19 Kasım 2016 Cumartesi

STATÜKOCULUK VE DEĞİŞİM



STATÜKOCULUK VE DEĞİŞİM 

                               SELİM  GÜRBÜZER

            Değişimden yana olmayıp mevcut durumu idame ettiren anlayış statükoculuğun ta kendisidir.   Yani, değişimin zıddıdır statükoculuk. Değişim ise eski bayatlamış alışkanlıkları terk edip, yeni bir hamle başlatmanın adıdır. Statükocu zihniyet dirense de realite er geç su yüzüne çıkabiliyor. Yeter ki doğru analiz, yerinde teşhis, yerinde tahlil ve yerinde yeni kriterler ortaya konulabilsin. Bak o zaman tepeden inmeci görüşler sonunda hakikatin karşısında pes etmek zorunda kalabiliyor. Bakın tarihte birçok bilim adamı bin bir türlü cefaya maruz kalmış, ama sonunda tarih onları haklı çıkarmıştır. Derken engizisyonun o susturucu giyotin aleti yerini bilgiye terk etmiş bile. Yani kaybeden değişim değil, giyotin olmuştur. 
            İslâmiyet doğuştan itibaren; “İki günü eşit kılan zarardadır” fermanıyla statükoculuğa geçit vermemiştir. Devamlı ilerleme kaydetme ve yeni gelişmelere uyum sağlamak İslâmiyet’in kabulüdür. Bir kere değişmemekte ısrar eden toplumlar, kendilerini bataklığa düşmekten kurtaramazlar. Malum, dünyada her şey değişir, değişmeyen sadece Vahyin soluğu ve Sünnet-i Seniyye değişmez. Zira Kur’an-ı Mu’ciz’ül beyan bütün çağlara ferman okuyan, tek evrensel hakikat ışığıdır. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde ideal bir Müslüman’ın tek gayesi, yaşadığı asrı İslâm’ın o engin hoşgörü ışığında değiştirmek ve insanlığın özlediği o gerçek değişim projesini sunmak olmalıdır.
            Batıda statükocu zihniyeti aristokratlar, kralcılar, dinciler, ırkçılar,  klasik kapitalistler ve fanatik milliyetçiler oluşturur. Gerçekten de batı’nın o karanlık ortaçağ devresine baktığımızda kilise sultaların, aristokratların ve kralcıların değişimden uzak sırça köşklerde uzun seneler saltanatlarını devam ettirdikleri görülür. Ama sonunda kazanan yine değişim oldu. Demek ki, hakikat er geç tecelli edebiliyormuş.
          Batıda sağcı hayatından çok memnundur. Yani, ekonomik durumu diğer kesimlere göre çok daha ileri seviyelerde olup geleceği parlak olur da. İşte bu yüzden statik kalmayı tercih ederler.  Peki ya batı solcusu! Malum onlar da ekonomik yönden güçsüz olduğu için olaylar karşısında sessiz kalmazlar,  mevcut düzenin değişmesinden yana tavır sergilerler. İcabında her biri ‘eylem manyağı’ olabiliyor. Belli ki onların böyle olması huzursuz ve sefil bir hayat yaşamanın bir yansımasıdır
            Söz konusu Türkiye olunca, batı’dan çok daha farklı bir tablo karşımıza çıkar.  Bir anlamda batı’nın tam tersi bir tablo söz konusudur. Şöyle ki, Türk solcusu maddi yönden fevkalade iyi durumdadır. Ancak toplum değerleriyle barışık değiller. Tabii buna şaşmamak gerek,  çünkü genel itibariyle solcular kendini elit sanan çevrelerin ürettiği topluluklardır. Son derece önemli yerlerde köşe başlarını tutmuş olduklarından etkinlikleri hala devam ettirebiliyorlar. Dolayısıyla mevcut konumlarını daha da devam ettirmek için değişimin önünü tıkayacak kanallara sarılırlar. Yani tutunacak dalları statükonun kollarıdır. Ülkemizde sağcı diye vasıflandırılan kesim ise ekonomik yönden zayıf, ama değişimcidirler.  Her ne kadar muhafazakar kesim bir takım çevrelerce radikal, fundamentalist ithamıyla suçlansalar da onların bu ithamlar karşısında tepkileri hep sivil inisiyatif çerçevede demokratik olmuştur.  Asla mütedeyyin ve muhafazakâr çevrelerde cam çerçeve kırmak, yakıp dökmek gibi nahoş tepkiler görülmez.  Hak ve özgürlük taleplerini demokratik yollardan aramayı tercih ederler hep.  Keza batı sağcısının yaşadığı lüks konfor hayatı yaşamasalar da, bir lokma bir hırkaya razı olacak bir kıt kanaatle bile Allah’a teslimiyetleri tamdır. Avrupa’da solcu, refah seviyesi düşük olması hasebiyle tepkicidir.  Türk solcusu ise bolluk içinde yüzdüğü halde Allah’a şükür noktasında bihaberdir.  Sol kesimin partisi bile zengin, hatta bu partinin İş Bankası da var. Tahmin etmişsinizdir bu parti CHP’den başkası değildir. Dahası bu öyle bir parti ki, 22 Temmuz 2007’de genel seçime gitmeye bile itiraz edecek bir konuma düşmüştür. Neymiş efendim o ayda seçmen sahillerde olacakmış. Düşünsenize yaz tatili onlar için oy kaybı demek. Parti değil sanki pırtı, konjonktüre göre şekil alabiliyor.  Hele şükür sağ seçmenin böyle bir derdi yok. Aslında bu tip örnekler hangi partinin seçmen nezdinde hangi noktada olduğunu göstermeye yetiyor.  Kelimenin tam anlamıyla istisnai durumları hesaba katmazsak Türk solcusu olaylar karşısında statükoculuktan yana tavır alırken, Türk sağcısı da değişimcilikten yana tavır almaktadır.
             Gerçek Müslüman kimliğine sahip olan bir insan,  nimet,  külfet dengesini gözetip varlıkta ve yoklukta Allah’ı hatırlar hep.  Bu da yetmez hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıp, kahrında hoş lütfünde hoş der.  Evet, bu hissiyatı yaşayan bilir, yaşamayan bilemez,  hakiki Müslüman’a has bir duygudur bu.  Tarih bize Allah’a itaatle kölelerin sultan,   isyankâr sultanların ise rezil ve sefil duruma düştüklerini gösteriyor. O halde bir insan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Bir kere insan hangi durumda olursa olsun mutlaka Allah’a şükretmesini bilmeli. Allah’ın bahşettiği nimetlerin kıymetini bilip kendi iç değişimin kapısını aralamalı.  Malum, insan beşer, durmaz şaşar, hataya düşebilir. Şüphesiz düşüp kalkmayan sadece Allah Teâlâ’dır. Madem öyle her anımız Allah olmalı.  Buna mecburuz da. Nitekim O,  günahlarımızın affı için sığınacak tek dayanağımız. Kaldı ki,  hürriyete ve değişime giden yolda bu dayanaktan geçmekte. Şayet statik yapımızı dinamik hale getirmek istiyorsak ilahi huzurda tövbe kapısından geçip hürriyet ve değişime yelken açmak gerek.  Bunun için ne lazım gelir derseniz gayet basit iç âlemimizde değişim fitilini yakmak yeterlidir. Yeter ki o fitili yak, bak o zaman aşk ateşi tüm vücudu sarar da. Ama gel gör ki, her yanımız statikleşmiş, adeta kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarmaktan korkar haldeyiz. Sanki yaşadığımız anla ilgimiz yok gibi. Soluk soluğa hayatı geçiştirmekle meşgulüz.  Dahası kendimizi statükonun kolları arasına teslim etmiş gibiyiz, can çekişiyoruz da. Belki de yeniden kendimize dönüş,  kurtuluşumuz olacaktır.  Dedik ya bu kurtuluş kapısını açmanın yolu, Allah’a tövbe edip iç dünyamızda değişim fitilini yakmaktan geçiyor.  Tabii yaktıktan sonra bu uğurda köz olmakta var.  Zaten  “hamdım yandım piştim” olmadan iç âlemde değişim gerçekleşmez ki.    Anlaşılan,  iç âlemimize hürriyet ve değişim iksiri tattırmadan dış dünyaya nizam vermek mümkün olmaz.  En iyisi mi iç âlemimizi güle bahçesine dönüştürelim ki statik bir hayat tarzı son bulsun.  Hiç kuşkusuz son bulduğunda mutlak manada değişimin vuku bulacağı muhakkak.  O halde ne duruyoruz ilk evvela kendimizi değiştirelim ki dış âlemde bu değişim atmosferinden nasiplensin.
             Malumunuz bir zamanlar iyi günde kötü günde, neşede ve tasada, nimette ve külfette beraber olma anlayışı tarihten günümüze uzanan en güzel mirasımızdı.  Öyle ki bu anlayış tarihin ilk göçebe hayatında daha bambaşka bir kuvvetli duygu selidir. Elbette ki göçebe toplumda bu duygunun egemen olması gayet tabiidir. Hele hele o topluluğun sosyal yardımlaşmanın kaynağına baktığımızda akrabalığın birinci derecede en etken unsur olduğunu görürüz. İşte sosyologların içtimai tesanüd dediği bu sosyolojik vetire din faktörü ile birleştiğinde ister istemez karşı konamayacak bir güç oluşturabiliyor. Besbelli ki devletlerin kuruluşunda tesanüd (karşılıklı yardımlaşma) ağırlıklı bir değerdir. Hakeza Osmanlı’nın kuruluşunda da tesanüd hâkimdi. Yani başlangıçta Osmanlı birlik ve asabiyet (baba tarafından akrabalara düşkünlük) ruhuyla dolu 200 çadırlık bir aşiret topluluğuydu.  Ama bu sadece bize mahsus bir durum değil, hemen hemen her devletin temelinde tesanüd ve asabiyet mayası var zaten.  Demek ki bu maya olmalı ki, devlet kurulabilsin. Dolayısıyla, başlangıç noktasında dostluk, akrabalık ve yardımlaşma duyguları, kurulacak olan devlete maya olabiliyor. Ancak devlet olduktan sonra zaman içerisinde bu duygular yerleşik olmanın vermiş olduğu müesseseleşmeyle birlikte eski dinamizmini yitirebiliyor.  Bu kaçınılmaz alın yazıdır.  Öyle ki alın yazımızın başlangıcında beylikten devlete geçiş yapmak vardır, işte bu geçişle birlikte yöneticilerle yönetilenlerin birlikte paylaştıkları bir güçle yüzleşmiş olduk.  Hatta bu safha da halkın (tebaanın) yönetime katılma hususu gündeme taşınmış ta. Ahıyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Gazıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum bunun en bariz göstergesi.  Elbette ki halkla devletin,  o dönemde yönetilenlerle yöneticilerin hem hal olması güzel bir haslet. Zaten bu güzel haslet sayesinde üç kıtada cihangir devlet olmuşuz da.  Ne zaman ki alın yazımızın ikinci safhasında halkla devlet arasında nimet ve külfet dengesini yitirdik, işte bu yitirmişlik toplum üzerinde çözücü tesirler meydana getirdiğine şahit olduk.  İster istemez alın yazımızın üçüncü safhasında bir başka tesanüde ihtiyaç hissetmişiz. Malum bu yeni tesanüd Kuvayı Milliye ruhundan başkası değildir. Evet, devletlerde tıpkı bir insan ömrü gibidir, doğarlar, büyürler ve ölürler.  Derken her dem yeniden canlar canlanabiliyor.
          Anlaşılan o ki;  bir devlet ne kadar köklü olursa olsun, hatta medeniyet bakımdan zirve devlet olsa da tarihin ilerleyen dönemlerinde bir başka tesanüde ihtiyaç duyabiliyor. Dedik ya zirvede olma bir noktada çöküşün başlangıcı demek. Dolayısıyla bu noktada hücre yenilenmesi şart, dahası bir başka yeni bir medeniyet hamlesine hazırlıklı olmak gerekir. Aksi takdirde yeni oluşan dengeler karşısında yenik düşüp tarihin harabelerine gömülmekte var.
            Malumunuz ister şahıs bazında, ister toplum bazında,  isterse devlet bazında olsun fark etmez,  her kim ki değişim yönünde adım attıkça, çevrenin her meydan okuyuşu karşısında başı dik,  alnı ak, gönlü pak olur, asla aciz durumda kalmaz.  Belli ki değişimin gücü etkisinde gizlidir. İşte böyle bir etki sayesinde farklılaşmaktan bütünleşmeye, bütünleşmekten farklılaşmaya kolayca geçiş yapılabiliyor. Tabii unutmamak gerekir ki her şeyin bir zevali olduğu gibi değişimin de bir sınırı var.  Öyle bir an gelir ki,  değişimin etki gücü azalabiliyor,  çevrenin soruları karşısında dona kalır da.  Ardından sadece mazide sürdürülen altın yılların hatıraları kalır. Elbette ki hatırlar güzel, ama hep hatıralarla da teselli bulmak doğru olmaz. Zira Peygamberimiz(s.a.v) “iki günü eşit kılan zarardadır” buyurmakta. 
      Demek ki,  her vitrine çıkan yenilik ebedi değil,  yükselişinde bir sonu var elbet.  Piramidin zirvesinde doyuma ulaşmak vardır. İşte bu doyum noktası aynı zamanda bir inişin işareti, düşüş kaçınılmaz olabiliyor. Madem öyle zirvenin başlangıcında başka bir yeniliğin sahne alması gerekir ki ebed müddet ruhu tazelenebilsin. Aksi takdirde toplumun yöneticilerden hiçbir beklentisi kalmayıp huzuru başka alanlarda arayacaktır.  Tâ ki, bu arayış mevcut statüko düzeni sahneden çekilene kadar devam eder de. Bu arada fırsat bu fırsat yeni kılavuzlar, yeni oluşumlar topluma ümit ışığı olarak gün yüzüne çıkıp yeni bir medeniyetin doğuşuna zemin hazırlar da.
            Heyhat,  geçte olsa şimdi yeni anlıyoruz ki, medeniyetler de bir ömür kadar dayanıksızmış. Meğer her şey fani ve fani olan her olay yeni bir doğuma gebe de. Sürekli doğuşlar, batışlar, düşüşler ve yükselişlerin bir döngü içerisinde seyretmesi cilve-i kudret-i Rabbani'ye olan bir kuvvetin neticesiymiş.  Belki de bu neticeden bizim için çıkaracağımız en önemli husus değişimin vazgeçilmez sosyal bir vakıa olduğu gerçeğidir.
         Muhakkak ki; Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey değişebiliyor. Madem öyle  “dünya döner devran döner, sonunda her şey aslına döner” mısraları kulağımıza küpe olsun. 
         Velhasıl; Statükoculuk mu? Asla.  İlla ki müspet değişim diyoruz.

          Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder