TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME
SELİM GÜRBÜZER
Aslında demokrasinin ilk menşeyi Sümerlerdir.
Bu yüzden S.N. Kramer; “M.Ö. 3.000 tarihlerinde ilk parlamento merasimle
toplandı. O da iki meclisten mürekkepti. Bunlar: yaşlılar meclisi (Senato) ve vatandaşlar
meclisidir (Aşağı meclis). Bu vaziyet
karşısında insan kendini eski Atina’da veyahut Roma’nın eski cumhuriyet
döneminde zanneder. O ise yakın doğudur” diye ifade etmiş. Ancak bugün ne
var ki ülkemizde demokrasi bu toprağın meyvesi olarak yeşermemiş, tam aksine dışarıdan toprağımıza ithal
edilmiş durumda.
Düşünsenize Ayan ve Mebusan'dan (senato
ve millet meclisi) kurulu ilk parlamento 5000 yıl öncesinde Sümerlerde vuku
bulmuş. Hakeza Orta Asya göçebe Türk aşiret beylerinin halk tarafından
seçildiği ve bu uygulamanın Oğuzhan devrinden itibaren bir kanun haline
getirilişi de öyledir. Dolayısıyla
Avrupa’da birçok sağduyu aydın eski Türk idaresinin bir “mutlakıyet” idaresi
olmadığı, demokrasiyi çağrıştıran bir
model olduğunda hemfikirler de. Gel gör ki bizim yerli aydınların birçoğu hala
demokrasinin yepyeni bir akım olduğu zannındalar. Oysa yukarıda da
belirttiğimiz üzere karşımızda 5000 yıl öncesinden bir Sümer modeli var. Hatta
çok eskiye gitmeye de gerek yok, bakın
önümüzde UNESCO’nun “Çok seslilik, tek bir dünya” parolasını
gerçekleştiren bir Osmanlı modeli var. Üstelik bu model batıya ışık tutmuş ta.
Nitekim bugün süper güç ABD sisteminin oluşumunda Osmanlı modelinin etki payı
çok büyüktür.
Gerçekten de tarihte Türkler kurduğu birçok devlet
modelleriyle adeta insanlığa demokrasi dersi vermişlerdir. Nitekim bu
demokratik bilinci bazen kurulan devletin adından, bazen idare eden ve edilen ikilemin
yaşayış tarzlarından, bazen bürokratik mekanizmalarında görmek pekâlâ mümkün.
Mesela “Uygur” terimi İngiliz lisanında “civilization-uygarlık” manasına
gelirken, Arapça lisanında “Medeni”
kavramına karşılık gelir. Malum, Arapça'da 'Medine' şehir demek olup şehirli
insana da 'medeni' denmektedir. Batı’nın
sıkça kullandığı “civil” kavramı Yunanca 'civitas' kavramından türemiş olup vatandaş, nazik,
uygar ve modern anlamındadır. İster adına 'şehirlilik' denilsin ister
'modernlik' ya da başka bir şey denilsin fark etmez köklerimizde medeniyet ruhu
var zaten. Bakın Resulullah (s.a.v.); “Bedeviliği bırakın Medeni olun”
beyanıyla medeniyet vurgusu yapmış bile.
Allah Resulünün bu çağrısı Müslümanlar için mihenk taşı olur da. İşte
İbn-i Haldun bu hadis-i şerif ışığında yaşadığı topluma bedeviyetten hadariyete
geçiş çağrısı yapmış, keza Mevlâna'da Türkmen’leri göçebelikten yerleşikliğe
davet edip aynı yolu izlemiştir. Amma velâkin her iki bilge insan da mensup
olduğu kavimlerince yanlış anlaşılmışlardır. Oysa İbn-i Haldun bedevi Arapları
bedevi özelliklerine binaen eleştirmiş,
Mevlâna da göçebe Türkmen’leri göçebe hayat tarzı yaşamaları hasebiyle
öz eleştiri yapmıştır. Dikkat edin öz eleştiri diyoruz, niye? Çünkü yapılan öz
eleştiriler karşısında maalesef biri Arap, diğeri Türk düşmanı yaftasıyla
karalanmışlardır. Belli ki onların böyle bir eleştirmede getirmelerinden amaç
beraberce yaşadığı topluma karşı düşmanca tavır takınmak değil elbet, bilakis içinde bulunduğu toplumu bedeviliği
ve göçebeliği terk etmeleri yönünde telkinde bulunmak temel gayedir. Dahası medeni ve sivil olmalarını sağlamak
esastır. Hakeza İbn-i Haldun’da bu meyanda
“İnsan çamurdan yaratılmış dünyanın cilası olmuştur” demekten kendini alamamıştır. Evet! Görüyorsunuz aklı karaya vurduracak müthiş
bir sözdür bu. Gerçekten bir insan
düşünün ki kirlenmiş dünyanın cilası olabiliyor, böyle bir insana ne mutlu
demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
Aynen öyle de milletlerde eski alışılagelmiş basmakalıp alışkınlıklarını
terk edip medeniyet olabiliyorsalar, ancak o zaman o ülkelerin aydınlık
yarınlardan daha nice aydınlık yarınlara koşacağından söz edebiliriz. Besbelli
ki, tarih boyunca süregelen hak ve hakikat
arayışına yönelik tüm engellere rağmen sonuçta bir şekilde değişim olgusu
kendine oluk bulup yoluna devam edebiliyor. Nitekim göçebe dinamizmi belli bir
süreç içerisinde cilalanmak suretiyle ancak yerini yerleşik düzene
bırakabilmiştir. Şu da bir gerçek her ne kadar demokrasi ve cumhuriyet
kavramları, ismen ve cismen geçmişte
yoksa da öz itibariyle incelendiğinde var olduğu gözüküyor. Elbette ki
“cumhuriyet ve demokrasi ancak sivil güçlerin etkili olduğu ortamlarda
yeşerebilir” sözü günümüz şartları için söylenilse de, bu söz aynı zamanda bize
geçmişte ‘Reaya (halka) hizmetin Allah’a hizmet olacağının’ bilinciyle
hareket eden Osmanlı hakanların o engin ufkunu da hatırlatıyor. Bir kere batı
demokrasisinden farklı bir yapılanmamız söz konusu. Dahası geçmişimizde beyleri
hakan yapan kurultaylar, hakanlara özgü müşavere meclisleri, divan gibi kurulu
mekanizmalarımız vardı. Keza eski Türklerde şehzade ve beylerin en büyüğü
bildiğimiz Yabgu geleneğimiz vardı.
İslâmiyet sonrası Türklükte ise Melik’imiz vardı. Tabii her şey yöneticilerle
(başla) sınırlı değildi, eski Türk hakanları müzakereler için Kurultay
müesseseleri kurmuşlar bile. Malum, Selçuklu ve Osmanlı’da ise “Divan” vardır.
Aslında idari mekanizmalarımızı
genel başlıklar altında incelediğimizde Türkler sosyo ekonomik politik bakımdan
şu aşmalardan (devirlerden) geçmiştir;
—
Tudunluk (boy aşireti veya köy devleti),
—
Yabguluk (şehir devleti veya ilhan
),
—
Hakanlık (daha ileri gelişme
seviyesinde devlet yapısı),
—
Sultanlık (saltanat).
Şöyle ki;
-Tudunluk aşamasında lider
tudun’dur, meclisi boy beyleri meclisidir.
-Yabguluk da baş yabgu’dur, meclisi
divan üyeleridir.
-Hakanlıkta lider hakandır, kurultay meclisi müşavere heyetidir.
-İmparatorlukta (Saltanatta) lider
padişahtır, meclisi ise divan meclisinin yanı sıra şeyhler, müderrisler,
âlimler, komutanlardan oluşmuş heyettir.
İşte görüyorsunuz bu sıralanıştan da
anlaşıldığı üzere her bir aşamanın adı demokrasi olmasa da sonuçta demokrasi
sadece bugünkü batı ülkelerine has bir siyasi model, ya da kapitalizmin tekelinde
gelişen yönetim biçimi olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Örnek mi işte Osman
Gazi’nin Şeyh Edebali ile birlikte Söğütte Osmanlı devletinin temel mayasını
çaldığında o günkü toplum önderleriyle
“kurultay” yapması bir sivil katılım olgusunun varlığına bir işaret
sayılır ki, o şartlarda nasıl bir
demokratik yapıya sahip olduğumuzun en canlı misalidir. Hadi bu örnekten vazgeçtik diyelim, hele bize
ait bir istişare kültürü var ki bu bile tek başına demokrasi standardımızı
ortaya koymaya yeter artar da. İşte bu
yüzdendir ki bizim kültür penceremizden baktığımızda, pekâlâ istişare sonucu
işbaşına gelen yöneticilerin yönetim üzerinde etkisine “demokrasi” diye tanımlayabiliriz. Belli ki
Osman Gazi İslam’ın istişare kuralından hareketle devletin ilk kuruluşunda;
- Ahıyan-ı Rum (Esnaf teşkilatı),
- Bacıyan-ı Rum (Yörük kadınları),
- Gaziyanı Rum(Alperenler-gazi
dervişler),
-Abdalan-ı Rum (Abidler-
ibadet edenler) gibi teşkilatlarla katılımcı modelin en güzel örneğini
sergilemiştir. Bu arada sanırım zikrettiğimiz teşkilat isimlerinde geçen 'Rum'
ibaresini merak etmişsinizdir. Malum, Rum tabiri sadece gayrimüslimleri
kapsayan bir ibare değil elbet, bu aynı zamanda cihan hâkimiyetini amaçlayan
bir Anadolu simgedir. Öyle ki, bu
tabirden yola çıkılarak
sultanlarımıza Sultan-ı Rum (Rum Sultanlığı), coğrafyasına İklim-i
Rum ya da Diyar-ı Rum (Rum
Ülkesi) denilmiş bile. Yetmemiş âlimine Mevlana Celaleddin-i Rum-i,
Eşref-i Rumi demişiz. İşte bu örneklerden hareketle Anadolu deyince anaç
ya da doğurgan topraktır dersek yeridir. Kelimenin tam anlamıyla Anadolu bir
ananın evladına kucak açması gibi tüm medeniyetlere kucak açan bir kızıl elmadır. Nasıl kucak açmasın ki Türkler Anadolu'ya gelmeden önce de barbar değildi, elbette ki gelen yeni
toprak anaya can kurban. Öyle can kurban
toprak ana ki, Ziya Gökalp eski Türkler konusunda bakın ne diyor: “Eski Türkler başlangıçta cumhuru ve
demokratik idiler, halk hakaret görmezdi. Bir demokratik bilinç mevcuttu.” Hakeza Fransız De Gaulle de şöyle der; “Yabancı
erkânı ‘fantaneblau’ da misafir ederek krallarımızın iki imparatorumuzun,
cumhur reisimizin oturduğu yerleri görsünler dedim.” İşte tarih şuuru budur, bilmem bu sözlere daha
ne eklenebilir ki.
Peki ya Selçuklu, bakın Selçuklu sultanlarından I. Gıyaseddin
Keyhüsrev şehit olunca, yerine geçecek olan halefinin bir “kurultay”
tarafından seçilmiş olması çok önemli bir demokratik bir hamle olarak
yorumlayabiliriz. Her ne kadar biz böyle yorumlasak ta kimileri Selçukluların
sırf sünni siyaset bir yol izlemelerinden hareketle bizim bu yorumumuzu demokratik
bulmayabilir. Onlar demokratik
bulmayadursun oysa izlenen bu sünni siyaset kendisi dışında başka türlü düşünen
insanlara karşı bir tür koruyucu demokratik kalkan bir uygulamadır. Asla başka
ekolleri dışlama manasına değildir.
Kaldı ki Osmanlı da aynı siyaseti izlemiştir. Nasıl mı? Malum; Molla
Kaabız İslam inancına aykırılığıyla dikkat çeken ve Hz. İsa’nın bütün
peygamberlerden üstün olduğunu savunan bir zat. Tabii Osmanlı, Molla Kaabız'ın
bu yıkıcı ve itikadı sarsacak, hatta
vahdet şuurunu alt üst edecek faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırma
cihetine gitmemiş, tam aksine gayet soğukkanlı bir tavırla önce ispata
çağırmış, sonra ileri sürdüğü fikirleri tartışmaya açmışta. Şimdi düşünsenize o
günkü şartlarda hemen cezalandırmayıp ispata çağırması hadisesi fikir özgürlüğü
noktasında 16. yüzyıl Avrupa’sına kıyasla ne kadar ileri noktalarda olduğumuzu gösteren
bir husustur. Hatta yetmemiş Molla Kaabız’a, hatasından geri döndüğü takdirde
serbest bırakılacağına dair güvencede verilmiş, ama o bunu reddetmiştir.
Anlaşılan o ki, hakkında bütün yollar denenip sınandıktan sonra en nihai idam
kararı verilmiştir. Ki, o önce dinlenip savunması alınmış, sonra Kemal Paşazade
ile bu konuda ilmi tartışma fırsatı tanınmış ta. Ve bu tartışmada kaybeden
taraf kendisi olmasına rağmen o inadım inat dercesine önüne konan tüm fırsatları
geri tepmiştir, tabii böyle olunca da büsbütün cezasız kalması doğru olmazdı.
Derken idam kaçınılmaz hal alır. Aksi halde o günün şartlarında düşünüldüğünde
böyle bir tehlikenin göz göre beslenmesi demek olurdu. Netice itibariyle hukukun tüm kuralları
işletildikten sonra hakkında idam hükmü ifa edilmiştir. Her şartta kim ne derse desin şu bir gerçek
kimse boşa heveslenmesin tarihten günümüze fikir hürriyeti konusunda bizim elimize
hiç kimse su dökemez, övünmek gibi olmasın ama düşünceyse düşünce, fikirse
fikir ilk olarak bu topraklarda hayat bulmuştur. Tabii bu bir kuru iddia
değil, bu konuda aynaya bakmak kâfi, zaten baktıklarında Avrupa da bir zamanlar
Katolik inancına uymayanların diri diri yakıldıklarını göreceklerdir.
OSMANLI ŞEMSİYESİ
Rus bilgini Barthold, “Eski Türk
devletinde zadegânlık, cebir ve
şiddetten arı idi. Halk Moğollarda olduğu gibi hakaret görmezdi ve
faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırılmazdı. Bir demokratik şuur mevcuttu” diyor. Hakeza Corci Zeydan’da Osmanlı için
buna benzer bir ifadeyle; “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir. Orada
insan Allah’a ve Padişaha çatmadıktan sonra serbest yaşayabilir” diyordu.
Demek ki; tarihimize “kılıç kalkan” devri diye niteleyenlerin Barthold’den
alması gereken birçok dersler var. Üstelik
bunu dile getiren bir Rus, gel de tebrik etme mümkün mü, bakın bizim yerli aydınların göremediğini o
görmüş. Yani o, Türklerin demokratik anlayışını görebilen bir Rus
aydınıdır. Sadece Rus aydını mı, elbette
ki dahası var. Bakın, A. Ubucini de şöyle der; “Osmanlı şeklen mutlak bir
saltanat olmakla beraber esasen yumuşak bir idaredir.” Bu ifadeler aynı zamanda Osmanlı
Padişahlarının tebaaya Allah’ın bir emaneti olarak baktıklarını ortaya koyan
sözlerdir. Evet! Onlar ileri derecede Rıza-i Bari duyguyla yetişmiş
hakanlarımızdır. Bir kere Osmanlı
sultanları kendi başlarına buyrukta değillerdi,
devamlı ulema ve umumi efkârın kontrolü altında idiler. İşte bu kontrol
müessesesi sayesinde Osmanlı merkeziyetçiliği demokratik zihniyete
bürünebilmiştir. Öyle bir demokratik merkeziyetçi bir yapıydı ki, feodalite ve derebeylik
oluşumlara ve aristokratik yapılanmalara asla geçit verilmezdi. Osmanlı’da feodalizm yoktu, sadece bürokratik
yapıya benzeyen sipahi yapılanması vardı. Padişahlar bile özel mülkiyete sahip değildi,
sadece kendilerine ayrılan “Has topraklardan” elde edilen gelirler ile
tasarrufta bulunuyorlardı. Ticari ve ekonomik hayat ise Ahi teşkilatı (Ahıyan-ı
Rum) tarafından düzenleniyordu.
Şayet Padişahlar kanuna aykırı
davrandıkları görülürse halk ayaklanması bir yana durum vaziyet padişahın hal
veya idam edilmesine kadar varabiliyordu. Her ne kadar aydınlarımızın bir kısmı
ön yargıları gereği Osmanlı Padişahlarına “Astığı astık, kestiği kestik” bir at gözlüğü ile baksalar da kazın ayağı
hiçte öyle değil. Gerçek şu ki;
padişahlar halkın hizmetine ve nizamnamelere tabii idi. Sanılanın aksine
Osmanlı’da asıl söz sahibi padişahlar değil, asıl karar merci Şeyhülislâm’dır.
Padişah ancak ulemanın onayını alarak icraat sergileyebiliyordu. Hatta Şeyhülislamın
reyine itiraz edemezdi. İcraat bakımdan sorumluluk ise bugünkü hükümet reisi hükmünde
halkın içinden gelen sadrazamın omuzlarındaydı. Sonuçta her kim ne sorumluluk
yüklenirse yüklensin bu sorumlu olan insanların her biri, yani şeyhülislâmlar,
sadrazamlar ve âlimler çoğunlukla köylü çocuklarıydı. Yani sırça köşklerden
gelmiş insanlar değillerdi, halktan
insanlardı. İşte bu yüzdendir ki bizde zadegânlık oluşmamıştır. Tabii ki böyle
bir hiyerarşi yapılanmasından halkı ezen, onu eşya gibi gören bir rejim
çıkmaması gayet tabii bir durumdur. Şimdi değişen sadece isimler. Dün
sadrazamımız vardı, bugün sadece ismi değişmiş başbakan olmuş. Düşünün ki
icranın başı, sadrazamın halkın
isyanına sebep olacak kötü bir icraatını tespit ettiğinde derhal sorumluluğun gereği
onu azledebiliyordu. Neye dayanarak derseniz, elbette ki, kanunlar neyi emrediyorsa
padişahta onu uyguluyordu. Nitekim kanun
koyucu padişah değil, ulema ve ümeradır.
Kaldı ki her ne iş olursa, işin ehline verilirdi. Mesela, şer'i hükümler
kadıya, hukuki meseleler hâkime, resmi ve halk işleri hükümet başkanı veya
yetkili memurlara havale edilirdi. Bilhassa yükseliş dönemlerinde padişahlar
haşmetini reaya borçluluk hissiyatı ve bilinciyle hareket ediyorlardı. İşte
görüyorsunuz meğer padişahlarımız kendi başına buyruk değillermiş, tam aksine
millete derinden bağlıymışlar. Bu da yetmez Osmanlı padişahları her “Cuma
Selamlığı”na çıktıklarında muvazzaf bir tabur askere; “Mağrur olma Padişahım
senden büyük Allah var” temposuyla
nefsin heva ve şeytanın hilelerine karşı kendilerince önlem almış
oluyorlardı. Derken padişahta olsan bu
dünyanın fani olduğu gerçeğiyle yüzleşip herkesin bir şekilde er kişi niyetine
musallaya konulacağının rabıtasını yaparlardı. Bu tempo bir rabıta
hatırlatmasının ötesinde aynı zamanda sivil güçlerin demokratik şekilde
padişaha görev bilincini hatırlatan bir uyarıdır. Nitekim böylesi güçlü
hatırlatmaların bulunduğu bir ülkede parlamentoya ihtiyaç duyulmaz da, gerekte
yoktu zaten. Kaldı ki o zamanki
şartlarda parlamentoyu aratmayacak meşveret meclisini oluşturan ehli hal akd zümremiz
vardı. Malum, Ehli akd zümrenin bir
ayağını umera diğer ayağını ulema oluşturuyordu. Umera günlük meselelerin
hakkından gelirken, ulema da yürürlükte ki kanunlara izahat getirip
nizamnamelerin işleyişini hal yoluna koyuyordu.
Bu tablo çok iyi okunduğu takdirde Avrupa’nın çok ilerisinde bir demokratik
standarda sahip olduğumuz ortaya çıkar.
Bir kere şunu baştan belirlememiz
gerekir, Osmanlı asla teokratik bir devlet değildi. Nasıl olabilir ki, teokratik devletlerde devlet başkanı dini
liderdir. Bizde böyle bir şey yok ki teokratik devlet denilsin. Baştan dedik
ya, asla böyle bir durum yok, olamazda. İlla da bir şey denilecekse devlet
yönetimimiz hanedandı, tıpkı bugünkü İngiltere,
Belçika, Danimarka, Hollanda'ya benzer taçlı (sarıklı) bir demokratik
düzendir. Avrupa orta çağda kral ve ona bağlı ruhbanlar tarafından yönetilirdi.
İngiltere, Belçika Hollanda, İspanya, Danimarka, Norveç ve İsveç’te ise
krallığın yanı sıra aristokrasiyle yönetilirdi. Tüm bu gerçekler ortada iken
hala bir takım aklı evvellerin kalkıp birde bize Cumhuriyetçilik dersi vermeye
ne demeli? Onlar ne düşünürse düşünsün sonuçta altın değerinde teşkilat yapımızı
kaybetmekle batıya muhtaç hale gelmişiz, asıl düşünmemiz gereken nokta
burası. İşte bu yüzden, üzerimize sinen
yanlış algıları silip hani kendi haşmetini ülke halkının saadetinde arayan Osmanlı
nerede diye haykıransımız geliyor.
Gel de Osmanlıyı arama, bakın iş bölümünden tutunda dayanışma ve
yardımlaşmaya kadar hemen her alanda tüm demokratik mekanizmaları bağrında
taşıyordu. Mesela reaya’nın (halkın) üretim faaliyetiyle birlikte vergi ödeme gibi
birçok görevleri vardı. İşte bu üretim faaliyetleri, yani özel mülkiyete
sağlanan imkânlara benzer bir tablo sayesinde sömürgeci kölelik düzenine geçit
verilmezdi. Zaten kölenin mülkü olmadığından gayet tabii olarak köle düzeni de
olmaz. Osmanlı iktisadının temelleri
devletçilik üzerine kuruludur, ama özel kesimi de imkân tanıyan ve devlet
hizmetine tabi bir devletçilik söz konusuydu.
Malum, ulemanın Osmanlı şemsiyesi altında sadece din, yargı ve eğitim
vazifesi esastı. Bundan dolayı Hacı
Bayram Veli (k.s) I. Murat’a; “Bu
ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini (eğitimini) hocalara ve mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti
idare etmek ise Sultana aittir. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir”
diye nasihatte bulunmuştur. Bu sözler
aynı zamanda Osmanlı toplumunun cemiyet hayatında kendi payına düşen bir görev
dağılımını ve iş bölümüne dayalı bir örgütlenmenin varlığını ortaya koyan
sözlerdir. Belli ki iş bölümü, dayanışma
ve yardımlaşma gibi değerler sadece dünün konusu değil, bugünün de konusu.
Dünün bugünden en belirgin farkı daha insani ve hoşgörü medeniyetine sahip
olmamızdır. Zira iş bölümü, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler demokrasinin
“katılımcılık” ilkesinin ruhunu oluşturan öğelerdir. Kanuni Sultan Süleyman: “Bir
memleketin hakiki efendisi reayadır (halktır)” demekle büyük bir demokrasi
dersi vermiştir. Hele Osmanlı kapısında
girmeye dur, sosyal hayatta insana ne ihtiyaç lazımsa hizmetine sunulurdu.
Dikkat edin hizmet dedik, himmet demedik, niye? Gayet açık hizmet kapısı herkes
için, buna Padişahta dâhil elbet. Nitekim bizde Padişah taç giymez, sadece
kılıç kuşanırdı. Çünkü bizim kılıcımız
adalet hizmetine yönelik bir simgedir.
Tarihten günümüze demokratik süreç
burada bitmez, dahası var elbet. Şöyle
ki, Osmanlı Meşrutiyetinde mahalli birimlere serbestiyet hakkı tanındığın
gözlemliyoruz. Aslında bu hak, ferdin
cemiyet içinde nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinin İslâmi ilkesinden
başkası değildir. İşte Osmanlı bu ilkeden hareketle; devletin sadece
düzenleyici, yönlendirici ve umumi planlayıcı rol üstlenmesi gerektiği sonucunu
çıkarmış ve uygulamışta. Kaldı ki devlet müdahaleciliğiyle değil adil hakemliği
ile değer kazanabiliyor. Malum, müdahil olmak demokrasinin özüne aykırılık
teşkil ettiğinden kontrol müessesi tercih edilir. Ancak demokratik yapılanmada
kontrol mekanizması tek yönlü işlediğinden halkın bu noktada sadece yöneticileri
belirleme, seçme ve denetleme hakkı vardır. Oysa İslâm’da halk’ında kontrolü
gerekir. Yani, karşılıklı tabandan tavana ve tavandan tabana dönüşümlü
karşılıklı otokontrol sirkülâsyonu söz konusudur. Zaten tek yönlü kontrollülük
zaman içerisinde totalitarizme kapı aralayabiliyor. Anlaşılan İslâm sayesinde
“Padişah-Ordu-millet-âlim ” dayanışma
ağıyla hep birlikte el ele, gönül gönüle verip asırlar boyu iri ve diri
olmuşlardır.
Türkler hem hürriyetine düşkün hem de
disipline. İşte bu yüzdendir ahlaktan mahrum bir hürriyetle gevezeliği
vakarlarına yakıştırmazlar. Batıda disiplinden mahrum hürriyet olduğu içindir
alabildiğine sonsuz konuşma, lakaytlık başını almış gidiyor diyebiliriz. Tabii bu durum beraberinde kimlik krizini
doğurduğu gibi çözülmelere de yol açmış. Öyle ki bir anda etrafımızda başıboş,
birbirinden kopuk, iletişimsiz insanların türediğine şahit olduk. Oysa bir zamanlar biz hürriyeti Allah’a kul
olmakta tatmış necip bir millettik. Meğer
O’nu anmak ne güzel bir hismiş, bunu
kaybedince şimdi daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize bir zamanlar tüm objektif ve
sübjektif sahte mabutlardan sıyrılıp gerçek özgürlük nedir onu idrak
etmişiz. Bu nedenledir ki tasavvufta
hürriyet; “Bağlan, hür ol ve kurtul” düsturuyla mana kazanmıştır. Evet! Hürriyet hak ve hakikate teslim olmak
demektir. Bu teslimiyet kula kul olmak manasına değil elbet, Allah’a abd
olmaktır hürriyet. Elbette ki böylesi
bir hürriyeti yaşayan bilir, yaşamayan
bilmez. Hani derler ya kişi yaşamadığı
şeyin cahilidir diye, aynen öyle de
bilgisizlikte bir tür esarettir. Dahası İslâm’da esaret “Allah’tan başka ilahlara tapınmak”
olarak tarif bulur. Maalesef beşeriyet dün olduğu gibi bugün kendi elleriyle
icat ettikleri suni putların esareti içinde yaşamakta, gerçek anlamda hakka ve hakikate teslim
olamadı. Nedir bu inatçı tutum doğrusu anlamış değiliz.
İslâm, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan
aşağıya bir yapılanmayı öngördüğünden demokrasi üstü ve daha ileri safhada insanlığa
ufuk açmakta. Dahası İslâm’da, hürriyet içinde hem madden hem de manen gelişmek
vardır. Çünkü hürriyet Allah'a kul olmanın anahtarıdır. Şayet bu anahtar varsa birtakım İslami
vecibeler yerine getirebiliyorsun, aksi takdirde sorumlu tutulmuyorsun.
Maalesef gelinen noktada İslam'ın dışında sürekli önümüze konulan tüm sistem denemelerinin
açtığı yara hiçte kolay kolay kapanacak gibi gözükmüyor. Şöyle ki, şimdiye kadar
yapboz misali denenen modellerle kimimiz paranın esiri olmuşuz, kimimiz
patronların, kimimiz parti liderlerin, kimimiz ideolojilerin, kimimiz
kadınların esiri olmuş durumdayız. Bakalım bu devran nereye kadar devam edecek.
Yinede her şeye rağmen umudumuzu yitirmiş sayılmayız. Umut edilir ki; insanoğlu
bir an evvel bu sahte mabutlardan kurtulsun, yine umut ederiz ki Allah’ın ipine
sarılıp gerçek hürriyete kavuşabilsin. Bakın,
İmam Şafi bakın ne diyor: “Allah seni hür yarattı, o halde hür
yaşa.” Madem öyle bize “abd” olmak düşer. Abd olmadan efendi
olmuşsun neye yarar ki, işte İbrahim Ethem bunun en tipik misali, o
yaramadığını anladı ki tacı tahtı bırakmak zorunda kalıp susuzluğunu giderecek
kaynağa koştu. Belli ki her şey abd
olmakta esrarını koruyor. Hakeza padişahlıkta
Allah’a abd olmakla mana kazanır. Bakın,
Moltke; “Türkler kölelikte dahi Garbın idrakinden çok ileridedir” beyanı
bunu teyit ediyor. A. Ubicini de buna benzer bir ifadeyle; “Türkiye’de
Katolik, Paris ve Lyon’dakinden daha serbesttir” diyor. Tüm bu veciz sözlerden hareketle şu sonuca
varabiliriz; Evet! Allah’a köle olan padişahlarımız gayrimüslimlere bir takım
haklar tanıyarak hürriyet nasıl bir şeydir göstermişler de. Mesela Fatih, yeni patriği tayin etmekle
kalmamış himaye etmekle de Hıristiyanların kalbini kazanmasını bilmiştir. Yetmemiş
Patriğe arsa bile hediye etmiş. Dahası
var elbet, bakın 15. asırda İspanya’da engizisyon zulmünden inim inim inleyen
Yahudiler, Osmanlı’nın hür diyarına (iklimine) sığınmışlar. Mesela yine
Rus kilisesinin ezdiği Kazaklar hürriyeti Osmanlı idaresinde bulmuşlar. İşte
Osmanlı’nın bu tür uygulamalarına binaen Bizans halkı “Latin şapkası
görmektense Türk sarığı görmek daha yeridir” diyebilmiştir. Fransız bilgini Fr. Grenard ise; “Osmanlılar
hiçbir zaman milliyetler tezadına ve mezhep mücadelelerine fırsat vermemiştir”
demekten kendini alamamıştır. Anlaşılan
Osmanlı’da hürriyet, kurallı davranma ve yaşam biçimi çerçevesinde değer
bulmuştur. Bu yüzden Osmanlı yediden yetmişe herkese ışık saçan cihanşümul bir
devlettir diyebiliriz.
TANZİMAT DÖNEMİ
İngiltere Osmanlı devleti üzerindeki
gücünün azaldığını fark edince bağrımızda taşıdığımız gayrimüslim azınlıklar
üzerinden siyaset izlemeye başlar. Buna ilave olarak padişahın yetkilerini
kısıtlayacak Babıâli baskınıyla bürokratik hükümete bağlı saltanatı ikame
edecek girişimler başlatır. Artık bu
noktadan itibaren sadrazam, yani bugünkü manada başbakanlık padişahlığın
dışında ayrı bir güçtür. O halde neydi bu Tanzimat? Avrupalılara hoş görünmek
adına ilan edilen bir ferman değil miydi? Oysa çok övündükleri Tanzimat
reformlarının arka planında İngiliz büyük elçisi Lord Kaning vardır. Aslında Tanzimat
satıh (yüzeysel) üstü batıcılık gütme davasıdır. Böyle olunca Babıâli’nin Avrupalılaşma hevesi
gayet tabiidir. Düşünsenize o yıllar da
bürokrasi halktan da saraydan da kopmuş bir haldeydi. Nasıl mı? Edebiyat desen
gölge edebiyat, düşünce desen o da gölge düşüncedir. Tanzimat edebiyatı ile
servet-i Fünun arasındaki farka bakıldığında; Tanzimat edebiyatının devlete
karşı, Servet-i Fünun'un ise topluma karşı olduğu görülecektir. Tanzimat
reformu diye nitelendirilen ilkeler batıdan aktarma formüllerdir. Batıdan
aktardılar da ne oldu, sonuçta liderlerin beklentilerini boşa çıkarmıştır. Nasıl boşa çıkmasın ki, bir kere
Tanzimat’tan beri girişilen tüm reformlar tavandan gelmiştir. Dolayısıyla bu
süreçte merkez kenar çelişkisi zirvededir.
Malum,
III. Selim Tanzimat’a egemen olan düşüncenin ilk habercisidir. O daha çok Fransızların cazibesine
kapılmıştır. Oysa Fransa’dan monte edilmeye çalışılan yenilik aldatıcıdır, piyasaya sürülen kavramlar daha çok Fransa burjuvazisinin
iktidarı ele geçirmek için kullandığı kavramlardı. Yetmedi III. Selim
gerilemenin nedenlerini Medreseye bağlamıştı. Böylece tarihin ivmesi gericilik
ve yenilik kavramları etrafında çekişmeye dönüşüp netice elde etmek
amaçlanmıştır. Öyle de olur zaten. Satıh üstü yenilikler bir sonraki evreye
aktarılır da. Nitekim II. Mahmut da
yenilik adına ortaya çıkmıştı. Oysa “yeni” demekle yenilik olmuyor, kaldı ki
yenilik demek hakikat demek değil ki, pekâlâ
felaketler de “yeni” olabiliyor. Nasıl
ki yenilik adına III. Selim gerilemenin nedenini Medreseye bağlamışsa, II.
Mahmut'ta bu konuda günah keçisi olarak Yeniçeri ve Bektaşiliği sorumlu
tutmuştur. Gerçekten öyle mi, doğrusu
büyük bir soru işareti. Bildiğimiz tek şey
Tanzimat sebep değil sonuçtur. Yani Tanzimat'ın doğuşunda Sultan Mahmud'un
yenilik diye başlattığı bir takım şekli değişikliklerin etkisi vardır. Düşünün ki burjuvazisi olmayan bir topluma
batı kaynaklı burjuva elbisesi giydirilmenin adı yenilik olarak takdim
edilebiliyor. Böyle olunca da Tanzimat kaçınılmaz hal alır.
II. Abdülmecit ne yaptı derseniz, o da Gülhane Hattı Hümayunu ile ülkemize
liberalizmin girmesine vesile oldu.
Peki, Liberalizme ön ayak olan kim dersiniz o da hiç kuşkusuz Mustafa
Reşit Paşadır. Dahası Tanzimat Koca
Mustafa Reşit Paşa’nın eseri dersek yeridir, zira onun gayretleri neticesinde
sahne almıştır. Hatta Büyük Reşit Paşa, bu uğurda 1838 ticaret anlaşmasını
imzalayarak yola koyulmuş bile. Koyulunca da malum ortaya dışa bağımlılık bir
netice ortaya çıkar. Madem peki diyerek yola
çıktık o halde, Kanun-i Esasi kimin eseri? Elbette ki, bu da Mithat Paşa’dan
başkası olamazdı. Öyle ki Mithat Paşa ilk evvela meşrutiyeti ilan ederek işe
koyulmuş, derken ortaya ırklar haritasını andırır bir meclis yapılanması ortaya
çıkıvermiş. Üstelik tüm bu girişimler 93
Harbi ve Ayastafenos arifesinde yapılmış.
Şimdi sormak lazım aklı başında bir insan bu hengâmede böylesine bir
maceraya tevessül eder mi, ya da darbe girişimi düşünür mü? Maalesef bizde
böyle şeyler sıradan bir vakaymış gibi addediliyor, oysa 93 harbi felaketiyle
Kafkasya'da sırra kadem basmış olduk.
Hadi diyelim bunu unuttuk diyelim resmi tarih kitaplarında Mithat
Paşanın göklere çıkarılmasına ne demeli.
Anlaşılan o ki, o dönemde birileri boş hayallere kendilerini
fena kaptırmışlar, baksana geri kalışımızı veya düşüş sürecini Gülhane Hattı
Hümayun, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle durduracağımızı
sanmışız. Öyle bir kurgu kurulmuş ki,
Cumhuriyetle birlikte bu kez geri kalmışlığın nedeni Nakşîliğe bağlanır.
Her nedense dönem dönem mazeretlerin ardı arkası kesilmiyor. Onlar mazeret
üretmeye devam ede dursunlar, sonuçta Cumhuriyet Tanzimat kurgusunun bir sonucu
doğmuştur. Anlaşılan o ki, her dönemin galibi resmi ağızlar, kabahati kendilerinde
aramamışlar, bunun yerine çok daha kolay bir yol tercih edip tüm problemlerin
kaynağını kimi zaman yeniçeriliğe, kimi zaman medreseye, kimi zaman Bektaşiliğe, kimi zamanda
Nakşîliğe yüklemişlerdir. Kim bilir
yarın neye bağlayacaklar. Kelimenin tam anlamıyla her dönemde proje üretmek
yerine kılıf üretmek yeğlenmiş.
Tabii tüm bu anlattıklarımız
madalyonun bir yüzü, birde diğer yüzü var ki, evlere şenlik tam bir hilkat
garibesi dersek yeridir. Düşünsenize bir zaman II. Mahmut’a “Gâvur Padişah”
yaftası vurmuşuz, yetmemiş Patrona ve Kabakçı isyanları aslı ardarı
araştırılamadan hemen irtica hareketi olarak kategorize edilmiş. Aslında
madalyonun her iki tarafı da iki ucu sivri değnek gibi gözüküyor, Bu tür alelacele yapılan yorumlar düpedüz
tarihi çığırından çıkarma hamlesine yönelik yorumlardır. Oysa tarihi vakalar
objektif kriterlere tabi tutulduğunda toplumsal ya da grup tepkilerin sembolik nitelikte
olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla
Osmanlı'da isyan diye sunulan birçok ayaklanmalar asla bir devlete başkaldırma
hareketi değildir. Hakeza Tanzimat sonrası nükseden bir takım reaksiyoner
tepkilerde öyledir. Kaldı ki bu tür manzaralar bize yabancı değil, bilakis alışık olduğumuz günümüzde de
seçilmişlerle atanmışlar arasında sıkça rastladığımız etki tepki ilişkisine dayalı
manzaralardır bu. Maalesef bu zıtlaşmalar bugünlere kadar uzanıp, bürokrasiyle
halkın seçtikleri arasında derin bir uçurum doğurmuştur. Şu bir gerçek, Tanzimat öncesi böyle halkla
devlet erkânı arasında bir uyumsuzluk göremezsiniz. Nasıl görülsün ki, o yıllarda hep ıslah ve yapıcılık söz
konusudur. Tanzimat sonrası malum,
coğrafyamız üç kıtaya uzanan koskoca ulu çınarın devrilişine sahne olduğu gibi,
bu ulu çınar kefensiz uğurlanır da.
SULTAN ABDÜLHAMİT HAN
19. asır ortaları bizim için
bambaşka yıllardır. Öyle ki o yıllarda
bağrımızda taşıdığımız topluluklar üzerinde adeta otopsi yapılıp diplomatik
satranç oynanmıştır. Neyse ki bu noktada İngiltere, Rusya ve Fransa’nın
hamleleri karşısında Sultan Abdülhamit Han'ın o akıl dolusu hamleleri devreye
girmekte gecikmez. Malum Abdülhamit Han Tanzimat'ın yürüttüğü o korumacı
politikalarına son verip devletin dizginlerini yeniden ele almayı başaran bir
deha hakandır. Zaten dizginleri ele alır
almaz bir yandan 1870 tarihi itibariyle Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman
Efendiyi Türk topluluklarının şeceresini, isimlerini ve nüfuslarını kayıt
altına almak ve aralarındaki dil birliğini sağlamak için oralara gönderip bizim
kontrolümüzde Turan kongresi girişimi başlatırken, diğer taraftan İslam
dünyasını İstanbul’a bağlayacak Teşkilatı Mahsusa marifetiyle lobiler oluşturup
İttihadı İslam hedeflenir. Yetmedi uzak doğuda Japonlarla işbirliğine gidilerek
emperyal güçlerin domino taşlarını yerle bir edecek adımlar atılır. İşte görüyorsunuz
hem Pantürk, hem İttihadı İslam, hem de uzak doğuyu kapsayacak entegrasyondan
söz edeceksek, tüm bunlar Ulu Hakan
siyasetinde fazlasıyla mevcut. Şu da bir
gerçek Ulu Hakan ne sırf Türkçü, ne sırf İslamcı, ne de sırf Hümanisttir, belki bunların
hepsidir. O bunların ötesinde “Çokluk
içinde Birlik ülküsünü” benimsemiş bir ulu hakandır. Gerçekten de o akıl dolusu hamleleriyle İngiltere,
Rusya ve Fransa’nın çok
övündükleri domino taşı stratejilerini boşa çıkartmış bir Hakandır.
İyi ki de o fırtınalı günler de o varmış, bu sayede batı, hatta Rusya bu
satranç oyununda hep mat korkusu yaşamışlardır. İşte o korkudan dolayısıdır ki
kendileri açısından oyun bozucu Abdülhamid’in bir şekilde hal edilmesi
gerekirdi. Nitekim düğmeye basılır da. Aşağıdaki satırları izleyelim düğmeye
basıldığında bakalım nasıl bir tablo çıkacak:
Bakın Sultan Abdülhamit Han Mabeyn
Başkâtibi Tahsin Paşa’ya ne demiş:
“Bir hükümdar için lazım olan şey,
memleketin menfaatidir. Şayet bu menfaat Kanun-i Esasi’nin ilanında ise o da
yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türk’ün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını
tam kestiremiyorum. O sahte ıslahatın başına ben geçmeliyim. İngiltere’nin
oyunlarını boşa çıkartmak için yegâne çare budur. Akılları başlarına gelince
devleti uçuruma sevk ettiklerini belki nihayet idrak edeceklerdir.” İşte Ulu Hakan’ın bu müthiş önsezisi kısa
zamanda tecelli etmişte. Hatta bu arada
Ulu Hakan, kendisi hakkında istibdatçı
suçlamasında bulunan bir takım mahfillere göndermede bulunmayı da ihmal etmez,
derki; “...bir hürriyetin taşkın
mevcudiyeti de, büsbütün yokluğu da tehlikelidir. Her şeyden önce bir
memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik
edilmelidir.” Gel de şimdi bu akıl
dolusu sözlere şapka çıkarma, öyle ki özgürlük havarisi kesilenlere ders
verecek nitelikte sözlerdir. İşte Osmanlıyı izlediği denge politikalarıyla 33 yıl
daha ayakta tutmasını bilen Ulu Hakan Abdülhamid Han feraseti budur. Dile kolay
33 yıl içerisinde Osmanlı coğrafyasının tüm sathında Ulu Hakana bağlı hafiye
teşkilat ağı ile İngiliz casus örgütleri arasında kıran kırana geçen istihbarat
savaşları yaşanarak bu sonucu elde etmişiz. Derken bu güç dengeleri içerisinde
İngiltere’nin Osmanlı devletine giydirmeye çalıştığı o deli gömlek modelleri 33
yıl boyunca Ulu Hakan'ın o müthiş azmi ve kararlılığı sonucu sekteye
uğramıştır. Ne var ki bir takım çevreler o'nun bu devlet dizginini kendi
kontrolüne alıp haramilere göz açtırmama hamlesini keyfi yönetim olarak
değerlendirmişlerdir. Hatta değerlendirmekle yetinmemişler Ermeni komitecilerinin
taktığı “kızıl sultan” lakabına balıklama dalmışlar da.
Anlaşılan, batı hürriyet getiremediği
gibi, yerli kültürleri de kurutmuştur. Koca Reşit Paşa, İbrahim Temo, Abdullah
Cevdet, Hüseyin Avni, “Enver-Talat-Cemal” üçlüsü ve daha niceleri batının içi
boş hürriyet dövizinin paravanlığına soyunmuş şişirilmiş piyon elemanlarıdır.
Aman Allah’ım neydi o günler, bir yandan gayrimüslimlerin bağımsızlık
naraları, diğer yandan Tanzimat
aydınların içi boş hürriyet naraları, tam bir trajik hadiselerdi. Ne yani bu
durumda Ulu Hakan, Mithat Paşa’nın kurduğu meclisi kapatmayıp devletin yok
olmasına mı izin verseydi? Hadi bundan vazgeçtik, bir kere Mithat Paşa’nın özgürlükten anladığı
padişahın devletin dizginlerini ele almasına alternatif bir siyasi hürriyet
hamlesidir. Keza meclisten anladığı ise yedi kocalı hürmüz, yani kavimler
haritasıydı. Düşünsenize kurulan Meclisi Mebusan’ın kahır ekseriyetini
azınlıklar ve gayr-i Türkler oluşturuyordu. Tabii bitmedi, dahası var. Bakın
Midhat Paşa işi o kadar ileri boyutlara taşıdı ki, Sırp, Bulgar komitecileri, hatta o günün
anarşist azınlığını İslâm gençleri ile İstanbul’da kol kola yürümüşler, yetmemiş
Hilâl’in yanına bir de Haç takmışlar. Bu ne yaman çelişkidir dersek
yeridir. Ki, o gün Hilal can evinden
vurulmuştur, bu nasıl hürriyetse. Hilal
yere düşer de bir vicdan harekete geçmez mi, geçer elbet. İşte o dönemde “Ya meclis, ya devlet” şıklarından
birini tercih etmek zorunda kaldığında, tercihini kuzgun leşeden değil
devletten yana koyan Abdülhamit Han vicdanından başkası değildir. Doğrusu da
buydu. Zaten Abdülhamit döneminde birey özgürlüğü had safhadaydı, daha ne
özgürlüğü. Düşünsenize idam kararı gerektiren düşmanların cezasını bile sürgüne
çevirmiş bir abide şahsiyettir o. Şayet
dert dava siyasi hürriyetse, yukarıda açıkladığımız nedenleri göz önünde
bulundurduğumuzda, bir kere içi boş hürriyet paravanlığı hasta yatağa düşmüş Osmanlıyı
yer bitirirdi. Bakın Ulu Hakan’ın
rakiplerine karşı (İttihatçılar) bunca
iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen habire mesele çıkarıyorlardı, sürekli
hilafete karşı çıkıp meşrutiyet düsturunu (kaldı ki İslam istişareyi
emrediyor) kendi siyasi emelleri için
kullanıyorlardı. Oysa Osmanlı bu
düsturlar üzerine üç kıtada nizam-ı âlem olmuş bir devletti. İşte bu yüzden Metternich Tanzimat harekatının başındakilere
gönderdiği mektupta; “..batı kanunlarının temeli Hristiyanlıktır. Siz (en iyisi mi) Türk kalınız..”
diye yazmıştır. Gerçekten de Jön Türk ve
Selanik komitecileri hep batı değirmenine su taşımışlardır.
Bilhassa Abdülhamit Han dönemi
birtakım aydınlar İngiliz, Fransız ve Alman ekolüne tav olmuşlardır. Hatta o
sıralar Akif’te Almanya’ya kurtarıcı gözüyle bakmış ve; “Değil mi bir anasın
sen, değil mi Alımansın...” diye şiir döşemişte.. Tabii bu şiir Akif’e gölge düşürür mü?
Elbette ki düşürmez, sadece bu şiir o devrin toplumsal ve siyasi şartları
içinde, Akif’in o anki ruh dünyasının bir yansıması, bir dil sürçmesi ya da saf bir yanılgıdan
öteye geçemez. Ki; aynı Akif yeri gelince: “Medeniyet dediğin tek dişi
kalmış canavar”, “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı bir duvar, benim
iman dolu göğsüm gibi, serhaddim var” deyip, adeta gök kubbeyi
çınlatmıştır.
İsterseniz bir özgürlük dersi de
Abdülaziz’in veziri Ali Paşa’nın 40 sayfalık risalesinden aktaralım. Sanki 40
sayfalık bu risale; bir kitap değil tüm
çağları kuşatan fikir abidesi. Evet, Ali
Paşa bu risalede özetle; “Öğütlere daima kulak verdik. Tenkitlerde iki şey
aradık. Biri terbiye, diğeri ise samimiyet... Hürriyetsizlik her türlü fesadı
kolaylaştırır. İlk iş tam hürriyet”
diyordu.
Meğer Tanzimat ülke medeniyetinin tam
terki manasına bir asimilasyon hareketiymiş, İslâmsa bu ülkenin tek yerli
ülküsü. Peki ya İdeolojiler? Onlarda bu
ülkenin kefenini soymaya hazırlanmış müsvedde reçetelerdir. Öyle ki, ilk önce Fransız etkisinde kaldık, sonrasında
bedenimize Alman üniforması geçirdik. Almanya mağlup olunca bu kez Amerikan
kıyafetiyle buluştuk, yetmedi Fransız ekolü Türk kanunu oluverdi, derken
biranda Osmanlı varlığını yitirmiş oldu. Belki de Tanzimatçılar, Jön Türkler,
Genç Osmanlılar, Meşrutiyetçiler davalarında samimi insanlardı, ama akıl olmayınca
iyi niyet tek başına neye yarar ki.
Bilgisizliklerinin kurbanı oldukları besbelli. Biraz akıl, biraz uyanık olsalardı
kökü dışarıdaki ideolojilerin paravanlığını yaparlar mıydı, elbette
yapmazlardı, sonuçta bu toprağın havasını teneffüs etmiş insanlardı, mutlaka genlerinde
ecdattan kalan bir şeyler vardır. İşte akılsız davranmak, gaflet delalet böyle
bir şey olduğundan koskoca Osmanlının çöküşüne sebep oldular. Evet,
I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet arayışı derken nihayet üç kişinin
(Talat-Cemal-Enver) gafletiyle I. Cihan harbine sürüklendik. Sürüklenmesek
zaten şaşardık, işin bu boyutlara geleceği ta baştan belliydi. Malum, İttihat ve Terakkinin ilk nüvesi, 1989
yılının sözde değişim öncüleri, yani satıh (yüzeysel) üstü yenilikçi 5
(beş) maceracı delikanlı tarafından oluşturulmuştur. Maalesef yenilik hareketi
öncüleri ürettikleri kriz senaryolarla 170 sene zarfında coğrafyamızın
sınırlarını 20.000.000 km² den 780.000 km²’ye çekmişlerdir. İlginçtir bunca kan kaybına rağmen dünya sıralamasında
yine de altıncı devlet olarak tarih sahnesinden çekildik. Aslında bu çekiliş
Osmanlı’nın öyle kolay yutulur bir lokma olmadığının bir göstergesidir. Kaldı ki Osmanlı hem dışarıdan hem de içten
çökertilmiş bir devlettir. En iyisi mi
yinede biz iyi niyetimizi koruyup, bizi içten çökertmeye kalkışan maceracı
İttihatçıların yaptıklarına hainlik demek yerine gaflet demeyi tercih ediyoruz.
Zaten hainlik yaftalaması etik olarak bizim literatürümüzde yeri yoktur. Şayet
hainlik ithamıyla meseleler çözülebiliyorsa her gelene hain demek çok kolay bir
yöntem, asıl mesele zor olanın
üstesinden gelebilmek mühim bir hadisedir.
Dahası her devrin şartlarını ve o dönem aydınlarının bakış açılarını
sosyolojik yönden iyi analiz etmek asıl maharettir. Her nedense hep kolay olanı seçiyoruz. Bir bakıyorsun ya kişileri yüceltiyor ya da
karalıyoruz. Fakat bu yaklaşım biçimi objektif sayılmaz. Bir insan saltanatçı,
meşrutiyetçi, cumhuriyetçi olabilir, ama şucu bucu olmak geçmişe sövmeyi
gerektirmez. Cumhuriyeti sevdirelim diye Osmanlıyı karalayıp habire dil
uzatıyoruz. Batının şekli cazibesine kapılmak ne işe yarıyorsa. Varsa yoksa tek rehber içi boş sloganlar,
kavramların aldatıcı o tılsımı. Bir kere yakayı fena kaptırmışız, baksanıza Tanzimat’tan bu yana hürriyet,
eşitlik, adalet ve meşrutiyet gibi kavramların içini bir türlü dolduramadık. Bu
güzel kavramları özde değil sözde telaffuz ettik, kalbimize değil dilimize doladık. Umulur ki, bir gün bu tür içi boş arayışlar
son bulur.
CUMHURİYET DÖNEMİ
İmparatorluktan cumhuriyete geçmek doğru bir
adımdı. Belki de Osmanlı Sultanlarını bile hayallerini süsleyen bir düştü ama
imparatorluk çağında bunu dillendirmek lüzumsuz olurdu. Zaten imparatorlukların
dağılmasıyla bu lüzum ortaya çıkmış bile. Arz talep meselesi gibi bir şeydir
bu. İşte bu noktada Amasya tamimi, Sivas
Kongresi, Erzurum Kongreleri birer arz talebin neticesinde ortaya çıkmıştır.
Derken arz talep dengesi içerisinde Büyük Millet Meclisin aldığı kararla
Cumhuriyete geçişimiz gerçekleşir de. Ne
var ki ilerleyen yıllarda arz talebi karşılamayacaktır. Zira ortada Hiçbir ciddi
bulgu olmadığı halde durduk yerde rejimi koruma ve kollama kaygısıyla istiklal
mahkemeleri kurulması arz talep dengesini berhava etmeye yetmiştir. Maalesef
mahkemenin isteği doğrultusunda, kurulmakta ya da kurulmuş muhalefet “İttihat
ve Terakkiperver Fırkası” kapatılır da. Böylece antidemokratik uygulamalar tek
parti despotluğunun ömrünün uzamasına yaramıştır Düşünsenize milli mücadele
öncesi muhalif parti var, milli mücadele sonrası yok, adeta tek partili hayata mahkûm kalmışız.
Neymiş efendim Şeyh Said isyanı varmış. Tabii bu işin kılıfı. Ve bir bahaneyle
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır da.
Bu arada Takrir-i Sükûn kanunu da onaylanır. İşte bu yüzdendir ki Kazım Karabekir Paşa
meclis müzakerelerinde: “İstiklal mahkemeleri istiklal savaşına aittir. Biz
Şeyh Said’e karşı istiklal savaşı mı veriyoruz” diye sitem etmiştir. Kaldı
ki milli mücadelenin başarılmasında ulemanın çok büyük desteği ve rolü
olmuştur. Bakın I. Büyük Millet Meclisinde birçok müftü ve medreseli vardır.
İstiklal mahkemeleri Kazım Karabekir Paşanın da belirttiği gibi maksadını aşan bir
görev üstlenmişti. Hadi Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası’nı kapattılar, peki ya şu Serbest Cumhuriyetçileri “irtica
avı” kapsamında kıyım yapmalarına ne
demeli. Örnek mi? İşte İskilipli Atıf
Hoca, işte Süleyman Hilmi Tunahan, işte Bediüzzaman Said Nursi ve daha niceleri
bunun en tipik misalleri. Onlar avlaya dursun
onlar halkın gönlünde çoktan son devrin din mazlumları olarak taht kurdular
bile. Kendi öz vatanlarında parya duruma
düşseler de onlar gönüllerde yaşıyor hala.
Şu bir gerçek; ister Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkanın kapatılmasında olsun, ister güya çok partili süreç gibi
gözüken ama serbest Cumhuriyet Fırkasının varlığına tahammül edemeyişin bir neticesinde
Millet Partisinin kapatılması olayı olsun, ister Demokrat Partinin önünün
kesilmesinde olsun fark etmez, tüm bu yaşananlarda İsmet İnönü’nün parmağı
olduğu muhakkak. İşte bu yüzdendir ki İnönü hakkında Cumhuriyetin fırka (parti)
yiyen Milli Şef’i denilmiştir. Şeflik unvanı onun için onur okşayıcı gelse de
fırka yemek nereye kadar devam edebilirdi ki. Eninde sonunda çok partili hayata
geçiş kaçınılmaz hal alır. Bakın bu hususta Nihal Atsız ne diyor. Atsız der ki;
“Görünüşe göre demokrasiye doğru gidiyoruz. Fakat bu gelişme tabii şartlar
içinde olmuyor. Demokrasinin gelişmesi iki şekilde olabilirdi. İktidarın genel
rızasıyla (bunu vermesiyle),
yahut halkın bunu zorla almasıyla. Hâlbuki bugün, şahidi olduğumuz gelişme bir
dış baskının neticesidir. İstenildiği kadar inkâr olunsun, Amerikan zaferi
sonundaki dostane baskı olmasaydı bugün Türkiye hala koyu bir istibdatla idare
olunacaktı. Halk partisi Alman zaferinin parlak günlerinde demokrasi
aleyhtarlığı yaptığı gibi demokrasilerin zaferinden sonra da hiç şüphesiz
kendisinin demokrat olduğunu iddia edecekti. Fakat bu bizim demokrasiyi
kabulümüz değil, demokrasinin zorla hululüdür. İşte anormal olan budur.”
Evet, Atsızın ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, İsmet Paşa’yı tek partili
hayattan çok partili devreye geçişin kahramanı göstermek, hedef saptırmaktır.
Bugün gelinen noktada bile demokratikleşmeyi Avrupa istediği için mi, yoksa
milletimiz buna layık olduğu için mi istiyoruz sorusu birçok kafa
karışıklığının kilidini açacak cinsten bir sorudur.
Her neyse sözüm meclisten dışarı, birileri bu
sorunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışsın, biz Milli Şef döneminin o derin
izlerini biraz daha irdelemeye çalışalım.
Malumunuz, 21 Temmuz 1946 seçimleri tek dereceli ama “açık oy, gizli
tasnif” esası üzerine gerçekleşmiş bir seçimdir. Şayet buna seçim
denirse. Nitekim böyle şaibe karışan bir
seçimin ardından devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu istifa eder de. Böylece yeni hükümeti CHP fanatiklerinden
Recep Peker kurar. Derken Meclis
toplandığında, CHP’nin oylarıyla İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olur.
Peki, Recep Peker'in başbakan, İsmet İnönü'nün
cumhurbaşkanı olduğunu anladıkta, şu meşhur 27 Mayıs sürecine ne demeli? Malum, 27 Mayıs’tan evvel DP iktidarının
Tahkikat Komisyonu kurduğu bahanesiyle ihtilale zemin hazırlanmıştı. Oysa
Tahkikat Komisyonu yasama gücünün etkinliğini artıran bir kontrol müessesesidir. Bakın Prof. Ali Fuad Başgil bu konuda
kaygılarını şöyle dile getirir; “Askerle talebenin kucaklaştığını görünce,
harekâtın orduya sirayet ettiğini üzülerek gördüm. Kendi kendime eyvah bu iş
tamam, artık Menderes hükumeti gitmiştir dedim.”
Gerçekten kaygılar yerini bulur
da. Her ne kadar radyoda duyurulan
ihtilalin tarafsızlığından dem vurulsa da, ihtilal sonrası Cemal Madanoğlu
tavrını İsmet Paşa'dan yana koyup, komite içinde 14’lerin yurt dışına
çıkarılmasında etkin rol oynar da. İhtilal yıllarında geçici Anayasa’yla Türk
milleti adına hâkimiyet hakkı MBK'nin (Milli Birlik Komitesi) eline
verilir. Yetmedi buna birde Tabi Senatörlük ilave edilir. Malum, bu senatörlük
fikri de İnönü’nün başı altından çıkmıştır. Hakeza kapatılan DP’nin teşkilatlanmasına
fırsat kalmasın diye derhal kurucu meclisin kurulması da ona ait bir manevra. Böylece
Temsilciler Meclisi CHP Meclisi haline gelir de. İşte CHP bu sinsi planla derin bir soluk
almış olur. Nasıl olsa 58. esas sayılı
kanunla DP’liler seçime katılmayacak, niye derin soluk almasınlar ki.
Evet, 27 Mayıs ihtilali DP’yi
kıymıştır. Necip Fazılı Kısakürek’in ifadesiyle 27 Mayıs, yeniçeriliğin kansız
hortlayış şeklidir. Bu hortlayışta daha çok fötr şapkalı bazı mebusları
görüyoruz. Hatta bir gün Necip Fazıl, Mareşal Fevzi Çakmak’a memleketin
içindeki meseleleri anlattıktan sonra şu soruyu yöneltir:
“- Niçin bu gidişata dur
demiyorsunuz?”
Fevzi Paşa bu soruya cevaben:
“- Ben Yeniçeri değilim ki!” demiştir.
İşte bu müthiş cevap Fevzi Çakmak’ın totaliter ve dikta anlayışından çok uzak
bir paşa olduğunu göstermeye yetiyor. Nitekim bu engin yumuşaklığından dolayı
kendisine “Kuzu Paşa”
denilmiştir. Tabii İsmet Paşa öyle
değil, tam aksine o totaliter uygulamalarıyla adından “Milli Şef” olarak söz ettirmiştir. O öyle bir adam ki, Ruslara hoş görünmek adına Türkçüleri bile
“tabutluklara” mahkûm etmiş bir şeftir. Değim yerindeyse hangi taşın altına
baksak, altından İnönü çıkıyor. Bilhassa tek partili dönemde düşünce “Altı ok”a
endekslenmişti. Bu yüzden Cemil Meriç o yıllara atfen düşünce hürriyeti için
şunları der: “Peyami’ye (Safa) karşı avantajım vardı. O bazı şeyleri
söyleyemezdi, söylese adamı ipte sallandırırlardı.”
Geçte olsa iyi ki de çok partili
hayata geçmişiz. Zira çok partili dönem
ilk defa alttan gelen bir sosyal değişmenin kapısını aralamıştır. Derken
siyaset toplumu idare etme ilmi ve sanatı olduğunu idrak eden halk, fikri
fikrine, zikri zikrine uyan partileri iktidara getirme avantajını yakalar hale
gelmiştir. Düşünsenize çok partili devreye kadar toplum tepeden
yönlendirilmelerle adeta hafızasını yitirmiş ve düşünce melekesi dumura
uğratılmıştır. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyen yığınlar haline
dönüştürülmüşüz. Başkada bir şey yapamazdık, ortada alternatif yok ki, tek partili hayat; tek tip görüş, tek tip
model, tek tip düşünce programı sunuyordu kitlelere. Neyse ki çok partili hayata geçtikte bir nebze
aklımız başımıza gelir gibi olup zaman içerisinde çoğulcu düşünebilmenin
adımını atar olduk. Dahası eski
alışkanlıklarımızın yerini değişim ve yenileme almıştır. Meğer monotonluktan
aktif bir sürece geçmekte hayat varmış.
İşte bu noktada Menderes’e çok şey borçluyuz. Bu yüzden 1950 sonrası
milletimiz için bir milattır. Menderes’le demokrasi aşısı tutar da. Ne diyelim darısı CHP’ye, gerçekten partinin altı okunda demokrasi
kavramının olmaması düşündürücü bir durum. Bakın Menderes partisini kurar kurmaz
adını “Demokrat” koymayı ihmal etmediği gibi
‘Yeter artık söz milletindir’ sloganıyla halkın büyük çoğunluğunu
kendine mest etmişte. Aslında tarihten gelen
hoşgörü kodlarımızdan olsa gerek demokrasinin ruhuna çokta yabancı değildik,
sadece biraz unutmuşluğumuz vardı.
Dolayısıyla her türden insanı yıllar boyu bağrımızda taşıdığımızı tarih doğruluyor
zaten
Buraya kadar tarihi perspektif
açısından demokratikleşmenin seyrini incelemeye çalıştık, her devri kendi şartları içerisinde
özelliklerini özetleyebiliriz de. Şöyle ki;
1900- Abdülhamid'le özdeşleşen dönem
olup, bilhassa bu dönemde yıkılmaya yüz tutmuş devleti ayakta tutma çabası
vardır. İşte bu çaba gereğidir ki devlet gizliliğinin esas alındığı bir dönem
olarak ta adından söz ettirmiştir.
1910- İttihat ve Terakki devri, yani
sonsuz konuşma, lakaytlığın, başıboşluğun ve her türlü ifşaatın hâkim olduğu
bir dönemdir.
1920- İttihat ve Terakki iktidarının
yıkılışına sahne olan bir dönemdir.
1930- Giyimi, alfabesi, takvimi,
hafta tatili ve başkentiyle damgasını vuran Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemidir.
1940- Şehir yerine köy modelinin
tercih edildiği, derken adını köy enstitüsü ile özdeşleşmiş sol ideoloji
devride diyebiliriz.
1950- Tek partililikten çok partili
hayata geçiş sürecinin ilk ayağını oluşturan dönemdir. Bu dönemde Sovyet Rus
etkisinin yerini Amerikan etkisine bırakacaktır.
1960- 27 Mayıs İhtilali, yani
demokrasinin kesintiye uğrayıp tek partili hayata dönüş özleminin yaşandığı bir
dönemdir.
1970- Sosyalizmin denenmek
istendiği, bu uğurda çabaların görüldüğü yıllar olarak göze çarpar. Bilhassa bu
yıllar sağ sol çatışmaların hız kazandığı dönem olarak hafızalara kazınır.
1980-
12 Eylül ihtilali ve akabinde milletin teveccühü ile iktidar olan Özal’ın
tabuları yıkma yolunda uğraş verdiği hatta Türkiye’nin katı devletçi kalıbından
çıkıp yeni bir dönüşüm hamlesinin sürecine girildiği bir dönemdir.
1990- Sistem tartışmaların hız
kazandığı ve sonrasında 28 Şubat post modern darbe süreciyle halkı sindirmeye
yönelik uygulamaların başladığı bir dönemdir. Hatta vesayetin zirve yaptığı
dönemde diyebiliriz.
2000-
Vesayetçi ANASOL-M hükümetinin yıkılmasının ardından bin yıl sürecek
denen 28 Şubat sürecinin sonlandığı bir dönemdir. Ancak Türkiye'ye çağ atlatan ve
Avrupa Birliği yolunda koşan Ak Parti hükümetinin Cumhurbaşkanı görüşmeleri
aşamasında önünün kesilmek istendiği, 27 Nisan 2007 elektronik muhtırayla
durdurulmaya çalışıldığı, 2008 Nisan ayında partiye kapatma davası açılıp kıl
payı kapatmanın eşiğinde dönen bir dönem olarak ta hatırlanacaktır.
2010-Gezi olayları, Pensilvanya kaynaklı
17 Aralık 2013 paralel yargı darbe girişimiyle ayar çekilmeye çalışıldığı, tüm
bu ön kesme operasyonlarına rağmen her seçimde AK partisi zaferle çıkmasını
bilip ve adından ilk kez halkın oyuyla Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlayarak
tüm vesayetlerin hevesini kursağında bırakan bir dönem olarak söz ettirmiştir.
İşte yıllara göre sıraladığımız bu kronolojik
tabloya baktığımızda her on yılda bir Türkiye’de tarihten bugüne gelen
demokratik sürecin kesintiye uğratılmak istendiği görülüyor. Bir bakmışsın tarihi süreçte İttihat ve Terakki “Alman modelini” rehber edinmiş,
Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransız modeli esas alınmış, Milli Şef İnönü
döneminde İngiliz Rus karışımı model uygulanmaya çalışılmış, Menderes döneminde
Amerika’yla ilişkiler çerçevesinde dışa açılma tezahür etmiş, 1970 yıllarda
sosyalizme yöneliş başlamış, Turgut
Özal'lı yıllarda Türkiye Serbest piyasa ekonomisi gerçeğiyle
yüzleşmiş, yetmemiş düşünce özgürlüğünün önünde
çok büyük engel teşkil eden 141–142 ve 163 gibi antidemokratik hükümler
kaldırılmıştır. Derken Tayyip Erdoğan döneminde ise Avrupa Birliği yolunda
müzakere almışız, bunla da kalmayıp gündemi belirlenen değil gündemi belirleyen
Türkiye konuma geçmişiz, her şeyden
önemlisi yıllardır kanayan yara hale gelen başörtü yasağı rafa kaldırılmıştır.
Belki de bu dönemin en belirgin özelliği ihanet şebekesi paralel örgütün milli
birliğimizi tehdit eden sinsi oyunlarının deşifre edilmesiyle birlikte yeniden
demokratik sürecin kesintiye uğramasından kurtulmuş olmamızdır. Bakalım 2013 Cumhurbaşkanı seçimlerinin akabinde
Başbakanlık koltuğuna oturan Ahmet Davutoğlu sonrası süreçler nasıl
işleyecek, umarız 2023 hedefi bir hayal
değil gerçek olur. Umulur ki demokratik süreç
bir daha kesintiye uğramaz.
Rejimler değişebilir, ama devlet
yine aynı devlet olarak kalabiliyor. Bakın Fransa hem devrim öncesi, hem de devrim sonrası aynı isimle anılan bir
devlettir. Her halükarda adı yine Fransa’dır. Hakeza her on yılda bir ülkemize
ayar çekilip değişik modeller uygulanmaya çalışılsa da Türkiye yine aynı
Türkiyedir. Tek fark eski Türkiye
alışkınlıklarını terk edip Yeni Türkiye'den söz eder hala gelmiş
olmamızdır. Hatta karşımızda bu kez
2023'ü hedef edinmiş bir Türkiye var. İşte
hedefi olan bu ülke çağlar üstü bir Türkiye muştusunu veriyor da. Kaldı ki
Türkiye derin güçlerin oyunlarını bozabilecek güce erişmiş durumda da. Dahası şu an geldiğimiz noktada derin toplum
derin devletin önündedir. Toplum öyle
bir hale gelmiş ki her türlü manipülasyonlara kanmadan fikri hür, vicdanı hür
siyasileri baş tacı edebiliyor. Bu
yüzden katılımcılığı ilke edinmiş partilerin, ileri ki günlerde yıldızı daha da
parlayacak gibi. Çok şükür ülke içindeki dinamikler bu yönde gelişme
kaydetmektedir. Öyle görünüyor ki
gelecek statükocu partilerin aleyhine işlemekte. Nasıl işlemesin ki, her şey eskir, eskimeyen tek şey
hakikattir.
Kurtuluş kesrette vahdet aramaktır.
Her ne ararsak çokluk deryasında bir olmakta aramalı. Bakın evren tüm yaratılmış varlıkların çok
sesli senfoni orkestrasıyla yankılanıyor. Hakeza Kâbe’ye de çeşitli yollardan
varılıyor. Madem öyle çokluk içinde birlikte yaşamak varken cennet vatan
Türkiye’mizi cehenneme çevirmek çabası niye? Aydınlık yarınlar kurmak varken
kendi ayağımıza kurşun sıkmak niye? En iyisi mi durmak yok yola devam diyelim
ki haramiler fırsat bulup başımıza bela olmasın.
Velhasıl; çok
çeşitlilik ayrılık değil, zenginliğin ifadesidir. Katılımcılık demokrasinin
özüdür. Belli ki uzun ince bir
yoldayız, daha çok mesafe kat etmemiz
gerekiyor da.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder