17 Kasım 2016 Perşembe

SİYASİ KİRLİLİK HAKİKATLARI ÖRTÜYOR




            SİYASİ KİRLİLİK HAKİKATLARI ÖRTÜYOR

        SELİM GÜRBÜZER

       Bilindiği üzere Peygamberimiz (s.a.v.) hizmetkârlığı şiar edinmiş idarecileri; “Adil bir sultanın bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı kılınan ibadetten üstündür” hadis-i şerifiyle müjdeliyor.
      Siyasi kirliliğe bulaşmamış bir iktidar toplum menfaati neyi gerektiriyorsa onu bir ibadet bilinci içerisinde yerine getirmeyi vazife bilir. Böyle bir iktidar erki; devlet aygıtını ne komünizmde olduğu gibi zulüm vasıtası, ne kapitalizmde olduğu gibi sadece asayişi sağlayan birim, ne de faşizmde olduğu gibi herkesin itaat etmesi gereken put olarak görür. Kelimenin tam anlamıyla böyle bir iktidarda devlet anlayışı, vatandaşla devletin barışık olduğu, bireyi merkez addeden ve bireyin önündeki tüm engelleri kaldıran bir teşkilatlanma ağı söz konusudur. Bir başka ifadeyle hadim devlet ilkesi, Sivil inisiyatif üstlenmiş iktidarın ana ruhunu oluşturur. Zaten Muktedir iktidara giden yol hadimiyetten geçmekte.
       Tarihi süreç içerisinde iktidar anlayışına baktığımızda 18. asra kadar idarecilerin hemen hepsi devlette fani olmuş insanlardı. Sonrası malum, içi boş kuru kavramlarla milletin kefenini soymaya memur idareciler türedi. Yine de aralarında azda olsa iyi niyetli insanlarda vardı elbet.
             Cevdet Paşa, kendi devrinde devleti değerlendirirken devlet aygıtını:
            — Saltanat,
            — Milletin ileri gelenleri,
            — Halk (reayaolma üzere üç tabakada değerlendirir.
            Paşa, bu üç unsurun ahenk içinde olduğu zaman cemiyet içerisinde huzurun sağlanabileceğini belirtir. İşte bu müthiş tespit, muktedir iktidarın nasıl olması gerektiğine ışık tutmaya yeter artar da.  Madem öyle, bu tespitten hareketle gerek idare edenler, gerek akil insanlar, gerekse halkın tamamı hep birlikte uyum içerisinde olması şarttır. Üç sacayağının varlığını yitirmesi muktedir iktidarın yokluğuna işarettir. Şöyle tarihe bir bakın Osmanlı Padişahları, tebaayı  “Vediatullah”, yani Allah’ın emaneti olarak görmüşler. Yetmedi padişahlarımız dünya saltanatının geçici hevesine kapılmamak için Cuma selamlığına çıkarken muvazzaf bir tabur askere; “Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var”  temposu tutturmuşlar da. Hep bunlar ne içindi derseniz,  Rıza-i bari içindi elbet. Besbelli ki padişahlara verilen “Zillullah-ı fi'l-arzeyn” unvanı  (hâşâ) Allah’ın maddi gölgesi anlamından olmayıp, Allah'ın adaletini tesis etmeye vesile bir taçtır. İşte bu örnekten hareketle muktedir iktidara talip her kim olursa olsun halka hizmet yolunda Allah’ın rızasını kazanmak amacı gütmeli ki halkın gönlü fethedilebilsin.  Zaten gerçek idareci hakkın rızasını alan,  halkın da gönlünü kazanan demektir. 

            Âlim ve yönetici diyalogu
            Aslında Muktedir iktidar bilge insanlar, sivil toplum örgütleri ve ehil idarecilerin varlığıyla anlam kazanır. Bilhassa bilge insanlar reyleriyle idarecilere ışık olup müsteşar vazifesi görürler de. Ancak şu da bir gerçek ilim adamları olaylara hep şüpheci gözle bakarlar. İşte onların olaylara kılı kırk yaran detaycı yönleriyle yaklaşması pratik karar almayı geciktirebiliyor. Zira meselelerin en ince ayrıntılarına kadar indiklerinden meşguliyetleri artmaktadır.  İşte bu yüzden Cevdet Paşa; “Sünuf-u beşer içinde emr-i siyasetten en uzak insanlar âlimlerdir” tespitinde bulunmuştur. Hakeza yabancı bir fikir adamı Pareto da buna benzer bir tespitte bulunup; “İlim başka, siyaset başkadır” demiştir. Demek ki; idari mekanizma çok hassas ve çok karmaşık bir alan,  dahası pratiklik isteyen bir dünyadır. Keza politik alanda öyledir. O halde siz siz olun siyasi olayları kıyas metoduyla genel fikirlere uygulamaya kalkışmayın. Aksi takdirde habire ayrıntılarda boğulur durursunuz. Bir kere akil insanlar, olayları beyinlerindeki külliyata uydurmaya alışmışlar, isteseniz de pratikleştiremezsiniz.  Madem ilim başka siyaset başka, o halde yapılacak iş bellidir, bu noktada idarecilerin ulema’nın hafızasında yer alan külliyattan ne koparabiliyorsa ondan faydalanma yoluna gitmesi en akılcı ve en pratik bir yöntem olacaktır. Dolayısıyla idarecinin ansiklopedik bilgiye sahip olması gerekmez, sadece ansiklopedik bilgiye sahip olanlardan yararlanması lazım gelir. Anlaşılan ayrıntıya dalmak ulemanın işi, pratik uygulamalar sergilemek idarecinin işidir.  Kaldı ki idarecilerin bilge insanların bilgisine ve reyine başvurması gerekiyor ki; teorik bilgiler pratiğe geçebilsin. Nasıl ki teori ile pratiklik arasında bir ilişki varsa aynen öyle de bilge insan ve yönetici arasında da buna benzer ilişki vardır. Değim yerindeyse iç ve dış gibidirler. İç ve dış bir olmalı ki âlem nizam bulabilsin.  Zaten bilge insanları dışlayan ya da onların kapısını aşındırmaktan utanç duyan yöneticiler nasıl muktedir iktidar olabilir ki. Olsa olsa pansuman iktidar olurlar.

            Siyasi Kirlilik
            Siyasi kirlilik yüzünden hakikati göremez olduk. Hele hele günümüz dünyasında politikanın adı neredeyse siyasi kirlilikle birlikte anılır oldu. Sanki ikiz kardeş gibiler. Belki de insanlığın kurtuluşu bu kirlenmişlikten kurtulmakla olacaktır. Weber bu yüzden “Politikaya girmek şeytanla anlaşma imzalamaktır” diyor. Bediüzzaman Said-i Nursi de yaşadığı dönemde şahit olduğu birtakım kirli politika oyunlarından kendisine gına gelmiş olacak ki siyaseti, iki ucu kirli bir sopa gibi görüp  “Eûzü billahi-mine'ş – ve's siyaseti”, yani  “şeytandan ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” demiştir.      
          Gerçekten de bugünkü siyasi kirlenmişlik yüzünden nice haksızlar haklı,  nice haklılar haksız duruma düşebiliyor.  Siyasetçiler âlimlerin eşiğini aşındırmaktan geri dururlarsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Böyleleri için varsa yoksa kendi kişisel egolarını tatmin etmek ön plandadır. Bakın Peygamber (s.a.v.) mealen; “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü devlet reislerinin yanına gidendir” buyurmakta. İşte bu hadis-i şerifin mana ruhundan yoksun devlet yöneticileri siyasete kirlilik katarken, sözde âlim müsveddeleri de boş durmamış ilmi ayağa düşürmüşlerdir. Oysa iktidara talip devlet adamı sık sık bilge insanların ziyaretinde bulunup onların istişaresine başvurmakla siyaset ak ve pak olabiliyor.  Gerçek âlim de ilmin yüceliğini bilip yöneticilerin kapısına gitmeye heves etmemekle ilim yücelik kazanabiliyor.  Hele ilim ayağa düşmeye gör, bak o zaman sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu bir ortamdan geçilir mi. Oysa şöhret afettir. İlmin asla şöhrete ihtiyacı yok. Bir kere ilim adamı siyasetçinin yanında vazo olsun diye ilim tahsil etmez, ışık kandili olmak için vardır. Unutmayalım ki, ilim adamının kaleminden damlayan mürekkep şehit kanından üstündür.  Dikkat edin, Fatih Sultan Mehmet bu bilince sahip bir hakan olduğundan sık sık Akşemseddin’in ayağına gidip eşiğini aşındırmayı ihmal etmemiş bile.   Hakeza Akşemseddin de bu bilinçten hareketle Fatih’in ayağına gitmemiş. Belli ki Fatih eşikte 'fatih' olmuş, Akşemseddin de dergâhında 'ak şeyh' olmuştur. Derken Fatih hadis-i şerifin sırrın gereği övülen kumandan olarak adından söz ettirmiştir.
           
            Siyasette Makyavelizm
            Malum, ünlü fizik bilgini Ampere 1834 yılında sibernetik kavramını yönetim veya idare etme anlamında kullanmıştır. Hakeza hükümet kavramı da Fransızca Gouvernement’in karşılığıdır. İdare etmenin karşılığı ise gouverner’dir.   Her neyse bu tip kavramlar bir şekilde yönetim biliminin doğmasını tetiklemiştir. İyi ki de böyle bir anlayış doğmuş, belki de politikanın idare etme sanatı olduğunu fark edemeyecektik. Tabii sadece fark etmek yetmez,  önemli olan bu sanatın yatağında doğru akıp akmadığıdır.  Şayet bu sanat doğru icra edilirse bak o zaman siyasi kirlilikten söz eder miyiz? Gel gör ki;  politika bir vasıtalar bütünü olması gerekirken, maalesef bugün gelinen noktada düşünceleri, devletleri, hemen her şeyi A'dan Z'ye esir almaya yönelik icra edilen bir sanata dönüşmüş gibi.  Adeta politika puta tapıcılık bir rol üstlenip politika bezirgânlarının hızla türemesi için vardır.  Besbelli ki batı toplumu inancını yitirince yerine politikacılığı ikame etmiş ve bu uğurda fikir beyan edenleri baş tacı yapmış ta. Malum, bunun piri de Machiavelli'den başkası değildir. Bakın Machiavelli bir politikacının nasıl olması gerektiği hususunda ne diyor; “Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir. Politika ahlak dışıdır. Çünkü namussuzlar arasında yüzde yüz namuslu kalmak isteyen er geç mahvolur. İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil, vazife. Halk yalnız neticeleri görür vasıtalar ne olursa olsun, hoş görülür ve alkışlanır.” İşte bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere günümüzde siyaset   “Makyavelizm”  demektir. Zaten siyasetin çizgisi bu seyirde yürüyor da.  Dürüst bir politikacı, asla siyasette Makyavelizm’i ölçü almaz. Dürüstlük ölçüsü hak, hukuk, adaletli olmayı gerektirir. Keza toplumun iç dinamikleriyle uyumlu ve kitlelerin meşru yollardan (demokratik) hak ve hürriyet elde etmelerine yönelik uğraş vermeyi gerektirir.   İslâm tarihine şöyle bir göz attığımızda;  yöneticilerin sıradan vatandaşlarla birlikte hâkim huzurunda yargılandığını görürüz. Osmanlıyı muhteşem kılanda bu. Tarihin bütününe baktığımızda eğitim ve adalette fırsat eşitliği, hak ve hürriyetlerde eşitlik,  kanun ve nizamlarda eşitlik esas olup bu ilkelerden taviz verilmez de.  Nitekim devlet erkânının bakışı da bu yöndedir. Yani, yediden yetmişe herkese imkân ve fırsat eşitliği tanınıp bu yarıştan çıkan neticeye saygı duyulur da. Kaldı ki bu ölçü günümüz kriterlere uygun ilkeler de.  Hadi bundan vazgeçtik,  bir kere sosyal adaletin gereğidir. Devlet, ferdi ve kolektif başarılara sıcak bakmayacak ta ya kim bakacak.  Elbette ki bakmalı ki, girişimci ruh ortaya çıkabilsin. Hatta bakmakta yetmez desteklemeli,  ödüllendirmesi de gerekiyor. Çünkü başarılı olanla başarılı olmayanı ayırt etmek hakem devletin görevidir. Şayet devlet hakemliği bırakıp buyurgan bir yapıya bürünürse ortada ne fırsat eşitliği kalır, ne de adalet. Ortada sadece torpil müessesesi kalır.  İşte bir zamanlar ülkemizde KİT’lerde arpalıkların türemesi bunu teyit ediyor zaten. Denilebilir ki realite eşitlik kabul etmez, doğru bir tespit bu,   ama bu demek değildir ki, nimet ve külfet dengesi içerisinde fırsat eşitliği sağlanmasın. 
            Muktedir iktidar misyonunu şiar edinmiş bir siyasetçi;  politikada çirkefliğe son vermek için zihninde düşündüğü ve uygulamasını istediği şekli değişiklik modeli şu unsurlardan oluşur:
            — Başkanlık sistemi,
            — Dar bölge nisbi seçim sistemi,
            —Barajı geçenlere ilk turda seçilme hakkı, geçemeyenlere ikinci turda seçilme imkânı verecek gerekli yasaların çıkarılması,
            —Sivil toplum örgütlerinin söz sahibi olabileceği ve sivil katılımcılığın ağırlıklı olduğu bir meclis oluşumunu desteklemek vs.
            Besbelli ki cumhuriyet, demokrasi gibi ana unsurlar ancak sivil güçlerin etkili olduğu ortamda yeşermekte. Sivil güçlerin birbirlerinin kuyusunu kazması, totaliter güçlerin işine yarayıp her an ihtilale davetiye çıkarabiliyor.  Nasıl olsa ortada örgütlü sivil güç yok,  elbette ki her on yılda bir demokrasi kesintiye uğrar, bu kaçınılmaz bir gerçek.  O halde muktedir iktidar modelinin kapsamını daha da geniş tutmak gerekir. Mesela bu kapsam alanında bilhassa başkanlık sistemi önemli yer bir tutmaktadır. Hatta denilebilir ki,  İslam medeniyeti başkanlık müessesesi sayesinde neşvünema bulmuştur. Ancak, başkanın (Ulu'l Emr) sıratı müstakim üzerine hareket etmesi şart koşulmuştur. Bilindiği üzere İslâm’ın ilk yıllarında halife seçimi ashabın reyi ile gerçekleşmiştir. Hilafetin babadan oğla geçişi Muaviye dönemiyle birlikte start almıştır.  Zaten Resulüllah’ın (s.a.v) “Hilafet benden sonra 30 yıldır, gerisi saltanattır” beyanı bu gerçeğe işarettir. Sonuçta ister hilafet yoluyla isterse saltanat yoluyla iktidara gelinsin İslâm’da devlet başkanı hakka, hakikate ve adalete teslim olmak zorundadır.  Madem öyle,  Yeni Türkiye kodlarını başkanlık sistemine göre kurgulamak gerekir.  Düşünsenize milletin seçeceği bir başkan aynı zamanda devletinde başkanı olacak, böylece “çok”ların “bir”in etrafında cem olduğu  (Sünnetullah)  bir büyük birliktelik gerçekleşecektir. 
            Sadece değişmesi gereken çift başlı parlamenter sistem mi, elbette ki hayır, bunun yanı sıra seçim sistemi de değişmeli. Nasıl ki bir kilime on derviş sığıp iki padişah sığmazsa aynen öyle de barajların aşağı çekildiği bir sistemle de tek başına iktidar gerçekleşmeyebilir. Şu bir gerçek ülkemiz için en sağlıklı ve en ideal diyebileceğimiz seçim sistemi dar bölge nisbi seçim sistemidir. Koalisyon hükümetlere mahkûm kalmamak için buna mecburuz da.  Kaldı ki birçok demokratik ülkelerde, barajı aşanlar ilk turda seçiliyor, barajı aşamayanlar ise ikinci tura kalabiliyor.
            Asıl burada dikkat edilmesi gereken husus, ideolojik eğilimlere yönelik seçim modeli oluşturmamaktır. Bakın komünizm tekçi sınıfçı anlayışın gereği tek parti meclis sistemi,  Faşizm çoklu sınıf içerisinde tek partili bir meclisi, muhafazakâr ve liberaller ise çok partili parlamenter meclisi savunur.  Onlar savuna dursun,  biz kendimize dönüp  “Milleti hâkim kılan parlamentolar mı, yoksa totaliter güçlerin vesayetine girmiş parlamentolar mı”  sorusunu sıkça kendimize sormak gerekir. Sormalı ki ne sırf “tek partili sınıfçı meclisi”,  ne sırf  “totaliter bir meclis”,  ne sırf idare edilenlerin aleyhine meclis, ne de sırf idare edenlerin lehine bir meclisten yana tavır almış olmayalım. Tam aksine sivil katılımcı, bütün kesimleri kucaklayan bir meclisin hâkim olduğu bir modelin yanında yer almalıyız.  Zaten sivil katılım modelden yana bir tavır sergilersek biliniz ki tabandan tavana, tavandan tabana karşılıklı sirkülasyona dayalı muktedir iktidar tablosu kesintiye uğramayacak demektir. Hatta    demokrasinin şekli müesseseleri Anayasa Mahkemesi, Yargı, Yüksek Seçim Kurulu, siyasi partiler, hükümet, devlet başkanı müessesesi birbirleriyle uyum içerisinde olacaktır. Aksi takdirde tüm bunlar hiç bir anlam ifade etmez. Mutlaka iç ve dış bütün olmalı ki,   bu şekli yapılar toplum vicdanında kabul görsün.

            Demokrasi
            Sanayileşmiş bilgi toplumu için en ideal model katılımcı demokrasi modeli dersek yeridir.    Bir kere hem sanayileşme, hem de bilgi çağına entegre olma çabaları bu modeli zorunlu kılıyor da.  Dolayısıyla iktidara talip olanlar sivil toplum örgütlerinin haklı taleplerini dikkate almaları lazım gelir.  Aksi takdirde siyasi güç kaybına uğrayacaklardır.  Bakın,  İbn-i Haldun; “Kabile ve hanedan asabiyetine dayanan devletin iç kargaşalara sürüklenebileceğini, zamanla çökeceğini” dile getirip bu konuda zamanımıza ışık tutmuş bile. Nasıl ki; bir dönem gelmiş yerleşik düzen içerisinde kabile yapıları çökmüşse, günümüz sanayileşmiş bilgi toplumu, ya da bilgi ötesi bir toplumda da totaliter yapılar er geç yerini “Katılımcı modele” terk etmesi kaçınılmazdır.  Kaldı ki totaliter ve baskıcı uygulamalar, milletlerin uyanışına sebep olabiliyor. Halklar uyandıkça sivil toplumun ayak sesleri daha da baskın hale gelebiliyor. Bilindiği üzere Rus lideri Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikalara yönelmesi, insancıl olduğu için değil elbet, sanayileşen Sovyetlerin sosyal tabakadaki hareketliliğin daha da bir ivme kazanmamasına yönelik önleyici bir girişimdir.  Yani tabandan gelen hareketlilik Gorbaçov’u değişime itmiştir. Anlaşılan mevcut sistem baskıların en kuvvetli olduğu dönemlerde alarm vermemekte,  daha çok hürriyet taleplerinin arttığı ve sivil toplum unsurlarının yönetime doğrudan katılıma eğilimlerinin baş gösterdiği evrelerde alarm vermektedir.  Nasıl mı?  Her şey gayet açık,  alışık olan bir düzenden yeni bir düzene geçiş söz konusudur. Dolayısıyla bu geçiş dönemlerinde faili meçhul cinayetler, komplolar vs. eksik olmayacaktır. 
         Velhasıl; Sivil iktidar zihniyetine sahip politikacılar, sosyal değişmelerin bilincinden hareketle, kitlelerle beraber yönetim modelini oluşturmak mecburiyetindedir, tabii eğer 2023 Türkiye bir hedefiniz varsa.

             Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder