YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE SELİM GÜRBÜZER
Uzun bir zamandır siyasal hayatımızın üç sacayağını: laiklik, demokrasi ve resmi ideoloji oluşturmaktaydı. Tarif edilmeyen bu üç kavram devleti yönetenlerin baktığı pencerenin bakış açısına göre şekil aldığı içindir toplum vicdanında kabul görmeyip huzurumuzun kaçmasına neden olmakta. Elbette ki mezkûr kavramlar bir oldubittiye getirilip insanımıza dayatılırsa olacağı buydu, zaten zinde güçlerden başka bir şeyde beklenemezdi.
Uzun bir zamandır siyasal hayatımızın üç sacayağını: laiklik, demokrasi ve resmi ideoloji oluşturmaktaydı. Tarif edilmeyen bu üç kavram devleti yönetenlerin baktığı pencerenin bakış açısına göre şekil aldığı içindir toplum vicdanında kabul görmeyip huzurumuzun kaçmasına neden olmakta. Elbette ki mezkûr kavramlar bir oldubittiye getirilip insanımıza dayatılırsa olacağı buydu, zaten zinde güçlerden başka bir şeyde beklenemezdi.
Bir dönem insanımız hâkim devletin
dayattığı cari laiklik kavramı anlayışına karşı suspus kalmışsa ancak bir nebze
olsun soluk alabiliyordu. Oysa İslam’ı hayat dini kabul eden bir insan için
suspus kalmak zuldür, laikliği ancak inanç hürriyetinin teminatı olarak görmek
ister hep. Tabii bu anlayışta olanlara resmi ideoloji geçit vermez. Laikliğin batıdaki
tanımlamasından uzak anlayışlar hep baş tacı edilir. Hiç kuşkusuz tüm bu yaşanan keşmekeşlere son
vermenin yolu, hizmetkâr devlet yapılanmasını gerçekleştirmekten geçmektedir. Nitekim
hadim devlet işlerlik kazandıkça mezkûr kavramlar kendiliğinden yerini
yumuşaklığa terk edecektir. Doğrusuda budur zaten, sonuçta tarif edilmemiş her
kavram ne ayet, ne de hadistir, dolayısıyla bu tip kavramların tartışılmaya
açılmasında hiçbir sakınca görülmemesi gerekir. Bilakis tartışılmaya açılmasında yarar vardır,
aksi takdirde tarifi yapılmamış her kavramın insanları avlamaya yönelik
kuzgun leşe olması kaçınılmazdır.
Bilindiği üzere 19.yüzyıl Türkiye'si
modernleşme hareketlerinin gün yüzüne çıktığı dönem olarak adından söz ettirdi.
Tabii kültürel anlamda modernleşme bize Fransa’dan ithal edilmiştir. Aslında
gerçek anlamda modernleşme Sultan Abdülhamid döneminde gerek askeri, gerek hukuk, gerek imar, gerekse eğitim
alanında yapılan icraatlerde kendini göstermiştir. Maalesef Cumhuriyet dönemine
gelindiğinde de modernleşme şekli değişiklik olarak görücüğe çıktı. Derken bu anlayışla birlikte kültürel harcımız
pozitivist bir boyut kazanıp bir başka merkeziyetçi anlayışın yer edinmesine
yol açtı. Öyle ki bu çarpık anlayış gereği batıdan aktarılan laiklik kavramı
laikçilik şeklinde tezahür edip resmi ideolojinin tam merkezine oturdu. Aslında
buna hiçte gerek yoktu, Osmanlıda her ne kadar laiklik kavram olarak yoksa da özü
vardı. Nitekim Osmanlı kendi bağrında
taşıdığı farklı kimlikteki her tür etnik ve mezhebi unsurlara karşı hoşgörü
çerçevesinde yaklaşmıştır hep. Hiçbir zaman farklılıklara karşı bir ideoloji
veya bir fikir dayatması yapmamıştır. Gel
gör ki, Cumhuriyetle birlikte halkla
doku uyuşmazlığına giren ‘ulus devlet’
mantığının doğurduğu resmi ideoloji hayata geçtiğinde toplum üzerinde kuşatma
alanları oluşturmuştur. Hal vaziyet böyle olunca da toplum kendisine yönelik
dikte ettirilmeye çalışılan ortamda kendi fikriyatını izhar edemez duruma düşürülmüştür.
Zira ortada birey adına tepeden inmeci düşünce modeli ortaya koyan bir devlet
vardı.
Şu bir gerçek; resmi ideolojinin ana
ruhunu laiklik oluşturur ama batı standartlarının dışında bir laikliktir bu.
Dahası Türkiye’de uygulanan laiklik evrensel standartlarla taban tabana zıt bir
seyir takip etmiştir. Kaldı ki, batı tipi laiklikte din sosyal hayattan
dışlanmaz, bilakis farklı inançların varlığı özgürleşme olarak algılanır. Fakat
bunun istisnai uygulaması Fransa ve Türkiye’de din’in sosyal hayattan kovulması
anlamında bir otoriter laiklik yorumu söz konusudur. Dolayısıyla bize ait
olmayan kavramlar toplumu kuzgun leşe etmek için işlerlik kazanmakta. Bir başka
ifadeyle halkı hiçe sayıp tepeden dayatmayla kabul ettirilmeye çalışılan her
ucube kavram kargaşası halkın sırtına balyoz olarak bindirilmiştir. Oysa
demokrasi halkla anlam kazanan bir kavramdır. Maalesef halk adına hareket etme
yetkisini bir şekilde eline geçirenler demokrasi kavramının içini boşaltıp
vesayetçi demokrasi sürecinin sürdürülmesinden yana tavır sürdürmüşlerdir. Besbelli
ki, halka tepeden bakanlar milli iradenin tecellisinden ve bu iradenin siyasi
alana kayacağı endişesini taşımaktalar. Sadece durum vaziyet bunlarla sınırlı
değil elbet, bunun yanı sıra birtakım seçkin güçler tarafından tarifi
yapılmayan her kavram toplum üzerinde demoklesin kılıcı olarak kınında
beklemekte. Tedavüle sokacağı günü geldiğinde kafalarında oluşturdukları tek
tip düşünce modeliyle çoğulculuğun önüne geçmekteler. İşte sonu gelmeyen bu tür
sinsi planlar hakiki manada demokrasi tarifi yapmaya engel tezat teşkil
etmektedir. Öyle görünüyor ki, bundan
böylede kurulu saltanatlarının başına bir hal gelmesin diye her türlü hile
yoluna başvurmayı ihmal etmeyeceklerdir. Dahası bir süre daha toplumun önünde
kuzgun leşe görevi yapmaya devam edecekler gibi. Şayet tek tip dayatmalardan kurtulmak diye
bir derdimiz varsa mutlaka bu tür ayak oyunlarından arındırılmış bir demokrasi
anlayışı etrafında birleşmemiz gerekir. Bikere
devlet olarak bireyin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmalı ki hadim devlet
anlayışı yerleşik kalabilsin.
Öyle ya, madem insanoğlu anne karnından hür
olarak dünyaya geliyor, o halde bireysel haklar gerek yerel düzeyde, gerekse
evrensel boyutta karşılık bulabilmeli. Böyle bir karşılık ancak farklılıkları
narsisizme dönüştürmeksizin alt kimlikleri koruyup kollamakla mümkündür. Esas
olan da ‘Hepimiz aynı kilimin
desenleriyiz’ ilkesi etrafında bir arada yaşamaktır. Yeter ki, devlet
topluma ideoloji dayatmasın, ya da hadim devlet rolü yerine hakim devlet imajı
ortaya koymasın, bak o zaman gerçek anlamda demokrasi neymiş o zaman idrakine
varmış olacağız. Zira her bir fert kendi iç dünyasında bir takım değer ve
inançlarla donatılmış, işte bu fıtri donatılmışlık ister istemez etrafımızda
farklı grup ve farklı meşrepte toplulukların doğuşunu da beraberinde
getirmektedir, bu gayet tabii bir
durumdur. Derken farklı insan topluluklarının varlığı bizi bir arada nasıl
yaşanabilir formülüne itmektedir. Şayet birbirimizi dışlamıyor, ya da
birbirimize tahakküm kurmuyorsak demokratik platformda özgürce bir arada bulunabiliriz
pekâlâ. Bakın farklı kimliklere sahip toplulukların bile kendi arasında alt
kimlikleri söz konusu, bu yüzden gerçek demokrasiyi hayata geçirmeye mecburuz. Belli
ki her bir kimlik saf halde ilelebet daim kalamıyor, sürekli değişkenlik göstermekte.
Yani zaman içerisinde heterojen yapıya bürünebiliyor. O halde salt homojen grup
veya salt homojen kimlikten söz edemeyiz. Mesela İslami kimliğimiz tek tip
İslami gruba mensub olmak demek değildir. Cümle âlem bilir ki, İslam’a gönül
vermiş Müslümanların her biri kendi meşrebine uygun alanda cemaatleştiği gibi,
gerektiğinde kendi çapında ferdileşebiliyor da. Madem farklılık insanın
doğasında var, o halde durduk yere farklılıkları bölücülük diye algılayalım ki.
Zaten bir yerde farklılıklara tahammül yoksa orada demokrasiden söz edemeyiz.
Şurası muhakkak; toplumu aynileştirmeye
yönelik her hareket birlik ve dirliğimizi yok edip düşmanlık oluşturabiliyor.
Artık topluma giydirilmeye çalışılan tek tip elbise dar geliyor, kardeşçe
yaşamak varken antidemokratik yollara başvurmak toplumda gerginliğe yol
açmakta. Umulur ki; bundan böyle sivil
alan genişledikçe devlet toplum dayanışması üst seviyelerde seyredecektir.
Halkın devlete yabancı, devletinde halka
yabancı olduğu bir sistem asla tasvip edilemez. Bilhassa geçmişte devlet aygıtı
içerisine çöreklenip köşe başlarını tutanlar bir bakıyorsun o çarkın içinde
halk bilincini unutup kuzgunlaşabiliyor. Oysa atanmışlık halka sırtını dönmek
demek değildir. Hele atanmışların halkın seçtikleri üzerinde boza pişirmelerine
ne demeli. Geçmişte bunun ceremesini çok çektik, yaşadık ve gördük, halkın seçtiği hükümetler sandıkla gelse de
bir şekilde iç ve dış güçlerin kurduğu tuzaklarla alaşağı edilebiliyor, ama söz
konusu zinde güçler olunca kuzgun leşe paralel devlet yapılanmasına gidilerek zırh
edinmekteler. İcabında devletin silahıyla 15 Temmuzda olduğu gibi Millet
Meclisine, Cumhurbaşkanlık Külliyesine,
Emniyet binalarına ve pek çok kurum ve kuruluşların üzerine bomba
yağdırıp tank sürebiliyorlar. Hal böyle
olunca da atanmış kliklerle habire uğraşıp duruyoruz. Sadece derin kliklerin hışmına
uğrayan seçilmişler mi, elbette ki hayır, bunda özellikle halkta nasibini
almakta. Neyse ki halkımız tanklara meydan okuyaraktan tüm oyunlarını bozan bir
irade sergilemiştir. Derken tüm oynanan oyunlar karşısında yenik düşmeyerek
üzerine üşüşen leş kargalarını bertaraf edebilmiştir.
Şayet geleceğin Türkiye’sinde bir daha
üzerimize leş kargalarının üşüşmemesini istiyorsak tüm bu yaşananlardan ders çıkartaraktan
devlet içerisinde çöreklenmelerine fırsat vermemek gerekir. Aksi takdirde sil
baştan köşe başlarını tutmalarına çanak tutmuş oluruz. Daha doğrusu acırsak acınacak hale geliriz.
Unutmayalım ki ‘kamu yararına’ sözü kuzgun leşe devletçi kliklerin al-i
menfaatlerini korumak için değildir, halkın al-i menfaatlerini gözetmek içindir
elbet. Bakmayın siz öyle derin kliklerin öteden beri kamu yararından söz
etmelerine, kazın ayağı hiçte öyle
değilmiş, meğer ‘kamu
yararı’ kavramı kendi kişisel husumetlerini örtbas için başvurulan bir
araçmış. Gerçek anlamda kamu yararı
toplum veya bireysel hakları kapsayan bir kavramdır. Zaten bireysel hakların
kazanımı ancak devletle toplumun el ele, gönül günüle vermesiyle aşılabiliyor.
Malum olduğu üzere, toplumlar iki güç
zeminden birine muhatap kalırlar; ya sivil inisiyatif güçlerin oluşturduğu
aydınlık alan, ya da zinde güçlerin ürettiği karanlık alandır. Tabii bizim tercihimiz
birinci alandan yanadır. Çünkü sivil dayanışmanın en üst doruğa ulaştığı alanda
ancak ideal toplum oluşabiliyor. Nitekim kendi özgür iradeleriyle katılımcılık
örnekleri sergileyen bireyler sivil toplum olgusunu egemen kılacak
mekanizmaları inşa edebiliyor. Düşünsenize milli-sivil- katılımcı toplumun
egemen olduğu bir yerde kuzgun devlet leşe yapılanmasından söz edilebilir mi?
Elbette ki söz edilemez.
Silah zoruyla veya tepeden inme
yöntemlerle oluşan kuzgun leşe devlet yapılanmasında sivil toplum hak
getire, böyle bir yapılanmada buyurgan olan
bireyler değil devlet içine sızmış klikler olur. Yani dayatmacı yöntemleri ilke
edinmiş kuzgun leşe kliklerin cirit attığı devlet anlayışı egemen olur. Allah
korusun böyle bir sistemde ferde biçilen misyon ancak kuzgun leşe devlete
göbekten bağlı kaldığı sürece hayat hakkı tanınır. Asla özgür iradesi
doğrultusunda hayat mücadelesi içerisine giren bir insanın buyurgan devlet
yapılanmasında yaşama hakkı tanınmaz. Nasıl hayat hakkı tanınsın ki, bir kere devleti
kendilerinin soyup boğana çevireceği tabu görmekteler. Malum onların çoğu bir eli yağda bir eli balda
olan bir avuç kökü dışarıda baronlardır. Maalesef epey zamandır birlikte aynı
sofraya oturduğumuz, birlikte halay çektiğimiz bu coğrafyada külfet millete,
nimetse sırça köşklerde ve fildişi kuleden tepeden bakan zihniyete için pay
edilmiştir. Tabi hal vaziyet böyle olunca da böyle bir sistemde “devletin malı
yemeyen domuz” zihniyetin köşe başlarını tutması kaçınılmazdır. Halk ise her
zaman ki gibi sütü sağılan koyun konumdadır hep. Dahası sistemin kaymağını, elitist
tabaka yer, bakımını da halk üstlenip omzuna yüklenir. Ama bu bir yere
kadardır, böyle devam edemezdi. Ne zaman ki hâkim devlet yapısı hadim devlete
dönüşen günlerin eşiğine geldik, işte o zaman Türkiye’nin yeniden kendi öz
kodlarına dönüşüne şahit oluverdik. Baronlar artık eskisi kadar cirit atamaması
bunun göstergesi zaten
Şayet gelecekte de hayatımızı karartmak
istemiyorsak, 16 Nisan 2017 refarandumla elde ettiğimiz kazanımlarımız bize
artık yeter deyip rehavete kapılmamak gerekir. Bilakis daha da koşup terleyip
dur durak bilmeden yapısal değişimleri inşa yoluna koyulmalı. Milletin hadim
Devlet yapılanmasında beklentisi de budur zaten. Dolayısıyla milletin hadim
devletten beklentileri görmezlikten gelinemez. Görmezlikten gelindiğinde olacak
olanlar belli, millet yeniden kendi ağırlığını ortaya koyup vazifesini askıya
alanları bir kalemde sileceği malum. Artık şunu iyi anlamamız gerekiyor; millete sırtını dayamayan her oluşum hadim
devlet yapılanmasında yeri yoktur. Zira eski Türkiye geride kaldı, şimdi yeni
şeyler söylemek zamanıdır. Baronlara, güç odaklarına sırtını dayayanların hali
ortada, şimdiye kadar ne buldular ki
şimdide bulsunlar. O halde eskiye ait
bayatlamış, hantallaşmış, kokuşmuş her ne leş kargası varsa üzerimizden atmak
gerekir. Yeni Türkiye’ye Ebabil Kuşları eşliğinde kanatlanmak gerekir.
Tek tip öngörüler aynı zamanda
totalitarizm ve şiddet hareketlerini tetikleyebiliyor. Zaten halktan kopuk bir
avuç zihniyetle nereye varılır ki, varacakları en son nokta dayandıkları leş
kargalarının besin gıdası olmaktır. Madem öyle çağın gerisinde kalan leş
kargalarını bir şekilde etkisiz hale getirmek gerekir. Aksi takdirde ülkemizin
dört bir yanını demir ağlarla örme hamlemiz ve tarihi ipek yolunu Londra'dan
Pekin'e bağlayan kara ve demiryolu projelerimiz her an sekteye uğrayabilir.
Zira gerilimden medet uman çevreler boş durmuyorlar, her fırsatta Türkiye’nin dünyada küresel güç
konuma gelmemesi için direnip kuzgun leşe olarak karşımıza çıkmaktalar.
Leş kargalarının üzerimize her
fırsatta üşüşmelerine rağmen büsbütün de umutsuz değiliz, gelecekten ümit
varız, hele hele son zamanlarda hem doğu, hem de batı’yı bilen bilge insanların
sayıca çoğalıyor olması bize bu muştuyu veriyor da. Keza ideolojik bakışın git gide diriliş ruhu
karşısında erimesi, geleceğimizin aydınlık olduğunu göstergesi. Diriliş ruhu
zenginleşmiş kültürel örgütlenme modelini ortaya koymakta çünkü. Üstelik
diriliş ruhumuz uluslararası boyut kazandığı içindir eskisi kadar garipsenmiyor
da. Kaldı ki Sovyet Rusya 70 yıl
bağrında taşıdığı halklar üzerinde tek tip standart model uyguladı da ne oldu, başı sanki göğe mi erdi, tam aksine sonunu
hazırlayıp bağrında taşıdığı halkların yeniden din’e ve kültüre sarıldıklarına
şahit olduk. Hatta Sovyet Rusya'nın çökmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni
yapılanmada tek tip hayattan çeşitliliğe adım atmanın heyecanı Rusya’nın Duma
meclisinde Ortodoks liderinin oturmasına yetmiştir. Demek ki; din’i yok sayarak
bir devletin ilelebet varlığını sürdürmesi mümkün gözükmüyor.
Velhasıl; halkla devlet el ele, gönül gönül’e kaynaşmasıyla
küresel güç olunuyor. İşte bu yüzden
asla kuzgun leşe devlet yapılanmasına geçit vermemek gerekir, milletin
hizmetine kendini adamış devlet başa’nın devamı için buna mecburuz da.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder