20 Kasım 2016 Pazar

SOY-SOP FASLI MI YOKSA MİLLET-İ HÂKİME Mİ?



                       SOY-SOP FASLI MI YOKSA MİLLET-İ HÂKİME Mİ?    
                       SELİM  GÜRBÜZER
       İnsanoğlu temelde tek tip biyolojik bir varlık olmasına rağmen değişik ırklara mensup topluluklara ayrılmışlardır. Aslında hepimiz aynı Âdem ve aynı Havva'nın evlatlarıyız. Madem öyle bu çeşitlilik niye sorusu sorulabilir,   bir kere Allah böyle murad etmiş, hikmetinden sual olunmaz. Elbette ki Allah dileseydi tüm insanlık tek çatı altında toplanacaktı. Belli ki Yüce Allah birbirimizle tanışalım diye insanlığı kavim kavim, kabile kabile, şube şube,  millet millet ayırmış.  Zaten Kur’an salt bir ırkı muhatap almaz,  Kur’an'ın muhatabı tüm insanlıktır.  Asla dil, renk ya da fiziki farklılıklar herhangi bir ırka üstünlük vermiyor.  Hakeza bir insan hangi ırktan olursa olsun şişmanı, zayıfı, kölesi, efendisi fark etmez Allah indinde eşit olarak hesaba çekilecek, bu hesap gününde insanı diğer insandan sadece takva ölçüsü ayıracaktır. Anlaşılan takva ruhla alakalı bir değer. Bu bakımdan ruhun ırkı yoktur, olamaz da. Allah Rûz-i mahşerde kalıbımıza bakmayacak, doğrudan kalbe bakacak. Hele soy sop farklılıkları birinin diğerine karşı üstünlük yetkisi vermiyor. Her ırk, her insan Allah’a hizmet ettikçe değer kazanacak. Şu da bir gerçek ahrette peygamber bayrakları dışında hiçbir bayrağa yer olmayacak,  her ümmet kendi peygamber bayrağı altında toplanacak. Peki ya biz? Malum, bizlerde en son ümmet olmamız hasebiyle Rasulullah (s.a.v)’ın ‘Livâ-i Hamd’  sancağı altında cem olacağız. Ne diyelim, İnşallah o sancağın altında toplanıp kurtulanlardan oluruz.
        Aslında insan ete kemiğe bürünmekle fiziki bakımdan eşit sayılır, fakat ahlaki bakımdan böyle değildir. İnsan dünyada ne ekerse öte âlemde onu biçecek hükmü yaşadığı hayat tarzı ile ilgili bir husus. Bu yüzden insanlığı topyekûn eşitlemeye kalkışmak insanlığa yapılacak en büyük zulüm olacaktır. Bir kere tam eşitlik insanın fıtratına ters düşen bir durum,  tıpkı beş parmağın beşi bir olmadığı gibi karakterlerde bir değildir. Hani derler ya zırva tevil götürmez, aynen öyle de bir insan düşünün ki güya kendi aklınca başkalarını kişilik testine tabi tutup  ‘falan kişi güzel ahlaklıdır o halde şu ırktandır, ya da falancı adam çok kötü, o halde şu ırktandır’ deme cüretini kendinde bulabiliyor ki bu zırvadır.  Anlamak mümkün değil,  bir insan hangi yetkiyle kendi dışındaki insanları teste tabi tutulabilir ki. Kaldı ki bir insanın huy profilini bir ırkın genetiği ortaya koyamaz ki. Keza aynı aile fertleri arasında, aynı ortak baba ve anneden gelen kardeşler arasında bile farklılıklar söz konusudur. Hadi bundan vazgeçtik, bir kerecik olsun hiç kimsenin doğum öncesi kendi ırkını belirleme şansı yok.  Nasıl şansı olabilir ki, ana rahminde yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla hem fenotipimiz hem de genotipimiz şekillenmekte. Derken dokuz aylık embriyolojik gelişim evresinden geçip öyle dünyaya adım atmış oluyoruz. Üstelik doğuma kadar ki hayat sürecinde bir sıkıntı yaşamıyoruz da, her şey normal akışında seyretmekte. Anormal olan durum insanın dünyaya geldikten sonra farklı muameleye tutulmasıdır. Ne diyelim farklı muameleye tabi tutanlar utansın. Onlar utanmasa da biz diyeceğimizi demek zorundayız. Madem öyle diyeceğimizi diyelim:  Bir kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek kimin haddine. Örnek mi,  işte cahiliye dönemi bunun tipik misali. Bir Yahudi’yi diri diri fırına atmak kimin haddine. Örnek mi, işte Hitler'in Nazi Almanya’sı bunun tipik misali.  Kendi dışındaki başka kavimleri küçük görüp kendi kavmini göklere çıkarmak kimin haddine. Örnek mi, işte Emevi ırkçılığı bunun tipik misali.  Bu tipik örneklerden de anlaşılacağı üzere  “inananlar kardeştir” ilahi hükmü cahiliye devrinin düştüğü soy sop övünmesine geçit vermeyen tek rehber ölçümüz. Madem öyle inananları Kürt,  Türk,  Fars,  Acem diye birbirine düşman kılmak niye.  Aynı safta Allah’ın huzurundan beraber olmak varken, Kâbe etrafında bir olup gönül halkası olmak varken birbirimizi kırmak niye. Bakın Kâbe etrafında dillerin tek kelimede ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ nidalarıyla gök kubbede hoş sada bırakması ve Arafat’ta çokluk içinde birlik esprisiyle kalplerin bir noktada birleşmesi birlikteliğe işarettir. Nasıl işaret olmasın ki, Hac bir ibadetin ötesinde birlik ve dirliğimizi gösteren renk cümbüşümüz.
       Üstün ırk saplantısı çok kötü bir maraz bir hastalıktır. Bakın şeytanı Dergâh-ı ilahi'den tard edilmesine neden husus üstünlük taslamasıdır. Şöyle ki;
        Allah şeytana:
       - Âdem’e secde et dedi.
        Şeytan ise:
       -O topraktan ben ateşten, bu yüzden secde etmem dedi.
      Tabii şeytanın sonu malum,  boynuna ebed'ül ebed lanet halkası geçirilip nâr-ı cehennemlik halde ilahi huzurdan kovulmak olmuştur. İşte had ve hududu aşıp ateşle toprağı kıyaslamanın karşılığı budur. Hadi İblis'i anladık, o şeytanlığının gereğini yaptı, peki ya bizler? Maalesef İblis’in düştüğü kıyas örneğinden yeterince ders almamışız ki şeytani bir yöntemle ‘şu ırk kötüdür, bu ırk üstündür’ şeklinde kıyas yapabiliyoruz. Bu ne cüret bu ne had bilmezlik dersek yeridir. Bir kere Kur’an'ın mesajları herhangi bir ırkın kabına sığacak kadar dar değil ki. Kelam-ı Kadim çağlar üstüdür. Muhatabı tüm insanlık, on sekiz bin âlem vahyin soluğu ile soluklanır da. Yeter ki Kur'an'ın mesajına kulak verilsin bak o zaman insanlık itibar kazanır da.  Şu iyi bilinsin ki;  asla bir ırka kayıtsız şartsız tabi olmakla itibar kazanılmaz. Kaldı ki ırk biyolojik bir kavram; insan şeref ve haysiyetini nasıl belirleyebilir ki. İnsana onur kazandıran ilahi soluktur. Mizanda insanın kalıbını tartmayacaklar dünyada işlenen ameller tartılacak. İyi amel işlediysek ne ala, kötü amel işlediysek vay halimize. Anlaşılan;  mizanın bir kefesine şişman adam,  bir kefesine zayıf adam konsa hangisinin ağır basacağını dünyadayken işlediği Salih ameller belirleyecek.  Hakeza bir kefesine Acem, bir kefesine de Arap konduğunda da bu böyledir.  Mizan öyle bir hassas terazi ki;  dünyadayken zerre miskal hayır işleyen de, zerre miskal şer işleyen de karşılığını bulacak bir skaladır. Madem ruhun soyu sopu yok,  madem ırk davasıyla menzile varılamıyor,  o halde bunca soy sop faslıyla uğraşmak niye. 
      Malum, ırk kavramı dünyevidir, ama millet sözcüğü öyle değil, Kur’an'da din anlamındadır. Sonradan her ne hikmetse millet kavramının din'i anlamı göz ardı edilip ulus anlamı yüklenmiş. Dahası ulus kavramı belli soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür,  millet kavramı kadar kapsayıcılığı yoktur. Belki de millet kavramının kapsam alanına dokunmasaydık ulus kavramıyla durduk yerde başımız ağrımazdı. Bakın Lozan'da olan bitenleri bile anlamamışız. Nitekim Lozan’da masaya yatırılan ulus değil millettir. Lozan’ın 37'inci ve 45'inci maddelerine bakıldığında görülecektir ki azınlıktan kast edilen Müslümanlar değil Müslüman olmayanlardır, yani gayrimüslimlerdir. Değim yerindeyse masanın bir ucunda Millet-i hakime, diğer ucunda Millet-i mahkume vardır. Bir başka ifadeyle Lozan’da masaya yatırılan ulus değil,  Millet-i Mahkumedir.  Maalesef tüm olup bitenleri ulus devlet mantığının bir sonucu pek dile getirilmemiş.  Dile getirildiğinde biliyorlar ki, asırlarca Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan topluluklar Müslüman’sa Milleti Hâkime, gayrimüslim’se Millet-i Mahkume oldukları bilinecek. Belli ki Osmanlıyı hatırlatacak her kavramdan uzak duran bir zihniyet var ortada. Bu arada şunu belirtmekte fayda var,  sakın ola ki, Milleti Mahkume tabirinden mahkûm edilmiş gayrimüslim topluluklar anlaşılmasın.  Bir kere adı üzerinde gayrimüslim, yani Müslüman olmayan toplulukların askerlik ve zekât gibi vecibelerden muaf olmanın bir bedeli olarak ya da belirli cizye karşılığında özgürce karşılıklı rızaya dayalı bir arada bulunmanın adıdır, o halde biz onları nasıl mahkûm edebiliriz ki.  Gerçekten de gayrimüslimler böyle bir akitleşme sayesinde kendi ülkelerinde görmedikleri özgürlüğü Osmanlı adaletinde görmüşler ve bu muamele karşısında;  “Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişler bile. Dedik ya Lozan’da Müslümanlardan azınlık olarak bahsedilmemiştir.  Doğrusu da buydu zaten. Zira Osmanlıda millet kavramı iki ana eksen üzerinde meyve vermiştir. Birincisinde ‘Müslümanlar kardeştir’ hükmün gereği tüm Müslüman topluluklar Millet-i Hâkime olarak karşılık bulurken,  ikinci eksende ise   'Yaradılanı sev Yaradandan ötürü'  bir anlayışın gereği tüm gayrimüslim topluluklar Millet-i Mahkume olarak karşılık bulmuştur. İşte bu gerçeklerden hareketle gerek Selçuklu, gerek Osmanlı olsun kurdukları devletlerin adına sülale ismi koymaktan yüksünmemişler, dahası ırkı anımsatacak veya soy sopu çağrıştıracak herhangi bir sözcüğe ihtiyaç duymamışlar. Niye ihtiyaç duysunlar ki,   böyle yapmakla ne ceddini, ne neslini unuttular. Hatta  ‘Biz şuyuz, biz buyuz’ havasında kendilerini soyca ispatlama hevesine kapılmadılar da, tam aksine ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’  atasözünü düstur edinmişlerdir.  İşte asıl yücelmek budur, bu yüzden onlar Al-i Selçuklu ve Al-i Osmanlı olmaya hak kazanmışlardır.  Madem öyle Lozan'da kullanılan dili iyi anlamak gerek. Şayet bu dili anlayabilseydik otuz yılı aşkındır Güneydoğuda kök salmış ayrılıkçı, bölücü ve ırkçı bir örgüt olan PKK’yı bu maddelerle köşeye sıkıştırıp ters köşe edebilirdik. Ne demek istediğimiz gayet açık, Kürtler azınlık değil ki, onlar bizim özbeöz Müslüman kardeşlerimizdir.
        Irkçılık tıpkı veba gibi salgın maraz bir hastalık,  hele bir bünyeye girmeye dursun, o mikrobu bünyeden atmak zor olabiliyor. Bakın Fransız ihtilalinden sonra etnik milliyetçilik rüzgârlarının dalga dalga dünyayı sarıp bir anda dengeler alt üst olduğunda Osmanlı gibi nice hanedana dayalı imparatorluklar bir bir dağılma sürecine girmişlerdir. Ulu Hakan Abdülhamid Han bünyemize giren bu virüsü sezmiş olsa da Osmanlının ömrünü ancak 33 yıl uzatabilmiştir. Ve bu sürecin sonunda kendimizi birinci cihan harbinin ortasında bulmuşuz da.
       Nasıl ki Osmanlı'nın dünyevi veçhesini Devlet-i ebed müddet bilinci temsil ediyorsa, din'i veçhesini de İslam’a hadim olmak (hizmetkâr olmak)  bilinci temsil etmektedir.  Hatta Osmanlı bu bilinci Hilafetle taçlandırmanın yanı sıra üstlendiği Hilafet misyonuyla İslam Âlemini kardeşçe bir arada idare etmeyi başarmışta. Nasıl mı? Tabiî ki, Millet-i Hâkime bir ruhla üstesinden gelmiş. Ne zaman ki Millet-i Hakime ruh berhava edildi,  bir baktık ki sakiler meclisten çekilir oldu, derken etrafımızda kabilelerden türemiş sözde devletçikler türeyiverdi. Böylece fikri alanda içi boş etnik milliyetçi akımların kol gezmesiyle birlikte İslam ülkelerinin Osmanlı'dan koparılması sağlandı.  Kopardılar da ne oldu, bugün Ortadoğu’nun hali ortada, belki de Osmanlıdan koparılmanın bir bedeli olsa gerek ki, bizden kopanlar bir türlü iflah olmuyorlar. Hala gözyaşı dinmiyor, hala kan durmuyor. Oysa bir zamanlar şemsiyemiz altında Millet-i Hâkime iken tek yürek, tek kalp idik,  şimdi ise bölük pörçük içler acısı bir manzara ile karşı karşıyayız.
        Malum,   Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir devletimiz.  Daha henüz çiçeği burnunda yeni devlet kurulduğunda o kadar üzerine Osmanlı izleri sinmiş ki,   ilk kuruluş Meclisinde mebuslarına Kürdistan mebusu, Lazistan mebusu denmesinde herhangi bir beis görülmemiştir. Çünkü o günlerde bu kavramlar ayrılık gayrilik çağrıştırmıyordu, bilakis her etnik unsur aynı kilimin desenleri olarak görülürdü.  Ne zaman ki,  uluslaşma tuşuna start verdik, işte o zaman bu kavramlar korku filmlerini aratmayacak bir role bürünmüştür. Hele yanlışlıkla bu kavramlar birilerinin ağzından çıkmaya dursun,  bak o insanın ne vatan hainliği kalır, ne de bölücülüğü, ipe sapa gelmez bir sürü iftiralarla sürgün edilir de.  Hani Lozan zaferdi, bari zafer denilen Lozan’ın Müslümanları çoğunluk addedip, gayrimüslimleri azınlık kabul ettiği ilkesi çiğnenmesin. Belli ki Atatürk’ten sonraki bir kısım idareciler otoriter mantıkla İslam dünyasıyla bir şekilde bağlarımızı koparmayı kafalarına koymuşlar. Hatta Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan ve Cemal Reşit Rey tarafından bestelenen onuncu yıl marşında geçen; “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” mısrasıyla köksüz kuşak üretmeyi hedef edinmişler.  Derken bu hedef doğrultusunda sadece farklı etnik kökenden gelen Müslümanlar değil bu arada muhafazakâr Türklerde yara almıştır. Bir kere ulus kavramı din dışı kurgulanmış,  dolayısıyla bu coğrafyada ulus devlet kurgusuna kim uyum sağlıyorsa kılına zarar gelmiyordu. Oysa millet denilince Türk halkının zihninde soyut anlamda din, vatan, bayrak, tarih, kültür birlikteliği canlanır hep.  Mesela bayrak deyince yüreği dağlanıp aklına şehidin kanı düşer,  vatan deyince üzerine toprak altında binlerce kefensiz yatan ecdadın ruhu siner,   tarih deyince gözünde Orta Asya, Anadolu, Mostar, Viyana ve Çanakkale'nin aziz hatırası canlanır, kültür deyince Türk İslam medeniyeti akla gelir. Peki ya eski Türkiye devlet erki! Maalesef bu malum zihniyet  ‘kayıtsız şartsız hâkimiyet milletindir’ cümlesini illet-i hâkime olarak algılar.  Dahası onların gözünde bu necip millet göbeğini kaşıyan bir illettir.
          Aslında yeniden ulus inşa etme iddiası çok büyük bir iddiadır. Zira sosyolojik veriler köksüz millet oluşturulamaz yönünde sinyal vermekte. Hatta bir milletin dilini, dinini, geleneğini unuttursanız da bu böyledir,  sil baştan yeni ulus inşa edemezsiniz. Nasıl ki köksüz ağaç olmazsa, köksüz millette olmaz, olsa da meyve vermez. Bakın,  kurtuluş savaşını zaferle taçlandıran o göbeğini kaşıyan dedikleri milletin azmi ve kararı gerçekleştirmiştir. Şayet yeniden çağlar üzerinde sıçrayıp modern çağın en üst seviyesine gelme diye bir dert ve tasamız varsa, biliniz ki bu ülküyü yine o bildik köklerinden ilham alan yeni nesiller gerçekleştirecektir. Köksüz nesil üretmeyi amaç edinen malum zihniyet elinde bir Türkiye ile bırakın çağ atlamayı mevcut konum bile korunamaz. Kaldı ki onlar küresel güçlerin maşalığına soyunduktan sonra on yılda bir on beş milyon genç yetiştirmişler neye yarar ki.  Sadece maşalık yapsalar yine gam yemeyiz,  batıdan ithal ettikleri laiklik kavramını bile aslından uzaklaştırıp militan laikliğe dönüştürmüşler. Şayet gerçek anlamda laiklikten söz edeceksek Osmanlı bağrında yaşayan Millet-i Hâkime ve Millet-i Mahkume unsurların asırlardır huzur içerisinde bir arada nasıl yaşadıklarına bakmak yeterlidir.  Maalesef Osmanlı’yı örnek almak varken,  inançları baskı altına alan militan laikliği örnek alarak ömür tüketiyorlar.  Tarihten hiç mi ders alınmaz,  zaten ders alınsaydı Osmanlıda olduğu gibi hiç kimsenin ne din'ine, ne de milliyetine karışılmazdı. Ne var ki tepeden inmeci anlayış toplumu dizayn etmenin adını ulusçuluk diye yutturmuş, aslında bu toplumun değerlerini, aslını, neslini unutturma hamlesidir. Allah'tan tüm bu olumsuzlukları unutturacak ve bize teselli kaynağı olan halkımız var.  Öyle bir halk ki,    farklılıkları zenginlik olarak algılayan bir halktır.  Hakeza yine Allah’tan 27 Mayıs, 28 Şubat gibi o acı süreçlerden geçtikten sonra artık 2023 Türkiye’sini hedef edinmiş halka tepeden bakmayan bir iktidar var. Hele şükür epey bir zamandır seküler ulus kavramı ile aba altında sopa gösterme politikaları tıkanmış gözüküyor. Belki de tıkanmasa sığınacak limanımız kalmayabilirdi. Anlaşılan o ki; toplum nezdinde tek tip arayışlar yüz bulamıyor. Nasıl yüz bulsun ki,  etnik Türk kavramının tek başına topyekûn bir milleti karşılamadığı apaçık ortada.  Bu gerçeklere rağmen hala bir takım marjinal gruplar bir zaman batının modernizmin son aşaması olarak gördüğü bayatlamış nation (ulus) kavramını Türkiye coğrafyasına uyarlamak peşindeler.  Onlar inatla soy sop faslı yapa dursunlar dünyanın genelinde küreselleşme rüzgârları estikçe ulusal sağ ve ulusal sol oluşumlar eskisi kadar etkili olamayacaklardır.  Umarız bir gün onlar da bizi biz yapan,  aynı sofrada bağdaş kurup kardeş kılan Millet-i Hâkime gerçeğini ve Nizam-ı alem ülkümüzün küresel boyutunu fark ederler.
          Tarihte değim yerindeyse bağrında yetmiş iki milleti taşıma mahareti sergileyebilen tek devlet Osmanlıdır.  Bir başka ifadeyle Müslim ve gayrimüslim çatı altında cem olmuş bir entegrasyondu bu. Belki de böyle bir entegrasyon olmasaydı Osmanlı coğrafyası etnik ve din'i çatışmalardan geçilmeyecekti. İyi ki de Osmanlı gittiği yerlere kültürleri kurutmak için gitmemiş, ona yakışan olanı, yani yeşertmek için gitmiş. Ne zaman ki,  menfi milliyetçilik dalgası Osmanlı, Avusturya, Macaristan ve Rus imparatorluğuna ağır darbe vurmaya başlamış, işte o gün bugündür ulusçuluk akımı başa bela mesele hale gelmiştir. Hiç kuşkusuz bu yaşanan süreçte en çok ağır yara alanda Devlet-i âliyye'dir. Öyle ki, Osmanlı hasta yatağına düştüğünde şifa bulmak adına çareler aramış ta. Tabii arayım derken kendini Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık akımlarının odağında bulmuş.  Bilhassa bunlar arasında Osmanlıcılık ve İslamcılık akımı ulus devlet anlayışına yenik düşen akımlar olarak dikkat çekmiştir. Derken Lozan sonrası yeni bir anlayış türer de. Ve bu yeni anlayışın adı ulusçuluk ilkesine kayıtsız şartsız bağlı kalmak kaydıyla kendini Türk addedeni Türk kabul edilmesi ideolojisidir. Aslında bu yeni eğilim özden uzak satıh üstü kuru bir ulusçuluk gütme davasından başkası değildir.
        Bakın Japonlar batı teknolojisini alıp kendi alfabe ve kılık kıyafetini değiştirmezken biz ise sil baştan her şeyi değiştirmek suretiyle batının sadece satıh üstü yeniliklerini alıp ulus devlet konuma düşmüşüz. Japonlar da küresel güç olmuşlar. Anlaşılan ulus devlet mantalitesi Japon modelinin tam tersi bir istikamette tek tip model oluşturmayı öngörüyor, çoğulculuktan uzak yeni nesil inşa etmeyi öngörüyor.  Üstelik bu öngörme süreci bitmiş değil, bitmez de. Baksanıza  her seferinde  bu millet teste tabi tutulup denemeden geçiriliyor bile, ama  ne hikmetse  bir türlü aşı tutmuyor. Zannediliyor ki, bu millete bir ırk ismi vermekle her mesele çözülmüş olacak.  Kaldı ki ortada Türk ismi verilmesinden gocunan da yok,  asıl gocunulacak bir husus varsa, o da millete dayatılmak istenen dar elbisedir.  Tek tip uluslaşma politikalarından kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Bir zamanlar ne iyiydik, beraber halay çeker beraber yas tutardık,  kız verir kız alırdık, aynı sofrada beraber bağdaş kurup yemek yerdik,  ayrılık gayrilik bilmezdik.  Bu yüzden her milletten insanla hiçbir problem yaşamadık, hep birlikte iri olup diri olup millet devlet kaynaşması yaşadık. Yetmedi bu kaynaşma sayesinde yediden yetmişe herkesin duasında  ‘Allah devletimize zeval vermesin’ anlayışı yer etti de. Nasıl yer etmesin ki,  Osmanlı altı asır boyunca şemsiyesi altında yaşayanlara; “Benim gibi olacaksın” şablonu dayatmadığı gibi asabiyetçilikte yapmamış. İşte ortak hafıza, ortak duygu seli oluşturmak budur.  Evet,  karşımızda uzun süre hafızalardan silinmeyecek ister adına Kesretten vahdet denilsin ister çokluk içinde birlik denilsin fark etmez bir Osmanlı hatırası var.  Elbette ki böyle bir hatıraya can kurban.  Bu hatırada insanlığa hak ve özgürlük tanıyan ve İ’lay-ı kelimetullah için âleme nizam veren bir cihangir imparatorluk hatırası var. Dahası bu hatırada vahdet (birlik) bilinci doğrultusunda insanlığı eşrefi mahlûkat gören bir devlet-i ebed müddet var. İşte bu yüzden İlber Oltaylı bu muhteşem Osmanlı hatırasına gölge düşmesin diye; “Türklük, bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur. Oysa Türkçe öğrenmek dahi Türk olmak için yeterli sebeptir.. Şecere araştırma hastalığı marazdır..” demiştir. Hatta bu ifadelerden Türkçülük kavramının, Türk insanının bile ilgisini çekmediği anlaşılıyor.  Belli ki bizim ilgimizi ancak  'Kökü mazide olan âtîyiz’ sözünün mana ve ruhunu hatırlatan bir millet tarifi çekebiliyor.  Zaten köklü millet olma tarifi bu dizelerde kodludur. Kelimenin tam anlamıyla Millet-i Hâkime anlayışıyla taban taban zıt olmayan bir tariftir bu. Madem öyle bir kez daha haykırmakta yarar var; Biz 'Kökü mazide olan ati’  bir milletiz. Bir başka ifadeyle hem kadim, hem de devlet-i ebed müddet milletiz. Malumunuz  'kadim' geçmişle ilgili kavram, 'ebed müddet' ise geleceğe ışık saçan bir kavramdır.
     Osmanlı bakiyesi üzerine yerleştirilmeye çalışılan ulusçu mantık ne kadim bir görünüm, ne de devlet-i ebed müddet bir görünüm verebildi,  hatta toplumu teşkilatlandıramadığı gibi zıt düşmüşte. Nasıl zıt düşmesin ki ortada toplum dokusunu hiçe sayıp homojenleştirme çabası söz konusu.  Belli ki toplumun bünyesi tek tipleşmeyi kaldırmıyor, bu tip uygulamalara alerjisi var.  Bir kere soy sop faslı bizi birleştirmiyor ki, tam aksine ayrıştırıyor. Bizi birleştiren müminler kardeştir hükmüdür, tarihte de günümüzde de tek geçerli hüküm budur.  Nitekim Mehmet Akif'in  ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal’  demesi Arnavutluğuna engel teşkil etmemiş,  yetmemiş  ‘Irkıma yok izmihlal’  diye haykırmışta. Birinci mısrada Allah’tan başka hiçbir mabuda kul olmamak için özgürlüğe vurgu yapılmış,  ikinci mısrada hiçbir ırka kolay kolay nasip olmayacak nitelikte İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek gibi bir misyonu yüklenmiş milletin yüceliğine vurgu vardır. Tabii burada zikredilen ırk kavramı somut değil, soyut bir ifadedir. Zira İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek, İslam'a hizmetkâr olmak demektir. Dolayısıyla kim hizmet ederse o oranda hizmet şeref payesine erişir de. İşte Akif o hizmet payesini ırkıma yok izmihlal olarak düşünüp öyle dillendirmiştir. Zaten İstiklal Marşı’nın mana ruhuna baktığımızda her milletten insanın Yemen’den Galiçya’ya, Kafkasya'dan Musul'a, Edirne’den Kars'a, Trabzon’dan Çanakkale’ye koştuğunu fark ederiz. Düşünsenize her cephede alt üst unsur demeden aynı heyecanı duyup “Hakkıdır Hakk’a tapan” tek yürek ve tek millet olmuşuz. Asla soy farklılığı bizi cepheden cepheye koşturmaktan alıkoymamıştır.  Anlaşılan kavmi çeşitlilik soy sop faslı demek değil,  bilakis Millet-i Hâkime ruhunun bir tezahürü çeşitliliktir. Hiç kuşkusuz Akif’te Millet-i Hakime'den yana tavır koymuştur, Atsız gibi tek  tip ırktan yana bir tavır sergilememiştir. Malum, Nihal Atsız Türkçü olmak için Türk olmayı şart koşan bir Türkçüdür.  İcabında Türklük uğruna İslamiyet’ten vazgeçilebileceğini ima eden bir tutum içine girmişte. Tabii Atsızın bu çıkışı milli şef dönemine denk düştüğünü belirtmekte yarar var.  Ki,  o yıllarda ülke genelinde uygulanan tek parti dayatması vardı. Dolayısıyla hiç kimse tepeden gelen dayatmalar yüzünden ne ırkından,  ne de dininden söz edebiliyordu.  Zaten rahat ortam olsaydı 1944 milliyetçilik olayları patlak vermezdi. Hatta Atsız ve arkadaşları Türkçü söylemlerinden dolayı tabutluklarda tevkif edilmezlerdi.  Keza  Risaleyi Nur talebeleri de  dini söylemlerinden dolayı takibe alınmazdı.. Her neyse sonuçta millet olarak biz Avrupa’nın tarihi süreç içerisinde feodal yapıdan krallığa, krallıktan ulus devlete geçiş süreçlerini bu topraklarda yaşamadığımız için, ulus kavramı bu coğrafyaya hala yabancıdır. Kaldı ki bize yabancı olduğunu Ziya Gökalp’ta kabul ediyor. Nitekim  ‘Türkçülüğün Esasları’ adlı eserinde milliyet fikrini (nation)  batıdan aldığını itiraf ediyor. Buna rağmen bakın biz ne yapmışız, Ziya Gökalp’ın; ‘Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Medeniyetindeyim’ tezinin sadece Türklük ve batıcılık kısmını almışız,  İslam’la alakalı olanı görmezden gelip yolumuza devam etmişiz.
        Günümüzde alt kimlik üst kimlik tartışmalarının hız kazanması globalleşme gerçeğinin bir sonucudur. Uluslaşma imparatorlukların dağılma sürecinde nasıl bir realiteyse,  bugünde yerli ve yabancı sermayenin ülke sınırlarının ötesine taştığı bir süreçte küreselleşme olayı da bir başka realitedir. Dünyanın neresinde bir kiriz çıksa, o kiriz tüm dünya ülkelerini yakından ilgilendirdiği artık bir sır değil. İşte bu küresel hassasiyet ve küresel nabzın her ülkede atması bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığından hareket eden ulus devlet mantalitesini marjinal hale getirmeye yetiyor.  Zaten küreselleşme karşıtı eylemlerinin zaman zaman sahne alması, zayıflamanın bir işareti.  Bir yerde reaksiyon varsa, anlayın ki değişim rüzgârına karşı ortada bir hazımsızlık söz konusu. İşte etnik ulusal sol ve etnik ulusal sağ akımların reaksiyon vermesi bu noktada düğümlüdür. Sadece düğümlü olsa iyi,  son çırpınışlarının bir göstergesi de.  Hele küreselleşme hız kazandıkça ulus devlet mantığı daha da can çekişecek gibi. Zaten can çekişmese Nasrettin Hoca'nın 'kazan doğurdu' fıkrasını andırır bir tabloyla ülkeler habire parçalanıp durmazdı. Bakın Yugoslavya’yı, Rusya’yı ve Pakistan’ı, Irak'ı parçaladılar, sırada kim bilir daha hangi ülkeler var, bekleyip göreceğiz. Türkiye aslında farklılıkları zenginlik kabul eden bir milliyetçilik anlayışı ortaya koyabilse hem iç, hem dış oyunları biranda bozabilir de.  Bu coğrafyadan kimler geldi kimler geçmedi ki değişik etnik kökenden insanlarla beraber yaşamış bir milletiz. Dolayısıyla bizim için farklı kültürden topluluklarla birlikte yaşamak zor olmadığı gibi, keyif verir de. Neyse ki geldiğimiz noktada geçte olsa bu konunun rahatlıkla konuşuluyor olması geleceğe ümitle bakmamıza yetiyor.  Ancak galiba bunlar içerisinde zor olanı 12 Eylül öncesi bizimde içinde bulunduğumuz ve lider-teşkilat-doktrin eleştirilemez ilkesine sımsıkı sarıldığımız milliyetçi cenahın karşısında; şuan ileri sürdüğümüz bu tür düşüncelerimizden dolayı milliyetçilikten aforoz edilme ihtimalidir. Hakeza Avrupa uşağı, ya da dönek ve Soros çocuğu gibi ithamlara maruz kalma riski de söz konusu.  Olsun, nasıl olsa gerisi lafügüzaf, önemli olan bu tür suçlamalardan etkilenmeden doğru neyse onu söyleyebilmektir. 
      Velhasıl; milletin değerlerine bağlı kalıp geleceğe kanatlanmak en ideal olanı, salt etnik aidiyet bağı ile devlet-i ebed müddet olmak mümkün gözükmüyor. Geleceğimiz Türkiye kiliminde mevcut desenleri zenginleştirmekten geçmektedir. 

         Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder