SİVİL
İNİSİYATİF
SELİM GÜRBÜZER
Kapitalist zihniyetin babası Adam
Smith’dir. O, ekonomik hayatın sürekli devlet tarafından yönlendirildiği bir
süreçte adını duyuran bir ideologdur. Malum bu süreçte Amerikan ihtilalı,
Fransız ihtilalı ve buhar makinesi keşfi derken, sanayi inkılâbı baş
göstermişti. Bilindiği üzere İngiltere’de ekonomi devlet kontrolündeydi, ama
asiller yönetimi ellerinde tutuyordu. Ancak sanayinin gelişmesiyle birlikte alternatif
yeni bir sınıf daha doğar, bu sınıf sanayici ve tüccarlardan oluşacak hür
teşebbüsten başkası değildi. İşte tamda
bu sıralarda konjonktüre uygun Adam Smith'in “Bir milletin zenginliği ancak
bireyleri serbest bırakmaktan geçer” sözleri bu oluşumun sesi olur da. Her
ne kadar bu sözler filizlenmeye yüz tutmuş burjuva sınıfının ruhuna tercüman
olsa da gerçekte “Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde ifade edilen kapitalist mantığın
genel çerçevesini yansıtan sözlerdi bu.
O yıllarda felsefi tartışmalar hızla
devam ederken kitlelerde iyi bir hayat standardına kavuşmak hayaliyle sürekli
ekonomik mücadele içinde habire didinip duruyorlardı. Aralarında konuştukları
tek konu ise enflasyonun ortaya koyduğu onarılmaz yaralardı. Tabiatıyla bu
konular ardı ardına konuşuldukça kitlelerin devlete olan güveni azalır da. Bu
durumda güven bunalımı yaşayan kitleler kurtuluşu ideolojilerde arayıp kimilerine
Adam Smith’in fikirleri ilaç gibi gelir de.
Anlaşılan
komünizm, liberalizm ya da diğerleri fark etmez kriz ortamlarından doğmuş
ideolojilerdir. Malum, komünizm yoksulların feryatları üzerine kurgulanmış bir
akım, kapitalizm ise bireyler arasında daha çok zenginleri gözetleyen bir
akımdır. Sonuçta her iki akımın söylemleri farklı olsa da hedefe varmak için
uyguladığı metot zinciri aynıdır. Zira her ikisi de sanayi çağının doğurduğu
bir takım sancılar sonucu ortaya çıkmış akımlardır. Sanayi çağının ürettiği
geçiş sancıları her iki akımı da meşhur etmiştir. Gerçekten de o yıllar zor yıllardı, bir kere
alışılmış bir düzenden başka bir düzene geçiş söz konusuydu. Böyle bir ortamda bunalmış kitleler elbette
ki denize düşen yılana sarılır misali kurtuluşu ideolojilerde arayacaktır. Nitekim duyguları istismar edecek stratejiler
tutar da. Zira Karl Marks yoksulların
duygu selini istismar etmiş, Adam Smith ise zenginleri. Her ikisi de toplumun
tüm kesimlerini değil, bir dilimi temsil etmişlerdir, yani sınıfçıdırlar. Zaten
toplumu sınıf sınıf ayırmak ideolojilerin içine düştüğü bir çukurdur, bir kere ayırımcılık genlerine işlemiş,
isteseler de bu çukurdan çıkamazlar. Allah'tan bu ayırımcı sınıfçı anlayış
bizim toprağımıza tam sıçramamış. Belli ki bizim kültür kodlarımızda sınıfçı
anlayışa yer yoktur, bu yüzden sınıflaşma bize yabancı bir kavramdır. Osmanlıya
baktığımızda bırakın sınıflar arası tezadı, milliyetler tezadı bile
görülmemiştir. Osmanlıda çokluk içinde birlik ilkesi esastır. Asla toplum
tabakalarında ayırıma yol açan kalın çizgilere yer verilmez. Hatta bizim topraklarda
derebeyilik, feodalite yapısının izlerine de pek rastlanmaz. Zira merkeziyetçi sistemimiz bu tür
sınıflaşmaya geçit vermeyecek yapıdadır. Merkeziyetçi yapı derken bugün bazı
ülkelerde sıkça gördüğümüz totaliter yapılar değil elbet, tam aksine
merkeziyetçi yapı içinde kesretten vahdete bir nizamımız söz konusuydu.
Bakmayın siz bazı çevrelerin Padişahların astığı astık, kestiği kestik şeklinde
dillerine doladıkları sözlerine, bu
tamamen iftiradır. Tarihin bütününe baktığımızda padişahların tek başına karar
merci olmadıkları görülecektir. Kaldı ki hakanlarımızı dillerine dolayanlar her
nedense birçok batı ülkesinde kralların gölgesinde işleyen taçlı demokrasiyi
görmezden gelirler. Örnek mi istiyorsunuz,
işte İngiltere bunun en çarpıcı örneği.
Şurası muhakkak, Adam Smith’in
açtığı çığır daha çok Avrupa’da yankı bulmuş ve onun önderliğinde ferdiyetçilik
tek birim, tek değer kabul edilmişti. Hatta bugünkü şirketleşme, tekelleşme,
tröstleşme ve monopolleşmenin temelinde bile Adam Smith’in tetiklediği
fikirlerin büyük etkisi var. Derken kapitalizm bireyin çıkarlarını ön plana
alan bir sistem olarak zihinlere kazınır. Bu sistemde varsa yoksa birey egosunu
tatmin etmek esastır. Ancak bireysel egoları gözetleyen bu sistem insanlar
arasındaki dayanışmayı da yerle bir etmiştir. Hatta egonun tavan yapması vahşi
kapitalizmin bir ürünüdür. Bireyin bireye hâkimiyet kurmasını ilke edinen bu
ruh bugünde dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda. Öyle ki, Türkiye’de bir takım kapitalistler
efendilerinden daha keskin kapitalist savunucu olabiliyorlar. Bilhassa bu
yılmaz müdafaacılar eğrisiyle doğrusuyla batı’ya ait her ne varsa baş tacı edinip
efendilerine taş çıkartmışlar bile. Bu
da yetmez ithal ettikleri reçetelerin muhtevasının ne olduğunu tam analiz etmeden
ülkemize tatbik etme sevdasına kapılmışlardır. Ne var ki şu basit kuralı bile
bilmezler; bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, şayet uygulayacağınız fikir
toplumun dinamikleriyle bağdaşmıyorsa o toplumda yer edinmesi mümkün değildir.
Belli ki, onların tek anladıkları kural; efendilerine kayıtsız, şartsız itaat
edip uşaklık etmektir. Bir kere Tanzimat bu izni onlara vermiş, isteseler de bu sevdadan vazgeçmezler.
Tanzimat bir anlamda batı akımının yurda giriş kapısıdır. Bu açılan kapının ne
demek olduğunu en iyi sezende hiç kuşkusuz Abdülhamit Handır. Dahası o hürriyet, eşitlik, adalet gibi güzel
kavramların bir kılıf olduğunu sezmekle kalmamış Osmanlıyı çökertmeye yönelik
bir plan olduğunu kestiren Ulu Hakanımızdır. Sonunda tarih onu haklı çıkarır
da, ama iş işten geçmişti. Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. derken
kendimizi I. dünya Savaşı’nın ortasında bulduk. Özetle İttihatçılar o yıllarda
birçok maceralara girerek başımıza bin bir çorap örmüşlerdir.
Nasıl ki liberalizm Tanzimat dönemiyle
başlayan bir moda akımsa, Cumhuriyet dönemine geldiğimiz süreçte özellikle
1970’li yıllarda sosyalizm moda olmuştu. Belli ki liberalizmden umduğunu bulamayanlar
bu kez sosyalizm’i tek kurtuluş reçetesi görmüşler. Neyse ki bu sevda da uzun
sürmez. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Sosyalizm tüm dünyada
çöküş sürecine girince ister istemez yeni bir kartvizite ihtiyaç duyulur.
Şimdilik bu ihtiyaç yeni bir ideoloji çıkana kadar Kemalizmle giderilecek
gibi. Ne diyelim onlara Kemalizm’le
oyalanadursunlar, artık yenidünya düzeninde sivil toplumun ayak sesleri daha
ağırlıklı değer gibi gözüküyor. Bakın,
Thoreau'nun “En iyi hükümet hiç hükümet etmeyendir” sözleri bunun ilk işareti. Hatta bu noktada
diyebiliriz ki Henry David Thoreau
“Sivil itaatsizlik” eseriyle komünizm ve vahşi kapitalizmden bunalmış
kitlelere umut ışığı olur da. Ve şöyle
der: “En iyi hükümet, insanları en çok kendi başına bırakandır. Önce insan,
sonra bir devletin tebaası olmalıyız. Kanuna saygıdan daha çok haklara saygıyı
geliştirmeye çalışmalıyız.” Tabii
bitmedi, dahası var, der ki; “Bütün
seçimler tıpkı satranç gibidir, doğru ve yanlışla ahlâki meselelerle oynanan
bir oyun. İnsan yığınlarının eylemlerinde pek az faaliyet mevcuttur. Eğer
hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapılması gereken şey
alet olmamandır.” Ve ekliyor; “Mutlakıyetçi monarşiden sınırlı bir
monarşiye, sınırlı bir monarşiden demokrasiye doğru ilerleme insana karşı
hakiki saygı yönünde bir ilerleme demektir. Devlet ferdi tanımadıkça, otoritesini
ondan almadıkça aydınlık bir ülkeden hiçbir zaman söz edemeyiz.” İşte bu ifadelerden
görüyorsunuz buram buram “Sivil inisiyatif” yaklaşım seziliyor, yani birey
devlet için değil, devlet birey için var ilkesi ön görülüyor, dahası bu akıl
dolusu sözlerde insan vicdanı daima devletin en yüce rehberi olmalı kaidesi
esas alınmakta. Aslında Thoreau’nun açtığı bu düşünce liberal mantıktan çok
farklı, Osmanlı anlayışına çok daha yakın dersek yeridir. Zira Osmanlı
padişahları kendi efendiliğini tebaanın huzurlu olmasında buluyordu. Tebaanın
mutsuzluğundan kendilerini köle hissediyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman'ın “Bir
memleketin hakiki efendisi reaya (halk)dır” sözleri bunu teyit ediyor
zaten. Bu yüzden Panait Istrati; “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir.
Tanrıya ve padişaha çatmadıkça orada her şey yapmak serbesttir” der. Bu
ifadeler gayet açık Osmanlı hür iradesiyle sivil inisiyatifini ortaya
koyabilecek toplum pozisyonda olduğu fark edilir. Bir kere Osmanlı anlayışında iktidar ve
servet doğru orantılıdır. Bireyin refah seviyesi arttıkça zenginliğin de o
oranda artacağı kanaati hâkimdir.
Osmanlı toplumunda ulemanın görevi din, yargı ve eğitim hizmetleri,
reaya’nın malum üretim faaliyeti ve vergi ödemektir. Bu arada Osmanlı sistemi
içinde yer alan esnaf loncaları da tüccarların tekelleşme eğilimlerine geçit
vermeyecek tarzda organize olmuş sivil müesseseler olup, bu sayede kapitalist
oligarşinin doğmasına engel olunmuştur.
Bir diğer dikkat çeken isim Mahatma
Gandhi'dir elbet. Malum o da “Sivil
itaatsizlik” tabirini benimsemişti. Hatta Sivil itaatsizlik Mahatma Gandhi’nin
elinde “Pasif direnişin kutsal kitabı”
haline dönüşür bile. Nasıl dönüşmesin ki,
Gandhi bu uğurda G. Afrika’da kalıp, ömür boyunca General Jan Smuts
yönetimine karşı mücadele vermiş öncü bir şahsiyettir. Hele hele sivil
itaatsizlik programları ülke genelinde etkisini hissettirdikçe yıldızı parlar
da. En nihayet Başbakan Smuts ve hükümeti tabandan gelen sesler karşısında Hintlilerin
taleplerini kabul etmek zorunda kalır. Derken
tarihler 1914’ü gösterdiğinde Gandhi Hindistan’a dönüşü gerçekleşir. Ancak yine
de ortalık süt liman değildir, ta ki bir Hintli suikastçı tarafından
öldürülünceye kadar sivil inisiyatif direnişine devam eder de. Evet, 1948 yılı
sivil direniş güçler için kayıp bir yıldır.
O artık bu dünyadan göç etmiştir. Ama hala o insanlığın hafızasında
Hindistan ve Pakistan’a özgürlük kazandıracak süreçte sivil inisiyatif direniş
ruhunu diri tutan tek öncü lider olarak yaşamakta. Düşünsenize sivil itaatsizlik metodu onun
döneminde işlerlik kazanmış tek meşaledir. Öyle bir meşale ki, sivil inisiyatif
hareketi tüm ateşli silahları tesirsiz bırakacak güç olur da. O’nun başlattığı
“Sivil itaatsizlik” prensibi yıllardır yöneticilerin baskısı altında inim inim inlettikleri
ülke halkların zihninde “Sivil inisiyatif” bilincinin aralanmasına ve bir takım
hakların demokratik yollardan alınabileceği cesaretini artırmıştır. İşte
Gandhi’nin hayattayken vermiş olduğu bu müthiş sivil direniş hamlesi tüm
totaliter ve dikta zihniyetlerin maskesini düşürmeye yetmiştir. Hatta Smuths,
sivil itaatsizlik teknikleri karşısında pes edip Hintlilerin isteklerini kabul
etmek zorunda kalmış bile.
Mahatma Gandhi; “En despot idare
bile çok defa despot tarafından zor kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça
ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığı anda onun kuvveti
gitmiş demektir” diyor. Şüphesiz “Sivil itaatsizlik” Thoreau tarafından
dillendirilmiş, Gandhi elinde pratiğe geçip mükemmelleştirilmiştir. O’nun sivil
itaatsizlik programı şu esasları kapsar: “Dilekçe ile müracaat, uzlaşma, hakem
koyma vs.” gibi barışçı yolları kapsar. Şayet bu yöntemlerle neticeye
varılmazsa bu seferde grev, işe engel koyma, genel grev, ticari boykot, oturma
eylemi, grev vs. tedbirlerin yanı sıra gerektiğinde vergi ödememe gibi
teknikler devreye girmeliydi, zaten öyle de olur. İyi ki de bu yöntemler
uygulanmış. Nitekim Gandhi bu konuda sosyal adaletsizliğe uğrayan kitlelerin
rehberi olup, bu sayede dünyanın birçok yerinde ezilen halklar gücünü, bu tür
demokratik yöntemler kullanarak sesini duyurabiliyor. Hiç kuşkusuz Gandhi’nin
başlattığı bu sivil inisiyatif direniş mücadelesinden alınacak çok dersler var.
İşte bu noktada sözde aydınlar ne kadar batılıysa, biz de Gandhi gibi
mazlumlardan yana tavır sergileyecek kadar doğuluyuz. Tabii doğuluyuz demek
yetmez, uygulamada gerekir. Zira sivil itaatsizlik sözle değil uygulamayla
anlaşılabilen bir olay. Neyse ki bu
hususta her türlü oportünist ve militarist uygulamalara karşı geçte olsa
ülkemizde Sivil inisiyatifi çağrıştıran oluşumlara rastlayabiliyoruz
artık, bu durum ümitlerimizi yeşertiyor
da.
Sivil inisiyatif harekat her türlü “Liderlik
Sultası” eğilimleri reddetmekle kalmayıp hukuk kurallar çerçevesinde “sivil
itaatsizlik” bilincinin kitlelerce
kabulü yolunda uğraş veren bir harekettir.
Bu harekette asla “Milletin efendisi” diye bir çağrıya yer
yoktur, tam aksine milletin efendisi milletin ta kendisidir anlayışı hâkimdir.
Artık milletle jandarma dipçiği vasıtasıyla ilişki kurulduğu devirler çok
gerilerde kaldı, toplum daha çok
tabandan başlayacak gelişmelere kulak vermektedir. Halk tepeden dayatmacı
yöntemlerin geçerli olduğu eski Türkiye'ye dönmek istemiyor. Malum eski
Türkiye’de yenilik gelecekse de tavandan estirilmek istenmiştir. Oysa tepeden
yönlendirmelerle beyinlere ipotek konulduğu gibi dikte ettirilmeye çalışılan
reformlar da toplumda karşılık bulamamıştır. Kelimenin tam anlamıyla sembolik
yenilikler topluma mal olamadı, sadece bir eli yağda, bir eli balda malum
çevrelerin çıkarlarına hizmet eden bir araç olmuştur.
Toplumun kültürel kodlarıyla oynanmak
suretiyle reform yapmaya kalkışmak her zaman sıkıntı doğurmuştur. Dolayısıyla
sivil inisiyatif programlarının en iyi şekilde hayata geçebilmesi için toplumun
değer yargılarını göz ardı etmemek gerekir. Bu da yetmez, çok sesliliğe giden kanalları
ardına kadar açmakta gerekir. Neyse ki ülkemizde televizyon kanallarının
çoğalmasıyla birlikte insanımız “tek sesli” yönlendirmelerden
kurtulmuştur. Artık toplum çok seslilik
sayesinde bütün gelişmelerden haberdar olduğu gibi gerektiğinde sivil
inisiyatif hamlesini ortaya koyabiliyor da.
Sivil inisiyatif, aslında insanın
kalkınmasına yönelik bir hamledir. Kapalı toplumlarda fertler, geleneksel inanç
ve değerler sisteminin kıskacından kurtulamadığı içindir yeniliğe karşı
duyarsız kalmışlardır. Açık toplumlarda ise gazete, kitap, radyo, televizyon,
internet vs. tüm kitle iletişim araçları bir anlam ifade eder ki, bunların
toplumun sivil inisiyatifini geliştirici yönde olumlu etkileri olduğu muhakkak.
Ki; kitle iletişim araçları, köy şehir
ilişkileri ve eğitim seviyesi toplumun sivil inisiyatifini olumlu yolda
etkileyen önemli kaynaklardır. Hatta bu tür kaynaklar topluma “Sivil
inisiyatif” ruh kazandırabiliyor. Sivil inisiyatif dinamizminden yoksun toplumlar
ise kaderleriyle baş başa kaldıkları içindir psikolojik baskılardan kurtulamıyorlar.
Sadece birbirleriyle dayanışma içerisine girmek sûretiyle ayakta kalmaya
çalışıyorlar. Elbette ki dayanışma güzel bir şey ama yetmez, sivil inisiyatif
güçte olmak icap eder. Aynı şey modern hayat içinde geçerli, büyük kalabalıklar
içerisinde bireyi yalnız bırakıp ruhsuzluğa terk ettiriyorsan o modernlik neye
yarar ki. Kaldı ki büyük topluma geçişte
her şeyi paraya indirgemek kültürel yozlaşmaya kapı araladığından sivil
inisiyatif güç olmayı olumsuz yönde etkileyeceği bir vaka. Önemli olan küçük
birimden büyük birime doğru ilerlerken geçiş sürecini kültürel politikalarla destekleyip
kökü mazide olan âti olabilmektir. Para
olacak, ama maneviyatta olacak. Maneviyat olunca bak o zaman para bizi değil
biz parayı esir almış oluruz. Bakın Buharalı âlim Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibendî
(k.s.) ne diyor: “Bir gün Mina pazarında gördüğüm bir gencin davranışını
unutamam. Gence şöyle bir baktım, bir yandan altın satıyor, diğer yandan da
paraları sayıyor. Kendi kendime dedim ki:
“- Şu genç ne kadar dünyaya dalmış.”
Ancak sonra o gencin kalbine nazar ettiğimde birde ne göreyim, kalbi “Allah,
“Allah” diyor. Bu kez kendi kendime:
“- Maşallah el kâr’da gönül yâr’da”
diye düşündüm.
İşte O Allah
dostu bu ifadeleriyle, bütün insanlığı aydınlatıyor. Bir insan dünya işleriyle
meşgul olsa bile Allah’tan alıkoymamalı. Buharalı âlim zat’tan alabileceğimiz
en büyük ders; her halükarda maddi ve manevi alanda inisiyatif alıp hayatımızı
karartmamaktır.
Otoriter
sistemlerde tek karar fonksiyonu Führer, yani liderdir. Her şey liderin iki
dudağı arasından çıkacak cümlelerde gizlidir. Liberalizmde karar fonksiyonu
girişken fertlerdir, dikkat edin tüm bireyler değil girişken bireyler diyoruz, yani
bu sistemde patronlar avantajlıdır. Malum sivil katılımcılık ve sivil inisiyatif
programlarını rehber edinmiş modellerde ise sermayenin tabana yayıldığı,
tekelleşmeye geçit vermeyen ilkeler esastır. Doğrusu da bu zaten. Ama günümüzde gel gör ki; kitleler işbirliği ile rekabet arasında, keza
dayanışma ile çatışma arasında bocalamakta.
Maalesef her geçen gün toplum imajı yerine kişi imajı yer almakta. İşte
bu noktada sivil toplum öncülerine çok iş düşmekte. Biran evvel sivil inisiyatif güçler işbirliği
içerisinde tüm çelişkilere son verip grubun bütününü içine alan bir geniş katılım
için çaba sarf etmelidir. Ne komünizmde
olduğu gibi ferdin inisiyatifini elinden alan bir sistem, ne de kapitalizm de
olduğu gibi bir kaç kişinin menfaatini gözeten bir sistem olmalı. Her iki
sistem de milli yapımıza ters. Bilhassa Türkiye toplumu hür ve bağımsız
yaşamayı sevdiği için sosyalizm bize yabancıdır. Hakeza sosyal adalet ve fırsat eşitliğinden
yana bir yanımız olması hasebiyle kapitalizm temel dinamiklerimize zıt bir
ideolojidir. Belli ki, hem hürriyetçi, hem sosyal adaletçi hem de
fırsat eşitliğini sağlayan sistemden yana tavır alan bir yapımız var. Bunun
adına ister dayanışmacılık deyin, ister sivil inisiyatif, ister sivil katılım ister
sivil toplum modeli deyin fark etmez bizim baş tacımızdır.
Sivil inisiyatif
anlayışında toplum yönetimi önemli yer tutar. Herkes bulunduğu iş ve yönetimde
söz sahibi olma imkânı verdiği gibi fırsat eşitliği de sunar. Dahası bu modelde
yöneticilerle yönetilenler arasında karşılıklı kontrol esastır. Yani aşağıdan
yukarıya, yukarıdan aşağıya bir sirkülasyon söz konusudur. Hatta bu durum
karşılıklı güven duygu seliyle etkili kılınır da. Liberalizmde karşılıklı
kontrol müessesesi ağı yoktur, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı
gereği başıboşluk hâkimdir. Sivil inisiyatif programlarında başıboşluğa ve
kaosa yol açacak uygulamalara yer verilmez. Bakın Hz. Ömer (r.a.) tebaasını
adaletle yönetebildiği takdirde ashap o’na “biat” ediyordu. Adaletten kıl payı
ayrıldığında ise “Kılıcımızla düzeltiriz” bir bilince sahiptiler. İşte karşılıklı kontrol müessesesinden
kastımız budur.
Osmanlı’nın
sosyal dokusu bir dengenin varlığına işaret ediyordu. İşte bu yüzden Naima; “Erkan-ı
Erbaa; ulema, asker, tüccar, reaya (halk)
bu dört unsur uyumlu olursa sıhhat bulur” diyordu. Naima, bu dört
unsurun uyumluluğunu esas tutuyordu. Bir başka Osmanlı düzeni içinde yetişmiş
ve cihan şümul zekâ diyebileceğimiz Ahmet Mithat vardı ki, o da doğuştan statü
yerine başarıya dayanan statüye önem veren bir bilge şahsiyet. Nitekim Ahmet
Mithat'ın “Herkesin memur olmak hevesiyle devlet hazinesini yağma edeceğine,
üretici duruma geçecek, hazineyi güçlendirmek hizmet olacaktır” sözleri tebaanın (reaya) nasıl olması
gerektiğini vurgulaması açısından kayda değerdir.
Malum, Osmanlı’da mesleki örgütlerle dini
hayat iç içedir. Osmanlı’nın kuruluşunda Osman Gazi’nin etrafında seçkinler
(yöneticiler), gaziler, ahiler ve dervişlerin olması sivil inisiyatifin
varlığını ortaya koyuyor. Kaldı ki Allah Teâlâ: “Yoksa onlar Rabbinin
rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz
paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimini kimine derecelerle üstün
kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır”
(Zuhruf Suresi ayet 32) diye buyurmakta. İşte dinimizde mesleki
tabakalaşmanın varlığı bu ayette gayet net bir şekilde izah edilmiş bile. Belli ki Allah (c.c) yarattığı kulunu farklı işlere farklı
kabiliyet ve istidatta yaratmıştır. Nasıl ki beş parmağın beşi bir değilse
insanlar arasındaki rızk paylaşımı da aynı değildir. Dolayısıyla insanlar arasında farklı statülerin
var olması gayet tabii bir durumdur. Siz bakmayın sosyalistlerin ikide bir
eşitlikten dem vurmalarına, bir kere tam
eşitlik eşyanın tabiatına ve realiteye aykırı ütopik bir görüştür. Neyse ki batı Kur’an’ın bu açık buyruğundan haberdar
olmasa da 1968’de dile getirebilmiştir. Fransız İhtilalı’ndan sonra Fransız
sağı, farklılık ve eşitsizliğin özgürlük olduğunu ileri sürmüştür. Özdeşliğin, yani
tam eşitliğin ise “totalitarizm” olduğu
geçte olsa anlaşılmıştır. Bakın Bossuet
ne diyor “Herkesin efendi olduğu yerde herkes köle, efendinin olmadığı yerde
herkes efendidir.” İşte bu akıl dolusu sözler aynı zamanda anarşizmin ve
kargaşalığın ne demek olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Sonuçta bugüne kadar kim ne söylemiş olursa olsun
rızk çeşitliliğin ve mesleki farklılıkların olabileceğini Kur’an-ı Kerim 1400
yıl aşkın öncesinden haber vermiş zaten.
Liberalizmin
insanlık için öngördüğü sistem seçkin insanlar zümresidir. Bakın bizim
meramımızı Ahmet Mithat şöyle dile getiriyor: “Hiç insanın büyüğü, küçüğü,
eşrefi, ednası olur mu? Bu fikir cühelaya aittir. Asilzadelerin kanı mukaddes
de pes-payelerin (ayak takımı) çürük müdür? Bir adam nam ve unvanı ile
iftihar etmeli..” İşte görüyorsunuz
Ahmet Mithat’ın bu sözleri gerek kapitalizm gerekse komünizmden farklı tablo
çiziyor. Evet, bir insan işçi olsun, memur olsun, doktor olsun fark etmez nam
ve unvanından çekinmemeli, ya da hangi meslekte olursa olsun üstünlük
taslamamalı. Üstünlük arayacaksa takvada aramalı. Kaldı ki İslâm’ın zekât,
helal kazanç gibi fıkıh hükümleri büyük servet birikimine engel kaidelerdir.
Keza israf etmeyiniz hükmü de öyledir. Zira Yüce Allah servet birikimine
yönelik : “Ta ki o mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet
olmasın” (Haşr suresi, ayet 7) uyarısını yapmıştır. Demek ki insan sadece İslâmiyet’te “eşref-i mahlûkat”tır. İslâmiyet’te kul Mümin olunca hukuki bir
hüviyet kazanır, yani dilenciyi halifeye eşit kılan bir eşitlik elde
edilir. Ul’ul Emr Allah’ın aletidir
sadece, servet ve makam ayırmaz insanları. Dinimiz sayesinde herkes hak
sahibidir.
Velhasıl;
Kur’an’ın muhatabı bütün insanlık. Sivil inisiyatif İslâm’ın hak hukuk ışığında
kullandığımızda “insan” olduğumuzu
idrak etmiş olacağız elbet.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder