YENİ BİR DİN
Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Eğer dert dava gelecekte insanlığa mutlu
ve daha müreffeh hayat sunmaksa, elbette ki buna itirazımız olamaz. Zira bilgi
çağının sunduğu birtakım fırsatlar sayesinde sosyal hayatımız kolay hale
gelebiliyor. Bizim itirazımız sosyal hayatımıza sağladığı kolaylıklara değil
elbet, bilgi çağı adı altında bilginin putlaştırılmasınadır. Elektronik mucizeyle kitle imha
hedeflerinin bertaraf edileceği mübalağalı bir şekilde kitaplarda yer alması,
bu kaygımızı teyit ediyor. Bilgi çağında makineden, teknolojiden, her türlü
alet ve adavetten kıyasıya söz etmek var, ama insan faktöründen söz etmek
yok. İnsan bu çağda sadece tüketim için
vardır, bunun dışında pek muhatap alınmaz,
yani tükettikçe değer kazanır.
İşte görüyorsunuz bilgi çağında insan bir hiçtir, böyle giderse kurda kuşa yem olmak an
meselesi diyebiliriz. Şimdi gel de Mehmet Akif'in dillendirdiği asımın
neslini, Yunusun o müthiş “yaratılanı
sev yaratandan ötürü” çağrısına kulak
veren o erdemli insanları cadde cadde,
sokak sokak arama, ne mümkün. Düşünsenize
bir zamanlar insan bizim kültürümüzde baş tacı idi, yetmedi eşref-i mahlûkattı, şimdi ne oldu da insanlığımızdan utanır hale
geldik. Mutlaka bunda gerek iç, gerekse dış
mihrakların ürettiği popüler kültürün etkisi çok büyüktür, bu inkâr edilemez.
Nasıl mı? İşte günümüzde sık sık
globalleşme adı altında Amerikan kültürün sosyal hayatımızın her alanını
kuşatmış durumda. Zaten küreselleşmenin mucidi Amerika’dan başka bir şey
beklenmezdi, yeryüzünün tek egemen gücü
benim imajı vermekte bir numaralar. Baksanıza McDonald's, rap müzik, kot Blue
Jeans, Coca-Cola, bilim kurgu ve yaratık filmler artık hayatımızın bir
parçası. Demek oluyor ki, globalleşme
denen hadise; ABD’nin sosyal hayatımıza enjekte ettiği enstrümanlarla
oyalanmaktan başkası değildir. Böylece bilgi çağında bize yüklenen rol gereği
oyun salonunda emeklenmemiz istenmektedir. Dahası teknoloji üretmek onların
tekelinde bir iş, emeklemek işi ise bize biçilmiş bir roldür. Teknoloji
üretimini ellerinde tutan küresel aktörler,
yenidünya düzeni tanımlamasında diğer ülkelere figüranlık veya
hamaliyelik rolün dışında bir role geçit vermemekte kararlılar da. Kararlılıktan kasıt; onlar teknoloji
üretecek, bizler taşeronluk yapacağız manasınadır. Aslında ABD’nin gözünde yenidünya
düzeni her an avucunun içinde olması gereken emrine amade bir küredir. Bu
yüzden sahip oldukları uzay üstü uydularla yerkürenin nabzını her saniye
dinleyecek bilgi ağlarıyla donatmışlar da.
Ancak sahip oldukları bilgi donanımını insanlığa hizmet için değil,
insanlığı kıskaca almak için kullanıyorlar.
Hatta Alvin Toffler’in formüle ettiği üç aşamalı dalga boyutun son
aşaması olan bilgi çağı dalgasını da Amerika yönetmektedir. ABD kulvarında tek başına olduğu için son dalgada
kendi dışındaki insanlığa ‘öteki'
gözüyle bakmakta beis görmüyor da.
Malum, bir zaman Araplarda kendi
dışındakileri ‘Acem’ olarak
görmüşlerdir. Neyse ki İslamiyet bir
güneş gibi doğdu da; hiçbir ırkın, grubun veya milletin birbirine üstün
olmadığını, üstünlüğün ‘takva’ da
olduğunu idrak etmiş olduk. Tabii bu İslam kültürü, diğeri global kültür, o
kadar fark olacak. Yani biri vahiy,
diğeri beşeridir. Kaldı ki, İslam’ın
hareket noktası “Ey İnsanlar!” diye seslendiği tüm insanlıktır, küresel kültürün dayandığı temel nokta ise
eşyadır, makinedir, teknolojidir. Besbelli ki insan sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Maalesef küresel kültür insanlığı ateşe
vermekten geri durmuyor. Bakın gün olmuyor ki şiddet hareketleri, kural
tanımazlık, sınırsız özgürlüğün ürettiği değersizlikler vs. unsurlar hayatımızı
zindan etmesin. İnsanlık habire modernlik ve hümanizm kisvesi altında Alvin
Toffler’in formüle ettiği ‘Bilgi Çağı ’
dişlisinin kurbanı olmaktadır. Oysa asıl kurban edilmesi gereken bu çarkın
dişleridir. Aksi takdirde bu çark daha çok insanın canına kıymaya devam edecek
gibi.
Dedik ya, bizde insan eşref-i mahlûkattır,
bu yüzden insanı Allah'ın mukaddes emaneti biliriz. Hatta bilmekle kalmayız
insanı hayatın merkezine alırız. Alvin Toffler her nedense bu gerçeği görmezden
gelip ehramın tepesine bilgiyi oturtuyor, hem içi boş hem de insanlık bihaber
bilgi ortaya koyuyor önümüze. Oysa işin içinde insan olmayınca kuru bilgi ne
işe yarar ki. Bilgi ilahi solukla anlam kazanır. Kaldı ki teknolojik endüstri ve tarım gibi
faaliyetlerde bedenini ve gövdesini de ortaya koyan insandır. Şimdi bu kadar vefakâr
ve cefakâr insan unsurunu bir an geri plana çektiğimizi düşünelim, o zaman
ortada ne bilgi denen nesne, ne de insanlık kalır. Dolayısıyla Marksistler gibi
insanı bilek gücü görüp maddeye indirgemek bize yaraşmaz. Hakeza Toffler’in üçüncü dalga boyutunda yer alan
insanı bilgi çağının maneviyattan yoksun dişli çarklarına kıydırmakta bize
yaraşmaz. Alvin Toffler böyle görüşler
belirtmesine şaşmamak gerekir, zira o,
hiçbir şeyi tanımama, dünyayı ahtapotun menfaat kollarıyla sarmaya
çalışan ve bencilliğini güç gösterisine dönüştüren bir toplumun kucağından
çıkmış bir düşünürdür. Zaten insana kimlik kazandıran da kucağında yaşadığı
toplumun içyapısıdır. Dolayısıyla ABD
gibi harikulade otomobillerin var olduğu, har vurup harman savururcasına
üreten, aynı zamanda çılgınca tüketen, elektronik otoyolların ve uydu ticaretin
geliştiği, sonu gelmez arzu ve ihtiraslarını tatmin etmekle ömür tüketen
ülkenin toplumun içinden çıkmış bir insandan başka bir şey beklemek hayal
olurdu.
Bakın süper güçler uzaya bir
gökyüzü, bir galaksi, bir samanyolu, bir
gezegen olarak bakmıyor tam aksine hücum ve savunma alanı gözüyle bakıp bu
uğurda dünyanın çevresini saracak nükleer reaktör dolu uydularla
donatmışlarda. Değim yerindeyse artık
etrafımız casus peyklerle sarılmış durumda.
Bunları dile getirirken, sanmayın ki felaket tellallığı yapıyoruz, tüm bunlar
an be an yaşıyoruz da. Arabamızın plakasından tutunda hemen hemen her şeyimiz
gözetim altında. Ancak şu da bir gerçek
çok övündükleri peykler “keser döner sap döner hesap senide vurur” misali
kumandası elinde olan güçlerin kontrolünden çıkıp kendileri içinde tehlike
teşkil edebiliyor. Nitekim Sovyet Rusya'nın 1977 yılında içerisinde 954,5 kilo
uranyum yüklü Cosmos uzay aracının Kanada’ya düşmesi, yine 80 ton ağırlığındaki
Amerikan Skylab uzay istasyonun (peyk-uydunun)
parçalar halinde düşmesi gibi örnekler insanlığın ödünü koparmaya yetmiştir. Şimdilik
bu tehlike atlatılmış olsa da insanlığın ruh dünyasında oluşturduğu o
psikolojik travmanın izleri hala kazınmış değil. Yeni din dedikleri şey şayet insanı her an
tehlikelere maruz bırakacak hamleler ise pes doğrusu, bu noktada Allah vahşi batıya
merhamet versin demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
Öyle merhametsiz tıynete sahipler
ki, epey bir zaman insanlığı Marksizm’le
oyalamakta beis görmediler, oyaladılar da ne oldu sonuçta komünizm tüm dünyada
çökmüş oldu ya. Peki ya şimdi! Belli ki bu kezde insanlık boyalı ve cilalı fütürizm
(gelecek bilimi) silahı ile oyalandırılacak. Anlaşılan,
değişen sadece kavramlar ve araçlar, değişmeyense içi boş suni putlara
mahkûm edilmemizdir. Bu içi boş zihniyet dünyaya hâkim olduğu sürece Alvin Toffler’in
üçüncü dalgasında yerini bulan suni bilgi din hayali gündemimizi epey işgal
edecek gibi gözüküyor. Bu öyle bir hayal
ki; Marksizm’in din afyondur teorisinden
daha tehlikelidir. Ve her an dünyanın elinde
patlamaya hazır yeni atom bombası da.
Düşünsenize daha düne kadar (1945’lere
kadar) dünya halkları teknolojik
bilgi nedir bilmiyordu, o yıllarda sadece mekanik araçlarla haşir neşirdik. Bu
yüzden o çağa sanayi çağı denilmişti. Ne zaman ki insanlık sanayi çağda mekanik
gücün zirvesine çıktı, işte o noktada
bir sonraki aşama beyin gücü ile yüzleşiverdi. Derken dünya halkları yeni
gelişmeler ışığında bilgi dalgasının sinerjik etkisiyle bilgi çağına adım atmış
oldu. Malum, geldiğimiz noktada bilgi çağında
sürekli baş döndürücü gelişmeler eşliğinde elektronik dalga ile buluştuk. Ve
insanlar ilişkilerini elektro manyetik yollarla tanzim eder hale gelmiştir.
Tabii gönül isterdi ki elektronik mucizeleri Müslümanlar gerçekleştirmiş
olsaydılar, böylece İslam’ın mührü gök sedada
daha bir bambaşka yankı bulurdu. Yine de her şey bitmiş sayılmaz, şayet
‘Bir elde Kur’an diğer elde
bilgisayar’ sözünü pratik hayata geçirebilirsek, işte o zaman tüm
insanlığın yeniden ümidi olabiliriz. Bu öyle bir ümit tazelemek olur ki, bu dünyanın yeniden Nizam-ı âlem’e kavuşması
demek olur. Özümüzde mevcut olan Nizam-ı âlem dokusuyla bilgiye hâkim olduğumuz
düşünün, elbette ki şimdiye kadar bilginin putlaştırılmasına yönelik tüm
oyunların bozulacağı muhakkak. Dün nasıl ki Marksist putun yıkılmasıyla tüm
sahte oyunları deşifre edildiyse, bu
günde oynanmakta olan bu yeni bilgiye tapınma putun er geç maskesi düşecektir,
buna inancımız tam. Tabii buna inanıyoruz diye bize düşen bu yeni putun
yıkılışını beklemek değil elbet, tam
aksine kökü mazide olan ati olmak için kanatlanmak gerekir. Yeni bir modernite
ortaya koymak için buna mecburuz da.
Öyle ki, bu Müslümanların elinde inşa edilecek bir modernitedir.
İnsanı hesaba katmayan, onu
mekanikleştiren batı medeniyetine inat önce insan, sonra Nizamı âlem (müspet modernite)
diyeceğiz. Hani Şeyh Edebali “insanı yaşat ki devlet yaşasın” demiş ya, aynen öyle de insanı önce merkez kılmalı ki
tüm cümle âlem nizam bulabilsin. Aksi takdirde insanlık eşyanın esiri olmaktan
kurtulamayacaktır.
Maddeye köle olmadan, yeni bir din
aldatmacısına kapılmadan, Kur’an-ı Muciz’ül Beyan ışığında Nizam-ı âlem
esprisiyle gelecekte İslam medeniyeti kurmak pekâlâ mümkün. Zira insanlık İslam’ın o engin sevgi seline
dayalı Nizam-ı âlem medeniyetine muhtaç bile.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder