözünün yaşına bakmaksızın kan akıtması öğütlenir. Derken bu işin karşılığında verilecek taahhüt her neyse onun da garantisi alınıp beş kişiyle birlikte yola koyulurlar.  Ancak yolculuk esnasında çoban Ramazan o an ne düşünüyorsa kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup işin içinden sıyrılmasını bilecektir. İyi ki de sıyrılmış, çünkü yol boyunca konakladıklarında o'nun birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii Çoban Ramazan işin içinden sıyrılsa da diğer arkadaşları yola devam edeceklerdir. Nitekim arkadaşları Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planları harfi harfine uygulamaya koyulurlar da.  Şöyle ki;
        Bir Askeri Şube Reisi etrafta bir şeylerin döndüğünü sezdiğinde, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat çığırtkanının yanlarına geldiğinde; ‘üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam şube reisi de olsa korku belası oracıktan derhal uzaklaşır. Adam oradan uzaklaşa dursun provokatörler var güçleriyle bağırmayı ihmal etmeyeceklerdir. Sadece bağırmak mı, bu arada etrafa korku ve dehşette salarlar. Zaten bağırmalar, korku ve dehşet salmalar derken bunun yankısı şehrin hemen ötesinde kışlada duyulur da.  Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı. Derhal, Kubilay kışlasında bir manga askeri birlikle olay yerine gelip askere süngü tak emri verir. Artık nefesler tutulmuş şartlar oluşmuştu, derken o arbedede sözde Mehdi Mehmed esrarkeşi ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıktıklarında yere yığılacaktır. Evet, yere yığılmıştı ama bir Allah’ın kulu çıkıpta mudahale etmez, hadi bu neyse de Kubilay yerde yaklaşık yirmi beş dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden görünürde bir adamın olmamasına ne demeli,  sırra kadem basmışlardı sanki.   Besbelli ki olayın kıvam alması beklenmektedir. Ve bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da. Ne de olsa her şey bitmişti, madem öyle artık alaydan bir bölük olay yerine gelebilirdi, nihayet zahmet buyurup geldiklerinde güya olaya müdahale eder görünümü bir hava vererek önce etrafı çembere alınır, sonrasında ise malum makineli tüfeklerle iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları taranıp oracıkta can verirler. Tabii Menemen hadisesi Menemenle sınırlı kalmaz Türkiye çapında irtica avına dönüşen bir boyut kazanır. Nasıl mı? İlk başta 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh Esad Efendi’den işe başlanılır. Nitekim Bursa Adapalas Otelinde start verilen kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilip hapsedilir. Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Artık yaşı doksan üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı. İlginçtir idamı mümkün olmasa da ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu akla düşürmüyor da değil,  üstelik bu kuşku hala hafızalardan giderilmişte değildir.
       Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa'da boş durmaz, o da kendince Menemen olaylarıyla irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte tarihte yaşanan bu hadisenin bir irtica olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu diye herkes tartışa dursun bizim açımızdan şüphe götürmeyecek derecede; çok partili denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif harekettir. Nitekim Menemen hadisesi durulup etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı alınması bizim gibi düşünenlerin tezini teyit ediyor. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılarak kendilerince muhtemel tehlike addettikleri engelden arınmış olurlar.
                          
                                                           Kürt İsyanı

        Akl-ı selim sahibi tarihçiler,  ikide bir bize Şeyh Said isyanı diye lanse edilmeye çalışılan hadisenin aslında Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin etki gücünü kırmaya yönelik tezgâhlanmış bir hareket olduğunda hem fikirdirler. 
         Evet, Türkiye'yi petrolden uzak tutmak için bir şekilde oyalamak gerekirdi, ama nasıl? İşte jandarmanın izini sürdüğü adamları bir köyde düğün esnasında Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayacak plan zinde güçlerin imdadına yetişir de. Öyle ki; Şeyh’in gelenlere kibarca ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ istirhamına karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı neticesinde Diyarbakır’a uzanacak kadar bir dizi provokatif olaylar kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine oturur da. Oturdu da ne oldu derseniz, Türkiye olarak kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak lanse ederken dışarıya karşıda bir irtica hareketi diye açıklamaya çalışılır. İşte iç kamuoyuna başka, dış kamuoyuna başka verilen mesajlar eşliğinde petrol bakımdan iki önemli ilimiz Musul ve Kerkük’ün kontrolü elimizden çıkmış olur. Meğer 1925 yılında patlak veren Kürt isyanı olarak nitelendirilen olayın perde arkasında Musul ve Kerkük üzerindeki çıkar ilişkileri yatmaktaymış. Hatta bu olayın üzerinden çokça zaman geçmesine rağmen şimdi daha iyi anlıyoruz ki; Türkiye’de Türk-Kürt ayırımı oluşturularak kırk yılı aşkındır sabah akşam yatıp kalkıp güneydoğu meselesiyle uğraşıyoruz hala. Hele PKK elebaşçısı Abdullah Öcalan’ın eşinin Milli İstihbarat Teşkilatında çalışmışlığı ister istemez akıllara kuşku düşürüyor. Hadi kuşkulanmaktan vazgeçtik diyelim peki ya 28 Şubat sürecinde devam eden PKK eylemlerinin halkla örgüt arasında değil de, asker ve örgüt arasında cereyan etmiş olmasına ne demeli. Hele o günün kimin eli kimin cebinde belli olmayan olağanüstü şartlarda ‘Ergenekon-kontr’ ya da ‘Hizbi-kontr’ tartışmalarını hatırladığımızda kim kimle iş tutmuş ya da tutmamış fark etmez sonuçta terörün ülkemizin ömründen kırk yılı aşkın bir süre çaldığı, bunca insanın ölümüne neden olan bir sürecin hala devam ediyor olması gerçeğini değiştiremeyecektir. Besbelli ki Türk-Kürt kardeştir ruhunu bu ülkede hâkim değer kılmadığımız sürece bu tür kuşkular giderilemeyecektir. Zaten meseleyi objektif kriterler açısından ele alıp kritik ettiğimizde PKK’nın Kürt devleti kurması pek mümkün görünmüyordu, kurmaya kalkışsa da o günlerde Sam amca,  Barzani ve Talabani izin vermezdi,  kaldı ki İran ve Suriye'de geçit vermezdi. O halde durduk yere Kürt kardeşlerimizle papaz olmaya ne gerek vardı ki.
       Türkiye'de kanayan bir yara haline gelen bu mesele halkımızdan tutunda, aydın, asker ve sanatçı çevrelere kadar hemen her kesimi yakından ilgilendiren bir süreç yaşadık. Düşünsenize ana dilde konuşma yasağı ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu dönemlerden yasaksız döneme geçiş sürecinde yine birileri boş durmayıp düğmeye basıp Ahmet Kaya’nın onuncu yıl marşı eşliğinde çatallar kaşıklar tabaklar havada uçuşur halde protesto edilerek doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilebiliyor. Evet, geçiş süreçleri hep böyle sancılı geçmiştir. Zaten Ahmet Kaya'nın  ‘Beni ölürken değil, yaşarken anlayın’ şarkı sözleri sürgün olduğu topraklarda öldüğünde daha da bir anlam kazanır. Nasıl anlam kazanmasın ki,  o dillendirdiği müziğiyle sağcısından solcusuna farklılıkları aynı müzik platformunda bir araya toplayabilmiş bir sanatçımızdı. Ama ne var ki Türkiyede yaşadığı sırlarda karanlık zinde güçler tarafından Kürtçü ve bölücü yaftasıyla kanadı kırık bir kuş misali sürgün halde son nefesini uzak diyarlarda tamamlayıp öbür âleme göç edecektir.
                                                      Türkçüler
        Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük kapsamında faaliyetleri suç kapsamına alındığında aralarında genç bir subay Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları sancılı geçip birçok Türkçü gencin tabutluk denen hücrelerde hapsolunmalarına neden olacaktır. Neyse ki, mahkemelerde sorgulamalar sonucu adalet yerini bulup beraatlarına karar verilir.
                                                           Nurcular 
             Malum, Risaleyi Nur eserleriyle adından söz ettiren Said Nursi'nin iman hakikatlerine yönelik tüm faaliyetleri mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Nurcu avına dönüşür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe edilip mezarının kimsenin bilemeyeceği bir yere defnedilir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçüsüyle ne Nurcusuyla ne de Akıncısıyla barışık kalmışlar. Kendileri dışında her kesim onlar için düşmandırlar. Üstelik düşman ilan ettikleri kesimlerin kökünü de kazıyamadılar, bilakis davalarına daha da sımsıkı sarılıp çemberlerinin genişlemesine daha da yardımcı olunmuş olundu. Nitekim geldiğimiz nokta itibarıyla gerek Türkçülük damarından gelen Ülkücü kesim, gerek Risaleyi Nur çizgisinden gelen (FETÖ ihanet örgütü hariç) tüm nur cemaatlerinin kolları ve gerekse Milli görüş kanalından gelen Akıncılar tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye gelebilmişlerdir.
                                                       Darbeler
        Türkiye’de her on yılda bir darbe yapılması içte ve dışta tezgâhlanarak ortaya konan provokatif eylemlerin bir neticesidir. Malum, tek parti iktidarının milli şef uygulamaları milletin canına tak dedirttirecek cinsten uygulamalardı. Halkımızı canından bezdirenleri tahmin etmişsinizdir, şüphesiz ki minarelerimizde tarih boyunca hoş seda okunan ezanı orijinal halinden uzaklaştırıp Türkçe okunmasını sağlayan CHP'den söz ediyoruz. İşte sözünü ettiğimiz böyle bir partiden milletimiz öyle bunalmıştı ki Menderesin  “Yeter artık söz milletindir”  çağrısına can simidi gibi sarılıp tek başına iktidara getirmişti. Milletimiz iyi ki de Menderes'i iktidara taşımış, böylece Ezan-ı Muhammedi’ye tekrar minarelerimizde orijinal haline kavuşmuş olur.  Sadece ezan mı, bunun yanı sıra ülkemiz ekonomik rahatlığa geçiş yapar da. Peki ya entrika peşinde koşanlar? Malum onlarda  'elemtere fiş hain gözlere şiş' babından bu güzel gelişmeleri çekemeyip ülkemizi 27 Mayıs ihtilalinin eşiğine getireceklerdir. Dahası Necip Fazıl'ın ifadesiyle karton mukavvadan bir hükümete askeri darbe yaptırıp devrin Başbakanını ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu idama götürecek gelişmelere sebep olacaklardır.
         İşte bu zihniyet 12 Martta'da aynısı yapmıştı. Her ne kadar Deniz Gezmiş, Mahir Çayan aşırı solcu insanlar olsada sonuçta bu ülkenin bağrından çıkmış insanlardı, maalesef onlarda başlarına gelecek olan acı akıbetten kurtulamayacaklardır. O yıllarda nice insanlar soğuk savaş döneminin o ürkütücü psikolojik ortamından istifadeyle amansız bir şekilde takibe alınıp vatan hain ilan edilmişlerdi. Aslında amaç Deniz Gezmiş, Mahir Çayanı yakalamak değildi, asıl amaç ülke genelinde gerilim oluşturup 12 Mart muhtırasını gerçekleştirmekti,   gerçekleşir de. Hakeza 12 Eylül 1980 darbesi de öyle olup Kenan Evren’in şartların tam olgunlaşmasının beklenilmesiyle NATO kontrolünde sahneye konulmuş bir ihtilaldir. Evet, yanlış duymadınız,  12 Eylül darbesinin vuku bulması için şartların olgunlaşması beklenilmiş, bu ülkenin çocukları birbirlerini biraz daha kırsınlar sonra icabına bakarız denilmiş.  Belli ki 12 Eylül öncesinde gizli bir el Ülkücülerle solcu grupları karşı karşıya getirmiş, sırf Sovyet Rusya'nın komünizm ideolojik yayılmacı emellerine geçit vermemek için start verilmiş bir sağ sol çatışmasıdır,  derken maksat yerini bulduktan sonra her iki gençlik kesimde tasfiye yoluna gidilmiştir. Hiç kuşkusuz tasfiye karar noktasında 12 Eylül devreye girecektir. Devreye girdide ne oldu, vatan-millet-bayrak diyen Ülkücülerle beşinci kol faaliyeti yürüten Marksist Leninist ve Maocu akımlar terazinin aynı kefesine konuldular. Yani 12 Eylül zihniyeti bu ülkeye âşık insanlarla bu ülkenin temeline dinamit koyanları aynı terazide tartmıştır.  Şu da bir gerçek; gerek Ülkücüler olsun gerekse solcular 12 Eylül mahkemelerinde yargılandıklarında başlarına gelen bu musibetin bir tezgâh olduğunu mahpushaneye düştüklerinde anlayacaklardır. Zira 12 Eylül sonrası ortalık süt liman olduktan sonra bir mermiden yola çıkarak yapılan kriminal incelemeyle aynı silahın hem Ülkücüleri hem de sol gruplardan birçok insanı öldürdüğü tespit edilmiştir.
       Aman Allah’ım! Neydi o günler. O günlere şöyle bir baktığımızda ilginç senaryolarla karşılaşırız. Malatya Bağımsız Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun bombalı suikasta kurban gitmesi bunun en bariz örneği zaten. O günleri yaşayanlar çok iyi bilir; Ecevit iktidarı daha olayın feri soğumadan hemen alelacele peşin hüküm verip bu olayı MHP taraftarlarının işlediği yalanını ortaya atmışlardı. Tabii bu mesnetsiz açıklamanın ardından Alparslan Türkeş sessiz kalmaz ve der ki; ‘Şayet bu iddialarınızı ispat edemezsiniz dünyanın en alçak şerefsiz insanlarısınız.’ İşte bu çıkış sus pus olmalarına yetmiştir.
         Peki ya şu Kahramanmaraş olayları öncesinde Ülkücü dünya görüşü yansıtan ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filim sahne aldığında patlak veren bombayla bir anda saman alevi gibi dalga dalga büyüyen olaylara ne demeli. Tabii burada da Ecevit hükümeti bildiğini yapacaktır. Nitekim İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş daha işin aslını araştırmadan hemen peşin hükümle aralarında Ökkeş Şendiller’in de bulunduğu bir grup Ülkücünün üzerine yıkmaya çalışması MHP’nin sinir katsayısının sınanmasına yetmiştir. Gerçekten o yıllarda MHP tahrik edilmeye çalışılsa da MHP üzerine düşen görevi ziyadesiyle yerine getirip itidal ve soğukkanlılığını elden bırakmayacaktır. Bilhassa yirmi bini aşkın Ülkücünün işkence gördüklerini gözler önüne seren işkence dosyasını hükümete sunmakla kalmamış CHP binası önüne siyah çelenk koyarak da tarihi sorumluğunu yerine getirmiştir. Hakeza yine 12 Eylül sonrası Ökkeş Şendiller ‘Kahramanmaraş olayları’ isimli eseriyle bu olayların perde arkasını aydınlatıp tarihe not düşmüştür. Dile kolay bu dönemde tam tamına yirmi bini aşkın Ülkücü işkence görmüş, hatta artık takatı kalmayacak derecede dayanılmaz işkenceler karşısında suçu üstlenmek zorunda olanda olmuştur. Ecevit’in ikide bir her olayın ardından Ülkücüleri faşist ithamıyla suçlayıp televizyonlarda hedef alması ortamı daha da germeye yetmiştir. Alparslan Türkeş ise Ecevit’in tam aksine hem ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bozmak hem de birlik beraberliği tesis etmek için Türkiye genelinde “Gönül seferberliği” mitingleri düzenlemekle yüreklere su serpmiştir. Ne var ki gönül seferberliği çağrısı devletin derin koridorlarında karşılık bulmamıştır. Çünkü hükümet suçlu psikolojisiyle üzerindeki salvoyu atlatma hesabı yapıyordu habire.
      Malumunuz, Gün Sazak denilince MC hükümetinin Gümrük ve Tekel Bakanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kaçakçılığın canına ot tıkayıp adeta sınırda kuş uçurtmayacak derecede mücadele örneği vermiş şahsiyet akla gelir. İşte Gün Sazak ve genç müsteşarı Namık Kemal Zeybek’le birlikte yürüttükleri bu mücadele bir takım zinde güçlerin uykusunu kaçırmış olsa gerek ki,  Bakan'ın canına kıyacaklardır. Evet, hunharca katledilmiştir. Şehit haberi duyulduğunda kanı yerde kalmalıydı mı düşünceler eşliğinde tüm Ülkücü camianın nefesleri tutulmuştu o gün. Nasıl nefesler tutulmasın ki, o bir Bakan olmanın ötesinde Ülkücü camianın can Gün Sazak ağabeysiydi. Allah'tan herhangi bir taşkınlığa kapı aralanmadan Alparslan Türkeş’in yine o soğukkanlılığı devreye girip “Gün birlik beraberlik günüdür, gün sabretmek günüdür”  çağrısıyla Ülkücülerin duygu seli teskin edilmiştir. Zaten bu itidal ve sükûnet çağrısı yapılmasaydı Ülkücülerin sokağa taşması kaçınılmaz hal alacaktı,  hatta Allah korusun kitlesel çatışmalara dönüşebilirdi. İşte o günün Alparslan Türkeş farkı budur. Ecevit zihniyeti ise habire tahrik edici üslubuyla Türkiye sathını yangına çevirirken, Alparslan Türkeş’te tam aksine sükûnet çağrısı yapmakla bir Başbuğda olması gereken yakışır tavır sergilemiştir. Tabii Ülkücü camianın ona Başbuğ duygu seliyle sadakat göstermesini bir insan idealist değilse anlayamaz. Hele o insan pragmatik bir tipse hiç anlayamaz. Nasıl anlasın ki; baksanıza adamlar Gün Sazak’ın ölümünün ardından otel ve motel odalarında milletvekilliği pazarlığı kurup transfer etmekten imtina etmeyecek kadar kirli işlerin içine girmiş tiplerdir. Gerçekten bu kirli pazarlıklar neticesinde MC hükümeti düşürülür de. Derken kaçakçılara göz açtırmayıp aman vermeyen Gün Sazak'ın şehit edilmesinin ardından hükümet düşürülüp ülke yönetimi tekrar Ecevit’e teslim edilir. Ne diyelim, evlere şenlik, Ecevit’in kurduğu hükümet kabinesine Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı gibi tiplerin yer aldığını gördüğümüzde daha ilk baştan hükümetin ne tür hükümet olduğunun ipuçlarını vermeye yetmiştir. Söz konusu tiplerin hükümet kabinesinde bakanlık görevi boyunca görevlerini suiistimal ettikleri o kadar net ortaya çarşaf çarşaf dökülür ki iktidar düştüğünde bu iki bakan yolsuzluklarıyla mahkûm edilip tarihe kara leke olarak geçer de.
          Evet, 12 Eylül öncesi Türkiye açısından tam içler acısı kayıp yıllardı.  Peki ya 12 Eylül sonrası Türkiye? Malum 12 Eylül sabahın ilk ışıklarıyla Kenan Evren'in sesinden sağ sol kavgasına son vermek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareye el koyduğunun duyurusuyla uyandık. Tamam, sağ sol çatışmasını anladıkta, peki nasıl oluyor da 11 Eylül öncesi akşamına kadar devam eden olaylar 12 Eylül sabahı olduğunda bıçaktan kesilircesine tık bir şekilde duruvermesine ne demeli. Adama demezler mi 12 Eylül öncesi eliniz armut mu topluyordu, şimdi ne değişti de olaylar bir anda tak diye kesiliverdi. İşte bu tür sorular eşliğinde bugün olmuş hala hafızamızı kurcalayan bu sihirli değneğin esrarı izah edilememiştir.  Her nasıl bir sihirli değnekse her gün 10-15 gencin ölümüne sebep teşkil eden olaylar bir anda tık şekilde sonlanabiliyormuş,  doğrusu şaşmamak elde değil. Hele şu kamuoyunda yankı bulan MHP davasına ne demeli. Nasıl bir davaysa o davalardan yargılanıp daha sonrasında milletvekili ve idareci konumuna gelen bir sürü insan var aramızda. Gerçekten insan şaşa kalıyor. Hatta asıl bizi şaşırtan husus 12 Eylül mimarı Kenan Evren’in Türkeş'in beş yıl hapis yatıp beraat ettikten sonra dışarıya çıktığında sanki geçmişte aralarında hiç bir husumet olmamış gibi davranıp el sıkışmasıdır.  Hadi bu düşüncemizden vazgeçtik diyelim, asıl bizi inciten Başbuğumuzun ne maksatla yaptığını bilemediğimiz kendi tabanını göz ardı etmeyi göze alaraktan sözde çağdaş geçinen çevrelerin düzenlediği laiklik mitingine önderlik etmesine ne demeli. Tabii bitmedi asıl bizi daha da şaşırtan en önemli husus Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına sahip çıkmama gibi kafa karıştıran tavır değişikliğidir. Tabii bu durum Ülkücü camia için hayal kırıklığına yol açan kırılmalardır. Evet, Ülkücü camiada tam bir hayal kırıklıkları yaşanırken, malum bir dönem Türkeş ismi anıldığında öcü görmüşçesine dehşete kapılan zinde çevreler gün gelip devir döndüğünde laiklik mitinginde baş tacı edilebiliyor. Demek ki bir zaman faşist dedikleri insan gerektiğinde tehlike teşkil etmiyormuş. Ne var ki tüm bu çifte yüzlülük tabloyu nice canları toprağa verip aradan epey bir zaman geçtikten sonra farkediyoruz. Nasıl fark etmeyelim ki, bakın Abdurrahim Karakoç ne diyor:
         “Elçibeyi biz satmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık/Dansöz-mansöz oynatmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık /Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz/Laiklerle Taksimde mi birleştik/Sırtınızdan KİT'lere mi yerleştik/İslam’da mı, iktidarda mı körleştik/Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz” dizeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da.
            Neyse ki bunca yaşananlardan sonra 12 Eylül sonrası Özal tek başına iktidara geldide değişim ve dönüşüm hamleleri yüreklere su serpmesiyle birlikte yeniden diriliş muştumuz olur.  Gerçektende Özal o dönemde diriliş muştumuz için tek teselli kaynağımız olmuştur.  Bu öyle bir diriliş muştusuydu ki, derin güçlerin tekerine çomak sokacak türden bir muştuydu.  Hani onların bir hesabı varsa, Allah'ın da mutlak değişmez bir hesabı var ya, işte o mutlak hesab tecelli ettiğinde Turgut Özal içine kapanık Türkiye’ye çağ atlatıp Nizam-ı âlemce dış dünyaya açar da. Ancak kabımızdan çıkıp dünyaya açıldıkça zinde güçler yine boş durmayacaktır. Belli ki çilesiz değişim dönüşüm gerçekleşemiyor, gerektiğinde kefenini çantaya koyup yola çıkmak gerekti. Nitekim bu dönemde Anadolu kaplanların çoğalmasından rahatsızlık duyan zinde güçler 19 Mayıs Gençlik kapalı spor salonunda Özal’ın parti kongresinde yapacağı konuşma anına kilitlenip beklemeye koyulurlar.  Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah'ında değişmez hükmü var, her ne kadar tetikçi Kartal Demirağ o kalabalık kongre salonun ortasında kovboy filmlerine aratmayacak derecede profesyonelce tam isabet tetiğe dokunsa da kıl payı mikrofonun azizliğine uğrayıp kurşun ancak Özal'ın eline hafif sıyırarak geçecektir.   Karanlık zinde güçler sıktıkları bu kör kurşunla kendilerince uyarı yapa dursun Özal’ın bu durum karşısında sanki hiç bir şey olmamışçasına “Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır” sözü tüm mazlumlar için umut ışığı olurken zalimleri içinse yaşasın cehennem olur. 
      Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, bu kez tarihler 24 Ocak 1993 günü gösterdiğinde Uğur Mumcu’nun Çankaya Güniz sokakta arabasına konan bombanın patlamasıyla hunhanca katledilip can vermesiyle Türkiye üzerinde bir başka ayar çekme niteliğinde hadise vuku bulur. Zaten olay vuku bulur bulmaz daha ne oldu ne bitti kimin parmağı var sorgulanmadan hemen Ankara caddelerine dökülen kitlelerin; ‘Mollalar İran’a, Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganlarla yankılanması karanlık güçlerin beklentisini karşılayan bir tablo olurda. Bu arada gazeteciler DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’e bombayı kimler attı diye sorduğunda; ilginçtir bilerek ya da bilmeyerek  ‘Onlar bilinmez’ diye karşılık vermesi gayet manidar cevaptır. Hatta o sıralar Uğur Mumcu’nun kardeşi Ceyhan Mumcu da ısrarla cinayetin gizli bir el tarafından işlendiğini defalarca söylemekten çekinmemiştir. Ancak ne var ki bu iki açıklama Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına haber konusu olarak geçememiştir. Şimdi ne diyelim, el insaf  “kendi yazarına kurşun sıkanın derdiyle dertlenmeyen bir gazete, gazetecilik yapacağına dağa çıkıp eşkıyalık yapsa daha doğru tutum olmaz mı?  Bilhassa o yıllarda medyada isim yapmış ya da gündem oluşturan her kim varsa onlar üzerinde ülkemize ayar çekilmek istenmiştir. Bunu Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok gibi kişileri önce televizyonlara çıkararak laiklikten dem vurduraraktan meşhur edip, sonrada icabına bakıp kıydıklarından biliriz. Muhafazakârların yükselişini durdurmak için bunu yapmaya mecburdular zaten. Üstelik bu tür oyunlar bir değil,  iki değil, üç değil, pek çok defalar tekrarlandı. Bu yüzden pek garipsemiyoruz, alışığız. Kaldı ki biz onları muhafazakârlığın yükselişi karşısında Kemalist kesim toparlansın diye birilerine Atatürk büstlerini çekiçle kırdırmalarından biliriz.  Temel amaç belli  ‘yobazlar harekete geçti’ düşüncesini zihinlere kazımaktır. 
         Maalesef birileri birbiriyle ilişik hep aynı film senaryolarını bize izletmekten geri durmayacaklar gibi. Ancak bu arada hep aynı filimleri seyrede seyrede artık bizede gına geldi diyebiliriz. Ne yapsak baş belası bu kirli oyunlardan bir türlü kurtulamıyoruz. İtalya’daki gibi temiz eller operasyonuna benzer tam bir bağırsak temizliği gerçekleştiremiyoruz. Düşünsenize içimize sızan bir takım hainler 28 Şubatın bin yıl devam edeceğinden pişkince dem vurabilmişlerdir. Gerçektende o yılları yaşayanlar çok iyi bilir 28 Şubat belasıyla ciddi anlamda başımız dertteydi.  Öyle başa bela bir derttiyki bize ait değerlerle bizi vurup hizaya getirmek istiyorlardı. Bu işin servisi içinde Batı Çalışma Grubu (BÇG) devredeydi, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Aczimendi gibi sahne aktörler gırla gidiyordu. İşte bu yüzden adından postmodern darbe olarak söz ettirmiştir. Dahası  “biz bu filmi daha önce seyrettik” dedirttirecek cinsten toplum mühendisliği üzerine kurulu sürecin adıdır 28 Şubat. Evet, Türkiye 28 Şubatla birlikte ağır yara almıştı.  Öyle bir ağır yaraydı ki karşı koyup direnenleri silindir gibi ezen, yalakalığını yapanları da rezil rüsva eden bir darbeydi. 
         Hatırlayın hani şu dillere destan meşhur Sivas Madımak oteli olayı vardı ya,  malum olay öncesi birtakım mahfiller kültürel etkinlikleri bahane ederek yola koyulmuşlardı. Hani şu ateistliği ile övünen Aziz Nesin yazarı vardı ya,  sanki Aleviliğin ateizmle akrabalığı varmışçasına haftalar öncesinden hazırlıklarını yapıp bir hevesle Sivas yollarına düşer de. Peki, adama demezler mi senin neyine Alevilik, hem de dini motifli kültürel etkinlikte işin ne diye. Aslında tüm bu hazırlıklar fırtınadan önce sessizliğin birer habercisi hazırlıklardı. Zaten otele gelip konakladıklarında haftalar öncesinden geliyorum diyen fırtına vuku bulur da.  Derken alev alan otelde mahsur kalan canlar derin güçlerin tezgâhladığı provokasyonun kurbanı olurlar. Bunu bilmek için illa uzman olmak şart değil elbet, mesele gayet açık;  birileri düğmeye basıp ülkemizde yeniden alevi-sünni ve laik-anti laik çatışmasının eşiğine getirmeyi hedeflemiş oldukları besbelli.  Dedik ya bunu bilmek için illa ki uzman olmaya gerek yoktur,  Madımak üzerinde bir bardak suda fırtına koparanlar aynı hassasiyeti Erzincan Başbağlar köyü katliamında göstermeyip sırra kadem basmışlardır. İşte Başbağlar hadisesine teğet geçmeleri milletimizin nezdinde maskelerini düşürmeye yetmiştir.  Nasıl olsa burada Alevi yoktu, kıyılan sadece Sünni halktı, kimin umurunda ki.
         Peki, ya şu Susurluk hadisesine ne demeli. Allah’tan kamyon kaza yaptı da böyle bir gerçekle yüzleşebildik. Hatırlayın o yıllarda yıllık dönüşümlü üzere anlaşmış bir başbakan vardı ya,  işte o başbakan dünya görüşleri birbirinden farklı aralarında Abdullah Çatlı ve bir milletvekilinin de bulunduğu Susurluk kazasının ortaya koyduğu tablo için faso fiso demişti. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, basbayağı derin yapıların varlığını ele veren bir hadisedir.  Nasıl faso fisoysa dünya görüşleri birbirinden farklı insanlar aynı arabada silah ve mühimmatlarıyla birlikte bir arada bulunabiliyor. Maalesef kendi tabanında mücahit gözüyle bakılan böyle bir liderin ağzından böyle bir sözün sadır olması doğrusu bize Necip Fazıl'ın 'Sahte Kahramanlar' kitabını hatırlatmakta. Nasıl hatırlatmasın ki, sadece mesele Susurlukla sınırlı olsa gam yemeyiz, söz konusu mücahit lider 28 Şubatta da öyleydi,  önüne koyulan 18 maddelik Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imza atmak neyin nesiydi? Şayet o imzayı atmasaydı işte o zaman gerçek mücahitliğinden söz edebilirdik. Demek ki, her şey faso fiso değilmiş.  Faso fiso denildi de ne oldu, işte bir başçavuştan fırça yiyen başbakan olarak tarihe geçmesi bir yana laik-anti laik eksenli provokatif eylemlerle İmam Hatiplerin önü tık diye kesilmesini beraberinde getirdiği gibi yine iktidarın postmodern yöntemlerle alaşağı edilmesi de bu tür boş vermezlikler yüzünden çok kolay olmuştur. Belki bu süreçte bir başbakan için sadece tek kayıp başbakanlık makamıdır, şayet bu da bir kayıp sayılırsa. Oysa asıl kaybı yaşayan halkımız olmuştur, yani mağdur olan askeri şura kararlarıyla atılan subaylarımız ve üniversite kapılarından kovulan başörtülü kızlarımızdır. Derken bu sürecin akabinde adam sandıklarımız vesayetin ürkek oyuncağı çıkınca artık iktidara 28 Şubat ürünü ANASOL hükümeti tahta oturur da.
          Evet, 28 Şubat ürünü ANASOL hükümetinin ülkemiz üzerine kara kâbus gibi çökmesiyle birlikte Türkiye büyük bir ekonomik krizin eşiğine sürüklenmiştir. Neyse ki o ekonomik krizin yol açtığı bunalımın akabinde seçime gitmek zorunda kalındı da seçimden zaferle çıkan Tayyip Erdoğan Hükümeti iş başına gelmesiyle birlikte kısa zamanda krizin yaraları sarılmış oldu. Nasıl yaralar sarılmasın ki; artık 28 Şubat mazlumları ülke yönetiminin başındadır. Ancak bu dönemde de zinde ve karanlık güçler boş durmayacaktır. Nitekim Avrupa Birliğine giden yolda önemli adımlar atılmaya tam başlanılmışken hatta ülke tam rahat nefes alma aşamasına geçmişken Türkiye bir anda Danıştay saldırısıyla sarsılır. Bu saldırının sıradan bir saldırı olmadığı yine birilerinin düğmeye bastığının bir göstergesi saldırı olduğu anlaşılır. Öyle ki daha soruşturulmaya mahal bırakmaksızın sanki yangından mal kaçırırcasına derhal irtica hareketi olarak takdim edilir.  Oysa bu olay görev süresi dolan Necdet Sezer'in yerine geçecek Cumhurbaşkanının iktidar kanadından seçilmesini önlemek amaçlı ve aynı zamanda hükümeti düşürmeye yönelik bir saldırıdır. Hatta soruşturmalar ilerledikçe devlet içinde ya da dışında palazlanmış birtakım çetelerin varlığını doğrular nitelikte gelişmeler yaşanır.  Hakeza Şemdinli olayının askerle bağlantılı noktalara değinen savcının açığa alınma hadisesinde olduğu gibi devlet içinde devlet yapılanmaları ortaya koyacak en çarpıcı verilerdir. Nitekim Ferhat Sarıkaya 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra FETÖ itirafçısı olarak kumpasa geldiğini itiraf etti de. Hatta Yaşar Büyükanıt’tan helallik ister de. Meğer Pensilvan’ya da oturan ve kendini kurtarıcı zanneden FETÖ elebaşısı ta o günlerde sinsi sinsi sızma hazırlığı içerisindeymiş. Zaten 28 Şubatta başörtüsüne furuattır diyenden başka ne beklenirdi ki.
        Şurası muhakkak; ister derin devlet, ister paralel devlet yapılanmaları olsun fark etmez sonuçta kendini devlet yerine koyan hangi akım olursa olsun fütursuzca gözünü kırpmadan eylem yapma yetkisini kendinde görebiliyor. Böylece yarınlarımızı karatmaktalar. Belli ki Türkiye’de bir yandan Anadolu kaplanları ve memleket sevdalıları bu ülkeyi aydınlığa taşımaya çalışırken, birileri de habire Haziran 2013'te Taksimde olduğu gibi Gezi parkı bahanesiyle tencere tava çaldırtarak takoz görevi yapmakta,  ya da 17-25 Aralıkta olduğu gibi MİT Tırlarını durdurarak sırtımızdan hançerlemekteler. Daha da işi ileriye götürerek 15 Temmuz Darbe girişimine yeltenebiliyorlar.
         Velhasıl; bir zaman Ülkücü ve Milli görüşçü diye suçladıkları insanlar artık Türkiye’yi yönetiyor, o halde ülkeyi yönetmek için illa da düşman ilan edilmek mi gerek. 
          Vesselam.               

4 Eylül 2016 Pazar

OKLAHOMA BOMBANIN HATIRLATTIĞI PROVA


OKLAHOMA BOMBANIN HATIRLATTIĞI PROVA

                              SELİM  GÜRBÜZER

     Gün olmuyor ki insanoğlu sabahın ilk ışıklarında uyandığında tüm dünya dengelerini altüst edecek olaylarla karşılaşmasın. Belli ki üst akıl boş durmuyor, nerde ne var ne yok dünyayı habire kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmek için varlar. Sadece kontrol etmekle kalsalar belki bu kadar dert edinmeyiz. Kontrol etmenin ötesinde İngiliz-Amerikan entrikasının devam ediyor olması, bir ara komşu Yunanistan’ın, Ermenistan’ın sergilediği oyunbozanlık ve Acem hilebazlığı, dünden bugüne hiç boş durmayan CIA ve MOSSAD düzenbazlığıyla İslâm âlemi vurulmaya çalışılmıştır hep. Kim bilir sırada daha ne kontrol mekanizmaları devreye girecek.  Tüm bu kontrol mekanizması denemelerden sonra geldiğimiz noktada sanki bir mahşerin arifesindeyiz, baksanıza tüm karanlık aktörler tarihten bugüne her türden senaryolarla hayatımızı karartmaktan hiç geri durmuyorlar. Madem hayat karartıcı senaryoların sonu gelmiyor, o halde bilcümle şer odakların İslâm dünyası üzerinde uyguladıkları tüm planları boşa çıkartacak ve tüm heveslerini kursaklarında bırakacak stratejiler geliştirmek gerekir. Çünkü şimdiye kadar oynanan şeytani planlar irdelediğimizde tüm mazlum milletlerin içini kanatan manzaraların varlığı söz konusudur.
Bakın, Wichita Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bölümü profesörü James McKinney Oklahoma City’deki bomba hadisesi vuku bulduğunda ne diyor; “Bombalama hadisesini sabah duyduğumda odamda genç bir Filistinli öğrenci bulunmaktaydı. Şöyle içimden geçirdim: Burada bu olayla hiç bir şekilde ilgisi olmayan biri oturuyor, ama onun hayatı büyük ihtimalle bundan sonra değişecektir.”  Evet, bu yerinde bir tespittir. Tespiti manidar, çünkü aynı zamanda kendisi terörizm konusunda uzman bir bilim adamıdır. Zikrettiği ifadelerden anlaşılan o ki,  aynı odada bulunduğu Filistinlinin ruh halini sanki kendi vicdan aynasında görerek dile getirmiş durumda. Hiç kuşkusuz aynada gördüğü bu acı dram sadece bir kişiyle sınırlı tutulamaz,   dünyanın hemen her yerinde Müslümanların iç dünyasını yansıtan aynadır.
Evet, aynalar asla yalan söylemez. Vicdan aynasına bakıldığında hemen her vukubulan hadisenin faturası Müslümanlara biçildiğini görmek mümkün. Zaten Bediüzzaman Said Nursi yıllar öncesinden  'mazlumların zalim, zalimlerin mazlum' addedildiği bu aynayı gördüğü içindir “Zalimler için yaşasın cehennem” demekten kendini alamamıştır. Kaldı ki; Bediüzzaman'ın kendisi de sıkı takip altına alınmış bir din mazlumudur. Zaten dünyanın neresinde mazlumların umut sesi olacak her kim varsa zinde güçler ve maşalar hemen tehdit kapsamında değerlendirilip takibe alınması kaçınılmazdır.  Bu nedenle din mazlumlarını itibarsızlaştırmak adına her türlü provokatif hadise çıkarmak en bildikleri iştir.
   Tarihler 19 Nisan 1995’i gösterdiğinde Oklahoma City’de patlama gerçekleşmiş ve ABD’nin 1920 yılından bu yana karşılaştığı en kanlı saldırı olarak kayıtlara geçer. Malum bu olayda kullanılan altı yüz kilo ağırlığında ki bombayla Oklahoma hükümet binasını hedef alındığında aralarında 3–4 yaşlarındaki çocuklarında bulunduğu katliamın sorumluluğunu alelacele Müslümanlar üzerine yıkma çabasına girerler. Tabii bu tip hedef şaşırtıcı stratejik hamlelere yabancı değiliz,  çünkü aynı manipülasyonu 1993’te meydana gelen Dünya Ticaret Merkezi olayında da görmüştük. O yıllarda daha olay vuku bulur bulmaz iç ve dış basın koro halde 'İslâm Fundamentalizmi' yaftasıyla manüpüle edip adeta dört koldan Müslüman avına seferber olmuşlardı. Zaten objektif haber yapsalar şaşardık,  dedik ya hedef şaşırtıcı manevra yapmak onların en bildikleri iştir. Eeeh adamlar ne yapsınlar,  Sovyet Rusyada komünizmin çökmesiyle birlikte kendilerini boşlukta buldular,  bir şekilde kendilerinin oyalanacakları bir oyuncağa ihtiyaç duymuş olsalar gerek bu ihtiyacı giderecek oyuncak olarak İslâm’ı hedef tahtasına oturturlar. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı ki;  İslam beşeri bir sistem değil,  vahiydir. Dolayısıyla vahiyle oyun oynanmaya gelmez, çünkü dinin sahibi Allah,  koruyacak olan da O’dur. Üstelik bu hususta Allah’ın vaadi var; Nur’umu tamamlayağım diye. Kaldı ki değil bir Oklahoma bombası, bin Oklahoma bomba türü bubi tuzaklar kursalar da Allah’ın nurunu hiç bir zinde güç söndürmeye güç yetiremez, bu böyle biline.  
   Evet, Oklahoma City’deki bomba hadisesi patlak verir vermez bu kanlı olay daha enine boyuna araştırılmadan hemen alelacele vurun kahpeye dercesine Müslümanları potansiyel suçlu gösterme yoluna gidilmiştir.  Yani daha ilk baştan İslâm’ı karalama provası kendini ele vermiştir. Öyle ki bu hedef saptırıcı suçlamalara muhatap kılınan Filistin halkı liderlerinden Said Ebu Musameh  “İslâmi hareket olarak bu tür eylemleri asla kabul etmiyoruz. İslâmi hareketin sınırları ancak Filistin içinde İsrail işgal güçlerine karşıdır” deme ihtiyacı duymuştur. Yetmedi,  net tavrını şöyle ortaya koyarr: “Şu iyi bilinsin ki, ne Amerikan halkıyla, ne de dünyadaki diğer insanlarla bizim aramızda düşmanlık yoktur.”  İşte Gazze’de yaptığı bu açıklamayla bombalama hadisesinin Hamas ve İslâmi cihadla yakından uzaktan alakası olmadığını beyan etmiştir.
  Hiç kuşkusuz cadı avı kovalamasında Hamas yalnız değildir,  buna  ‘Nation Of İslâm’da dâhil edilir. Her nekadar Amerikan medyası ‘Nation Of İslâm’ mensuplarını doğrudan suçlamasa da   “İslâmi Fundamentalist ”  yaftasıyla hedef gösterilir.  Böylece Amerika’da yaşayan Müslümanlar bu olayın yansıtılış şekline içten içe öfke duyacaklardır. Nasıl öfke duymasınlar ki, bu tür yaftalamalar çoğaldıkça Amerikalı gazeteci Suzanne Stelly en nihayet ağzından baklayı çıkarıp; Olay, ya İran, ya da Chikago merkezli Amerikan grup ‘Nation Of İslâm’  tarafından gerçekleştirildi bir üslupla “Nation Of İslâm” mensuplarını hedef gösterir. Ki,  hedef gösterdiği “Nation Of İslâm” mensupları sıradan bir teşkilat üyeleri değildir, Çünkü bu teşkilatın temellerini Elijah Muhammed attıktan sonra Malcolm X'in şahsında bütünleşen bir hareket olarak adından söz ettirmiştir.
   Malum, Malcolm X denince;  hayatının ilk dönemlerinde yaralama, uyuşturucu her ne suç unsuru ararsan var diyebileceğimiz bir adam,  sonrasında ise kendini hakikat yoluna adamış bir lider olarak akla gelir. Öyle ki karıştığı bir suçtan dolayı düştüğü hapishanede 'Nation Of İslâm'  teşkilatı üyeleriyle yolu çakıştığında hayata bakış açısı değişecektir. Artık bu noktadan sonra mapushane onun için bir Yusufiye medresesidir. Derken on yıllık bir Yusufiye çilesini tamamlayıp dışarı çıktığında Elijah Muhammed’den sonra bu hareketin bayrağını Malcolm X üstlenecektir. İyi ki de üstlenmiş, onun kitleler üzerinde çok büyük tesir eden o müthiş ateşli konuşmaları bu harekâtın en dikkat çeken gözde lideri olmaya ve onun liderliğinde ki  'Nation Of İslâm' aksiyoner bir hareket olarak damgasın vurmaya yetecektir.  Ama ne var ki her sivil toplum teşkilatında olduğu gibi bu harekâtında içerisinde görüş ayrılıkları nüksettiğinde yol ayrımına girilecektir.  Tabii burada bizim açımızdan yol ayrımından ziyade bu yol ayrımından doğan her iki ekolünde ehlisünnet çizgisini benimsemiş olması ve hiçbir terör eylemlerine bulaşmış olmaması çok önem arz etmektedir,  diğer hususlar sadece teferruattan ibarettir. Sonuçta Malcolm X'in şahadetiyle birlikte bu harekât Elijah Muhammed’in oğlu Warith Dean Muhammed üstlenecektir. O’da tıpkı Malcolm X’in yolunu yol bilip bir konferansta üstlendiği harekâtın misyonunu şöyle dile getirir: “Kesinlikle terörist hiç bir faaliyete katılmayacağız, biz ehlisünnetiz. Günümüzde asl olan insanların imanının kurtulmasına vesile olmaktır. Önemli olan, gençlerin ve çocukların iyi bir dini eğitime ve modern ilme sahip olmalarıdır.”  İşte bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Müslümanların geleceği radikalizmde değil, ilim ve tefekkürde olduğu net bir şekilde görülebiliyor. Her ne kadar karanlık zinde güçler bu gerçeği görmezden gelip İslam’ı şiddetle özdeş göstermeye çalışsalar da bize düşen hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın sosyal, siyasi ve ekonomik tüm alanlarda kendi gücümüzden söz ettirmek olmalıdır. Bu yüzden kendini mücahid sanan tipler ve gözü dönmüş bir avuç çapulcu örgütlerin saçtığı ne korku salan sloganları, ne de çığırtkan naraları bizi bağlar. Aklı başında her müslüman şunu çok iyi bilir ki; İslam’ın kitlelerce kabulü kin, intikam, şiddet ve öfkeyle tesis edilemez, gönüller ancak aşkla, sevgiyle fethedilebilir. Hem terörden kim ne fayda bulmuş ki, İslam dünyası da bulsun.
       Evet, cihad ve terör asla bir araya gelemeyecek iki zıt kavramlar olduğu apaçık ortada. Hal böyle iken bilhassa batı medyası Oklahoma bomba olayının kritiğini yaptıklarında meseleye ön yargıyla yaklaştıkları, art niyetle ele aldıkları gözden kaçmaz. Tabii ki aralarında vicdanının sesine kulak verip sağduyuyla yaklaşım sergileyenlerde çıkar. Nitekim James McKenney ve Dennis Kubby vicdanın sesine kulak veren aydınlardan.  Ve New Yorklu avukat Dennis Kubby vicdanının sesine kulak verip; “Ortadoğu terörist örgütleri spekülasyonunu duyduğumda şaşırmadım. Benim de siyah saçım ve sakalım var. Ancak ben bir Yahudi’yim” demekten kendini alamaz da. Böylece Kubbey,  kamuoyuna yansıtılan 'siyah saç', 'sakal'  yaftalamasının arka planında yatan ard niyeti sezip olayın faturasını Müslümanlara yamama aceleciliğinin varlığına dikkat çeker. Tabii bu vesileyle bizde ülkemizde ara ara şahit olduğumuz pek çok olaylardan,  mesela Uğur Mumcu cinayetinin Türk medyasında tıpkı Oklahoma bomba hadisesinde yansıtılış biçimine benzer tabloyu hatırlamış olduk. Keza Muammer Aksoy, Bahriye Üçok cinayetleri de öyledir. Her neyse adına ister Oklahoma bombası, ister Karanfil sokak bombası densin farketmez, sonuçta servis edilen her tür prova Müslümanların başına patlayabiliyor. Eeeh adamlar ne yapsınlar, ufuksuzluğa alışmışlar,  bilgi dağarcıklarında insanlığa sunacak birşeyleri olmayınca bu tip peşin fatura biçmelerden geçimlerini temin etmek zorundalar. Zaten onlara da o yakışır,  çünkü cibilliyetleri buna çok elverişli ve müsait. Onlar oldubitti kandan beslenmeye alışmış güruhturlar, isteselerde bu illetten kurtulamazlar. Baksanıza Uğur Mumcu cinayetinin akabinde tirajı en fazla artan gazete Cumhuriyet Gazetesi olmuştur. Tirajı artsın elbet, bundan gocunmayız,  ama bu nasıl tiraj artışıysa Ceyhan Mumcu ve eşi Güldal Mumcu’nun kamuoyuna cinayetin arkasındaki derin güçlerin varlığına dikkat çeken açıklamaları gazetenin sütunlarında yer almaz. Yine bu nasıl gazetecilikse kendi yazarını katledenlerin açığa çıkmasından tir tir titreyip okuyucusunu aydınlatmaz.  Oysa gerçek gazetecilikte bir olay vuku bulduğunda önce o olayın en ince detayına kadar inip sonrasında sütununa taşımak vardır. İcabında bu da yetmez olayların arka planında yatan uluslararası güç bağlantılarını da ortaya çıkaracak haberlere imza atmakta vardır. Şayet ne şiş yansın ne kebap yansın denecekse bu kafayla asla kamuoyu aydınlatılamaz.  Yok, eğer zinde güçlerin işine yarayacak yalan dolan haber yaparak piyonluk rütbeleri bir üst payeye yükseleceğini sanıyorlarsa, bu boşa avuntudur,  ölene dek mankurt payede mahkûm kalacakları muhakkak.
       Onlar mankurt payede ömür tükete dursunlar bu arada mazlum ülkelerin halklarının da uyanık olmak mecburiyeti vardır.  Hele bunca yaşanmışlıklardan sonra asla gaflet, delalet ve uykuya dalma lüksümüz olamaz. Çünkü gaflet uykusuna dalmış ülkeleri ekonomik, sosyal, kültürel vs. yönden avlayıp sarsmak çok daha kolay olabiliyor. Kaldı ki bir değil, iki değil birdizi bombalar patlatılarak çoluk çocuk, yaşlı genç demeden canlar kıyılıp oluk oluk kanlar akıtıldığını görüpte halen uyanık olamama hali denen akıl tutulması yaşıyorsak vay halimize. Dolayısıyla tüm mazlum ülke halklarının her halükarda uyanık olması şarttır.  Unutmayalım ki “Su uyur düşman uyumaz”  atasözü aynı zamanda tüm mazlum milletleri kapsayan bir öğüttür.   Uyanık olduğumuz da tüm şer odaklarının planları altüst olacağı muhakkak. Bakın, her on yılda bir darbeye maruz kalmamız uykuya dalmışlığın bir göstergesi. Neyse ki Türk Milleti olarak tarihler 15 Temmuz 2016 gecesini gösterdiğinde bu kez ezber bozan bir uyanışla FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü- Paralel İhanet Çetesi) darbe girişimini akamete uğratıp tüm derin güçlerin tüm planlarının bozabilmişiz. Anlaşılan o ki;   bir ülke uyanıksa ne ala, uyanık değilse vay haline,  milli uyanıştan mahrum kalındığı sürece nice ocakların söndürüleceği, nice şehirlerin bombardımana tabi tutulup nice canların kıyılacağı kaçınılmaz. 
         Peki, iyi hoşta gafletten nasıl kurtulmak nasıl olacak?  Hiç kuşkusuz etrafımızda olan biteni derinlemesine kritik edebilecek bilgi düzeyine erişmek ve öğrenmekle elbet. Mesela bir insan en basitinden 3N1K kuralı bilgisinden yoksunsa Oklahoma City’deki bomba olayı ile alakalı kara propagandalara kanması ve gaflet uykusundan ayılamaması gayet tabidir.  Her kim olursa olsun haberleşme bilgisinin en temel kuralı 3N1K bilinciyle hareket etmeli ki gaflet uykusundan uyanabilsin. Çünkü  “Niçin, Nasıl, Nerede, Ne zaman, Kim”  sorularıyla birçok sis perdeleri ortadan kalkabiliyor.  Hadi diyelim vatandaş bilmeyebilir,    peki ya şu kendini entel olarak lanse edipte haberciliğin besmelesi sayılan 3N1K kuralını çiğneyip kendi düşünce dünyasına göre haber yapan ve yorumda bulunanlara ne demeli. Bakınız Hazhir Teimourian, Oklahoma bombası patlak verdiğinde ne diyor; “Oklahoma’da meydana gelen hadisenin tamamen İslâmi fundamentalistler tarafından gerçekleştirdiğine inanıyorum. Sadece Amerika’nın değil, Batı Avrupa devletlerinin de bu ve benzeri İslâmi terörist faaliyetlere karşı önlem almamız gerekiyor.” İşte görüyorsunuz 3N1K kuralı hak getire, güya kendisi uzmanmış, tamamen kafasında İslâm düşmanlığı üzerine kurguladığı dogma yorumlamayla kendince algı operasyonu yapmakta.  Ama neye yarar ki, onun uzmanlığı sadece kendi kin ve nefretini ortaya dökmeye yarar. Hiç kuşkusuz Hazhir Teimourian ve Suzanne Steely gibi uzmanlar zekâ özürlü değiller,  ancak zekâları İslam düşmanlığı üzere efsunlandığında zıvanadan çıkabiliyorlar. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de akıl firar ettiğinde karaya oturabiliyor. Zaten bir insan aklını karaya oturttuğunda olayların daha arka planında yatan sebep netice ilişkisine bakmaksızın ya zekâsını yanılmaz addettiği kahramanlaştırdığı bir Mesih’e, ya bir lidere kiralayabiliyor.  Oysa Mesih sandığı insan CIA'nın, Vatikan'ın ve derin güçlerin piyonudur.  Neticede her bir senaryo oyununda İslam'a balta vurmak güdülse de güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğini değiştiremeyecektir. 
         Peki ya şu kendi içimizde besleyip büyüttüğümüz yerli işbirlikçi sözde aydınlara ne demeli. Hiç kuşkusuz onlar için fitne mümessili hain kalemşorlar demek uygun düşer. Nitekim bu tanımlamaya uygun aklını Pensilvanya’ya kiralamış Emre Uslu, Ekrem Dumanlı gibi kalemşorlar bunun en çarpıcı misalini temsil eder. Kınlarında durmayıp şu cennet vatanımızda fitne çıkardılar da ne oldu, sonuçta soluğu yurtdışında aldılar ya,  işte bu kaçış hain damgası yeterli sebep teşkil etmeye yetmiştir.   Nasıl yeterli gerekçe teşkil etmesin ki,  Müberra Dinimiz; ‘Fitne katilden beter’ olduğunu ferman buyurmakta. Dinimiz ferman buyurur da şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakların gerçek vatan evlatları,  aklını Pensilvanya’ya kiralamış kalemşorların asker kılığına girmiş militanların, bilgi teknolojilere hâkim kaset şantajcıların,  telekomünikasyon fişleyicilerin, sınav sorularını araklayıp devletin tüm kılcal damarlarına sızanların ektikleri fitne tohumlarına nereye kadar tahammül gösterebilirdi ki. Zaten tahammül sınırları zorlanıp aşıldığında 15 Temmuz gecesinde darbe girişiminde bulunan hainlere ihanetin bedelini tankları altına yatarak,  Ömer Halisdemir’in şehit olma pahasına milletin şahsında kendine emir veren asker kılığına girmiş Tuğgeneral Semih Terzi’yi alnından vurarak fitneyi bertaraf etmesini bilmiştir. Besbelli ki fitne fücur hainler, Horasan erenlerin,  Mevlana'nın, Yunus’un bu topraklarda mayaladığı birlik ruhu ve bu ruhtan beslenen insanların ansızın karşılarına çıkacaklarını hesap edememişler. Zaten o birlik tutkusu, o ruh var oldukça ayrlıkçı fitne odaklarının bu topraklarda uzun süre tutunmaları çok zordur.
           Evet, onlar fitne çıkarmak için var, bizde diriliş ruhu için varız. Bakın, fitne öyle bir bulaşıcı illet bir hastalıktır ki,  bir bakıyorsun Uğur Mumcu hadisesinin sıcaklığı soğumadan bir ikinci fitne Jak Kamhi olayı vuku bulabiliyor. Yetmedi bu fitneyi alevlendirme maksadıyla Arap harfleri yazılı lav silahları ve bu role uygun sakallı bir kaç kişinin ekranlara taşındığı gözlerden kaçmaz da. Meğer dert dava Uğur Mumcu, Jak Kamhi filan değilmiş amaç halkı galeyana getirip ülkeyi laik-anti laik ekseninde kutuplaştıracak fitne çıkarmakmış. Yani cibilliyetlerinin gereği kendilerine yakışanı yapmaktalar. Madem öyle bize düşen her türlü fitne hareketleri karşısında soğukkanlılığımızı yitirmeksizin iç ve dış zinde dinamiklerin oyununu bozmak olmalıdır. Dolayısıyla Oklahoma bombası bizim için bir hayal kırıklığı yaratan bir olay sayılmaz,  bizim açımızdan asıl hayal kırıklığına yol açan hadise bu memlekette kırkı yıldır bizden görünüp de bizi bizim tankımızla, bizi bizim F-16'larla, bizi bizim silahlarla, bizi bizim füzelerle arkadan haince vurmaya kalkışmalarıdır. Meğer FETÖ darbe girişimiyle anladık ki, bize bizden başka gayri dost yoktur. Bu yüzden darbe girişimi sonrası NATO,  AB,  ABD, ne şu ne bu hiçbirinin yanımızda yer almamasına şaşırmadık. Allaha şükür biz öyle değiliz, Amerika’da,  İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da herhangi bir terör hadisesi yaşandığında şiddetle kınamayı ihmal etmeyiz. Dedik ya herkes kendine yakışır tavrı gösteriyor, onlar kendine demokratlar, biz ise hiçbir insanın, hiçbir ülkenin diline, ırkına, dinine bakmaksızın yanında yer alırız da.  Maalesef derin güçler bırakın kınamayı bir olay patladığında hemen sırra kadem basarlar. Onlar sırra kadem basa dursunlar tekrar Okahoma konusuna döndüğümüzde şu gerçeklerle karşılaşırız:
         Malumunuz Oklahoma City, dört yüz bin nüfuslu yoğunlukta bir yerleşim merkezi, aynı zamanda Amerikan tarihinde bu denli görülmemiş bir şekilde şiddetli patlamaya maruz kalan bir şehir. Bilhassa zenci ve diğer ırkların az olduğu,   anarşizmin pek kol gezmediği kendi halinde bir mekân. İşte etnik ayrılığın yok denecek derecede bu şehirde 600 kiloluk bombanın patlaması neyin nesiydi acaba? Neden bu olayın faturası Müslümanlara biçilmek istenir ki? Peki ya şu İngiliz paralarıyla beslenen kalemşorların “Şüpheliler artık Ortadoğu kökenli siyah saçlı ve sakallı idi” manşetlerini sütunlarına taşımalarına ne demeli?  Tabii bu tür sorular onların canını sıkan sorular,  olsun çokta önemi yok, sonuçta zinde güçleri rahatsız ediyor ya,  bu yetmez mi? 
          Dedik ya her olayın ardından tüm dünya Müslümanlarını zan atında bırakacak hamlelerde bulunmak onların huyudur.  Onlar bizi tınmasalar da en azından bir takım aklı kurcalayacak sorularla pekâlâ rahatsızlık verebiliriz. Bıkmadan usanmadan soru bombardımana tutalım ki olur ya her sualden rahatsızlık duydukça utanıp belki Müslümanları karalamaktan vaz geçerler. İşte Maho El-Genaldi bu karalamalar karşısında San Francisco İslâmic Networks Grubu koordinatörü olarak şöyle der; “Basın, kendilerinin Müslüman olduğunu iddia eden terörist ve aşırı gruplara alelacele İslâm sıfatı ekliyorlar. Oysa dinimiz masum insanların öldürülmesine karşıdır. Ama aynı basın geçen yıl 29 Filistinliyi camide öldüren Baruch Goldstein adlı Yahudi’yi  'Yahudi terörist' veya David Koresh’i  'Hıristiyan Radikal' olarak anmak istemez..”  Evet,  bu müthiş kıyastan da anlaşılan o ki,  Müslümanlara karşı uygulanan çifte standart uygulamalar karşısında sesimizi yükseltip  “Ey zinde güçler!  Şiddet hareketlerinin arkasında Yahudi parmağı çıktığında hemen sırra kadem basarken,  daha kimin yaptığı belli olmayan faili meçhul olaylarda hemen müslüman avcılığına çıkmanız nedendir” diye sorgulamak gerekir. Sorgulayalım ki boncuk boncuk ter döksünler. Bizim hal ve ahvalimizi ancak bizden olan anlar.  Nitekim Virginia Üniversitesi din profesörü Abdülaziz Sachedina olay vuku bulduğunda duygularımıza şöyle tercüman olur; “Pek çok masum insan, asla düşünmedikleri bir şey için suçlanacak, Kuzey Amerika’daki genel eğilim, tanıma zahmetine katlanmadığımız Müslümanların Amerikan toplumuyla bağdaşma yollarını bulacağına inanıyorum. Müslümanlar Amerika’yı kendi evleri gibi görüyor. Diğerleri gibi Müslümanlarda Oklahoma benzeri hadiseleri duyduğunda şok oluyorlar. Ne olursa olsun, burası bizim evimiz. Biz de diğerleri gibi üzüntü içerisindeyiz.  Tabii bu veciz sözler bize bir başka duygu tercümanımız Bediüzzaman Said Nursi’nin  “Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı Avrupa’ya gebe” ifadelerini hatırlatır.  
        Kaldı ki Oklahoma’da patlayan bomba çok övündükleri Amerikan Yurttaşlık Bildirisine de gölge düşürür. Yurttaşlık Bildirisi hak getire,  dünyada tam mükemmel bir demokrasinin uygulandığı bir ülke yok zaten, olsa da kendilerine var,  kendi dışındakiler için canı cehenneme demokrasi söz konusudur. Neyse ki demokrat kılıfı giydirilmiş vahşi kapitalizm pek çok ülkede can çekişiyor. Hani komünizm çökmez deniliyordu,  ancak 70 yıl dayanabildi,   hiç kuşkusuz kominizmin başına gelen vahşi kapitalizmin başına da gelecektir, bu kaçınılmaz.  Bakın, İbn-i Haldun’un asırlar öncesinde bir gerçeği şöyle dile getirmiştir; “Yükselişinin doruk noktasına gelmiş olan medeniyetler aynı zamanda çöküşlerinin de başındadır.” Evet, bu müthiş tespitte anlaşılan o ki;  tüm medeniyetlerin bir yükselişi varsa zevali de var demektir. Nasıl mı? İşte Roma imparatorluğundan sonra dünyanın en uzun ömürlü Osmanlı bile kendini ‘Devlet-i Ebed-Müddet’ ülküsüne adadığı halde bu alın yazısından sıyrılamamıştır. Şimdi aynı alın yazısı vahşi kapitalizm içinde geçerli, hiç bu işin kaçışı yok, boşuna yırtınmasınlar. Şunu iyi bilsinler ki her yükselişin tavan yaptığı nokta aynı zamanda düşüş noktasıdır.  Ve düşüş noktasından sonra çöküş zuhur eder ki bir başka medeniyet doğa gelir. Dileriz ki yerine gelecek olan insanlığa ruh katacak merhamet iklimi emdirecek bir medeniyet gelsin.  Zaten Bosna,   Çeçenistan, Irak, Suriye ve Filistin’de yaşanan acı trajediler sanki yeniden bir doğum muştusu gibi.   Her ne kadar bu doğum muştusunda kan gözyaşı gibi manzaralar eksik olmasa da, bu acı tablo bir anlamda vahşi kapitalizmin sonunun geldiğinin işaret taşlarıdır.  Bakın, Alexis de Tocqueville; “Rejimler güçlü oldukları zaman değil, bilakis kendisini zayıf hissettikleri zaman daha çok baskı yapar” demekle bir gerçeğe parmak basmış oldu.   Dikkat edin vahşi kapitalizm iflasın eşiğine geldikçe neredeyse dünyanın dört bucağında kitlesel eylem ve baskıların artış kaydettiği gözden kaçmaz. Artık vahşi kapitalizm son kozlarını oynuyor diyebiliriz.
      Bakmayın siz öyle kapitalistlerin demokrat görünmelerine,  kazın ayağı hiçte öyle değil,   dedik ya demokrasi sadece kendileri için vardır,   kendi dışındakiler için canı cehenneme düzen layık görülür hep. İşte bu yüzdendir ki kapitalizm ile demokrasi asla birbirine özleştirilemez.  Çünkü vahşi kapitalizm, demokrasinin içini linç edip tüm dünyada kan kusmakta. Asıl demokratik zihniyet bizim ruh iklimimizde mevcut. Nasıl mı? İşte UNESCO’nun; “çok sesli tek bir dünya” ilkesini asırlar öncesinde gerçekleştiren Osmanlı bunun bariz delili. İşte görüyorsunuz Osmanlı gitti Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar kan revan içinde, her taraf perişan halde.  Gelinen noktada,   şefkat ve merhameti arar olduk.         
     Velhasıl; Kurtuluş vahşette değil, Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünde gizli.                            
                                                                                                                                                                                                        



3 Eylül 2016 Cumartesi

TÜRKLER VE İSLÂMİYET



       TÜRKLER VE İSLÂMİYET
                                                                                                  
             SELİM GÜRBÜZER

            “Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13)
            Ayeti kerimeden de anlaşıldığı üzere Yüce Allah tarafından kabilelere ayrılan insanlık farklı lisanlarla dünya sathına yayılmışlardır. Kabilelerin doğuş sebebi ne ise farklı dillerin teşekkül edişi de aynı sebep netice ilişkisine dayanmaktadır. Her ne farklılık varsa biliniz ki içerisinde bizim bilmediğimiz nice hikmetleri bağrında taşıyan bir zenginlik var demektir,  farklılık asla kısırlık değildir. Zira Türklük, Müslümanlık, Doğululuk ve Batılılık gibi kavramlar kendi içinde değer ifade eden kavramlardır, fakat bu kavramların her biri taraftarlarını iyiye doğru yöneltemiyorsa slogancılıktan öte bir anlam ifade etmez. Keza kavramların şekli, biçimi de pek önem arz etmez, asl olan muhtevadır. Dolayısıyla bu noktadan sonra asıl mevzuumuza geçiş yapabiliriz.
         Malumunuz insanlar hangi ana ve babadan doğacağı yönünde tercih hakkına sahip olmaksızın dünyaya gelmeleri hasebiyle hangi ırka ait olabileceği hususunda seçme şansına sahip değillerdir, hiç kuşkusuz karar merci Allah’tır. Madem her şeyi Yüce Allah belirliyor, o halde hiç kimse falancanın çocuğu veya şu ırkın evladı olmasından dolayı kınama hakkını kendinde göremez. Ve bu mensubu bulunduğumuz Türk milleti içinde geçerlidir. Tarihi süreç içerisinde necip bir millet olarak anılmamız bizim diğer milletlere üstünlük ve tahakküm kurma hakkını doğurmaz. İşte bu gerçekler ışığında kendi haşmetini, kendi reaya’sında ve feth edilmiş ülke halkının mutluluğunda arayan Osmanlı bize örnek ya, bu yetmez mi? Dolayısıyla batı bu hususta asla rehber olamaz.  Nasıl olsun ki, ırkçılık kavramı da bize ait kavram değil, malum batının bizim içimize attığı bir Truva atıdır. Bu topraklarda ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’ sevmek esastır. Bu yüzden sevmeyi ırkçılıkla özdeşleştirmeyiz. Çünkü başkasını hor görmek taassupçuluktur, dinimizce makul olan Allah için birbirimizi sevmektir. Bu nedenle Rasûlullah (s.a.v.) “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz” diye ferman buyurmuştur. Elbette ki bir insan kavmini (bugünkü anlamda milletini) sevecektir, ama diğerlerini dışlamamak kaydıyla sevmek olmalıdır. Bakın psikolojide sevmek yakınlık anlamında tarif edilir. Ancak sevgi teoride kalmamalı, pratiğe de yansımalı. Şayet yüreğimizde taşıdığımız sevgiyi şiddete, hor bakmaya veya taassuba dönüştürdüğümüzde o sevgi, sevgi olmaktan çıkar, düpedüz “ırkçılık” adını alır. Nasıl mı? İşte, Hz. Mevlâna göçebe Türkmenlerin bir takım nahoş davranışlarını tahripkâr olarak niteleyip eleştirmesi, bu gerçeğe işarettir.  Her ne kadar Hz. Mevlâna’nın bu tutumunu Türk’e hor görme olarak telakki edenler çıkmış olsa da bu boşa çabadır. oysa o, göçebe hayat şartlarının vermiş olduğu yıkıcılığa dikkat çekmek istemiştir. Zaten Hz. Mevlâna’nın “Aslen Türk-est, a gerçi Hindû gûyem” (Bkz. Desâlıs-i Seb’a, nşr. F.N. Uzluk. Ank. 1937 S.1, Eflâki Menakıbul Arifin) sözleri Türk adına son derece hürmetkâr olduğunun teyididir. Mevlâna’nın zikrettiği mısraları sadeleştirdiğimizde; “Aslım Türktür...” gerçeğini görmek mümkün. Belli ki her ırk kendi içinde güzeldir. Mevlâna da kendi ırkından utanmamış, bilakis özeleştiri yapıp Türk ırkına Moğol serdarlarını hatırlatacak tahripkârlık yerine yerleşik hayata geçmeyi öğütlemiştir. Yine aynı meyanda İbn-i Haldun’da Arap olmasına rağmen bedevi Arapların bedevi tutum takınmalarını kınamıştır. İşte İbn-i Haldun’un bedevi hayat içerisinde yüzen Araplara öz eleştiride bulunması, tıpkı bizim Mevlana’nın başına gelen meselede olduğu gibi bazı Arap düşünürlerce de Arap düşmanlığı olarak yorumlanmıştır. Oysa o, “Bedeviliği bırakın hadariyete (yerleşikliğe) geçin” mesajını vermek istemiştir. Hadi diyelim ki Mevlana ve İbn-i Haldun’u anlamak istemiyorlar, bari Allah Resulünün çağlar üstü fermanına odaklansalar fena mı olurdu.  Çünkü İslâm’da insan eşref-i mahlûkat ilan edilmiştir. Böylece Eşrefi mahlûkat bir insanın mensup olduğu ırkını sevmesine mani olunmaz.  Kaldı ki Resûlüllah (s.a.v.); “Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir” beyanıyla teşvik etmiş bile.  Zaten mensubiyet gerçeğini İslâm göz ardı etseydi Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Bilal (r.anh.)’ı Habeşi kimliği ile çağırmazdı. Sadece Bilal’i Habeşi mi, elbette ki hayır bunun yanı sıra Selman-i Farisi gibi milliyet kimlikleriyle çağrılan birçok sahabe örnekleri de mevcuttur.
             Meseleye birde sosyolojik yönden baktığımızda Evrimciler güya zayıfların güçlülerin karşısında seleksiyona (seçime) uğrayarak güçlü ırkların meydana geldiği iddiasıyla karşılaşırız. Maalesef bu görüş bir iddia olarak kalmayıp zamanla ideolojik akımlara temel dayanakta teşkil etmiş, böylece Nietzsche tipi ırkçılık, Adolf Hitler tarzı Nazi ırkçılılığı ve sosyal Darwinizm türü marazlara yol açan bir durum ortaya çıkmıştır. Yetmedi Evrimcilerden Thomas Henry Huxley; “Tarafsızı olan bir kimse üstün beyaz insanın, zenciye eşit olduğunu kabul edemez” deyip ayrımcı bir zihniyet örneği sergilemiştir. İşte görüyorsunuz insanlıktan nasibini almayan bir takım aklı evvellerin bu tür hezeyanlarda bulunması kendi karakterlerini ve beslendiği ideolojisinin rengini ortaya koymaya yeter artar da. Keza bu tür zihniyetler ayrımcılık yaparken, Müberra Dinimiz çok farklı bir tavır sergileyip kimliklere dokunmayı insanlık suçu ilan etmiştir. Böylece dinimizde ırka ait kimliklerin, tahakküm aracı ve başka milletlere üstünlük olarak kullanılmasına geçit verilmez. Ne var ki Hulefa-i Raşidin döneminden sonra ırkçılık vebası içimize sirayet etmesiyle birlikte Emevi Devletince Arap ırkından olmayan Müslümanlar, Mevali (azadlı köle) muamelesine tabi tutulmuştur. Hatta Emeviler bununla da kalmamışlar, fırsat buldukça kabile ırkçılığı da (Ümeyye oğuları) gütmüşler, derken minberlerde Hz. Ali’ye hakaretler yağdırıp mesnetsiz suçlamalarda bulunmuşlardır. Yetmedi camilerde Arap olmayanların imamlık yapmalarına mani olmuşlar ve Müslümanlardan cizye almışlar bile.
             Tabii onlar cizye ala dursunlar bu arada Abbasiler de durumdan vazife çıkarıp Emeviler’in ırkçılık hareketlerine gereken tepkiyi göstermekte gecikmemişlerdir. Ancak Abbasilerin Emeviler’e olan düşmanlıkta aşırıya kaçınca bu kez onlarda Acem ırkçılığının hortlamasına sebep olmuşlardır. Bilhassa Hz. Abbas, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası olması hasebiyle, bu isim altında hükümranlıklarını sürdürmüşlerdir. Hiç kuşkusuz isme hürmet güzel bir haslet, ama ne yazık ki Abbasiler bu isme hürmet örnek tavır sergileyemediler. Anlaşılan o ki;  Veda Haccı’nda Kâinatın Efendisi (s.a.v.) Kusva isimli deve üzerinde “Cahiliyet devrine ait her şeyi çiğniyorum! Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü var! Hepsi insanoğlu, insansa topraktan...” beyan buyurmasına rağmen, ne Emeviler, ne Abbasiler, ne de Acemler bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık kalabildiler.  Neyse ki; bu hadis-i şerifin ruhuna sadık tarih sahnesine bir millet çıkar da İslam âleminin yüreğine su serpmiş olur. Malum o millet Türklerden başkası değildir.  Bakın bu konuda Elmalı Hamdi Yazır tefsirinde; “Arap ve Fars hizmette saf dışı kalınca bu defa Allah, Türkleri gönderdi. İslâm devleti Türklerin elinde kaldı. İstanbul fethi hadis-i şerifiyle işaret edilen Allah’ın gönderdiği ve övdüğü milletler camiasına Türkler de dâhil oldu” diye bir açıklama getirir. Sadece Elmalı Hamdi Yazır mı açıklık getirir, bunun gibi geçmişte birçok müfessir ve sözüne güvenilir birçok ulemanın açıklamaları da söz konusudur.  Şöyle ki;
            “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse... bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar...” (Maide Suresi, Ayet 54)  ayetini XVII. asrın büyük Türk âlimlerinden Vani Mehmed Efendi, bu kavmin Türk kavmi olduğuna kanaat ortaya koyduğu gibi (Beyazıd Kütüphanesi ‘nde 67 numarada kayıtlı, Ara’isül-Kur’an Tefsiri), aynı zamanda kanaatini destekleyecek;
          -“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz
          -“İki camiayı kışkırtmayınız. Türklerle, Habeşliler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” (Kütüb-i Sitte İmam Ebu Davud Kitab-ı Sünen 1280).
            -“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin. Çünkü milletimin mülkünü ve Allah’ın ona olan ihsanını onun elinden evvel kantara nesli alacaktır” (Teberani Mücem’ül-Kebir ve Mücemül Efsat eserinde İbn-i Mesut’dan rivayet, Türk Irkı Niçin Müslüman oldu, İsmail Hami Danışmend, S. 78, 79, 80, 81) hadis-i şerifleri delil olarak göstermeyi ihmal etmez de.
            Tabii bitmedi dahası var, malum Divan-u Lügat’it Türk’le adını duyuran Buhara ve Nişabur hadis imamlarından Kaşgarlı Mahmud ise şu hadisi şerifi nakleder: “Türk dilini öğreniniz. Çünkü Türklerin çok uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır” (Divan-u Lügat’it Türk C.1, S.23).
            Keza Bursalı İsmail Hakkı Efendi’nin “Hadis-i Erbain” (Kırk Hadis) adlı eserinde geçen; “Âdem, Cennet’e Lisan-ı Türk ile Hakk demekle kıyam edip çıkmıştır. Zira dünyada ahir tasarruf Türk’ündür”  ifadeleri de kayda değerdir (Bkz. Sinan Omur, Bugün Gazetesi, 12.2.1971).  Gerçekten de II. Âdem olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un Ham, Sam, Yafes  adındaki üç oğlundan insanlık soyunun dal budak saldığı ve dal budaktan salan bir kolunu temsil eden Yafes'in ise Türklerin atası olduğuna dair hususta tarihçiler hem fikirdiler.
            Bakın, Selçuklu Tarihi müellifi Râvendi, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bir duasını şöyle nakleder: “Ey Allah’ım ben senin için Muhammed’in şeriatını takrir ettim. Eğer içtihadım doğru, mezhebim haksa bana yardım et” demiştir. Gaipten hafiften gelen bir ses O’na: “Sen doğru söyledin, kılıç Türklerin elinde bulundukça mezhebine zeval yoktur” (Bkz. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Prof. Osman Turan S.936).
            Her ne kadar Osmanlı bağrında taşıdığı milletlerin milliyet duygularının galebe çalmaması adına sıkça Türk ifadesini kullanmasa da yeri geldiğinde milliyetimize dil uzatan olduğunda gereken tavrı esirgememişlerdir. Bu yüzden Bernard Lewis, Osmanlıları İslam dininin en doğru karakterli üyeleri olarak nitelemiştir. Yeter ki iyi niyetimizi istismar etmeye kalkışılmasın,  bağrımızda her milletten insan Osmanlı şemsiyesi altında korunur da. Aksi halde bize dokunulduğunda biz de dokunuruz. Nitekim II. Abdülhamid sarayın penceresinde seyre daldığında sarayda görevli bir Arnavut’un mayası icabı bahçıvanlık yapan bir Türk’e; “Pis Türk” diye mırıldandığına şahit olduğunda,
           “- Unutma ki ben de Türküm!” diye tepki göstermiştir.
      Yine bize karşı bir başka dokunma örneğinde,  Yahudi asıllı Macar Türkolog Arminius Vambery bir şekilde İstanbul Hariciyesinde görev aldığında Müslüman gibi görünüp Reşid Efendi adıyla ham softa kılığında tüm Türk İslam âlemini karış karış dolaşaraktan İngilizler hesabına bilgi toplamaya yeltenmiştir. Fakat bu durumu dâhiyane ferasetiyle sezen Ulu Hakan Abdülhamit Han Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman Efendiyi Orta Asya’ya salıp önlem almakta gecikmez. Bu yüzden oraya vardığında Pantürk bir strateji izlemesini öğütler. Derken Özbek Tekkesi Şeyhi vasıtasıyla ata yurtta kendisinin kontrolünde Turan kurultayı da düzenler. Böylece İngiltere, Rusya ve Fransa’nın etnik sinsi politikalarını boşa çıkartılmış olur. Elbette ki Abdülhamit Han sadece Türk dünyası ile ilgilenmemiş aynı şekilde Müslüman âlemiyle de işbirliğine girip Teşkilat-ı Mahsusa kanalıyla İstanbul’a bağlı bir oluşuma da imza atmıştır. Bu arada Ulu Hakan uzak doğuyu da ihmal etmez ve Japonlarla da münasebetler içerisine girer. İşte bu noktada Ulu Hakanı hem Türk lideri, hem Müslümanların lideri, hem de cihangir bir lider olarak görebiliriz. Ne diyelim Abdülhamid Han dehası budur, varın bundan ötesini siz düşünün.  
        Cumhuriyet dönemine geldiğimizde de Hacı Bayramda dualar eşliğinde kurulan TBMM ile birlikte nübüvvet gülüyle olan gönül bağımız yine devam etmiştir. Bakın dünyada Mehmet adıyla anılan sadece Türk Mehmetçiği vardır.  Düşünsenize askerine “Mehmetçik” unvanını veren tek millet biziz. Evet,  “Muhammed” ismine hürmeten Türk askerine bu ismi layık görüp, gereğini yapmışız da.
            Türklerle ilgili söylenecek daha çok söz var elbet. Bu yüzden yukarıda belirttiğimiz Türklere atfen söylenen sözlerin değerlendirmesini karınca kararınca aktarmaya çalıştık. Bir de Said-i Nursi Hazretlerinin Türk milleti ile ilgili şu müthiş sözlerine kulak vermekte fayda var. Bakın Bediüzzaman ne diyor:
            “... İşte Ey Ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki, Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milletinizi Kur’an’a ve İslâm’a kal’a yapmışsınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz, ta ‘Allah sevdiği ve onların da O’nu sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet-i nefs sahibi, Allah yolunda cihad eden bir millet getirir’ (Maide–54) ayetine güzel bir musaddak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk meşrep münafıkların desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba “kim dininden dönerse...” hitabına musaddak olmaktan çekinmelisiniz, korkmalısınız.
            Cay-ı dikkat bir hal Türk milleti anasırı İslâmiyet içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten de çıkmışlardır. Türkler sair unsurlar gibi Müslim ve Gayrimüslim olarak iki kısıma inkişam etmemiştir. Hâlbuki küçük unsurlar bile hem Müslim, hem Gayrimüslim iki kısımdır.
            Ey Türk kardeş bilhassa sen dikkat et, senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş, ondan tefriki kabil değil, Tefrik edersen mahvsın. Bütün mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir zemin yüzünde hiç bir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme” (S. Nursi, Mektubat).
            Gerçekten de Said-i Nursi Hazretlerinin kendisi Kürt kökenli olmasına rağmen, Türkler için telaffuz ettiği bu övgü dolu sözler, necip milletimizin kıymetini bilmemizi ortaya koyması açısından çok mühim arz eder. Hakeza İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da Arnavut asıllı olmasına rağmen, o da Türk milleti için şöyle demiştir;
            “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
            Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!”
          İşte Akif’in bu şiiriyle Türklük bir bambaşka mana kazanır da.  Çünkü millet olarak milliyet anlayışımızın kuru cihangirlik davası olmadığının delilidir bu sözler.  Kaldı ki Türkler İslâm’a hizmetkâr olmakla et ve tırnak misali hem ruhen hem de madden kaynaşarak müsbet milliyetin doruğuna ulaşmışlardır.
         Anlaşılan bütün bu kıymetli âlimlerin dilinde yankılanan Türkler, tarihi süreç içerisinde üç kıtada âleme nizam götürme ülküsünü kimliğine yakışır bir şekilde rol oynayıp yediden yetmişe herkese milliyet nedir öğretmiştir. Bilhassa Türklüğün cihan hâkimiyeti mefkûresinin İslâm’ı kabul etmesiyle birlikte İ’lây-ı Kelimetullah için âleme nizam verecek bir ideale dönüşüp, Türklük daha da yeni bir veçheye kavuşur. İyi ki de böyle bir veçheye bürünmüşüz, bu sayede Türkler İslâm’a hadim (hizmetkâr) olmuş, dün de, bugün de ve yarın da bu hizmetkârlığıyla payidar kalacağına ümit varız.  Her ne kadar ara sıra ırkçılık vebası bizim topraklarımıza uğrasa da asla amaçlarına ulaşamayacaklardır. Öyle inanıyoruz ki bugün Türklüğü içte ve dışta maraz kavram haline getirme çabaları milletimizin o derin ferasetiyle son bulacaktır.  İşte bu necip milletin derin ferasetiyle birlikte Türklük kavramı ayrıştırıcı değil birleştirici bir değer olarak yoluna devam edeceğine inancımız tamda. 


2 Eylül 2016 Cuma

TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ



 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
                                                                                                      
          SELİM GÜRBÜZER

        Sümerler ilk yazıyı keşfetmekle insanlığın medeniyet hamlesinde öncü olmuştur. Dolayısıyla insanlığın vahşetten medeniyete geçmesinde Türklerin çok büyük payı vardır.
         Düşünsenize Avrupa daha tuvalet nedir bilmezken, Türkler tarihin ilk dönemlerinde pek çok medeniyete ışık tutacak hamleleri gerçekleştirmişler. Batı dünyası ise malum sokaklara dökülen pisliğin saçtığı kokunun önüne ancak XVII. asırda lazımlığı keşfettiğinde bertaraf edebilmiş. Yani bizim daha önce keşfettiğimiz lazımlığımız sayesinde bir nebze olsun kokuşmuşluktan kurtulabilmişlerdir. Sadece tuvalet mi?  Hiç kuşkusuz mendilimizde işe yaramış, derken Batı, XVI. yüzyılda Venedik yoluyla aldığı mendilimiz sayesinde burnunu silmeyi öğrenmiştir.  Hatta batı bizim keçemizi de sonradan edinmişler. Bu yüzden Fernard Grenard “Romalılar çamaşır bilmezken onlar (Hunlar) keten gömleği giyerlerdi” demekten kendini alamamıştır.
         Peki ya haberleşme? Malum, haberleşmenin kaynağı da İslam medeniyetidir. Düşünsenize iletişim alanında Abbasilerin keşfettiği ışıklı telgraftan tutunda ikinci derecede haberleşme kaynağı bildiğimiz güvercin postası da kayda değer bir iletişim aracımızdır. Nasıl kayda değer olmasın ki, Sevr mağarasında Peygamberimizi koruma görevi üstlenmiştir adeta. Bu demektir ki, güvercin çok iyi bir eğitimden geçirilirse gerektiğinde koruyucu bir zırh, gerektiğinde en güvenilir posta aracı olabiliyor. Gerçektende atalarımız güvercini haberleşme alanında en iyi şekilde kullanmakla dikkat çekmişlerdir. Sadece atalarımız mı, bunu takiben İngilizler de güvercinden yararlanıp savaşların seyrini değiştirecek hamlelere girişmişlerdir. Misal mi? İşte I. Dünya savaşında özel yetiştirilen Cher Ami adlı güvercin vasıtasıyla son derece önemli mesajları hedeflenen yerlere ulaştırmışlar. Hakeza Fransızlar da güvercinlere mikro düzeyde fotoğraf makineleri yerleştirmek suretiyle birtakım stratejik noktaları tespit etmişlerdir. Besbelli ki kuşlar yeryüzü ekseninde çıplak gözle göremediğimiz birçok manyetik dalga boylarını ve arzın değişik çekim alanları arasında kalan açıyı içgüdüyle hesaplarcasına yön tayini yapabiliyorlar. Madem kuşlar bu kadar mahir varlıklar,  siz siz olun sakın ola ki herhangi birine şaka yollu da olsa kuş beyinli demeyin.      
          Evet, gök âleminde keşifler yapılırda deniz altında yapılmaz mı, yapılır elbet. Bakın bugünkü denizaltı ulaşımına ilham olan bizim eskiden adını sıkça zikrettiğimiz bir Türk icadı tahtelbahirden başkası değildir. Malumunuz tahterevalli negatif geri tepme mantığıyla işlev gören bir tür denge aracıdır. Hatta bir kısım balıkları su içerisinde dengede kalmasını sağlayan yüzme keseleri de öyledir. Zira bu keseler hava cebi görevi üstlendiklerinden balığı rahatlıkla su üzerinde tutabiliyor. İşte bu ilham kaynaklarından hareketle Yunus (a.s)’ın balık karnında geçirdiği bir tür deniz seyahatini bir peygamber kıssasının ötesinde deniz altı gemilerini keşfetmeye yönelik bir mesajı düşündürmeye yetmiştir. Zaten bu verilen mesaj yerini bulur da. Nitekim David Sushnell’in 1776’da keşfettiği tek kişilik denizaltı gemi ve 1719’da Osmanlı mühendislerinden İbrahim Efendi’nin timsah biçiminde bir denizaltı gemi inşa etme çabası bunun tipik misalini teşkil eder. Hiç kuşkusuz her iki isme Yunus balığı rehber olmuştur. Evet, Yunus balığı deyip geçmeyelim, bugün denizin 100 metre derinliğinde kurulan denizaltı laboratuarlara yardımcı kılacak deneysel araç ve adavet taşıdıkları artık bir sır değil. Bu yüzden Yunusu hep dost biliriz.
          Her neyse ilham kaynaklarımızı sıralamaya devam ettiğimizde XI. Yüzyılda Müslüman bilge âlimimiz Ammar’ın kendine özgü geliştirdiği bir yöntemle katarak ameliyatı yaptığına şahit oluruz. Yine Akşemseddin Hazretleri’nin Tıpta çok önemli devrim sayılacak nitelikte sayılan XV. yüzyılda ileri sürdüğü mikrop teorisiyle karşılaşırız. Zaten bununla alakalı görüşleri ‘Hayatın Maddesi ve Tıp’ adlı eserinde ziyadesiyle mevcut, isteyen bakabilir.  Sadece âlimlerimiz mi, padişahlarımızda ışık kaynağıdırlar. Nasıl mı? İşte İstanbul’un fethi hazırlıklarında kullanılacak topların balistik muayenelerin ölçüm ve hesaplarını bizatihi Fatih Sultan Mehmet yapmış, hatta bunla da yetinmemiş havan toplarını da döktürüp günümüz savaş teknolojisine rehber olmuştur. Övünmek gibi olmasın ama şu bir gerçek, dünyanın habersiz olduğu balistik hesapların kaynağı da biziz. Belli ki Fatih Sultan Mehmed’e “Sizde onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Ki bununla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanlarınızı ve daha başka sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız” (Enfal, 60)  ayeti ilham olup ateşli top gibi daha nice atıcı silahların fizibilite çalışmalarına hız vermiştir. Nasıl hız vermesin ki,  kendisini İstanbul’u fethedecek ne büyük kumandan diye övdüğü Peygamberimiz (s.a.v); “Dikkat edin kuvvet atmaktır” diye beyan buyurmakta. Tabii hadis-i şerifte geçen atıcılık sadece ok atmaktan ibaret değil, tüm stratejik silahları da kapsayan bir kavramdır. Yani, atıcılıktan maksat zahiri anlamda binek hayvanı olmayıp, bilakis tüm araçlar kastedilmektedir.
          Malum ‘zaman’ saatle anlam kazanır. Madem öyle, bırakınız normal saati, konuşan saatlerde İslam medeniyetiyle gün yüzüne çıkmıştır. Bilhassa Toygar Akman’ın bir takım araştırmalar sonucu ortaya koyduğu belgelere bakıldığında bundan takriben sekiz asır önce Artuk Türklerinden Cizreli Ebül-İz adında bilginimiz sayesinde bir kuşun hareketiyle otomatik ayarlanan bir makinenin keşfine şahit oluruz. Öyle ki bu büyük bilginimiz 24 kapılı otomatik makineden saat başı çıkan bir adamın kapıya dokunduğunda kuşun kanatlarını çırpmasıyla ortaya çıkan sesle birlikte konuşan saati adeta tarihin hafızasına kayd etmiştir. Şimdi gel de böylesi bir icat hepimizi hayretler içerisinde bırakmasın. Merak edenler konuşan saatle ilgili tüm ayrıntıları Cizreli Ebül-İz’in “Kitabül cami-i beynel ilm-i vel amel en-nafi-i fi sınaat-il hiyel” adlı kitabının 171. sayfasına bakabilir. Hele birde İstanbul’da Topkapı Sarayı Üçüncü Ahmet Kütüphanesinde kayıtlı bu kitap incelendiğinde saatin kadran merkezinde davul zurna çalan adamların sembolize edilmiş mekanik aygıttan söz edildiğini görürüz.  Hatta bu kitapta fil’in üzerine binmiş bir adamın hayvanın bir takım hareketlerini kontrol eden düzenekten de bahsedilir. İşte bu yüzden bu düzeneğe fil adam makine dersek yeridir. Tabii bitmedi, dahası var; Türk bilginimiz tüm bunlara ilaveten Artukoğullarından Diyarbekir Hükümdarı Ebül Feth Mahmut İbni Karaaslan’a ithaf ettiği kitabında elinde testiyle su döken bir adam robotuyla sultanın kolayca abdest almasını sağlayacak çalışması da dikkat çeken bir husustur. Derken bu icadıyla sultanın gönlünü çoktan hoş tutmuş bile. Elbette ki tüm bu tür çalışmalara ilham olan en büyük kaynak,  hiç şüphesiz Mekke’de yükselen çağrının üzerinden daha elli yıl geçmeden bütün dünyayı saran vahyin soluğundan başkası değildir. Bu yüzden vahiy için Kur’an-ı Mucizül Beyan deriz. Nasıl ki, Batı medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık mayası varsa, İslam medeniyetinin inkişafında vahiy gerçeği vardır.
          İyi ki de vahiy kaynağımız var, bakın Hz. Ömer devrinde denizden korkan Müslümanlar, daha sonraki devirlerde vahyin aydınlığında denizcilikte dünyaya rehber olunmuştur. Artık çöl ve göçebe insanı bundan böyle dalga, fırtına, kasırga, rüzgâr demeksizin göğüslerini gere gere mavi sulara yelken açacaklardır. Nihayet medeniyet sevdası etkisini gösterir de. Bu sevda Türklerin denizcilikte ilk teşebbüsü İzmir’de küçük çapta devlet kuran Çaka Bey tarafından gerçekleştirmesine yetmiştir. İşte bu sevda uğruna deniz, gelen Türk tayfalarını adeta selamlayıp yol verir de. Ancak Moğol istilası her şeyde olduğu gibi bu teşebbüsü de bertaraf edip biranda tılsım bozuluvermiş. Neyse ki ileriki dönemlerde, bilhassa İstanbul’un fethiyle birlikte hem Karadeniz, hem Venedik, hem de Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini kontrolümüze alabilmişiz. Doğuda ise Yavuz Sultan Selim yüzümüzü güldürüp İran seferiyle birlikte doğunun ticaret yolları açılır. Kanuni devrinde de İbn-i Haldun’un dediği; “Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremiyorlardı” gerçeği yanında, yüzdürmekle kalmamışız aynı zamanda Akdeniz ticaretini de geliştirmişiz. Nasıl gelişmesin ki, bizim Pirimiz Pir-i Reis’tir.         
      Hazır Akdeniz’den söz etmişken bu arada Barbaros’u da unutmak olmaz. Hiç kuşkusuz Akdeniz hâkimiyetinde Barbaros ve arkadaşlarının büyük rolü inkâr edilemez. Barbaros’un eli değer de Akdeniz çalkalanmaz mı, hem öyle çalkalanır ki adeta dalgalar coşarda. Hatta Barbaros, daha sonraları Osmanlı’nın emrine girip denizciliğimiz daha da bir nizama kavuşur hale gelir. Kalyonların vira vira bismillah deyişiyle başlayan seferlerle Osmanlı Akdeniz’e yelken açarken, her ne oluyorsa o arada Batı XV. yüzyılın sonlarına doğru, deniz aşırı okyanusları aşıp bölük pörçük yaşayan dağınık topluluklardan elde ettiği bilgilerle “Batı Medeniyeti” sahne alır. Derken batı hâkimiyeti XVI. asırda start alır. Anlaşılan İslam’ın çöküşü diye bir şey yok, sadece Batı’nın uyanışı diye bir olay vardır. Yani, XVI. asırda, Batı’nın okyanuslara açılması söz konusudur. Batının okyanusa açılması neticesinde XVI. asırda Hind Denizi’nin keşfi de gerçekleşir, böylece İslam dünyası ticari okyanus yollarının dışında kalır. Yine de Osmanlı tüm bu gelişmelerin gerisinde kalmaz, hatta XVII. asırda bile gücünün zirvesinde diyebiliriz.
          Belli ki Avrupa’nın büyük denizlere açılmasında bizim payımız çok büyük. Piri Reis bu konuda Kitabi Bahriyesi’nde; “Avrupalıların denizcilik ilminde çok zayıf okuduklarını ve bu ilmi de şarktan almışlardır”  diye not düşmüş bile.  Zira Müslümanların elinde bulunan dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler Avrupa’ya aktarılmasaydı, belki de Kristof Kolomb, Hindistan’a Batıdan dolaşarak varmayı aklının ucundan bile geçiremezdi. Ve Amerika’da keşfedilemezdi. Kelimenin tam anlamıyla Batı denilen olay, XVI. yüzyılda okyanusa açılarak doğan,  XVII. yüzyılda doğan çocuk misali emekleyen, XVIII. asırda yürümeye başlayan, XIX. asırda ise koşup çağa damgasını vuran bir medeniyet diye özetleyebiliriz. Hatta bu arada XIX. yüzyılda Rasyonalizm cereyanının da Batıya güç kattığını unutmamak gerekir.
          Peki, günümüzde medeniyet ne durumda derseniz, pekte iç açıcı görünmüyor.  Sanki bir zamanlar bizim düştüğümüz çukura Avrupa düşmek üzere ve bir çöküşün eşiğine gelmiş gözüküyor, ölüm döşeğinde can çekişir haldeler. Bunca sayısız işledikleri cinayetlerin bir bedeli olsa gerek “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” gerçeği ile karşı karşıyadırlar. İçine düştükleri düşüş sancı emareleri bunun bariz göstergesi. Zaten sistemler en güçlü oldukları devirlerde şiddete ihtiyaç duymazlar. Bilakis saltanatlarının sarsılmaya başladıkları hissine kapıldıkları zaman şiddete başvururlar. Özellikle Ortadoğu’da kurguladıkları ve haşata geçirdikleri uluslararası istihbarat şiddet hareketleri bunu doğruluyor da.
          Kim ne derse desin doğu, birçok medeniyetlerin ışık kaynağıdır.  Bakmayın siz onların ortaçağı karanlık devir ilan etmelerine, aslında bu asılsız bir iddiadır. Merak edenler kütüphanelerin tozlu raflarında saklı kalan tarihi bilgileri bir araştıra dursun görülecektir ki bugünkü modern çağın teknik gelişmelerinin temel izleri X. asra uzanmakta. Bakın, Cevdet Paşa; “Dinlerin de, sapıklıkların da kaynağı Asya” diyor. O bu tespitiyle din kavramını medeniyete karşılık kullanırken, sapıklık kavramıyla da anti medeniyet tutumlara gönderme yapmıştır. İşte İran Mezdekçiliğine baktığımızda hem nihilizm, hem komünizm, hem de sosyalizme kaynak teşkil etmiştir. Oysa İslam güneşinin doğuşuyla birlikte bütün bu karanlık ilişkiler sona erip gerçek manada medeniyet zuhur etmiştir.  
          İnsanlık medeniyetle daha yeni tanışa dursun geçmişte medeniyet hamlemizden karalar, denizler bile bundan nasiplenmiş. Nitekim Akdeniz gelişmeye yüz tutmuş medeniyetten öylesine nasiplenir ki hem bereket kaynağımız hem de anne şefkat kucağına dönüşen denizanamız olur. İşte bu yüzden deniz yolları ihmal edilmeye gelmez diyoruz. Bilhassa Osmanlı’nın gerilemeye yüz tutmasında en büyük etken unsur dünya ticaret yollarının Akdeniz’den okyanusa taşınması olayıdır. Nitekim dünya ticaret yollarının değişmesiyle birlikte Avrupa’nın iştahı kabarıp bir başka sömürgecilik alanına kaymışlardır. Nasıl ki kara yolunda ilk darbe denildiğinde Moğol kasırgası akla geliyorsa, deniz yoluyla darbe denildiğinde de batının okyanus ötesi hamleyle gerçekleştirdiği sömürge düzeni akla gelir. Dedik ya kara ticareti olsun, deniz ticareti olsun ihmal edilmeye gelmez, sürekli keşif icat gerektirir.  Maalesef medeniyette duraksama düşüşümüze zemin hazırlamıştır. Üstelik düşüşle birlikte ticareti horlayan zihniyette türemiştir. Öyle ki bürokrat (yöneticilik), kahramanlık (asker) ve köylülük (üretici)  gibi tavırlar meziyet telakki edilmiş.  Derken Peygamber buyruğu “Rızkın on da dokuzu ticarettedir” gerçeği unutulmaya terk edilmiştir. Böylece ticaret azınlıkların eline geçip iktisadi gücümüz kayba uğramıştır. İşte o unutulmuşluk içerisinde Osmanlı’ya ticaretin yollarını gösterecek bir rehber gerekiyordu, tabii böyle bir akıl devreye girmeyince de Osmanlı teknolojik gelişmelere bu üstün varı tavrıyla seyirci kalmıştır. Zaten ortada ticaretin içinde olmalıyız diyen bir akılda yoktu,  habire düşüşe neden olan toprağa dayalı ekonominin canlanmasına yönelik çalışmayla meşgul olup ticari güce kayıtsız kalmışız. Oysa biz ilk medeniyet hamlemizin başlangıcında sıfır rakamını keşfetmekle ticaretin temelini atmıştık, kayıtsız kalmak gerçekten düşündürücüdür.      
          Malumunuz, tarihi süreç içerisinde rakamların kimi zaman çubuklar şeklinde, kimi zaman Babil tabletleri tarzında, kimi zamanda Mısır papirüsleri şeklinde sahne aldığını görmekteyiz. Rakamlar her ne surette kullanılırsa kullanılsın sonuçta ondalık sisteme dayalı rakamların kaynağı eski Hindu ve Batı Arap yazı usulünden alınmadır. Bundan dolayı bu yazış tarzına Arap rakamları denmektedir. Hatta Araplar hesap ilmiyle çıkarma ya da başka matematiksel işlem yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçta tanımlayamadığı bir rakamla karşılaştığında onun yerine ufacık bir yuvarlak çizerek haneyi boş bırakırlarmış. Böylece bu boş hane sayesinde sıfır rakamı doğmuştur. Bu arada Batı âleminde hesap ilmi Muhammed İbn-i Ahmed’in 976 yılında matematik alanında ilk olarak sıfırın keşfetmesinden 250 yıl sonra ancak gelişmeye başlamıştır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz Batı, Roma rakamlarıyla parmaklarını sayarak işlem yapmaya çalışırken biz ise çok yıllar öncesinden sıfır rakamının keyfini çıkartarak hamle üzerine hamleler gerçekleştirmişiz. Fakat gün gelip devran tersine döndüğünde bu kez biz altın çağımızı heba edip kendi kendimize orta çağımızı hazırlamışız. Nitekim Prof. E.F. Gautıer; “Bizim Rönesanssımızın riyaziye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır” demek suretiyle o parlak devirlerimizin hakkını teslim etmesini bilmiştir.  Gerçektende bizim medeniyet köklerimizde önemli bir isim olan Uluğ Bey’in ayın haritasını çizmesinden tutun da, çok sayıda rasathanelerin kurulmasının ötesinde öncü bir astronomi âlimi olduğuna şahit oluyoruz. Hani ‘Yiğidi öldür ama hakkını yeme’ deriz ya, batı astronotların hakkını da teslim etmek gerekir, ay’a ilk ayak bastıklarında bir kraterine Uluğ Bey ismini vermeyi de ihmal etmezler. Hakeza Uluğ Beyin öğrencisi olan Ali Kuşçu’ da ihmal edilmemiş ay’ın bir bölgesine de o’nun ismi verilmiştir. Bu arada Ebul Fergani’nin yazdığı astronomla alakalı risaleleri Asya ve Avrupa’da temel kitaplar listesinde yer aldığını da unutmamak gerekir. 
          Elbette ki parlak devirlerimizin ak sayfalarıyla şeref duyacağız. Fakat geçmişin ihtişamına kapılıp da geleceğe de yönelmezsek bu anlatımların bize bir faydası olmaz. Şunu biz bulduk, bunu yaptık diyerek biran olsun kendi kendimize teselli bulabiliriz. Ancak asıl biz ne yapıyoruz sorusuna cevap bulabilmek çok önemlidir.
          Şurası muhakkak at denilince ilk etapta Türkler akla gelir. İşte bu yüzden at deyip geçmemeli. Çünkü bu hayvan biniciliğin ötesinde karanlıkta bile yolundan sapmaksızın gece ve gündüz mesafe kat edebiliyor. At’ın bu özelliği Ergenekon’dan çıkışımızda öyle işe yaramış ki sürekli uzak diyarlara göç etme aşkıyla yanıp tutuşan Türk’ü medeniyete taşımıştır. Zaten Türk’ün kahramanlık bünyesine uygun en iyi binek olması hasebiyle sürekli at kullanımı tercih edilmiştir. Malum, araba atlarının koşumlarıyla birlikte binicilik tekniği Hunlara ait bir teknik olup, daha sonraki dönemlerde bu önemli binek aracı Avrupa’ya da taşınmış.  Sadece at mı, kılıçta öyledir, yetmedi sağlıkta da örnek olmuşuz.  Zira Türk’lerin hastaları ayrı çadırlarda tuttuklarını, hatta tarihin o ilk yıllarında bile bulaşıcı hastalıklara karşı emniyet tedbirleri aldıkları artık bir sır değil. Ancak meseleyi günümüze taşıdığımızda bugünkü sağlık politikamızın dünya standartlarının üzerinde olduğu söylenemez.  
         Biz öyle bir milletmişiz ki her alanda gücümüzü hissettirmişiz.  Düşünsenize mimaride Süleymaniye ve Selimiye neyse, yazıda tuğra ve fermanlarımızda o derece kayda değer tekniklerdir. Hele Selçuklunun kurmuş olduğu Nizamiye Medreselerimiz vardı ki bugünkü üniversite yapılanmalarının alt temelini oluşturmuştur. Keza bankacılıkta öyledir. Nitekim tarihi kayıtlarda Selçuklu döneminde 10.000 dinar miktarında havale senetleri ve çek usulü tatbikatlarının izlerine rastlarız, böylece bugünkü modern bankacılığa ışık olmuşuz. Yetmedi Osmanlı’daki ahi teşkilatımız da ticari gelişmelere ayna olmuştur.  
          Anlaşılan yeryüzünde bütün medeniyetlere ışık tutmuşuz, ama gel gör ki bu süreci devam ettirememişiz, o zaman boşa övünmek neye yarar sağlar ki. O halde ne yapıp edip mutlaka yeniden dirilişe geçmemiz lazım. Diriliş, ancak ve ancak tarihi köklerimizden kopmadan, çağımızın gerçeklerini iyi okumak veya etüt etmekle mümkün... Neyse ki yaşadığımız çağa damgasını vuran bugünkü Batı uygarlığı da yükselişinin çöküşündedir. Dünya hiç kimseye baki değil çünkü. O halde Batı medeniyetinin dışında tarihimize yakışır bir şekilde insanlığa yeni bir medeniyet sunmak mecburiyetimiz var. Bunu yaparken, kültür ve medeniyetimizin temeli İslam’ın ışığına muhtacız. Mademki artık Batı modeli ihtiyaca cevap veremiyor, ne yapmamız gerektiği hususunda inceden inceye düşünmemiz icap eder. Batı modeli dışında şimdiden alternatif yollar ortaya koymalı da. Hem madem teknoloji Allah’ın ‘Sani’ sıfatı, o halde teknolojik hamlelerde bizimde mührümüz olmalı. Misyonumuzun gereği yeniden insanlığın yüreğine su serpecek medeniyet öncüleri olma yönünde çaba sarf etmek gerekir. Dahası âleme nizamsızlık değil, nizam vermek gibi ulvi davayı omuzlayacak yeni neslin ayak seslerini ihtiyaç vardır. İşte bizim İslam medeniyetinden kastımız bu öncü muştulardır. O halde daha ne duruyoruz, yeniden tarihimizden feyiz alıp geleceğe kanatlanmak ana gayemiz olmalı. Yeter ki niyet hayır olsun akıbette Allah nurunu tamamlayacağı muhakkak.  
        Günümüzde etkin anlayış batı modeli olmasına rağmen, artık onlar için de zeval kaçınılmaz hale gelmiş, düşüş başlamıştır bile. Adına ister sanayi medeniyeti, isterse batı modernizesi denilsin, bu sitil cazibesini yitirmiş durumda. Kaldı ki beşeriyet yeni bir cazibe merkezi arıyor. Mekanik ve sibernetik kuvvetlerin donukluğu insanlığı ister istemez yeni bir arayışa itiyor. Galiba ruhunu yitiren insanlık, yeni Nizam-ı âlem öncüler arıyor ve o anı sabırsızlıkla bekliyor da.
        Yeniden diriliş için kollarını sıvamış medeniyet gönüllülerinin işinin zor olduğunu biliyoruz. Elbette ki günümüz dünya coğrafyasında yeni Türk-İslam medeniyet öncülerinin omuzlarında yüklendikleri misyonun uygulandığı bir model yok. Nasıl olsun ki,  meşruiyetini ispatlayacak zemin ve şartlar daha henüz doğmuş değil, ama tâ ki Yunus’un seslendirdiği; “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” deyişindeki meşruiyet gerekçemize sahip çıktığımız andan itibaren o özlediğimiz medeniyet davasının gün ışığına çıkması kaçınılmazdır. Ancak bunun gerçekleşmesi için, önce ‘her nefis ölümü tadacaktır’ ilahi fermanından hareketle fani olduğumuzu kabul edeceğiz, sonra da ümmetim, ümmetim diyen “Adı güzel kendi güzel Muhammed” diye salât ve selam getirdiğimiz Peygamberimize layıkıyla ümmet olup kendimizi insanlığın kurtuluşuna adamamız gerekir. İşte o zaman insanlığa huzur verecek medeniyetin bir hayal olmayıp bir gerçek olduğu ortaya çıkacaktır. Hatta bu konuda inancımızı yitirmediğimiz gibi ümit varız da.
        Dünyayı yeniden inşa etmek istiyorsak, maddeye köle olmaksızın Kur’an ışığında eşyayı cilalamak gerekir. Cilalayalım ki yeni bir ruhla yeni bir medeniyetin eşiğine gelmiş olalım. Artık gün o muhteşem mazinin özlemiyle avunmak günü değildir,  gün eşyanın hakikatini kavrayıp, eşyaya hâkim medeniyeti yeniden hayata geçirmek günüdür. Hele yeniden diriliş Müslümanların elinde filiz verdiğinde görülecektir ki bir zaruretten doğan batılılaşma son bulacaktır. Medeniyet gönüllülerinin bu çabaları bize bu müjdeyi veriyor da.


