24 Kasım 2016 Perşembe

SİVİL KATILIM




                                           SİVİL KATILIM
                                                
SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil katılım düşüncesi, insan kalkınması ilkesine dayanır. Bu yüzden Şeyh Edebali Osman Gaziye ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ demiş. Demekte de haklı, çünkü bir ülkenin en önemli yatırımı insan sermayesidir. Dolayısıyla cemaat, sendikalar, dernekler, vakıflar, partiler, basın gibi tüm sivil toplum kuruluşları insanı yaşatmak için vardır. Bu yüzden insanı yaşatmaya yönelik her faaliyet sivil katılım kapsamında değerlendirilir. Kelimenin tam anlamıyla sivil katılım halkın kendi meselelerini demokratik kitle teşkilatlarıyla birlikte ortaklaşa çözmenin adıdır. Bir kere sivil katılımın ruhunu “Şura” oluşturmakta ve alınacak kararlar istişare heyetinin şura teşkilatıyla gerçekleştirilir. Zaten hiçbir sivil katılım projesi istişareye sunulmadan başarı şansı bulamaz. Kaldı ki istişare, sosyal hayatın can damarıdır. Dinimiz bu yüzden, Müslümanların kendi aralarındaki beşeri münasebetlerini istişare usulüyle yürütmelerini tavsiye ediyor. Bakın İslâmiyet öncesi başsızlığa alışmış bedevi Arap toplumu İslamiyet sonrasında yerleşikliğe geçmesiyle birlikte medeni olup istişare gerçeğiyle yüzleşmiştir. İyi ki de yüzleşmişler böylece kabalığın ve başıboşluğun yerini müesseseleşme, istişare, incelik ve merhamet iklimi almıştır.  Madem bedevi toplumu medeni olabiliyor, pekâlâ bizde modern çağın en üst seviyesine sıçrayabiliriz.  Ancak bu temenniyle sınırlı kalmamalı,  İslâm’ın evrensel mesajına kulak verip yeniden dirilişe geçmekte gerekir.  Devlet topyekûn diriliş hamlesine yönelik faaliyetlerinde sadece plan ve program hazırlaması yetmez, bunun yanı sıra sivil katılım şuraları oluşturup her türlü maddi yardım ve lojistik destekte bulunması da lazım gelir.
         Sivil hayatın en önemli verisi sosyal değişimdir. İlla da sosyal değişime ihtiyaç varsa bir kere sosyal denekler üzerinde sebep ve netice ilişkisi kurmadan alelacele değişim modeli ortaya koymak ya da sosyal bilgilendirme faaliyetinde bulunmak aksi tepki oluşturabilir. Dolayısıyla bilgilendirme işleminde toplumun nabzını tutabilecek yetenekte iletişim elemanlarına ihtiyaç vardır.  İşte bu ihtiyacı karşılayacak iletişim elemanlara   'Değişim öncüleri' veya 'Gönüllü fedailer' dersek yeridir. Tabii fedai derken bu ifadeden kaba kuvvet anlamı çıkarılmasın, bilakis bu ifade rehber manasınadır.  Elbette ki, dağ, taş, mezra, köy kasaba demeden Türkiye’yi karış karış gezip toplumu aydınlatmak her babayiğidin harcı değil, birtakım fedakârlıklar gerektiriyor. Madem fedakârlık gerektiriyor,  o halde gönüllü fedailerin toplumun değer yargılarıyla meselesi olmaması gerekir. Ki, toplumsal aydınlanma gerçekleşebilsin. Hatta değişim öncülerinin halkın yaşayış tarzıyla barışık olması gerekir ki halk aydın çelişkisi kendiliğinden giderilmiş olsun. Bakın Afrika’da cemaatler bile sivil toplum unsuru bir rol oynayıp ülke kalkınmasına katkı sağlayabiliyor. İşte Nijerya, işte Uganda, işte Gana bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak bu da yeterli değil,  toplumu aydınlatacak aydın zümreninde olması gerekir.  
        Malum, dünya hızla gelişiyor. Dolayısıyla bu baş döndürücü gelişmeler karşısında durağan kalıp başımızı kuma gömmeye gerek yoktur. Tam tekmil teknoloji üretemiyor olsak bile en azından teknolojik değişim veya yeniliği topluma aktaracak uzman kadrolar yetiştirebiliriz. Zaten böyle donanıma haiz kadrolar yoksa ne ticari bir faaliyet,   ne de teknik bir bilgi aktarımı sağlanır.  Bir ülkede mutlak hâlihazırda yetişmiş ihtisas elemanların bulunması şarttır.  Hatta yeni buluşlar, yeni bilgiler toplum nezdinde hemen kabul görmese de ihtisas elemanı yetiştirmekten vazgeçmemeli.   Bir kere insan tabiatı gereği anlık değişimlere adapte olmakta zorlanabiliyor, bu gayet tabii bir durumdur. Önemli olan merdivenleri basamak basamak çıkabilmektir. Basamakları çıkarken de sabırlı olmakta fayda var, aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur. Dikkat edin sabır dedik, niye?   Çünkü daha düne kadar  “sivil toplum” ve “sivil katılım” kavramlarından bihaberdik.  Hele şükür artık gelinen noktada partilerden kurumlara ve sivil örgütlerden toplumun hemen her kademesine kadar bu konu konuşulup tartışılıyor da. Sivil söylemler artık herkesin dilinden düşmez haldedir.  Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken bugünlere geldik. Demek ki biraz sabretmek işe yarıyormuş. Hani derler ya sabreden derviş muradına ermiş, gerçekten de sabır yürüyüşünden geçmiş bir ülke olarak artık o eski Türkiye’nin karanlık hatıralarını geride bırakır konuma geldik diyebiliriz.   
            Anlaşılan Yeni Türkiye’yi dahada engin ufuklara taşımak için sivil katılım faaliyetlerinde bulunmuş ve aynı zamanda teknik bilgilerle donanmış değişim öncülerine çok iş düşmektedir. Nasıl iş düşmesin ki, bakın bu işlevlere haiz sosyologlar için  “kalkınma ajanı” unvanı yakıştıranlar da var.  Madem öyle kalkınma ajanlarının en belirgin vasıflarını şöyle sıralayabiliriz:
          -Özü sözü bir olan elamandırlar.
          -Yeterli kültür ve teknik donanıma sahip elemandırlar. 
          -Haklı olduğu davada mücadele etmekten çekinmeyecek kadar idealist elemandırlar.
          - Ülkesine dost gönül elemanıdırlar.
          - Siyaset bilimine vakıf elemandırlar.
          - Teşkilatçı yeteneğe sahip elamandırlar. 
       İşte bu sıralanan vasıflara sahip elemanlar olmadan topyekûn kalkınmadan söz edilemez.  Dahası Yeni Türkiye'nin çağlar üstü sıçrama hedefi gerçekleşemez.  Mutlaka 2023 hedefini tutturmak için “bir elde Ku'ran bir elde bilgisayar” ilkesini şiar edinmiş kadroları yetiştirmek gerekir. İşte yetişen sivil toplum rehberleri tertipli, düzenli, hizmetkârlık şuuruna erişmiş ve kendini feda etme gibi fonksiyonlara sahip elemanlardan seçilmeli ki, sivil katılım yolunda öncü olabilsinler. Nasıl öncü derseniz, toplum kalkınmasında kendini fedakâr ve hizmetkâr görüp öncü kuvvet olmakla elbet. Bakın Yavuz Sultan Selim gibi dünyaya meydan okuyan bir padişah bile inandığı dava uğrunda kendini temsilci olarak değil, kendini  “hizmetkâr” olarak görmüştür. Nitekim Mısır seferinden sonra kendisi için “Hakimül Haremeyn” unvanı öngörülmüştü, ama o yüce Padişah; “Asla ben Hakimü’l-Haremeyniş-Şerifeyn (Mekke-Medine’nin hâkimi) değil, ancak Hadimu’l Haremeyniş Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetkârıyım) olurum” deyip hizmetkârlığa talip olmuş ve böylece cümle âleme efendiliğin hadim olmaktan geçtiğinin mesajını vermiştir.
            Malum, Sivil toplum unsurları düzenli ve düzensiz şekilde örgütlenebiliyor. Unutulmaması gereken husus; düzensiz örgütlenmelerin çok kere başıboş yığınları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle anarşizme kayılabileceği, düzenli örgütlenmelerin ise adından da belli olduğu üzere düzenli toplulukları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle de nizami sivil inisiyatif topluluklar oluşabileceği gerçeği ile yüzleşiriz.
         Artık çağımızda klasik anlayışların yerini sanayi ve bilgi toplumu değerleri alırken, bu arada sosyal dokuda birtakım arızaların su yüzüne çıktığını da göz ardı etmemek gerekir. Tabii bu durum geçiş sürecinde yaşanılan çözülmenin (anomi veya normsuz sancılar) ortaya koyduğu bir sonuç gibi gözüküyor.  İşte bu gözüken sancılara son vermenin yolu,  milli kültürü sosyal hayatın her alanında diri tutacak politikalar üretmekten geçer.  Şayet sivil toplum modelinin sacayağında sosyal dayanışma eksik kalırsa sosyolojik dengelerin sarsılacağı muhakkak.  Peki, ne yapmalı? Yapılması gereken belli; sivil toplum unsurlarını hem madden, hem de ruhen donatmaktan başka çıkış yolu yoktur. Şöyle ki; sivil inisiyatif programları iki ana unsurdan oluşur:
            -Maddi kalkınma,
            -Manevi kalkınma.
            Sivil toplumun ekonomik yanını maddi kalkınma oluştururken,  kültür (tarih, din, folklor ve moral değerler vs.) yanını da manevi kalkınma oluşturur. Şu da bir gerçek;  maddi ve manevi kalkınma yönünde strateji belirlerken  “metot, program, faaliyet, uygulama ve devamlılık” ilkelerine uyulması hususunda azami gayret göstermek şarttır.  İşte bu noktada akil adamlara çok iş düşmektedir. Sadece akil adamlar mı,   elbette ki bunun yanı sıra sivil toplum içerisinde cemaatlerde önemli sorumluk üstlenmelidir.  Sonuçta ister akil adamlar olsun, ister cemaatler olsun toplum aydınlanması için vardırlar.  Ancak toplumsal aydınlanmaya yönelik tüm projelerin hayata geçirilmesinde acele etmemek gerekir,   aşama aşama mesafe kat etmelidir. Zira ansız değişiklikler faydadan çok zarar getirebiliyor. Dolayısıyla gerçekleşmesi gereken yeniliğin toplum nezdinde öncelikle ‘fark’ edilmesi lazım gelir, sonra toplumun ilgisini çekmeli,   daha sonra toplum mutabakatı sağlanmalı,  en nihayet uygulamasına geçilmelidir. Netice itibariyle bu aşamalardan sonra,  toplum üzerinde değişimin kalıcı bir etki oluşturduğu görülecektir. Böylece kazanan statükoculuk değil, değişim olacaktır.
             Sakın ola ki din âlimi, pedagoji uzmanı, doktor, sosyolog ve psikologa ne gerek var demeyin,  bilakis bunlar toplum kalkınmasında aydınlatıcı unsurlardır. Öyle ki onlar sayesinde sivil katılım anlam kazanabiliyor. Düşünsenize söz konusu ihtisas elemanlarının elinde din, ahlâk, maneviyat, hukuk ve sosyal hayat anlam kazandığı gibi sosyal çevrede değişebiliyor. Değişim ve dönüşümde sadece ihtisas elemanları mı etkili, elbette ki cemaatlerde etkendir.  Ancak cemaatler cemaat olarak yerinde saymamalı, cemaatten cemiyete geçmeleri de gerekir. Bu da yetmez daha üst birim, yani ‘millet’ olmak gerekir. Tabii millet derken Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı vs. hepsini kapsayan bir millet anlayışını kastediyoruz. Bir başka ifadeyle Türkiye şemsiyesi altında cem olmuş tek milletten söz ediyoruz.  Ki, bu milleti hâkime olmanın bir gereğidir. Asla ulus devlet mantığıyla çokluk içinde birliği temsil eden bir millet bilinci gelişemez. Zaten millete tek tip gömlek giydirmeye çalışan bir anlayış bizim kabulümüz olamaz da. Bakmayın siz onların ara sıra demokrasiden dem vurmalarına, aslında onların teneke çalmaları dogma ideolojilerini örtbas etmeye yönelik bir çalmadır. Nereden biliyorsunuz derseniz, tabii ki halkın teşkilatlanmasından tutunda yönetime katılmasından tedirgin olmalarından biliyoruz.  Halk sivil hayatta güçlendikçe sırça köşklerde uyumak onlara zül gelmektedir. Oysa korkunun ecele faydası yok, sivil toplum gerçeğinden nereye kadar kaçılabilir ki. Artık halkı tepeden yönetme devirleri gerilerde kaldı, şimdi teneke çalmak zamanı değil, yeni şeyler söylemek zamanıdır. Dahası günümüzde halkın ‘hadimi’ olarak ortaya çıkan örgütlenmeler baş tacı yapılmaktadır, eskiye rağbet kalmadı diyebiliriz. Nasıl rağbet olsun ki, bir kere sivil katılım; toplumun sağlık, tarım, iktisat, eğitim, örgütlenme, hak arayışı gibi tüm meseleleri halletmek için yola çıkılan topyekûn maddi ve manevi kalkınma faaliyetidir. Dolayısıyla çok yönlü böyle bir faaliyet içerisinde teknolojik hamle yapmak varken,  maddi kalkınmak varken,  milli kültürü yaşamak varken statüko anlayış niye prim yapsın ki. Kaldı ki sivil katılımcı anlayışında ‘ben’  yerine ‘biz’ şuuru hâkimdir. Yani, toplum menfaati şahsi çıkarların üstündedir.  Böyle bir toplum modelinde asla köşe dönmeciler, vurguncular ve bencil bireyler yüz bulamaz,  dahası böyle bir toplumda gönüllü fedailer baş tacıdır. 
             Malum, gönüllü fedailer İslamiyetle buluşmuş Türk'ün tarihinde “Alperen” tipine karşılık gelen bireylerdir. Nasıl ki Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelen “Alp”ler “ “Alperen” bireylere dönüşebiliyorsa,   pekâlâ günümüz ışık fenerlerinin kapısına varmakla da büyük bir dönüşüm gerçekleşebilir.   Bakın Prof. Dr. Osman Turan; Türk’ün Alp’i Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rahleyi tedrisatından geçmekle  “Erenlik” hususiyetini kazanıp Alperen veya Gazi derviş olduklarını ve bu yetişen Alperenlerin ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun manevi temellerini oluşturduklarını dile getirmiştir. Gerçekten de bu Alperenler sayesinde 200 çadırlık otağdan üç kıtaya uzanan bir Cihan İmparatorluk dönüşümü gerçekleşmiştir.  İşte dert dava aydınlanmaksa, aydınlanma budur. Zaten karanlık dehlizlerde ışık aramak boşa zaman kaybıdır.
           Engin tarihimize şöyle bir baktığımızda medeniyet hamlemiz insana yönelik inşa edilmiş. Derken dünya bizim soluğumuzla Nizam-ı Âlem’e kanatlanmış bile. İyi ki de İslamiyet öncesi Türklüğün kuru cihangirlik davası İslamiyet sonrası Türklükte “İlay’ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem” davasına dönüşmüş. Zaten dönüşmeseydi ne biz,  ne de insanlık huzur bulurdu. Neyse ki Osmanlı daha ilk kuruluşunda işi baştan sıkı tutup sivil katılım uygulamasına geçmiş bile. İşte Osman Gazi’nin o günkü;
            — Gaziyan-ı Rûm,
            — Ahıyan-ı Rûm,
            — Bacıyan-ı Rûm,
            — Abdalan-ı Rum'u temsil eden toplum liderleriyle beraber hareket etmesi bu amaç içindir. Bu amaç doğrultusunda üç kıtaya hükmetmişiz de.  Yetmemiş gittiğimiz yerlerde toplumun tüm kesimleriyle nasıl diyalog kurulacağını ve nasıl tek yürek olunacağını ispatlamışız da.
            Sivil katılım modeli insanın kalkınması ve şahsiyetini bulma davasıdır. Ne var ki Türkiye daha henüz teknolojik hamlesini bitirmiş sayılmadığından halkımızda ‘avam kültürü’  hala baskın durumdadır. Elbette ki yıllardır kapalı kutu içerisinde kalmaya mahkûm edilmiş insanımızın bu haline şaşmamak gerekir. Tanzimat’tan beri uygulanan yanlış politikalar neticesinde toplumun teşkilatçılık özelliği körelmiş ve böylece çalışan azalarımız işlemez hale gelmiştir. Malum, 2002 öncesi Türkiye'sinde kahvehanelerde, birahanelerde, parklarda, otellerde, sokaklarda ömrünü tüketen öbek öbek insan yığınlarının varlığına şahit olduk. Bilhassa ülkemiz ehil olmayan kadrolar elinde, halkla seçimden seçime iletişim kuran partiler yüzünden geleceğimizi heba etmişiz. Hatta bu köşe başlarını tutmuş bürokrasinin elinde uysal koyun haline gelmişiz de. Yetmemiş insanların kendi aralarında teşkilatlanması engellenmiştir.  Şimdi sormak lazım teşkilatlanması engellenen böyle bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki. Bu ülkede uzun bir süredir halk denince  “oy deposu”  akla gelmiş. Halkın bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesi gördüğü şuradan belli ki;  oy işlemi bittiğinde bir başka seçime kadar halkı ne hatırlayan,  ne de soran olmuş.  İşte kitleler, yalnızlık psikozuna bu şekilde düşürülmüş. Oysa toplumun yönetenlerden beklentisi başkaydı.  Belli başlı beklentiler sırasıyla:
            — Mesleki bilgi edinmek,
            — Çocuklarına iyi bir gelecek kurmak ve tüm eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmak,
            —  Kişi başına düşen milli gelirden adil pay almak.
            — Örgütlü toplum olmak,
            — Ülke yönetiminde söz sahibi ve karar verici konumda olmak gibi temel gayeler yer alır.
            İdarecilerin topluma yabancı kalması onarılmaz yaralar açtığı malum. Devlet ve halk arasında uyumsuzluk her zaman istikrarsızlık doğurmuştur. Bilhassa geçmiş yıllarda toplum geleneksel yapı içerisinde kırsal alanlardan şehirlere göç ettiğinde çarpık şehirleşme bir yana kültürel yozlaşma problemiyle karşılaşmışlardır. Hele hele sanayileşme ve bilgi hız kazandıkça geleneksel yapılarını korumaya çalışan köyden kente gelmiş bu insanlar kalabalıklar içerisinde kendilerini yalnız hissetmekteler.  İşte onlar için şehir zindan şehirdir dersek yeridir.  Gerçekten de o özlem duyulan fazıl şehirler şimdi yok artık. Belli ki, köprünün altından çok sular akmış,  bilhassa sanayileşmenin getirdiği kültürel şoklar kişisel egoların ağır bastığı bir durum ortaya çıkarmıştır. Anlaşılan her çağın kendine özgü problemleri söz konusu. Önemli olan bu problemlerin üstesinden gelebilmektir. Madem öyle çağın hastalığı diyebileceğimiz ruhi boşluk veya hiçlik bunalımıyla mücadelede etmek gerekir.  Bunun içinde kültürel politikalar önceliğimiz olmalıdır. Öyle görünüyor ki bireyi yalnızlıktan kurtaracak manevi iklim oluşturmak şart olmanın ötesinde bir vazife.
           Evet! Aristo; ‘tabiat boşluk tanımaz’ derken, belli ki boşa söylememiş.   Baksanıza insanlarda ne sevgi, ne de vicdan kalmış, sanki dünyanın sonuna geldik gibi. Adalet, hak hukuk desen hak getire, baksana şeytan bile adaleti olmayan böyle bir dünyadan sakınır oldu.  Sanki ezenle ezilen aynı safta bir mahşeri yaşıyoruz. Elbette ki insanlık kültürel ve moral değerlerle beslenmezse,  olacağı buydu.   Neyse ki aramızda ümidini yitirmemiş bunalımdan çıkış yolu arayan insanlar da var. Nitekim Menzil, şehirlerden uzak bir köy olmasına rağmen, insanların ruhen huzur bulduğu bir mekân olmaya yetiyor. Katılımcılığın küçük bir örneğini burada bulmak mümkün. Dili, rengi ve etnik kökeni ne olursa olsun farklı kültürde insanların bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin bir uygulamasını burada görmek mümkün.  Burası sıradan bir köy değil, bilakis Türkiye'nin dört bir yanından gelen insanları kucaklayan bir mekândır. Belli ki gücü etkisinde gizli.  Buranın manevi atmosferi her türden insanı çekmeye yetiyor, çektikçe de kardeşlik bilinci daha da artmaktadır. Menzilde yaşanan o manevi atmosferi akılla, kitapla izah etmek zor zaten. Öyle bir manevi çekim gücü var ki burayı bir ziyaret eden ayağını bir daha buradan kolay kolay kesemez. Nasıl kessin ki,  bir kumarbazın ellerini yıkayıp abdest almaya başladığı, bir ateistin “Allah” deyip yeni bir hayata adım attığı, bir sarhoşun şişeyi taşa çalıp içkiye veda ettiği bir mekândır. Düşünsene burada insanların kardeş olmasına hiçbir makam ve mevki hırsı engel olamıyor. Tam aksine kazanılmış statülerin bir anda tevazu zırhına dönüştüğünü görürsünüz.  Mesela buraya bir bilim adamının yolu düşmüşse bir bakmışsın o bilim adamı böyle bir atmosferde asıl ilmin marifetullah ilmi olduğunun farkına varır hale gelebiliyor.  Dedik ya Menzil köyü,  sözle, kalemle izah edilecek bir mekân değil, yaşayarak anlaşılan bir yerdir. Burada ast üst birbirine harman olmuş durumda,  öyle ki bu mekânda aynı kazan ve aynı çanaktan çorba içip hemhal olmak vardır.  Kelimenin tam anlamıyla burası yediden yetmişe her kesimden insanın tek halkada bir olduğu mekândır. Yeter ki o atmosfer teneffüs edilsin,  bak o zaman tek sermayenin sevgi ve aşk olduğu hissedilecektir. Zaten sevgiyle, aşkla fethedilemeyecek kale yoktur.  Bakın Hz. Mevlâna kendi döneminde  “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla bir değişik katılımcılık örneği sergilemiş,  Yunus Emre de; “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü” deyip tüm insanlığa soluk olmuş.  Hele şükür bu dönemde de bir Menzil köyü var ki, adeta Mevlana’ca ve Yunusça yaklaşımla insanlığa kucak açmış bile.  Menzilede zaten bu yakışır.  Sakın ola ki bunu sıradan bir cemaat olayı olarak değerlendirmeyin, iyi analiz edildiğinde toplumsal aydınlanmaya büyük katkısı olan bir hadise olduğu görülecektir.
         Unutmayalım ki Japonya’yı ayağa kaldıran sadece teknolojik hamle değildi, bunun yanı sıra Japon ideali ve cemaat yapısı da önemli etken unsurdur. Dahası Japonya teknolojik bakımdan modern, sosyal yönden feodal bir toplumdur. Peki, bu konuma nasıl geldiler derseniz, gayet açık;  bir kere Mejii ve Tokugua devrine ait sloganları aynı potada birleştirip öyle gelmişler. Derken bu sayede süper güç olmuşlar bile.  Malum, biri uygarlık ve aydınlanmayı teşvik edici slogandı,  diğeri muhafazakârlığa yönelik slogandı. İşte milli kültürden taviz vermeksizin ilim ve teknolojik yönden hamle yapmak budur.  Bu örnekten hareketle tıpkı Japonlar gibi bizde kültürel kimliğimizden taviz vermeksizin modern gelişmelere ayak uydurabiliriz. Artık içe kapanık ve kendi insanıyla barışık olmayan uygulamalarla bir yere varılamayacağını anlamak gerek.  O halde ne duruyoruz,  neydik edip topyekûn kalkınmaya yönelik sivil katılım projelerini hayata geçirip, modern dünyanın en üst seviyesine ulaşabilecek ruhu oluşturmak gerek. Madem Almanya, Japonya, II. Cihan Savaşı’nın harabeleri altında çıkıp atağa geçmişler, biz niye atağa geçmeyelim ki.  Bir kere bizim avantajımız derin medeniyet perspektifi ve derin bir kültür birikimine sahip olmamızdır.  Kaldı ki her ulvi yol, beslendiği kaynaklar ölçüsünce ufuklara yönelebiliyor.  O halde kendimize dönmek bugün değilse, ne zaman?

                 Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder