SİVİL KATILIM
SELİM GÜRBÜZER
Sivil katılım düşüncesi, insan
kalkınması ilkesine dayanır. Bu yüzden Şeyh Edebali Osman Gaziye ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ demiş.
Demekte de haklı, çünkü bir ülkenin en önemli yatırımı insan sermayesidir. Dolayısıyla
cemaat, sendikalar, dernekler, vakıflar, partiler, basın gibi tüm sivil toplum
kuruluşları insanı yaşatmak için vardır. Bu yüzden insanı yaşatmaya yönelik her
faaliyet sivil katılım kapsamında değerlendirilir. Kelimenin tam anlamıyla
sivil katılım halkın kendi meselelerini demokratik kitle teşkilatlarıyla
birlikte ortaklaşa çözmenin adıdır. Bir kere sivil katılımın ruhunu “Şura”
oluşturmakta ve alınacak kararlar istişare heyetinin şura teşkilatıyla
gerçekleştirilir. Zaten hiçbir sivil katılım projesi istişareye sunulmadan
başarı şansı bulamaz. Kaldı ki istişare, sosyal hayatın can damarıdır. Dinimiz
bu yüzden, Müslümanların kendi aralarındaki beşeri münasebetlerini istişare
usulüyle yürütmelerini tavsiye ediyor. Bakın İslâmiyet öncesi başsızlığa alışmış
bedevi Arap toplumu İslamiyet sonrasında yerleşikliğe geçmesiyle birlikte
medeni olup istişare gerçeğiyle yüzleşmiştir. İyi ki de yüzleşmişler böylece
kabalığın ve başıboşluğun yerini müesseseleşme, istişare, incelik ve merhamet
iklimi almıştır. Madem bedevi toplumu
medeni olabiliyor, pekâlâ bizde modern çağın en üst seviyesine
sıçrayabiliriz. Ancak bu temenniyle sınırlı
kalmamalı, İslâm’ın evrensel mesajına
kulak verip yeniden dirilişe geçmekte gerekir.
Devlet topyekûn diriliş hamlesine yönelik faaliyetlerinde sadece plan ve
program hazırlaması yetmez, bunun yanı sıra sivil katılım şuraları oluşturup
her türlü maddi yardım ve lojistik destekte bulunması da lazım gelir.
Sivil hayatın en önemli verisi sosyal
değişimdir. İlla da sosyal değişime ihtiyaç varsa bir kere sosyal denekler
üzerinde sebep ve netice ilişkisi kurmadan alelacele değişim modeli ortaya koymak
ya da sosyal bilgilendirme faaliyetinde bulunmak aksi tepki oluşturabilir.
Dolayısıyla bilgilendirme işleminde toplumun nabzını tutabilecek yetenekte
iletişim elemanlarına ihtiyaç vardır.
İşte bu ihtiyacı karşılayacak iletişim elemanlara 'Değişim öncüleri' veya 'Gönüllü
fedailer' dersek yeridir. Tabii fedai derken bu ifadeden kaba kuvvet anlamı
çıkarılmasın, bilakis bu ifade rehber manasınadır. Elbette ki, dağ, taş, mezra, köy kasaba
demeden Türkiye’yi karış karış gezip toplumu aydınlatmak her babayiğidin harcı
değil, birtakım fedakârlıklar gerektiriyor. Madem fedakârlık gerektiriyor, o halde gönüllü fedailerin toplumun değer
yargılarıyla meselesi olmaması gerekir. Ki, toplumsal aydınlanma
gerçekleşebilsin. Hatta değişim öncülerinin halkın yaşayış tarzıyla barışık
olması gerekir ki halk aydın çelişkisi kendiliğinden giderilmiş olsun. Bakın
Afrika’da cemaatler bile sivil toplum unsuru bir rol oynayıp ülke kalkınmasına
katkı sağlayabiliyor. İşte Nijerya, işte Uganda, işte Gana bunun en tipik
örneğini teşkil eder. Ancak bu da yeterli değil, toplumu aydınlatacak aydın zümreninde olması
gerekir.
Malum, dünya hızla gelişiyor. Dolayısıyla
bu baş döndürücü gelişmeler karşısında durağan kalıp başımızı kuma gömmeye
gerek yoktur. Tam tekmil teknoloji üretemiyor olsak bile en azından teknolojik değişim
veya yeniliği topluma aktaracak uzman kadrolar yetiştirebiliriz. Zaten böyle
donanıma haiz kadrolar yoksa ne ticari bir faaliyet, ne de teknik bir bilgi aktarımı
sağlanır. Bir ülkede mutlak hâlihazırda yetişmiş
ihtisas elemanların bulunması şarttır.
Hatta yeni buluşlar, yeni bilgiler toplum nezdinde hemen kabul görmese de
ihtisas elemanı yetiştirmekten vazgeçmemeli.
Bir kere insan tabiatı gereği anlık değişimlere adapte olmakta
zorlanabiliyor, bu gayet tabii bir durumdur. Önemli olan merdivenleri basamak
basamak çıkabilmektir. Basamakları çıkarken de sabırlı olmakta fayda var, aksi
takdirde kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur. Dikkat edin sabır dedik,
niye? Çünkü daha düne kadar “sivil toplum” ve “sivil katılım” kavramlarından
bihaberdik. Hele şükür artık gelinen
noktada partilerden kurumlara ve sivil örgütlerden toplumun hemen her
kademesine kadar bu konu konuşulup tartışılıyor da. Sivil söylemler artık
herkesin dilinden düşmez haldedir. Az gittik
uz gittik dere tepe düz gittik derken bugünlere geldik. Demek ki biraz
sabretmek işe yarıyormuş. Hani derler ya sabreden derviş muradına ermiş,
gerçekten de sabır yürüyüşünden geçmiş bir ülke olarak artık o eski Türkiye’nin
karanlık hatıralarını geride bırakır konuma geldik diyebiliriz.
Anlaşılan Yeni Türkiye’yi dahada
engin ufuklara taşımak için sivil katılım faaliyetlerinde bulunmuş ve aynı zamanda
teknik bilgilerle donanmış değişim öncülerine çok iş düşmektedir. Nasıl iş
düşmesin ki, bakın bu işlevlere haiz sosyologlar için “kalkınma ajanı” unvanı yakıştıranlar
da var. Madem öyle kalkınma ajanlarının
en belirgin vasıflarını şöyle sıralayabiliriz:
-Özü sözü bir olan elamandırlar.
-Yeterli kültür ve teknik donanıma
sahip elemandırlar.
-Haklı olduğu davada mücadele etmekten çekinmeyecek kadar idealist
elemandırlar.
- Ülkesine dost gönül elemanıdırlar.
- Siyaset bilimine vakıf elemandırlar.
- Teşkilatçı yeteneğe sahip elamandırlar.
İşte bu sıralanan vasıflara sahip elemanlar
olmadan topyekûn kalkınmadan söz edilemez.
Dahası Yeni Türkiye'nin çağlar üstü sıçrama hedefi gerçekleşemez. Mutlaka 2023 hedefini tutturmak için “bir
elde Ku'ran bir elde bilgisayar” ilkesini şiar edinmiş kadroları yetiştirmek
gerekir. İşte yetişen sivil toplum rehberleri tertipli, düzenli, hizmetkârlık
şuuruna erişmiş ve kendini feda etme gibi fonksiyonlara sahip elemanlardan
seçilmeli ki, sivil katılım yolunda öncü olabilsinler. Nasıl öncü derseniz,
toplum kalkınmasında kendini fedakâr ve hizmetkâr görüp öncü kuvvet olmakla elbet.
Bakın Yavuz Sultan Selim gibi dünyaya meydan okuyan bir padişah bile inandığı
dava uğrunda kendini temsilci olarak değil, kendini “hizmetkâr” olarak görmüştür. Nitekim Mısır
seferinden sonra kendisi için “Hakimül Haremeyn” unvanı öngörülmüştü, ama o
yüce Padişah; “Asla ben Hakimü’l-Haremeyniş-Şerifeyn (Mekke-Medine’nin
hâkimi) değil, ancak Hadimu’l Haremeyniş Şerifeyn (Mekke ve
Medine’nin hizmetkârıyım) olurum” deyip hizmetkârlığa talip olmuş ve
böylece cümle âleme efendiliğin hadim olmaktan geçtiğinin mesajını vermiştir.
Malum, Sivil toplum unsurları
düzenli ve düzensiz şekilde örgütlenebiliyor. Unutulmaması gereken husus; düzensiz
örgütlenmelerin çok kere başıboş yığınları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip
örgütlenmeyle anarşizme kayılabileceği, düzenli örgütlenmelerin ise adından da
belli olduğu üzere düzenli toplulukları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip
örgütlenmeyle de nizami sivil inisiyatif topluluklar oluşabileceği gerçeği ile
yüzleşiriz.
Artık çağımızda klasik anlayışların
yerini sanayi ve bilgi toplumu değerleri alırken, bu arada sosyal dokuda
birtakım arızaların su yüzüne çıktığını da göz ardı etmemek gerekir. Tabii bu durum
geçiş sürecinde yaşanılan çözülmenin (anomi veya normsuz sancılar) ortaya
koyduğu bir sonuç gibi gözüküyor. İşte
bu gözüken sancılara son vermenin yolu,
milli kültürü sosyal hayatın her alanında diri tutacak politikalar üretmekten
geçer. Şayet sivil toplum modelinin sacayağında
sosyal dayanışma eksik kalırsa sosyolojik dengelerin sarsılacağı muhakkak. Peki, ne yapmalı? Yapılması gereken belli;
sivil toplum unsurlarını hem madden, hem de ruhen donatmaktan başka çıkış yolu
yoktur. Şöyle ki; sivil inisiyatif programları iki ana unsurdan oluşur:
-Maddi kalkınma,
-Manevi kalkınma.
Sivil toplumun ekonomik yanını maddi
kalkınma oluştururken, kültür (tarih,
din, folklor ve moral değerler vs.) yanını da manevi kalkınma oluşturur. Şu
da bir gerçek; maddi ve manevi kalkınma
yönünde strateji belirlerken “metot,
program, faaliyet, uygulama ve devamlılık” ilkelerine uyulması hususunda azami
gayret göstermek şarttır. İşte bu noktada
akil adamlara çok iş düşmektedir. Sadece akil adamlar mı, elbette ki bunun yanı sıra sivil toplum
içerisinde cemaatlerde önemli sorumluk üstlenmelidir. Sonuçta ister akil adamlar olsun, ister
cemaatler olsun toplum aydınlanması için vardırlar. Ancak toplumsal aydınlanmaya yönelik tüm
projelerin hayata geçirilmesinde acele etmemek gerekir, aşama aşama mesafe kat etmelidir. Zira ansız
değişiklikler faydadan çok zarar getirebiliyor. Dolayısıyla gerçekleşmesi
gereken yeniliğin toplum nezdinde öncelikle ‘fark’ edilmesi lazım gelir,
sonra toplumun ilgisini çekmeli,
daha sonra toplum mutabakatı
sağlanmalı, en nihayet uygulamasına geçilmelidir.
Netice itibariyle bu aşamalardan sonra,
toplum üzerinde değişimin kalıcı bir etki oluşturduğu görülecektir. Böylece
kazanan statükoculuk değil, değişim olacaktır.
Sakın ola ki din âlimi, pedagoji uzmanı,
doktor, sosyolog ve psikologa ne gerek var demeyin, bilakis bunlar toplum kalkınmasında aydınlatıcı
unsurlardır. Öyle ki onlar sayesinde sivil katılım anlam kazanabiliyor.
Düşünsenize söz konusu ihtisas elemanlarının elinde din, ahlâk, maneviyat,
hukuk ve sosyal hayat anlam kazandığı gibi sosyal çevrede değişebiliyor.
Değişim ve dönüşümde sadece ihtisas elemanları mı etkili, elbette ki
cemaatlerde etkendir. Ancak cemaatler
cemaat olarak yerinde saymamalı, cemaatten cemiyete geçmeleri de gerekir. Bu da
yetmez daha üst birim, yani ‘millet’ olmak gerekir. Tabii millet derken Türkü,
Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı vs. hepsini kapsayan bir millet anlayışını kastediyoruz.
Bir başka ifadeyle Türkiye şemsiyesi altında cem olmuş tek milletten söz
ediyoruz. Ki, bu milleti hâkime olmanın
bir gereğidir. Asla ulus devlet mantığıyla çokluk içinde birliği temsil eden bir
millet bilinci gelişemez. Zaten millete tek tip gömlek giydirmeye çalışan bir
anlayış bizim kabulümüz olamaz da. Bakmayın siz onların ara sıra demokrasiden
dem vurmalarına, aslında onların teneke çalmaları dogma ideolojilerini örtbas
etmeye yönelik bir çalmadır. Nereden biliyorsunuz derseniz, tabii ki halkın
teşkilatlanmasından tutunda yönetime katılmasından tedirgin olmalarından
biliyoruz. Halk sivil hayatta
güçlendikçe sırça köşklerde uyumak onlara zül gelmektedir. Oysa korkunun ecele
faydası yok, sivil toplum gerçeğinden nereye kadar kaçılabilir ki. Artık halkı tepeden
yönetme devirleri gerilerde kaldı, şimdi teneke çalmak zamanı değil, yeni
şeyler söylemek zamanıdır. Dahası günümüzde halkın ‘hadimi’ olarak ortaya çıkan örgütlenmeler baş tacı yapılmaktadır,
eskiye rağbet kalmadı diyebiliriz. Nasıl rağbet olsun ki, bir kere sivil
katılım; toplumun sağlık, tarım, iktisat, eğitim, örgütlenme, hak arayışı gibi
tüm meseleleri halletmek için yola çıkılan topyekûn maddi ve manevi kalkınma
faaliyetidir. Dolayısıyla çok yönlü böyle bir faaliyet içerisinde teknolojik hamle
yapmak varken, maddi kalkınmak
varken, milli kültürü yaşamak varken
statüko anlayış niye prim yapsın ki. Kaldı ki sivil katılımcı anlayışında
‘ben’ yerine ‘biz’ şuuru hâkimdir. Yani,
toplum menfaati şahsi çıkarların üstündedir.
Böyle bir toplum modelinde asla köşe dönmeciler, vurguncular ve bencil
bireyler yüz bulamaz, dahası böyle bir toplumda
gönüllü fedailer baş tacıdır.
Malum, gönüllü fedailer İslamiyetle buluşmuş
Türk'ün tarihinde “Alperen” tipine karşılık gelen bireylerdir. Nasıl ki Ahmed
Yesevi’nin dergâhına gelen “Alp”ler “ “Alperen” bireylere dönüşebiliyorsa, pekâlâ günümüz ışık fenerlerinin kapısına
varmakla da büyük bir dönüşüm gerçekleşebilir.
Bakın Prof. Dr. Osman Turan; Türk’ün Alp’i Pir-i Türkistan Ahmet
Yesevi’nin rahleyi tedrisatından geçmekle
“Erenlik” hususiyetini kazanıp Alperen veya Gazi derviş olduklarını ve
bu yetişen Alperenlerin ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun manevi temellerini
oluşturduklarını dile getirmiştir. Gerçekten de bu Alperenler sayesinde 200 çadırlık
otağdan üç kıtaya uzanan bir Cihan İmparatorluk dönüşümü gerçekleşmiştir. İşte dert dava aydınlanmaksa, aydınlanma
budur. Zaten karanlık dehlizlerde ışık aramak boşa zaman kaybıdır.
Engin tarihimize şöyle bir baktığımızda
medeniyet hamlemiz insana yönelik inşa edilmiş. Derken dünya bizim soluğumuzla
Nizam-ı Âlem’e kanatlanmış bile. İyi ki de İslamiyet öncesi Türklüğün kuru
cihangirlik davası İslamiyet sonrası Türklükte “İlay’ı Kelimetullah için
Nizâm-ı Âlem” davasına dönüşmüş. Zaten dönüşmeseydi ne biz, ne de insanlık huzur bulurdu. Neyse ki
Osmanlı daha ilk kuruluşunda işi baştan sıkı tutup sivil katılım uygulamasına
geçmiş bile. İşte Osman Gazi’nin o günkü;
— Gaziyan-ı Rûm,
— Ahıyan-ı Rûm,
— Bacıyan-ı Rûm,
—
Abdalan-ı Rum'u temsil eden toplum liderleriyle beraber hareket etmesi bu amaç
içindir. Bu amaç doğrultusunda üç kıtaya hükmetmişiz de. Yetmemiş gittiğimiz yerlerde toplumun tüm
kesimleriyle nasıl diyalog kurulacağını ve nasıl tek yürek olunacağını
ispatlamışız da.
Sivil katılım modeli insanın
kalkınması ve şahsiyetini bulma davasıdır. Ne var ki Türkiye daha henüz
teknolojik hamlesini bitirmiş sayılmadığından halkımızda ‘avam kültürü’ hala baskın durumdadır. Elbette ki yıllardır
kapalı kutu içerisinde kalmaya mahkûm edilmiş insanımızın bu haline şaşmamak
gerekir. Tanzimat’tan beri uygulanan yanlış politikalar neticesinde toplumun
teşkilatçılık özelliği körelmiş ve böylece çalışan azalarımız işlemez hale
gelmiştir. Malum, 2002 öncesi Türkiye'sinde kahvehanelerde, birahanelerde,
parklarda, otellerde, sokaklarda ömrünü tüketen öbek öbek insan yığınlarının
varlığına şahit olduk. Bilhassa ülkemiz ehil olmayan kadrolar elinde, halkla
seçimden seçime iletişim kuran partiler yüzünden geleceğimizi heba etmişiz.
Hatta bu köşe başlarını tutmuş bürokrasinin elinde uysal koyun haline gelmişiz
de. Yetmemiş insanların kendi aralarında teşkilatlanması engellenmiştir. Şimdi sormak lazım teşkilatlanması engellenen
böyle bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki. Bu ülkede uzun bir süredir halk
denince “oy deposu” akla gelmiş. Halkın bir kullanımlık kâğıt mendil
muamelesi gördüğü şuradan belli ki; oy
işlemi bittiğinde bir başka seçime kadar halkı ne hatırlayan, ne de soran olmuş. İşte kitleler, yalnızlık psikozuna bu şekilde
düşürülmüş. Oysa toplumun yönetenlerden beklentisi başkaydı. Belli başlı beklentiler sırasıyla:
— Mesleki bilgi edinmek,
— Çocuklarına iyi bir gelecek kurmak
ve tüm eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmak,
—
Kişi başına düşen milli gelirden adil pay almak.
— Örgütlü toplum olmak,
— Ülke yönetiminde söz sahibi ve karar
verici konumda olmak gibi temel gayeler yer alır.
İdarecilerin topluma yabancı kalması
onarılmaz yaralar açtığı malum. Devlet ve halk arasında uyumsuzluk her zaman
istikrarsızlık doğurmuştur. Bilhassa geçmiş yıllarda toplum geleneksel yapı
içerisinde kırsal alanlardan şehirlere göç ettiğinde çarpık şehirleşme bir yana
kültürel yozlaşma problemiyle karşılaşmışlardır. Hele hele sanayileşme ve bilgi
hız kazandıkça geleneksel yapılarını korumaya çalışan köyden kente gelmiş bu insanlar
kalabalıklar içerisinde kendilerini yalnız hissetmekteler. İşte onlar için şehir zindan şehirdir dersek
yeridir. Gerçekten de o özlem duyulan
fazıl şehirler şimdi yok artık. Belli ki, köprünün altından çok sular
akmış, bilhassa sanayileşmenin getirdiği
kültürel şoklar kişisel egoların ağır bastığı bir durum ortaya çıkarmıştır. Anlaşılan
her çağın kendine özgü problemleri söz konusu. Önemli olan bu problemlerin
üstesinden gelebilmektir. Madem öyle çağın hastalığı diyebileceğimiz ruhi
boşluk veya hiçlik bunalımıyla mücadelede etmek gerekir. Bunun içinde kültürel politikalar önceliğimiz
olmalıdır. Öyle görünüyor ki bireyi yalnızlıktan kurtaracak manevi iklim
oluşturmak şart olmanın ötesinde bir vazife.
Evet! Aristo; ‘tabiat boşluk
tanımaz’ derken, belli ki boşa söylememiş.
Baksanıza insanlarda ne sevgi, ne de vicdan kalmış, sanki dünyanın
sonuna geldik gibi. Adalet, hak hukuk desen hak getire, baksana şeytan bile
adaleti olmayan böyle bir dünyadan sakınır oldu. Sanki ezenle ezilen aynı safta bir mahşeri
yaşıyoruz. Elbette ki insanlık kültürel ve moral değerlerle beslenmezse, olacağı buydu. Neyse ki aramızda ümidini yitirmemiş
bunalımdan çıkış yolu arayan insanlar da var. Nitekim Menzil, şehirlerden uzak
bir köy olmasına rağmen, insanların ruhen huzur bulduğu bir mekân olmaya
yetiyor. Katılımcılığın küçük bir örneğini burada bulmak mümkün. Dili, rengi ve
etnik kökeni ne olursa olsun farklı kültürde insanların bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin
bir uygulamasını burada görmek mümkün.
Burası sıradan bir köy değil, bilakis Türkiye'nin dört bir yanından
gelen insanları kucaklayan bir mekândır. Belli ki gücü etkisinde gizli. Buranın manevi atmosferi her türden insanı
çekmeye yetiyor, çektikçe de kardeşlik bilinci daha da artmaktadır. Menzilde
yaşanan o manevi atmosferi akılla, kitapla izah etmek zor zaten. Öyle bir
manevi çekim gücü var ki burayı bir ziyaret eden ayağını bir daha buradan kolay
kolay kesemez. Nasıl kessin ki, bir
kumarbazın ellerini yıkayıp abdest almaya başladığı, bir ateistin “Allah” deyip
yeni bir hayata adım attığı, bir sarhoşun şişeyi taşa çalıp içkiye veda ettiği
bir mekândır. Düşünsene burada insanların kardeş olmasına hiçbir makam ve mevki
hırsı engel olamıyor. Tam aksine kazanılmış statülerin bir anda tevazu zırhına
dönüştüğünü görürsünüz. Mesela buraya bir
bilim adamının yolu düşmüşse bir bakmışsın o bilim adamı böyle bir atmosferde
asıl ilmin marifetullah ilmi olduğunun farkına varır hale gelebiliyor. Dedik ya Menzil köyü, sözle, kalemle izah edilecek bir mekân değil,
yaşayarak anlaşılan bir yerdir. Burada ast üst birbirine harman olmuş durumda, öyle ki bu mekânda aynı kazan ve aynı çanaktan
çorba içip hemhal olmak vardır.
Kelimenin tam anlamıyla burası yediden yetmişe her kesimden insanın tek halkada
bir olduğu mekândır. Yeter ki o atmosfer teneffüs edilsin, bak o zaman tek sermayenin sevgi ve aşk
olduğu hissedilecektir. Zaten sevgiyle, aşkla fethedilemeyecek kale
yoktur. Bakın Hz. Mevlâna kendi
döneminde “Ne olursan ol yine gel”
mesajıyla bir değişik katılımcılık örneği sergilemiş, Yunus Emre de; “Yaradılanı sev Yaradan’dan
ötürü” deyip tüm insanlığa soluk olmuş.
Hele şükür bu dönemde de bir Menzil köyü var ki, adeta Mevlana’ca ve Yunusça
yaklaşımla insanlığa kucak açmış bile.
Menzilede zaten bu yakışır. Sakın
ola ki bunu sıradan bir cemaat olayı olarak değerlendirmeyin, iyi analiz edildiğinde
toplumsal aydınlanmaya büyük katkısı olan bir hadise olduğu görülecektir.
Unutmayalım ki Japonya’yı ayağa kaldıran sadece teknolojik hamle
değildi, bunun yanı sıra Japon ideali ve cemaat yapısı da önemli etken
unsurdur. Dahası Japonya teknolojik bakımdan modern, sosyal yönden feodal bir
toplumdur. Peki, bu konuma nasıl geldiler derseniz, gayet açık; bir kere Mejii ve Tokugua devrine ait
sloganları aynı potada birleştirip öyle gelmişler. Derken bu sayede süper güç
olmuşlar bile. Malum, biri uygarlık ve
aydınlanmayı teşvik edici slogandı, diğeri
muhafazakârlığa yönelik slogandı. İşte milli kültürden taviz vermeksizin ilim
ve teknolojik yönden hamle yapmak budur.
Bu örnekten hareketle tıpkı Japonlar gibi bizde kültürel kimliğimizden
taviz vermeksizin modern gelişmelere ayak uydurabiliriz. Artık içe kapanık ve
kendi insanıyla barışık olmayan uygulamalarla bir yere varılamayacağını anlamak
gerek. O halde ne duruyoruz, neydik edip topyekûn kalkınmaya yönelik sivil
katılım projelerini hayata geçirip, modern dünyanın en üst seviyesine
ulaşabilecek ruhu oluşturmak gerek. Madem Almanya, Japonya, II. Cihan
Savaşı’nın harabeleri altında çıkıp atağa geçmişler, biz niye atağa geçmeyelim
ki. Bir kere bizim avantajımız derin
medeniyet perspektifi ve derin bir kültür birikimine sahip olmamızdır. Kaldı ki her ulvi yol, beslendiği kaynaklar
ölçüsünce ufuklara yönelebiliyor. O
halde kendimize dönmek bugün değilse, ne zaman?
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder