25 Kasım 2016 Cuma

SİVİL İNİSİYATİFİ ÜSTLENMİŞ İKTİDARDAN HADİM DEVLET’E



SİVİL İNİSİYATİFİ ÜSTLENMİŞ İKTİDARDAN HADİM DEVLET’E

                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

            Ülkemiz çok hızlı bir süreçten geçen bir ülke. Geçen her bir sürecin birçok sancıları bağrında taşıdığı muhakkak. Neyse ki 2002 yılından beri tüm bu sancıların üstesinden gelebilen ve gücünü halktan alan sivil katılımcı ve sivil iktidar var. Belli ki 2002 öncesi çok karmaşık bir süreç yaşamışız. Sanki yaşadığımız süreç normal yaşanması gereken bir hayat değil bir ömür törpüsüydü. Öyle ki o yıllar ülkemiz üzerinde iç ve dış odaklı oyunların hız kesmediği yıllardı. Üstelik o günlerde tüm olup bitenden bihaber ve oynanan oyunları görmezlikten gelen birçok aklı evvel kesimlerde vardı. Tabiî ki böyle olan bitenden habersiz sözde aydın kitlesi ile bir arpa boyu yol alınmaması gayet tabii bir durumdur. İşte yaşadığımız o garabet durumu ve kördüğümü ancak ve ancak sivil toplum, sivil katılım ve sivil inisiyatif anlayışta bir sivil iktidar çözebilirdi, çözdü de. Düşünsenize klasik devlet modeliyle şimdiye kadar ne çözüldü ki şimdide çözülsün. Bir kere önümüzde hızla küreselleşen bir dünya söz konusudur. Nasıl ki hayata tutunabilmek için iş, aş, su elzem bir ihtiyaçsa aynen öyle de hızla globalleşen dünyada çağ atlayabilmek içinde güçlü bir sivil iktidarla yola devam etmek o derece elzem bir ihtiyaçtır. Zira bulunduğumuz konum bizi çağlar üstü sıçramamızı gerektiriyor. Madem öyle kendi iç kabımızdan çıkmak gerek. Aksi takdirde kendi içinde küçülen, dış dünyaya kapalı bir Türkiye olmaya mahkûm kalırız. Dolayısıyla gündem belirleyen bir Türkiye konumumuzu devamlı kılmak için bu anlayışta ki sivil örgütlenmeyi tabandan tavana yayacak bir mekanizma ağını kalıcı hale getirmekte fayda var, buna mecburuz da.  
          Kendi ülke sınırlarına haps olmuş Jeopolitik alanla yetinmemeli, jeo-ekonomik alana geçiş yapmak ta gerekir. Bunun için gücünü milletten alan bir sivil iktidarın alaşağı edilmemesi şarttır.  Zira Jeo-ekonomik alan çok geniş bir alandır, vesayetin gölgesinde politika belirleyen zayıf iktidarlarla bu alanlara girilemez. Uluslararası rekabetin mali sermayeyle ölçüldüğü, ekonomik gücün uluslararası pazarlardaki konuma göre belirlendiği bu tip sahaların hakkından ancak ufku açık muktedir iktidar gelebilir.  Aslında Türkiye Gümrük Birliğine onay vermesiyle birlikte jeopolitik sahadan jeo-ekonomik alana çoktan adım atmış bile. Derken sivil inisiyatif projelerini ekonomik bütünleşmelerin yaşadığı ve pazarların küresel şartlara göre ayarlandığı bir sürece girmişiz. Belli ki ülke sınırlarını eskisi kadar coğrafi faktörler belirlemiyor daha ziyade ekonomik ilişkiler belirliyor. Zaten küresel ekonomik ilişkilerde yaptıklarımız ve yapacaklarımız bizim güçlü bir devlet olup olmadığımızın bir göstergesi oluyor. Şayet uluslararası piyasalarda kredi notumuzun yüksek tutacak göstergelere sahip olmak istiyorsak hem içte tutarlı sivil politikalar izlemek, hem de dışta küresel gerçeklerle örtüşür ticari ve ekonomik hamlelerde bulunmak gerekiyor. Zira bizim Sivil ve katılımcı iktidardan beklentimiz; toplumun refah seviyesini dünya standartları seviyesine çekebilecek azmin ve heyecanını kesintiye uğratmamasıdır.
            Ekonomik rekabetin yaşandığı, mali sermayenin hız kazandığı ve global pazar alanlarına kök salmış ülkelerde çatışma ve terör hareketlerinin minimal düzeylerde olduğu gözlemlenmiştir. Bilhassa bu ülkelerde sosyal tabanlı militanlaşma eğilimleri yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Aslında 2002 sonrası Türkiye’si bu alanlara da dalmış durumda.  Öyle ki ülkemiz bu süreçte jeo-ekonomik alanları keşfedip uluslararası pazarlara sıçradıkça bu süreci tıkamaya yönelik bir takım statükocu ve zinde güçlerin boş durmamasından anlıyoruz. Hatta bu gelişen süreci durdurmak adına terör hadiselerine yol açacak eylemleri tahrik etmekten geri durmuyorlar da. Kelimenin tam anlamıyla bu çevreler geleceğini çözümsüzlükte arıyorlar.  İşte Güneydoğu meselesi, işte 28 Şubat ürünü Ergenekon davası,  işte 2013 gezi parkı hadisesi, işte 17 Aralık 2013 ve  7 Temmuz 2016 paralel darbe girişimleri gibi hamleler bunun birer tipik örneğidirler.
        2002 Türkiye öncesini yaşayan insanlar çok iyi bilir, o yıllar tam bir kâbustu.  Bilhassa vesayetin gölgesinde işbaşına gelen ANASOL-M hükümeti döneminde devlet aygıtı bir takım gerçekleri sürekli toplumdan gizleyebiliyordu. Dahası devletin derin koridorlarında tüm enformasyon ağları rahatlıkla maniple edilebiliyordu. Belki iyi hoşta bu tür uygulamaları Osmanlıda yapıyordu diyebilirsiniz. Evet, doğrudur,  bu tür uygulamaları Osmanlıda  “Hikmet-i hükümet” mucibince yapıyordu ama unutmayalım ki idare ettiği tebaasına güven vermeyi de ihmal etmiyordu. Osmanlı’nın kendi yaşadığı şartları göz önüne alındığında yaptıkları doğruydu elbet.  Kaldı ki devlet sırrı toplumun tüm unsurlarını barışık kılmak için vardı. 
        Peki ya Türkiye!   Malum Türkiye Osmanlı’dan kalan hikmet-i hükümet modelini miras aldı almasına ama halka tepeden bakan bir anlayışa yönelmiştir. Tabii bu durum halk nezdinde devlete karşı güvensizlik doğurmuş ve 2002 yılına dek olup bitenleri sessiz izlemekle yetinmiştir.  O yıllar deniliyordu ki devletin âli menfaati için Susurluk ve buna benzer gizemli hadiselerin gizli tutulması gerekiyormuş, hadi gizliliği devlet hassasiyeti içerisinde bir derece kabul etsek bile unutmamak gerekir ki bu tip kurallar halkın hizmetine adamış devlet için geçerlidir. Sürekli halkı dışlayan, sürekli halka komplo kuran bir devletin sırrından ne olur ki.  Bakmayın siz halkın olup bitenden habersizmiş gibi görünmesine, aslında halk sessizliğinin altında derin bir duruş vardır. Halk adeta bizim sükûtumuzdan alamayan mesajımızdan bir şey alamaz diyor. Halk yeri geldiğinde sandıkta cevabını veriyor da.  Dahası devletten şeffaf davranmasını bekliyor.
          Demek ki 2002 yılına gelinen süreçte devlet boşluğu, hükümet krizi, siyasi iktidarsızlık gibi bir takım sancıların özünde muktedir iktidarın olmayışı yatmaktadır. Olmayınca da Siyaset biliminde, devletin kendi âli menfaatlerine herhangi bir halel gelmemesi adına uyguladığı gizlilik (şeffaf olmama) diye ifade edilen  “Raison d’Etat” kuralı derin devlet mekanizmalarının elinde halkın tepesinde balyoz rol üstlenebiliyor.  Raison d’etat kavramı Osmanlı terminolojisinde tam karşılık bulmasa da yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu kavram daha çok “Hikmet-i hükümet” kavramını çağrıştırıyor. Madem öyle Devleti Aliye’nin kendi çağı içinde uyguladığı devlet aklı, yani hikmet-i hükümet siyasetinin bir değişik benzer örneğini, pekâlâ bugün de çağımızın şeffaflık anlayışı çerçevesinde uygulamak mümkün. Ancak bu iş kerameti kendinde menkul kutsal devlet hikmet anlayışıyla uygulamak abesle iştigal olur.  İlla da devletin yaptıklarından bir hikmet aranacaksa bunu halkla hemhal olmuş şeffaf devlet anlayışında aramalı. Bakın Osmanlı, yüzyıllarca hiç kimsenin diline, dinine, mezhebine ırkına müdahale etmeksizin Hikmet-i hükümet stratejisini hoşgörü çerçevesinde sürdürmüştür. Bunun içindir ki üç kıtada adalet mümessili cihangir bir devlet olmuşuz.
          Artık ortada cihangir bir devletimiz yok.  Ateşten gömlek bir coğrafyada yaşadığımız malum. Dolayısıyla yaşadığımız coğrafyanın hemen yanı başında cereyan eden olayları vesayetin gölgesinde icraat sergileyen bir iktidarla çözmek zordur. İpin ucunu bürokrasiye teslim etmiş vesayetçi bir iktidar nasıl çözsün ki.  Bu tür zorlukları ancak hadim devlet ve sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidar çözebilir. Yeter ki hadim devlet ve halkla bütünleşmiş iktidarın başına herhangi bir zeval gelmesin,  bak o zaman özlenen o hizmetkâr devlet aygıtının kalıcı olacağı muhakkak.   Zaten başımıza şimdiye kadar ne bela geldiyse toplumdan bihaber uzak ve dışa kapanık hantal devlet yüzünden geldi.  O yıllarda sadece toplumdan bihaber olunsa yine gam yemeyiz, bunun yanı sıra dünyadaki gelişmelerden bihaber bir devlet yapılanması da söz konusuydu. Tabiî ki dünya gerçekleriyle bütünleşmekten kastımız kimliğimizi inkâr etmek manasına değildir. Bundan muradımız ‘hadim devlet’ anlayışını hâkim kılmaktır.  Şayet Türkiye,  dünya ölçeğinde küresel güç olmak istiyorsa hem yerel değerleriyle barışık, hem de evrensel değerlerle barışık olmalıdır. Aksi takdirde dünya finans piyasalarında ve dış ticaret rekabetinde kendine yer bulamayacaktır.  İşte bu noktada Türkiye ya içine kapanık ve dünya gerçeklerinden bihaber bir devlet olmayı tercih edecek, ya da sürekli ekonomik, ticaret ve finansman açığını kapatan, üreten,  çağ atlayan bir devlet olmayı tercih edecek.  Elbette ki bizim tercihimiz çağ atlatan bir devlet anlayışından yanadır.  Zira genlerimizde var olan gelişmecilik ruhu bizi buna zorluyor da.
            Şurası muhakkak; halkın hizmetine koşan bir devlet modeli toplumun avantajınadır. Neyse ki gelinen noktada avantajlarımızı fark edip bir güç olduğumuzun idrak eder olduk. Gücümüzü geç fark etmemizin sebebi nedir diye bir soru sorulduğunda bu sorunun zihnimizi zonklayacağı malum. Yinede cevap vermeye çalışalım. Maalesef yıllardır vesayetin gölgesinde iktidar olanlar devlet malını har vurup harman savurarak hükümranlıklarını sürdürmüşler,  bu yüzden güçlü mali sermayeye sahip olamamışız. Ne zaman ki 2002 yılı itibariyle ülkemiz üzerinde o malum vesayetin gölgesi kalkmaya başladı, işte o zaman devlet kasasına para akışının hız kazanıp mali sermayenin artmaya yüz tuttuğuna şahit olduk. Düşünsenize IMF'ye olan borcumuzu bitirdiğimiz gibi borç verir duruma gelmişiz de. Hakeza paradan altı sıfır silinip enflasyon canavarı tek rakamlı hanelere düşmüştür. Hakeza Merkez Bankasında para rezervimiz artış kaydetmiştir.  Bu arada yurdun dört bir yanı duble ve oto yollarla döşenmiş demir ağlarla örülür hale gelmiş bile. Yetmemiş Fatih Sultan Mehmed gemileri karadan yürütürken,  Tayyip Erdoğan’da Marmarayla denizin altında yürütmüştür. Her ne kadar yıllardır devletin kanını emen bazı çevreler sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidarın bu küresel ölçekli icraatlarından rahatsızlık duyup küresel boyutta mali sermayenin ivme kazanmasının önünü tıkamaya çalışsalar da artık çok geç, şu an toplum nezdinde yeni Türkiye oluşumu ağırlıklı değer olarak kabul görmüş durumda. Nitekim halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanlığı seçimi dâhil 9 kez sandığa gidilmiş, dokuzunda da Yeni Türkiye refleksi kazanmıştır. Onlar rahatsız ola dursunlar, ülkemiz 2023 hedefi doğrultusunda mali sermayesini büyültüp kişi başına milli gelir seviyesini 25 bin dolarlara çıkardığında kim bizi tutabilir ki.  Öyle ümit ediyoruz ki; 2023 geldiğinde bölgesel güç olmak bir yana mali sermayesiyle küresel bir güç olduğumuzun daha da bir fark etmiş olacağız.  Madem öyle Türkiye sürekli 2023 hedefini diri tutmalı ki sürekli çağ atlayabile. Tabii küresel bir güç olma diye bir derdimiz varsa.                  
         Bakın Asya, Avrupa ve Amerika üçgeninde çok büyük para sermayesi dolaşmakta.  Pastadan kim ne elde edebiliyorsa o oranda küresel mali güç olunabiliyor. İşte bu noktada Türkiye’nin uluslararası mali sermaye ile baş edebilecek güçlü bir devlet refleksine ihtiyacı var. Aynı zamanda halkının güvenini kazanmış gerçek manada Hikmet-i hükümet hüviyetini kazanmış iktidarın varlığını sürdürebilirliğine ihtiyaç vardır. Varlığını devam ettirmeli ki piyasalar sürekli canlı kalabilsin. Dedik ya çağ atlamak statükocu zihniyetle olmaz,  bilakis dünyaya açık kendine 2023 hedefi belirlemiş vizyonu olan bir zihniyetle çağlar üzerine sıçrayabiliriz.
            Siz siz olun tüm problemlerin üstesinden gelecek muktedir iktidar ve katılımcı devlet yapısını yıkmak isteyenlere fırsat vermeyin. Bakın ABD süper devlet olma özelliği sayesinde ülkesini tehdit edebilecek en ufak oluşumları bertaraf edebiliyor. İcabında okyanus ötesinden kalkıp dünyanın en ücra köşesine uzanıp küresel güç gösterisinde bulunabiliyor. Üstelik güç gösterisinde haksızda olsa süper devlet olmanın verdiği avantaj sayesinde kendisi için ne bir dış baskı ne bir kınama ne de bir ayıplama söz konusu.  Nasıl olsun ki, küresel ölçekte ekonomik üstünlüğü bir yana dünyada birçok ülkelerde kurdukları üstler vasıtasıyla uydu güçlerini işletir durumdalar. Bir ülke düşünün ki demokratikleşme yolunda daha henüz mali sermayesini yeterli seviyelere getirememiş,  insan hakları ve özgürlükler konusunda aşama kaydedememiş, böyle bir ülkenin ikide bir dışarıdan şamar oğlanı muamelesi görmesi kaçınılmazdır.  Maalesef bir zamanlar insan hakları hususunda dünyaya ders vermişken uzun bir süredir onlar bize ders verir haldeler. 
          Demek ki demokratikleşme yolunda tam anlamıyla muktedir olmuş iktidarlar olduğu sürece geleceğimiz aydınlık demektir.  Hele hele bize ait hikmet-i hükümet siyasetini paralel devlet heveslilerin oyunlarına kurban vermeden sürdürebilirsek sırtımızı hiçbir iç ve dış mihrak yere getiremeyecektir. İşte bu anlayışta ki bir iktidar komplo girişimlerin hevesini kursağında bırakabiliyor. 

            HADİM DEVLET ANLAYIŞI

           Hadim devlet kavramına gelince;
           Hadim devlet; fisebilillah kendini halkın hizmetine adamış ve aynı zamanda “Halka hizmet Hakka hizmettir” ilkesinin gereğini yerine getiren devlet demektir.  Gel gör ki Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş devletten bu tavrı pek görmedik.  Bilhassa 2002’ye kadar gelen süreçte devlet aygıtı daima topluma tepeden bakmakla kalmamış bu arada devlet baba fikri kitlelerin ruhuna işlenmişte. Derken her şeyi devletten beklemek duygusu tüm toplum katmanlarını sarar hale gelmiştir.
            Osmanlı’nın o ihtişamlı dönemlerinde devlet hizmetkâr bir konumda olduğu için, Osmanlı Tebaası’nın o sıralarda devlete “baba” rol biçmesi gayet tabii bir durumdur.  Anormal olan durum hadimiyet şuurundan uzaklaştığımız devirlerde bile devlete baba gözüyle bakılmasıdır. Bir kere genlerimize işlemiş, istesek te 'devlet baba' geleneğimizden vazgeçmeyiz. İşte köşe başlarını tutmuş yöneticiler toplumun bu iyi niyet duygusundan vazgeçmeyeceklerini bildikleri içindir devleti kendi keyfi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Oysa Milli iradenin tam tecelli edemeyişinde en önemli hususlardan biride hala devleti ‘devlet baba’ olarak telakki etmemizdir. Dedik ya devleti baba görmek duygusu Osmanlı dönemi şartlarında doğru bir kanaat olsa da günümüz şartlarında 'Devletin malı deniz, yemeyen domuz” türü bir maraz kanaate dönüşmüştür. Artık bu tür kanaatlere geçit vermemek için mümkün mertebe “birey devlet için değil, devlet birey için vardır”  anlayışını zihinlere yerleştirmek gerekir. Elbette ki muhteşem mazimizin o yükseliş ruhunda idarecilerimiz halka hizmet yarışında Allah’ı hatırlayacak çaba içerisinde idiler. Tâ ki Halife Abdülmelik Hilafeti’nin başında: “Bugünden sonra kim bana Allah’ı hatırla diyecek olursa başını kopartırım” çağrısında yerini bulan devlet mantığı yerleşiverdi,  işte o gün bugündür  ‘vay halimize’, ‘vay başımıza gelenler’ seslerini sıkça işitir olduk. Demek ki bugüne kadar bitmek tükenmek bilmeyen hayıflanmaların sebep zincirini buralarda arayıp çözüm bulmak varken kaderimizle baş başa jandarma dipçiği altında koyun misali güdülmeye razı bir seyir takip etmişiz.  Oysa kaderin üzerinde kader var deyip ‘katılımcı demokrasi’ mücadelesi de vermeliydik.
            Elbette ki insanız, dengemiz şaşabiliyor. Ama bu demek değildir ki şaştığımız noktada irademizi bir takım güçlere ilelebet teslim edelim.  Yeri geldiğinde kendi aramızda hararetli tartışmalara girdiğimizde maşallah hiçte mangalda kül bırakmıyoruz, ama söz konusu devletin içine yerleşmiş klikler olduğunda suspusuz. Belli ki tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen idareciler gözümüzün içine baka baka nimeti kendilerine ayırmışlar, külfeti ise halkın omuzlarına yüklemişler.  Maalesef külfet ve nimetin beraber paylaşılması gerekir anlayışını yitirdiğimiz gibi halkı dışlayan bir devlet modelini ‘devlet baba’ olarak algılayıp yıllarımız heba etmişiz de. Böyle olunca da hak hukuk tartışmaları hiçbir zaman gündemden düşmedi. Batıda kök salan demokratik hukuk devleti anlayışı,  bizde kök salamadı. Her ne kadar bir takım mahfiller hak, hukuk ve demokratlıktan dem vursalar da, kazın ayağı hiçte öyle değil. Meğer saltanatlarını devam ettirmek için demokrat görünüyorlarmış. Bu sahte tavır nereye kadar derseniz,  2002 Türkiye’sine adım attığımız güne kadar elbet.  Derken bu tarihle birlikte tüm bu sahte maskeler düşer de.
            2002 yılı Türkiye için tarihi bir milattır. İlk defa baskıya dayalı devlet anlayışının yerine özgürlüğü ön plana alan ve gücünü halktan alan hadim devlet anlayışıyla karşılaştık.  Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı, Gürcüsü vs. fark etmez aynı Türkiye kiliminde bir olduğumuzun farkına vardık.  Böylece kültürleri farklı, etnik kökenleri farklı ve meşrepleri farklı insanların ancak özgür ortam ve çoğulcu anlayışla bir arada yaşayabileceğini anladık.  Doğrusu da buydu zaten. Bakın Müberra Dinimiz hiçbir etnik ve dini zümreye zorla kural dayatmaz. Hatta mutlak ve mutlak İslâmca yaşayın bir dilde kullanılmaz, sadece tebliğ dili esastır. Tabii kabul etmek veya etmemek noktasında tercih insana aittir. Nitekim İslâm’ın tebliğ metodu İslam’ca yaşamaya imkân ve fırsat tanıyan hükümleri ortaya koyar. Dahası burada devlete çok iş düşmektedir, tebaa ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun fark etmez, hürriyet ve hakemlik esasına göre yönetmesi gerekir. Önemli olan, devletin hakem olma vazifesini adilce yerine getirmesidir.  Kaldı ki devlet demek sadece asker besleyen, vergi toplayan, dış sınırlarımızı kollayıp gerektiğinde savaşan bir mekanizma değildir. Bunların yanı sıra toplum taleplerini gözetip katılımcılığı şiar edinmekte devlet olmanın gereğidir. Hadim devlet ilkesinden yoksun bir devlet er geç yıkılmaya mahkûmdur. O halde hadim devlet anlayışını sağlam zemine oturtmak lazım gelir. Öyle ki böyle bir zeminde halkın sosyal güvenliğini sağlamak var, toplumun bütün katmanlarını kucaklamak var, örgütlü toplum olmak vardır. İşte bu ve buna benzer varları ilke edinen devlet;  hadim devlet olarak nitelenir. Devlet mekanizmasının, belli bir kesimin lehine işletilmesinden kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Herkesimden insanın ekonomik güvenliğinin sağlanıp sosyal güvenlik şemsiyesiyle idare edildiği bir devlet anlayışı ancak bizim kabulümüz olabilir.
             Malum, eski Türkiye'de KİT’leri arpalık olarak kullanmak vardır, sosyal güvenlik kuruluşlarını kendi çiftliği gibi kullanıp fakir fukaranın ve yetimin hakkını yemek vardır,  hastanelerde rehin tutulan hastalar vardır, SSK önlerinde ilaç kuyrukları vardır. Neyse ki 2002 Türkiye'si sonrasında böyle manzaralar yoktur. İyi ki de 2002’de iş ehline verilmiş, böylece devletin kanını emen rantiyecilerin hortumları kesilmiştir.  Demek ki, istenilirse devlet aygıtı ehil kadrolar elinde temiz hale gelebiliyor. Temizlendikçe de Gümrük Bakanı Gün Sazak’ın döneminde kaçakçılığın canına ot tıkandığı günleri yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki temiz eller operasyonunu canıyla öder de.  Demek oluyor ki iş ehline verilsin, bir şekilde her şey rayına girebiliyor. Yetmedi tüm kirlilikleri zekât müessesesiyle temizlenebiliyor,  Bir kere zekât toplumun sosyal can simidi, aynı zamanda malın kirini temizleyen en büyük reçetedir. Yeter ki zekât kurumsal bilinç kazansın, bak o zaman yoksulların yüzüne yansıyan mahzunluk sona ereceği muhakkak.  Bilmem bu dünyada yetimlerin başını okşamak kadar daha büyük kazanç ne olabilir ki. Madem öyle haramilerin tüyü bitmemiş yetimin yüzünü soldurmasına fırsat vermemek gerek.
            2023 hedeflerini planlarken her alanda ki sosyal güvenliği ihmal etmemek gerekir. Zaten toplumun mal güvenliğini, din güvenliğini, fikir güvenliğini her halükarda hesaba katmak  ‘hadim devlet’ olgusunun bir gereğidir.  Umarız toplumu hiçe sayan bir devletle bir daha karşılaşmayız. Yine umut edilir ki meclisin yasama faaliyetleri sonucu çıkardığı kanunlar ferdin vicdanı ile mutabık kalsın.  Malum, vicdan sübjektif değerdir, kanun ise şekli değerdir. Yani biri somut, diğeri soyut değerdir. Burada şeklin vicdanlarda karşılık bulması çok önem arz eder. İçi başka dışı başka olduktan sonra neye yarar ki. Her ne kadar kanun genele yönelik şekli bir uygulama olsa da, ferdin vicdanından tamda bağımsız değildir. Nasıl olsa kanun geneli kapsayan şekli bir uygulamadır diye ferdin vicdanını dışlamayı gerektirmez.  Mutlaka ikisi bir bütün olarak yürümeli ki toplum huzur bulsun. Asla kanunlar vicdanlardan kendini bağımsız hissetmemeli. Kaldı ki kanunların da aciz kaldığı durumlar var. İşte bu noktada vicdana çok iş düşmektedir.  Düşünsenize hâkimin vicdanı cüzdan olunca kanun tek başına ne yapabilir ki. Anlaşılan o ki,  devlet maşeri vicdanla barışık yasalar ortaya koymalı ki, toplum vicdanında yer alabilsin. Zira toplumla barışık olmayan kanunlar bir kullanımlık kâğıt muamelesi görebiliyor. O halde kanunların vicdanlarla örtüşmesi şart diyoruz.
            Şurası muhakkak ülkemizde yaşayan herkim olursa olsun birinci sınıf vatandaştır, öyle de olmalı. Bu ülkenin nimet ve külfetini birlikte paylaşanlar hukuk önünde de eşittir.  Nimetten yararlananlara ayrı bir muamele, külfetini çekenlere başka tür davranmak hadim devlet zihniyetiyle bağdaşmaz. Aslolan kanunların toplumun beklentilerine cevap verir olmasıdır. Hele hele hadim devlet anlayışı Türkiye’nin zihni omurgasına yerleştikçe geleceğe kanatlanacağımızdan emin olabilirsiniz. Daha henüz ateş çemberinden yeni çıkmış sayılan ülkemizi aydınlık yarınlara taşımak biricik vazife addetmeli. Maziden geleceğe köprü kurmak için buna mecburuz da. Bu misyonu üstlenmiş bir iktidarın varlığı ise yarınlarımızın teminatı olacaktır. Asla geri kalmışlık alın yazımız olmamalıydı. Yine asla üç kıtada kök salmış coğrafyadan üç tarafı denizlerle sınırlı bir coğrafyaya mahkûm kalmak alın yazımız olmamalıydı.  Belli ki yeniden ayağa kalkmak, yeniden dirilişe geçmek ve yeniden kendi Rönesans'ımızı kurmak mecburiyeti vardır. Sakın ola ki bunu ütopik bir düşünce ya da bir rüya olarak değerlendirmeyin, bizim bir ülkümüz, bizim bir idealimiz olarak bilinmesini yeğleriz. Bakmayın siz bazı mahfillerin laf ebeliği yapıp mangalda kül bırakmamalarına, onlar bizim hayallerimize bile yetişemezler. Onlar laf ede dursunlar bakın bizim ideallerimiz dış veçhesiyle Kırım’a, Kafkasya’ya, Basra Körfezi’ne, Hicaz’a, Kuzey Afrika’ya uzanmakta, hatta Orta Avrupa’yı da içine alan bir hilal çiziyor.  Bir kere kabına sığmayan bir ecdadın torunlarıyız, istesek te uzun bir süre yerimizde sayamayız. Nitekim ecdadımız ideallerimizi süsleyen bu geniş coğrafyayı uzun bir süre şanına uygun sosyal adaletle idare etmiş bile. Ne zamanki bünyemiz yara almış, işte o zaman hudutlarımızı sancılar sarmıştır. Tüm yaşadığımız bu sancılara rağmen, yine de gelecekten ümit varız. Bilhassa 2023’ü hedef edinmiş bir Türkiye vizyonu bu muştuyu veriyor da. Bir bakıma 2023 hedefi var oluş duygumuzu ortaya koyan bir hedeftir. Belli ki medeniyetler, büyük çileler neticesinde doğabiliyor. Demek ki çekilecek çilemiz varmış, demek ki hâkim devletten hadim devlete giden yolda ateşle oynamak da varmış.  Madem öyle Rumeli’yi kaybettiğimiz günden bu güne dengesi sarsılan devleti yeniden azaları çalışır hale kavuşturmak gerek.  Sadece toprak kaybetmedik,  bir tarih, bir ülkü, bir kültür, bir medeniyet kaybetmişiz.  Neyse ki bu sefer kaybetmek yerine kazanmak için varız, dahası tek millet, tek devlet, tek bayrak uğruna hep birlikte Türkiye demek için varız. Bundan öte Yaradılanı sev Yaradandan ötürü gün için varız.
         Gün bugündür, ötelere kanatlanma günü,   çağları fethedecek gün belki yarın, belki yarından da çok yakın.
             Velhasıl;  hafızamızı yeniden tazeleyip hâkim devletten hadim devlete geçiş misyonumuzu yeniden cihana yaymak için varız.
              Vesselam.
           

          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder