21 Eylül 2016 Çarşamba

İSLÂM'DA SUÇ VE CEZA


     
                     
 İSLÂM'DA SUÇ

 SELİM   GÜRBÜZER

        İslam’da cana kıyma ve işlenen cinayetlere karşılık gelen hapis, kısas, diyet, mirastan mahrumiyet ve kefaret türü cezalar uygulanır. Bakın Yüce Mevla’mızın beyan buyurduğu;  “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünya onlar içinde bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır” (Maide 33)   ayette geçen sürgün ifadesinin hapis olduğu anlaşılır. Nitekim bununla alakalı Hassaf’ın aktardığı;  Allah Resulünün Mekke halkından bir grup arasında çıkan kavgada bir kişinin ölümü üzerine görevlendirdiği memur vasıtasıyla olayda dahli bulunanları hapsettirmiştir rivayeti meşhurdur.  Ve bu uygulama Hz. Ali (k.v)'in halifelik dönemine de ışık olup Allah Resulüne mutabaatla 'Mahyes' veya 'Muhayyes' adında taştan ve çamurdan hapishane yapımını beraberinde getirmiş bile.
          Esas itibariyle kısas,  katilin (öldüren kişi) maktul (öldürülen) karşılığında öldürülme işlemidir. Hani derler ya kana kan, cana can, dişe diş misali bir uygulamadır kısas. Aynen öylede herhangi bir kişinin uzvunun yaralanması veya kesilen organına karşılık aynı misli karşılık verip organlarını yaralama veya kesmekte bir kısastır. Derken  “Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara/179)  ayeti celilesinde bahsedilen kısasın toplum hayatını tehdit edici her ne fiili durum varsa caydırmaya yönelik bir ceza türü olduğu vicdanlarda kabul görür de.  
         Cahiliye döneminde kısas uygulaması suça teşkil fiili işleyenle sınırlı kalmazdı,   diğer soyca nesepçe yakın insanları da içine alan bir ceza türüydü. Ne zamanki İslamiyet bir güneş gibi doğdu, işte o zaman bu uygulama son bulup “kısas şahsidir” hükmüyle sınırlı kalmıştır.  Kaldı ki,  İslam’da bir cani hakkında kısas hükmü verilse de şayet maktul (ölenin) yakınları affederse bu davranış büyük bir erdemlilik olarak addedilir. Zira bu hususta;
        Rabb'ül Âlemin; “Bir kötülüğün cezası, onun gibi kötülüktür. Kimde affedip durumu düzeltirse onun ecri Allah’a düşer. Muhakkak O, zalimleri sevmez” (Şura/40) beyanının yanı sıra   yine    Allah  Teala'nın; “Her kim bir insanı öldürmüş olduğu bir cana karşı ya da  yeryüzünde fesat çıkarmasına karşılık olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.. Tersine bir kimseyi ölümden kurtarır,  yaşamasına hizmet ederse sanki bütün halkı diriltmiş gibi olur” (Maide/32)  beyanı ve Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Dünya ve ahret ahlakının en yüce olanını sana gösteriyim mi? Bu ahlak, seninle ilişkisini kesip seni arayıp sormadığı halde, senin onu arayıp sormandır. Sende bulunmasıdır. Ve sana zulmedeni senin affetmendir” (Taberani) beyanı bunun delilidir.
            Nasıl ki İslam’da bir köleyi azad etmek bir ölüye hayat vermek türünden bir davranış olarak kabul görüyorsa, aynen öyle de öldürülecek bir suçluyu affetmekte bir tür diriltme sayılır. Şayet aftan yararlanacak şahsın köleyi azad edecek maddi gücü yoksa bu durumda Allah gücü yetmeyen için iki ay oruç tutulmasını emretmiştir. Belli ki kefaretten kasıt işlenen suç karşılığında suçluya bir tür bedel ödettirip pişmanlığın göstergesi bir nişan olsun amaçlıdır.
            Anlaşılan o ki; bir insanın kanına girmek tüm insanlığın kanına girmek gibidir. Suçlu bu dünyada cezasını görmese de ahrette mutlak karşılığını bulacaktır.  Bu yüzden Rabb'ül Âlemin; “Her kim bir mümini kasten öldürürse çarpılacağı ceza içinde ebediyen kalmak üzere cehennemdir. Onu Allah gazap etmiştir, lanet etmiştir ve ona büyük azap hazırlamıştır. Ne acı son” (Nisa/93)  buyurmuştur. Evet, kasten cinayet işlemek büyük günah kapsamında bir fiil olduğundan dünyada karşılığı kısas, ahrette ki karşılık ise cehennemdir. Bu arada şunu belirtmekte yarar var; bir gayrimüslimi haksız yere öldürmekte büyük günahlar arasında yer alır.  Bakın Peygamberimiz (s.a.v)'in hem zimmî hem de Müslüman’ın katli hususunda zikrettiği şu hadis-i şerifler meseleyi daha da bir açıklığa kavuşturmaya yetiyor. Şöyle ki;
    Resulullah (s.a.v); “Bir kimse zimmîyi (Müslümanlarla anlaşma yapmış ve İslam tabiiyetini kabul etmiş gayrimüslim) öldürürse cennetin kokusunu koklayamaz. Hâlbuki cennetin güzel kokusu, kırk senelik bir mesafeden gelir, burnunu güzel kokuyla kokulandırır. Bu ne büyük mahrumiyettir”  ve  “İki Müslüman kılıçlarıyla birbirlerini karşılayıp ve bir diğerini öldürecek olsa öldürende ölende cehennemdedir” (Camiüs’sağir) beyan buyurduğunda sahabe şaşkınlığını gizleyemez ve der ki;
      —Ya Resullullah!  Ama biri katil diğeri maktuldür,  bu durumda maktul bir kişi nasıl cehennemlik olur ki.
       Bunun üzerine Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) cevaben şöyle der;
        —Şüphesiz o da arkadaşını öldürmeye hırslı bulunmuştur.
       Gerçekten de öldürmeye hırslı bulunmak o fiili işlemek gibidir. Kaldı ki bir Müslüman’ın ölmesini arzulamakta dinimizde hoş karşılanmaz. Nitekim Allah Resulü; “Her kim bir Müslüman’ın kanının dökülmesini ister bir kelimenin harfiyle mesela ‘öldür’ kelimesinin ilk harfiyle iştirak etse kıyamet günü iki gözünün ortasında Allah’ın rahmetinden ümidi kesilmiştir diye yazılmış olarak gelecektir” diye buyurmuştur. Demek oluyor ki; öldürmek kadar öldürmeye azmetmekte suçtur.  Hakeza çocuk öldürmekte öyledir. Bu yüzden Allah Teâlâ; “Çocuklarınızı geçim korkusuyla öldürmeyiniz. Biz sizi de onları da rızıklandırırız”(Enam/151)  beyan buyurmakta.
         Peki, bir insan başkası tarafından değil de kendi kendini öldürdüğünde hüküm nedir? Elbette ki bunun hükmü; bir insanın intihar etmesi demek ha bir başkasını öldürmüş, ha da kendisini öldürmüş hiç fark etmez, sonuçta her iki fiilde cinayet addedilip ahrette ki karşılığı cehennem azabıdır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) Hayber gazvesine iştirak eden bir şahıs hakkında;  o ateş ehlidir dediğinde Ashaptan bazıları şöyle karşılık vermiştir;
          —Ey Allah’ın Habibi! Ateş ehlidir diyorsun ama o muharebede bulunarak vefat etti.
        Tabii Allah Resulü (s.a.v)  yine ısrarla:
           — O ateşe atıldı der.
        Derken birazdan gelen haber tereddütleri giderip o kişinin aldığı yaranın sızısını çekmek yerine kılıcının üzerine düşüp kendi kendini öldürmüş olduğu anlaşılır.  Ve bunun üzerine Resulü Ekrem (s.a.v)   arkadaşlarına dönüp şöyle der:
          —Allahu Ekber! Şahadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve resulüyüm,  Bilâl-i Habeşî’ye emrederek kimseden başkası girmeyecektir ve yine şüphe yok ki Allah Teâlâ bu dini facir bir kişiyle de teyid buyurur.(Buhari, Müslim). Gerçekten de Allah Teâlâ’nın; Haklı yere olan müstesna,  Allah Teâlâ’nın haram kıldığı nefsi de öldürmeyiniz. Düşünüp gereğine göre hareket ederseniz ve akla nimete aykırı davranmayasınız diye size bunu vasiyet buyurmuştur (En’am/151) beyanı bunun teyididir.     
           Hiç kuşkusuz  “Kısasta hayat var” hükmü şüphe kaldırmaz, ancak bu demek değildir ki kısas hafifletilemez. Mesela kısasta diyet ödetme hafifletici sebep olmak bir yana varislerin mağduriyetini giderici bir tür tazminat olarak karşılık bulur da. Ancak bu arada sakın ola ki diyet için hafifletici unsur dedik diye hemen bundan bir çıkarımda bulunup  “gönlünden ne kopuyorsa onu ver” gibi bir uygulama anlaşılmasın. Bir kere İslam'da her şey belirli kaide, kural ve ölçüler çerçevesinde ele alınıp asla beşeri hayat rastgele kurallarla tanzim edilmez. Dolayısıyla sosyal hayatta işlenen her fiili suçun karşılığına denk gelen bedel ne ise diyette o ölçüde verilir. Nitekim mezhep imamımız diyetleri altın, gümüş ve deve cinsinden tasnif etmişte. Zaten tasnif edilmiş fıkhı ölçülere genel hatlarıyla şöyle bir baktığımızda;  hür bir erkeğin diyeti söz konu para cinsindense bin dinar, söz konu altınsa bin dinar altın, söz konu gümüşse on iki bin dirhem gümüş, söz konu hayvansa iki yüz sığır ya da iki bin koyun, söz konu giyim kuşamsa her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz elbise olduğu ortaya çıkar. Hakeza cinsiyet bakımdan baktığımızda ise hür bir kadının diyeti erkek diyetinin yarısı olduğunu görürüz.
             Bir Müslüman’ın akilesi (mensup olduğu aşiret, akraba, azad edilmiş kölenin efendisi vs.) bulunmazsa bu diyet hısımlarının hisselerinden veya Müslümanların maslahatı için ayrılan mallardan (Beytülmal) ödenir. Bilhassa bu hususta Rabb’ül Âlemin'in beyan buyurduğu; “Müminler birbirlerinin dostlarıdır, yardımcılarıdır, bu bakımdan birbirlerinin kanının heder olmasına meydan vermeyip bu diyeti böylece öderler” (Tevbe/71)  ayeti baz alınır. Ancak Fıkıh ehlinden Ebubekir Esamme diyetlerin bizatihi suçluların kendi mallarından tahsil edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yani, hiç kimse başkasının suçundan dolayı sorumlu tutulamaz görüşündedir. Tabii ki Ebubekir Esamme'nin dayandığı nokta Kur’an’da geçen: “Herkesin kazanacağı günah ancak kendisine aittir. Bir yük sahibi başkasının yükünü yüklenmez, bir kimse başkasının mesuliyetine ortak olamaz” (Enam/164) hükmüdür. Elbette ki yukarda tevbe ayetini ölçü alanlar Ebubekir Esamme’den farklı olarak; sosyal hayat üzerindeki sağlayacağı maslahatttan hareketle Akilelerin diyetleri ödemesi gerektiği fikrindedirler. Hatta bu görüşe destek nitelikte Resulü Ekrem (s.a.v)’in bir ceninin düşürülmesine neden olan bir kadının Akile'sine gurre hükmü vermiş olması da temel dayanak teşkil eder. Hakeza Hz. Ömer(r.anh) ise akilenin diyet ödemesine hükmettiğinde hiç kimse buna muhalefet eden çıkmamıştır. İşte bu tür örnekler bize şunu gösteriyor ki; tanımlanmış suçtan büsbütün akilenin de duyarsız kalamayacağıdır. Sonuçta akraba hukuku denen bir hukuk var, dolayısıyla fiili işleyen canide olsa kayıtsız kalınmaması icab eder.  Hatta buna maktul yakınları da dâhildir,   onlar da Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Ya diyet ister veya kısas talep eder” beyan buyurduğu iki şıktan birini tercih edip gereğini yerine getirmekle mükelleftir.  Hatta her iki taraf rızasıyla birinci şıktan yana tercih kullanıldığında kısas düşebiliyor. İlla suçlunun katline ferman çıksın deniliyorsa, elbet bu durumda Allah Teâlâ'nın; “Kısas size yazıldı. Cezalandıracağınız zaman, size yapıldığının benzeriyle cezalandırın” (Nahl/126)  hükmün yerine getirilmesi şart olur.
              Bu arada sosyal hayatta unutmaya bağlı olarak görülen bir takım gayri ihtiyari yapılan hatalar da dikkat çeken bir husustur. Neyse ki bu hususla alakalı Allah Resulü'nün beyan buyurduğu; “Allah Teâlâ Resulüne mahsus bir lütuf olarak ümmetinden hatayı, unutmayı ve zorla yaptırılan şeyleri affetmiştir”  müjdesi yürekleri ferahlatmaya yetmiştir.  Sonuçta hepimiz insanız hafızamızda birçok şeyi tutamadığımız gibi baskı altında veya işkenceyle istenmeyen bir fili işleme durumu olabiliyor. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen afla birlikte ahrette hesaba çekilmekten kurtuluşumuz vuku bulur.   Böylece dünya itibariyle birçok haklar da korunmuş olur.
KISAS İÇİN ŞARTLAR
         Kısas uygulaması için gereken şartlar neymiş diye şöyle fıkıh kitaplarına baktığımızda;        Bir kere kısasta ilk aranan temel kaide katilin akil baliğ olması ve öldürmeye kastetmiş veya kendi isteği ile hareket etmiş olmasıdır. Peki, öldürme kastı nasıl anlaşılır derseniz, hiç kuşkusuz yaralayıcı aletin varlığı bu iş için yeterli olabiliyor. Ancak katil; maktulün (öldürülenin)  babası olmamalıdır. Dolayısıyla oğlunu, kızını veya mutlak torunlarından birini öldüren şahıs hakkında diyet, tazir ve miras hakkından mahrumiyet gibi cezai hükümler geçerli olsa da kısas uygulanmaz. Nitekim bu hususta Resulullah (s.a.v)'in; “Baba, oğlunu öldürmekle kısasa uğramaz”  beyan-ı şerifi bunu teyit ediyor.  Demek oluyor ki;   usul, yani baba, anne veya dedelerinden birini kasten öldüren için hakkında kısas gerekir. Sonuçta usul, füru'nun hayata gelmesine vesile atadır, bu yüzden füru (evlat ve torunlar) varlık nedeni ebeveynlerine hürmette kusur edemez.  
          Bir kimse kendi hanımı veya damadını öldürdüğünde kendi evlat veya torunları varisliği söz konusu olduğunda kısas uygulanmaz. Zira kısas bölünme kabul etmez,   nasıl ki bu hak evlat ve torunlar için caiz değilse diğer varisler içinde caiz olmaz. İster istemez böyle durumlarda kısasın diyete dönüşmesi cihetine gidilir.
           Bir köle veya cariye efendisini kasten öldürse kısas gerekir. Şayet efendisini kasten değilde bir hata sonucu öldürdüyse ne bir kısas,  ne bir diyet,  hiçbir lazım gelmez.   Zaten kölenin malı efendisinin mülküdür, istese de diyet veremez.  
           Herhangi bir şahsı; ‘kanım sana helal olsun, beni öldür’ demesiyle öldürme eyleminde bulunan hakkında İmamı Azam ve İmameyne göre kısas gerekmez.
             Bir adam laf olsun babında değil de; ‘kanımı sana şu kadar kuşa sattım beni öldür’ emri üzerine öldürürse hakkında kısas lazım gelir. Bir kere böyle bir emir batıldır.
            Şu bir gerçek kasten öldürme fiillerinde aranan en birinci husus, her türlü kuşkuya mahal bırakmayacak derecede netlik kazanmalıdır. İşte bu yüzden her hangi bir kimseyi bir veya iki darbeyle öldüren şahıs hakkında kısas uygulanmaz. Çünkü ortada alışıla gelmiş örf adet gereği bir iki darbeden sadece uyarı veya terbiye amaçlı bir fiil algılanır, asla öldürme amaçlı bir darbe algılanmaz.
            Bakın İmamı Azam bir insanın boğazını sıkmak,  ip, urgan gibi bir şeylerle boğmak veya yüksek bir yerden aşağıya atmak suretiyle öldüren şahıs hakkında diyet lazım gelip kısas gerekmeyeceğini belirtmiştir. Fakat o insan hayatta kalma ihtimali imkânsız denecek derecede bir yerden atılmışsa bu durumda kısas gerekir.  Hakeza bir kişinin ağzına zehir akıtan şahıs hakkında diyet lazım gelirse de kısas lazım gelmez.
           Bir insan kendisine verilen içeceğin zehirli olduğunu bile bile içip ölürse zehri veren şahıs hakkında tazminat gerekmese de şiddetli tazir cezası kâfidir.   Tabii burada cezanın tazirle hafifletilmesine etki eden faktör ölenin zehri kendi isteğiyle almış olmasıdır.
        Bir şahıs düşünün ki; hem kendi kendini yaralamış, hem de başka birinin darbesine maruz kalıp yaralanmış,   tabii ki böyle bir vakada yaralayan hakkında kısas gerekmese de yarım diyet lazım gelir.  Bir başka ifadeyle;  öldürme fiilinin doğrudan işlenmiş olması gerekir ki; kısas hükmü uygulanabilsin. Yine bir şahıs düşünün ki, tam olarak öldürmeye iştirak etmeyip sadece öldürme anında maktulun kol veya ayaklarını tutmuş ya da bir şekilde yardım etmek suretiyle öldürme eylemini kolaylaştırmaya yönelik eylemde bulunmuş olsun, işte böyle biri hakkında kısas uygulanmaz,   bu kişi içinde şiddetli tazir kâfidir. Zira burada doğrudan bir fiili müdahale söz konusu değildir. Ancak bir kimsenin bulunduğu yeri gösterip öldürülmesine sebebiyet veren şahıs hakkında tazirle yetinilmez hâkimin takdiriyle;   ya hapis cezası,  ya da darp cezasına hükmedilir.
           Evet, kısasla ilgili genel hususlara değindikten sonra,  birde fıkıh kaynaklarına yine bakarak tan kısas öncesi ve sonrası uygulamalar nelerdir bir göz atabiliriz.  Bir kere kısas hükmünün kesinlik kazanması için;
           —Katledilen maktul velisi kısas esnasında olmalı ki kısas uygulansın, yani velisi meçhul bir olayda kısas uygulanmaz.
            —Maktul varislerinin kısas talebi olmadan kısas işlemine geçilmez.
         —Kısas esnasında maktul varisleri hepsi hazır bulunmalı,  ancak varislerin arasında katilin torunlarından kimse bulunmaması gerekir.
         — Bir insan yaralanarak öldüğünde kısas gerekmez. Yani, ölümde kasıt unsuru esastır. Dolayısıyla kasten yaralanmış bir kimse yatağa düşüp bir müddet sonra o yaradan ötürü vefat etmişse kısas gerekir. Çünkü bu süre zarfında ölüm sebebi netlik kazanmıştır.
          —Sarhoşluk hali kısasa mani değildir.
          —Bir mürtedi (dinden dönen) öldüren her kimse hakkında kısas gerekmez. Zira dinden dönmek kısmen harbî (gayrimüslim) hükmü kazanmasına yeterli sebeptir.
  —Kısastan hüküm giymiş bir caniyi hariçten biri öldürse hakkında kısas uygulanır. Sonuçta ölen katilde olsa kısas hükmü verilmiş bu caninin hariçten birine karşı kanı masumdur.  Sadece söz konusu kişi hariçten velisi olduğunda kısas gerekmez. Zira akıtılan kan veli için haramlık oluşturmaz.               
  — Bir cinayet düşmanlık kastıyla işlenmiş olmalıdır. Ancak şaka bundan istisnadır. Şöyle ki;  iyi yüzme bilmeyen bir kimseyi düşmanlık kastıyla ya da şakayla karışık dere, nehir, deniz vs. atıp boğulmasına sebep olduğunda kısas gerekir.
         Kasten bir kişiyi öldürmeye yönelik tuzak kurup kendi evi veya umuma ait bir caddede bir kuyu kazar veya ayağının kaymasıyla ölümüne sebep olan hakkında kısas gerekir.
           Bir kimse zehirli bir maddeyi bir şahsa içirip vefatına sebep olduysa hakkında kısas gerekir. Ancak zehirden her ikisi de  (hem veren, hem içen)  haberdar iseler bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda zehri içen kendi kendini öldürmüş addedilir.
          Bir adam aralarında husumetlik bulunan bir şahsa kılıç veya mızrak gibi bir şeyle işarette bulunup,  takibe aldığı o şahıs yere düşmeksizin vefat ettiğinde hakkında kısas gerekir. Hatta takip esnasında her ikisi de atlı, her ikisi de yaya, ya da biri atlı diğeri yaya olsa da hüküm aynıdır. Fakat o şahıs kaçma esnasında düşüp öldüğünde hemen kısas hükmü uygulanmaz, bir kere böyle bir durumda önce varislere yemin gerekir. Yani, o şahsın bu düşme yüzünden değil sadece korkudan dolayı ölmüş olduğuna dair elli defa yemin ettirilmeli ki kısas hükmü uygulansın. Şayet bu tip yaşanan hadiselerde katil ve maktul arasında düşmanlık (husumetlik) yoksa kısas gerekmeyip sadece diyet lazım gelir. Yine böyle bir hadisede sırf silahın gösterilmesinden sonra ölüm meydana gelmişse bu hata kabilinden işlenmiş bir fiil sayıldığından kısas yerine katilin kabilesine diyet ödetilir. 
         —Zor kullanmak suretiyle adam öldürme vuku bulduğunda hem zor kullanan şahıs için, hem de fiili işleyen için kısas gerekir. Belli ki bu olayda zorlayan sebep konumda,  zorlanan da uygulayan konumdadır.
          — Cani harbilerden olmamalıdır.  Nitekim Resulullah (s.a.v);  Uhud'da Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’ye kısas uygulamamıştır.  Vahşi,  Mekke'nin Fethinde Müslüman olmuştu. Şayet Müslüman olmasaydı hiç kuşkusuz harbi hükmüne tabii olup öldürülecekti.
        —Cani cinayete uğrayandan üstün konumda olursa hakkında kısas uygulanmaz. Buna göre bir müste’min zimmîye karşılık, hür bir insan köleye karşılık, bir efendi de kölesine karşılık kısas edilemez.
        —Bir Müslüman köle nasıl ki hür bir insan arasında kısas caiz değilse hür bir şahısla da köle arasında kısas caiz değildir.
        —  Bir Müslüman gayrimüslim karşılığında öldürülemez.
       — Zimmî zimmîyi öldürdüğünde kısas gerekir. Hatta zimmî sonradan Müslüman olsa da yine hakkında kısas düşmez.  Zira cinayet işlendiğinde her ikisi de zimmî idiler.
        —Bir kimse evlat veya torunlarından birini öldürürse hakkında kısas uygulanmaz. Zira yukarıda da belirtmiştik usul  (baba, anne ve dede) füru'nun  (çocuk ve torunlar) varlık sebebidir. Yani usulün füru üzerinde bir tür sahiplik hakkı vardır. Dolayısıyla füru aslın yok olmasına sebep olamaz. Kaldı ki  “Baba çocuğundan dolayı öldürülemez”  hadis-i şerifi bunu teyid ediyor.
        —Maktul kanı haram biri olmalıdır. Bunun anlamı; kısasın masum kanları koruyucu hüküm olmasıdır. Bu yüzden bir harbi veya bir mürtedi öldüren şahıs isterse zimmî olsun fark etmez hakkında ne kısas, ne diyet, ne de kefaret lazım gelir. Ancak bir idari amirin izni olmadan bu fiili işlemişse bu durumda tedip edilmesi lazım gelir. Peki, öldürülen zimmîyse? Malum, bu hususta Resulü Ekrem (s.a.v)'in zimmî bir şahsı öldürmüş Müslüman hakkında kısas cezasını tatbik etmiş bile. Ve kısasın akabinde  ‘Ben ahdine, verdiği söze vefa edenlerin en haklısıyım’  beyan buyurarak ahde vefaya herkesten çok benim riayet etmem manasına gelen mesaj vermişte. İşte bu uygulamadan hareketle İslam toplumunda zimmînin canı, malı ve namusu korunmak zorundadır. 
      —Hür bir şahıs köle veya cariyenin dirseğinden itibaren kolunu kasten kesmiş olsa kendisinden yarı kıymet tazmin edilir. 
        Evet,   kısas için;  'kısasta hayat vardır' hükmün gereği aynı misline karşılık uygulanan bir yaptırım desek te bununda bir istisnası var ki kasten kesilen bir şehadet parmağa karşılık aynı misli şehadet parmağının kesilmesi lazım gelmez, bir başka parmak kâfidir.  Malum, diğer parmaklar öyle değil, mesela kasten kesilen bir başparmağa karşılık başparmak kesilmesi lazım gelir.
          Tabii asıl kısasta göz önünde bulundurulması gereken husus hem kayba uğramış organın konumu, hem de kayba uğramış ya da zarar görmüş organın cinsi arasında denkliğin bulunmasıdır. İşte bu temel kuraldan hareketle kısasta asla sağ el yerine sol el, sol ayak yerine sağ ayak kesilemez, ya da üst çenedeki bir dişe karşılık alt çenedeki bir diş çekilemez. Kaldı ki söz konusu biyolojik organların hem konumları ve hem de işlev fonksiyonları farklıdır.  Dolayısıyla, aksi yanlış bir kısas uygulama için diyet gerekir.
         Besbelli ki bir şahsın iki eli veya iki ayağını kasten kesildiğinde bunun karşılığı yine iki el ve iki ayaktır.  Zaten ortada başka seçenekte yoktur, böyle hükmedilmesi de gayet tabiidir.  Şu da bir gerçek, sağlam ya da kusurlu bir organ fark etmez bir el karşılığında kesilemez.  Şayet bu caniye ait kusurlu bir organsa bu durumda mağdur serbesttir, dilerse kısas ettirir, dilerse kendi sağlam organına denk düşen diyeti alır.
       — Bir kişi cinayete uğradığı esnada değilde bilahare vefat sonrası cezai müeyyide verilmesi noktasında birinci derece yetki maktulun varislerine ait bir haktır,   ikinci derece de ise bu hak devletindir.

KISAS İŞLEMİ
         Kısas bölünmeyi kabul etmez. Nitekim varislerden birinin talebi diğer varislerinde talebi sayılacağından kısas esnasında diğer varislerinde hazır bulunmaları gerekir. Aksi takdirde varislerden biri hazır olmayınca kısas uygulanmaz. Belli ki bu gereklilik varislerin katili affetme ümidine istinadendir. Her şeyden önce kısas hakkına sahip olanlar işlenen cürüm hakkında ittifak etmelidirler. Şayet bu hakka sahip olanlardan biri ölürse yerine diğer varis sorumluluk üstlenir.
         Kısasta mükellefiyet esastır.  Yani, cinayeti işleyen çocuksa akıl baliğ oluncaya kadar kısas uygulanmaz,  şayet bu kişi mecnunsa (deli)  aklı yerine gelinceye kadar beklenip bu süre içerisinde hapsedilmesi daha uygundur.  Anlaşılan cani her iki durumda da kısas edilemez. Zira Hz. Muaviye, Hüdbe b. Haşem’i öldürmüş olan bir şahsı, Hüdbe’nin oğlu buluğ çağına gelene dek hapsetmişti.           
        Hakkında kısas kararı olan bir hamile kadın için çocuk doğana kadar kısas edilemez. Sebebi gayet açık,  can içinde can vardır. Ancak bu da yetmez ne zaman ki dünyaya gelen çocuğa sütanne bulunur, işte o zaman kısas cari olur.  Şayet sütannede bulunmazsa,  bu durumda çocuğun annesine tam iki sene süt emzirme müddeti tanındıktan sonra kısas olmalıdır.
           Bir katil düşünün ki, öldürdüğü şahsı ateşe atmış,  gözlerini çıkarmış veya parça parça (lime lime) edip öldürmüş olsun, böyle bir caniye bile aynı misli karşılık verilmez, kısas işleminin yaralayıcı alet veya kılıç benzeri kesiciyle yerine getirilmesi kâfidir. Malum, kısasta baş kesme en yaygın kullanılan yöntemdir. Zaten maktulün velisi, katili kesici aletten başka bir metotla öldürmek isterse hâkim buna geçit vermez, kural neyse o yöntem uygulanır.  Hakeza yine katilin bir uzvu başka bir kimse tarafından kesilecek olursa yara kapanıncaya kadar hakkında kısas uygulanmaz. Her ne kadar bir katil, öldürdüğü şahsı ne şekilde öldürmüş ise kendisi de o şekilde kısas edilmesi gerektiğini düşünsek te bazı öldürme vakalarında benzerlik aranmaz sadece kılıçla öldürülmesine hükmedilir. Efendimiz (s.a.v); ‘Kısas ancak kılıç ile yapılır’  beyan buyurmuştur. Tabii ki kılıçtan kasıt keskin silahtır. Nitekim Allah Resulü; ‘Filan şahsı bulursanız öldürünüz, onu yakmayınız, çünkü ateşle ancak ateşin yaratıcısı azap eder, başkaları edemez’ diye beyan buyurdu.
           Hükmü kesinleşmiş kısasın ertelenmesi uygun değildir.   Ancak kısasta söz konusu hamile bir kadınsa kısasın doğum sonrasına ertelenmesi uygundur.   Yüce Allah (c.c); ‘Eğer ceza verecek olursanız size nasıl ceza verilmiş ise sizde o şekilde ceza veriniz. Ancak sabredip af ile muamele ederseniz şüphe yok ki bu sabredenler için daha hayırlıdır’ (Nahl/126) beyan buyurmaktadır.     
            Kısas şahsi bir ceza türü derken mesele sadece maktul ve mağdur arasında geçen bir hadiseye indirgememek gerekir,  bunu etkileri bakımdan düşündüğümüzde katil ve maktul yakınları,  hatta tüm toplumu ilgilendiren bir hadise olarak algılamalı.  Zaten mesele katil ve maktul arasında cereyan eden bir meseleyle sınırlı tutulsaydı kısas hakkından bahsetmeye gerek kalmayacaktı. İşte görüyorsunuz kısas yerine getirilmesi gereken öyle bir hak ki,  kısas hakkına haiz insanların toplu ittifakıyla yerine getirilmiş olur. Şayet ittifak oluşmamışsa aralarında kura çekilip kimin adına kura çıkmışsa onun izni dâhilinde kısas gerçekleşir.
         Malum, öyle olağanüstü durumlar vaki olur ki bu durumda kısas düşebiliyor.  Nitekim bu hususta Peygamberimiz (s.av) şöyle buyurdu;  ‘Kısas edilecek şahıs, doğal bir afetle ölürse veya başka bir husustan dolayı haklı veya haksız yere öldürülürse kısas düşer, bıraktığı malından diyette alınamaz.’  İşte hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere kısas yoluyla kesilecek bir organ doğal bir afet sonucu kopar ya da haksız yere kesilirse kısas düştüğü gibi diyette ödenmez. Ancak bu organ bir haksızlık sonucu değil de mesela hırsızlıktan dolayı kesilmişse kısas düşse de diyet düşmez. Keza kısas cinnet halinde de düşer. Ancak cinnet geçiren,  kısas sahiplerine teslim edildikten sonra vuku bulmuşsa kısas düşmez.   
         Kısas hakkına sahip olanlar caniyle peşin veya veresiye bir bedel üzerine anlaşırsalar kısas düşer. Kaldı ki kısas, maktul velisinin affetmesiyle de düşer. Hiç kuşkusuz affetmek daha tercih edilendir. Bu yüzden Resulü Ekrem'de (s.a.v); cinayet hadiselerinde affetmenin daha uygun olacağını buyurmuşlardır. Zaten Kur’an’da geçen “Katil ölenin kardeşi tarafından bağışlanmış ise örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azap vardır” (Bakara/178) ayeti celile bunu doğruluyor. Hatta affedildikten sonra da artık o konu kapanmış olmalıdır, ikide bir yüzüne vurulan bir meseleye dönüşmemelidir. Nitekim ayetin sonunda zikredilen affedilmiş bir katil öldürüldüğünde öldüren için elim bir azap vardır kelamı meseleyi yeteri kadar izah ediyor. Dolayısıyla bu hükme rağmen maktulün velisi katili önce affedip daha sonra da kasten öldürecek olursa ulema tarafından hakkında ittifakla kısas lazım gelir denilmiştir.
           Şayet birden fazla şahsı öldürmüş olan bir cani hakkında maktullerden birinin velisi affettiği halde diğer maktullerin velileri affetmezlerse affetmeyenlerin kısas hakları düşmüş olmaz. Zira ortada ayrı ayrı işlenmiş cinayetler söz konusudur.
            Bir yaralı yaralayana hitaben; “Ben ölürsem seni kanımdan veya katlimden vazgeçtim (ibra ettim)” derse affı geçerlilik kazanır.  
        Kelimenin tam anlamıyla kısasta karşılıksız affetmek daha evla görülmüştür. Bakın Rabbül Âlemin; Affederseniz bu takvaya daha yakındır (Bakara/237) beyanı ve Allah Resulü'nün;  “Bir kimse gördüğü zulme rağmen zalimi affederse Allah Teâlâ bu sebepten ötürü onun izzetini artırır” beyanı bu doğrultuda zaten. O halde biz kullara hataları örtmek düşer. Örtelim ki Allah'ta ruzu mahşerde bizim hataları örtsün.

                               KASTEN VE HATAYLA ÖLDÜRMELER
           Kim bir insanı hatayla öldürürse diyet lazım gelir.  Hakeza her kim önce bir insanı, daha sonra bir başka insanı hatayla öldürürse her biri için diyet vermesi icap eder. Kasten öldürmenin cezası tam diyettir.
            Bir şahsı öldürmek kastıyla atılan kurşun, o şahsı delip geçtikten sonra kurşun bir başkasının vücuduna isabet edip ölümüne yol açtıysa birinci cinayetten dolayı kısas, diğeri içinde diyet lazım gelir (Cinayet-i müdame).
           Bir kimse iki şahsı bir vuruşta kasten öldürecek olursa hakkında kısas hükmü cari olduğundan (öldürülür)  diyet lazım gelmez.
              İki kişi birlikte bir şahsı kasten öldürseler, bu durumda her ikisi içinde kısas cari olur(cinayet-i müşterek).   Yine iki kişinin kasten sıcak bir yara açması sonucu ölen bir şahıs içinde hüküm aynıdır.
           İki kişi birlikte hata yoluyla bir şahsı öldürse, ya da iki şahıstan biri kasten diğeri hatayla öldürmüşse ortada şüphe söz konusu olduğundan her ikisi hakkında da kısas gerekmez. Belki her ikisinin bir tam diyet vermesi icap eder.
            Bir şahsı iki şahıstan biri yaralayıcı alet ile diğeri de sopayla dövüp öldürse her iki şahısta yarı yarıya diyet ödemeleri lazım gelir.
             Bir şahıs düşünün ki,  bir şahsı önce kasten elini kesip öldürmeye kastettiğinde o şahıs yaralanıp yarası iyileştikten sonra öldürme eylemini gerçekleştirdiğinde her iki fiil içinde maktulun velisi dilerse önce elini, sonra kendisini kısas ettirir, ya da sadece kısas ile yetinilir. Hatta dilerse sadece elini kestirmekle yetinip affedebilir de.
             Yine bir adam düşünün ki,  iki kişinin de sağ ellerini kasten kesmiş olsun, böyle bir durumda sağ eli kesilir, diğer bir ele karşılık ise diyet ödenir.            
          Ortaklaşa bir işte çalışan kimselerin bir hata sonucu müştereken işlemiş oldukları cinayetlerin diyetlerini yine ortaklar öderler. Mesela üç kişinin birlikte kazdıkları kuyu üzerilerine yıkılıp aralarından biri telef olduğunda bunun diyeti üç hisseye ayrılır, iki hissesini hayatta kalanlar veya varsa akileler öderler, diğer bir hisse de telef olanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur. Hakeza ücret karşılığında bir kişi kazdığı kuyu üzerine yıkılıp öldüğünde kuyu sahibine diyet lazım gelmez.
               Dört kişi beraber çalıştıkları bir geminin direğini kaldırma esnasında üzerilerine direk düşüp içlerinden bir kişi öldüğünde ödenecek diyet dört hisseye ayrılır, üç hissesini hayatta olanlar öderler,  diğer kalan bir hisse de ölen insanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur.
               Birbirleriyle güreşen iki pehlivandan biri diğerini yaralamaksızın silkeleyip yere çarpmak suretiyle ölümüne sebebiyet verdiyse diyetini tazmin eder.              
             Bir kimse cerrahi ameliyat olduğunda ölürse doktorun tıbbi kusuru yoksa bir şey verilmesi gerekmez. Şayet hata varsa cerrahi müdahale yapanın yarım diyet ödemesi lazım gelir.
                Bir kimse cinsel ilişkiye dayanıklı olmayan bir kız çocuğa tecavüz edip o çocuğun ölmesine neden olduysa hem mihri'ni, hem diyetini,  varsa âkilesinden (suçu işleyenin malından ödenen diyet) ödemeye mecbur tutulur.  Bu arada suçu işleyen ister yabancı ister yerli olsun fark etmez diyet ödemekle iş bitmeyip zina haddi de uygulanır.
                Bir kimse bir şahsı Allah’ın Kahhar ismini zikrederek (okuyarak)   helak olduğunu ikrar ederse bir şey lazım gelmez. Yine bir şahsı duayla, bir takım burçlardan çıkardığı çıkarımlarla veya Enfal suresini okumakla öldürdüğünü dile getiren bir adam için de herhangi bir müeyyide lazım gelmez. Bir kere böyle bir itiraf şeriata aykırı bir yalan beyan hükmündedir. Zira gaybı ancak Allah bilir.
                Bir kimse çocuğunu terbiye amaçlı dövüp ölümüne sebebiyet verdiğinde diyet ödemesi lazım gelir.  Çünkü uslandırma pekâlâ tediple (edeplendirmek, terbiye vermek haddini bildirmek için darp ve tazir vs.) veya kulağını çekmekle de mümkündür.
               Bir öğretmen ya da bir usta,  öğrenci ve çırağın velisi veya vasisinin izni olmaksızın dövemez. Aksi takdirde o çocuk öldüğünde söz konusu kişi öğretmense öğretmene,   ustaysa ustaya diyet lazım gelir.  Ancak daha önceden çocuğun veli veya vasisi tedip için dövmelerine izin vermişse diyet gerekmez, ama dövme işlemi çocuğun kulaktozuna vurmak, boş böğrünü yumruklamak,  değnek vurmak suretiyle yapılmışsa döven için yine diyet gerekir.
           Bir kimse karısını değnek veya yumruk gibi bir şeyle dövüp ölümüne neden olduğunda diyet lazım geldiği gibi mirastan da mahrum kalır.
        Bir kimsenin duvarı sağlamca inşa edilmişken daha sonra yoldan geçen bir şahsın üzerine yıkılıp ölüm vuku bulmuşsa duvar sahibine tazmin lazım gelmez. Fakat yıkılmaya yüz tutmuş vaziyette yaptırılmış duvar için tazmin gerekir. Hakeza önceden uyarı mahiyetinde bildirilmiş yani tekaddüme (zararın defi için önceden yapılmış tavsiye ve tembih) rağmen çökme riski alınmış bir ev için gereği yapılmayıp o ev çöküp birinin ölümüne neden olduğunda diyet ödenmesi gerekir. Şayet yıkılmaya yüz tutmuş duvar vakfa ait bir duvarsa tekaddüm vakfın mütevellisine yapılır. Tekaddüm sonrasında duvar yıkılıp zarar verdiğinde,  zarar tazmini vakfın malından ödenir. Telef olan insanın diyeti ise vakfın Akile'since karşılanır. Mütevellinin malından lazım gelmez. Çünkü mütevelli vakfın vekilidir.
              Umum yol üzerine düşecek gibi duran bir duvar yıkıldığında daha önceden tekaddüm edilmemişse bir şey lazım gelmez.
           Ücretle çalışan kimselerin yıkmakta oldukları bir duvar yıkılıp birisinin ölümüne neden olduğunda diyet ve kefareti ücretlilerin üzerine lazım gelir, duvar sahibine bir şey lazım gelmez.
NEFSİ MÜDAFAA

                Nefsi müdafaa durumunda kalan bir insanın kendisinin öldürmeye kast etmiş bir şahsı öldürmesi durumunda, ne kısas, ne diyet gerekir. Ancak bağırmak,  feryat etme imkânı varken ya da halkın koşup kendisini kurtaracağına emin olduğunu bildiği halde böyle yapmayıp öldürmeye teşebbüs etmişse hakkında katil hükmü cari olur. Keza bir adama sadece silah teşhir ettikten sonra arkasını dönüp gittiğinde o şahsın arkasından yetişip öldürdüğünde de hüküm aynıdır.
                Bir şahsın en az on dirhem gümüş değerinde bir malını haksız yere zorla almak isteyen birini savmaya muktedir olamayıp öldürdüğünde hakkında katil hükmü uygulanmaz. Anlaşılan o ki; malı müdafaa maksadına yönelik bir öldürme fiili için ne kısas ne de diyet gerekir.  Elbette bu hüküm bunla sınırlı kalmayıp ırz ve namusu koruma maksatlı yapılan bir öldürme içinde hüküm aynıdır.
              Mesela bir kimse kendi karısı veya kız kardeşini başka biriyle gayrimeşru ilişki içerisinde görüp öldürdüğünde hakkında hiçbir şey lazım gelmez. Zira söz konusu mal, can ve namus mukaddes olunca her müminin gücü nispetinde müdafaada bulunması şart olur.  Öyle ki bu uğurda hayatını feda eden bir mümin şehit sayılır da. Nitekim Rasulullah (s.a.v) ashabına; Siz aranızda kimleri şehit sayarsanız diye sorduğunda;
               Ashab:
               —Ya Rasulullah! Allah yolunda öldürülenleri şehit biliriz cevabını vermişlerdir.
               Bunun üzerine Habibi Kibriya (s.a.v):
               —O halde ümmetimin şehitleri az demektir diye karşılık verir.
               Ashab bu durumda şaşkınlığını gizlemeyip:
               — Ey Allah'ın Resulü!  Madem öyle bize kimler şehittir onu söyleyin.
             Rasulüllah (s.a.v) cevaben:
              “—Müslümanlardan her kim malını muhafaza uğrunda öldürülürse şehittir,  herkim kendini müdafaa yolunda öldürülürse şehittir. Her kim dinine yardım uğrunda öldürülürse şehittir ve her kim ailesinden mesela karısının veya başka bir yakının veya namusunu korumak yolunda öldürülürse şehittir”  der.

                                                        ŞAHİTLİK
            Malum, herhangi bir cinayet hadisesinde bir erkek, iki kadının şahitliği yeterlidir. Ancak olayın aydınlanması adına öldürme zamanı, cinayetin işlendiği mekân, suç aletleri vs. hususlarında şahitlerin tam ittifakı gerekir, aksi takdirde şahitlikleri kabul görmez. Çünkü şahitler arasında ihtilaf söz konusu olması davanın görülmesine manidir. Her şeyden önce öldürme hadisesini şahitlerin bilfiil görmüş olması gerekir. İşitme ya da kulaktan dolma haberlere dayanarak yapılan şahitlik kabul görmez.
             Kısası gerektiren bir ölüm için şahitlik eden iki şahitten biri, şayet kısas icra edildikten sonra şahitliğinden dönecek olursa haklarında kısas uygulanmaz, ancak öldürülen şahsın diyeti yarı yarıya ödemekle yetinilir. Çünkü ortada öldürme girişimi söz konusu değildir.
          Bir katilin kısas kararı veren hâkim daha henüz hükmünü beyan etmeden (imzalamadan) önce azledilir, ya da ansızın vefat ettiğinde dava dosyası yeni hakeme aktarılır. Dolayısıyla yeni tayin edilen hâkim yeniden mahkeme yapmadıkça ve tekrar sil baştan şahitleri dinlemedikçe hüküm infaz edemez. Hatta şahitler şahitliklerinden caysalar veya kendilerine körlük ve cinnet hali gelirse de kısas icra edemez. Belki yeni bir delile ihtiyaç duyulacaktır.
             
                        ÇOCUK ALDIRMAK VE CENİN CİNAYETİ

             Allah Teâlâ; “Çocukların yoksulluk korkusuyla öldürmeyin, onları da sizi de rızıklandıran biziz, şüphe yok ki onları öldürmek çok büyük bir cinayettir” (Enam–151)  beyan buyurmaktadır. Bilindiği gibi gurre; bir ceninin (anne rahminde bulunan çocuk)  düşürülmesine karşılık beş yüz dirhem gümüş,  köle, cariye ve at’a tekabül eden mali bir cezadır.  Nitekim bu hususta Muğire b. Şu’be (r.anh)’den rivayet ettiği hadis açıklayıcı da. Şöyle ki hadiste geçen bir cariyenin çadır direğine vurmanın etkisiyle diğer cariye hem canından olmuş, hemde cenini düşürmüştür.  Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v) o cariyenin efendisine hem diyet, hem de cenin için gurre hükmü vermiştir.
            Bir kimse aleyhine cenin düşürme davası açıldığında söz yeminle beraber davalınındır. Şöyle ki; bu düşük hadisesi davalının cinayeti yüzünden olmuştur iddia edildiğinde bu iddianın inkârı için en az iki erkek şahitle birlikte ispat edilmesine ihtiyaç vardır.  Madem düşürme bir tür doğum sayılmakta o halde bu tip hassas davalarda kadınların şahitlikleri daha muteberlik kazanır.
             Hamile bir kadın dövme ya da korkutulmak suretiyle cenini (daha henüz rahimde bulunan çocuk) düşürdüğünde buna sebebiyet veren her kimse üzerine gurre lazım gelir. Şayet cenin dünyaya canlı düşüp sonra öldüyse o kimse üzerine tam diyet gerekir. Malum bunun karşılığı gurre beş yüz dirhem gümüş tutarı bir ödemedir. Tabii bu arada cenin sayısı arttıkça ona paralel gurre ve diyet tazmini de o ölçüde artacaktır.  Mesela düşürülen cenin ikizse,  ya da iki cenin ölü olarak düşmüşse buna karşılık iki gurre ödetilir. Yok, eğer her iki cenin önce diri olarak düşüp sonra her ikisi de öldüğünde iki tam diyet icap eder. Şayet ceninlerden biri ölü, diğeri de diri olarak düşmüşse bir gurre ve bir tam diyet lazım gelir.
          Tıbben sabittir ki çocuk düşüren bir kadının vücudu her türlü hastalığa müsait olabiliyor,  hatta ömür boyu kısırlığa mahkûm kalması da muhtemel dâhilindedir.  Malum, fıkıh literatüründe organ teşekkülü tamamlanmadan düşen çocuk için sıtk denmektedir. İster adına sıtk densin ister cenin denilsin sonuçta bir kadın kocasının izni olmaksızın kasten düşük yapsa;  birde bunun üstüne cenin ölü olarak düşmüşse gurre ödemesi gerekir. Şayet cenin diri düşüp akabinde ölmüşse tam diyet icap eder.
           Bir kadın düşünün ki,  sadece sıhhi gerekçelerle ilaç içtiğinde çocuk ister diri,  ister ölü düşsün bu durumda kendisine ceza verilmez.  Anlaşılan çocuk düşürme amaçlı ilaç içmek caiz değildir.
          Bir kadın süt emzirmek mecburiyetinde bulunduğu çocuğa süt verir haldeyken ansızın sütü kesilmeye başladığında veya sütanne tutmaya maddi gücü olmayıp çocuğunun ölmesinden endişe duyduğu durumlarda rahminde daha henüz organ teşekkülü olmayan cenini düşürmesi caizdir. Çünkü böyle bir cenin henüz bir et parçası (muzga) veya kan pıhtısı (alaka) hükmündedir.
             Şu bir gerçek; nutfe rahme ulaşmasıyla birlikte ruh verilecek müddet (bu süre 120 gündür) geçtiğinde cenini düşürmek caiz olmaz. Çünkü ruh verilmiş cenin hayatta yaşayan canlı gibidir. Dolayısıyla bir cenin düşürülecekse yüz yirmi günü aşmaması gerekir. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) yüz yirmi geceden sonra ruh üfürülmüş bir ceninin düşürülmesi durumunda gurre ya da buna denk gelen köle ve cariye verilmesi gerektiğini belirtmiştir. 
           Gurreden maksat ya bir köle veya yedi yaşında bir cariyedir. Ki, biçilen bu kıymet hür bir kadının diyetinin 1/10’una eşittir. Yani düşürülen bir ceninin gurre diyeti kıymet itibariyle altı yüz dirhem gümüştür. Bu arada düşmüş bir ceninin diri olup olmadığı,  sesinin yükselip yükselmemesi, nefes alıp almadığı süt emip emmediği, tüm organlarının hareket edip etmemesiyle belirlenir. Bu demektir ki tek bir organın hareket etmiş olması diri olduğunu ispat etmeye kâfi değildir. Tek bir organ hareketi çarpıntı olarak değerlendirilir.
            Şu da bir gerçek gurrede cinsiyet ayırımı da söz konusu değildir, yani ceninin erkek veya dişi olması arasında fark yoktur. Ancak diyet söz konusu olduğunda hüküm değişir,  erkekse erkek diyeti, dişi ise dişi diyeti ödenir.
KASAME
        Kasame bir şeyin doğruluğu hakkında maktul velilerine yöneltilen yemin uygulamasıdır.
        Kasame ekseri fakihlerin içtihadı gereği meşru görülmüştür. Malum, şer’i davalarda iddia makamı iddiasını ispatlamakla mükelleftir, davalı da kendisine isnat edilen iddiayı kabul etmiyorsa yemin etmesi gerekir, ama kasame öyle değil, tam aksine kasame de iddia sahiplerine yemin yöneltilir. Nitekim Resulüllah  (s.a.v.) Hayber'de bulunan bir maktul için kasame uygulamıştır.
             Tabii kasame uygulanabilmesi için bununda kendince belirli kaide kuralları söz konusudur. Nasıl mı? Bir kere;
              —  Ortada öldürülme işlemine dair alamet olmalı,
              — İnsana ait ceset olmalı,
              — Öldürüldüğüne dair dava açılmalı,
              —Kaseme hususunda talep olmalı,
              —Faili meçhul cinayet olmalı,
              —Maktulün bulunduğu mekân kendi mekânın dışında bir yer olmalı, 
              —Maktulün bulunduğu yer bir mahalle, köy ya da bir başkasına ait mesken olmalı (bir başkasının tasarrufunda olmalıdır),
              —Cinayetin vuku bulduğu alan ses işitilmeyecek kadar uzakta olmalıdır.
            Şurası muhakkak hiçbir şahsın mülk ve tasarrufunda olmayan bir yerde bulunan maktul için kasame ve diyet uygulanmaz. Hakeza Dicle ve Fırat gibi nehirlerin sürüklediği bir nehirde bulunan maktul içinde öyledir. Ancak debisi düşük bir nehirde bulunan bir maktul için kasame ve diyet gerekir.
               Bir adam düşünün ki ses işitilebilecek bir odada ölü bulunmuş,  elbette böyle bir durumda o yer halkına diyet lazım gelir. Fakat çarşı ve pazar yerinde, hapishanelerde, kira ya da satışa sunulmuş yerlerde ölü bulunmuş bir maktul için kasame ve diyet gerekmez. Ancak han odalarının birinde sakin halde ölü bulunmuş maktul için diğer oda sakinlerine diyet ve kasame lazım gelir.
               İki köy veya iki sokak arasında bulunan maktul içinse en yakın köy veya sokak halkına kasame ve diyet lazım gelir. Hatta birbirlerinin sesini işitecek derecede çadırların var olduğu bir yerde ölü bulunmuş bir maktul içinde çadır sakinlerine kasame ve diyet lazım gelir. Hakeza bir gemide ölü bulunmuş bir maktul için hüküm ayın olup yolculara, gemi sahiplerine ve gemi kaptanlarına da kasame ve diyet lazım gelir.
           Asabiyet davası uğruna çatışan gruplar dağıldıktan sonra ortada ölü bulunmuş maktul varsa bu durumda o yer halkına kasame ve diyet gerekir.
          Şunu da belirtmekte fayda var,   kasame ve diyete sadece akıl baliğ ve hür olan erkekler dâhil olabiliyor.
             

             Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiyye ve Kamusu eseri.    

20 Eylül 2016 Salı

İSLÂM VE CİHAD



İSLÂM VE CİHAD 
SELİM GÜRBÜZER

        Cihad; Allah rızası için ilimce, malca, dille, bedenen, kalben vs. yapılan mücadelenin adıdır. Bilhassa tanımda geçen ‘Allah rızası için’  ibaresi cihadın ruhunu oluşturan en can alıcı noktadır. Öyle bir can alıcı nokta ki; cihad asla macera kaldırmaz. Her ne kadar savaş yakıp yıkma, öldürmek gibi bir dizi özellikleri bağrında taşısa da söz konusu din, namus, mal ve vatanı korumak olunca farz-ı kifâye’nin gereğini yerine getirmek şart olur. Dikkat edin farz-ı kifaye dedik, yani cihad vecibesi de tıpkı cenaze namazında olduğu gibi Müslüman’lardan bir topluluğun bu görevi ifa etmesiyle diğerlerin üzerinden bu yükümlülük düşebiliyor. Tabii cihada katılmak güzel bir haslet, ama cihatta esas olan rıza-i bari niyet üzere olmaktır. Aksi takdirde o cihad, cihad olmaktan çıkıp bir hiç mesabesinde kuru cihangir savaş olacaktır. Malum, İslam’da sadece ulvi değerler uğruna verilen mücadele cihad olarak kabul görür. Evet! Peygamberimizin (s.a.v); “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” beyanı bu manayı taşıyan bir buyruktur.  Ancak her aklı esenin  ‘Hurra! Haydi, cihada’ çağrısı yaptığında bu çağrıya hemen uyup cihada çıkılsın manasına gelen bir buyruk değildir. Bir kere cihad için devletin çağrısı esastır.  Kaldı ki devletin bile cihad çağrısı yapabilmesi için:
      “— Düşmanın İslam dinini kabule yanaşmaması,
      — Müslümanlarla gayrimüslimler arasında herhangi bir anlaşma veya emân’ın bulunmaması,
      —Müslümanların cihad için yeteri güç ve donanıma sahip olması” gibi bir dizi savaş hukuku kuralları dikkate alıp öyle cihada çıkması lazım gelir. Hakeza fert bazında da hukuku kural söz konusudur. Şöyle ki;  fıkhı kaynaklara bir göz attığımızda çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, hastalar, körler, topallar, azık veya bineği (vasıtası) olmayanlar, kadınlar ve kölelerin (efendileri izin verirse cihada katılabilir) cihaddan muaf tutulduğunu görürüz. Ancak öyle zaruret durumlar var ki, mesela genel seferberlik halinde;  köleler, kadınlar, âlimler, hatta savaşa muktedir çocuklarda cihaddan sorumlu tutulabiliyor. Madem öyle sorumluluğun gereğini yerine getirmek lazım gelir, Allah yolunda yan çizmek olmaz. Düşünün ki bir adam cihad’dan muaf olmadığı halde kendi adına ücret karşılığında adam tutmuş ya da kiralamaya tevessül etmiş olsun, böyle bir usul asla tasvip görmez. Oldu ya böyle bir kiralama vuku bulmuşsa kiralayan şahıs savaş sonrası dağıtılacak ganimet mallardan pay alamaz, sadece savaşan pay alır. Yine bir başka savaş hukuku kuralı gereği bir Müslüman cihad esnasında siper kazdığında ya da istihkâm gibi işler yaptığında ücret talep edemez, ama harp (savaş)  dışında her ne iş olursa olsun ücret almasında her hangi bir beis yoktur. Şayet söz konusu zimmî şahıssa ister savaş içinde olsun, ister savaş dışında olsun fark etmez her halükarda ücret alabiliyor. Veliyyül’emr gerektiğinde mücahitlere bir miktar para vermesinde sakınca yoktur. Ki,  gerek duyup verdiğinde bu tür uygulama gaza ruhunu artırmaya vesile olacağından tenfil kapsamında değerlendirilir.
            Bu arada şunu belirtmekte yarar var, cihad için Müslüman olmak şarttır.  Malum, bir şahsın veya topluluğun Müslüman olup olmadığını anlamak için:
        İslam’ı kabul ettiğini apaçık ikrar etmesiyle,
       — Müslümanlarla beraber aynı safta cemaat olmasıyla,
       —Ana, baba veya tabiiyetinin Müslüman olduğuna hükmedilerek vs. gibi kriterler yeterlidir.  Tabii bu demek değildir ki Müslüman olma şartı sadece cihad içindir, diğer dini mükellefiyetlerin yerine getirilmesinde her daim aranan bir haslettir. Madem Müslümanlık güzel bir haslet, o halde bu güzel hasletten herkes nasiplensin amacı doğrultusunda kendileriyle savaşılacak gayrimüslimlerle savaş öncesi İslam’a davet yapmak gerekir.  Zaten davet yapmaksızın savaşa girişmek uygun değildir.  Dolayısıyla önce davet yapılır kabul ederlerse ne ala, etmezlerse cizye (güvence bedeli) karşılığında İslam’ın ahd ve himayesi hatırlatılır. Eğer bu yaklaşımda kabul görmezse artık bu noktadan sonra savaş kaçınılmaz olur. Hakeza bu hükme İslam dininden hiç haberdar olmamış gayrimüslimlerde dâhildir. Ancak kendilerine İslam’a davet etme fırsat kalmadan Müslüman yurduna ansızın baskın yaptıkları an işin rengi değişir, bu durumda derhal karşı atağa geçmek şart olur. İşte görüyorsunuz savaş öncesi İslam’ın tavrı budur.  
         Peki ya savaş sonrası?  Malum,  savaş öncesi hukuku kurallar neyi gerektiriyorsa savaş sonrası hukuku kurallarda onu gerektirir. Mesela savaş sonrası hayatta kalanlara gazilik uygun görülürken toprağa düşmüş neferlerde şehit olarak yâd edilir. Hatta sadece yâd edilmekle kalmaz naaşları yıkanmadan defin işlemleri halledilir. Ki, Peygamberlik makamından sonra en üst makamlardan biri de şehitlik mertebesidir. Derken bu işlemlerin akabinde fethedilen toprakların imar ve inşa faaliyetine geçilir. Nitekim bir yerde maddi ve manevi inşa faaliyeti varsa bu demektir ki o yer yeni nazlı vatanımızdır. Dahası şahıs planında savaş sonrası hayatta kalanlar için gazi, ölenler için şehit ismi ne anlam ifade ediyorsa,  coğrafi planda ise ele geçen topraklar için daru’l-İslam, kaybedilmiş topraklar için daru’l-harb denilmesi de o dur. Nasıl mı? Bir kere ister savaş öncesi ister savaş sonrasında olsun Müslümanlarla bir ahitleşme (anlaşması) ya da herhangi bir sözleşme bulunmayan gayrimüslimlerin hâkimiyeti altında bulunan topraklar daru’l-harb olarak adlanır. Malum bu isme uygun o coğrafyanın ahalisi de harbî (küfür ehli)  sıfatıyla anılır. Şayet bir daru’l-harb topraklar feth edilip akabinde cuma, bayram vs. gibi İslami hükümlerin icra edildiği bir mekân hale gelmişse, o topraklar artık daru’l-harb olmaktan çıkıp daru’l-İslam vasfı kazanmış sayılır. Elbet bunun tam terside mümkün, yani şartlar oluştuğunda daru’l-İslam’dan daru’l-harb konuma geçmekte söz konusudur. Ancak bir daru’l-İslam ülkesi daru’l-harb özelliği kazanması için şu aç temel şart aranır;
       —Daru'l-harbe bitişik sınır olması gerekir,
      — İçerisinde şirk ve küfür ahkâmının icra edilmesi gerekir,
       —Evvelinden bile olsa içinde emân, emin bir Müslim ve zimmî kalmamış olması lazım gelir.  Kelimenin tam anlamıyla bu üç temel şart gerçekleşmedikçe o topraklar daru’l-harb olarak yaftalanamaz. Hele bir belde darul-İslam olmaya görsün artık o bölge gayrimüslimlerin eline geçmiş olsa da o üç şart vuku bulmadıkça yine daru’l küfür denilemez.  Besbelli ki, İslam mührü kolay kolay silinecek türden bir iz değildir.
         Peki, şu emân konusuna ne demeli. Malum,  her ne kadar emân; özel emân ve genel emân diye iki ana başlık altında kategorize edilse de sonuçta cihad öncesi ve cihad sonrası emânın gelişi güzel verilmediği aşikâr,  yani emânında kendine göre hukuku ilkeleri söz konusu. Şöyle ki ilk aşamada düşmana emân verecek bir şahsın Müslüman ve akıl baliğ olması en birinci temel kuraldır. İkinci aşamada ise Müslüman’ın, eman dileyen bir gayrimüslime karşı; “sana emân verdim, sen eminsin” ya da  “geliniz, korkmayınız veya parmakla gökyüzüne işaret etmek”  gibi insani bir yaklaşımla emân (güvence) verme mükellefiyeti vardır. Tabii bu da yetmez emân verdikten sonra muharip düşmana verilen güvencenin harfi harfine yerine getirilmesi icab eder. Ki,  Müslümanlar için söz namustur.  Elbette söz namus olunca da emân hakkı kazananlar ne öldürülür, ne çoluk çocukları esir edilir, ne de mal ve namuslarına halel getirilir.
          Bakın, emân vermek o kadar hassas bir mevzuu ki, İmam Muhammed “Müslümanlardan bir zat bir guruba emân vermiş olduğu halde bundan haberdar olmayan diğer Müslümanlar baskın yapıp emânın malına el koymuşsa iadesi gerekir, erkeklerini öldürmüşse diyetini öder” demiştir. Bu arada kadınları esir ettiyse teslim edilir. Ancak bunun bir istisnası var ki, kadınların her biri üç hayız görmemişse teslim edilmez, bu müddet içerisinde erkek olmayan yed-i adile (yed-i emin-emin el) emanet edilir. Bilhassa emanet edilecek kadın yaşlı olması tercih edilir.  Şayet kadınlarla cinsel ilişkide bulunulduysa mehri verilir.
          Bir Müslüman kendi başına buyruk kesilip düşman ülkesinden bir mal veya bir kadını zorla daru’l-İslam’a getirmeye kalkıştığında sanmasın ki bunlar üzerinde sahiplik hakkı kazanır. Bir kere İslam’da ahde vefa esastır, dolayısıyla hiç kimse kendi başına buyruk kesilip sahiplik hakkı elde edemez. Kaldı ki bu yabancı elçide olsa hüküm değişmez. Sonuçta adı üzerinde elçi, İslam hukuku gereği emin muamelesi görürde. Malum, barış ve arabuluculuk işlemleri elçi vasıtasıyla gerçekleşebiliyor. Yeter ki, elçi ajan olmasın, elçiye zeval olmaz da.  Her ne kadar dille ben elçiyim demek yeterli olsa da,  yine de bir elçinin tereddütlere mahal bırakmamak açısından vesika ibraz etmesinde fayda var. Esasen emân bir tür akit hükmünde bir vesikadır. Ancak verilen emân'ın maslahata aykırılığı ortaya çıkarsa, Veliyyül’emr o emânı usulü kaidesince iptal eder.
           İşte görüyorsunuz savaş hayatın bir gerçeği. Hakeza barışta hayatın bir başka gerçeğidir. Dolayısıyla savaşan taraflar arasında sulh vuku bulduğunda barış sürecini Hudeybiye anlaşmasının on sene ile sınırlı tutulmasında olduğu gibi uzun ya da kısa tutulabilir. Şayet kısa tutulacaksa bu süre yaklaşık dört aydır. Ve bu süre dolduğunda da,  hemen geçici anlaşma bitti diye alelacele gayrimüslimlere harbi muamelesi uygulanmaz, bir şekilde güvenlik koridoru oluşturup ülkelerine dönünceye kadar yine emin ellerde (güvencede) tutulur. Velev ki geçici anlaşmayı bozan taraf düşman cenah olsa bile himaye altında tutulan rehineler öldürülmez,  icabında serbest bırakılır da.  
          Evet, savaş dedik barış dedik, sırada fetih var elbet.  Malum, fetih denilince genellikle bir yeri ele geçirmek akla gelse de, aslında fetih savaş ve barışın üstünde dışa açılım demektir. Öyle ki fetihle birlikte fethedilen topraklarda bundan böyle ne yapılacağı hususu çok önem arz eder. Mesela bu hususta uygulamalara baktığımızda şayet feth edilen topraklar zor kullanılarak ele geçirilmişse Veliyyül’emr’in ya bu toprakları cizye karşılığında gayrimüslim halka bıraktığını, ya haraç almakla iktifa ettiğini(yeterli bulur), ya da ganimetlerin gazilere taksim ettiğini görürüz. Nitekim Allah Resulü kendi döneminde Hayber arazisinin taksiminde bir kısmını gazilere, bir kısmını ise beytülmal (Hazinenin) masraflarına ayırmıştır. Ancak İslam’ın ileriki aşamalarında Hz. Ömer (r.anh)  bu uygulamadan farklı bir uygulama izleyip fethettiği Irak topraklarından cizye ve haraç almakla yetinmiştir.
           Yine bir başka önemli husussa fetih sonrası elde edilen ganimet konusudur. Malum, harbilerle yapılan savaş sonunda ellerinden cebren alınan mallar ganimet kapsamında işlem görür. İşlem görmesi de gayet tabiidir. Sonuçta kan dökülmüşlük söz konusu,  bunun bir bedeli olmalı. Bu yüzden savaş sonrasında ele geçirilen ganimet malların kaçta kaç oranında dağıtılacağı işlemine geçilir de. İşte görüyorsunuz İslam’da ister barış ortamında olsun, ister savaş ortamında olsun her ortamın kendi içinde uygulanabilir temel kuralları söz konusu, asla rastgele kural ihdas edilip uygulanmaz, her şey bir ölçü çerçevesinde yürütülür. Derken belirli ölçüler çerçevesinde ganimet malların paylaşımında 1/5 nispetinde fakir, yetim ve parasız kalmış yolculara dağıtılırken diğer geri kalan kısmı ise mücahitlere dağıtılmak üzere; birer hisse piyadeye, ikişer hisse süvariye, bir hisse kumandana verilmek suretiyle sorumluluk yerine getirilmiş olur. Hiç kuşkusuz bu sorumluluk yerine getirilirken de ordu kumandanı Veliyyül’emr’in izniyle ganimet malları mücahitlere taksim (pay) etmelidir, zaten aksi bir durum düşünülemez. Çünkü İslam’da ulu’l-emre itaat şarttır.
          Peki ya fetih sonrası esirlerin durumu! Malum, Veliyyül’emr esirler hususunda serbesttir, dilerse;
          — Tümüyle hepsini ortadan kaldırır,
          —Köle ve cariye edilmeleriyle yetinir,
          —Müslüman esirlerle takas edilir,
          —İslam’ın ahd ve emânı hükmünce hürriyet hakkı tanır.
          Bakın  bu hususta Hasan-ı Basri (r.anh.); “Esirleri düşmanı korkutmak amacıyla daru’l-harb sınırları içerisinde öldürülebilir. Fakat daru’l-İslam’da öldürülemez, şayet öldürülürse bu mekruhtur” demiştir. Tercih edilen bir diğer görüş ise Veliyyül’emr esirlerin öldürülmesi hususunda maslahat üzere hareket etmesidir. 
           Şu bir gerçek, savaşta olsa ordunun en üst komuta kademesinden tutunda en alt kademesinde ki neferine kadar herkesin kendi payına düşen görev ve sorumluluğu vardır.  Bu yüzden cihad deyip geçmemek gerekir, hem savaş öncesi hem de savaş sonrası yerine getirilmesi gereken bir takım hukuki kuralların var olduğunu bilmemiz lazım gelir. Şimdi yeri gelmişken sormak lazım, bugün ben mücahidim diye ortaya çıkanlar İslam’ın cihadla ilgili hukuki kuralların hangi noktasındalar. İşte bu temel hukuk kurallardan bihaber sözde mücahitler ne hakla cihaddan söz ederler doğrusu şaşmamak elde değil. Yukarıda da belirttiğimiz üzere İslam’da esirin bile hukuku söz konusu, hele savaş hukukundan bihaber sözde mücahidin eline düşmüş bir esirin halini düşünün, kim bilir o esirin başına neler gelecektir. İşte bu yüzden kural, ölçü, usul şart diyoruz.  Şöyle dünya sathını karış karış taradığınızda İslam’ın dışında hiçbir dünya görüşünde böylesi kural, ölçü ve kaideler göremezsiniz. Bir kere geçmişlerine baktığımızda gelecekte de neler yapabileceklerini az çok tahmin edebiliyoruz. Bakın İsrail oğulları tarih boyunca elinde tuttukları esirleri işkencelerle öldürmüşler, bugünde aynı hazin tabloları Filistin’de yaşıyoruz. Yine öyle ülkeler de var ki, elde ettikleri esirleri birbirine zincirlerle bağlayıp kırbaç altında inim inim inletip çalışma kamplarında çalıştırmışlar, bugünde farklı metotlarla inim inim inletiyorlar.  
         Evet, İslam, esirlere eziyet edilmesine asla tasvip etmez ve şiddetle men eder. Zira Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ; “Köle ve cariyelerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, içtiğinizden içirin” beyan buyurmuştur. Yine Allah Resulü bir keresinde ise; onlara zulmetmeyin diye uyarmış ta.  Hele savaş öncesi Müslüman olan biri esir olduğunda; ne öldürülmesine, ne de köleleştirilmesine izin verilir.  Bir esir ancak savaş sonrası Müslüman olmuşsa köle hükmüne tabiidir. Ki, bu kölelik gazinin hakkı olması hasebiyledir. Ama gazi dilerse azat edebilir, bunun dışında kölelik sakıt olmaz (düşmez).
          Bir mücahid düşünün ki, esir düşen bir muharibi (savaşanı)  ortada hiçbir gerekçe olmadan durduk yerde öldürmüş, tabiî ki hakkında tazir hükmü uygulanacaktır, ama diyet, tazmin ve kıymet gibi türden kefaret uygulanmaz. Şayet nefsi müdafaa durumda öldürdüyse tazir de gerekmez.  Belli ki; esiri öldürmek yetkisi ancak Veliyyül’emr’in tasarrufuna kalmış bir işlemdir. Hakeza bir kumandan da esirlerin isyan etmelerinden veya düşman kuvvetlerin gelip bunları kurtaracağından endişe ettiğinde öldürme yoluna gidebilir. İcabında düşmana esir düşen Müslüman’ı kurtarma karşılığında; para, silah, hayvan verme gibi yollara başvurabilir, böyle durumlar da caizdir.
              Madem bunca savaştan söz etmişken, cihatla ilgili ayetlere bakmakta yarar var. Bakın Yüce Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
              Kendilerine karşı harp açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için cihada izin verilmiştir. Allah Teâlâ’da onlara yardım etmeye elbette kadirdir. O Müslümanlar ki Rabbimiz Allah Teâlâ’dır demelerinden başka bir sebep yokken haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır (Hacc:39).
               Sizinle savaşanlarla da Allah yolunda muharebe ediniz, fakat haksız yere tecavüz etmeyiniz. Çünkü Allah mütecavizleri sevmez (Bakara:3).
               Fitne kalkıp din tamamıyla Allah için oluncaya kadar onlarla cihat ediniz ve eğer onlar o kötü hareketlerine nihayet verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ onların yapacaklarını görücüdür, layık oldukları mükâfatı verir (Enfal:39).
                 Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatılırsa sizde o küfrün elebaşlarına karşı savaş açınız. Şüphe yok ki, onların yeminleri yoktur. Belki bu harp sebebiyle şu fena hareketlerine nihayet verirler (Tevbe:12).
                  Müşrikler, sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde onlara karşı topyekûn savaşınız ve biliniz ki Allah Teâlâ, muttakilerle beraberdir (Tevbe,36).
            İşte ayetlerden de anlaşıldığı üzere şartlar oluştuktan sonra cihad her Müslüman’a farz olduğu gibi savaş öncesi ve savaş sonrası uygulanacak kurallara uyulması da şarttır. Asla bir Müslüman kendi başına buyruk hareket edemez. Ortada bir savaş stratejisi mi söz konusu o stratejiyi sabırla yürütmek gerekir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) savaş stratejisinin gereği öyle olurdu ki yaptığı bazı gazalarında güneşin batış meyline kadar beklerdi.  İşte bu yüzden Ashabına yukarıda zikredilen ayetler ışığında cihad olayını şöyle izah etmiştir:
              “Ey İnsanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah Teâlâ’dan afiyet temenni ediniz. Fakat düşmanla karşılaşınca sabr ediniz ve biliniz ki, cennet, şüphesiz kılıçların gölgesi altındadır.” Sonrasında ise elini açıp Allah’a şöyle dua ederdi; ‘Ey kitabı indiren bulutları yürüten fırkaları hezimete uğratan Allah’ım o düşmanları hezimete uğrat,  bizlere de o düşmanlara karşı yardım ihsan buyur’ (sahihi buharı ve Müslim).
İSYANCILAR
         İslam fıkhında Veliyyül’emre karşı isyan eden her kim hangi grup olursa o grup buğat kapsamında kategorize edilir. Dolayısıyla Buğat’ın işgal edip hâkimiyeti altına aldığı yerler daru’l bağy olarak tanımlanırken adil yönetimin hâkimiyeti altında bulunan yerler ise daru'l-adl olarak adlandırılır. Mesela buğat kapsamına girecek gruplardan Haricileri örnek verecek olursak, Haricilerin Müslümanlardan kendilerine tabi olmayanların katl edilmesi, mallarının alınması, zürriyetlerinin esir edilmesi gibi İslam ahkâmına temel aykırı hükümleri helal gören bir gurup oldukları görülür. Zaten harici ismiyle müsemma huruç eden yani başkaldıran demektir. Bu nedenle Haricilerin isyancılarla birlikte anılmasına şaşmamak gerekir. Ki, onlar Hz. Ali’ye (k.v)’in halifelik dönemi boyunca hiç rahatlık vermedikleri gibi birde bunun üstüne başkaldırıp tarihi süreç içerisinde hayatlarını Müslüman kanı dökmekle geçirmişlerdir. İşte Haricilerin Müslüman kanının akıtılmasına yönelik yaptıkları kanlı şiddet eylemlerinden hareketle bağy meselesinin ne kadar mühim bir mesele olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Madem İslam âlemi bu denli problemli bir meseleyle karşı karşıya kalmış, o halde her devirde iş başına gelecek Veliyyül’emirler bu ve buna benzer ibretlik olaylardan ders çıkarıp, isyancıların savaş hazırlığı içinde oldukları haberini aldığında an ipe un sermemelidir. Tam aksine derhal yakalamaysa yakalama, inlerinden çıkarmaysa çıkarma, her ne gerekiyorsa tüm başkaldırma girişimlere yönelik önleyici ferman çıkarmalı da. Aksi takdirde inlerinden çıkarılma noktasında en ufak bir gecikme veya ihmalkârlık daru’l-adl’in arkadan hançerlenmesine yetecektir. Dolayısıyla daru’l-adl’in fermanı gereği isyancılar inlerinden çıkarıldıklarında yaptıklarından pişmanlık duyup tövbe edinceye kadar haps edilmeleri gerekir. Peki, isyan fikri daha henüz azmetme veya uygulama aşamasında değil de sadece niyet bazındaysa ne yapmalı derseniz, elbette ki bu durumda önleyici bir baskın yapılmaz. Haklarında bir hüküm verebilmek için elde mutlaka elle tutulur cinsten isyana teşebbüs karinesi olması lazım gelir. Bir başka ifadeyle daha işin başlangıç aşamasında eylem emaresi bulunmayıp düşünce bazında oluşumlar şer’i bir takibe gerek duyulmaksızın haklarında her hangi bir yaptırım uygulanmaz. Velev ki isyan edeceklerini dile getirmiş olsalar da ortada henüz bir fiili durum gerçekleşmediği müddetçe yakalama emri verilmez de. Bu demektir ki isyancı grubu sadece savaşa hazırlık içerisinde olduğu tespit edildiğinde takibe alınabiliyor. Aksi takdirde ihanet çetesinin ortaya koyacağı planlara karşı hazırlıksız yakalanılmış olur ki ilerisinde önü alınamaz birçok fitnelerin zuhuruna kapı aralayacaktır. Derken göz göre göre arkadan hançerlenmeye davetiye çıkarmak olacaktır.
         Bağiler barış talebinde bulunursa reddedilmez,  Müslüman kanının dökülmemesi göz önünde bulundurularaktan bu talebi kabul etmek en doğru tercih olur. Şayet bu para karşılığında bir teklifse asla caiz değildir. Zaten nasıl razı olunabilir ki, kardeşliğin parayla tesis edilemeyeceği muhakkak, kardeşlik ancak gönülleri fethetmekle gerçekleşir.  Kaldı ki gönül yolunda hıyanet edene hıyanetle bile karşılık verilmez. Nedeni gayet açık;  hıyanetlikle (ihanetlikle) İslam’ın kardeşlik kavramı asla bir araya gelemeyecek iki zıt kavramlardır.  Hiç kuşkusuz İslam şiar’ında ahde vefa esastır. Bu da yetmez, gerektiğinde bu ulvi yolda sövene dilsiz, vurana elsiz olunacağı gibi, icabında Yunuşçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavır koymakta vardır.   
           Ele geçirilmiş ya da yakalanmış bağiler (isyancılar) hakkında Veliyyü’lemr serbesttir; dilerse öldürür, dilerse tövbe edinceye kadar haps eder. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki; ele geçirilmiş bağilere köle ve cariye muamelesine tabii tutulamaz, malum kölelik ve cariyelik Müslüman olmayanlara yönelik bir hükümdür.
          Silahını bırakıp emân dilemiş her kim olursa olsun artık bu noktadan sonra kurşun sıkmak ya da karşı koymak doğru bir tavır addedilmez. Kaldı ki silahı bırakmak bile emân dilemek gibidir. Dolayısıyla bir baği emân dilediği halde kasten öldürülürse diyet lazım gelir. Belli ki;  sadece emân dilemeyip silahını bırakmamış bir baği (isyancı)  öldürülebiliyor.
          Bir kere bir baği otoriteye başkaldırmış ya da ihanet etmiş olmakla İslam dairesinden çıkmış sayılmaz. Zira başkaldırmak ve dinden çıkma aynı mana içermez. Nitekim biri cürüm işlemekle alakalı bir fiili durum, diğeri itikadı konuyla alakalı bir husustur. Dolayısıyla bir baği için mürtedlik hükmü uygulanmaz, bilakis işlediği fiile karşılık gelen hüküm neyi gerektiriyorsa o uygulanır. Mesela bir baği daha henüz mevzi almış aşamada ortada telef ettiği herhangi bir mal ya da kan akıtmışlık söz konusuysa kendisinden hem mal, hem de kan bedeli tazmin edilir. Şayet mevzisinden çıkıp fiili aşamaya geçtiğinde ehl-i adl’den birinin malını telef etmişse bu durumda tazmin gerekmez.
         Peki ya gayrimüslimler! Malum,  gayrimüslimlere yönelik uygulanan cizye (güvence bedeli) sanıldığı üzere aç gözlülükten dolayı alınan bir bedel değil, sanılanın tam aksine gayrimüslimlerin taklit ehli (zimmet ehli) olmalarına binaen ve Müslümanlarla bir arada yaşamalarının karşılığında İslam’a ısındırma amaçlı bir bedel uygulamadır. Dolayısıyla gayrimüslimlerin yurt savunmasından muaf tutulmaları göz önünde bulundurulduğunda, onlardan cizyenin alınması gayet tabiidir.  Öyle ki zimmet akdi kazanmış bir zimmî hükümdar bile bu uygulama sayesinde köleleri üzerindeki sahiplik hakkını koruyabiliyor. Yeter ki bir zimmet ehli (zimmî) ahdine sadık kalsın; malı, canı, namusu emin ellerde (Müslümanların güvencesi altında) ömür boyu devam eder de.  Zaten zimmet akdinin ruhunu mal, can, namus, inanç dokunulmazlığı oluşturur. Ancak bunun bir istisnası var ki, o da Arabistan yarımadasında gayrimüslimlerin yerleşmeleri, kilise, manastır, tapınak gibi mekânların inşasına ve varlığına müsaade edilmemesi hususudur. Belli ki bu istisnai yasak lokal bir alanla sınırlı kalıp, İslam’ın kutsal topraklarda bir güneş misali doğmuş olmanın ilk saflığını korumaya yönelik bir hassasiyetin neticesi bir uygulamadır. Asla bu uygulama ticari boyuta taşınmaz. Nitekim bir zimmînin iç ve dış ticari faaliyetleri hususunda fıkhı kaynaklara baktığımızda; bir zimmî İslam toplumunda haram olarak bilinen içki, domuz gibi şeyleri bir gemiye yükleyip Dicle, Fırat nehirleri yoluyla İslam beldesinin ortasından geçirdiğinde ticari faaliyetine engel olunmaz. İşte bu misal bize şunu gösteriyor ki;  İslam’da şer’i hukuk kurallara uyma noktasında zimmîye zor kullanma veya yaptırım yoktur, sadece Müslüman’a zorlama ve yaptırım vardır,  yani şer’i hükümler Müslüman’ı bağlamakta.  Bu yüzden bir zimmîye Müslüman olması yönünde sadece usulü kaidesince telkin ve tebliğ etmek vardır, kabul etmezse ne ala,  ederse İslamiyet’le şereflenmiş olur, derken zimmet akdi kendiliğinden düşer de. Şayet bir zimmî Müslüman olduktan sonra tekrar daru’l-harb saflarına iltihak ederse hakkında mürted ahkâmı cari (geçerli) olur. Artık bu hükme tabii olan kişinin daru’l-İslam’da karısı varsa kendisinden boşanmış sayılacağından malları varisleri arasında taksim edilir de. Ancak o kişi bir şekilde yakalanıp esir düştüğünde mürted hükmü düşer (öldürülmez), bu kez sadece köle muamelesi görür. Oldu ya kölelik süresince yaptıklarından pişman oldu, bu kez yeniden zimmet akdi hakkı kazanmış olur.  Fakat bu hak ediş geriye dönük uygulanmaz. Hani son pişmanlık fayda vermez derler ya, aynen bunun gibi pişman olmuş bir zimmî’de daha önceden varislerine pay edilen malları geri alamaz. Hakeza tüketilmiş malları da tazmin edemez.
         Zimmet hususunda unutulmaması gereken bir diğer ayrıntı da,  bir zimmî’nin cizye ödemekten imtina etmesiyle (çekinmesi) birlikte zimmet akdinin düşmüş olmayacağıdır. Zira zimmet söz veya imayla bozulacak bir akitleşme değildir. Kaldı ki bir zimmî,  Müslüman’ı kasten öldürmekle, kadına tecavüz etmekle, ya da casusluk yapmakla da zimmet akdi düşmez,  sadece işlediği fiillere karşılık gelen şer’i ceza neyse o tatbik edilir.
MÜSTE’MİN
           Müste’min kendi ülkesinden bir başka ülkeye izin ile girip emân (güvence) hak kazanmış manasına gelen bir kavramdır.  İstiman ise emân dilemek demektir.
          Malum,  fıkıh kaynaklara baktığımızda müste’min olanlarda kendi içinde tasnife tabi tutulup ve bu tasnifte:
           —Daru’l-harbe özel bir izinle girmiş Müslümanlar,
           —Daru’l-harbe emânla girmiş zimmîler,
           —Daru’l-harbten dar’ul-harb’e izin alıp girmiş gayrimüslimler,
           —Daru’l-İslam’a emân dileyip girmiş zimmîler vardır.
           Son tasniften yola çıkacak olursak bir zimmî’nin kendi başına buyruk kesilip daru’l-harbe iltihak etmesine müsaade verilmez. Ancak bir harbi’nin;  ticaret, sanat gibi maksatlarla daru'l-İslam’a girişine uzun müddet ikamet etmemek kaydıyla izin verilebilir. Tabii burada uzun süre ikamet etmemekten maksat casusluk şüphesine meydan vermemek manasınadır.
             Bir müste’min eşiyle birlikte İslamiyet’i kabul ettiğinde beraberinde getirdiği çocuklar buluğa ermemişse İslam Devleti tebaası muamelesi görür. Ancak buluğa erdiğinde tabiiyet son bulur.
            Bir müste’minin Müslümanların aleyhine olabilecek nitelikte herhangi bir eşyanın daru’l-harbe götürülmesine asla izin verilmez.
            Bir müste’min daru’l-İslam’a kendi rızasıyla gelip kendisine tanınan müddetten fazla ikamet ettiğinde kendiliğinden zimmet akdi gerçekleşmiş addedilir.
             Bir müste’min daru'l-İslam’da arazi-i haraciye satın almakla hakkında zimmet akdi gerçekleşmiş sayılır. Ancak arazi-i Haraciye için ödemesi gereken haracı tahsil etmeyip, ya da sattığında zimmet akdi kabul etmiş sayılmaz. Keza bir müste’min arazi-i haraciye topraklardan kiralayıp ektiğinde de zimmet akdi vuku bulmaz.
             Zimmet akdi kazanmış bir müste’min harbilere iltihak edemez. Ancak bulunduğu yere dönmek kaydıyla ticaret yapmasına izin vardır.
             Bir müste’mine eziyet vermek ya da zor kullanma gibi bir davranışa izin verilmez. Hatta bırakın zor kullanmayı gıyabında kötü söz söylenmesine de müsaade yoktur. Çünkü müste’mini itibarsızlaştıracak herhangi bir dil yarası zimmî hukuku gereği Müslüman’a yapılandan daha kerih addedilir.
             Daru’l-harbde iki Müslüman’dan biri diğerini kasten öldürürse kısas gerekmese de, diyet mutlaka gerekir. Zira olay daru’l-harbte vuku bulmuştur.  Hatta daru’l-harbe yolu düşen bir Müslüman’ın, müste’min Müslüman’ı öldürdüğünde de hüküm aynıdır. Tabii bu hüküm İmamı Azam’ın dile getirdiği bir hükümdür, İmameyn’e göre ise kısas gerekir. Şayet bir Müslüman veya zimmî, daru’l-İslam’da bir harbi’yi öldürürse kısas lazım gelmez. Zira harbi kısas hususunda zimmî ve Müslüman’a eşit değildir. Bundan şu anlam çıkıyor ki; kısas eşitler arasında uygulanan bir cezai müeyyidedir.  
             Daru’l-İslam’da vefat eden bir müste’min’in malları varislerine verilmek üzere muhafaza edilir.  Şayet müste’min’in varisi yoksa mallar beytülmale aktarılır.
             Müslümanlar aleyhine casusluk yapmamak şartıyla emân (sığınma, güvence) dilemiş bir müste’min, daha sonra casusluğa cüret ettiğinde emânı zail olur. Bu durumda Veliyyül’emr dilerse esir edip ganimet almakla yetinir, dilerse ibreti âlem maksadıyla asıp öldürür. Şu var ki,  casuslukla suçlanan bir müste’min’in casusluğu ispata muhtaçtır, yani delilsiz ceza verilemez.
            Bir müste’min, daru’l-İslam’da bir Müslüman’ı veya zimmîyi kasten öldürürse kısas gerekir. Çünkü daru’l-İslam’a gelmekle İslam hukukunu kabul etmiş sayılır.
           Daru’l-İslam’da iki müste’minden biri diğerini kasten öldürmekle kısas cari olur. Çünkü aralarında eşitlik söz konusudur
           Bir müste’min’in varisi bulunmazsa terekesi (mal geliri) beytülmale ait olur.
           Bir müste’min daru’l-İslam’da vefat ettiğinde ardından bıraktığı mallar varisleri ister darü’l-harbte olsun isterse daru’l-İslam’da olsun, o mallar varisleri adına muhafaza edilir.
            Hâsılı kelam; savaş deyip geçmemek gerekir, işte görüyorsunuz cihad hadisesi savaş öncesi ve savaş sonrası işletilmesi gereken bir dizi hukuku kurallar sürecidir dersek yeridir.
            Vesselam.
               Faydalanılan kaynak: Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu Ömer Nasuhi Bilmen. 

19 Eylül 2016 Pazartesi

BİLGİ ÜRETİMİ VE İSLÂM



              BİLGİ ÜRETİMİ VE İSLÂM

                 SELİM  GÜRBÜZER
                                                   
              Körü körüne bilgi taklit etmek bilgi üretimine mani olduğu gibi ilme olan talebi azaltabiliyor. Bu yüzden hazır bilgilere konmak marifet değil, asıl marifet yeni fikirler üretebilmektir. Şayet bilgi üretemiyorsak, biliniz ki fikir alanında dogmalaşma söz konusudur.  Bakın, ideolojilerin ömrü 15-20 yılı geçmemekte. Sebebi belli; fikir yelpazeleri dogma üzerine kurulu olduğu için elbet.  Sadece dogma ekseninde kalsalar kendileri açısından pekte fena durum sayılmaz, ama bir bakıyorsun hafif esen bir rüzgârla her an toz duman olabiliyorlar. Derken onlar için çöküş kaçınılmaz bir kâbus olur da.
             Peki, ‘hay aklınla bin yaşa’ deyip akla aşırı misyon yükleyenlere ne demeli. Bir kere akıl bir yere kadar yol arkadaşı,  varacağı menzil sınırlıdır.  Ve bir noktadan sonra akıl melekesi sus pus olabiliyor. Ah zavallı akıl durduğu noktada daha ne yapabilir ki, demek ki gücü bu kadarmış,  akıl gücünün erişemediği sahalara ancak şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerinden geçmiş feraset ehli girebiliyor. Dolayısıyla akıl vahye teslim olmak zorundadır. Ki, vahiy maddeden manaya her şeyi kuşatan ebedi bir soluktur. Bu soluk olmalı ki; akıl firar etmesin.  
            Malum, İslâm ve ideoloji asla bir araya gelmeyecek iki zıt kavramlardır. Şöyle ki; biri ilahi, diğeri beşeridir. İlla bir ideolocyadan söz edilecekse bizim için ancak İslam’ın ana caddesi hükmünde Kur’an, Hadis, İcmâ-i ümmet ve Kıyası fukahadan müteşekkil Edille-i Şeri’yye ideolocyamız olabilir. Öyle ki bu şer’i deliller ana caddeden sapmamızı önlediği gibi bilgi üretimine yönelik ilham kaynaklarımız olur da.  Yeter ki, o engin kaynaklara aşkla şevkle başvuralım gerisi gelir elbet. Keza bu şevk olmalı ki; akıl ideolojilerin oyuncağı olmasın.
           Tabii bitmedi, bu dört kaynağa bağlı destekleyici nitelikte diğer tali ‘ihsan, maslahat ve örfü’ delillerde var. Ancak şu da bir gerçek; her şer’i delil zaman aşımına uğradığında açıklanmaya muhtaç olabiliyor. Bilhassa Kur’an beşer idrakinin çok üstünde ana kaynak olması hasebiyle deliller içerisinde en fazla açıklanmaya ihtiyaç duyulanıdır. Teşbihte hata olmasın Kur’an anayasa hükmünde bir kitaptır, bu yüzden Kur’an’ı açıklayıcı bir ansiklopedi kitabı gibi düşünemeyiz. Bakın, ülke anayasaları bile yorum gerektiriyor ki, habire yasama faaliyetlerine muhtaç durumdalar. Kaldı ki Kur’an Allah kelamıdır,  beşeri anayasalardan daha çok yorum gerektirir.  Bu yüzden Kur’an her devrin idrak seviyesine göre tefsir edilir de. Yeter ki, her devre ait meselelerin çözümüne yönelik fikir üretiminden (içtihadın)  vazgeçilmesin, tefsir faaliyetleri hız kesmez de.  
           Evet, her devrin idrakine sunulan Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik faaliyette ilk başvurulacak kaynak hadis olacaktır, hadisten sonrasını icmâ-i ümmet, kıyası fukaha, ihsan, maslahat ve örf gibi fıkhı deliller takip edecektir. Tabii bu arada ana kaynaktan uzaklaştıkça icabında hadis-i şeriflerde açıklanmaya muhtaç olabiliyor. İşte bu noktada sahabenin re’yi (görüşü), tabiinin ve ulemanın içtihatları Hızır gibi yetişir de. İyi ki de birbirinden eşsiz paha biçilmez böylesi engin fıkhı kaynaklarımız var. Böylece Ümmet-i Muhammed bu engin kaynaklar sayesinde yıllar boyu vahiy ve sünnet pınarından akan nur damlalarından kana kana susuzluğunu gidermiş olur. Yeter ki dini vazife olan içtihadın hakkı yerine getirilsin nur kaynağı pınarlar ebediyet kazanır da.  
              Anlaşılan o ki, kitap ve sünnet her devir için açık hüküm içermemekte. Zaten bu işin tabiatı böyle, isteseniz de sabitleyemezsiniz. Madem İslam dogma değil,  hem madem zamana karşı elastiki özellikte bir din söz konusu, o halde her devir insanın idrakini aydınlatacak ulemaya ihtiyaç duyulması gayet tabiidir. Çünkü müçtehit olmadan içtihat edilemez. Dün nasıl ki medreseler eliyle bu ihtiyaç giderilmişse,  pekâlâ aynı misyonu bugünde üniversiteler yerine getirebilir. Buna mecburuz da.  Üniversiteler bu fonksiyonu icra etmeli ki, her devrin insan idraki nasslardan istifade edebilsin.  Yani hüküm çıkarmak âlime,  istifade etmek bize düşer. Malum, hüküm çıkarmak her yiğidin harcı değil, müçtehidin harcıdır. Öyle ki, müçtehitler adeta okyanustan inci çıkarırcasına olanca gücünü harcayıp öyle hüküm veriyorlar.  Anlaşılan, ilim yolunda kılı kırk yarmadan içtihat etmek kolay değil. Bakın, Rasulullah'ın (s.a.v.)  bu hususta Muaz b. Cebel’e bir dizi sorular sorduktan sonra Muaz b. Cebel’in “Rey’imle içtihat ederim” demesi İslâm’da içtihadın önemini ortaya koyan en can alıcı son nokta atış bir cevaptır. Hakeza yine Peygamberimizin (s.a.v.), Muaz b. Cebel’e “Peki ya, aradığın hükmü kitap ve sünnette bulamazsan..” sual tevdi etmesi de, bir başka açıdan her mevzuunun Kur’an ve hadiste  apaçık bulunamayacağının bir göstergesi sorudur.
          İşte görüyorsunuz Kur’an ve hadis okumakla iş bitmiyor, özüne vakıf olmakta lazım gelir. Kaldı ki beşeri kanunlarda bile izahata ihtiyaç duyulurken,  ilahi hükümlerde haydi haydi içtihat müessesesine çok daha ihtiyaç duyulacaktır. Bakın İngiltere’de yazılı bir kanuna ihtiyaç duymadıklarından hukuk adamı orada örf ve âdeti açıklayan makam olarak görülür.  Fransa, Almanya, İsviçre ve Türkiye gibi yazılı kanunların bulunduğu ülkelerde ise hukuk ilkelerine açıklık getiren hukuk hâkimi söz konusudur. Nasıl ki,  insanoğlu tarafından hazırlanan yazılı ya da yazılmamış örfü kanunların açıklığa kavuşturulmasına yönelik bir muhatap makam gerektiriyorsa, Kur’an ve hadis gibi kutsal metinlerin (nasslar) izahı için de “Ehl-i hal ve akd” zümresine ihtiyaç vardır. Hiç kuşkusuz bu ihtiyacı karşılayacak makam ulema ve ümera heyetidir. Zira bu makamda bulunan Ehli hal ve akd zümresinin her bir ferdi nassların inceliğine vakıf olduklarından içtihat için başvurulacak birinci derece danışma heyetidir. Bakın, Osmanlı döneminde Süleyman Kanunnameleri hazırlandığında o günün ulema ve ümera makamını temsil eden  “Ehl-i hal ve akd” danışma kurulunun fikrine başvurulmuştur. Ve bu üst kurulun görüş ve düşünceleri istikametinde kanunname ve nizamnameler oluşturulmuş bile. Derken zaman içerisinde örf hukuku doğmuştur. Hiç kuşkusuz bu hukukun oluşumunda en büyük pay sahibi ulema ve ümeradır. Kelimenin tam anlamıyla bu ilim şerefi onlara ait bir nişandır.  Ne mutlu nişanı bin nişan olanlara.           
           Demek ki, her izaha muhtaç mesele bir toplumun alışılmış kalıplarından sıyrılması ve kopuşu demek olacağından, içtihat ve bilgi üretimini zorunlu kılmaktadır. Yeter ki,  açıklanmaya muhtaç nasslardan hüküm çıkarabilecek ehliyete haiz ilmiyle amil bilge şahsiyetlerin yetiştirilsin bak o zaman aydınlık yarınlar doğar da. Aksi takdirde müçtehitlerin aydınlatmadığı toplumu, cahil cühela (fikir şarlatanlarınca) aydınlatacaktır. Şurası muhakkak müçtehitler nasslardan hüküm çıkarırken içinde yaşanılan devrin şartlarını da göz önünde bulundurarak hüküm çıkarıyorlar. Bu gayet tabiidir. Bir kere İslamiyet zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için vardır. Yani dinimizde işi kolay kılmak esastır. Böyle olunca da beşeri hayat çile olmaktan çıkabiliyor.  Çıkınca da bunda en büyük pay sahibi içtihatlarıyla ümmetin sıkıntısını gideren rabbani âlimler sorumluluğun yerine getirmişliğin mutlulukla ferahlamış olurlar.  Zira Allah Resulü “Kim bir müminin sıkıntısını giderir sevindirirse Allahta kıyamette onun bir büyük sıkıntısını giderir” buyurmaktadır.  Ne mutlu onlara ki çağları aydınlatıp ışık oluyorlar. Her ne kadar İslam tarihinde bilhassa XII. asırda içtihat kapısını kapamaya çalışan bir kısım aklı evveller olmuşsa da bu İslam'a asla gölge düşürmeyecektir.
            Şu bir gerçek içtihatta bulunmak felsefe yapmak değildir. Bir kere İslam beşeri kelam değil ki felsefesi olsun. Malum, vahyi akli görüşle kıyas etmek doğru olmasa da, anlaşılması bakımdan şunu söylemekte fayda var; batının metodolojisi akıl, ideoloji ve felsefedir, İslâm’ın vahiy ve hadistir. İşte batı ile doğuyu ayıran en belirgin hat budur. Birinde vahyin öncülüğünde asrın meselelerine çare olmak vardır, diğerinde ise kuru mantık çerçevesinde olayları çözme eğilimi söz konusudur. Eeeh ne yapsınlar, Vahye inanmayanlar ister istemez ideoloji peşinde koşup idraklerine deli gömlekleri geçirmiş olurlar da. Hadi bu gömleği çık çıkarabilirsen. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bir ideolojinin ömrü 15-20 seneyi geçmemekte, ancak bu süre sonunda bu gömlekten kurtulmak mümkün olabilir.  İşte köksüz akımlara kapılmanın varacağı son nokta bu kör kuyudur. Öyle ki, düştükleri kuyudan geriye dönüp şöyle baktıklarında  ‘bunca zamanı boşa geçirmişiz’ dedirten son noktadır. İyi ki de Kur’an var,  bu sayede tüm insanlık, tüm çağlar derinlemesine soluk alırda.  Her ne kadar insanoğlu beşer şaşar misali ara sıra ilahi olandan sapsa da sonunda pişman olup tekrar kutsala dönüş yapabiliyor, el mahkûm ruhu aydınlatacak soluk sadece ilahi kaynaklarda mevcut.       
         İlahi soluğu engellemeler her devirde olacak, bu kaçınılmaz. Elması olan ağaç taşlanır, bu gayet tabii bir durum. Ancak elmaların tükenmemesi içinde sürekli bilgi donanımını diri tutmak gerekir. Bu da yetmez düşmanın silahıyla silahlanın gerçeğinden hareketle yeni bilgiler üretmek gerekir. Bir kere taklidi bilgiler (kopya bilgiler)  bilgi üretimine manidir. Her ne kadar taklitten bir şey olmaz diyenler olsa da,  biz onlara kulak asmadan en azından “Fikir üretme! Üretene de fırsat verme!” orta çağ zihniyetini yıkmak için fikir üretmeye değmez mi. Elbette ki değer,  Allah korusun yasakçı zihniyete fırsat verildiğinde biliniz ki bizde ilim adamı yetişmiyor serzenişiyle daha çok yakınacağız demektir.  Maalesef bu tip serzenişler tarihin her devrinde görülen aynı kısır döngünün birer fotoğraf kareleri olarak karşımıza çıkabiliyor. Oysa dinimiz içtihatta bulunmayı irşâd vasıtası olarak görmekte. Yeter ki, fikir üretene fırsat tanınsın böyle çabalar meşru addedilir de. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v.) içtihadında yanılana bir sevap, içtihadında tam isabet edene iki sevap müjdelemiş bile. Hadis-i şeriften anladığımız şu ki; Ümmet-i Muhammed’in her an karşı karşıya kalabileceği müşküllerin giderilmesi için bilgi üretimine teşvik vardır. Madem öyle; Müslümanların her an karşılaşacakları yeni meseleler karşısında çıkmaza sürüklenmemesi için bilgi üretimi noktasında başvuracağı kaynaklar:
            -Kitap
            -Sünnet
            -İcma-i ümmet
            -Kıyas-ı fukaha olmalıdır.
            Peygamberimiz (s.a.v.), uygulamalarıyla fikri üretimi teşvik ettiği gibi, ashabına huzurunda ve gıyabında içtihat yapmasına müsaade etmişte. Sadece hoş karşılanmayan durum, sadece Rasulullah (s.a.v.)’ın huzurunda tek başına ve O’nun tasvibine sunmaksızın fikir yürütmektir. Keza adab günümüz için de geçerli bir akçe.  Hani derler ya “Âlimin yanında dilini, evliyanın yanında kalbini sağlam tut”, aynen öyle de bize haddimizi hududumuzu bilmek düşer.  Anlaşılan İslâm’da fikir ve bilgi üretimi kadar adap, usul,  erkân gibi ulvi hasletlerde çok mühimdir.  Nasıl mühim olmasın ki,  ötelere edeple varmalı ki, lütufla dönüş vuku bulsun.  

                          İSLÂM HAYATIN BÜTÜNÜNÜ BİLGİLENDİRİR

            Bir an adap ve edepten mahrum meclislerin halini bir tahayyül ettiğimizi düşleyelim, hiç kuşkusuz böyle meclisleri ya şarlatanlar,  ya da iç ve dış şeytanların idare ettiğini göreceğimiz bir düşle uyanacağımız muhakkak. Düşü böyleyse kim bilir gerçeği nasıldır. Hiç kuşkusuz bu noktada bir kez daha adap ve erkânın önemi ortaya çıkmış olur.  
           Değil mi ki şeytan huzurda edebe mugayir kıyasta bulundu, onun bu edebe aykırılığı huzurdan kovulmasına yetmiştir.
           Değil mi ki şeytan  “Âdem topraktan, ben ateşten secde etmem”  kıyasında bulundu ebed-ül ebed nar-ı cehenneme çarptırılmasına yetmiştir.
           İşte görüyorsunuz şeytanın düştüğü bu gayya kuyusundan tüm inananlar için birçok ibretlik dersler var. Şöyle ki; bir kula yakışan bilgelik taslamak değil, huzurda boyun bükmek yaraşır. Öyle boyun bükmeli ki; huzura varıldığında lütufla dönülebilsin. Hiç kuşkusuz şeytanın bilgeliği tartışılmaz derecede meleklerin akıl hocası bir mevkiiydi,  buna itirazımız yok zaten, itirazımız adapsızlığınadır. Meğer tek başına bilgelikte bir değer değilmiş, bilgiyi edeple taçlandırmak gerekiyormuş. Hakeza içtihatta öyle, yani haddini ve hududunu bilmek kaydıyla güzeldir. Yol yordam bilmeden, usul edep olmadan bilgelik neye yarar ki. Bakın,  Ashab-ı Kiram, Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda içtihat etmiş ama adab, usul ve erkânına riayet ederek görüş bildirmiş. Nitekim Peygamberimiz  (s.a.v) Müslümanları namaza nasıl davet edileceği hususunu ashabı arasında istişareye açtığında, sahabeler kendi görüşlerini ortaya koymaktan imtina etmemişler. Derken Abdullah bin Zeyd’in rüyasına konu olan ezan kabul görüp tevhid meşalesi olmuşta.
            Peki, Rasulullah (s.a.v.) dar-ı bekaya intikal ettikten sonra ictihad süreci nasıl işlemiş?  Malum,  kitap ve sünnette açık hüküm yoksa sahabe içtihadı devreye girmiştir. Tabii sahabe içtihadından kasıt sahabenin tümü değil elbet.  Bir kere Rasûlullah’ı (s.a.v.)  gören sahabe sayısı 140 bindi, ama hüküm aktaran sahabe sayısı 130 kadardı. İyi ki de hüküm aktaran bu çekirdek kadro varmış.  Bilhassa bu çekirdek kadro Allah Resulünün ahrete intikaliyle başlayan ilk dört halife döneminde, karşılaştıkları her yeni meselede öncelikle kitap ve sünnete bakmışlar,  şayet altından kalkılacak gibi değilse kendi aralarında istişare edip meselelerin üstesinden gelmesini bilmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer (r.anh) herhangi bir meseleyle karşılaşıldığında nasıl bir yol izlenme hususunda ortaya metodoloji (hüküm) koymuş bile.  Nasıl mı?  İşte,  Hz. Ömer (r.anh) Kadı Şureyh’a bu hususta şöyle tavsiyede bulunmuş: “Kitaptan açıkça anlayabildiğinle hükmet, şayet kitabın tamamını bilemezsen, Resulullah’ın hükmettiği ile hükmet, bunun hepsini bilemezsen doğru yolda olan alimlerin kazaları ile hükmet, bunların da tümünü bilemezsen rey’inle içtihat et, alim ve Salih kişilerle de istişare eyle..” 
          Tartışmasız; İslam’da istişare vazgeçilmez bir ilkedir. Maalesef günümüzde, kraldan çok kral kesilip hiç kimseye sorma tenezzülünde bulunmayıp kendi başına buyruk kesilen çok insan var.  Aslında bu şeytani aldatmanın neticesi bir huydur. Aynı zamanda çıkmaz bir yoldur. Bu çıkmaz yollara düşen kolay kolay iflah olmaz da. Bir kere kendi aklını yanılmaz rehber kılmışlar, bu yüzden dışa kapalı ve sağırdırlar.  Hele bir insan şeytani aldanmışlığa düşmeye dursun başkalarını hiçe saydığının farkında bile olmaz. Dolayısıyla ne aldatan ne de aldanan olmalı, her daim uyanık olmak mecburiyetimiz var. Şeytani, nefsanî ve kötü arkadaşların aldatıcı kıskaçlarından korunmak için mutlaka rabbani âlimlerin eşiğine yüz sürmek gerekir. Kendini yanılmaz rehber gören kim ne bulmuş ki biz de bulalım. Bizim için danışmak kurtuluş rehberidir. Bakın atalarımız; “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” demiş. Besbelli ki bilge insandan mahrumiyetlik, yanılgılara yol açtığından böyle demişler.  Zaten sağlıklı karar vermenin yolu, âlimin eşiğine varmak ve ilim meclisinde bulunmaktan geçiyor. Nasıl mı? İşte, İmam-ı Azam, İmam Şafi, İmam Hanbelî ve İmam Malik gibi zatlar bile kendiliğinden ışık kandili olmuş değiller. Bakın,  Ebu Hanife’nin üstadı Hammad b. Ebu Süleyman’dır, İmam Şafii’nin üstadı İmam Malik ve Ebu Hanife’nin rahle-i tedrisatından geçmiş Muhammed b. Hasen’dir.  Hakeza İmam Malik’in beslendiği kaynak ise Medineli yedi fakihin yetiştirdiği Nafi, Zühri,  Ebü’z-zinad, Rebiatürre’y ve Yahya b. Said gibi talebelerdir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: Ahmed b. Hanbel uzun süre İmam Şafii'ye talebelik ettiğinden, onu Şafii addedenlerde olmuş. Her neyse asıl bizi ilgilendiren husus şu ki, bilgi yolunda bilge şahsiyetlerle bağ kurmak esastır. Onların rahle-i tedrisatından geçmeden kendi kendine yol alınmıyor. İmam-ı Azam gibi zatlar gökten zembille inmediğine göre, bu işin usul kaidesi bu olduğu anlaşılmakta. Hani derler ya,  ya âlim olacaksın, ya âlimin eşiğine yüz süreceksin, asla üçüncü durumda olmayacaksın, aynen öyle de üçüncü durumda olmak yaya kalmak demektir. Şayet kral çıplak olmak istemiyorsak mutlaka bir âlimin önünde diz çöküp aydınlanmalı. Yoksa işin sonunda yakayı haramilere kaptırmakta var.  Nasıl ki eskiden yol kesen harimiler vardıysa, bu günde insanlığı sırat-ı müstakim yolunda alıkoyan hırsız fenerler vardır. Vazifeleri gereği toplumu habire yalanlarla, dolanlara oyalamakla meşguller. Haramiler ortalıkta cirit attıkça asrımızda cehalet alabildiğine koyulaşıp maddi ihtiraslar tavan yapmış bile. Artık öyle bir haldeyiz ki bilge kişileri mumla arar olduk. Yine de her türlü olumsuzluğa rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan aramaktan vazgeçmemeli.  Hatta arayış ihtiyacı sadece bize has durum değil,  buna devlet başkanı da dâhildir.  Malum,  ilminden dolayı çekim merkezi bilge zattır. Bu yüzden bilge insan ayağa gelmez,  esas olan bilge zatın eşiğini aşındırmaktır. Nitekim Resulullah (s.a.v.): “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir”  diye buyurmuşta.
          Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, sultan ve devlet yöneticisi de olsa âlimin eşiğini aşındırmak gerekir. Örnek mi?  İşte Yavuz Sultan Selim’in kaftanına bir âlimin atının ayağından üzerine sıçrayan çamur karşısında elbisesini muhafaza altına alması, âlime olan hürmetin en çarpıcı örneğini teşkil eder. Belki denilebilir ki Kur’an varken âlime ne gerek var. Bir kere Kur’an ayetleri ayrıntılar üzerine kodlanmış ansiklobedik bir kitap değil ki âlime ne gerek var diyelim,  başlı başına anayasa hükmünde bir kitap. Kur’an dili başta peygamberimiz olmak üzere sırasıyla sahabe, tabiin, ulema ve rabbani âlimlerin görüşleri ve yaşayışları doğrultusunda anlam kazanmakta.  Mesela; Kur’an’da “Namaz kılınız” emri vardır, ama nasıl namaz kılınacağına dair teferruat bulamazsınız. Bu tip ayrıntıları ancak Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerinden ve uygulamasından öğrenebiliyoruz. Zaten Kur’an-ı Kerim ayrıntı içeren bir kitap olsaydı fikirsizlikten her tarafı monotonluk kaplayacaktı. İşte Resulullah (s.a.v.),  ashab ve ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin içtihadı ümmetin ihtiyaçlarını karşılamak ve monotonluğu gidermek için vardır. Dikkat edin Kur’an nazil olduğunda ilk vahiy ayetler inançla ilgilidir, sebebi gayet açık; inanç şüphe kaldırmayacağından temeller inançla donatılmıştır. Vaktaki inanç noktasında maksat hâsıl olmuş bu kez temellerden inşa aşamasına geçilmiştir. Yani, ikinci dönemde sosyal hayatın her alanıyla ilgili içtihat gerektiren şer’i ayetler nüzul olmuştur. Bir başka ifadeyle ikinci dönemde miras, evlenme, boşanma, zina, cinayet, savaş,  barış ve hırsızlık gibi konuların çözümüne yönelik hükümler nazil olmuştur. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim nedir sorulduğunda cevaben birinci ve ikinci dönem itibariyle nüzul olan ayetlerden hareketle; hem şüphe kaldırmaz bir itikat kitabı, hem de sosyal hayatın her alanını kodlayan kelam-ı kadimdir dersek yeridir. Aslında böyle bir cevapla İslâm’ın boşluğa inmediğini, bilakis insanlığın hafızasına ve kalbine inmiş bir kitap olduğunu dile getirmiş oluruz da. Zaten boşluğa nüzul olmuş olsaydı içtihada gerek kalmazdı, bildiğimiz boşlukta sadece kaybolmak vardır.  Ve insan hafızası ve kalbinin farkı burada ortaya çıkıyor, farkı boş olmamasıdır. Ki; insan kalbi “Ben hiçbir yere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” hükmün tecelli ettiği deryayı umman bir âlemdir. İşte böyle bir kalp, ya da âlem; Kur’an’ın dilini anlamak için çaba sarf edip sorumluluk alır da.  Nitekim dağ, taş, tüm mahlûkat bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınmış ta. Yeter ki, bu noktada insan gönlünü diri tutup beynini akl-ı selim kılsın ötelere kanatlanır da.
            Yediden yetmişe herkes bilir ki;  realite boşluk kabul etmez, bu yüzden İslâm’ı sosyal hayattan ayrı tutmak abesle iştigal olur. Zaten batı dünyası ile bizim farkımızı belirleyen bu yol ayrımıdır. Malum, Hz. İsa sonrası Hıristiyanlık; “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” anlayışı bir Hıristiyanlıktır. Elbette böyle bir anlayış dinin sosyal hayattan kovulmasından başka bir şey değildir. İslâmiyet asla hükmünü vicdanlara mahkûm edecek kadar basit bir din değil, tam aksine tüm içtimai hayatı içine alan çağlar üstü ilahi soluktur. Madem öyle, dini vicdanlara hapsetmek isteyenlere kulak asmayalım,  bize yaraşan Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmektir.  Çağrıya kulak verelim ki;   dinin vicdanın ötesinde sosyal hayatın tüm alanını kapsayan bir hayat dini olduğunu idrak etmiş olalım.  
               Vesselam.