10 Kasım 2016 Perşembe

YENİ BİR DİN Mİ?



                                   YENİ BİR DİN Mİ? 
                 
 SELİM  GÜRBÜZER

      Marksizm’in manevi değerleri burjuvazi tarafından yutturulmuş afyon olarak görüp ekonomiyi esas temel değer kabul etmesiyle ortaya çıkan tabloda, her şeyin maddeye indirgendiği gün gibi aşikâr. Türkiye’de bir kısım aydınların dine olan antipatik tutumlarında Marksist ve pozitivist felsefenin büyük bir etkisi olduğu muhakkak. Tabii bu heves uzun sürmez,  Rusya'da komünizmin çökmesiyle birlikte bu felsefe rafa kalkar da.  Ancak bu kez onları bir süre oyalayacak türden dini dışlayıcı bir söyleme ihtiyaç duyulur ki, ‘çağdaşlık söylemi yeni felsefeleri olur bile.  Hatta bu çağdaşlık söylemine bilgi süsü katmayı da ihmal etmezler. Hani biraz kendilerini cicili bicili gösterecekler ya,   bilgi süsü katmadan inandırıcı olamayacakları malum. Derken komünizmin yerini  “çağdaş”   etiketli ‘bilgi dini’  hayali sahne alır da.  Belli ki çağdaşlık kılıfı altında insanların manevi duygularını altüst etmeye yönelik bilgi dini hülyasından vazgeçemeyecekler gibi. Hani 'can bedenden çıkmayınca huyda çıkmazmış' derler ya, artık bu onlarda huy olmuş gözüküyor. Bir zaman bu güdük kafaların gözünde insan; çalışan, üreten ve eşyaya endekslermiş bir makine idi, bugün ise insanı mekanik, robotik bilgi ürünü gören bir anlayış hâkim, öyle ki insan ruhuna mekanik format yüklenip ‘yeni bir din’ hayali icat edilmiş oldu. Bu yeni din hayali tutar tutmaz bilinmez ama şu bir gerçek bu yeni anlayışta insanın eşyadan farkı sadece konuşur varlık olmasıdır. Zaten etrafımızı çepeçevre kuşatan bilgi ağları insan ruhunu çalmak için vardır.  Baksanıza elektronik ve bilgi tuşları insanlığı aydınlatmaktan çok kitle imha silahları marifetiyle fazla emek sarf etmeksizin milyonlarca insanı kıymak için konuşlandırılmış durumda. İşte bu konuşlandırmayla stratejik hedeflerin nasıl yok edilebileceğinin bir övünç olarak sunulması tezimizi güçlendiriyor da.  Kaldı ki insanlar bunalır hale gelmiş olsalar gerek ki artık şu soruyu sormaktan kendilerini alamıyorlar;  bilgi çağı, toptan insanlığı imha etmeye yönelik bir çağ mı,  yoksa günlük yaşantımızı kolaylaştıran teknolojik rahatlık mı?  Aslında bu tür soruların sorulması bile gelecek kaygısını ortaya koyan işaret fişekleri olmaya yetiyor.
       Eğer dert dava gelecekte insanlığa mutlu ve daha müreffeh hayat sunmaksa, elbette ki buna itirazımız olamaz. Zira bilgi çağının sunduğu birtakım fırsatlar sayesinde sosyal hayatımız kolay hale gelebiliyor. Bizim itirazımız sosyal hayatımıza sağladığı kolaylıklara değil elbet,  bilgi çağı adı altında bilginin putlaştırılmasınadır. Elektronik mucizeyle kitle imha hedeflerinin bertaraf edileceği mübalağalı bir şekilde kitaplarda yer alması, bu kaygımızı teyit ediyor. Bilgi çağında makineden, teknolojiden, her türlü alet ve adavetten kıyasıya söz etmek var, ama insan faktöründen söz etmek yok.   İnsan bu çağda sadece tüketim için vardır, bunun dışında pek muhatap alınmaz,  yani tükettikçe değer kazanır.  İşte görüyorsunuz bilgi çağında insan bir hiçtir,  böyle giderse kurda kuşa yem olmak an meselesi diyebiliriz. Şimdi gel de Mehmet Akif'in dillendirdiği asımın neslini,   Yunusun o müthiş “yaratılanı sev yaratandan ötürü”   çağrısına kulak veren o erdemli insanları cadde cadde,  sokak sokak arama, ne mümkün.   Düşünsenize bir zamanlar insan bizim kültürümüzde baş tacı idi,  yetmedi eşref-i mahlûkattı,  şimdi ne oldu da insanlığımızdan utanır hale geldik.  Mutlaka bunda gerek iç, gerekse dış mihrakların ürettiği popüler kültürün etkisi çok büyüktür, bu inkâr edilemez. Nasıl mı?  İşte günümüzde sık sık globalleşme adı altında Amerikan kültürün sosyal hayatımızın her alanını kuşatmış durumda. Zaten küreselleşmenin mucidi Amerika’dan başka bir şey beklenmezdi,  yeryüzünün tek egemen gücü benim imajı vermekte bir numaralar. Baksanıza McDonald's, rap müzik, kot Blue Jeans, Coca-Cola, bilim kurgu ve yaratık filmler artık hayatımızın bir parçası.  Demek oluyor ki, globalleşme denen hadise; ABD’nin sosyal hayatımıza enjekte ettiği enstrümanlarla oyalanmaktan başkası değildir. Böylece bilgi çağında bize yüklenen rol gereği oyun salonunda emeklenmemiz istenmektedir. Dahası teknoloji üretmek onların tekelinde bir iş, emeklemek işi ise bize biçilmiş bir roldür. Teknoloji üretimini ellerinde tutan küresel aktörler,  yenidünya düzeni tanımlamasında diğer ülkelere figüranlık veya hamaliyelik rolün dışında bir role geçit vermemekte kararlılar da.    Kararlılıktan kasıt; onlar teknoloji üretecek, bizler taşeronluk yapacağız manasınadır. Aslında ABD’nin gözünde yenidünya düzeni her an avucunun içinde olması gereken emrine amade bir küredir. Bu yüzden sahip oldukları uzay üstü uydularla yerkürenin nabzını her saniye dinleyecek bilgi ağlarıyla donatmışlar da.  Ancak sahip oldukları bilgi donanımını insanlığa hizmet için değil, insanlığı kıskaca almak için kullanıyorlar.  Hatta Alvin Toffler’in formüle ettiği üç aşamalı dalga boyutun son aşaması olan bilgi çağı dalgasını da Amerika yönetmektedir.  ABD kulvarında tek başına olduğu için son dalgada kendi dışındaki insanlığa ‘öteki' gözüyle bakmakta beis görmüyor da.  Malum,  bir zaman Araplarda kendi dışındakileri ‘Acem’ olarak görmüşlerdir.  Neyse ki İslamiyet bir güneş gibi doğdu da; hiçbir ırkın, grubun veya milletin birbirine üstün olmadığını, üstünlüğün ‘takva’ da olduğunu idrak etmiş olduk. Tabii bu İslam kültürü, diğeri global kültür, o kadar fark olacak.  Yani biri vahiy, diğeri beşeridir. Kaldı ki,  İslam’ın hareket noktası “Ey İnsanlar!” diye seslendiği tüm insanlıktır,   küresel kültürün dayandığı temel nokta ise eşyadır, makinedir, teknolojidir. Besbelli ki insan sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır.  Maalesef küresel kültür insanlığı ateşe vermekten geri durmuyor. Bakın gün olmuyor ki şiddet hareketleri, kural tanımazlık, sınırsız özgürlüğün ürettiği değersizlikler vs. unsurlar hayatımızı zindan etmesin. İnsanlık habire modernlik ve hümanizm kisvesi altında Alvin Toffler’in formüle ettiği ‘Bilgi Çağı ’ dişlisinin kurbanı olmaktadır. Oysa asıl kurban edilmesi gereken bu çarkın dişleridir. Aksi takdirde bu çark daha çok insanın canına kıymaya devam edecek gibi.
         Dedik ya, bizde insan eşref-i mahlûkattır, bu yüzden insanı Allah'ın mukaddes emaneti biliriz. Hatta bilmekle kalmayız insanı hayatın merkezine alırız. Alvin Toffler her nedense bu gerçeği görmezden gelip ehramın tepesine bilgiyi oturtuyor, hem içi boş hem de insanlık bihaber bilgi ortaya koyuyor önümüze. Oysa işin içinde insan olmayınca kuru bilgi ne işe yarar ki. Bilgi ilahi solukla anlam kazanır.   Kaldı ki teknolojik endüstri ve tarım gibi faaliyetlerde bedenini ve gövdesini de ortaya koyan insandır. Şimdi bu kadar vefakâr ve cefakâr insan unsurunu bir an geri plana çektiğimizi düşünelim, o zaman ortada ne bilgi denen nesne, ne de insanlık kalır. Dolayısıyla Marksistler gibi insanı bilek gücü görüp maddeye indirgemek bize yaraşmaz.  Hakeza Toffler’in üçüncü dalga boyutunda yer alan insanı bilgi çağının maneviyattan yoksun dişli çarklarına kıydırmakta bize yaraşmaz.  Alvin Toffler böyle görüşler belirtmesine şaşmamak gerekir, zira o,  hiçbir şeyi tanımama, dünyayı ahtapotun menfaat kollarıyla sarmaya çalışan ve bencilliğini güç gösterisine dönüştüren bir toplumun kucağından çıkmış bir düşünürdür. Zaten insana kimlik kazandıran da kucağında yaşadığı toplumun içyapısıdır.  Dolayısıyla ABD gibi harikulade otomobillerin var olduğu, har vurup harman savururcasına üreten, aynı zamanda çılgınca tüketen, elektronik otoyolların ve uydu ticaretin geliştiği, sonu gelmez arzu ve ihtiraslarını tatmin etmekle ömür tüketen ülkenin toplumun içinden çıkmış bir insandan başka bir şey beklemek hayal olurdu.
        Bakın süper güçler uzaya bir gökyüzü,  bir galaksi, bir samanyolu, bir gezegen olarak bakmıyor tam aksine hücum ve savunma alanı gözüyle bakıp bu uğurda dünyanın çevresini saracak nükleer reaktör dolu uydularla donatmışlarda.  Değim yerindeyse artık etrafımız casus peyklerle sarılmış durumda.  Bunları dile getirirken, sanmayın ki felaket tellallığı yapıyoruz, tüm bunlar an be an yaşıyoruz da. Arabamızın plakasından tutunda hemen hemen her şeyimiz gözetim altında.  Ancak şu da bir gerçek çok övündükleri peykler “keser döner sap döner hesap senide vurur” misali kumandası elinde olan güçlerin kontrolünden çıkıp kendileri içinde tehlike teşkil edebiliyor. Nitekim Sovyet Rusya'nın 1977 yılında içerisinde 954,5 kilo uranyum yüklü Cosmos uzay aracının Kanada’ya düşmesi, yine 80 ton ağırlığındaki Amerikan Skylab uzay istasyonun  (peyk-uydunun) parçalar halinde düşmesi gibi örnekler insanlığın ödünü koparmaya yetmiştir. Şimdilik bu tehlike atlatılmış olsa da insanlığın ruh dünyasında oluşturduğu o psikolojik travmanın izleri hala kazınmış değil.  Yeni din dedikleri şey şayet insanı her an tehlikelere maruz bırakacak hamleler ise pes doğrusu, bu noktada Allah vahşi batıya merhamet versin demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
         Öyle merhametsiz tıynete sahipler ki,   epey bir zaman insanlığı Marksizm’le oyalamakta beis görmediler, oyaladılar da ne oldu sonuçta komünizm tüm dünyada çökmüş oldu ya. Peki ya şimdi! Belli ki bu kezde insanlık boyalı ve cilalı fütürizm (gelecek bilimi) silahı ile oyalandırılacak.  Anlaşılan,  değişen sadece kavramlar ve araçlar, değişmeyense içi boş suni putlara mahkûm edilmemizdir. Bu içi boş zihniyet dünyaya hâkim olduğu sürece Alvin Toffler’in üçüncü dalgasında yerini bulan suni bilgi din hayali gündemimizi epey işgal edecek gibi gözüküyor.  Bu öyle bir hayal ki;  Marksizm’in din afyondur teorisinden daha tehlikelidir.   Ve her an dünyanın elinde patlamaya hazır yeni atom bombası da.
      Düşünsenize daha düne kadar (1945’lere kadar)  dünya halkları teknolojik bilgi nedir bilmiyordu, o yıllarda sadece mekanik araçlarla haşir neşirdik. Bu yüzden o çağa sanayi çağı denilmişti. Ne zaman ki insanlık sanayi çağda mekanik gücün zirvesine çıktı,  işte o noktada bir sonraki aşama beyin gücü ile yüzleşiverdi. Derken dünya halkları yeni gelişmeler ışığında bilgi dalgasının sinerjik etkisiyle bilgi çağına adım atmış oldu.  Malum, geldiğimiz noktada bilgi çağında sürekli baş döndürücü gelişmeler eşliğinde elektronik dalga ile buluştuk. Ve insanlar ilişkilerini elektro manyetik yollarla tanzim eder hale gelmiştir. Tabii gönül isterdi ki elektronik mucizeleri Müslümanlar gerçekleştirmiş olsaydılar,  böylece İslam’ın mührü gök sedada daha bir bambaşka yankı bulurdu. Yine de her şey bitmiş sayılmaz,   şayet  ‘Bir elde Kur’an diğer elde bilgisayar’ sözünü pratik hayata geçirebilirsek, işte o zaman tüm insanlığın yeniden ümidi olabiliriz. Bu öyle bir ümit tazelemek olur ki,  bu dünyanın yeniden Nizam-ı âlem’e kavuşması demek olur. Özümüzde mevcut olan Nizam-ı âlem dokusuyla bilgiye hâkim olduğumuz düşünün, elbette ki şimdiye kadar bilginin putlaştırılmasına yönelik tüm oyunların bozulacağı muhakkak. Dün nasıl ki Marksist putun yıkılmasıyla tüm sahte oyunları deşifre edildiyse,   bu günde oynanmakta olan bu yeni bilgiye tapınma putun er geç maskesi düşecektir, buna inancımız tam. Tabii buna inanıyoruz diye bize düşen bu yeni putun yıkılışını beklemek değil elbet,   tam aksine kökü mazide olan ati olmak için kanatlanmak gerekir. Yeni bir modernite ortaya koymak için buna mecburuz da.  Öyle ki, bu Müslümanların elinde inşa edilecek bir modernitedir.
          İnsanı hesaba katmayan, onu mekanikleştiren batı medeniyetine inat önce insan,  sonra Nizamı âlem (müspet modernite) diyeceğiz. Hani Şeyh Edebali “insanı yaşat ki devlet yaşasın” demiş ya,  aynen öyle de insanı önce merkez kılmalı ki tüm cümle âlem nizam bulabilsin. Aksi takdirde insanlık eşyanın esiri olmaktan kurtulamayacaktır.  
        Maddeye köle olmadan, yeni bir din aldatmacısına kapılmadan, Kur’an-ı Muciz’ül Beyan ışığında Nizam-ı âlem esprisiyle gelecekte İslam medeniyeti kurmak pekâlâ mümkün.  Zira insanlık İslam’ın o engin sevgi seline dayalı Nizam-ı âlem medeniyetine muhtaç bile.

            Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder