28 Kasım 2016 Pazartesi

İDEOLOJİLER İDRAKİMİZE GİYDİRİLEN DELİ GÖMLEKLERDİR.



 İDEOLOJİLER İDRAKİMİZE GİYDİRİLEN DELİ GÖMLEKLERDİR.  

SELİM GÜRBÜZER
  
      Türkiye insanının başı bin bir türlü dertten kurtulmadığı içindir kendini hep ideoloji arayışında bulmakta.  İşte bu arayış içerisinde  ‘ben ne olmalıyım’ sorusu ister istemez karşımıza kimlik meselesi olarak çıkıyor.  Derken insanların liberal mi, sosyalist mi, milliyetçi mi, Atatürkçü mü, İslamcı mı vs. kimlik edinme arayışları gündemden düşmez de.    Aslında bu arayış yolunda haramilere yem olma riski de söz konusu. Nasıl risk olmasın ki,  bilhassa ülkemizde yeni genç kuşağın içi boş sloganların ardına düşmesi kimlik krizinin ne denli mühim bir hadise olduğunu göstermeye yetiyor.  Tabii bu duruma şaşmamak gerekir,  gençler tarihi köklerden bihaber yetiştirilip analitik düşünceden yoksun serseri mayın misali kendi kaderleriyle baş başa bırakılırsa olacağı buydu,  zaten başka bir şey beklemekte abesle iştigal olurdu. Hele kimlik meselesinin üzerine gidilmeyip seyirci kalındığı sürece gençlik ardına düştüğü sloganları rehber bilmeye devam edecek gibi.
         Maalesef insanlar slogana değil de sloganlar insana yön veriyor,  bu ülkede içi boş hamaset sözler prim yapabiliyor. Böyle olunca da yeni mezun sözde elitler, taşra insanını köylü, gecekondu halkını proletarya olarak görebiliyor. Şimdi gel de bu tip manzaralara içimiz yanmasın,  demek ki tarihi kökleri derin bu ülkede analitik düşünceden yoksun eline tutuşturulmuş reçeteleri gerçek sanan sözde elit tabaka türeyebiliyor. Yetmedi bu ülkede hala sloganlar tek ışık feneri algılanabiliyor.  Belli ki bu noktada hayıflanmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Hem de ne hayıflanma,  üstelik bu hayıflanma insana ah çektirir bile, baksana karşımızda kendini ideoloji cenderesine kaptırmış bir sürü zavallı genç var. Sormak gerek,  hamasetten kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Bakın Cemil Meriç ne güzel demiş; ideolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömleklerdir diye. Evet, gençlere giydirilen deli gömlekler aynı zamanda ayaklarına vurulan bir prangadır. Bakalım bu prangalardan ne zaman kurtuluruz, bir oyundur sürüp gidiyor. Maalesef genç kuşak ellerine tutuşturulan her bir reçetenin beş temel öğe üzerinde test edilmesi gerektiğini bir türlü akl edemiyorlar.  Zaten akl edip test edebilseydiler ardına düştükleri yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu anlamak çok kolay olacaktı. Malum bu beş temel unsur tanım, amaç, metot, uygulama ve ispattan başkası değildir. Aslında bu beş temel unsur gidilecek yolu belirlemeye yönelik bir tür analitik göstergedir.  Şöyle ki; bir sistemin temel amacını, yöntemini, programını,  tanımını ve ispatının uygulanabilir yönünü incelemek o sistem hakkında kanaat oluşturmaya yetiyor. Aksi halde gençlerin ‘izm’lere yakayı kaptırması an meselesidir diyebiliriz. Ki;  yakayı ele verme gencin ruh dünyasında onarılmaz yaralar açmakta. Bu arada belirtmekte fayda var; sistem oluşturmak sadece ideolojilere has bir durum değil, ilim ve diğer dalları da kapsayan bir unsur.  Nitekim sistemi oluşturan beş temel unsuru kısaca ele aldığımızda;
        Amaç; sistemin gayesi ve erişmek istediği hedefi belirlemek için vardır.
        Yöntem; sistemin takip edeceği yolu belirlemek için vardır.
        Uygulama;  sistemin savunduğu reçete ya da doktrinini pratiğe yansıtmak için vardır
        Tanım; sistemin kullandığı argüman veya kavramları tarif etmek için vardır. Ki, tanımlama kavram kargaşalığına yol açmaması için olmazsa olmaz şarttır.
        İspat sistemin dayandığı temel dayanaklarının pratikte geçerli olup olmadığını ortaya koymak için vardır.  Değim yerindeyse görücüye çıkan bir sistem kabul görürse ne ala, görmezse temel dayanağı yok demektir.
         Düşünün ki, bir birey sistemin varlık sebebini ortaya koyan bu beş temel unsura bakmaksızın körü körüne herhangi bir fikri akıma kapılıp sabitlendiğini,  bu durumda o birey dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Öyle ki bu noktada o kişi çoktan  ‘izm’ini, ‘cilik’ini,  bir başka ifadeyle mensubiyetini ilan etmiş olur. Derken deney ve gözlem böylesi sabit fikirli bireylerin gözünde bir hiçtir,  varsa yoksa mensup olduğu akımın öngördüğü ilkeler tek ölçüdür. Hele bir insanın bilinçaltı boşalmaya dursun artık yanılmaz otoriterler ne buyurmuşsa onun için tek doğru o dur.   Mesela bir birey komünizme kapılmışsa onun için tek otoriter dayanak Marksist öğretiler olacaktır. Böylece pratiği olmayan öğretilerle bir ömür tüketecektir. Buna değer mi, bilinmez ama şu bir gerçek ömür tükettikleri Marksist felsefe bilimsel yoldan çürütmeye gerek kalmadan bir iki örnekle bile deli saçması bir ideoloji olduğunu anlamak mümkün. Mesela Marksist felsefeden hareketle habire diline doladıkları emek teorisini ele aldığımızda yer altında bir saat çalışan bir kömür maden işçisiyle, yine bir saat çalışarak paha biçilmez inci çıkartan mühendisi aynı kategoride eşit tuttuklarını görürüz. Ki, bu akla ziyan bir öğretidir. Hakeza elektriği bulan Edison'un bir saat çalışmasıyla inşaat boyacısının bir saatlik çalışmasını eşit kılması da tam bir garabet örneğidir.  İşte görüyorsunuz bu iki basit örnek bile emek-değer teorisinin nasıl içi boş bir teori olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Onlar ideolojik gömleği giyine dursunlar bakın Kur'an-ı Mu’cizül Beyan insanlığın farklı rızıklarla donatıldığı gerçeğini asırlar öncesinden duyurmuş bile.  Bu duyuruyla birlikte tam eşitliğin olamayacağını idrak etmiş oluruz da.
           Evet, bilimin metodu deney ve gözlemdir, bunda kuşku yok inkâr edilemez. Ama kanun böyle değildir,  kanun her zaman yüzde yüz doğrudur diyemeyiz. Nitekim bugün hükmü geçerli olan bir kanun yarın hükümsüz olabiliyor. Yani kanun bir şekilde yenilenmeye muhtaçtır. Hakeza ideolojilerde öyledir. Düşünsene kendini özde değil de sözde Atatürkçüyüm diye tanımlayan birileri, Atatürk adına kalkıp 1920- 1930'ların şartlarında oluşan reçeteleri çözüm diye sunabiliyor. Hadi bu neyse de, peki bütün ömrünü Atatürk’ün söz ve hareketlerinin tefsiriyle geçirmelerine ne demeli.  Sanki bugün tüm hızıyla ortada hilafet ya da saltanat varmış gibi hala Osmanlıya verip veriştirmeye devam ediyorlar. Bizde biliyoruz 1920’lerin Cumhuriyeti Osmanlı ile mücadele etmek mecburiyetindeydi ve o mücadeleden cumhuriyet galip çıktı da. Şimdi ise ortada Osmanlıda yok, madem öyle yeni şeyler söylesek fenamı olurdu. Dahası geçmişte ne olmuş bitmiş bunlarla oyalanmaktansa şimdi tüm enerjimizi geleceğe harcasak ne kaybederiz ki. Maalesef kendilerini Kemalist diye tanımlayan bir takım aklı evveller, hala o dönemlerde Osmanlı’ya karşı yapılan mücadelenin aynı hızla devam ettiği zannındalar. Bugün gerçekten biri çıksa kendini halife ilan etse bırakın Müslüman ülkelerini, acaba Türkiye’de kaç kişi ardına düşer ki? Bu iş bu kadar basit olmamalıydı.  Belli ki olayları bugünün şartlarında değerlendirmek varken felaket tellallığına soyunmak kolaylarına geliyor. Şu bir gerçek; Atatürk bugün yaşamış olsa dün yaptığının değişik bir örneğini sergilerdi. Bir kere kurduğu Cumhuriyeti 1920–1930 yılların anlayışıyla ilelebet devam ettirin demedi, tam aksine ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ demiştir. Böylece bu veciz sözden 1920–1930 yılların anlayışına hapsolunamayacağını işaretini alırız da. Düşünün ki, yürütülen ekonomik politikalarda hala devletçilikte ısrar edilseydi kim bilir geldiğimiz noktada halimiz nice olurdu. Bilmem bunu hiç düşündünüz mü?  Artık ekonomide rekabet günümüzün gerçeği, işte bu yarışta devlet ancak hakem rol üstlenmek için vardır, bunun ötesinde devlete devletçi ekonomi misyonu yüklenemez. Dolayısıyla asıl milliyetçilik devletin hakemliğinde Türkiye'ye çağ atlatmaktır.  Hadi ekonomiyi anladıkta kültürel alanda Atatürk’ün çizdirdiği Türklerin Ergenekon’dan çıkışını simgeleyen tablosu ile Bozkurt amblemi bastırdığı paraların göz ardı edilmesine ne demeli. Hani milliyetçiydiler, madem göz ardı ediyorlar, Atatürk milliyetçiliğinden dem vurmak ne derece inandırıcı. Kaldı ki Atatürk Türk milliyetçisi bir lider, hiçbir zaman bilime ters düşecek kişiye özel milliyetçilikten bahsetmemiştir. Zira milliyetçilik kişiye ait bir kavram değil, topluma ve ülkeye ait bir kavramdır.
          Ülkemizde örümcek kafa, irtica, ortaçağ beyni denildiğinde her nedense akla hep din geliyor.  Niye derseniz, mesele gayet açık,  analitik yaklaşımdan bihaber bir takım aklı evveller ön yargıları gereği İslamiyet’in o engin anlayışını incelemeden bu hükme varıyorlar. Oysa ‘Ortaçağ kafası’ kavramı bize ait değil,  bu kavram batıdan ithal edilmiştir bize. Artık günümüz batı dünyası bu kavramla karşılaştığında;  aklına ya engizisyon papazları ya da giyotin gelmekte hep. Bu yüzden asla o günlere dönmek istemezler. Biz ise bu tür kavramlarla karşılaştığımızda Fatih Sultan Mehmed, İmamı Azam,  Piri Reis,  Uluğ Bey ve İbni Sina gibi mümtaz simalar akla takılır.  Hatta bize ister gerici desinler, isterse başka bir şey desinler fark etmez,  şu iyi bilinsin ki; tarihimizin o engin anlayışına tekrardan eriştiğimizde hiçte bu anlayışın yakasını bırakma niyetimiz yoktur. Nasıl bırakabiliriz ki,  tarihimizde ne bir engizisyon ne de bilimi küçümseme görülmüştür. Bilakis tarihimizin yürütücü amili bilim olmuştur. Nitekim bir gün bir adam İmamı Azam atın üzerinde iken atın ayağının kaç olduğunu sorar. O büyük bilge imam bu soru karşısında, hemen atından iniyor işaret parmağıyla tek tek sayıp dört diyor. Dikkat edin sorunun cevabı teorik bilgiyle karşılık bulmuyor, deney ve gözlem örneği sergilenerek karşılık buluyor.  İşte görüyorsunuz yıllar öncesinde analitik düşünce örneği böyle sunulmuş. Şimdi gel de böyle bir muhteşem medeniyeti özleme, mümkün mü?
           Peki, o çağlarda batı dünyası ne âlemde derseniz, bakın bir gün papazlar meclisinde atın ağzında kaç diş olduğu tartışılıyordu, ama Aristo daha önce atın yirmi sekiz diş olduğunu yazmıştı. O sırada bir genç atı devirip dişlerini sayınca, birde ne görsün atın ağzında on iki diş vardı. Peki sonuç?  Malum ortaya akla ziyan bir sonuç çıkar. Yani, Aristo yanılmaz at yanılmıştır kararında karar kılarlar.  İşte tipik deney ve gözlemden uzak mantık yürütme garabet örneği budur. Sadece bu örnek mi?  Elbette ki daha birçok örnek var. Hakeza yine Ortaçağda ağır cisimler hafif cisimlerden hızlı düşer inancı yaygındı. Çünkü Aristo öyle yazmıştı.  Fakat gün gelir Galileo diye biri çıkar Pisa (Pizza) kulesine.  Pisa kulesinde bildik ezberlere meydan okurcasına elinden bir tane hafif, bir tane de ağır taşı aynı anda bırakınca, heyecanla bu durumu aşağıda izleyen insanlar taşların aynı anda yere düştüğünü gördüler. Netice malum, gözlerinin yanıldığına karar verdiler. Galileo bununla da yetinmedi, Keplerin yolunu yol bilip ortaçağ zihniyetinin kabul ettiği güneş, yıldızlar ve bütün evrenin dünya etrafında döndüğü görüşünün tam aksini savunmuşta bir bilge şahsiyettir. Sen misin aksi bir fikir savunmak, soluğu hapiste alır da.  Galileo üstüne üstük o çağlarda teleskopu astronomide kullanan ilk gözlemci bir bilim adamı. Ama gel gör ki sen bu cezaya müstahaksın denilebiliyor.  Maalesef tek geçerli fikir olarak Batlamyus’un dünya sabit ve hareketsizdir görüşü kabul görür. Bu fikir Rönesans'a kadar sürer de. Batı dünyası bu fikirler oyalanadursun Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan tâ yıllar öncesinde dünyanın belli bir hesaba göre hareket ettiğini beyan buyurmuş bile.
           Anlaşılan tarihten alacağımız nice ibretlik örnekler var. Ama ibret almak bir yana bu gün tarih neyin mücadelesi diye bir soru sorulsa ideoloji saplantısı olanlar, hiç kuşkusuz ortaçağ zihniyetiyle cevap vereceklerdir. Mesela bir ümmetçi böyle bir soru karşısında hemen tarihi ümmetler mücadelesi, bir sosyalist sınıflar mücadelesi, bir liberal birey mücadelesi, bir milliyetçi de milletler mücadelesi diye cevap verecektir. Oysa meseleye ideolojik gözle değil tarihi analitik bir gözle bakılsaydı Haçlı seferleri belki bir ümmetçinin fikrini destekleyecek nitelikte gözükse de bu mücadelenin geçici olduğu anlaşılacaktı. Belli ki her ideolojinin kendi penceresinden haklı tarafları olsa da bu haklılık bütünü kapsayacak nitelikte değildir. Bilakis tarihin bütününe baktığımızda tarihi yürüten temel birimin en üst birime doğru gelişim seyrettiğini gözlemliyoruz. Asla ümmetler,  ittifaklar, bloklar, paktlar üst birim olamaz, bu tür yapılanmalar şartların getirdiği organizasyonlar türünden oluşumlardır sadece.  Nitekim ülkeler tarihi süreç içerisinde NATO, Varşova paktı,  AET, AB’ye üye olmakla, ya da üye olduğu birliğe sadakat yemini yapmakla: ‘AET’ciyim, NATO’cuyum’ demez, sadece ülkemin menfaatleri gereği destekliyorum der. Zaten bloklaşmalar ülke menfaatleri doğrultusunda devam edebiliyor, çıkar ilişkileri bittiğinde blokların dağıldıkları gözlemlenmiştir. Bu demektir ki sonradan oluşturulmuş organize birliktelikler tarihin temel yürütücü unsuru değillerdir. Tam aksine tarihin en büyük yürütücü biriminin millet gerçeği olduğu ortaya çıkar. Zira tarihin her evresinde insanların doğup büyüdüğü ve vatan addettikleri topraklar en kalıcı duygu seli olarak yerini almıştır.  Nasıl kalıcı olmasın ki, bülbülü altın kafese koymuşlar  'ah vatanım' demiş. İşte vatan sevgisi böyle bir şey,  asla sonradan kazanılmış duygu seli değil fıtri bir duygudur.
       Hani diyorlar ya, güya Araplar İngilizlerin oyununa gelip bizi arkadan vurmuşlar. Şayet bu doğru bir tezse zaten bu olay tek başına tarihin temel yürütücü birimin ümmetçilik olmadığını tâ baştan silmeye yetiyor.  Sonuçta hangi ülke olursa olsun bir süreç atlatıp bugünlere geldiğinde kendi çıkarlarını düşündüğü noktada buluşmakta. Bilhassa Fransız ihtilalının akabinde yayılan milliyetçilik rüzgârlarını esmesiyle birlikte bağrımızda taşıdığımız Bulgar, Boşnak, Arnavut vs. bir bir bağımsızlıklarını ilan edip sonunda koskoca imparatorluk dağılır da.  Dedik ya tarihin seyri küçük birimden büyük birime doğru ilerlemekte.  Şöyle ki anne ve babanın evliliğinden evlatlar, evlatların çoğalmasından oymaklar, oymakların bir araya gelmesiyle kavimler, kavimlerin birleşmesiyle imparatorlukların doğduğu ve imparatorlukların dağılmasıyla da en nihayet milletlerin meydana geldiği anlaşılmaktadır.  
       Velhasıl;  tarihin ibresi en küçük birimden en büyük birime bir yol takip etmekte. Bir düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır, beşeri olan ise düşer kalkar da.              

        Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder