14 Kasım 2016 Pazartesi

HANGİ TÜRKLÜK?


                                     
 HANGİ TÜRKLÜK?                                                                                            

SELİM GÜRBÜZER

      Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her cinsten siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur okşayıcılığından bahsedip kendinden geçerken, kimide alaycı üslupla  ‘on altı devlet kursak ne kurmasak ne, bir o kadar da devlet yıkmışız’ karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken,  kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla milliyetçilik ekseninde çeşitlilik artarak devam edecek gibi,  ne diyelim sürüsüne bereket dersek yeridir. 
       Her neyse biz evvela şu on altı devlet olayı neymiş ona bir göz atalım.  Malum, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası birtakım devlet adamının kafasında acaba ne yapsak ne etsek te on altı yıldızlı Cumhurbaşkanlığı forsuna Yavru Vatan Kıbrıs'ı da ilave etsek bir düşünce doğmuş ve bu düşünce doğrultusunda listede pekte dikkat çekmeyecek bir ismi çıkarmakta karar kılmışlar. Derken akıllarına Batı Hunları düşmüş ve yerine KKTC dâhil etmişler. İyi hoşta tarihi özellik kazanan forsla oynamak çözümün neresinde,  çözümden ziyade daha çok tarihle oynamak ya da alay etmek diyebileceğimiz türden tam ibretlik bir vesika gibi duruyor. Denilebilir ki 1983’te kurulan KKTC’yi tanıma çabasına yönelik bir uygulamadır bu,  hem öyle bile olsa yöntem bu olmamalıydı.  Kaldı ki tarih müdahale edilen türden bir meta değil ki,  bilakis yaşanıp kayda geçen hazinedir.  İlla cumhurbaşkanlığı forsuna yıldız ilave edilecekse bu 16 olmazda 17 olurdu, icabında 18 de olabilirdi.  Bir kere ortada ilk baştan gelen oynanmış bir hata var,   bir milletin tarihi on altı devletle sınırlandırılırsa olacağı buydu, hatta olmayanı olmuş gibi göstermekte bir hatadır.  Bırakın bu konuları tarihçiler halletseler ya, sırça köşklerde ele alınıp bir çırpıda halledilecek konular değil ki,  bir kere bu işler bilgi gerektirir. Nitekim on altı yıldızın içinde olmayıp ta tarihte yerini almış birçok Türk toplulukların varlığı artık bir sır değil.  Oturup bunlara kafa yormak varken, hiç yoktan simgeleşmeye,  donuklaşmaya ve rozetleşmeye merak salmışız.  Ah birde merakımızı ve enerjimizi simgesel olana değil de öze yönelik harcasaymışız ne iyi olurmuş. Hadi özden vazgeçtik diyelim bari tarihi vakaları objektif yönden değerlendirebilme erdemliliğini gösterebilseydik bu bile bize yeterdi. Maalesef kafa yorup analitik tarih bakışı geliştirmek yerine kolaycılığa kaçmışız.
        Bakın, tarihimize şöyle bir göz attığımızda kurulan devletlerarasında gerek mensubiyet yönünden olsun,    gerek idari yönden olsun ağırlıklı olarak Türk unsurlar olduğu gibi,  Türk tebaasının dışında yer alan unsurlarda vardı.  Bu tabloya baktığımızda rahatlıkla şunu diyebiliriz ki;   Türklüğü kafatasçılık ya da damarlarda dolaşan asil kana indirgemek tarihi gerçeklerle taban tabana zıt düşmek olacaktır.  Zaten tarih bize saf ırkın olamayacağı yönünde ışık veriyor da.  Kaldı ki bizim derdimiz kendini Türk hisseden Türk’tür anlayışında olanlarla değil,   kimin Türk, kimin Türk olmadığı umurumuzda olmaz da.  Bizim derdimiz tarihi gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıp Türklüğü sloganlaştıranlarla. Tüm dert dava bilerek ya da bilmeyerek Türklüğün itibar kaybına uğratanlarda düğümleniyor. İşte bu kör düğüm çözülmediği müddetçe bizim derdimiz bitmez.  Doğrusu Türklük birleştirici kavram olması gerekirken ayrıştırıcı rol üstlenmiş gibi görünüm vermesi zülfüyârımıza dokunmakta.   Hatta bu mesele öyle farklı mecraya kaymış durumda ki;  ‘Ya sev ya terk et’ noktasına gelmiş bile. Oysa Türklük kendi dışındaki unsurları dışlayan bir değer değildir.  Belki aramızda ‘hadi canım bunda ne var’ diyenler olabilir, ama mesele hafife alınacak kadar basit değil.   Evet, bir kez daha söylemekte fayda var bizim farkımız  ' Yaradılanı sev Yaradandan ötürü sevme” karakterine sahip olmamızdır,  bize öteki görmek asla yaraşmaz. 
     

                                                                TÜRKLÜK


       Artık gelinen noktada diyebiliriz ki; Türklük içi boşaltılmış somut ulus devlet olmanın bir aracı konumda işlev görmekte.  Nasıl oldu bu hale geldik, doğrusu şaşmamak elde değil,  bizim bildiğimiz Türklük kavramı böyle değildi,  eskiden Türk dendiğinde bir değer ifade ediyordu. Üstelik her ulu orta yerde ağza alınıp konuşulan bir kavramda değildi. Değim yerindeyse dört başı mamur bir değerdi, dolayısıyla kıymet ifade eden bir değerin pazara dökülmemesi gerekirdi.   Malum ulu orta yerlere ancak ucuz,  çer çöp cinsten şeyler dökülür.  Dikkat edin altın mücevherat türü ziynetler vitrinde sergilenir hep, asla pazara dökülmezler.  Hani teşbihte hata olmaz derler ya, aynen bu örnekte olduğu gibi Osmanlı’da altı asır boyunca ben Türküm diye ortaya çıkmamış, Türk olduğu halde bahsetmeye gerek duymamış.  Utandığından mı? Elbette ki hayır. Hem niye utansın ki,  Osmanlı Türklüğü ağzına almamakla ne aslını,  ne de atasını unuttu. Bilakis ceddin deden, neslin baban diyerek cihanşümul devlet oldular bile. Kelimenin tam anlamıyla Devlet-i Aliye İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna üç kıtaya hükmetmiş bir devlettir. Onun için kendilerini soy sop faslının dar kalıplarına mahkûm etmediler,   ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ düsturunu şiar edinmişlerdir.  Dahası İslamla hemhal olunmuş Osmanlı bilincidir bu.   Zaten bu bilinç doğrultusunda atalarımız kurduğu devletlere ya kurucularının adını vermişler, ya da sülale isimlerini vermişlerdir. Ve kendilerini Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı tanımlamışlardır. Böylece bağrında taşıdıkları milliyetlere ‘öteki’ gözüyle bakmadıkları içindir Türk denildiğinde hep Müslümanlık akla gelmiştir. Elbette ki bizim imparatorluğumuzda kozmopolitti ama asla emperyal değildi. Osmanlının diğerlerinden farkı,  engin hoşgörüsüyle bağrında taşıdığı tüm ırklara karşı adalet güneşi olmasıydı. Öyle ki, din milliyet farkı gözetmeksizin yediden yetmişe tüm toplum kesimlerini şemsiyesi altında yıllar boyu idare etmişte. Bakın, Bizanslılar Yahudilere yapmadıkları insanlık dışı işkence kalmamış,  yaptılar da ne oldu cihanşümul imparator olamamışlardır.  İşte Osmanlının farkı bu noktada ortaya çıkıyor;   farkı fark ettiren bir Devlet-i Aliyye olmasıdır.  Zaten cihanşümul olmasının temelinde soy sop faslı gütmeme esprisi yatmaktadır.   İyi ki de Osmanlı saf ırk, saf kan politikası gütmemiş, iyi ki de, gayrimüslim tebaadan gelen elit zümreye yönetim kademelerinde yer vermiş, aksi takdirde üç medeniyeti bünyesinde toplayan Osmanlı,    Müslüman Roma olamazdı. 
         Şu bir gerçek,  Türklüğe zarar vermekse,  asıl Türklüğe dış mihraklardan ziyade içimizde Türklüğü ulus devletin somut aracı hale getirenler zarar vermektedir.  Baksanıza Türklüğün içerisini öyle boşaltmışlar ki, değer olmaktan çıkmış ideolojik bir ürün hale gelmiş durumda.   Tabii hal vaziyet bu olunca ister istemez Türklük denilince sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan güçlü kahraman tiplemeler, ya da  ‘Bir Türk dünyaya bedel’ meydan okumalar akla gelip baş tacı olmaktadır.  Maalesef bu bağlamda Türklük anlayışının içerisinde Mevlana’nın; ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısına, ne de Yunus’un; ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’ sevgi temasına yer vardır.  Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasının yaralarını Horasan Erenlerinin irşat soluğuyla sarmışlar. Malum, Moğollar medeniyetten uzak yıkıcılardı,  bu yüzden bir türlü yerleşik olamamışlar, derken bir yüzyılı geçmeyecek bir hâkimiyetle tarihe gömülüp kaybolmuşlardır.  Madem öyle şimdi sormak gerekir;   etrafa korku salıp insanlıktan nasibini almamış Moğol serdarlarını,  Hulagoları, Cengizleri mi örnek alıp işte Türklük budur diyeceğiz yoksa elinde gül koklayıp karadan gemileri indiren Fatih gibi nice medeniyet kahraman dehaları mı örnek alacağız?  Cevabınız birincisi ise biliniz ki bizim bildiğimiz Türklük bu değil,   bu olsa olsa Türklüğü Cengizleştirme,  Moğollaştırma katliamıdır. Şayet dert dava milliyetimizin kök izlerini bulmaya çalışmaksa çözüm ikinci cevaptadır,  yani aradığımız Ahmet Yesevi’nin yaktığı sevgi ateşinde.   Bakın, Yahya Kemal Yesevi ocağı hakkında Fuad Köprülü’ye ne diyor: ‘Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız.’
       Gerçekten de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin dergâhına gelen Türk’ün alp’i ruhunu erenlikle donatmakla kuru cihangirlik davasından uzaklaştığı gibi alperenlik kimliğine de kavuşmuş oluyordu. Böylece Yesevi ocağı sayesinde Türklük aşama kaydedip yerleşikliğe,  medeniyete yelken açıp,  Nizam-ı âlem’e geçiş yapmışta. Kim bilir İslamiyet öncesi Türklüğün pazı kuvvetiyle yetinseydik belki de şuan yerlerde sürünüp yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından söz edemeyecektik. Dedik ya milliyetçiliği ve Türklüğü sırf bilek kuvvetine endekslememek gerekir, aksi takdirde Moğol serdarlarından bizimde bir farkımız kalmaz. Belli ki Türklüğü bilek gücü görme alışkanlık hale gelmiş,  belki bu bilek gücü dışa karşı yansıtılsa bir anlam ifade eder,  ama gel gör ki  ‘kol kırılır yen içinde kalır’ misali her ne hikmetse bu bilek gücü kimi zaman iç dengelerin ayarlamasında kullanmak için muhafaza edilebiliyor.  Nasıl mı?  İşte 28 Şubat süreci içerisinde kendi ülkesinde parya duruma düşüp te yabancı diyarlarda kapı kapı dolaşıp eğitimini sürdürmeye çalışan başörtülü kızların çektiği o acı sahnelerden biliyoruz bunu.  Aman Allah’ım neydi o günler,  tam bir kâbustu,  içte kan kaybına uğramak birilerinin hoşuna gidiyordu habire.  Neyse ki 2002 sonrası kendimize gelip   ‘Mevla neylerse güzel eyler’ sabrıyla onca zulüm ve işkence sona erebilmiştir,  ne kadar şükretsek azdır. 
          Her neyse biz asıl konumuza dönelim.  Bakın,  adını Türklükle duyuran Göktürklerin kullandığı sikkelerin bir yüzünde Çin, diğer yüzünde Göktürk harfli yazılar var, demek ki hiçbir sakınca görmemişler.  Hakeza yine eski Türklerde Çin kökenli Başbuğlarının varlığı, Selçukluda İran kökenli Nizam’ül Mülk’ün veziriazam olması,  Osmanlı’da padişahların Bizans prensleriyle evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanır olması,  Arapça, Farsça ve Türkçenin bir arada kompleksiz saray dili olarak konuşuluyor olması gibi örnekler bizi tanımlayan örneklerdir.  Amaç kimlik edinmekse bu örneklere bakarak pekâlâ gerçek kimliğimizi bulabiliriz. Yok, amaç bu değil de,   özden uzak satıh üstü basmakalıp simgesel Türklük örneklerine tav olmaksa, biliniz ki bizim kendi kendine gelin güvey olmuş içe kapanık Türklüğe ihtiyacımız yoktur.  Bakın,  Türklük göçer konar dönemlerinde bile bu denli yerel değildi,  otağımızdan her çıkışımız bizim için bir açılım olmuş,  uzak diyarlara göç ettikçe değişik ırktan insanlarla tanışık olmuşuz,  tanıştıkça da kültür alışverişinde bulunup işi kolay kılmışız, derken farklılıklarla bir arada nasıl yaşanacağını keşfedip tüm insanlığa Nizam-ı âlem olmuşuz da. Meğer göç sıradan bir hadise değilmiş, bir medeniyet muştusuymuş, bu muştu sayesinde ufkumuz ötelere taşıp medeniyet olmuşuz da.  Hep denilir ya, medeniyetler büyük göçlerin ardından doğarmış,  bizimki de öyle olmuş zaten.
        Moda tutkusuna kapılmış milliyetçilik akım sürekli simgesel Türklükten dem vurmakta.  Sadece dem vursalar gam yemeyiz,   bilerek ya da bilmeyerek sonuçta üretilen simgesel söylemlerle siyasi Kürtçülüğün ekmeğine yağ sürüp kardeşliğe balta vurmaktalar. Aslında her iki akımda birbirinden beslenmekte.  Buna 'etki-tepki' etkileşime dayalı bir beslenme dersek yeridir.  Mesele gayet açık ve net, birbirlerine ültimatom yağdırarak kavileşiyorlar. Oysa herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazıyıp kendi iç dinamik ve kültürlerini kurutmak olacaktır.  Gel de mazinin o müthiş erdemliliğini arama ve şimdi daha iyi anlıyoruz ki;  Asr-ı Saadet dönemi,  Selçuklu ve Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar bir süre daha devam edecek gibi. Yine de ümidimizi büsbütün yitirmiş sayılmayız.  O müthiş altın devirlerimiz unutturulmaya çalışılsa da o muhteşem mazinin çekim gücü bir şekilde kendisiyle bizi buluşturacaktır.   Osmanlıyı redd-i miras eylemek ne akıl karı doğrusu anlamış değiliz,   zaten nereye gitsen her an karşında. Etkisi gücünde gizli. Bir an Macaristan’a yolculuk yaptığımızı düşünelim, karşına ya Mohaç meydanı ya da Estergon kalesi çıkacak, bu aynı zamanda Osmanlıyla yüzleşmek demektir,  bu kaçınılmaz.  Dedik ya, nereye gidersek gidelim Osmanlı bizim için canlı bir abide.  Kaldı ki reddi miras döşemekle Osmanlı reddolunmaz,   sadece kendimizi reddetmiş oluruz.
           Artık göçebe dinamizme ait at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan bir Türklük modelinden vazgeçmek zamanıdır.  Bakın,  dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik konular kaşınmıyor,  ötekileştirmenin mahzurlarını fark etmiş olsalar gerek ki eski huylarından vazgeçmiş gözüküyorlar.   Ne var ki, onların terk ettiği noktada şimdi o hastalığa biz tutulmuşuz.  Baksanıza yeni Türklük tanımında iç ve dış düşman dürtüsü koyuluğunu hala devam ettirmekte.  Tanımla da kalsalar yine gam yemeyiz,  bizden sınır bekçiliği yapmamız da talep ediliyor. Nasıl bir Türklük tanımıysa aynı coğrafyayı paylaştığımız etnik topluluklarla bir türlü kardeşçe yaşayamıyoruz, sanki aramıza duvarlar örmüşüz. Öyle ki, farklı etnik unsurları görmezden gelerek söylemlerimizle tahrik edip her geçen gün birbirimizden kopuyoruz da. Biz Türk'üz dedikçe onlarda Kürd’üz diyor, ya da tam tersi onlar Kürt dedikçe bizde Türk’üz diyoruz, adeta âşıklar gibi atışıyoruz.  Oysa Alparslan Türkeş gibi “Biz ne kadar Türk'sek onlarda o kadar Türk’tür, onlar ne kadar Kürt’se bizde o kadar Kürdüz, kız alıp vermişiz, etle tırnak gibiyiz, Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Biz onlardan herkesten çok sever, düşünürüz. Onlarda elhamdülillah Müslüman’dırlar,  aynı kıbleye secde ediyoruz, hepimiz aynı peygamberin ümmetiyiz, aynı kutsal kitaba bağlıyız” diyebilmeliydik. Yani, Kürt Türk kardeştir, gerisi teferruattır diyebilmeliydik. Kaldı ki birbirimize karşı gövde gösterisinde bulunmak veya düşman kesilmekten kim kazanmış ki biz de kazanalım.  Şuna tehlike buna tehlike diye diye dostluğu unutur olduk. Oysa tehlike ne şu, ne bu, asıl tehlike beynin derinliklerine kodlanmış tehlike senaryolarında.  Herkesi tehlike addetmek öyle maraz bir hastalık ki;  dost bildiklerimizden bile kaçar hale geldik. Siyasilerin simsar,  sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu böyle bir atmosferde başka bir şey beklenmezdi zaten.  Bakın, 1789 Fransa modelinden mülhem menfi milliyetçilik tohumları ne zaman ki topraklarımıza sıçradı, işte o gün bugündür dostluğu ve kardeşliği mumla arar olduk. Maalesef ulus devlet mantığının ürettiği tek tipçilik modeli farklılıkları zenginlik gören anlayışımızı yerle bir etmiştir. Kardeşçe, dostça bir arada bağdaş kurup aynı sofrada aynı çanağa beraber kaşık çaldığımız o çorbanın lezzetini unutalı bir hayli yıllar olmuş,  düğünlerde hep birlikte halay çekip nara attığımız günleri arar olduk. Şimdi bu hal ve ahval içerisinde bize reva görülen bu içi boş ulusal kimlikle ortalıkta dolanmaya sevinelim mi, üzülelim mi bilinmez ama ümit ederiz bu gidişat ters çevrile.  Kimileri bizim düştüğümüz bu hale içten içe sevinip ellerine kına yaksalar da,  boşa heveslenmesinler, biz bunun geçici bir araz olduğunu düşünüyoruz. Şunu iyi bilsinler ki;  yeniden kardeş olup heveslerini kursaklarında bırakacağımız günler pek yakındır. Buna inancımız tamdır.  Artık etnisiteye dayalı siyasetin insanımızı gerdiğini, hepimizi ayrıştırdığını bilmeyenimiz yok gibi. İşte bunu fark etmek bile geleceğe ümit var bakmamıza yetiyor.

                                           OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI


     Şayet gerçek Türklükten bahsedeceksek Erol Göka’nın; ‘Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştur’ sözlerini referans almak gerekir. İşte her şey bu tanımda gizli.  Objektif tarih değerlendirmesi bu tanımda yerini bulmuş ta.  Tarihe şöyle  objektif pencereden bakıp  bir bütün olarak ele aldığımızda   Cumhuriyeti  kuranların Osmanlı  medreselerinden yetişmiş kadrolar olduğunu   görürüz. Kökse, cumhuriyetin kökü Osmanlıya dayanmak ta. Keza kadrolar da öyle,   bunun yanı sıra parlamentosu, siyasi partisi, basını ve tüm müesseselerini de devr almışız. Tabii bu sıradan bir devir değil, maziden atiye uzanan bir devir teslimidir.  Nitekim Atatürk bu köklü mirasla cumhuriyeti kurduğunda sil baştan yeni bir bir millet yarattık dememiş, tam aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik demiştir. Yani gelişmeciliğe vurgu yapmış. Evet, kurulan yeni devlet Osmanlının değişik devamından başka bir devlet değildir.   Her ne kadar birileri Osmanlı’ya redd-i miras eylese de, şu bir gerçek dünyanın gözünde biz Osmanlıyız hala.   Dünya Osmanlıyı unutmamış,  biz nasıl unutabiliriz ki?
          Elbette ki, tarihi vakaları değerlendirirken maksat kişileri övmek veya yermek, ya da bir ırkı övmek veya yermek değildir,  temel gaye belli geçmişten ibret alabilmek ve tarih bilincine erişmektir.  Hatta resmi tarih ve resmi ideoloji izin vermese de temel amaç budur, bundan sapmayız.  Bizim için ortak hafızamızı diri tutabilmek önem arz eder.  Madem bu kadar mühim   tarihi gerçeklerle  yüzleşmekten korkulur ki.. Belli ki arşivlerin uzun bir süre incelenmeye açılmamasının arka planında yatan asıl etken unsur tarihle yüzleşme kaygısıdır.  Tabii gereksiz bir kaygıdır bu, hem korkunun ecele faydası yok ki.  Bakın,  önümüzde resmi tarihe alternatif Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr. Rıza Nur vs. isimlerle yayınlanmış tarih çalışmaları var.  Pekâlâ, bizde resmiyetten çıkıp onlar gibi cesur çıkışlar yapabiliriz.  Bakın,  hala birikmiş bir takım korkulardan olsa gerek Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söyleme ihtiyacı hissetmiştir. Yine de her ne sebepten olursa olsun bir şekilde geçmişle yüzleşmek gerek,  resmi tarih izin vermese de buna mecburuz.  İstesek te istemesek te Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, yaşayacakta.
         Bir başka önemli husus din’i bir vecibe gereği birbirimize karşı mütevazı, dışa karşı çetin olmak gerekliliğidir, buna mecburuz da. Bakın,  habire birbirimizi kırdıkça sürekli kan kaybediyoruz, bundan daha kötüsü dış mihrakları sevindiriyoruz. Madem müminler kardeştir, o halde Türklük kavramını simgesel olmaktan çıkarıp asline döndürmek gerekir.  Böylece okyanus ötesine yeniden Nizam-ı âlemce vira vira yelken açıp gerçek Türklüğü keşfetmiş oluruz. İkide bir düşman hobisi ile akşam yatıp sabah kalkmakla, ya da hop oturup kalkmakla nereye varabiliriz ki.  Kaldı ki içimize yerleşen o düşmanlık dürtüsü kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor da.  Nitekim bu tür dar kalıpların yansıması olarak   ‘Mehmetçiğin Yemende, Lübnan’da, Suriye'de ne işi var’ gibi yaklaşımlara şahit olabiliyoruz.  Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına son vermek zamanı geldi, geçti bile. Tarih boyunca edindiğimiz bunca kesretten vahdete  (çokluk içinde birlik) birikimimiz varken dar alanda manevra yapmak niye. İçe kapanmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yok ki.  Artık gün başımızı kumdan çıkarmak günüdür.

                                                         KÜRTÇÜLÜK

      Bir başka kanayan yaramız hiç kuşkusuz Kürtçülük meselesidir. Bir kere Kürtçülüğün bu topraklarda kabul görmesi imkân dışıdır,  muhatap bile almaya değmez,  tamamen oryantalistlerin içimize attığı truva atı ırkçı bir akımdır. Bilhassa etnisite ve nation batı kökenli kavramlarla bizdeki millet ve kavim kavramlarını özdeşleştirme çabaları oryantalistlerin arzuladıkları bir durum. Oysa biz biliyoruz ki her kavram doğduğu topraklarda bir anlam ifade edip kıymet kazanmakta, dolayısıyla bizim ithal kavramlarla doku uyuşmazlığı yaşayacağımız muhakkak.  Kaldı ki öyle kavramlar var ki doğduğu topraklarda bile farklı lehçe ve şivelere bürünüp değişik anlamlar kazanabiliyor.  Nasıl mı? İşte kavim ve millet kavramları bunun tipik misali,    her iki kavramda tıpa tıp birbirinin aynı kavramlar değildir.  Durduk yerde hiç kimse boşa heveslenmesin, bizi hangi kavramlarla vurmaya kalkışırlarsa kalkışsınlar asla Kürtçülük akımı bu topraklarda kendine zemin bulamayacaktır.  Şöyle ortalıkta Kürtçüğüm diye dolaşanların bir haline bakın ne doğru dürüst ortak bir dilleri,  ne bir devlet gelenekleri,  ne doğru dürüst bir edebiyatları var.  Dahası hiçbir şeyleri yok dersek yeridir.  Madem öyle malum etnik bir siyasi akımın varlığından gereksiz yere telaşa kapılıp ta gözümüzde büyütmenin anlamı yok.  Bakın, yıllar boyu bu topraklarda Türkü,  Kürdü, Laz'ı, Çerkez'i, Arab'ı,  Boşnak'ı, Romanı vs. hep birlikte yaşadık, asla birbirimize ayrı gayrı gözle bakmadık.  Peki,   şimdi ne oldu da birden bire ansızın birbirimizi ‘öteki’  görür olduk.  Kaldı ki birlikte solukladığımız bu coğrafyada Kürt kökenli akademisyenlerimiz, askerlerimiz, müzisyenlerimiz,  yazarlarımız, siyasetçilerimizin her birinden istifade ediyor,  onlarda bizden istifade ediyor. Bu karşılıklı candan istifadedir, iş olsun diye değil elbet.   Madem biz birbirimiz için varız ve birbirimize candan faydamız dokunuyor o halde bırakın her şey kendi doğal mecrasında çözülsün.  Herkes kin kışkırtıcılığına soyunursa bu memleketin hali nice olur. Dolayısıyla ortada yanlış anlaşılmaya müsait bir mesele varsa, bunu bir oturup kırk düşünerek çözmemiz gerekir. Aslında çözümün adresi belli, o muhteşem medeniyetimize göz atmak yetecektir.  Şöyle tarihe bir baktığımızda asla soy sop faslı enstrümanlar bizi birbirimizden ayıramazdı,  illa da o dönemlere ait bir ayrım örneğine ihtiyaç duyuluyorsa belki Müslim ve gayrimüslim tasnifinden söz edilebilir.  Kaldı ki bu da ayırım sayılmaz, adı üzerinde tasnif, yani dini mensubiyeti belirten bir tasniflemedir. Şimdi gel de atalarımıza gıpta etme,  ne güzelde meselelerin üstesinden gelmişler;  aynı kıbleye duran topluluklarla ilişkilerimizi   ‘İnananlar kardeştir’  çerçevesinde yürütürlerken,   gayrimüslimlerle olan ilişkilerimizi de  ‘Dinde zorlama yok’  hükmüyle hal yoluna koymuşlardır. Çözümse işte çözüm bu, şimdi buna daha ne ilave edilebilir ki. Ölçü Allah ve Resulünün hakikatleri olunca birlik ve dirlik tutkumuz üç kıtayı sarabiliyordu.  Nasıl sarmasın ki, Osmanlı bir yandan aynı dine mensup topluluklarla soy sop faslına girmeden kardeşçe yaşarken,  öte yandan gayrimüslimlere karşı da din ayrımı gözetmeme uygulaması sayesinde uzun yıllar bir arada yaşayabilmiştir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra menfi milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, işte o gün bugündür tarihçi Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın da işaret ettiği Türklük değer olmaktan çıkıp yeni truva atı cinsten sorunlu bir kavram olarak gündemimize girmiştir. Hele menfi milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza bir sıçramaya görsün sanki talandan mal kaçırırcasına bizimle hemen yollarını ayırıp her biri bağımsızlıklarını ilan etmişler de. Bilinçli ya da bilinçsiz sonuçta ayrı gayrı düştük te. Ancak şunu iyi anlamamız gerekir,  emperyal devletler dün nasıl ki beraber yaşadığımız toplulukları paramparça devletler haline getirip bizden kopardıysalar, bugünde bağrımızdan koparılan devletleri bir başka yöntemlerle kendi iç bünyesinde daha minimize bölük pörçük devletler haline getirerek yutma hesabı içerisindeler. Bir başka ifadeyle böl parçala yut taktiğidir bu. Nitekim Pakistan, Irak, Suriye içerisinden yeni devletçiklerin türetildiği artık bir sır değil.  Her neyse, şimdilik en iyisi mi biz kendi içimizde birlik ve dirliğimizi nasıl koruruz ona bir bakalım.  Bakın Ahmet Selçuk Özdağ,  12 Eylül öncesi ülkü neferleri ile devrimci sol neferler arasında kıyasıya yaşanan mücadelelerin ardından bir askeri darbe sonucu yargılanıp düştüğü mapushaneden (medrese-i yusufiye)   Menzilden aldığı bir ışık mektupla Osmanlının önemini belirten, Kürtçülüğün ise bir veba olduğunu şöyle ortaya koyar:
       “Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''  Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' ayet-i kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... dualar... dualar... ediyorlardı.  O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahrete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
         Allah rahmet eylesin...”


                                                        TÜRKOLOJİ


     Batılıların 19. asır ortalarından itibaren Türkoloji'ye merak salıp Türklük konusunda çalışmalar yapması doğrusu bizde kuşku uyandırıyor. Hatta bu işin içinde bir bit kemiği var dedirtecek cinsten bir kuşkudur bu. İşte görüyorsunuz oryantalistlerin el atmadığı konu hemen hemen yok gibi, havayı iyi kokladıkları o kadar açık ve net ki,   kendilerine vazife çıkarabiliyorlar.  Sakın ola ki, oryantalizm de neymiş deyip hafife almayın,  bir kere bu akım tarihten bugüne, yani sömürgeci batının doğuda var olan tüm potansiyelini kullanıp onları güya kendince kontrol altına alarak ya da gelecekte batı için tehdit olacak tüm argümanları silip süpürme gayesi güden bir toplumsal mühendislik projesidir. Belli ki bu proje doğunun ortak yönlerini gün yüzüne çıkarmaya yönelik bir kurgu değil,  tam aksine farklılıkları ön plana çıkarıp ayrıştırmaya yönelik bir kurgudur.  Biliyorlar ki ne kadar ortak noktalar gün yüzüne çıkarsa doğu halkları birbirine yakınlaşıp birlikte hareket edeceklerdir. Onlar açısından ayrılıkları körükleyip doğu toplumlarını birbirlerinden uzaklaştırmak en akılcı stratejik bir yöntemdir.  Oldu ya doğu toplumları arasında dişe değer ayrıştırıcı farklılıklar bulunamadı bu seferde tarihte yaşanmış ne kadar olumsuz etken unsur varsa günümüze uyarlanıp yeni bir husumet denemesi tesis edilmeye çalışılır. Derken tüm bu çabaların neticesinde bir bakmışsın bizim kardeşlik projemiz güme gidebiliyor. Öyle ki, bir noktadan sonra ‘Bir Türk dünyaya bedel’ sloganının esiri oluruz da. Yani, Türklük bilinci bizim istediğimiz bilinçte gelişmez, batı Türkologların belirlediği ölçülerde seyreder. Ve onların kontrolünde Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına hız vermiş oluruz da. Oysa Türkoloji ibaresi bile başlı başına Türklüğü aşağılayan bir kavramdır.  Düştüğümüz şu hale sevinsek mi üzülsek mi doğrusu şaşkın haldeyiz. Nasıl şaşmayalım ki, yeri geldiğinde  ‘Ayıdan post Moskof’tan dost olmaz’ diye söylenir durup mangalda kül bırakmayız,  ama ne hikmetse bu kavramı Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Meğer arkeolojik kavramlara ne kadar merakmışız. Merak iyi hoşta, bir kere loji ibaresi daha çok mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir ektir. Nasıl meraksa Sümerler tarihin en eski kavimlerinden olsa gerek Sümeroloji dilimizden düşmez oldu. Taptaze diri olmak varken ölmüşüz de ağlayanımız yok misali ölü kavramlardan hayat bulmaya çalışmışız. Tuhaf bir haleti ruhiye ile kendimizi hapsetmişiz bile.   Tuhaflığa bakın ki batı literatüründe Frankoloji kavramı yok, biz hala Türkoloji'den söz ediyoruz.   Bari önce onlar kullansalar fena olmaz,  Frank ve loji her iki ibarede yabancıdır birbirine yakışır da, bizim eski görünmeye ihtiyacımız yok ki. Kaldı ki bize yamamak istedikleri Türk ve loji ibarelerin biri yerli diğeri yabancıdır, nasıl olur da bir arada kullanılabilir. İşte asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken habire Türklüğü değer olmaktan çıkarıp dar kalıplara mahkûm etmek isteyen tezlere tav oluyoruz.  Belli ki değer ifade eden kavramları sorunlu hale getirmekte pekte mahiriz. Şayet Türkoloji kavramıyla amaç Osmanlıyı unutturmak ya da gönüllerden silmekse buna güçleri yetmeyecektir, buna inancımız tam.
         Artık bazı gerçekleri fark etmemiz gerekir. En azından Osmanlının gücü adında değil etkisinde kodlu olduğunu fark etmek bile yeter.  Osmanlı bu etki sayesinde gönüllerde taht kurmuş durumda.  Allah aşkına akıl var mantık var,  Osmanlı etkisi Türkoloji türü zayıf ve cılız kavramlarla silinebilir mi? Madem öyle, siz siz olun Türklüğü batılı oryantalistlerin dilinden anlamaya çalışmayın,  asli kaynaklara yönelmek bize yeter artar da.   Onlar vazifesi gereği her türlü hinliği yapadursunlar bize tav olmak değil uyanık olmak düşer.  Zaten uyanık olsaydık emperyal devletler bize ayar çekme cesareti gösteremezlerdi.  Nasıl mı?  İşte İngilizler Rusya orta Asya’da egemen olmasın diye Müslüman kılığına girmiş Yahudi asıllı Macar Türkolog eski adı Arminius Vambery, yeni adı Reşid Efendi vasıtasıyla Ahmet Vefik Paşa’ya  “Şecere-i Türk”, Buharalı Süleyman Efendi'ye  “Çağatay Sözlüğü” hazırlattırmıştır.  Tabii İngiliz böyle yapar da Rus boş durur mu, o da İngilizlerin bu ince siyasetine karşı Erzurum Başkonsolosluğuna atadıkları Alexander Jaba vasıtasıyla Kürtçe Sözlüğü devreye sokarlar.  Peki ya Fransızlar!  Fransa’da boş durmaz elbet, onlar da 1862’de “Şerefname”yi orijinalinden uzaklaştırıp Fransızcaya tercüme ettirirler. Hakeza tiyatroda batıdan alınma. Batı Hz. İsa’yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş, biz ise batıdan geleni yerli kültürümüzü kurutacak şekilde uyarlamışız.  Her şey gayet açık ve net, amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir.  Amaç söz konusu Asyatik toplulukların kültür ve dillerini bilimsel yoldan kontrol altına alıp Türk dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Neyse ki Ulu Hakan Abdülhamit Han durumun vahametini çok önceden sezip önlem almayı ihmal etmez. Şöyle ki;  Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman efendiyi Orta Asya’da dil birliği çalışmalarına başlatmak için görevlendirip oryantalistlerin sinsi emellerini bir nebzede olsun boşa çıkartabilmiştir. 
        Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle Türkoloji kavramı bu coğrafyada iyiden iyiye yerleşmiş gözüküyor. Biranda alışkanlığa son vermekte zor gibi.  Madem alışkanlık hale gelmiş durumda, o halde bu noktadan sonra bu kavramı ıslah etmek daha akıllıca bir yol olacaktır.  Pekâlâ, karşı atak olarak Nizam-ı âlemi çağrıştıracak bir çehre kazandırabiliriz. Zira oryantalistler bizim dar alanda kalmamızdan yanalar,  bu yüzden bizim yeniden üç kıtaya açılmayı çağrıştıran Nizam-ı âlem ülküsünden söz etmemiz onları endişelendirmeye yetecektir. Böylece kendi elleriyle kazdıkları kuyuya kendileri düşmüş olacaklardır.  Düşünsenize her sabah uyandıklarında Türkoloji kavramının Nizam-ı âlem fikriyle yan yana birlikte anılır olduğunu işittiklerinde korktukları başına gelmez mi?   Elbette gelir, işte asıl Türklük bilinci budur.  Bir başka ifadeyle oryantalistlerin belirlediği ölçüleri elimizin tersiyle itmek, itemiyorsak ta onların ürettikleri kavramları ters köşe yapıp Nizam-ı aleme çevirmek Türklük bilincidir.  Dedik ya, onlar kendi kabımızdan çıkmamızı istemiyorlar, bir çıkarsak biliyorlar ki tüm Asya, tüm Balkanlar, tüm Avrupa Türkün dirilişine sahne olacak. Bu yüzden ödleri kopuyor,  asla bizim medeniyet olmamızı istemezler, az olsun benim olsun mantığını bize reva görüyorlar. Yani küçülün, büyümeyin mantığıdır bu.  Madem oryantalistlerin hesabı bu, o halde bizimde bir planımız olsun, onların planı üzerinde bir plan.  O plan belli,  ilk evvela kendimiz gibi olacağız, sonra da medeniyet olacağız.  Ve en nihayet Nizam-ı âlem olacağız.  O halde ne duruyoruz Türk’e simgesel olmak yaraşmaz, objektif ve soyut düşünmek yaraşır.  Değerler noktasında taviz asla olmamalı.   Gün artık değer üretme günü, gettolaşmak değil.
               Vesselam.

      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder