SOY-SOP FASLI MI YOKSA MİLLET-İ HÂKİME Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Aslında insan ete kemiğe bürünmekle
fiziki bakımdan eşit sayılır, fakat ahlaki bakımdan böyle değildir. İnsan
dünyada ne ekerse öte âlemde onu biçecek hükmü yaşadığı hayat tarzı ile ilgili
bir husus. Bu yüzden insanlığı topyekûn eşitlemeye kalkışmak insanlığa
yapılacak en büyük zulüm olacaktır. Bir kere tam eşitlik insanın fıtratına ters
düşen bir durum, tıpkı beş parmağın beşi
bir olmadığı gibi karakterlerde bir değildir. Hani derler ya zırva tevil
götürmez, aynen öyle de bir insan düşünün ki güya kendi aklınca başkalarını
kişilik testine tabi tutup ‘falan kişi güzel ahlaklıdır o halde şu
ırktandır, ya da falancı adam çok kötü, o halde şu ırktandır’ deme cüretini
kendinde bulabiliyor ki bu zırvadır. Anlamak
mümkün değil, bir insan hangi yetkiyle
kendi dışındaki insanları teste tabi tutulabilir ki. Kaldı ki bir insanın huy profilini
bir ırkın genetiği ortaya koyamaz ki. Keza aynı aile fertleri arasında, aynı
ortak baba ve anneden gelen kardeşler arasında bile farklılıklar söz konusudur.
Hadi bundan vazgeçtik, bir kerecik olsun hiç kimsenin doğum öncesi kendi ırkını
belirleme şansı yok. Nasıl şansı
olabilir ki, ana rahminde yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla hem
fenotipimiz hem de genotipimiz şekillenmekte. Derken dokuz aylık embriyolojik
gelişim evresinden geçip öyle dünyaya adım atmış oluyoruz. Üstelik doğuma kadar
ki hayat sürecinde bir sıkıntı yaşamıyoruz da, her şey normal akışında
seyretmekte. Anormal olan durum insanın dünyaya geldikten sonra farklı
muameleye tutulmasıdır. Ne diyelim farklı muameleye tabi tutanlar utansın.
Onlar utanmasa da biz diyeceğimizi demek zorundayız. Madem öyle diyeceğimizi
diyelim: Bir kız çocuğunu diri diri
toprağa gömmek kimin haddine. Örnek mi,
işte cahiliye dönemi bunun tipik misali. Bir Yahudi’yi diri diri fırına
atmak kimin haddine. Örnek mi, işte Hitler'in Nazi Almanya’sı bunun tipik
misali. Kendi dışındaki başka kavimleri
küçük görüp kendi kavmini göklere çıkarmak kimin haddine. Örnek mi, işte Emevi
ırkçılığı bunun tipik misali. Bu tipik
örneklerden de anlaşılacağı üzere
“inananlar kardeştir” ilahi hükmü cahiliye devrinin düştüğü soy sop övünmesine
geçit vermeyen tek rehber ölçümüz. Madem öyle inananları Kürt, Türk,
Fars, Acem diye birbirine düşman
kılmak niye. Aynı safta Allah’ın
huzurundan beraber olmak varken, Kâbe etrafında bir olup gönül halkası olmak
varken birbirimizi kırmak niye. Bakın Kâbe etrafında dillerin tek kelimede
‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ nidalarıyla gök kubbede hoş sada bırakması ve
Arafat’ta çokluk içinde birlik esprisiyle kalplerin bir noktada birleşmesi
birlikteliğe işarettir. Nasıl işaret olmasın ki, Hac bir ibadetin ötesinde
birlik ve dirliğimizi gösteren renk cümbüşümüz.
Üstün ırk saplantısı çok kötü bir maraz
bir hastalıktır. Bakın şeytanı Dergâh-ı ilahi'den tard edilmesine neden husus
üstünlük taslamasıdır. Şöyle ki;
Allah şeytana:
- Âdem’e secde et dedi.
Şeytan ise:
-O topraktan ben ateşten, bu yüzden
secde etmem dedi.
Tabii şeytanın sonu malum, boynuna ebed'ül ebed lanet halkası geçirilip
nâr-ı cehennemlik halde ilahi huzurdan kovulmak olmuştur. İşte had ve hududu aşıp
ateşle toprağı kıyaslamanın karşılığı budur. Hadi İblis'i anladık, o
şeytanlığının gereğini yaptı, peki ya bizler? Maalesef İblis’in düştüğü kıyas örneğinden
yeterince ders almamışız ki şeytani bir yöntemle ‘şu ırk kötüdür, bu ırk
üstündür’ şeklinde kıyas yapabiliyoruz. Bu ne cüret bu ne had bilmezlik dersek
yeridir. Bir kere Kur’an'ın mesajları herhangi bir ırkın kabına sığacak kadar
dar değil ki. Kelam-ı Kadim çağlar üstüdür. Muhatabı tüm insanlık, on sekiz bin
âlem vahyin soluğu ile soluklanır da. Yeter ki Kur'an'ın mesajına kulak
verilsin bak o zaman insanlık itibar kazanır da. Şu iyi bilinsin ki; asla bir ırka kayıtsız şartsız tabi olmakla
itibar kazanılmaz. Kaldı ki ırk biyolojik bir kavram; insan şeref ve
haysiyetini nasıl belirleyebilir ki. İnsana onur kazandıran ilahi soluktur.
Mizanda insanın kalıbını tartmayacaklar dünyada işlenen ameller tartılacak. İyi
amel işlediysek ne ala, kötü amel işlediysek vay halimize. Anlaşılan; mizanın bir kefesine şişman adam, bir kefesine zayıf adam konsa hangisinin ağır
basacağını dünyadayken işlediği Salih ameller belirleyecek. Hakeza bir kefesine Acem, bir kefesine de
Arap konduğunda da bu böyledir. Mizan
öyle bir hassas terazi ki; dünyadayken
zerre miskal hayır işleyen de, zerre miskal şer işleyen de karşılığını bulacak
bir skaladır. Madem ruhun soyu sopu yok,
madem ırk davasıyla menzile varılamıyor,
o halde bunca soy sop faslıyla uğraşmak niye.
Malum, ırk kavramı dünyevidir, ama millet
sözcüğü öyle değil, Kur’an'da din anlamındadır. Sonradan her ne hikmetse millet
kavramının din'i anlamı göz ardı edilip ulus anlamı yüklenmiş. Dahası ulus kavramı
belli soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür,
millet kavramı kadar kapsayıcılığı yoktur. Belki de millet kavramının
kapsam alanına dokunmasaydık ulus kavramıyla durduk yerde başımız ağrımazdı.
Bakın Lozan'da olan bitenleri bile anlamamışız. Nitekim Lozan’da masaya
yatırılan ulus değil millettir. Lozan’ın 37'inci ve 45'inci maddelerine
bakıldığında görülecektir ki azınlıktan kast edilen Müslümanlar değil Müslüman
olmayanlardır, yani gayrimüslimlerdir. Değim yerindeyse masanın bir ucunda
Millet-i hakime, diğer ucunda Millet-i mahkume vardır. Bir başka ifadeyle
Lozan’da masaya yatırılan ulus değil,
Millet-i Mahkumedir. Maalesef tüm
olup bitenleri ulus devlet mantığının bir sonucu pek dile getirilmemiş. Dile getirildiğinde biliyorlar ki, asırlarca
Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan topluluklar Müslüman’sa Milleti Hâkime, gayrimüslim’se
Millet-i Mahkume oldukları bilinecek. Belli ki Osmanlıyı hatırlatacak her
kavramdan uzak duran bir zihniyet var ortada. Bu arada şunu belirtmekte fayda
var, sakın ola ki, Milleti Mahkume
tabirinden mahkûm edilmiş gayrimüslim topluluklar anlaşılmasın. Bir kere adı üzerinde gayrimüslim, yani
Müslüman olmayan toplulukların askerlik ve zekât gibi vecibelerden muaf olmanın
bir bedeli olarak ya da belirli cizye karşılığında özgürce karşılıklı rızaya
dayalı bir arada bulunmanın adıdır, o halde biz onları nasıl mahkûm edebiliriz
ki. Gerçekten de gayrimüslimler böyle
bir akitleşme sayesinde kendi ülkelerinde görmedikleri özgürlüğü Osmanlı
adaletinde görmüşler ve bu muamele karşısında;
“Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz”
demişler bile. Dedik ya Lozan’da Müslümanlardan azınlık olarak
bahsedilmemiştir. Doğrusu da buydu
zaten. Zira Osmanlıda millet kavramı iki ana eksen üzerinde meyve vermiştir.
Birincisinde ‘Müslümanlar kardeştir’ hükmün gereği tüm Müslüman topluluklar
Millet-i Hâkime olarak karşılık bulurken,
ikinci eksende ise 'Yaradılanı
sev Yaradandan ötürü' bir anlayışın gereği
tüm gayrimüslim topluluklar Millet-i Mahkume olarak karşılık bulmuştur. İşte bu
gerçeklerden hareketle gerek Selçuklu, gerek Osmanlı olsun kurdukları
devletlerin adına sülale ismi koymaktan yüksünmemişler, dahası ırkı anımsatacak
veya soy sopu çağrıştıracak herhangi bir sözcüğe ihtiyaç duymamışlar. Niye
ihtiyaç duysunlar ki, böyle yapmakla ne
ceddini, ne neslini unuttular. Hatta
‘Biz şuyuz, biz buyuz’ havasında kendilerini soyca ispatlama hevesine
kapılmadılar da, tam aksine ‘Ayinesi
iştir kişinin lafa bakılmaz’
atasözünü düstur edinmişlerdir.
İşte asıl yücelmek budur, bu yüzden onlar Al-i Selçuklu ve Al-i Osmanlı
olmaya hak kazanmışlardır. Madem öyle
Lozan'da kullanılan dili iyi anlamak gerek. Şayet bu dili anlayabilseydik otuz
yılı aşkındır Güneydoğuda kök salmış ayrılıkçı, bölücü ve ırkçı bir örgüt olan PKK’yı
bu maddelerle köşeye sıkıştırıp ters köşe edebilirdik. Ne demek istediğimiz
gayet açık, Kürtler azınlık değil ki, onlar bizim özbeöz Müslüman
kardeşlerimizdir.
Irkçılık tıpkı veba gibi salgın maraz
bir hastalık, hele bir bünyeye girmeye
dursun, o mikrobu bünyeden atmak zor olabiliyor. Bakın Fransız ihtilalinden sonra
etnik milliyetçilik rüzgârlarının dalga dalga dünyayı sarıp bir anda dengeler
alt üst olduğunda Osmanlı gibi nice hanedana dayalı imparatorluklar bir bir
dağılma sürecine girmişlerdir. Ulu Hakan Abdülhamid Han bünyemize giren bu
virüsü sezmiş olsa da Osmanlının ömrünü ancak 33 yıl uzatabilmiştir. Ve bu
sürecin sonunda kendimizi birinci cihan harbinin ortasında bulmuşuz da.
Nasıl ki Osmanlı'nın dünyevi veçhesini
Devlet-i ebed müddet bilinci temsil ediyorsa, din'i veçhesini de İslam’a hadim
olmak (hizmetkâr olmak) bilinci
temsil etmektedir. Hatta Osmanlı bu
bilinci Hilafetle taçlandırmanın yanı sıra üstlendiği Hilafet misyonuyla İslam Âlemini
kardeşçe bir arada idare etmeyi başarmışta. Nasıl mı? Tabiî ki, Millet-i Hâkime
bir ruhla üstesinden gelmiş. Ne zaman ki Millet-i Hakime ruh berhava
edildi, bir baktık ki sakiler meclisten
çekilir oldu, derken etrafımızda kabilelerden türemiş sözde devletçikler
türeyiverdi. Böylece fikri alanda içi boş etnik milliyetçi akımların kol
gezmesiyle birlikte İslam ülkelerinin Osmanlı'dan koparılması sağlandı. Kopardılar da ne oldu, bugün Ortadoğu’nun
hali ortada, belki de Osmanlıdan koparılmanın bir bedeli olsa gerek ki, bizden kopanlar
bir türlü iflah olmuyorlar. Hala gözyaşı dinmiyor, hala kan durmuyor. Oysa bir zamanlar
şemsiyemiz altında Millet-i Hâkime iken tek yürek, tek kalp idik, şimdi ise bölük pörçük içler acısı bir manzara
ile karşı karşıyayız.
Malum,
Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir
devletimiz. Daha henüz çiçeği burnunda
yeni devlet kurulduğunda o kadar üzerine Osmanlı izleri sinmiş ki, ilk kuruluş Meclisinde mebuslarına Kürdistan
mebusu, Lazistan mebusu denmesinde herhangi bir beis görülmemiştir. Çünkü o
günlerde bu kavramlar ayrılık gayrilik çağrıştırmıyordu, bilakis her etnik
unsur aynı kilimin desenleri olarak görülürdü.
Ne zaman ki, uluslaşma tuşuna
start verdik, işte o zaman bu kavramlar korku filmlerini aratmayacak bir role
bürünmüştür. Hele yanlışlıkla bu kavramlar birilerinin ağzından çıkmaya
dursun, bak o insanın ne vatan hainliği
kalır, ne de bölücülüğü, ipe sapa gelmez bir sürü iftiralarla sürgün edilir
de. Hani Lozan zaferdi, bari zafer
denilen Lozan’ın Müslümanları çoğunluk addedip, gayrimüslimleri azınlık kabul
ettiği ilkesi çiğnenmesin. Belli ki Atatürk’ten sonraki bir kısım idareciler otoriter
mantıkla İslam dünyasıyla bir şekilde bağlarımızı koparmayı kafalarına koymuşlar.
Hatta Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan ve Cemal
Reşit Rey tarafından bestelenen onuncu yıl marşında geçen; “On yılda on beş
milyon genç yarattık her yaştan” mısrasıyla köksüz kuşak üretmeyi hedef
edinmişler. Derken bu hedef
doğrultusunda sadece farklı etnik kökenden gelen Müslümanlar değil bu arada
muhafazakâr Türklerde yara almıştır. Bir kere ulus kavramı din dışı
kurgulanmış, dolayısıyla bu coğrafyada
ulus devlet kurgusuna kim uyum sağlıyorsa kılına zarar gelmiyordu. Oysa millet denilince
Türk halkının zihninde soyut anlamda din, vatan, bayrak, tarih, kültür
birlikteliği canlanır hep. Mesela bayrak
deyince yüreği dağlanıp aklına şehidin kanı düşer, vatan deyince üzerine toprak altında binlerce
kefensiz yatan ecdadın ruhu siner,
tarih deyince gözünde Orta Asya, Anadolu, Mostar, Viyana ve
Çanakkale'nin aziz hatırası canlanır, kültür deyince Türk İslam medeniyeti akla
gelir. Peki ya eski Türkiye devlet erki! Maalesef bu malum zihniyet ‘kayıtsız şartsız hâkimiyet milletindir’
cümlesini illet-i hâkime olarak algılar.
Dahası onların gözünde bu necip millet göbeğini kaşıyan bir illettir.
Aslında yeniden ulus inşa etme
iddiası çok büyük bir iddiadır. Zira sosyolojik veriler köksüz millet oluşturulamaz
yönünde sinyal vermekte. Hatta bir milletin dilini, dinini, geleneğini
unuttursanız da bu böyledir, sil baştan
yeni ulus inşa edemezsiniz. Nasıl ki köksüz ağaç olmazsa, köksüz millette
olmaz, olsa da meyve vermez. Bakın,
kurtuluş savaşını zaferle taçlandıran o göbeğini kaşıyan dedikleri
milletin azmi ve kararı gerçekleştirmiştir. Şayet yeniden çağlar üzerinde
sıçrayıp modern çağın en üst seviyesine gelme diye bir dert ve tasamız varsa,
biliniz ki bu ülküyü yine o bildik köklerinden ilham alan yeni nesiller
gerçekleştirecektir. Köksüz nesil üretmeyi amaç edinen malum zihniyet elinde
bir Türkiye ile bırakın çağ atlamayı mevcut konum bile korunamaz. Kaldı ki
onlar küresel güçlerin maşalığına soyunduktan sonra on yılda bir on beş milyon
genç yetiştirmişler neye yarar ki.
Sadece maşalık yapsalar yine gam yemeyiz, batıdan ithal ettikleri laiklik kavramını
bile aslından uzaklaştırıp militan laikliğe dönüştürmüşler. Şayet gerçek
anlamda laiklikten söz edeceksek Osmanlı bağrında yaşayan Millet-i Hâkime ve Millet-i
Mahkume unsurların asırlardır huzur içerisinde bir arada nasıl yaşadıklarına
bakmak yeterlidir. Maalesef Osmanlı’yı
örnek almak varken, inançları baskı
altına alan militan laikliği örnek alarak ömür tüketiyorlar. Tarihten hiç mi ders alınmaz, zaten ders alınsaydı Osmanlıda olduğu gibi
hiç kimsenin ne din'ine, ne de milliyetine karışılmazdı. Ne var ki tepeden
inmeci anlayış toplumu dizayn etmenin adını ulusçuluk diye yutturmuş, aslında
bu toplumun değerlerini, aslını, neslini unutturma hamlesidir. Allah'tan tüm bu
olumsuzlukları unutturacak ve bize teselli kaynağı olan halkımız var. Öyle bir halk ki, farklılıkları zenginlik olarak algılayan
bir halktır. Hakeza yine Allah’tan 27
Mayıs, 28 Şubat gibi o acı süreçlerden geçtikten sonra artık 2023 Türkiye’sini
hedef edinmiş halka tepeden bakmayan bir iktidar var. Hele şükür epey bir
zamandır seküler ulus kavramı ile aba altında sopa gösterme politikaları
tıkanmış gözüküyor. Belki de tıkanmasa sığınacak limanımız kalmayabilirdi.
Anlaşılan o ki; toplum nezdinde tek tip arayışlar yüz bulamıyor. Nasıl yüz
bulsun ki, etnik Türk kavramının tek
başına topyekûn bir milleti karşılamadığı apaçık ortada. Bu gerçeklere rağmen hala bir takım marjinal
gruplar bir zaman batının modernizmin son aşaması olarak gördüğü bayatlamış
nation (ulus) kavramını Türkiye coğrafyasına uyarlamak peşindeler. Onlar inatla soy sop faslı yapa dursunlar
dünyanın genelinde küreselleşme rüzgârları estikçe ulusal sağ ve ulusal sol oluşumlar
eskisi kadar etkili olamayacaklardır. Umarız
bir gün onlar da bizi biz yapan, aynı
sofrada bağdaş kurup kardeş kılan Millet-i Hâkime gerçeğini ve Nizam-ı alem
ülkümüzün küresel boyutunu fark ederler.
Tarihte değim yerindeyse bağrında
yetmiş iki milleti taşıma mahareti sergileyebilen tek devlet Osmanlıdır. Bir başka ifadeyle Müslim ve gayrimüslim çatı
altında cem olmuş bir entegrasyondu bu. Belki de böyle bir entegrasyon
olmasaydı Osmanlı coğrafyası etnik ve din'i çatışmalardan geçilmeyecekti. İyi
ki de Osmanlı gittiği yerlere kültürleri kurutmak için gitmemiş, ona yakışan
olanı, yani yeşertmek için gitmiş. Ne zaman ki,
menfi milliyetçilik dalgası Osmanlı, Avusturya, Macaristan ve Rus
imparatorluğuna ağır darbe vurmaya başlamış, işte o gün bugündür ulusçuluk
akımı başa bela mesele hale gelmiştir. Hiç kuşkusuz bu yaşanan süreçte en çok
ağır yara alanda Devlet-i âliyye'dir. Öyle ki, Osmanlı hasta yatağına
düştüğünde şifa bulmak adına çareler aramış ta. Tabii arayım derken kendini
Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık akımlarının odağında bulmuş. Bilhassa bunlar arasında Osmanlıcılık ve
İslamcılık akımı ulus devlet anlayışına yenik düşen akımlar olarak dikkat
çekmiştir. Derken Lozan sonrası yeni bir anlayış türer de. Ve bu yeni anlayışın
adı ulusçuluk ilkesine kayıtsız şartsız bağlı kalmak kaydıyla kendini Türk
addedeni Türk kabul edilmesi ideolojisidir. Aslında bu yeni eğilim özden uzak
satıh üstü kuru bir ulusçuluk gütme davasından başkası değildir.
Bakın Japonlar batı teknolojisini alıp
kendi alfabe ve kılık kıyafetini değiştirmezken biz ise sil baştan her şeyi
değiştirmek suretiyle batının sadece satıh üstü yeniliklerini alıp ulus devlet
konuma düşmüşüz. Japonlar da küresel güç olmuşlar. Anlaşılan ulus devlet
mantalitesi Japon modelinin tam tersi bir istikamette tek tip model oluşturmayı
öngörüyor, çoğulculuktan uzak yeni nesil inşa etmeyi öngörüyor. Üstelik bu öngörme süreci bitmiş değil,
bitmez de. Baksanıza her seferinde bu millet teste tabi tutulup denemeden
geçiriliyor bile, ama ne hikmetse bir türlü aşı tutmuyor. Zannediliyor ki, bu
millete bir ırk ismi vermekle her mesele çözülmüş olacak. Kaldı ki ortada Türk ismi verilmesinden
gocunan da yok, asıl gocunulacak bir husus
varsa, o da millete dayatılmak istenen dar elbisedir. Tek tip uluslaşma politikalarından kim ne
bulmuş ki bizde bulalım. Bir zamanlar ne iyiydik, beraber halay çeker beraber
yas tutardık, kız verir kız alırdık,
aynı sofrada beraber bağdaş kurup yemek yerdik,
ayrılık gayrilik bilmezdik. Bu yüzden
her milletten insanla hiçbir problem yaşamadık, hep birlikte iri olup diri olup
millet devlet kaynaşması yaşadık. Yetmedi bu kaynaşma sayesinde yediden yetmişe
herkesin duasında ‘Allah devletimize zeval vermesin’ anlayışı yer etti de. Nasıl yer etmesin
ki, Osmanlı altı asır boyunca şemsiyesi
altında yaşayanlara; “Benim gibi olacaksın” şablonu dayatmadığı gibi
asabiyetçilikte yapmamış. İşte ortak hafıza, ortak duygu seli oluşturmak
budur. Evet, karşımızda uzun süre hafızalardan
silinmeyecek ister adına Kesretten vahdet denilsin ister çokluk içinde birlik
denilsin fark etmez bir Osmanlı hatırası var.
Elbette ki böyle bir hatıraya can kurban. Bu hatırada insanlığa hak ve özgürlük tanıyan
ve İ’lay-ı kelimetullah için âleme nizam veren bir cihangir imparatorluk
hatırası var. Dahası bu hatırada vahdet (birlik) bilinci doğrultusunda
insanlığı eşrefi mahlûkat gören bir devlet-i ebed müddet var. İşte bu yüzden
İlber Oltaylı bu muhteşem Osmanlı hatırasına gölge düşmesin diye; “Türklük,
bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur. Oysa Türkçe öğrenmek dahi Türk olmak
için yeterli sebeptir.. Şecere araştırma hastalığı marazdır..” demiştir. Hatta
bu ifadelerden Türkçülük kavramının, Türk insanının bile ilgisini çekmediği
anlaşılıyor. Belli ki bizim ilgimizi
ancak 'Kökü mazide olan âtîyiz’
sözünün mana ve ruhunu hatırlatan bir millet tarifi çekebiliyor. Zaten köklü millet olma tarifi bu dizelerde
kodludur. Kelimenin tam anlamıyla Millet-i Hâkime anlayışıyla taban taban zıt
olmayan bir tariftir bu. Madem öyle bir kez daha haykırmakta yarar var; Biz 'Kökü
mazide olan ati’ bir milletiz. Bir başka
ifadeyle hem kadim, hem de devlet-i ebed müddet milletiz. Malumunuz 'kadim' geçmişle ilgili kavram, 'ebed müddet'
ise geleceğe ışık saçan bir kavramdır.
Osmanlı bakiyesi üzerine yerleştirilmeye
çalışılan ulusçu mantık ne kadim bir görünüm, ne de devlet-i ebed müddet bir
görünüm verebildi, hatta toplumu
teşkilatlandıramadığı gibi zıt düşmüşte. Nasıl zıt düşmesin ki ortada toplum
dokusunu hiçe sayıp homojenleştirme çabası söz konusu. Belli ki toplumun bünyesi tek tipleşmeyi
kaldırmıyor, bu tip uygulamalara alerjisi var.
Bir kere soy sop faslı bizi birleştirmiyor ki, tam aksine ayrıştırıyor.
Bizi birleştiren müminler kardeştir hükmüdür, tarihte de günümüzde de tek
geçerli hüküm budur. Nitekim Mehmet
Akif'in ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal’ demesi Arnavutluğuna engel teşkil
etmemiş, yetmemiş ‘Irkıma
yok izmihlal’ diye haykırmışta.
Birinci mısrada Allah’tan başka hiçbir mabuda kul olmamak için özgürlüğe vurgu
yapılmış, ikinci mısrada hiçbir ırka kolay kolay nasip
olmayacak nitelikte İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek gibi bir misyonu
yüklenmiş milletin yüceliğine vurgu vardır. Tabii burada zikredilen ırk kavramı
somut değil, soyut bir ifadedir. Zira İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek,
İslam'a hizmetkâr olmak demektir. Dolayısıyla kim hizmet ederse o oranda hizmet
şeref payesine erişir de. İşte Akif o hizmet payesini ırkıma yok izmihlal
olarak düşünüp öyle dillendirmiştir. Zaten İstiklal Marşı’nın mana ruhuna
baktığımızda her milletten insanın Yemen’den Galiçya’ya, Kafkasya'dan Musul'a,
Edirne’den Kars'a, Trabzon’dan Çanakkale’ye koştuğunu fark ederiz. Düşünsenize
her cephede alt üst unsur demeden aynı heyecanı duyup “Hakkıdır Hakk’a tapan”
tek yürek ve tek millet olmuşuz. Asla soy farklılığı bizi cepheden cepheye
koşturmaktan alıkoymamıştır. Anlaşılan
kavmi çeşitlilik soy sop faslı demek değil,
bilakis Millet-i Hâkime ruhunun bir tezahürü çeşitliliktir. Hiç kuşkusuz
Akif’te Millet-i Hakime'den yana tavır koymuştur, Atsız gibi tek tip ırktan yana bir tavır sergilememiştir.
Malum, Nihal Atsız Türkçü olmak için Türk olmayı şart koşan bir Türkçüdür. İcabında Türklük uğruna İslamiyet’ten
vazgeçilebileceğini ima eden bir tutum içine girmişte. Tabii Atsızın bu çıkışı
milli şef dönemine denk düştüğünü belirtmekte yarar var. Ki, o
yıllarda ülke genelinde uygulanan tek parti dayatması vardı. Dolayısıyla hiç
kimse tepeden gelen dayatmalar yüzünden ne ırkından, ne de dininden söz edebiliyordu. Zaten rahat ortam olsaydı 1944 milliyetçilik
olayları patlak vermezdi. Hatta Atsız ve arkadaşları Türkçü söylemlerinden
dolayı tabutluklarda tevkif edilmezlerdi.
Keza Risaleyi Nur talebeleri
de dini söylemlerinden dolayı takibe
alınmazdı.. Her neyse sonuçta millet olarak biz Avrupa’nın tarihi süreç içerisinde
feodal yapıdan krallığa, krallıktan ulus devlete geçiş süreçlerini bu
topraklarda yaşamadığımız için, ulus kavramı bu coğrafyaya hala yabancıdır.
Kaldı ki bize yabancı olduğunu Ziya Gökalp’ta kabul ediyor. Nitekim ‘Türkçülüğün Esasları’ adlı eserinde milliyet
fikrini (nation) batıdan aldığını
itiraf ediyor. Buna rağmen bakın biz ne yapmışız, Ziya Gökalp’ın; ‘Türk
Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Medeniyetindeyim’ tezinin sadece
Türklük ve batıcılık kısmını almışız,
İslam’la alakalı olanı görmezden gelip yolumuza devam etmişiz.
Günümüzde alt kimlik üst kimlik
tartışmalarının hız kazanması globalleşme gerçeğinin bir sonucudur. Uluslaşma imparatorlukların
dağılma sürecinde nasıl bir realiteyse,
bugünde yerli ve yabancı sermayenin ülke sınırlarının ötesine taştığı
bir süreçte küreselleşme olayı da bir başka realitedir. Dünyanın neresinde bir
kiriz çıksa, o kiriz tüm dünya ülkelerini yakından ilgilendirdiği artık bir sır
değil. İşte bu küresel hassasiyet ve küresel nabzın her ülkede atması bana
dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığından hareket eden ulus devlet mantalitesini
marjinal hale getirmeye yetiyor. Zaten
küreselleşme karşıtı eylemlerinin zaman zaman sahne alması, zayıflamanın bir
işareti. Bir yerde reaksiyon varsa,
anlayın ki değişim rüzgârına karşı ortada bir hazımsızlık söz konusu. İşte
etnik ulusal sol ve etnik ulusal sağ akımların reaksiyon vermesi bu noktada
düğümlüdür. Sadece düğümlü olsa iyi, son
çırpınışlarının bir göstergesi de. Hele
küreselleşme hız kazandıkça ulus devlet mantığı daha da can çekişecek gibi.
Zaten can çekişmese Nasrettin Hoca'nın 'kazan doğurdu' fıkrasını andırır
bir tabloyla ülkeler habire parçalanıp durmazdı. Bakın Yugoslavya’yı, Rusya’yı
ve Pakistan’ı, Irak'ı parçaladılar, sırada kim bilir daha hangi ülkeler var,
bekleyip göreceğiz. Türkiye aslında farklılıkları zenginlik kabul eden bir milliyetçilik
anlayışı ortaya koyabilse hem iç, hem dış oyunları biranda bozabilir de. Bu coğrafyadan kimler geldi kimler geçmedi ki
değişik etnik kökenden insanlarla beraber yaşamış bir milletiz. Dolayısıyla
bizim için farklı kültürden topluluklarla birlikte yaşamak zor olmadığı gibi,
keyif verir de. Neyse ki geldiğimiz noktada geçte olsa bu konunun rahatlıkla
konuşuluyor olması geleceğe ümitle bakmamıza yetiyor. Ancak galiba bunlar içerisinde zor olanı 12
Eylül öncesi bizimde içinde bulunduğumuz ve lider-teşkilat-doktrin
eleştirilemez ilkesine sımsıkı sarıldığımız milliyetçi cenahın karşısında; şuan
ileri sürdüğümüz bu tür düşüncelerimizden dolayı milliyetçilikten aforoz edilme
ihtimalidir. Hakeza Avrupa uşağı, ya da dönek ve Soros çocuğu gibi ithamlara
maruz kalma riski de söz konusu. Olsun,
nasıl olsa gerisi lafügüzaf, önemli olan bu tür suçlamalardan etkilenmeden
doğru neyse onu söyleyebilmektir.
Velhasıl; milletin değerlerine bağlı
kalıp geleceğe kanatlanmak en ideal olanı, salt etnik aidiyet bağı ile devlet-i
ebed müddet olmak mümkün gözükmüyor. Geleceğimiz Türkiye kiliminde mevcut
desenleri zenginleştirmekten geçmektedir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder