DÜNYA
YENİDEN Mİ ŞEKİLLENİYOR?
SELİM GÜRBÜZER
Dünya yeniden mi şekilleniyor acaba? Üstelik dünyanın yeniden şekillenmesine yönelik çabalar coğrafyamızın hemen yanı başında cereyan ediyor. Önce Saddam’ı devirip idam etmekle işe koyuldularsa da daha henüz şekil değişikliği çabaları son bulmuş değil. Niye son bulsun ki, Ortadoğu hammadde deposu. Artık komşumuz Irak değil, Amerika’dır.
ABD Atlantik ötesinden buralara
demir attı da ne oldu sular bir türlü durulmuyor, sanki başı göğe mi erdi, aslında gidişattan pekte memnun gözükmüyor. Belli
ki eskisi kadar ne Ali kıran baş kesilebiliyor ne de pek çok ülkeye diş geçirebiliyor.
Hele ki Türkiye’nin bölgede inisiyatif üstlenip
kendi başına Fırat Kalkanı ve Irak harekâtında rol oynaması gururuna dokunuyor gibi.
Evet, Suriye’de bu
gidişattan kendi payına düşeni alıp hala belini doğrultamaz haldedir. Nasıl
doğrultabilsin ki, bikere ta baştan İsrail
tarafından Lübnan’ın bombardımana tabi tutulmasıyla birlikte pılını pırtısını
toplayıp çekilmesine yetmiştir. Sadece
kolu kanadı kırılan Suriye mi, hiç kuşkusuz buna tüm Ortadoğu ülkeleri de dâhildir.
Malum, İsrail’in sinsice Ortadoğu’ya çıbanbaşı olarak yerleşmesi buralarda
şekil değişikliğinin ilk işaretiydi zaten. İşte görüyorsunuz Filistin halkının
çektiği acılar orta da. Hele şükür ki
Filistin halkının o müthiş direnişiyle kolay lokma olmadığını tüm cümle âleme
gösterebilmiştir.
Peki ya İran?
Malum İran ise uluslararası baskılara rağmen elinde bulundurduğu nükleer
programını koz olarak kullanaraktan Irak bataklığına saplanan ABD’yi
yumuşatabilmiştir. Hatta İran bu arada ABD’nin Irak’a girmesiyle birlikte bir
taşta iki kuş vurmuş olur. Yani bu demektir ki, İran bir yandan düşman
bellediği Amerika’nın hışmından kurtulurken, diğer yandan da sekiz yılı aşkın
bir süre içerisinde Irakla arasında bitmek tükenmek bilmeyen ve neticelenemeyen
savaşın yıpranmışlığından sıyrılmış oldu. Ama pekte sevindirik olmaya gerek
yoktu. Çünkü ABD’nin ileri ki yıllarda ne yapacağı belli olmaz, yeniden hedef
tahtası olması ihtimal dâhilindedir.
Peki ya Türkiye? Türkiye
Bush döneminde bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde tezkereye red oyu vermekle
Irak işgaline ortak olmanın getireceği zararları geçte olsa fark edip, bölgede
pozisyon almakla bir anlamda bölgede ağırlıklı rol üstlenmenin kapısını aralamış
oldu. Öyle ki, tezkereyi reddedişiyle bölge halkının gönlünü fetheder de. İşte komşularımızı
gönlünü fetheden bu gönül yansıması yeniden Osmanlı güneşinin Ortadoğu semaları
üzerine doğuşunu hatırlatacak gelişmeyi beraberinde getirecektir.
Bilindiği üzere Bush’un
Irak işgali öncesinde gerek Türk medyasında, gerek siyasi arenada, gerekse
değişik platformlarda tâ başından beri tezkere konusunda lehte ve aleyhte
hararetli tartışmalara sahne olunmuştu. O günleri hatırlayanlar çok iyi bilir
ki, o sıralar ileri sürülen tezlerden
biri Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a girmeli ki bölgede inisiyatif üstlenmiş
olalım görüşüydü, diğer bir görüş ise tezkereye evet dersek piyon olup kendimizi
cehennem ateşine atmak olacağı yönünde bir değerlendirmeydi. İşte tartışmalar üç aşağı beş yukarı bu eksende
cereyan ederken konusu gereği asıl konuşması gereken 28 Şubat zihniyeti
aktörlerin, yani askeri bürokrasinin adeta ipe un serercesine yorum yapmaması
dikkatlerden kaçmaz da. Özellikle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in derin
sessizliğe bürünmesi akıllarda kuşku uyandırmaya yetmiştir. Öyle ya, devletin en tepe noktasında ki kişi susarsa
sokaktaki adam ne yapsın, olsa olsa bu durum ya taşın altına eline sokmayarak
sorumluluktan kaçma, ya da topu hükümetin üzerine atıp onu yıpratmaya yönelik
refleks olarak değerlendirilebilirdi ancak. Bunun başka daha ne izahı
olabilirdi ki. Hükümette bu tür Ali Cengiz oyunları ancak soğukkanlılığını
elden bırakmayaraktan çözebilirdi. Nitekim öyle de yaptı, tezkereden yana gözüküp
TBMM’nin oylamasına sunmakla aleyhine dönüşebilecek sis perdelerini dağıtacak manevra
için zaman kazanmayı bilmiştir. Nihayet gel zaman git zaman derken nefeslerin
tutulduğu bunca gürültü arasında meclisten tezkere geçmez de. İlk bakışta
tezkerenin geçmemesi sanki hükümeti köşeye sıkıştırma babından aleyhine
gözükmüş olsa da sonuçları itibariyle baktığımızda aslında tezkerenin meclisten
geçmemesi ülke olarak Irakta işgalci pozisyona düşmekten kurtulmamıza
yaramıştır. Böylece ileriye yönelik aktif dış politika gütme avantajını yeniden
yakalama imkânı doğmuş olur da.
İster bunun adını hükümetin
bir manevrası diyelim, ister bir şans olarak niteleyelim fark etmez, netice
itibariyle Türkiye’nin lehine yerinde bir pozisyon hamlesi kazanmasına yol açtı
ya bu yetmez mi? Hele ki, 1974 Kıbrıs Hareketi sırasında ABD’nin ülkemize
yönelik uyguladığı ambargoyu hatırladığımızda, herhangi kuşkuya mahal bırakmaksızın yerinde
bir hamle olduğu aşikar. Fakat ABD bu kez ambargo uygulamasa da Irakta
askerlerimize çuval geçirmekten tutun da, Ortadoğu’daki çıkarları uğruna PKK
kartı ve Ermeni meselesi gibi hassas konularla başımızı ağrıtmaktan geri
durmadığı da bir vaka. Neyse ki Irak bataklığının ABD üzerindeki moral
bozukluğunun getirmiş olduğu avantajla Türkiye yinede diplomatik alanda masa
dışına itilmeyip dikkate alınması gereken, hatta görüşüne başvurulması gereken bir
ülke olduğu gerçeğini kavramakta gecikmez. Hatta kavrama noktasında Ankara’nın
apoletli ve apoletsiz bürokrasisi de durum vaziyetin farkına varır. Tabii farkına
varmalarını o güne kadar yürüttükleri Türkmen odaklı pasif bölge siyaseti
önerisinden vazgeçip yerine aktif ve çok boyutlu yolların açılması gerektiği
çizgisine yaklaştıklarından anlıyoruz. Geçte olsa bu tavır değişikliğini olumlu
buluyoruz elbet.
Öyle anlaşılıyor ki;
Türkiye aynı kararlılıkta Amerika’nın bize koz olarak kullanacağı enstrümanlara
yem olmadan diplomatik boşlukları iyi değerlendirip Osmanlı’nın bıraktığı
alanlarda söz sahibi olma noktasına gelebilmişiz. Gelmekte gerekirdi, çünkü
Balkanlardan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya kadar her alana damgasını vuran ecdadın
torunlarıyız, dolayısıyla ecdadımıza
yakışır bir şekilde kendi mührümüzü vurmakta gecikmeyiz de. Zaten Ortadoğu halkları da öteden beri Osmanlının
bıraktığı boşluğu dolduracak evlatlarının yolunu beklemekte. Ve Türkiye’yi bugüne
dek ümit kaynağı ve kurtarıcı baş tacı olarak görmüşlerdir hep. Her neyse, bu
arada Oğul Bush’un açtığı yoğun diplomatik trafiğini hatırlamakta fayda var. O
trafik bize şunu gösterdi ki; ABD Osmanlı’nın bıraktığı boşluğu dolduramadığı
gibi her geçen gün güç kaybedip itibar kaybına uğramakta. Her ne kadar 2002
öncesi Türkiye’sinde bir takım mahfiller kendi dinamiklerimizi görmezden gelip
kendi potansiyel gücümüzü idrak edemeseler de, geldiğimiz noktada hele şükür bölgede
Osmanlı gibi karşılanıyoruz diyebiliriz artık. Evet, 28 Şubat zihniyeti o
günlerde Osmanlı’ya karşı redd-i miras döşese de bu gerçeği örtemezler. İşte ABD,
tezkereye red oyu vermemize rağmen özümüzde var olan Osmanlı mayası gerçeğinden
hareketle bir yandan da Türkiye-ABD müttefikliğimizin bozulmaması yönünde
ihtiyatlı davranmayı elden bırakmamakta. Olur ya, bölgeye yönelik hesaplarının her
an altüst olabileceğinin endişesiyle her halükarda bizim tarihi tecrübemizin
göz ardı edilemeyeceğinin farkında ve bu yüzden ve bölgedeki imajımıza muhtaç
durumda.
Evet, Irak işgalinden sonra Türkiye’nin kabına çekilen politika anlayışından sınırları aşan çok boyutlu politikaya yönelmesi gelecek için ümitlerimizi yeşertmeye yetmiştir. İyi ki de aktif dış politika anlayışına yöneldik, böylece hem mazlum milletler nezdinde işgalci pozisyona düşmedik, hem de uluslararası karar mekanizmalarının içinde yer alıyoruz da. Besbelli ki dış politika uzun soluk gerektiriyor, hemen bir çırpıda meselelerin çözüleceği alan değil. Her şeye rağmen 2002 sonrası sırtını milletine dayamış Türkiye’yi idare eden erkin tıpkı ecdadı gibi yerinde çakılı kalmayıp dışa açık hamlelerde bulunması uzun zamandır hasret kaldığımız dış politika anlayışını ortaya koyması bakımdan kayda değer buluyoruz. Zira durağanlık bize göre değil, bikere kanı kaynayan milletiz, istesek de yerimizde çakılı kalamayız. Ne iyi etmişiz de içe kapalı statükocu dış politika geleneğinin terki cihetine gitmişiz, böylece geleceğe umutla bakmamıza yol açan gelişmelere şahit olmaktayız. Stratejik derinliğimiz yeniden gün yüzüne çıkıp artık cümle âlem Türk’ün dirilişine şahit olur durumda. Hem kim pasif politikalardan ne bulmuş ki bizde bulalım, aktif dış politikayla gündem belirlemek varken içine kapanık politika da neymiş. Allaha şükür gündem belirleyen bir Türkiye’miz var artık.
Evet, Irak işgalinden sonra Türkiye’nin kabına çekilen politika anlayışından sınırları aşan çok boyutlu politikaya yönelmesi gelecek için ümitlerimizi yeşertmeye yetmiştir. İyi ki de aktif dış politika anlayışına yöneldik, böylece hem mazlum milletler nezdinde işgalci pozisyona düşmedik, hem de uluslararası karar mekanizmalarının içinde yer alıyoruz da. Besbelli ki dış politika uzun soluk gerektiriyor, hemen bir çırpıda meselelerin çözüleceği alan değil. Her şeye rağmen 2002 sonrası sırtını milletine dayamış Türkiye’yi idare eden erkin tıpkı ecdadı gibi yerinde çakılı kalmayıp dışa açık hamlelerde bulunması uzun zamandır hasret kaldığımız dış politika anlayışını ortaya koyması bakımdan kayda değer buluyoruz. Zira durağanlık bize göre değil, bikere kanı kaynayan milletiz, istesek de yerimizde çakılı kalamayız. Ne iyi etmişiz de içe kapalı statükocu dış politika geleneğinin terki cihetine gitmişiz, böylece geleceğe umutla bakmamıza yol açan gelişmelere şahit olmaktayız. Stratejik derinliğimiz yeniden gün yüzüne çıkıp artık cümle âlem Türk’ün dirilişine şahit olur durumda. Hem kim pasif politikalardan ne bulmuş ki bizde bulalım, aktif dış politikayla gündem belirlemek varken içine kapanık politika da neymiş. Allaha şükür gündem belirleyen bir Türkiye’miz var artık.
Türkiye ateş çemberi
içerisinde sorumluluk üstlenmekle beraberinde getireceği pek çok riskler
taşımasına rağmen şunu da unutmamak gerekir ki etliye sütlüye karışmamak çözüm
değildir. Kaldı ki bölgede eli kolu bağlı kalmamıza imkân mahalde yok, bikere
bölgede köprü ülke konumundayız ve bu bizim avantajımıza zaten. Yine
Ortadoğu’da mevcut olan dağınıklığı giderecek potansiyel güç avantajı da bizden
yana gözüküyor. Bir kere İran’ın bu bölgede mezhep bakımdan Şii olması avantaj
değil, dezavantajdır. Bu yüzden Ortadoğu’da Sünni ekolden gelen ve aynı zamanda
farklılıkları zenginlik addeden toparlayıcı rehber ülkeye ihtiyaç var, zaten bu
da bizde fazlasıyla mevcut. Hele şükür Afganistan’a, Suriye’ye, Irak’a asker
göndermekten imtina etmiyoruz. Neden derseniz, kültür kodlarımızda mevcut lider
ülkesi misyonumuz sayesinde elbet. Tabiî ki bu arada bazı kesimler bölgeye
asker göndermemizi farklı değerlendirmelerde bulunup oralarda bizim ne işimiz
var diyeceklerdir. Ama komşu olmayan ülkelerin oralarda ne işi var diyemeyeceklerdir.
Onlar öyle homurdana dursunlar son derece stratejik derinliği olan aktif dış
politikamızdan taviz vermeden, mesafe kat etmekte fayda var.
Hakeza Güneydoğu
meselesi de öyle. Kürt olayı sanıldığın aksine psikolojik meseledir. Bu mesele
milletin soğukkanlı tavırlarıyla çözülebilecek mesele olduğunu düşünüyoruz. O
halde güneydoğu meselesini dış manevralarımıza engel mesele olarak
yansıtmamalı. Tarihi miras bizi yeni manevra alanlarda var olmaya zorluyor.
Artık topraklarımızın bitişiğinde inisiyatif üstlenmek için başucumuzda cereyan
eden hadiselere kayıtsız kalmadan bazı gerçekleri görmek zamanıdır. İdare-i
maslahat bir yere kadardı, dünyadaki baş döndürücü hızlı gelişmeler idare-i
maslahat politikalarının devamını imkânsız kılıyor. Şayet Osmanlı gibi
kabımızdan çıkıp etrafta ne olup bittiğine dair misyonumuz varsa, buna
mecburuz.
Velhasıl; zinde
güçler dünyaya çıkarcı yaklaşımla şekil vermeden Nizam-ı âlem misyonumuzla biz
şekil vermeliyiz.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder