19 Kasım 2016 Cumartesi

STATÜKOCULUK VE DEĞİŞİM



STATÜKOCULUK VE DEĞİŞİM 

                               SELİM  GÜRBÜZER

            Değişimden yana olmayıp mevcut durumu idame ettiren anlayış statükoculuğun ta kendisidir.   Yani, değişimin zıddıdır statükoculuk. Değişim ise eski bayatlamış alışkanlıkları terk edip, yeni bir hamle başlatmanın adıdır. Statükocu zihniyet dirense de realite er geç su yüzüne çıkabiliyor. Yeter ki doğru analiz, yerinde teşhis, yerinde tahlil ve yerinde yeni kriterler ortaya konulabilsin. Bak o zaman tepeden inmeci görüşler sonunda hakikatin karşısında pes etmek zorunda kalabiliyor. Bakın tarihte birçok bilim adamı bin bir türlü cefaya maruz kalmış, ama sonunda tarih onları haklı çıkarmıştır. Derken engizisyonun o susturucu giyotin aleti yerini bilgiye terk etmiş bile. Yani kaybeden değişim değil, giyotin olmuştur. 
            İslâmiyet doğuştan itibaren; “İki günü eşit kılan zarardadır” fermanıyla statükoculuğa geçit vermemiştir. Devamlı ilerleme kaydetme ve yeni gelişmelere uyum sağlamak İslâmiyet’in kabulüdür. Bir kere değişmemekte ısrar eden toplumlar, kendilerini bataklığa düşmekten kurtaramazlar. Malum, dünyada her şey değişir, değişmeyen sadece Vahyin soluğu ve Sünnet-i Seniyye değişmez. Zira Kur’an-ı Mu’ciz’ül beyan bütün çağlara ferman okuyan, tek evrensel hakikat ışığıdır. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde ideal bir Müslüman’ın tek gayesi, yaşadığı asrı İslâm’ın o engin hoşgörü ışığında değiştirmek ve insanlığın özlediği o gerçek değişim projesini sunmak olmalıdır.
            Batıda statükocu zihniyeti aristokratlar, kralcılar, dinciler, ırkçılar,  klasik kapitalistler ve fanatik milliyetçiler oluşturur. Gerçekten de batı’nın o karanlık ortaçağ devresine baktığımızda kilise sultaların, aristokratların ve kralcıların değişimden uzak sırça köşklerde uzun seneler saltanatlarını devam ettirdikleri görülür. Ama sonunda kazanan yine değişim oldu. Demek ki, hakikat er geç tecelli edebiliyormuş.
          Batıda sağcı hayatından çok memnundur. Yani, ekonomik durumu diğer kesimlere göre çok daha ileri seviyelerde olup geleceği parlak olur da. İşte bu yüzden statik kalmayı tercih ederler.  Peki ya batı solcusu! Malum onlar da ekonomik yönden güçsüz olduğu için olaylar karşısında sessiz kalmazlar,  mevcut düzenin değişmesinden yana tavır sergilerler. İcabında her biri ‘eylem manyağı’ olabiliyor. Belli ki onların böyle olması huzursuz ve sefil bir hayat yaşamanın bir yansımasıdır
            Söz konusu Türkiye olunca, batı’dan çok daha farklı bir tablo karşımıza çıkar.  Bir anlamda batı’nın tam tersi bir tablo söz konusudur. Şöyle ki, Türk solcusu maddi yönden fevkalade iyi durumdadır. Ancak toplum değerleriyle barışık değiller. Tabii buna şaşmamak gerek,  çünkü genel itibariyle solcular kendini elit sanan çevrelerin ürettiği topluluklardır. Son derece önemli yerlerde köşe başlarını tutmuş olduklarından etkinlikleri hala devam ettirebiliyorlar. Dolayısıyla mevcut konumlarını daha da devam ettirmek için değişimin önünü tıkayacak kanallara sarılırlar. Yani tutunacak dalları statükonun kollarıdır. Ülkemizde sağcı diye vasıflandırılan kesim ise ekonomik yönden zayıf, ama değişimcidirler.  Her ne kadar muhafazakar kesim bir takım çevrelerce radikal, fundamentalist ithamıyla suçlansalar da onların bu ithamlar karşısında tepkileri hep sivil inisiyatif çerçevede demokratik olmuştur.  Asla mütedeyyin ve muhafazakâr çevrelerde cam çerçeve kırmak, yakıp dökmek gibi nahoş tepkiler görülmez.  Hak ve özgürlük taleplerini demokratik yollardan aramayı tercih ederler hep.  Keza batı sağcısının yaşadığı lüks konfor hayatı yaşamasalar da, bir lokma bir hırkaya razı olacak bir kıt kanaatle bile Allah’a teslimiyetleri tamdır. Avrupa’da solcu, refah seviyesi düşük olması hasebiyle tepkicidir.  Türk solcusu ise bolluk içinde yüzdüğü halde Allah’a şükür noktasında bihaberdir.  Sol kesimin partisi bile zengin, hatta bu partinin İş Bankası da var. Tahmin etmişsinizdir bu parti CHP’den başkası değildir. Dahası bu öyle bir parti ki, 22 Temmuz 2007’de genel seçime gitmeye bile itiraz edecek bir konuma düşmüştür. Neymiş efendim o ayda seçmen sahillerde olacakmış. Düşünsenize yaz tatili onlar için oy kaybı demek. Parti değil sanki pırtı, konjonktüre göre şekil alabiliyor.  Hele şükür sağ seçmenin böyle bir derdi yok. Aslında bu tip örnekler hangi partinin seçmen nezdinde hangi noktada olduğunu göstermeye yetiyor.  Kelimenin tam anlamıyla istisnai durumları hesaba katmazsak Türk solcusu olaylar karşısında statükoculuktan yana tavır alırken, Türk sağcısı da değişimcilikten yana tavır almaktadır.
             Gerçek Müslüman kimliğine sahip olan bir insan,  nimet,  külfet dengesini gözetip varlıkta ve yoklukta Allah’ı hatırlar hep.  Bu da yetmez hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıp, kahrında hoş lütfünde hoş der.  Evet, bu hissiyatı yaşayan bilir, yaşamayan bilemez,  hakiki Müslüman’a has bir duygudur bu.  Tarih bize Allah’a itaatle kölelerin sultan,   isyankâr sultanların ise rezil ve sefil duruma düştüklerini gösteriyor. O halde bir insan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Bir kere insan hangi durumda olursa olsun mutlaka Allah’a şükretmesini bilmeli. Allah’ın bahşettiği nimetlerin kıymetini bilip kendi iç değişimin kapısını aralamalı.  Malum, insan beşer, durmaz şaşar, hataya düşebilir. Şüphesiz düşüp kalkmayan sadece Allah Teâlâ’dır. Madem öyle her anımız Allah olmalı.  Buna mecburuz da. Nitekim O,  günahlarımızın affı için sığınacak tek dayanağımız. Kaldı ki,  hürriyete ve değişime giden yolda bu dayanaktan geçmekte. Şayet statik yapımızı dinamik hale getirmek istiyorsak ilahi huzurda tövbe kapısından geçip hürriyet ve değişime yelken açmak gerek.  Bunun için ne lazım gelir derseniz gayet basit iç âlemimizde değişim fitilini yakmak yeterlidir. Yeter ki o fitili yak, bak o zaman aşk ateşi tüm vücudu sarar da. Ama gel gör ki, her yanımız statikleşmiş, adeta kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarmaktan korkar haldeyiz. Sanki yaşadığımız anla ilgimiz yok gibi. Soluk soluğa hayatı geçiştirmekle meşgulüz.  Dahası kendimizi statükonun kolları arasına teslim etmiş gibiyiz, can çekişiyoruz da. Belki de yeniden kendimize dönüş,  kurtuluşumuz olacaktır.  Dedik ya bu kurtuluş kapısını açmanın yolu, Allah’a tövbe edip iç dünyamızda değişim fitilini yakmaktan geçiyor.  Tabii yaktıktan sonra bu uğurda köz olmakta var.  Zaten  “hamdım yandım piştim” olmadan iç âlemde değişim gerçekleşmez ki.    Anlaşılan,  iç âlemimize hürriyet ve değişim iksiri tattırmadan dış dünyaya nizam vermek mümkün olmaz.  En iyisi mi iç âlemimizi güle bahçesine dönüştürelim ki statik bir hayat tarzı son bulsun.  Hiç kuşkusuz son bulduğunda mutlak manada değişimin vuku bulacağı muhakkak.  O halde ne duruyoruz ilk evvela kendimizi değiştirelim ki dış âlemde bu değişim atmosferinden nasiplensin.
             Malumunuz bir zamanlar iyi günde kötü günde, neşede ve tasada, nimette ve külfette beraber olma anlayışı tarihten günümüze uzanan en güzel mirasımızdı.  Öyle ki bu anlayış tarihin ilk göçebe hayatında daha bambaşka bir kuvvetli duygu selidir. Elbette ki göçebe toplumda bu duygunun egemen olması gayet tabiidir. Hele hele o topluluğun sosyal yardımlaşmanın kaynağına baktığımızda akrabalığın birinci derecede en etken unsur olduğunu görürüz. İşte sosyologların içtimai tesanüd dediği bu sosyolojik vetire din faktörü ile birleştiğinde ister istemez karşı konamayacak bir güç oluşturabiliyor. Besbelli ki devletlerin kuruluşunda tesanüd (karşılıklı yardımlaşma) ağırlıklı bir değerdir. Hakeza Osmanlı’nın kuruluşunda da tesanüd hâkimdi. Yani başlangıçta Osmanlı birlik ve asabiyet (baba tarafından akrabalara düşkünlük) ruhuyla dolu 200 çadırlık bir aşiret topluluğuydu.  Ama bu sadece bize mahsus bir durum değil, hemen hemen her devletin temelinde tesanüd ve asabiyet mayası var zaten.  Demek ki bu maya olmalı ki, devlet kurulabilsin. Dolayısıyla, başlangıç noktasında dostluk, akrabalık ve yardımlaşma duyguları, kurulacak olan devlete maya olabiliyor. Ancak devlet olduktan sonra zaman içerisinde bu duygular yerleşik olmanın vermiş olduğu müesseseleşmeyle birlikte eski dinamizmini yitirebiliyor.  Bu kaçınılmaz alın yazıdır.  Öyle ki alın yazımızın başlangıcında beylikten devlete geçiş yapmak vardır, işte bu geçişle birlikte yöneticilerle yönetilenlerin birlikte paylaştıkları bir güçle yüzleşmiş olduk.  Hatta bu safha da halkın (tebaanın) yönetime katılma hususu gündeme taşınmış ta. Ahıyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Gazıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum bunun en bariz göstergesi.  Elbette ki halkla devletin,  o dönemde yönetilenlerle yöneticilerin hem hal olması güzel bir haslet. Zaten bu güzel haslet sayesinde üç kıtada cihangir devlet olmuşuz da.  Ne zaman ki alın yazımızın ikinci safhasında halkla devlet arasında nimet ve külfet dengesini yitirdik, işte bu yitirmişlik toplum üzerinde çözücü tesirler meydana getirdiğine şahit olduk.  İster istemez alın yazımızın üçüncü safhasında bir başka tesanüde ihtiyaç hissetmişiz. Malum bu yeni tesanüd Kuvayı Milliye ruhundan başkası değildir. Evet, devletlerde tıpkı bir insan ömrü gibidir, doğarlar, büyürler ve ölürler.  Derken her dem yeniden canlar canlanabiliyor.
          Anlaşılan o ki;  bir devlet ne kadar köklü olursa olsun, hatta medeniyet bakımdan zirve devlet olsa da tarihin ilerleyen dönemlerinde bir başka tesanüde ihtiyaç duyabiliyor. Dedik ya zirvede olma bir noktada çöküşün başlangıcı demek. Dolayısıyla bu noktada hücre yenilenmesi şart, dahası bir başka yeni bir medeniyet hamlesine hazırlıklı olmak gerekir. Aksi takdirde yeni oluşan dengeler karşısında yenik düşüp tarihin harabelerine gömülmekte var.
            Malumunuz ister şahıs bazında, ister toplum bazında,  isterse devlet bazında olsun fark etmez,  her kim ki değişim yönünde adım attıkça, çevrenin her meydan okuyuşu karşısında başı dik,  alnı ak, gönlü pak olur, asla aciz durumda kalmaz.  Belli ki değişimin gücü etkisinde gizlidir. İşte böyle bir etki sayesinde farklılaşmaktan bütünleşmeye, bütünleşmekten farklılaşmaya kolayca geçiş yapılabiliyor. Tabii unutmamak gerekir ki her şeyin bir zevali olduğu gibi değişimin de bir sınırı var.  Öyle bir an gelir ki,  değişimin etki gücü azalabiliyor,  çevrenin soruları karşısında dona kalır da.  Ardından sadece mazide sürdürülen altın yılların hatıraları kalır. Elbette ki hatırlar güzel, ama hep hatıralarla da teselli bulmak doğru olmaz. Zira Peygamberimiz(s.a.v) “iki günü eşit kılan zarardadır” buyurmakta. 
      Demek ki,  her vitrine çıkan yenilik ebedi değil,  yükselişinde bir sonu var elbet.  Piramidin zirvesinde doyuma ulaşmak vardır. İşte bu doyum noktası aynı zamanda bir inişin işareti, düşüş kaçınılmaz olabiliyor. Madem öyle zirvenin başlangıcında başka bir yeniliğin sahne alması gerekir ki ebed müddet ruhu tazelenebilsin. Aksi takdirde toplumun yöneticilerden hiçbir beklentisi kalmayıp huzuru başka alanlarda arayacaktır.  Tâ ki, bu arayış mevcut statüko düzeni sahneden çekilene kadar devam eder de. Bu arada fırsat bu fırsat yeni kılavuzlar, yeni oluşumlar topluma ümit ışığı olarak gün yüzüne çıkıp yeni bir medeniyetin doğuşuna zemin hazırlar da.
            Heyhat,  geçte olsa şimdi yeni anlıyoruz ki, medeniyetler de bir ömür kadar dayanıksızmış. Meğer her şey fani ve fani olan her olay yeni bir doğuma gebe de. Sürekli doğuşlar, batışlar, düşüşler ve yükselişlerin bir döngü içerisinde seyretmesi cilve-i kudret-i Rabbani'ye olan bir kuvvetin neticesiymiş.  Belki de bu neticeden bizim için çıkaracağımız en önemli husus değişimin vazgeçilmez sosyal bir vakıa olduğu gerçeğidir.
         Muhakkak ki; Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey değişebiliyor. Madem öyle  “dünya döner devran döner, sonunda her şey aslına döner” mısraları kulağımıza küpe olsun. 
         Velhasıl; Statükoculuk mu? Asla.  İlla ki müspet değişim diyoruz.

          Vesselam.

17 Kasım 2016 Perşembe

SİYASİ KİRLİLİK HAKİKATLARI ÖRTÜYOR




            SİYASİ KİRLİLİK HAKİKATLARI ÖRTÜYOR

        SELİM GÜRBÜZER

       Bilindiği üzere Peygamberimiz (s.a.v.) hizmetkârlığı şiar edinmiş idarecileri; “Adil bir sultanın bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı kılınan ibadetten üstündür” hadis-i şerifiyle müjdeliyor.
      Siyasi kirliliğe bulaşmamış bir iktidar toplum menfaati neyi gerektiriyorsa onu bir ibadet bilinci içerisinde yerine getirmeyi vazife bilir. Böyle bir iktidar erki; devlet aygıtını ne komünizmde olduğu gibi zulüm vasıtası, ne kapitalizmde olduğu gibi sadece asayişi sağlayan birim, ne de faşizmde olduğu gibi herkesin itaat etmesi gereken put olarak görür. Kelimenin tam anlamıyla böyle bir iktidarda devlet anlayışı, vatandaşla devletin barışık olduğu, bireyi merkez addeden ve bireyin önündeki tüm engelleri kaldıran bir teşkilatlanma ağı söz konusudur. Bir başka ifadeyle hadim devlet ilkesi, Sivil inisiyatif üstlenmiş iktidarın ana ruhunu oluşturur. Zaten Muktedir iktidara giden yol hadimiyetten geçmekte.
       Tarihi süreç içerisinde iktidar anlayışına baktığımızda 18. asra kadar idarecilerin hemen hepsi devlette fani olmuş insanlardı. Sonrası malum, içi boş kuru kavramlarla milletin kefenini soymaya memur idareciler türedi. Yine de aralarında azda olsa iyi niyetli insanlarda vardı elbet.
             Cevdet Paşa, kendi devrinde devleti değerlendirirken devlet aygıtını:
            — Saltanat,
            — Milletin ileri gelenleri,
            — Halk (reayaolma üzere üç tabakada değerlendirir.
            Paşa, bu üç unsurun ahenk içinde olduğu zaman cemiyet içerisinde huzurun sağlanabileceğini belirtir. İşte bu müthiş tespit, muktedir iktidarın nasıl olması gerektiğine ışık tutmaya yeter artar da.  Madem öyle, bu tespitten hareketle gerek idare edenler, gerek akil insanlar, gerekse halkın tamamı hep birlikte uyum içerisinde olması şarttır. Üç sacayağının varlığını yitirmesi muktedir iktidarın yokluğuna işarettir. Şöyle tarihe bir bakın Osmanlı Padişahları, tebaayı  “Vediatullah”, yani Allah’ın emaneti olarak görmüşler. Yetmedi padişahlarımız dünya saltanatının geçici hevesine kapılmamak için Cuma selamlığına çıkarken muvazzaf bir tabur askere; “Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var”  temposu tutturmuşlar da. Hep bunlar ne içindi derseniz,  Rıza-i bari içindi elbet. Besbelli ki padişahlara verilen “Zillullah-ı fi'l-arzeyn” unvanı  (hâşâ) Allah’ın maddi gölgesi anlamından olmayıp, Allah'ın adaletini tesis etmeye vesile bir taçtır. İşte bu örnekten hareketle muktedir iktidara talip her kim olursa olsun halka hizmet yolunda Allah’ın rızasını kazanmak amacı gütmeli ki halkın gönlü fethedilebilsin.  Zaten gerçek idareci hakkın rızasını alan,  halkın da gönlünü kazanan demektir. 

            Âlim ve yönetici diyalogu
            Aslında Muktedir iktidar bilge insanlar, sivil toplum örgütleri ve ehil idarecilerin varlığıyla anlam kazanır. Bilhassa bilge insanlar reyleriyle idarecilere ışık olup müsteşar vazifesi görürler de. Ancak şu da bir gerçek ilim adamları olaylara hep şüpheci gözle bakarlar. İşte onların olaylara kılı kırk yaran detaycı yönleriyle yaklaşması pratik karar almayı geciktirebiliyor. Zira meselelerin en ince ayrıntılarına kadar indiklerinden meşguliyetleri artmaktadır.  İşte bu yüzden Cevdet Paşa; “Sünuf-u beşer içinde emr-i siyasetten en uzak insanlar âlimlerdir” tespitinde bulunmuştur. Hakeza yabancı bir fikir adamı Pareto da buna benzer bir tespitte bulunup; “İlim başka, siyaset başkadır” demiştir. Demek ki; idari mekanizma çok hassas ve çok karmaşık bir alan,  dahası pratiklik isteyen bir dünyadır. Keza politik alanda öyledir. O halde siz siz olun siyasi olayları kıyas metoduyla genel fikirlere uygulamaya kalkışmayın. Aksi takdirde habire ayrıntılarda boğulur durursunuz. Bir kere akil insanlar, olayları beyinlerindeki külliyata uydurmaya alışmışlar, isteseniz de pratikleştiremezsiniz.  Madem ilim başka siyaset başka, o halde yapılacak iş bellidir, bu noktada idarecilerin ulema’nın hafızasında yer alan külliyattan ne koparabiliyorsa ondan faydalanma yoluna gitmesi en akılcı ve en pratik bir yöntem olacaktır. Dolayısıyla idarecinin ansiklopedik bilgiye sahip olması gerekmez, sadece ansiklopedik bilgiye sahip olanlardan yararlanması lazım gelir. Anlaşılan ayrıntıya dalmak ulemanın işi, pratik uygulamalar sergilemek idarecinin işidir.  Kaldı ki idarecilerin bilge insanların bilgisine ve reyine başvurması gerekiyor ki; teorik bilgiler pratiğe geçebilsin. Nasıl ki teori ile pratiklik arasında bir ilişki varsa aynen öyle de bilge insan ve yönetici arasında da buna benzer ilişki vardır. Değim yerindeyse iç ve dış gibidirler. İç ve dış bir olmalı ki âlem nizam bulabilsin.  Zaten bilge insanları dışlayan ya da onların kapısını aşındırmaktan utanç duyan yöneticiler nasıl muktedir iktidar olabilir ki. Olsa olsa pansuman iktidar olurlar.

            Siyasi Kirlilik
            Siyasi kirlilik yüzünden hakikati göremez olduk. Hele hele günümüz dünyasında politikanın adı neredeyse siyasi kirlilikle birlikte anılır oldu. Sanki ikiz kardeş gibiler. Belki de insanlığın kurtuluşu bu kirlenmişlikten kurtulmakla olacaktır. Weber bu yüzden “Politikaya girmek şeytanla anlaşma imzalamaktır” diyor. Bediüzzaman Said-i Nursi de yaşadığı dönemde şahit olduğu birtakım kirli politika oyunlarından kendisine gına gelmiş olacak ki siyaseti, iki ucu kirli bir sopa gibi görüp  “Eûzü billahi-mine'ş – ve's siyaseti”, yani  “şeytandan ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” demiştir.      
          Gerçekten de bugünkü siyasi kirlenmişlik yüzünden nice haksızlar haklı,  nice haklılar haksız duruma düşebiliyor.  Siyasetçiler âlimlerin eşiğini aşındırmaktan geri dururlarsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Böyleleri için varsa yoksa kendi kişisel egolarını tatmin etmek ön plandadır. Bakın Peygamber (s.a.v.) mealen; “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü devlet reislerinin yanına gidendir” buyurmakta. İşte bu hadis-i şerifin mana ruhundan yoksun devlet yöneticileri siyasete kirlilik katarken, sözde âlim müsveddeleri de boş durmamış ilmi ayağa düşürmüşlerdir. Oysa iktidara talip devlet adamı sık sık bilge insanların ziyaretinde bulunup onların istişaresine başvurmakla siyaset ak ve pak olabiliyor.  Gerçek âlim de ilmin yüceliğini bilip yöneticilerin kapısına gitmeye heves etmemekle ilim yücelik kazanabiliyor.  Hele ilim ayağa düşmeye gör, bak o zaman sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu bir ortamdan geçilir mi. Oysa şöhret afettir. İlmin asla şöhrete ihtiyacı yok. Bir kere ilim adamı siyasetçinin yanında vazo olsun diye ilim tahsil etmez, ışık kandili olmak için vardır. Unutmayalım ki, ilim adamının kaleminden damlayan mürekkep şehit kanından üstündür.  Dikkat edin, Fatih Sultan Mehmet bu bilince sahip bir hakan olduğundan sık sık Akşemseddin’in ayağına gidip eşiğini aşındırmayı ihmal etmemiş bile.   Hakeza Akşemseddin de bu bilinçten hareketle Fatih’in ayağına gitmemiş. Belli ki Fatih eşikte 'fatih' olmuş, Akşemseddin de dergâhında 'ak şeyh' olmuştur. Derken Fatih hadis-i şerifin sırrın gereği övülen kumandan olarak adından söz ettirmiştir.
           
            Siyasette Makyavelizm
            Malum, ünlü fizik bilgini Ampere 1834 yılında sibernetik kavramını yönetim veya idare etme anlamında kullanmıştır. Hakeza hükümet kavramı da Fransızca Gouvernement’in karşılığıdır. İdare etmenin karşılığı ise gouverner’dir.   Her neyse bu tip kavramlar bir şekilde yönetim biliminin doğmasını tetiklemiştir. İyi ki de böyle bir anlayış doğmuş, belki de politikanın idare etme sanatı olduğunu fark edemeyecektik. Tabii sadece fark etmek yetmez,  önemli olan bu sanatın yatağında doğru akıp akmadığıdır.  Şayet bu sanat doğru icra edilirse bak o zaman siyasi kirlilikten söz eder miyiz? Gel gör ki;  politika bir vasıtalar bütünü olması gerekirken, maalesef bugün gelinen noktada düşünceleri, devletleri, hemen her şeyi A'dan Z'ye esir almaya yönelik icra edilen bir sanata dönüşmüş gibi.  Adeta politika puta tapıcılık bir rol üstlenip politika bezirgânlarının hızla türemesi için vardır.  Besbelli ki batı toplumu inancını yitirince yerine politikacılığı ikame etmiş ve bu uğurda fikir beyan edenleri baş tacı yapmış ta. Malum, bunun piri de Machiavelli'den başkası değildir. Bakın Machiavelli bir politikacının nasıl olması gerektiği hususunda ne diyor; “Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir. Politika ahlak dışıdır. Çünkü namussuzlar arasında yüzde yüz namuslu kalmak isteyen er geç mahvolur. İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil, vazife. Halk yalnız neticeleri görür vasıtalar ne olursa olsun, hoş görülür ve alkışlanır.” İşte bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere günümüzde siyaset   “Makyavelizm”  demektir. Zaten siyasetin çizgisi bu seyirde yürüyor da.  Dürüst bir politikacı, asla siyasette Makyavelizm’i ölçü almaz. Dürüstlük ölçüsü hak, hukuk, adaletli olmayı gerektirir. Keza toplumun iç dinamikleriyle uyumlu ve kitlelerin meşru yollardan (demokratik) hak ve hürriyet elde etmelerine yönelik uğraş vermeyi gerektirir.   İslâm tarihine şöyle bir göz attığımızda;  yöneticilerin sıradan vatandaşlarla birlikte hâkim huzurunda yargılandığını görürüz. Osmanlıyı muhteşem kılanda bu. Tarihin bütününe baktığımızda eğitim ve adalette fırsat eşitliği, hak ve hürriyetlerde eşitlik,  kanun ve nizamlarda eşitlik esas olup bu ilkelerden taviz verilmez de.  Nitekim devlet erkânının bakışı da bu yöndedir. Yani, yediden yetmişe herkese imkân ve fırsat eşitliği tanınıp bu yarıştan çıkan neticeye saygı duyulur da. Kaldı ki bu ölçü günümüz kriterlere uygun ilkeler de.  Hadi bundan vazgeçtik,  bir kere sosyal adaletin gereğidir. Devlet, ferdi ve kolektif başarılara sıcak bakmayacak ta ya kim bakacak.  Elbette ki bakmalı ki, girişimci ruh ortaya çıkabilsin. Hatta bakmakta yetmez desteklemeli,  ödüllendirmesi de gerekiyor. Çünkü başarılı olanla başarılı olmayanı ayırt etmek hakem devletin görevidir. Şayet devlet hakemliği bırakıp buyurgan bir yapıya bürünürse ortada ne fırsat eşitliği kalır, ne de adalet. Ortada sadece torpil müessesesi kalır.  İşte bir zamanlar ülkemizde KİT’lerde arpalıkların türemesi bunu teyit ediyor zaten. Denilebilir ki realite eşitlik kabul etmez, doğru bir tespit bu,   ama bu demek değildir ki, nimet ve külfet dengesi içerisinde fırsat eşitliği sağlanmasın. 
            Muktedir iktidar misyonunu şiar edinmiş bir siyasetçi;  politikada çirkefliğe son vermek için zihninde düşündüğü ve uygulamasını istediği şekli değişiklik modeli şu unsurlardan oluşur:
            — Başkanlık sistemi,
            — Dar bölge nisbi seçim sistemi,
            —Barajı geçenlere ilk turda seçilme hakkı, geçemeyenlere ikinci turda seçilme imkânı verecek gerekli yasaların çıkarılması,
            —Sivil toplum örgütlerinin söz sahibi olabileceği ve sivil katılımcılığın ağırlıklı olduğu bir meclis oluşumunu desteklemek vs.
            Besbelli ki cumhuriyet, demokrasi gibi ana unsurlar ancak sivil güçlerin etkili olduğu ortamda yeşermekte. Sivil güçlerin birbirlerinin kuyusunu kazması, totaliter güçlerin işine yarayıp her an ihtilale davetiye çıkarabiliyor.  Nasıl olsa ortada örgütlü sivil güç yok,  elbette ki her on yılda bir demokrasi kesintiye uğrar, bu kaçınılmaz bir gerçek.  O halde muktedir iktidar modelinin kapsamını daha da geniş tutmak gerekir. Mesela bu kapsam alanında bilhassa başkanlık sistemi önemli yer bir tutmaktadır. Hatta denilebilir ki,  İslam medeniyeti başkanlık müessesesi sayesinde neşvünema bulmuştur. Ancak, başkanın (Ulu'l Emr) sıratı müstakim üzerine hareket etmesi şart koşulmuştur. Bilindiği üzere İslâm’ın ilk yıllarında halife seçimi ashabın reyi ile gerçekleşmiştir. Hilafetin babadan oğla geçişi Muaviye dönemiyle birlikte start almıştır.  Zaten Resulüllah’ın (s.a.v) “Hilafet benden sonra 30 yıldır, gerisi saltanattır” beyanı bu gerçeğe işarettir. Sonuçta ister hilafet yoluyla isterse saltanat yoluyla iktidara gelinsin İslâm’da devlet başkanı hakka, hakikate ve adalete teslim olmak zorundadır.  Madem öyle,  Yeni Türkiye kodlarını başkanlık sistemine göre kurgulamak gerekir.  Düşünsenize milletin seçeceği bir başkan aynı zamanda devletinde başkanı olacak, böylece “çok”ların “bir”in etrafında cem olduğu  (Sünnetullah)  bir büyük birliktelik gerçekleşecektir. 
            Sadece değişmesi gereken çift başlı parlamenter sistem mi, elbette ki hayır, bunun yanı sıra seçim sistemi de değişmeli. Nasıl ki bir kilime on derviş sığıp iki padişah sığmazsa aynen öyle de barajların aşağı çekildiği bir sistemle de tek başına iktidar gerçekleşmeyebilir. Şu bir gerçek ülkemiz için en sağlıklı ve en ideal diyebileceğimiz seçim sistemi dar bölge nisbi seçim sistemidir. Koalisyon hükümetlere mahkûm kalmamak için buna mecburuz da.  Kaldı ki birçok demokratik ülkelerde, barajı aşanlar ilk turda seçiliyor, barajı aşamayanlar ise ikinci tura kalabiliyor.
            Asıl burada dikkat edilmesi gereken husus, ideolojik eğilimlere yönelik seçim modeli oluşturmamaktır. Bakın komünizm tekçi sınıfçı anlayışın gereği tek parti meclis sistemi,  Faşizm çoklu sınıf içerisinde tek partili bir meclisi, muhafazakâr ve liberaller ise çok partili parlamenter meclisi savunur.  Onlar savuna dursun,  biz kendimize dönüp  “Milleti hâkim kılan parlamentolar mı, yoksa totaliter güçlerin vesayetine girmiş parlamentolar mı”  sorusunu sıkça kendimize sormak gerekir. Sormalı ki ne sırf “tek partili sınıfçı meclisi”,  ne sırf  “totaliter bir meclis”,  ne sırf idare edilenlerin aleyhine meclis, ne de sırf idare edenlerin lehine bir meclisten yana tavır almış olmayalım. Tam aksine sivil katılımcı, bütün kesimleri kucaklayan bir meclisin hâkim olduğu bir modelin yanında yer almalıyız.  Zaten sivil katılım modelden yana bir tavır sergilersek biliniz ki tabandan tavana, tavandan tabana karşılıklı sirkülasyona dayalı muktedir iktidar tablosu kesintiye uğramayacak demektir. Hatta    demokrasinin şekli müesseseleri Anayasa Mahkemesi, Yargı, Yüksek Seçim Kurulu, siyasi partiler, hükümet, devlet başkanı müessesesi birbirleriyle uyum içerisinde olacaktır. Aksi takdirde tüm bunlar hiç bir anlam ifade etmez. Mutlaka iç ve dış bütün olmalı ki,   bu şekli yapılar toplum vicdanında kabul görsün.

            Demokrasi
            Sanayileşmiş bilgi toplumu için en ideal model katılımcı demokrasi modeli dersek yeridir.    Bir kere hem sanayileşme, hem de bilgi çağına entegre olma çabaları bu modeli zorunlu kılıyor da.  Dolayısıyla iktidara talip olanlar sivil toplum örgütlerinin haklı taleplerini dikkate almaları lazım gelir.  Aksi takdirde siyasi güç kaybına uğrayacaklardır.  Bakın,  İbn-i Haldun; “Kabile ve hanedan asabiyetine dayanan devletin iç kargaşalara sürüklenebileceğini, zamanla çökeceğini” dile getirip bu konuda zamanımıza ışık tutmuş bile. Nasıl ki; bir dönem gelmiş yerleşik düzen içerisinde kabile yapıları çökmüşse, günümüz sanayileşmiş bilgi toplumu, ya da bilgi ötesi bir toplumda da totaliter yapılar er geç yerini “Katılımcı modele” terk etmesi kaçınılmazdır.  Kaldı ki totaliter ve baskıcı uygulamalar, milletlerin uyanışına sebep olabiliyor. Halklar uyandıkça sivil toplumun ayak sesleri daha da baskın hale gelebiliyor. Bilindiği üzere Rus lideri Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikalara yönelmesi, insancıl olduğu için değil elbet, sanayileşen Sovyetlerin sosyal tabakadaki hareketliliğin daha da bir ivme kazanmamasına yönelik önleyici bir girişimdir.  Yani tabandan gelen hareketlilik Gorbaçov’u değişime itmiştir. Anlaşılan mevcut sistem baskıların en kuvvetli olduğu dönemlerde alarm vermemekte,  daha çok hürriyet taleplerinin arttığı ve sivil toplum unsurlarının yönetime doğrudan katılıma eğilimlerinin baş gösterdiği evrelerde alarm vermektedir.  Nasıl mı?  Her şey gayet açık,  alışık olan bir düzenden yeni bir düzene geçiş söz konusudur. Dolayısıyla bu geçiş dönemlerinde faili meçhul cinayetler, komplolar vs. eksik olmayacaktır. 
         Velhasıl; Sivil iktidar zihniyetine sahip politikacılar, sosyal değişmelerin bilincinden hareketle, kitlelerle beraber yönetim modelini oluşturmak mecburiyetindedir, tabii eğer 2023 Türkiye bir hedefiniz varsa.

             Vesselam.

15 Kasım 2016 Salı

TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME


                  TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME

                                                                   SELİM GÜRBÜZER

             Aslında demokrasinin ilk menşeyi Sümerlerdir. Bu yüzden S.N. Kramer; “M.Ö. 3.000 tarihlerinde ilk parlamento merasimle toplandı. O da iki meclisten mürekkepti. Bunlar: yaşlılar meclisi (Senato) ve vatandaşlar meclisidir  (Aşağı meclis). Bu vaziyet karşısında insan kendini eski Atina’da veyahut Roma’nın eski cumhuriyet döneminde zanneder. O ise yakın doğudur” diye ifade etmiş. Ancak bugün ne var ki ülkemizde demokrasi bu toprağın meyvesi olarak yeşermemiş,  tam aksine dışarıdan toprağımıza ithal edilmiş durumda.
            Düşünsenize Ayan ve Mebusan'dan (senato ve millet meclisi) kurulu ilk parlamento 5000 yıl öncesinde Sümerlerde vuku bulmuş. Hakeza Orta Asya göçebe Türk aşiret beylerinin halk tarafından seçildiği ve bu uygulamanın Oğuzhan devrinden itibaren bir kanun haline getirilişi de öyledir.  Dolayısıyla Avrupa’da birçok sağduyu aydın eski Türk idaresinin bir “mutlakıyet” idaresi olmadığı,  demokrasiyi çağrıştıran bir model olduğunda hemfikirler de. Gel gör ki bizim yerli aydınların birçoğu hala demokrasinin yepyeni bir akım olduğu zannındalar. Oysa yukarıda da belirttiğimiz üzere karşımızda 5000 yıl öncesinden bir Sümer modeli var. Hatta çok eskiye gitmeye de gerek yok,  bakın önümüzde UNESCO’nun “Çok seslilik, tek bir dünya” parolasını gerçekleştiren bir Osmanlı modeli var. Üstelik bu model batıya ışık tutmuş ta. Nitekim bugün süper güç ABD sisteminin oluşumunda Osmanlı modelinin etki payı çok büyüktür. 
             Gerçekten de tarihte Türkler kurduğu birçok devlet modelleriyle adeta insanlığa demokrasi dersi vermişlerdir. Nitekim bu demokratik bilinci bazen kurulan devletin adından, bazen idare eden ve edilen ikilemin yaşayış tarzlarından, bazen bürokratik mekanizmalarında görmek pekâlâ mümkün. Mesela “Uygur” terimi İngiliz lisanında “civilization-uygarlık” manasına gelirken, Arapça lisanında   “Medeni” kavramına karşılık gelir. Malum, Arapça'da 'Medine' şehir demek olup şehirli insana da 'medeni' denmektedir.  Batı’nın sıkça kullandığı “civil” kavramı Yunanca 'civitas'  kavramından türemiş olup vatandaş, nazik, uygar ve modern anlamındadır. İster adına 'şehirlilik' denilsin ister 'modernlik' ya da başka bir şey denilsin fark etmez köklerimizde medeniyet ruhu var zaten. Bakın Resulullah (s.a.v.); “Bedeviliği bırakın Medeni olun” beyanıyla medeniyet vurgusu yapmış bile.  Allah Resulünün bu çağrısı Müslümanlar için mihenk taşı olur da. İşte İbn-i Haldun bu hadis-i şerif ışığında yaşadığı topluma bedeviyetten hadariyete geçiş çağrısı yapmış, keza Mevlâna'da Türkmen’leri göçebelikten yerleşikliğe davet edip aynı yolu izlemiştir. Amma velâkin her iki bilge insan da mensup olduğu kavimlerince yanlış anlaşılmışlardır. Oysa İbn-i Haldun bedevi Arapları bedevi özelliklerine binaen eleştirmiş,  Mevlâna da göçebe Türkmen’leri göçebe hayat tarzı yaşamaları hasebiyle öz eleştiri yapmıştır. Dikkat edin öz eleştiri diyoruz, niye? Çünkü yapılan öz eleştiriler karşısında maalesef biri Arap, diğeri Türk düşmanı yaftasıyla karalanmışlardır. Belli ki onların böyle bir eleştirmede getirmelerinden amaç beraberce yaşadığı topluma karşı düşmanca tavır takınmak değil elbet,  bilakis içinde bulunduğu toplumu bedeviliği ve göçebeliği terk etmeleri yönünde telkinde bulunmak temel gayedir.  Dahası medeni ve sivil olmalarını sağlamak esastır. Hakeza İbn-i Haldun’da bu meyanda  “İnsan çamurdan yaratılmış dünyanın cilası olmuştur”  demekten kendini alamamıştır. Evet!  Görüyorsunuz aklı karaya vurduracak müthiş bir sözdür bu.  Gerçekten bir insan düşünün ki kirlenmiş dünyanın cilası olabiliyor, böyle bir insana ne mutlu demekten başka daha ne diyebiliriz ki.  Aynen öyle de milletlerde eski alışılagelmiş basmakalıp alışkınlıklarını terk edip medeniyet olabiliyorsalar, ancak o zaman o ülkelerin aydınlık yarınlardan daha nice aydınlık yarınlara koşacağından söz edebiliriz. Besbelli ki,  tarih boyunca süregelen hak ve hakikat arayışına yönelik tüm engellere rağmen sonuçta bir şekilde değişim olgusu kendine oluk bulup yoluna devam edebiliyor. Nitekim göçebe dinamizmi belli bir süreç içerisinde cilalanmak suretiyle ancak yerini yerleşik düzene bırakabilmiştir. Şu da bir gerçek her ne kadar demokrasi ve cumhuriyet kavramları,  ismen ve cismen geçmişte yoksa da öz itibariyle incelendiğinde var olduğu gözüküyor. Elbette ki “cumhuriyet ve demokrasi ancak sivil güçlerin etkili olduğu ortamlarda yeşerebilir” sözü günümüz şartları için söylenilse de, bu söz aynı zamanda bize geçmişte ‘Reaya (halka) hizmetin Allah’a hizmet olacağının’ bilinciyle hareket eden Osmanlı hakanların o engin ufkunu da hatırlatıyor. Bir kere batı demokrasisinden farklı bir yapılanmamız söz konusu. Dahası geçmişimizde beyleri hakan yapan kurultaylar, hakanlara özgü müşavere meclisleri, divan gibi kurulu mekanizmalarımız vardı. Keza eski Türklerde şehzade ve beylerin en büyüğü bildiğimiz Yabgu geleneğimiz vardı.   İslâmiyet sonrası Türklükte ise Melik’imiz vardı. Tabii her şey yöneticilerle (başla)  sınırlı değildi,  eski Türk hakanları müzakereler için Kurultay müesseseleri kurmuşlar bile. Malum, Selçuklu ve Osmanlı’da ise “Divan” vardır.
            Aslında idari mekanizmalarımızı genel başlıklar altında incelediğimizde Türkler sosyo ekonomik politik bakımdan şu aşmalardan (devirlerden) geçmiştir;
            — Tudunluk  (boy aşireti veya köy devleti),
            — Yabguluk  (şehir devleti veya ilhan ),
            — Hakanlık  (daha ileri gelişme seviyesinde devlet yapısı),
            — Sultanlık (saltanat).                                                                                                                     
            Şöyle ki;
           -Tudunluk aşamasında lider tudun’dur, meclisi boy beyleri meclisidir.
           -Yabguluk da baş yabgu’dur, meclisi divan üyeleridir.
            -Hakanlıkta lider hakandır,  kurultay meclisi müşavere heyetidir.
            -İmparatorlukta (Saltanatta) lider padişahtır, meclisi ise divan meclisinin yanı sıra şeyhler, müderrisler, âlimler, komutanlardan oluşmuş heyettir. 
         İşte görüyorsunuz bu sıralanıştan da anlaşıldığı üzere her bir aşamanın adı demokrasi olmasa da sonuçta demokrasi sadece bugünkü batı ülkelerine has bir siyasi model, ya da kapitalizmin tekelinde gelişen yönetim biçimi olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Örnek mi işte Osman Gazi’nin Şeyh Edebali ile birlikte Söğütte Osmanlı devletinin temel mayasını çaldığında o günkü toplum önderleriyle   “kurultay” yapması bir sivil katılım olgusunun varlığına bir işaret sayılır ki,  o şartlarda nasıl bir demokratik yapıya sahip olduğumuzun en canlı misalidir.  Hadi bu örnekten vazgeçtik diyelim, hele bize ait bir istişare kültürü var ki bu bile tek başına demokrasi standardımızı ortaya koymaya yeter artar da.  İşte bu yüzdendir ki bizim kültür penceremizden baktığımızda, pekâlâ istişare sonucu işbaşına gelen yöneticilerin yönetim üzerinde etkisine  “demokrasi” diye tanımlayabiliriz. Belli ki Osman Gazi İslam’ın istişare kuralından hareketle devletin ilk kuruluşunda;
            - Ahıyan-ı Rum  (Esnaf teşkilatı), 
            - Bacıyan-ı Rum  (Yörük kadınları),
            - Gaziyanı Rum(Alperenler-gazi dervişler),
          -Abdalan-ı Rum (Abidler- ibadet edenler) gibi teşkilatlarla katılımcı modelin en güzel örneğini sergilemiştir. Bu arada sanırım zikrettiğimiz teşkilat isimlerinde geçen 'Rum' ibaresini merak etmişsinizdir. Malum, Rum tabiri sadece gayrimüslimleri kapsayan bir ibare değil elbet, bu aynı zamanda cihan hâkimiyetini amaçlayan bir Anadolu simgedir.  Öyle ki, bu tabirden yola çıkılarak sultanlarımıza Sultan-ı Rum (Rum Sultanlığı), coğrafyasına İklim-i Rum ya da Diyar-ı Rum (Rum Ülkesi) denilmiş bile. Yetmemiş âlimine Mevlana Celaleddin-i Rum-i, Eşref-i Rumi demişiz. İşte bu örneklerden hareketle Anadolu deyince anaç ya da doğurgan topraktır dersek yeridir. Kelimenin tam anlamıyla Anadolu bir ananın evladına kucak açması gibi tüm medeniyetlere kucak açan bir kızıl elmadır.  Nasıl kucak açmasın ki Türkler Anadolu'ya gelmeden önce de barbar değildi, elbette ki gelen yeni toprak anaya can kurban.  Öyle can kurban toprak ana ki, Ziya Gökalp eski Türkler konusunda bakın ne diyor:  “Eski Türkler başlangıçta cumhuru ve demokratik idiler, halk hakaret görmezdi. Bir demokratik bilinç mevcuttu.”  Hakeza Fransız De Gaulle de şöyle der; “Yabancı erkânı ‘fantaneblau’ da misafir ederek krallarımızın iki imparatorumuzun, cumhur reisimizin oturduğu yerleri görsünler dedim.”   İşte tarih şuuru budur, bilmem bu sözlere daha ne eklenebilir ki.
      Peki ya Selçuklu,   bakın Selçuklu sultanlarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev şehit olunca, yerine geçecek olan halefinin bir “kurultay” tarafından seçilmiş olması çok önemli bir demokratik bir hamle olarak yorumlayabiliriz. Her ne kadar biz böyle yorumlasak ta kimileri Selçukluların sırf sünni siyaset bir yol izlemelerinden hareketle bizim bu yorumumuzu demokratik bulmayabilir.  Onlar demokratik bulmayadursun oysa izlenen bu sünni siyaset kendisi dışında başka türlü düşünen insanlara karşı bir tür koruyucu demokratik kalkan bir uygulamadır. Asla başka ekolleri dışlama manasına değildir.  Kaldı ki Osmanlı da aynı siyaseti izlemiştir. Nasıl mı? Malum; Molla Kaabız İslam inancına aykırılığıyla dikkat çeken ve Hz. İsa’nın bütün peygamberlerden üstün olduğunu savunan bir zat. Tabii Osmanlı, Molla Kaabız'ın bu yıkıcı ve itikadı sarsacak,  hatta vahdet şuurunu alt üst edecek faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırma cihetine gitmemiş, tam aksine gayet soğukkanlı bir tavırla önce ispata çağırmış, sonra ileri sürdüğü fikirleri tartışmaya açmışta. Şimdi düşünsenize o günkü şartlarda hemen cezalandırmayıp ispata çağırması hadisesi fikir özgürlüğü noktasında 16. yüzyıl Avrupa’sına kıyasla ne kadar ileri noktalarda olduğumuzu gösteren bir husustur. Hatta yetmemiş Molla Kaabız’a, hatasından geri döndüğü takdirde serbest bırakılacağına dair güvencede verilmiş, ama o bunu reddetmiştir. Anlaşılan o ki, hakkında bütün yollar denenip sınandıktan sonra en nihai idam kararı verilmiştir. Ki, o önce dinlenip savunması alınmış, sonra Kemal Paşazade ile bu konuda ilmi tartışma fırsatı tanınmış ta. Ve bu tartışmada kaybeden taraf kendisi olmasına rağmen o inadım inat dercesine önüne konan tüm fırsatları geri tepmiştir, tabii böyle olunca da büsbütün cezasız kalması doğru olmazdı. Derken idam kaçınılmaz hal alır. Aksi halde o günün şartlarında düşünüldüğünde böyle bir tehlikenin göz göre beslenmesi demek olurdu.  Netice itibariyle hukukun tüm kuralları işletildikten sonra hakkında idam hükmü ifa edilmiştir.  Her şartta kim ne derse desin şu bir gerçek kimse boşa heveslenmesin tarihten günümüze fikir hürriyeti konusunda bizim elimize hiç kimse su dökemez, övünmek gibi olmasın ama düşünceyse düşünce, fikirse fikir ilk olarak bu topraklarda hayat bulmuştur. Tabii bu bir kuru iddia değil,  bu konuda aynaya bakmak kâfi,  zaten baktıklarında Avrupa da bir zamanlar Katolik inancına uymayanların diri diri yakıldıklarını göreceklerdir. 

                        OSMANLI ŞEMSİYESİ

            Rus bilgini Barthold, “Eski Türk devletinde zadegânlık,  cebir ve şiddetten arı idi. Halk Moğollarda olduğu gibi hakaret görmezdi ve faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırılmazdı. Bir demokratik şuur mevcuttu”  diyor. Hakeza Corci Zeydan’da Osmanlı için buna benzer bir ifadeyle; “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir. Orada insan Allah’a ve Padişaha çatmadıktan sonra serbest yaşayabilir” diyordu. Demek ki; tarihimize “kılıç kalkan” devri diye niteleyenlerin Barthold’den alması gereken birçok dersler var.  Üstelik bunu dile getiren bir Rus, gel de tebrik etme mümkün mü,  bakın bizim yerli aydınların göremediğini o görmüş. Yani o, Türklerin demokratik anlayışını görebilen bir Rus aydınıdır.  Sadece Rus aydını mı, elbette ki dahası var. Bakın, A. Ubucini de şöyle der; “Osmanlı şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber esasen yumuşak bir idaredir.”  Bu ifadeler aynı zamanda Osmanlı Padişahlarının tebaaya Allah’ın bir emaneti olarak baktıklarını ortaya koyan sözlerdir. Evet! Onlar ileri derecede Rıza-i Bari duyguyla yetişmiş hakanlarımızdır.  Bir kere Osmanlı sultanları kendi başlarına buyrukta değillerdi,  devamlı ulema ve umumi efkârın kontrolü altında idiler. İşte bu kontrol müessesesi sayesinde Osmanlı merkeziyetçiliği demokratik zihniyete bürünebilmiştir. Öyle bir demokratik merkeziyetçi bir yapıydı ki, feodalite ve derebeylik oluşumlara ve aristokratik yapılanmalara asla geçit verilmezdi.  Osmanlı’da feodalizm yoktu, sadece bürokratik yapıya benzeyen sipahi yapılanması vardı. Padişahlar bile özel mülkiyete sahip değildi, sadece kendilerine ayrılan “Has topraklardan” elde edilen gelirler ile tasarrufta bulunuyorlardı. Ticari ve ekonomik hayat ise Ahi teşkilatı (Ahıyan-ı Rum) tarafından düzenleniyordu.
       Şayet Padişahlar kanuna aykırı davrandıkları görülürse halk ayaklanması bir yana durum vaziyet padişahın hal veya idam edilmesine kadar varabiliyordu. Her ne kadar aydınlarımızın bir kısmı ön yargıları gereği Osmanlı Padişahlarına “Astığı astık, kestiği kestik”  bir at gözlüğü ile baksalar da kazın ayağı hiçte öyle değil.  Gerçek şu ki; padişahlar halkın hizmetine ve nizamnamelere tabii idi. Sanılanın aksine Osmanlı’da asıl söz sahibi padişahlar değil, asıl karar merci Şeyhülislâm’dır. Padişah ancak ulemanın onayını alarak icraat sergileyebiliyordu. Hatta Şeyhülislamın reyine itiraz edemezdi. İcraat bakımdan sorumluluk ise bugünkü hükümet reisi hükmünde halkın içinden gelen sadrazamın omuzlarındaydı. Sonuçta her kim ne sorumluluk yüklenirse yüklensin bu sorumlu olan insanların her biri, yani şeyhülislâmlar, sadrazamlar ve âlimler çoğunlukla köylü çocuklarıydı. Yani sırça köşklerden gelmiş insanlar değillerdi,  halktan insanlardı. İşte bu yüzdendir ki bizde zadegânlık oluşmamıştır. Tabii ki böyle bir hiyerarşi yapılanmasından halkı ezen, onu eşya gibi gören bir rejim çıkmaması gayet tabii bir durumdur. Şimdi değişen sadece isimler. Dün sadrazamımız vardı, bugün sadece ismi değişmiş başbakan olmuş. Düşünün ki icranın başı,   sadrazamın halkın isyanına sebep olacak kötü bir icraatını tespit ettiğinde derhal sorumluluğun gereği onu azledebiliyordu. Neye dayanarak derseniz, elbette ki, kanunlar neyi emrediyorsa padişahta onu uyguluyordu.  Nitekim kanun koyucu padişah değil, ulema ve ümeradır.  Kaldı ki her ne iş olursa, işin ehline verilirdi. Mesela, şer'i hükümler kadıya, hukuki meseleler hâkime, resmi ve halk işleri hükümet başkanı veya yetkili memurlara havale edilirdi. Bilhassa yükseliş dönemlerinde padişahlar haşmetini reaya borçluluk hissiyatı ve bilinciyle hareket ediyorlardı. İşte görüyorsunuz meğer padişahlarımız kendi başına buyruk değillermiş, tam aksine millete derinden bağlıymışlar. Bu da yetmez Osmanlı padişahları her “Cuma Selamlığı”na çıktıklarında muvazzaf bir tabur askere; “Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var”   temposuyla nefsin heva ve şeytanın hilelerine karşı kendilerince önlem almış oluyorlardı.  Derken padişahta olsan bu dünyanın fani olduğu gerçeğiyle yüzleşip herkesin bir şekilde er kişi niyetine musallaya konulacağının rabıtasını yaparlardı. Bu tempo bir rabıta hatırlatmasının ötesinde aynı zamanda sivil güçlerin demokratik şekilde padişaha görev bilincini hatırlatan bir uyarıdır. Nitekim böylesi güçlü hatırlatmaların bulunduğu bir ülkede parlamentoya ihtiyaç duyulmaz da, gerekte yoktu zaten.  Kaldı ki o zamanki şartlarda parlamentoyu aratmayacak meşveret meclisini oluşturan ehli hal akd zümremiz vardı.  Malum, Ehli akd zümrenin bir ayağını umera diğer ayağını ulema oluşturuyordu. Umera günlük meselelerin hakkından gelirken, ulema da yürürlükte ki kanunlara izahat getirip nizamnamelerin işleyişini hal yoluna koyuyordu.  Bu tablo çok iyi okunduğu takdirde Avrupa’nın çok ilerisinde bir demokratik standarda sahip olduğumuz ortaya çıkar.
         Bir kere şunu baştan belirlememiz gerekir, Osmanlı asla teokratik bir devlet değildi. Nasıl olabilir ki,  teokratik devletlerde devlet başkanı dini liderdir. Bizde böyle bir şey yok ki teokratik devlet denilsin. Baştan dedik ya, asla böyle bir durum yok, olamazda. İlla da bir şey denilecekse devlet yönetimimiz hanedandı, tıpkı bugünkü İngiltere,  Belçika, Danimarka, Hollanda'ya benzer taçlı (sarıklı) bir demokratik düzendir. Avrupa orta çağda kral ve ona bağlı ruhbanlar tarafından yönetilirdi. İngiltere, Belçika Hollanda, İspanya, Danimarka, Norveç ve İsveç’te ise krallığın yanı sıra aristokrasiyle yönetilirdi. Tüm bu gerçekler ortada iken hala bir takım aklı evvellerin kalkıp birde bize Cumhuriyetçilik dersi vermeye ne demeli? Onlar ne düşünürse düşünsün sonuçta altın değerinde teşkilat yapımızı kaybetmekle batıya muhtaç hale gelmişiz, asıl düşünmemiz gereken nokta burası.  İşte bu yüzden, üzerimize sinen yanlış algıları silip hani kendi haşmetini ülke halkının saadetinde arayan Osmanlı nerede diye haykıransımız geliyor.
        Gel de Osmanlıyı arama,  bakın iş bölümünden tutunda dayanışma ve yardımlaşmaya kadar hemen her alanda tüm demokratik mekanizmaları bağrında taşıyordu. Mesela reaya’nın (halkın) üretim faaliyetiyle birlikte vergi ödeme gibi birçok görevleri vardı. İşte bu üretim faaliyetleri, yani özel mülkiyete sağlanan imkânlara benzer bir tablo sayesinde sömürgeci kölelik düzenine geçit verilmezdi. Zaten kölenin mülkü olmadığından gayet tabii olarak köle düzeni de olmaz.  Osmanlı iktisadının temelleri devletçilik üzerine kuruludur, ama özel kesimi de imkân tanıyan ve devlet hizmetine tabi bir devletçilik söz konusuydu.  Malum, ulemanın Osmanlı şemsiyesi altında sadece din, yargı ve eğitim vazifesi esastı.  Bundan dolayı Hacı Bayram Veli (k.s)  I. Murat’a; “Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini (eğitimini) hocalara ve mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti idare etmek ise Sultana aittir. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir” diye nasihatte bulunmuştur.  Bu sözler aynı zamanda Osmanlı toplumunun cemiyet hayatında kendi payına düşen bir görev dağılımını ve iş bölümüne dayalı bir örgütlenmenin varlığını ortaya koyan sözlerdir.  Belli ki iş bölümü, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler sadece dünün konusu değil, bugünün de konusu. Dünün bugünden en belirgin farkı daha insani ve hoşgörü medeniyetine sahip olmamızdır. Zira iş bölümü, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler demokrasinin “katılımcılık” ilkesinin ruhunu oluşturan öğelerdir. Kanuni Sultan Süleyman: “Bir memleketin hakiki efendisi reayadır (halktır)” demekle büyük bir demokrasi dersi vermiştir.  Hele Osmanlı kapısında girmeye dur, sosyal hayatta insana ne ihtiyaç lazımsa hizmetine sunulurdu. Dikkat edin hizmet dedik, himmet demedik, niye? Gayet açık hizmet kapısı herkes için,  buna Padişahta dâhil elbet.  Nitekim bizde Padişah taç giymez, sadece kılıç kuşanırdı.  Çünkü bizim kılıcımız adalet hizmetine yönelik bir simgedir.
            Tarihten günümüze demokratik süreç burada bitmez,  dahası var elbet. Şöyle ki, Osmanlı Meşrutiyetinde mahalli birimlere serbestiyet hakkı tanındığın gözlemliyoruz.  Aslında bu hak, ferdin cemiyet içinde nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinin İslâmi ilkesinden başkası değildir. İşte Osmanlı bu ilkeden hareketle; devletin sadece düzenleyici, yönlendirici ve umumi planlayıcı rol üstlenmesi gerektiği sonucunu çıkarmış ve uygulamışta. Kaldı ki devlet müdahaleciliğiyle değil adil hakemliği ile değer kazanabiliyor. Malum, müdahil olmak demokrasinin özüne aykırılık teşkil ettiğinden kontrol müessesi tercih edilir. Ancak demokratik yapılanmada kontrol mekanizması tek yönlü işlediğinden halkın bu noktada sadece yöneticileri belirleme, seçme ve denetleme hakkı vardır. Oysa İslâm’da halk’ında kontrolü gerekir. Yani, karşılıklı tabandan tavana ve tavandan tabana dönüşümlü karşılıklı otokontrol sirkülâsyonu söz konusudur. Zaten tek yönlü kontrollülük zaman içerisinde totalitarizme kapı aralayabiliyor. Anlaşılan İslâm sayesinde “Padişah-Ordu-millet-âlim ”  dayanışma ağıyla hep birlikte el ele, gönül gönüle verip asırlar boyu iri ve diri olmuşlardır. 
          Türkler hem hürriyetine düşkün hem de disipline. İşte bu yüzdendir ahlaktan mahrum bir hürriyetle gevezeliği vakarlarına yakıştırmazlar. Batıda disiplinden mahrum hürriyet olduğu içindir alabildiğine sonsuz konuşma, lakaytlık başını almış gidiyor diyebiliriz.  Tabii bu durum beraberinde kimlik krizini doğurduğu gibi çözülmelere de yol açmış. Öyle ki bir anda etrafımızda başıboş, birbirinden kopuk, iletişimsiz insanların türediğine şahit olduk.  Oysa bir zamanlar biz hürriyeti Allah’a kul olmakta tatmış necip bir millettik.   Meğer O’nu anmak ne güzel bir hismiş,  bunu kaybedince şimdi daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize bir zamanlar tüm objektif ve sübjektif sahte mabutlardan sıyrılıp gerçek özgürlük nedir onu idrak etmişiz.   Bu nedenledir ki tasavvufta hürriyet; “Bağlan, hür ol ve kurtul” düsturuyla mana kazanmıştır.  Evet! Hürriyet hak ve hakikate teslim olmak demektir. Bu teslimiyet kula kul olmak manasına değil elbet, Allah’a abd olmaktır hürriyet.  Elbette ki böylesi bir hürriyeti yaşayan bilir,  yaşamayan bilmez.  Hani derler ya kişi yaşamadığı şeyin cahilidir diye,  aynen öyle de bilgisizlikte bir tür esarettir. Dahası İslâm’da esaret  “Allah’tan başka ilahlara tapınmak” olarak tarif bulur. Maalesef beşeriyet dün olduğu gibi bugün kendi elleriyle icat ettikleri suni putların esareti içinde yaşamakta,  gerçek anlamda hakka ve hakikate teslim olamadı. Nedir bu inatçı tutum doğrusu anlamış değiliz.
          İslâm, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir yapılanmayı öngördüğünden demokrasi üstü ve daha ileri safhada insanlığa ufuk açmakta. Dahası İslâm’da, hürriyet içinde hem madden hem de manen gelişmek vardır. Çünkü hürriyet Allah'a kul olmanın anahtarıdır.  Şayet bu anahtar varsa birtakım İslami vecibeler yerine getirebiliyorsun, aksi takdirde sorumlu tutulmuyorsun. Maalesef gelinen noktada İslam'ın dışında sürekli önümüze konulan tüm sistem denemelerinin açtığı yara hiçte kolay kolay kapanacak gibi gözükmüyor. Şöyle ki, şimdiye kadar yapboz misali denenen modellerle kimimiz paranın esiri olmuşuz, kimimiz patronların, kimimiz parti liderlerin, kimimiz ideolojilerin, kimimiz kadınların esiri olmuş durumdayız. Bakalım bu devran nereye kadar devam edecek. Yinede her şeye rağmen umudumuzu yitirmiş sayılmayız. Umut edilir ki; insanoğlu bir an evvel bu sahte mabutlardan kurtulsun, yine umut ederiz ki Allah’ın ipine sarılıp gerçek hürriyete kavuşabilsin. Bakın,  İmam Şafi bakın ne diyor: “Allah seni hür yarattı, o halde hür yaşa.”  Madem öyle bize   “abd” olmak düşer. Abd olmadan efendi olmuşsun neye yarar ki, işte İbrahim Ethem bunun en tipik misali, o yaramadığını anladı ki tacı tahtı bırakmak zorunda kalıp susuzluğunu giderecek kaynağa koştu.   Belli ki her şey abd olmakta esrarını koruyor.  Hakeza padişahlıkta Allah’a abd olmakla mana kazanır.  Bakın, Moltke; “Türkler kölelikte dahi Garbın idrakinden çok ileridedir” beyanı bunu teyit ediyor. A. Ubicini de buna benzer bir ifadeyle; “Türkiye’de Katolik, Paris ve Lyon’dakinden daha serbesttir” diyor.  Tüm bu veciz sözlerden hareketle şu sonuca varabiliriz; Evet! Allah’a köle olan padişahlarımız gayrimüslimlere bir takım haklar tanıyarak hürriyet nasıl bir şeydir göstermişler de.  Mesela Fatih, yeni patriği tayin etmekle kalmamış himaye etmekle de Hıristiyanların kalbini kazanmasını bilmiştir. Yetmemiş Patriğe arsa bile hediye etmiş.   Dahası var elbet, bakın 15. asırda İspanya’da engizisyon zulmünden inim inim inleyen Yahudiler, Osmanlı’nın hür diyarına (iklimine) sığınmışlar. Mesela yine Rus kilisesinin ezdiği Kazaklar hürriyeti Osmanlı idaresinde bulmuşlar. İşte Osmanlı’nın bu tür uygulamalarına binaen Bizans halkı “Latin şapkası görmektense Türk sarığı görmek daha yeridir” diyebilmiştir.  Fransız bilgini Fr. Grenard ise; “Osmanlılar hiçbir zaman milliyetler tezadına ve mezhep mücadelelerine fırsat vermemiştir” demekten kendini alamamıştır.  Anlaşılan Osmanlı’da hürriyet, kurallı davranma ve yaşam biçimi çerçevesinde değer bulmuştur. Bu yüzden Osmanlı yediden yetmişe herkese ışık saçan cihanşümul bir devlettir diyebiliriz.
                  TANZİMAT DÖNEMİ
        İngiltere Osmanlı devleti üzerindeki gücünün azaldığını fark edince bağrımızda taşıdığımız gayrimüslim azınlıklar üzerinden siyaset izlemeye başlar. Buna ilave olarak padişahın yetkilerini kısıtlayacak Babıâli baskınıyla bürokratik hükümete bağlı saltanatı ikame edecek girişimler başlatır.  Artık bu noktadan itibaren sadrazam, yani bugünkü manada başbakanlık padişahlığın dışında ayrı bir güçtür. O halde neydi bu Tanzimat? Avrupalılara hoş görünmek adına ilan edilen bir ferman değil miydi? Oysa çok övündükleri Tanzimat reformlarının arka planında İngiliz büyük elçisi Lord Kaning vardır. Aslında Tanzimat satıh (yüzeysel) üstü batıcılık gütme davasıdır.  Böyle olunca Babıâli’nin Avrupalılaşma hevesi gayet tabiidir.  Düşünsenize o yıllar da bürokrasi halktan da saraydan da kopmuş bir haldeydi. Nasıl mı? Edebiyat desen gölge edebiyat, düşünce desen o da gölge düşüncedir. Tanzimat edebiyatı ile servet-i Fünun arasındaki farka bakıldığında; Tanzimat edebiyatının devlete karşı, Servet-i Fünun'un ise topluma karşı olduğu görülecektir. Tanzimat reformu diye nitelendirilen ilkeler batıdan aktarma formüllerdir. Batıdan aktardılar da ne oldu, sonuçta liderlerin beklentilerini boşa çıkarmıştır.   Nasıl boşa çıkmasın ki, bir kere Tanzimat’tan beri girişilen tüm reformlar tavandan gelmiştir. Dolayısıyla bu süreçte merkez kenar çelişkisi zirvededir.  
         Malum,  III. Selim Tanzimat’a egemen olan düşüncenin ilk habercisidir.  O daha çok Fransızların cazibesine kapılmıştır. Oysa Fransa’dan monte edilmeye çalışılan yenilik aldatıcıdır,  piyasaya sürülen kavramlar daha çok Fransa burjuvazisinin iktidarı ele geçirmek için kullandığı kavramlardı. Yetmedi III. Selim gerilemenin nedenlerini Medreseye bağlamıştı. Böylece tarihin ivmesi gericilik ve yenilik kavramları etrafında çekişmeye dönüşüp netice elde etmek amaçlanmıştır. Öyle de olur zaten. Satıh üstü yenilikler bir sonraki evreye aktarılır da.  Nitekim II. Mahmut da yenilik adına ortaya çıkmıştı. Oysa “yeni” demekle yenilik olmuyor, kaldı ki yenilik demek hakikat demek değil ki,   pekâlâ felaketler de “yeni” olabiliyor.  Nasıl ki yenilik adına III. Selim gerilemenin nedenini Medreseye bağlamışsa, II. Mahmut'ta bu konuda günah keçisi olarak Yeniçeri ve Bektaşiliği sorumlu tutmuştur.  Gerçekten öyle mi, doğrusu büyük bir soru işareti.  Bildiğimiz tek şey Tanzimat sebep değil sonuçtur. Yani Tanzimat'ın doğuşunda Sultan Mahmud'un yenilik diye başlattığı bir takım şekli değişikliklerin etkisi vardır.  Düşünün ki burjuvazisi olmayan bir topluma batı kaynaklı burjuva elbisesi giydirilmenin adı yenilik olarak takdim edilebiliyor. Böyle olunca da Tanzimat kaçınılmaz hal alır.
        II. Abdülmecit ne yaptı derseniz,  o da Gülhane Hattı Hümayunu ile ülkemize liberalizmin girmesine vesile oldu.  Peki, Liberalizme ön ayak olan kim dersiniz o da hiç kuşkusuz Mustafa Reşit Paşadır.  Dahası Tanzimat Koca Mustafa Reşit Paşa’nın eseri dersek yeridir, zira onun gayretleri neticesinde sahne almıştır. Hatta Büyük Reşit Paşa, bu uğurda 1838 ticaret anlaşmasını imzalayarak yola koyulmuş bile. Koyulunca da malum ortaya dışa bağımlılık bir netice ortaya çıkar.  Madem peki diyerek yola çıktık o halde, Kanun-i Esasi kimin eseri? Elbette ki, bu da Mithat Paşa’dan başkası olamazdı. Öyle ki Mithat Paşa ilk evvela meşrutiyeti ilan ederek işe koyulmuş, derken ortaya ırklar haritasını andırır bir meclis yapılanması ortaya çıkıvermiş.  Üstelik tüm bu girişimler 93 Harbi ve Ayastafenos arifesinde yapılmış.  Şimdi sormak lazım aklı başında bir insan bu hengâmede böylesine bir maceraya tevessül eder mi, ya da darbe girişimi düşünür mü? Maalesef bizde böyle şeyler sıradan bir vakaymış gibi addediliyor, oysa 93 harbi felaketiyle Kafkasya'da sırra kadem basmış olduk.  Hadi diyelim bunu unuttuk diyelim resmi tarih kitaplarında Mithat Paşanın göklere çıkarılmasına ne demeli.
          Anlaşılan o ki,  o dönemde birileri boş hayallere kendilerini fena kaptırmışlar, baksana geri kalışımızı veya düşüş sürecini Gülhane Hattı Hümayun, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle durduracağımızı sanmışız. Öyle bir kurgu kurulmuş ki,  Cumhuriyetle birlikte bu kez geri kalmışlığın nedeni Nakşîliğe bağlanır. Her nedense dönem dönem mazeretlerin ardı arkası kesilmiyor. Onlar mazeret üretmeye devam ede dursunlar, sonuçta Cumhuriyet Tanzimat kurgusunun bir sonucu doğmuştur.  Anlaşılan o ki,  her dönemin galibi resmi ağızlar, kabahati kendilerinde aramamışlar, bunun yerine çok daha kolay bir yol tercih edip tüm problemlerin kaynağını kimi zaman yeniçeriliğe, kimi zaman medreseye,   kimi zaman Bektaşiliğe, kimi zamanda Nakşîliğe yüklemişlerdir.  Kim bilir yarın neye bağlayacaklar. Kelimenin tam anlamıyla her dönemde proje üretmek yerine kılıf üretmek yeğlenmiş.       
           Tabii tüm bu anlattıklarımız madalyonun bir yüzü, birde diğer yüzü var ki, evlere şenlik tam bir hilkat garibesi dersek yeridir. Düşünsenize bir zaman II. Mahmut’a “Gâvur Padişah” yaftası vurmuşuz, yetmemiş Patrona ve Kabakçı isyanları aslı ardarı araştırılamadan hemen irtica hareketi olarak kategorize edilmiş. Aslında madalyonun her iki tarafı da iki ucu sivri değnek gibi gözüküyor,  Bu tür alelacele yapılan yorumlar düpedüz tarihi çığırından çıkarma hamlesine yönelik yorumlardır. Oysa tarihi vakalar objektif kriterlere tabi tutulduğunda toplumsal ya da grup tepkilerin sembolik nitelikte olduğu anlaşılacaktır.   Dolayısıyla Osmanlı'da isyan diye sunulan birçok ayaklanmalar asla bir devlete başkaldırma hareketi değildir. Hakeza Tanzimat sonrası nükseden bir takım reaksiyoner tepkilerde öyledir. Kaldı ki bu tür manzaralar bize yabancı değil,  bilakis alışık olduğumuz günümüzde de seçilmişlerle atanmışlar arasında sıkça rastladığımız etki tepki ilişkisine dayalı manzaralardır bu. Maalesef bu zıtlaşmalar bugünlere kadar uzanıp, bürokrasiyle halkın seçtikleri arasında derin bir uçurum doğurmuştur.  Şu bir gerçek, Tanzimat öncesi böyle halkla devlet erkânı arasında bir uyumsuzluk göremezsiniz. Nasıl görülsün ki,  o yıllarda hep ıslah ve yapıcılık söz konusudur.  Tanzimat sonrası malum, coğrafyamız üç kıtaya uzanan koskoca ulu çınarın devrilişine sahne olduğu gibi, bu ulu çınar kefensiz uğurlanır da.
  
                        SULTAN ABDÜLHAMİT HAN
                                                                    
            19. asır ortaları bizim için bambaşka yıllardır.  Öyle ki o yıllarda bağrımızda taşıdığımız topluluklar üzerinde adeta otopsi yapılıp diplomatik satranç oynanmıştır. Neyse ki bu noktada İngiltere, Rusya ve Fransa’nın hamleleri karşısında Sultan Abdülhamit Han'ın o akıl dolusu hamleleri devreye girmekte gecikmez. Malum Abdülhamit Han Tanzimat'ın yürüttüğü o korumacı politikalarına son verip devletin dizginlerini yeniden ele almayı başaran bir deha hakandır.  Zaten dizginleri ele alır almaz bir yandan 1870 tarihi itibariyle Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman Efendiyi Türk topluluklarının şeceresini, isimlerini ve nüfuslarını kayıt altına almak ve aralarındaki dil birliğini sağlamak için oralara gönderip bizim kontrolümüzde Turan kongresi girişimi başlatırken, diğer taraftan İslam dünyasını İstanbul’a bağlayacak Teşkilatı Mahsusa marifetiyle lobiler oluşturup İttihadı İslam hedeflenir.  Yetmedi   uzak doğuda Japonlarla işbirliğine gidilerek emperyal güçlerin domino taşlarını yerle bir edecek adımlar atılır. İşte görüyorsunuz hem Pantürk, hem İttihadı İslam, hem de uzak doğuyu kapsayacak entegrasyondan söz edeceksek,  tüm bunlar Ulu Hakan siyasetinde fazlasıyla mevcut.  Şu da bir gerçek Ulu Hakan ne sırf Türkçü, ne sırf İslamcı,  ne de sırf Hümanisttir, belki bunların hepsidir.  O bunların ötesinde “Çokluk içinde Birlik ülküsünü” benimsemiş bir ulu hakandır. Gerçekten de o akıl dolusu hamleleriyle İngiltere, Rusya ve Fransa’nın çok övündükleri domino taşı stratejilerini boşa çıkartmış bir Hakandır. İyi ki de o fırtınalı günler de o varmış, bu sayede batı, hatta Rusya bu satranç oyununda hep mat korkusu yaşamışlardır. İşte o korkudan dolayısıdır ki kendileri açısından oyun bozucu Abdülhamid’in bir şekilde hal edilmesi gerekirdi. Nitekim düğmeye basılır da. Aşağıdaki satırları izleyelim düğmeye basıldığında bakalım nasıl bir tablo çıkacak: 
           Bakın Sultan Abdülhamit Han Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa’ya ne demiş:
      “Bir hükümdar için lazım olan şey, memleketin menfaatidir. Şayet bu menfaat Kanun-i Esasi’nin ilanında ise o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türk’ün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını tam kestiremiyorum. O sahte ıslahatın başına ben geçmeliyim. İngiltere’nin oyunlarını boşa çıkartmak için yegâne çare budur. Akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk ettiklerini belki nihayet idrak edeceklerdir.”  İşte Ulu Hakan’ın bu müthiş önsezisi kısa zamanda tecelli etmişte.  Hatta bu arada Ulu Hakan,  kendisi hakkında istibdatçı suçlamasında bulunan bir takım mahfillere göndermede bulunmayı da ihmal etmez, derki;  “...bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de, büsbütün yokluğu da tehlikelidir. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir.”  Gel de şimdi bu akıl dolusu sözlere şapka çıkarma, öyle ki özgürlük havarisi kesilenlere ders verecek nitelikte sözlerdir. İşte Osmanlıyı izlediği denge politikalarıyla 33 yıl daha ayakta tutmasını bilen Ulu Hakan Abdülhamid Han feraseti budur. Dile kolay 33 yıl içerisinde Osmanlı coğrafyasının tüm sathında Ulu Hakana bağlı hafiye teşkilat ağı ile İngiliz casus örgütleri arasında kıran kırana geçen istihbarat savaşları yaşanarak bu sonucu elde etmişiz. Derken bu güç dengeleri içerisinde İngiltere’nin Osmanlı devletine giydirmeye çalıştığı o deli gömlek modelleri 33 yıl boyunca Ulu Hakan'ın o müthiş azmi ve kararlılığı sonucu sekteye uğramıştır. Ne var ki bir takım çevreler o'nun bu devlet dizginini kendi kontrolüne alıp haramilere göz açtırmama hamlesini keyfi yönetim olarak değerlendirmişlerdir. Hatta değerlendirmekle yetinmemişler Ermeni komitecilerinin taktığı “kızıl sultan” lakabına balıklama dalmışlar da.
          Anlaşılan, batı hürriyet getiremediği gibi, yerli kültürleri de kurutmuştur. Koca Reşit Paşa, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Hüseyin Avni, “Enver-Talat-Cemal” üçlüsü ve daha niceleri batının içi boş hürriyet dövizinin paravanlığına soyunmuş şişirilmiş piyon elemanlarıdır. Aman Allah’ım neydi o günler, bir yandan gayrimüslimlerin bağımsızlık naraları,  diğer yandan Tanzimat aydınların içi boş hürriyet naraları, tam bir trajik hadiselerdi. Ne yani bu durumda Ulu Hakan, Mithat Paşa’nın kurduğu meclisi kapatmayıp devletin yok olmasına mı izin verseydi? Hadi bundan vazgeçtik,  bir kere Mithat Paşa’nın özgürlükten anladığı padişahın devletin dizginlerini ele almasına alternatif bir siyasi hürriyet hamlesidir. Keza meclisten anladığı ise yedi kocalı hürmüz, yani kavimler haritasıydı. Düşünsenize kurulan Meclisi Mebusan’ın kahır ekseriyetini azınlıklar ve gayr-i Türkler oluşturuyordu. Tabii bitmedi, dahası var. Bakın Midhat Paşa işi o kadar ileri boyutlara taşıdı ki,  Sırp, Bulgar komitecileri, hatta o günün anarşist azınlığını İslâm gençleri ile İstanbul’da kol kola yürümüşler, yetmemiş Hilâl’in yanına bir de Haç takmışlar. Bu ne yaman çelişkidir dersek yeridir.  Ki, o gün Hilal can evinden vurulmuştur, bu nasıl hürriyetse.  Hilal yere düşer de bir vicdan harekete geçmez mi, geçer elbet. İşte o dönemde   “Ya meclis, ya devlet” şıklarından birini tercih etmek zorunda kaldığında, tercihini kuzgun leşeden değil devletten yana koyan Abdülhamit Han vicdanından başkası değildir. Doğrusu da buydu. Zaten Abdülhamit döneminde birey özgürlüğü had safhadaydı, daha ne özgürlüğü. Düşünsenize idam kararı gerektiren düşmanların cezasını bile sürgüne çevirmiş bir abide şahsiyettir o.  Şayet dert dava siyasi hürriyetse, yukarıda açıkladığımız nedenleri göz önünde bulundurduğumuzda, bir kere içi boş hürriyet paravanlığı hasta yatağa düşmüş Osmanlıyı yer bitirirdi.  Bakın Ulu Hakan’ın rakiplerine karşı (İttihatçılar)  bunca iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen habire mesele çıkarıyorlardı, sürekli hilafete karşı çıkıp meşrutiyet düsturunu (kaldı ki İslam istişareyi emrediyor)  kendi siyasi emelleri için kullanıyorlardı.  Oysa Osmanlı bu düsturlar üzerine üç kıtada nizam-ı âlem olmuş bir devletti.  İşte bu yüzden  Metternich Tanzimat harekatının başındakilere gönderdiği mektupta; “..batı kanunlarının temeli Hristiyanlıktır. Siz (en iyisi mi) Türk kalınız..” diye yazmıştır.  Gerçekten de Jön Türk ve Selanik komitecileri hep batı değirmenine su taşımışlardır.
         Bilhassa Abdülhamit Han dönemi birtakım aydınlar İngiliz, Fransız ve Alman ekolüne tav olmuşlardır. Hatta o sıralar Akif’te Almanya’ya kurtarıcı gözüyle bakmış ve; “Değil mi bir anasın sen, değil mi Alımansın...” diye şiir döşemişte..   Tabii bu şiir Akif’e gölge düşürür mü? Elbette ki düşürmez, sadece bu şiir o devrin toplumsal ve siyasi şartları içinde, Akif’in o anki ruh dünyasının bir yansıması,  bir dil sürçmesi ya da saf bir yanılgıdan öteye geçemez. Ki; aynı Akif yeri gelince: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”, “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı bir duvar, benim iman dolu göğsüm gibi, serhaddim var” deyip, adeta gök kubbeyi çınlatmıştır.    
         İsterseniz bir özgürlük dersi de Abdülaziz’in veziri Ali Paşa’nın 40 sayfalık risalesinden aktaralım. Sanki 40 sayfalık bu risale;  bir kitap değil tüm çağları kuşatan fikir abidesi.  Evet, Ali Paşa bu risalede özetle; “Öğütlere daima kulak verdik. Tenkitlerde iki şey aradık. Biri terbiye, diğeri ise samimiyet... Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır. İlk iş tam hürriyet”  diyordu.
         Meğer Tanzimat ülke medeniyetinin tam terki manasına bir asimilasyon hareketiymiş, İslâmsa bu ülkenin tek yerli ülküsü.  Peki ya İdeolojiler? Onlarda bu ülkenin kefenini soymaya hazırlanmış müsvedde reçetelerdir. Öyle ki,  ilk önce Fransız etkisinde kaldık, sonrasında bedenimize Alman üniforması geçirdik. Almanya mağlup olunca bu kez Amerikan kıyafetiyle buluştuk, yetmedi Fransız ekolü Türk kanunu oluverdi, derken biranda Osmanlı varlığını yitirmiş oldu. Belki de Tanzimatçılar, Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Meşrutiyetçiler davalarında samimi insanlardı, ama akıl olmayınca iyi niyet tek başına neye yarar ki.  Bilgisizliklerinin kurbanı oldukları besbelli. Biraz akıl, biraz uyanık olsalardı kökü dışarıdaki ideolojilerin paravanlığını yaparlar mıydı, elbette yapmazlardı, sonuçta bu toprağın havasını teneffüs etmiş insanlardı, mutlaka genlerinde ecdattan kalan bir şeyler vardır. İşte akılsız davranmak, gaflet delalet böyle bir şey olduğundan koskoca Osmanlının çöküşüne sebep oldular.  Evet,  I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet arayışı derken nihayet üç kişinin (Talat-Cemal-Enver) gafletiyle I. Cihan harbine sürüklendik. Sürüklenmesek zaten şaşardık, işin bu boyutlara geleceği ta baştan belliydi. Malum,  İttihat ve Terakkinin ilk nüvesi, 1989 yılının sözde değişim öncüleri, yani satıh (yüzeysel) üstü yenilikçi 5 (beş) maceracı delikanlı tarafından oluşturulmuştur. Maalesef yenilik hareketi öncüleri ürettikleri kriz senaryolarla 170 sene zarfında coğrafyamızın sınırlarını 20.000.000 km² den 780.000 km²’ye çekmişlerdir.  İlginçtir bunca kan kaybına rağmen dünya sıralamasında yine de altıncı devlet olarak tarih sahnesinden çekildik. Aslında bu çekiliş Osmanlı’nın öyle kolay yutulur bir lokma olmadığının bir göstergesidir.  Kaldı ki Osmanlı hem dışarıdan hem de içten çökertilmiş bir devlettir.  En iyisi mi yinede biz iyi niyetimizi koruyup, bizi içten çökertmeye kalkışan maceracı İttihatçıların yaptıklarına hainlik demek yerine gaflet demeyi tercih ediyoruz. Zaten hainlik yaftalaması etik olarak bizim literatürümüzde yeri yoktur. Şayet hainlik ithamıyla meseleler çözülebiliyorsa her gelene hain demek çok kolay bir yöntem,  asıl mesele zor olanın üstesinden gelebilmek mühim bir hadisedir.   Dahası her devrin şartlarını ve o dönem aydınlarının bakış açılarını sosyolojik yönden iyi analiz etmek asıl maharettir.  Her nedense hep kolay olanı seçiyoruz.  Bir bakıyorsun ya kişileri yüceltiyor ya da karalıyoruz. Fakat bu yaklaşım biçimi objektif sayılmaz. Bir insan saltanatçı, meşrutiyetçi, cumhuriyetçi olabilir, ama şucu bucu olmak geçmişe sövmeyi gerektirmez. Cumhuriyeti sevdirelim diye Osmanlıyı karalayıp habire dil uzatıyoruz. Batının şekli cazibesine kapılmak ne işe yarıyorsa.  Varsa yoksa tek rehber içi boş sloganlar, kavramların aldatıcı o tılsımı. Bir kere yakayı fena kaptırmışız,  baksanıza Tanzimat’tan bu yana hürriyet, eşitlik, adalet ve meşrutiyet gibi kavramların içini bir türlü dolduramadık. Bu güzel kavramları özde değil sözde telaffuz ettik,  kalbimize değil dilimize doladık.  Umulur ki, bir gün bu tür içi boş arayışlar son bulur.

                CUMHURİYET DÖNEMİ
                                                                                                            
             İmparatorluktan cumhuriyete geçmek doğru bir adımdı. Belki de Osmanlı Sultanlarını bile hayallerini süsleyen bir düştü ama imparatorluk çağında bunu dillendirmek lüzumsuz olurdu. Zaten imparatorlukların dağılmasıyla bu lüzum ortaya çıkmış bile. Arz talep meselesi gibi bir şeydir bu.  İşte bu noktada Amasya tamimi, Sivas Kongresi, Erzurum Kongreleri birer arz talebin neticesinde ortaya çıkmıştır. Derken arz talep dengesi içerisinde Büyük Millet Meclisin aldığı kararla Cumhuriyete geçişimiz gerçekleşir de.  Ne var ki ilerleyen yıllarda arz talebi karşılamayacaktır. Zira ortada Hiçbir ciddi bulgu olmadığı halde durduk yerde rejimi koruma ve kollama kaygısıyla istiklal mahkemeleri kurulması arz talep dengesini berhava etmeye yetmiştir. Maalesef mahkemenin isteği doğrultusunda, kurulmakta ya da kurulmuş muhalefet “İttihat ve Terakkiperver Fırkası” kapatılır da. Böylece antidemokratik uygulamalar tek parti despotluğunun ömrünün uzamasına yaramıştır Düşünsenize milli mücadele öncesi muhalif parti var, milli mücadele sonrası yok,   adeta tek partili hayata mahkûm kalmışız. Neymiş efendim Şeyh Said isyanı varmış. Tabii bu işin kılıfı. Ve bir bahaneyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır da.  Bu arada Takrir-i Sükûn kanunu da onaylanır.  İşte bu yüzdendir ki Kazım Karabekir Paşa meclis müzakerelerinde: “İstiklal mahkemeleri istiklal savaşına aittir. Biz Şeyh Said’e karşı istiklal savaşı mı veriyoruz” diye sitem etmiştir. Kaldı ki milli mücadelenin başarılmasında ulemanın çok büyük desteği ve rolü olmuştur. Bakın I. Büyük Millet Meclisinde birçok müftü ve medreseli vardır. İstiklal mahkemeleri Kazım Karabekir Paşanın da belirttiği gibi maksadını aşan bir görev üstlenmişti.  Hadi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapattılar, peki ya şu Serbest Cumhuriyetçileri “irtica avı”  kapsamında kıyım yapmalarına ne demeli.  Örnek mi? İşte İskilipli Atıf Hoca, işte Süleyman Hilmi Tunahan, işte Bediüzzaman Said Nursi ve daha niceleri bunun en tipik misalleri.  Onlar avlaya dursun onlar halkın gönlünde çoktan son devrin din mazlumları olarak taht kurdular bile.  Kendi öz vatanlarında parya duruma düşseler de onlar gönüllerde yaşıyor hala.
         Şu bir gerçek; ister Terakkiperver Cumhuriyet Fırkanın kapatılmasında olsun, ister güya çok partili süreç gibi gözüken ama serbest Cumhuriyet Fırkasının varlığına tahammül edemeyişin bir neticesinde Millet Partisinin kapatılması olayı olsun, ister Demokrat Partinin önünün kesilmesinde olsun fark etmez, tüm bu yaşananlarda İsmet İnönü’nün parmağı olduğu muhakkak. İşte bu yüzdendir ki İnönü hakkında Cumhuriyetin fırka (parti) yiyen Milli Şef’i denilmiştir. Şeflik unvanı onun için onur okşayıcı gelse de fırka yemek nereye kadar devam edebilirdi ki. Eninde sonunda çok partili hayata geçiş kaçınılmaz hal alır. Bakın bu hususta Nihal Atsız ne diyor. Atsız der ki; “Görünüşe göre demokrasiye doğru gidiyoruz. Fakat bu gelişme tabii şartlar içinde olmuyor. Demokrasinin gelişmesi iki şekilde olabilirdi. İktidarın genel rızasıyla (bunu vermesiyle), yahut halkın bunu zorla almasıyla. Hâlbuki bugün, şahidi olduğumuz gelişme bir dış baskının neticesidir. İstenildiği kadar inkâr olunsun, Amerikan zaferi sonundaki dostane baskı olmasaydı bugün Türkiye hala koyu bir istibdatla idare olunacaktı. Halk partisi Alman zaferinin parlak günlerinde demokrasi aleyhtarlığı yaptığı gibi demokrasilerin zaferinden sonra da hiç şüphesiz kendisinin demokrat olduğunu iddia edecekti. Fakat bu bizim demokrasiyi kabulümüz değil, demokrasinin zorla hululüdür. İşte anormal olan budur.” Evet, Atsızın ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, İsmet Paşa’yı tek partili hayattan çok partili devreye geçişin kahramanı göstermek, hedef saptırmaktır. Bugün gelinen noktada bile demokratikleşmeyi Avrupa istediği için mi, yoksa milletimiz buna layık olduğu için mi istiyoruz sorusu birçok kafa karışıklığının kilidini açacak cinsten bir sorudur. 
             Her neyse sözüm meclisten dışarı, birileri bu sorunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışsın, biz Milli Şef döneminin o derin izlerini biraz daha irdelemeye çalışalım.  Malumunuz, 21 Temmuz 1946 seçimleri tek dereceli ama “açık oy, gizli tasnif” esası üzerine gerçekleşmiş bir seçimdir. Şayet buna seçim denirse.  Nitekim böyle şaibe karışan bir seçimin ardından devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu istifa eder de.  Böylece yeni hükümeti CHP fanatiklerinden Recep Peker kurar.  Derken Meclis toplandığında, CHP’nin oylarıyla İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olur.
             Peki, Recep Peker'in başbakan, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğunu anladıkta, şu meşhur 27 Mayıs sürecine ne demeli?   Malum, 27 Mayıs’tan evvel DP iktidarının Tahkikat Komisyonu kurduğu bahanesiyle ihtilale zemin hazırlanmıştı. Oysa Tahkikat Komisyonu yasama gücünün etkinliğini artıran bir kontrol müessesesidir.  Bakın Prof. Ali Fuad Başgil bu konuda kaygılarını şöyle dile getirir; “Askerle talebenin kucaklaştığını görünce, harekâtın orduya sirayet ettiğini üzülerek gördüm. Kendi kendime eyvah bu iş tamam, artık Menderes hükumeti gitmiştir dedim.
        Gerçekten kaygılar yerini bulur da.  Her ne kadar radyoda duyurulan ihtilalin tarafsızlığından dem vurulsa da, ihtilal sonrası Cemal Madanoğlu tavrını İsmet Paşa'dan yana koyup, komite içinde 14’lerin yurt dışına çıkarılmasında etkin rol oynar da. İhtilal yıllarında geçici Anayasa’yla Türk milleti adına hâkimiyet hakkı MBK'nin (Milli Birlik Komitesi) eline verilir. Yetmedi buna birde Tabi Senatörlük ilave edilir. Malum, bu senatörlük fikri de İnönü’nün başı altından çıkmıştır. Hakeza kapatılan DP’nin teşkilatlanmasına fırsat kalmasın diye derhal kurucu meclisin kurulması da ona ait bir manevra. Böylece Temsilciler Meclisi CHP Meclisi haline gelir de.  İşte CHP bu sinsi planla derin bir soluk almış olur.   Nasıl olsa 58. esas sayılı kanunla DP’liler seçime katılmayacak, niye derin soluk almasınlar ki. 
         Evet, 27 Mayıs ihtilali DP’yi kıymıştır. Necip Fazılı Kısakürek’in ifadesiyle 27 Mayıs, yeniçeriliğin kansız hortlayış şeklidir. Bu hortlayışta daha çok fötr şapkalı bazı mebusları görüyoruz. Hatta bir gün Necip Fazıl, Mareşal Fevzi Çakmak’a memleketin içindeki meseleleri anlattıktan sonra şu soruyu yöneltir:
         “- Niçin bu gidişata dur demiyorsunuz?”
           Fevzi Paşa bu soruya cevaben: 
        “- Ben Yeniçeri değilim ki!” demiştir. İşte bu müthiş cevap Fevzi Çakmak’ın totaliter ve dikta anlayışından çok uzak bir paşa olduğunu göstermeye yetiyor. Nitekim bu engin yumuşaklığından dolayı kendisine   “Kuzu Paşa” denilmiştir.  Tabii İsmet Paşa öyle değil, tam aksine o totaliter uygulamalarıyla adından “Milli Şef”  olarak söz ettirmiştir.  O öyle bir adam ki,  Ruslara hoş görünmek adına Türkçüleri bile “tabutluklara” mahkûm etmiş bir şeftir. Değim yerindeyse hangi taşın altına baksak, altından İnönü çıkıyor. Bilhassa tek partili dönemde düşünce “Altı ok”a endekslenmişti. Bu yüzden Cemil Meriç o yıllara atfen düşünce hürriyeti için şunları der: “Peyami’ye (Safa) karşı avantajım vardı. O bazı şeyleri söyleyemezdi, söylese adamı ipte sallandırırlardı.”
            Geçte olsa iyi ki de çok partili hayata geçmişiz.  Zira çok partili dönem ilk defa alttan gelen bir sosyal değişmenin kapısını aralamıştır. Derken siyaset toplumu idare etme ilmi ve sanatı olduğunu idrak eden halk, fikri fikrine, zikri zikrine uyan partileri iktidara getirme avantajını yakalar hale gelmiştir. Düşünsenize çok partili devreye kadar toplum tepeden yönlendirilmelerle adeta hafızasını yitirmiş ve düşünce melekesi dumura uğratılmıştır. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyen yığınlar haline dönüştürülmüşüz. Başkada bir şey yapamazdık, ortada alternatif yok ki,  tek partili hayat; tek tip görüş, tek tip model, tek tip düşünce programı sunuyordu kitlelere.  Neyse ki çok partili hayata geçtikte bir nebze aklımız başımıza gelir gibi olup zaman içerisinde çoğulcu düşünebilmenin adımını atar olduk.   Dahası eski alışkanlıklarımızın yerini değişim ve yenileme almıştır. Meğer monotonluktan aktif bir sürece geçmekte hayat varmış.   İşte bu noktada Menderes’e çok şey borçluyuz. Bu yüzden 1950 sonrası milletimiz için bir milattır. Menderes’le demokrasi aşısı tutar da.  Ne diyelim darısı CHP’ye,  gerçekten partinin altı okunda demokrasi kavramının olmaması düşündürücü bir durum. Bakın Menderes partisini kurar kurmaz adını “Demokrat” koymayı ihmal etmediği gibi   ‘Yeter artık söz milletindir’ sloganıyla halkın büyük çoğunluğunu kendine mest etmişte.  Aslında tarihten gelen hoşgörü kodlarımızdan olsa gerek demokrasinin ruhuna çokta yabancı değildik, sadece biraz unutmuşluğumuz vardı.  Dolayısıyla her türden insanı yıllar boyu bağrımızda taşıdığımızı tarih doğruluyor zaten
        Buraya kadar tarihi perspektif açısından demokratikleşmenin seyrini incelemeye çalıştık,  her devri kendi şartları içerisinde özelliklerini özetleyebiliriz de. Şöyle ki;                                           
            1900- Abdülhamid'le özdeşleşen dönem olup, bilhassa bu dönemde yıkılmaya yüz tutmuş devleti ayakta tutma çabası vardır. İşte bu çaba gereğidir ki devlet gizliliğinin esas alındığı bir dönem olarak ta adından söz ettirmiştir.
            1910- İttihat ve Terakki devri, yani sonsuz konuşma, lakaytlığın, başıboşluğun ve her türlü ifşaatın hâkim olduğu bir dönemdir.
            1920- İttihat ve Terakki iktidarının yıkılışına sahne olan bir dönemdir.
            1930- Giyimi, alfabesi, takvimi, hafta tatili ve başkentiyle damgasını vuran Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemidir.
            1940- Şehir yerine köy modelinin tercih edildiği, derken adını köy enstitüsü ile özdeşleşmiş sol ideoloji devride diyebiliriz.
            1950- Tek partililikten çok partili hayata geçiş sürecinin ilk ayağını oluşturan dönemdir. Bu dönemde Sovyet Rus etkisinin yerini Amerikan etkisine bırakacaktır.
            1960- 27 Mayıs İhtilali, yani demokrasinin kesintiye uğrayıp tek partili hayata dönüş özleminin yaşandığı bir dönemdir.
            1970- Sosyalizmin denenmek istendiği, bu uğurda çabaların görüldüğü yıllar olarak göze çarpar. Bilhassa bu yıllar sağ sol çatışmaların hız kazandığı dönem olarak hafızalara kazınır.
            1980- 12 Eylül ihtilali ve akabinde milletin teveccühü ile iktidar olan Özal’ın tabuları yıkma yolunda uğraş verdiği hatta Türkiye’nin katı devletçi kalıbından çıkıp yeni bir dönüşüm hamlesinin sürecine girildiği bir dönemdir.
         1990- Sistem tartışmaların hız kazandığı ve sonrasında 28 Şubat post modern darbe süreciyle halkı sindirmeye yönelik uygulamaların başladığı bir dönemdir. Hatta vesayetin zirve yaptığı dönemde diyebiliriz.
         2000-  Vesayetçi ANASOL-M hükümetinin yıkılmasının ardından bin yıl sürecek denen 28 Şubat sürecinin sonlandığı bir dönemdir. Ancak Türkiye'ye çağ atlatan ve Avrupa Birliği yolunda koşan Ak Parti hükümetinin Cumhurbaşkanı görüşmeleri aşamasında önünün kesilmek istendiği, 27 Nisan 2007 elektronik muhtırayla durdurulmaya çalışıldığı, 2008 Nisan ayında partiye kapatma davası açılıp kıl payı kapatmanın eşiğinde dönen bir dönem olarak ta hatırlanacaktır.
     2010-Gezi olayları, Pensilvanya kaynaklı 17 Aralık 2013 paralel yargı darbe girişimiyle ayar çekilmeye çalışıldığı, tüm bu ön kesme operasyonlarına rağmen her seçimde AK partisi zaferle çıkmasını bilip ve adından ilk kez halkın oyuyla Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlayarak tüm vesayetlerin hevesini kursağında bırakan bir dönem olarak söz ettirmiştir.
             İşte yıllara göre sıraladığımız bu kronolojik tabloya baktığımızda her on yılda bir Türkiye’de tarihten bugüne gelen demokratik sürecin kesintiye uğratılmak istendiği görülüyor.  Bir bakmışsın tarihi süreçte İttihat ve Terakki “Alman modelini” rehber edinmiş, Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransız modeli esas alınmış, Milli Şef İnönü döneminde İngiliz Rus karışımı model uygulanmaya çalışılmış, Menderes döneminde Amerika’yla ilişkiler çerçevesinde dışa açılma tezahür etmiş, 1970 yıllarda sosyalizme yöneliş başlamış,  Turgut Özal'lı yıllarda Türkiye Serbest piyasa ekonomisi gerçeğiyle yüzleşmiş,  yetmemiş düşünce özgürlüğünün önünde çok büyük engel teşkil eden 141–142 ve 163 gibi antidemokratik hükümler kaldırılmıştır. Derken Tayyip Erdoğan döneminde ise Avrupa Birliği yolunda müzakere almışız, bunla da kalmayıp gündemi belirlenen değil gündemi belirleyen Türkiye konuma geçmişiz,  her şeyden önemlisi yıllardır kanayan yara hale gelen başörtü yasağı rafa kaldırılmıştır. Belki de bu dönemin en belirgin özelliği ihanet şebekesi paralel örgütün milli birliğimizi tehdit eden sinsi oyunlarının deşifre edilmesiyle birlikte yeniden demokratik sürecin kesintiye uğramasından kurtulmuş olmamızdır.  Bakalım 2013 Cumhurbaşkanı seçimlerinin akabinde Başbakanlık koltuğuna oturan Ahmet Davutoğlu sonrası süreçler nasıl işleyecek,  umarız 2023 hedefi bir hayal değil gerçek olur.  Umulur ki demokratik süreç bir daha kesintiye uğramaz. 
            Rejimler değişebilir, ama devlet yine aynı devlet olarak kalabiliyor. Bakın Fransa hem devrim öncesi,  hem de devrim sonrası aynı isimle anılan bir devlettir. Her halükarda adı yine Fransa’dır. Hakeza her on yılda bir ülkemize ayar çekilip değişik modeller uygulanmaya çalışılsa da Türkiye yine aynı Türkiyedir.  Tek fark eski Türkiye alışkınlıklarını terk edip Yeni Türkiye'den söz eder hala gelmiş olmamızdır.  Hatta karşımızda bu kez 2023'ü hedef edinmiş bir Türkiye var.  İşte hedefi olan bu ülke çağlar üstü bir Türkiye muştusunu veriyor da. Kaldı ki Türkiye derin güçlerin oyunlarını bozabilecek güce erişmiş durumda da.  Dahası şu an geldiğimiz noktada derin toplum derin devletin önündedir.  Toplum öyle bir hale gelmiş ki her türlü manipülasyonlara kanmadan fikri hür, vicdanı hür siyasileri baş tacı edebiliyor.  Bu yüzden katılımcılığı ilke edinmiş partilerin, ileri ki günlerde yıldızı daha da parlayacak gibi. Çok şükür ülke içindeki dinamikler bu yönde gelişme kaydetmektedir.  Öyle görünüyor ki gelecek statükocu partilerin aleyhine işlemekte.  Nasıl işlemesin ki,   her şey eskir, eskimeyen tek şey hakikattir.             
            Kurtuluş kesrette vahdet aramaktır. Her ne ararsak çokluk deryasında bir olmakta aramalı.  Bakın evren tüm yaratılmış varlıkların çok sesli senfoni orkestrasıyla yankılanıyor. Hakeza Kâbe’ye de çeşitli yollardan varılıyor. Madem öyle çokluk içinde birlikte yaşamak varken cennet vatan Türkiye’mizi cehenneme çevirmek çabası niye? Aydınlık yarınlar kurmak varken kendi ayağımıza kurşun sıkmak niye? En iyisi mi durmak yok yola devam diyelim ki haramiler fırsat bulup başımıza bela olmasın.
            Velhasıl; çok çeşitlilik ayrılık değil, zenginliğin ifadesidir. Katılımcılık demokrasinin özüdür.  Belli ki uzun ince bir yoldayız,  daha çok mesafe kat etmemiz gerekiyor da.

             Vesselam.