          Vesselam.

1 Eylül 2016 Perşembe

MEHMET AKİF ERSOY


   MEHMET AKİF ERSOY

SELİM GÜRBÜZER

       Çok çetin yıllardı elbet. Öncesinde II. Mahmud ve III. Selim’in girişimleriyle başlayan yenilik hareketleri,  sonrasında Tanzimat'la doruğa ulaşan batılılaşma hevesleri, en nihayetinde bir baktık ki Avrupa'nın Osmanlıyı tasfiyeye karar verdiği hengâmede bana dokunmayan bin yıl yaşasın ve aşırı rehavete kapılanılan bir hastalıklı tabloyla yüzleşiverdik. Önümüze öyle bir tablo çıktı ki tüm vatan sathı işgal altındadır artık. Oysa her şart altında iri olabilmek, diri olabilmek ve bir kalabilmek esas olmalıydı. Maalesef elde avuçta bir şey kalmadığında ‘Eeh! Ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip umutsuzluğa kapılmışız. Sadece işgal güçlere karşı içten içe hayıflanmakla yetinmişiz. Ne zaman ki tehlike kapıya dayanmış, işte o zaman işin vahametini idrak eder olmuşuz. Buna ister teselli bulmak denilsin, ister uyku sersemliğinden hayata dönüş denilsin sonuçta ortada bir işgal eden bir güç var, birde işgal edilenlerin acziyet içerisinde dona kalışı var.  Neyse ki böyle bir elim vaziyette yüreklere su serpecek, batılılaşmanın yozlaşma olduğunu fark eden ve kendini rehavete kaptırmamış bir ruh devreye girerde bir nebze olsun soluk alabildik. Hiç kuşkusuz o tılsımı gönüllere nakşeden ruh Mehmet Akif’ten başkası değildir. O ne Tevfik Fikret, ne de Yahya Kemaldir.  Bir başka hürriyet abidesi bülbülümüzdür o.  Bir başka ifadeyle ne Tevfik Fikret gibi kendi kabına çekilen bir ruh seciyesi, ne de Yahya Kemal gibi kendini mazinin o muhteşem hayaline kaptıran bir ruh halini yansıtır. Bilakis her iki halet-i ruhiyenin ötesinde daha zor olana talip olacak, her çileyi göğüsleyecek bir ruh abidesi tavır ortaya yansıtır.  Öyle ki, bu ruh seciyesinde halkın kaderine razı haline son verecek “Kükremiş sel gibiyim, bendimi, çiğner aşarım. Yırtarım dağları enginlere sığmam, taşarım” dizeleriyle tarihe sığmayan destanın bülbülü olmanın ötesinde kuva-yı milliye ruhu aşılar da. Hele bülbülün gür seda sesi gök kubbede yankılandıkça milletin bağrında etkisini gösterir de. Derken suskunluğa bürünmüş bir ülke patlamaya hazır volkana dönüşür bile.
         Malum,  Akif hasta yatağında bitkin ve bitap düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye çalıştığı dönemde İstanbul Fatihte doğmuştur (1873). Annesi Buhara kökenli Emine Şerif Hanım, babası Arnavut kökenli Kosova'nın İpek kentinden Mehmet Tahir Efendinin izdivacıyla dünyaya gelen bir ailenin can evladıdır. Bu demektir ki bir yanı Rumelili, diğer yanı Orta Asyalıdır. Bir başka ifadeyle her iki manevi iklimin ruhun fıtratıyla doğup büyüdüğü İstanbul Fatih'in kültür dokusunu yüreğinde taşıyan ve çağın çilesini yüreğinde hisseden bir can, bir aksiyon sestir o.  Yeri geldi gazeteci, yeri geldi şair, yeri geldi hafız, yeri geldi eğitimci, yeri geldi milletvekili olmuş çok yönlü bir kişiliktir. Hiç kuşkusuz onun çok yönlü ve donanımlı olmasında birinci derecede babasının katkısı söz konusudur. Düşünsenize annesi çocuk yaşta medreseye vermek istese de,  babası Fatih cami medresesi müderrislerinden bir zat olması hasebiyle bu alanla ilgili eksikliği bizatihi kendisi gidereceği düşüncesiyle itiraz edip sırasıyla Fatih İptidai mektebi, Fatih Merkez Rüştiye ve Mülkiye İdadi’ye (liseye) kaydını yaptıracaktır. İyi ki de öyle yapmış ardından inançlı, aynı zamanda Garbın afakından gelen yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tavır sergilemesi gereken bir evlat bırakmış olur. Elbette ki böyle bir babaya can kurban, bakın okula kayıt esnasında cebinden çıkardığı kesesinde para çıkmayınca saatini rehin verecek kadar ufuk sahibidir.  Ne var ki Akif, Mülkiye okuluna devam ettiği sırada babasını kaybedecektir (1888), akabinde ailece geçirdikleri acı ve tatlı hatıraları bağrında taşıyan evleri yanıp kül olur. Kim bilir belki de acılar, çileler bizim bilmediğimiz ince bir hikmetle olumsuz sandığımız pek çok hadiseler Akif'in ruh dünyasını dahada kavileştirsin diye Allah hakkında böyle murad etmiş. Nitekim O'nun; “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” karşısında “Benimde iman dolu göğsüm gibi serhaddım var”  meydan okuyuşu var ya,  onun tüm ruh halini ortaya koymaya yeter artar da.  Artık bundan sonra babadan yoksun eğitimine devam edecek, ama bir an evvelde meslek sahibi olması gerekiyordu.  Ki, devam ettiği yüksek okulu bırakıp bir yıllık yatılı Halkalı Baytar ve Ziraat mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu)  kayıt olur.  Tabii Baytar Okulu deyip geçmemek gerekir, bu okulda önemli bir Rıfat Hüsamettin Hocayla tanışır ya, bu yetmez mi?  Rıfat Hoca mikrobiyoloji bilimini coğrafyamıza kazandırmış bir bilge şahsiyettir. Ayrıca bu hocanın şahsında okuduğu mektebin dini bütün bir eğitim yuvası olması Akif’e yeni bir derinlik katacaktır. Okuldan mezun olduğunda ise İstanbul'da Baytar müfettişi muavini olur. Derken görev icabı dört yıl boyunca Rumeli’de, Anadolu'da, Arabistan’da bulunacak, hatta Hac farizasını da yerine getirecektir. Ve bu yürüyüşte Tuna boylarında, Üsküp'te, Arnavut'ta, Vardar ovasında soluklamakta vardır. Derken her soluk alış verişte tarihle hemhal olup ona büyük bir ufuk turu kazandırır. Yirmi beş yaşına geldiğinde de Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlenir. Bu evlilikten nur topu üç kız, iki erkek evlat dünyaya gelir. Evlendiği yıllarda gazetelerde yayınlanan makale ve şiirlerin yanı sıra mezun olduğu Halkalı Ziraat mektebinde kompozisyon hocalığı ile dikkat çeker. Daha sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi (bugünkü İstanbul üniversitesi) hocalığına tayin olduğunda öteden beri düşlediği o Asım’ın neslin yetişmesinde emek sarf edecektir. Yetmedi dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri Safahat kitabına konu olan Asım’ın nesli hülyası daha da bir anlam kazanıp ilerisinde bir milletin topyekûn uyanışına ve istiklaline soluk olacaktır. Yediden yetmişe tüm cümle âlem o muhteşem istiklal ve hürriyet destana şahit olup Batı’nın o çok övündüğü çelik zırhlı duvarı, Türk'ün iman dolu aşkına mağlup olur da.  Ve bu şahlanış İstiklal marşıyla taçlanır da.
              Gerçekten de uyumaya yüz tutmuş bir milleti yeniden uyandırmak pekte kolay olmamıştı. Zira 93 Harbi,  Trablusgarp (1911), Balkan savaşı (1912), I. Cihan Harbi ve daha nice badireler atlatıldıktan sonra ancak pembe şafaklarla buluşabildik. İşte bu noktada Bilge Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön”  çağrısını Akif'in “Korkma sönmez bu şafaklarda al sancak”  haykırışıyla yeniden hatırlayıp kendimize geldik. Her bir mısra diriliş muştumuzdu çünkü. Nasıl diriliş muştusu olmasın ki,  O kelimenin tam anlamıyla milletin bağrından çıkmış can yürekti. Yedi düvele karşı verilen mücadelede onun coşku dolu şiirleri ve karış karış gezdiği Anadolu camilerinde verdiği vaazları bir milleti ayağa kaldırmaya yetmiştir. Malum, öyle mısralar vardır ki sönük ve donuk olup etkisi kendisiyle sınırlı,  öyle mısralar vardır ki,  uyuyan bir milleti uyandırıp cepheden cepheye sevk edebiliyor. İşte o uyanış mısralarıdır ki şahlanışımıza vesile olmaya yetmiştir. Hele o bülbül gibi çağladıkça kurtuluşumuz bir hayal değil hakikatin tâ kendisi bir destan olur. Ne var ki çağlayan bülbülümüz Milli Mücadele zaferinin ardından taşlar yerine oturduğunda aynı ruh ve heyecanı görememenin hüznüyle incinmiş olsa gerek ki; memleketinden uzak diyarlara hicret edecektir. Sanki kanadı kırılmış bir yaralı kuş misali Mısırda o engin ruhuyla baş başadır. Bu baş başa kalışta açlık, yokluk, sefalet ve kendi haline terk edilmişliğin vermiş olduğu buruklukta vardır. Artık bülbülün ruhu taş kesilmişti,  öyle ki  “Siper et gövdeni” diyemeyecek kadar donuklaşmıştı. Milli mücadele öncesi tüm göğsünü siper edecek kadar volkan yürek olan Akif, milli mücadele sonrası tüm bedeni akkor kesilmişti. Keza tüm sevenler de onunla birlikte taş kesilmişti. Ona belki de en acı gelen yaşadıkları değil, Ankara’da Taceddin Dergâhının yanında kaldığı evde kaleme aldığı  “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın”  dediği topraklardan uzak diyarlarda bir deri bir kemik halde hasta yatağında kendi haline terk edilmiş olmasıdır. Her ne kadar tedavi için İstanbul'a gelse de, artık vakit çok geçti,  siroz kronik safhadadır. Ve can borcunu Allah’a teslim edip sevenlerin omzunda ebedi istirahatgahına uğurlanır. O şimdi Edirnekapı şehitlik mezarlığında medfundur.

                   Ruhu şad olsun.