FUNDAMENTALİZM VE FETÖ BELASI
SELİM GÜRBÜZER
Fundamentalizm kavramı her ne kadar batı
kaynaklı bir kavram olsa da Müslümanları karalamaya yönelik kullanılan bir koz
olduğu besbelli. Yine bu meselenin sosyolojik bir problem olduğu da apayrı bir
vaka.
Malum olduğu üzere sinsi güçler ilim ve
tefekkürden nasipsiz, aynı zamanda taassup bataklığına batmış bir takım eylem
hastası tip ruhların çığırtkanlıklarını fırsat bilip ‘İşte İslam Fundamentalizmi budur’ demeye getirme hezeyanıyla Müslümanları zan altında tutacak etiketlemelerde
bulunabiliyorlar. Bakalım hakikatleri ters yüz gösterme oyunu nereye kadar
sürecek. Sinsi mihraklar oyun oynaya
dursun biz biliyoruz ki; hiçbir taassubu
zihniyet ve terörist kafa İslam’la özdeşleştirilemez. Şayet geçmişte bir takım
Harici militanların tepki ve eylemleri ölçü alınacaksa, şunu iyi bilsinler ki bu durumu hiçbir Müslüman,
tıpkı FETÖ başkaldırmasında olduğu gibi tasvip etmez. Çünkü Haricilerin
İslam’ın medeniyet misyonuyla yakından ve uzaktan alakaları yoktur. Nitekim Hz.
Ali (k.v)'in bedevi kültürle yoğrulmuş Harici Fundamentalistlere karşı yürüttüğü
mücadelesi esas itibarıyla hukuk savaşıdır. Öyle ki; başsızlığa ve nizamsızlığa
alışmış Harici militanları İslam tarihinin yüz karası rol üstlenmişlerdir. Her
ne kadar günümüzde Haricilik kalmasa da, maalesef onları aratmayacak derecede
değişik rollere bürünmüş kılıkta ‘Yeni Tip
Harici Fundamentalist’lerin varlığına şahit olduk diyebiliriz. Nitekim 25
Temmuz darbe girişiminde bulunan FETÖ İhanet Çetesi örgütü bunun tipik bir misalidir.
Kavramlar bazen bir kelime, bazen bir
ses, bazense en tesirli silah olarak sahne alabiliyor. Anlaşılan ülkeler eskisi
kadar balistik ve konvansiyonel silahlarla abluka altına alınmıyor, artık içi
boş kavramlarla beyinler yıkanıp esir alınıyor. Zihinleri efsunlayıp
haşhaşlamak çok daha kolay bir yöntem gibi gözüküyor. Tabii zihinler batının
hizmetine haşhaşlanıp mankurtlaşınca ister istemez o ülke içten çökertme
manevralarına girişilebiliyor. Şöyle
geriye dönüp baktığımızda nice insanlar, nice sivil toplum kuruluşları, nice
siyasi dehalar ve nice bilge şahsiyetler kavram kargaşasına kurban edildiğini
görürüz. Hatta git gide anlamsızlık girdabı içerisine sürüklenen toplumları
bölük pörçük edecek güçte karşımıza çıkmaktalar. Gerçektende içinde
bulunduğumuz tabloya baktığımızda yoğun kavram bombardımanına tabii
tutulduğumuz ayan beyan ortada. Sadece baş ağrıtan Fundamentalizm kavramı olsa
belki gam yemeyiz, ama gel gör ki pek çok kavramlarla kuşatma alanları
oluşturulmakta. Belli ki bilgi çağını yakalayamamış toplumlar düşünmesinler
diye oyalanacak bir şeyler bulunması icab etmiş; sonunda bula bula alda kullan
dercesine toplumun zihnini karıştırıcı oyuncak kavramlar türetiliverdi Böylece
batı dünyası bilgi çağının nimetlerinden faydalanmayı kendine hak görürken,
İslam toplumlarına da mezkûr kavramlarla oyalandırılmak reva görülmüştür. Hani derler
ya delinin biri kuyuya bir taş atmış kırk kişi o taşı çıkaramamış, aynen öyle
de batıda içimize attığı içi boş oyuncak kavramlarla habire oyalanıp durmamız
istenmekte.
Dedik ya aslında Fundamentalizm bize ait bir
kavram değil, bilakis batıdan ithal edilmiş oyuncak kavramdır. Bakınız Rönesans
batı toplumunda sosyal değişmeyi sağlasa da Protestan Hıristiyanlıkta kendi içinde
dönüşüme uğratıldığı bir vaka. Nasıl mı? İşte İngiltere bunun en bariz
göstergesi. Batı dünyası güya kiliselerini
katolikliğin izlerinden arındığıyım derken bu kez Kitabı Mukaddes'i
Hıristiyanlığa uyarlayan bir püriten oluşumla karşı karşıya kaldılar. Yani
yağmurdan kaçıyım derken doluya tutuldular. Nitekim bu tip oluşumda Yahudi ilişkisi gözden
kaçmaz da. Öyle ki Protestan Hıristiyanlık bu tabloda Yahudi uyarlamasına tabii
tutulup İngiltere’de radikal püriten tarikat oluşumunu tetiklerken Amerika’da ise
Protestan Fundamentalist akımın doğmasına yol açmıştır. Daha da ilginç olan bu
tip oluşumlar tarihi süreç içerisinde iktidarları etkileyecek güce de
ulaşabiliyor. İster adına İngiltere püriten tip tarikat, ister Amerikan Fundamentalizmi
denilsin hiç fark etmez, sonuçta birbirini destekleyici akımlardır. Bu arada en belirgin ortak özellikleri ise içki,
modern dans ve müzik, sinema ve tiyatro gibi âlemlerden uzak kalmalarının yanı
sıra muhalif kanat olarak görev ifa etmeleridir. Hiç kuşkusuz bunda geçmişte
kilise sultalarının değişime ayak diretmelerinin ve her türlü ilmi çalışmaları engizisyona
tabii tutmalarının son derece çok büyük payı vardır. Tabii ki bilimi ve düşünceyi
giyotine verirlerse olacağı buydu, dolayısıyla bir anda mantar gibi türeyen Fundamentalist
akımların ortaya çıkmasına şaşmamak gerekirdi. Hele bunda bilhassa Amerika
dünyanın jandarmasıyım diye övüne dursun, şu bir gerçek bu nasıl jandarmalıksa Fundamentalizme
yakayı kaptırmış durumda. Hadi yakayı kaptırmaları neyse de içine düştüğü içi boş
Fundamentalizm ucubesini İslam dünyasına yamamak çabasına girmesine ne demeli. Hiç
kuşkusuz diyecek çok daha söz var elbet, ama zaten onların huyudur kendi ucubelerini
sınır ötesine taşımak. İşte görüyorsunuz huylu huyundan vazgeçmez ya, birde bu işin içinde dış politika malzemesi
olarak kullanma hinliği de söz konusu. Nitekim bu durumu yetiştirdikleri
Fundamentalist elebaşı FETÖ’yü bize teslim etmemelerinden çok rahatlıkla
anlayabiliyoruz da artık.
Gerçek şu ki, Fundamentalizm illeti
Müslümanlar arasında fitne tohumu oluştururken batı toplumlarını da kiliseden
soğutup yeni bir arayışlara itmiştir. Derken bu arayış içerisinde XVIII. asrın
sonlarına doğru bula bula aydınlanma hareketinin temeli diye niteledikleri pozitivist
aklı keşfetmişlerdir. Ancak ne var ki üzerinden çok geçmeden putlaştırdıkları
aklında batılı adamın ruhunu doyuramayacağı anlaşıldı. Hem salt akıl tek başına
insan ruhunu nasıl doyurabilsin ki; malum pozitivist akıl dedikleri şey donuk metanın
keşfi için vardır, oysa insanın keşfi manada gizli. Malum, sırf kuru akıl asla
insanlığı eşyanın esaretinden kurtaracak bir iksir değildir. Hani derler ya 'kel
derman bulsa başına sürer' diye, aynen öyle de sırf kuru akıl iksiri derde deva
olsaydı insanoğlu keşfettiği makinenin kölesi olmazdı. Neyse ki gelinen noktada
batılı adam, yeniden ruhi boşluğunu dolduracak arayışa yönelmiş durumda. Eeeh
ne yapsınlar, batı insanı nihayetinde aklın
karaya oturduğunu fark etti de bu kez can kurtarıcı simit olarak dini görmekte.
Ancak bu arada can simidi gördükleri dinin Fundamentalist grupların elinde Protestan
kılıfına bürünmüş oyuncak olduğu gözlerden kaçmazda. Oysa bilmiyorlar ki Martin
Luther’in açtığı çığır Fundamentalistler elinde daha da çığırtkan hale
gelmiştir. Nitekim Fundamentalistler daha çok askeri ve dış politika sahalarda
çalışmayı tercih etmeleri bunun göstergesi. İşte FETÖ ihanet çetesi de bu ya, aynı gerekçelerle Fundamentalizmi ölçü
alıp bilhassa devlet kurumlarımızdan askeri ve güvenlik birimlerine
sızmışlardır.
Belli ki Haçlı ruhu kılık değiştirmiş
durumda, şayet savundukları Hıristiyanlık buysa ne yüzle dünya barışından ve diyalogtan
söz ediyorlar doğrusu buna hakları yoktur. Bu yaptıkları düpedüz Haçlı ruhunun
bir başka kaba girmiş Evanjelik Hristiyanlığın hortlamasından başka bir şey
değildir elbet. Kaldı ki günümüzde Evanjelistlerin ne yapmak istedikleri artık
bir sır değil, biz onları Irak’a, Suriye’ye ektikleri fitne tohumlarından,
Türkiye’de FETÖ eliyle 15 Temmuz Darbe girişiminden ve attıkları bombalardan biliriz,
tamamen maskeleri düşmüş durumdalar. Öncesinde misyonerlik faaliyetleriyle boy
göstermelerinden, sonrasında ise hükümetleri ve askeri birlikleri lobi
faaliyetleriyle etkileyip misyonları doğrultusunda savaşa kanalize etmeleriyle
tanıdık.
Malumunuz şu da var ki, Fundamentalistlerin savundukları bir kısım
düşüncelerin İslami kaide ve kurallarla örtüşmesi icabında Müslümanları da içten
yaralayacak Fundamentalist bir etiket iz bırakabiliyor. Nasıl mı? İşte nüfus
planlaması karşıtlığı, kürtaj aleyhtarı
gösteriler, sigara aleyhtarı kampanyalar, içki âlemlerinden nefret etmek gibi pek
çok görünür ortak kabuller Fundamentalist ithamı iz bırakabiliyor. Oysa ortak
kabuller asla bütünü temsil etmez. Tıpkı imanın altı şartından birini inkâr
etmekte olduğu gibi bir durumdur bu. Keza Hıristiyan mistisizmiyle İslam
tasavvufunu benzer gösterme çabaları da öyledir. Oysa Yüce Peygamberimizi
kamyonete bindirme hülyası, minarelerimizde yankılanan Ezan-ı Muhammediye’yi çanlar
eşliğinde Peygamberimizin ismini anmaksızın okumak, dinler arası diyalog
teraneleri gibi bir dizi sapkın gösterilerin bizim Mevlana’mızla, Yunusumuzla
ve tasavvufi inançlarımızla asla yakından uzaktan ilişkisi yoktur. Bilakis
batının içimize attığı Truva atlarıyla ilişkili diyebileceğimiz bizi içten
çökertmeye yönelik bir sinsi planın parçası operasyonlardır.
Evet, öyle anlaşılıyor ki, Fundamentalizm
kavramdan çok bir kılıf, dolayısıyla her
kavram soru işareti taşıdığı gibi açıklamaya muhtaçta. Bikere her türlü kavram
üzerinden türlü türlü tevil yapılabiliyor. Hem kaldı ki batı dünyasının ürettiği
kavramlarla doğu dünyasına ait kavramlar birebir örtüşmez de. Mesela batı
kavramı Fundamentalizmle bize yaftalanmak istenen irtica kavramı bunun bariz bir
delilidir. Neyse ki tarihin her devrinde bu tür çarpıtmaların geçirdiğimiz onca
kışkırtma hareketleriyle gün ışığına çıkan bir takım gerçeklerle artık pek yutmuyoruz.
Müslümanları irtica yaftasıyla suçlayanlar bikere her şeyden önce kendilerine
dönüp bakmalarını tavsiye ederiz. Nasıl mı? İşte Amerika’da Başkanların daha
seçilir seçilmez İncil’e yemin ederek göreve başlamaları, doğan çocukların
vaftiz edilmeleri, evliliğe kilise töreni eşliğinde adım atılması, dolarların
üzerine; ‘Allah'a inanırız’
ibaresinin yazılması ve hafta tatilinin pazar günü ilan edilmesi gibi bir dizi kurallar
hiçte irticai bir durum telakki edilmiyor. Ama söz konusu İslam olduğunda, yani
Müslümanlar mukaddes dinini hayatının merkezine aldığında hemen İslamifobi olarak
karşılık bulmakta. Maalesef kendilerine gelince müstahak İslamiyet söz konusu
olduğunda ise tam tersi bir tavır sergilemekteler. Hadi yaftalama, karalama neyse de, peki ya
uluslararası alanda örgütlenmiş istihbarat ağları kanalıyla Müslümanların kendi
öz yurtlarında parya edilmelerine ne demeli?
Anlaşılan
o ki; laik-anti laik, alevi-sünni gibi
suni kamplaşmalar bizim tercihimizle oluşmuş kamplaşmalar değil, bilakis kökü dışarıda üretilen kavramlarla bizi
birbirimize kırdırmaya yönelik suni kamplaşmalarıdır. Üstelik kurdukları tezgâh
sadece ülke halklarına uygulanmıyor, batı karşıtı İslami kimliğe sahip
yöneticileri iş başından uzaklaştırmak veya devirmek içinde kullanılabiliyor. İcabında
bu hinliği bir dizi ekonomik yaptırım ve ambargo koyaraktan da gerçekleştirilebiliyorlar.
Dedik ya aslında Fundamentalizm, ABD Köktenci Evanjelik
Protestan mezhep ağırlıklı bir akımının İslam âlemine fitne tohumu şeklinde
sokulup yeri geldiğinde radikal unsurlar üzerinden yeri geldiğinde de ılımlı
Müslüman kılıfı altında yürütülmektedir. Besbelli ki İslam’ın yeniden bir
medeniyet halinde doğmasından endişelenen batı, İslam’ın yükselişini kesmek
için bu tür kavramlara ihtiyaç duyup bizi can evimizden vurmanın hesabı
içerisindeler. Madem durum vaziyet bu, o halde tüm bu kirli hesapları bozmak
için Ulu Hakan Abdülhamit Han ve Tayyip Erdoğan usulü akıl dolusu hamlelerle
karşılık verip uyanık olmak zorundayız.
Avrupa tarihine şöyle bir bakın sanayileşmeyle
birlikte içten içe derin bir kimlik krizi sancısı da yaşamışlar. Bilhassa
endüstriyel devrim İngiltere’de önce kimlik krizini, sonrasında ise hızla
yaygınlaşan püriten militan Hıristiyanlık akımının doğmasına kapı aralamıştır.
Hakeza sanayileşme diğer Avrupa ülkeleri içinde sosyal değişmeye paralel olarak
kendi içinde nükseden kimlik krizinin yanı sıra püriten tarikat oluşumların
doğmasını da beraberinde getirdi. Malum
ülkemizde de kimlik krizine yol açacak hareketler ilk evvela üniversitelerde masumane
öğrenci istekleriyle başlamış, daha sonrasında bu istekler sağ-sol, alevi-sünni
çatışmasına yol açacak bir sosyolojik boyut kazanmıştır. Derken 12 Eylül
sonrasında kutuplaşmalar bir başka mecraya kayıp bu kez laik-anti laik,
Türk-Kürt ayırımı ekseninde boy vermiştir. Elbet o yılları yaşayanlar çok iyi
bilir ki; köyünden kasabasından kopan insanlar, göç ettikleri şehrin
varoşlarında konakladıklarında kimlik krizine tutuluyorlardı. İşte böyle kaygan
bir zeminde sağ-sol ikilemi ve laik-anti laik cepheleşmeler kendi kulvarında
çok rahatlıkla taban bulabiliyordu. Anlaşılan o ki her sosyal değişme geçiş
sancısına da yol açtığından böylesi geçişlerde sosyal tabanlı militanlaşma
eğilimlere bir fırsat teşkil edebiliyordu. Hem de nasıl fırsattan istifade bir
talan, o dönemlerde bir bakmışsın insanlar serbest tartışma ortamları yerine
militarizmin kucağında kendilerini buluyorlardı. Ağ’a düşüncede çatışma
kaçınılmaz oluyordu. Hele birde tüm bunların üstüne basiretsiz idarecilerin
meselelere sosyal adaletle yaklaşmayıp vesayetin gölgesinde ayak sürtmeleri
olaylara daha da bir derinlik kazandırması işin bir başka yönüydü.
Bakın batı, sosyal haklar ve özgürlüğün
azlığını daima kışkırtıcı olduğunun farkına vardığında birçok meselelerin
üstesinden gelebilmiştir. Doğu hala bu
konuda pek mesafe kat etmiş sayılmaz.
Nitekim İran Şah'ı demokratik talepler noktasında hürriyetin tamamını
değil ucunu gösterdiğinde bir anda Humeyni önderliğindeki kitlesel ihtilal
kaçınılmaz hal almıştır. Bu demektir ki totaliter anlayış her zaman tedhiş
saçabiliyor. O halde hem Türkiye’nin hem de İslam âlemini yöneten idarecilerin idare
ettiği halklarına temel hak ve hürriyetlerini vermede batıya açık kapı
bırakmadan güvence altına almalarında fayda var. Çünkü doğu toplumların
geleceği aklı hür, irfanı hür, fikri hür nesil yetiştirmekten geçmektedir. Yok,
efendim fikir hürriyeti de neymiş denilecekse her cinsten Fundamentalist akım
kendine alan bulup geleceğimizi karartacağı muhakkak. Bu arada Fundamentalist
FETÖ ihanet örgütünün sınav sorularını
çalarak altın nesil yetiştiriyoruz yutturmacasına da bir daha kanmamakta
şarttır.
Sosyal
değişim toplumların alın yazısı bir gerçek. Her toplum öyle veya böyle bir
şekilde değişebiliyor, ama değişim sürecini Fundamentalist anlayışa ve marjinal
gruplara teslim ederek değil, ilim yolunda ter dökenlere teslim ederek gerçekleştirmek
gerekir. Aksi takdirde bir takım sosyal çalkantıların nüksetmesi kaçınılmazdır.
Zira sosyal değişim denen hadise tekâmül,
inkılâp, ihtilal, ilim ve eğitim yoluyla tezahür edebiliyor. Mesela
tekâmül yoluyla tedrici bir sosyal değişim vuku bulurken, inkılâp yoluyla da daha çok radikal ve
programlı bir kadro hareketi vuku bulmakta. Keza ihtilal yoluyla gayrinizamî kanlı
değişim gerçekleşirken ilim ve eğitim yoluyla da nizami bir değişim
gerçekleşmektedir. Her ne kadar eğitim yoluyla değişim süreci yavaş yavaş
gerçekleşse de sonuçta en verimli, en uzun soluklu ve en müspet kalıcı sağlıklı
bir değişimdir diyebiliriz. İşte bu yüzden ilme dayalı her bir değişim Fundamentalizm’e
yabancıdır. Yabancı kalmaları da gayet tabiidir, çünkü medeniyetlerin doğuşunda
ilmin ve eğitimin çok büyük rolü söz konusudur. Hele ki aklını Pensilvanya’da
ki terörist başına kiralayanlara fırsat vermemek için mutlaka ilim yolunda
medeniyet inşası şart diyoruz. Tabii ki ilimden maksat Allah’a ulaştıran ilimdir,
asla film ilmi değildir. Dolayısıyla Allah
ve Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaçtır. Kaldı ki İslam
çağlar üstü bir din, muhatabı ise tüm insanlık olduğundan kıyamete kadar nuru
sönmeyecek tek değişmeyen Hakikat-ı Muhammediye dindir. Nitekim Prof. Dr. Erol
Güngör’ün “Dinin hiçbir şekilde değişmediğini, ama insanların dinle ilgili
anlayışlarının devirler ve şartlara göre değiştiğini” işaret etmesi bu gerçeği
teyit ediyor.
Kelimenin tam anlamıyla her türden Fundamentalist
akımlar, kalıcı olana değil geçici olana talip olmakla köksüz düzen peşinde
ömürlerini zayi etmekteler. Hem tarihten bugüne öfkeyle, kinle, militarizmle
kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. Hiç yalandan nefeslerini boşa tüketmesinler,
eninde sonunda eli silah tutan eylem hastası grupların en son varacağı nokta
devrim muhafızlığıdır. Paye alacakları kazanımda olsa olsa 'Yeni Haricilik'
unvanı olacaktır. Bizden uyarması, yol
yakinken bu tür oluşumlara kendilerini kaptırmasınlar, gelecek ne Fundamentalizm’de
ne de Yeni Haricilikte, gelecek bilgi ve tefekkür abidesi olmaktan geçiyor. Hiç
kuşkusuz tarih bunun en canlı şahidi zaten. Zira medeniyetler bilge ve ilim erbabı insanların
omuzlarında boy vermektedir.
Unutmayalım ki, ya medeniyet olup
Nizam-ı âlem olacağız ya da bedeviliğe talip olup zillete düşeceğiz. Hiç kuşkusuz
tercihimiz Nizam-ı âlem olmaktan yanadır.
Vesselam
.http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2150/fundamentalizm-ve-feto-belasi.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder