SİSTEM
VE İDEOLOJİ AÇMAZI
SELİM GÜRBÜZER
Sistem hakkında bilgi edinmek için
sistemi oluşturan unsurların detayına bakmak gerekir. Peki, sistemi oluşturan
unsurlar nelerdir derseniz, elbette ki bu unsurlar gaye, tanım, ispat, uygulama
ve metottan başkası değildir. İşte tüm bu
beş unsurun bir arada bulunması sistemin çatısını oluşturur. Kelimenin tam anlamıyla amacı, tanımı, ispatı
(kabulü) ve uygulaması belirlenmiş bir yapı sistem diye tarif edilir. Madem öyle sistemin çatısını oluşturan bu beş
(5) ana unsurun tüm berraklığı ile
açıklığa kavuşturulmadan herhangi sistem hakkında hüküm vermek doğru
değildir. Dolayısıyla sistemi incelerken
şu kıstasları göz önünde bulundurmak gerekir. Şöyle ki;
-Ulaşılmak istenilen hedefin yol
haritasını açıklamak sistemin gayesini,
-Kullanılan ıstılah ve kavramların
açıklığa kavuşturulması sistemin tanımını,
-Ne şekilde yol takip edilmesi
gerektiğini tayin etmek sistemin metodunu,
-Kitleler tarafından kabul görüp
görmemesi sistemin uygulamasını ortaya koyar.
İdeoloji Analizi
Sistemi bütün unsurlarıyla topyekûn
masaya yatırıp enine boyuna tahlil etmek esastır. Zaten analitik yaklaşım bunu gerektirir.
Aksi takdirde sistem hakkında sağlıklı bir kanaate varılamaz. Bir insan düşünün
ki arayış içerisinde, böyle arayışa koyulmuş bir insanın öncelikle mevcut
yolları iyi analiz etmesi gerekir. Analiz sonrası malum, bu yollardan hangisini
seçeceği bireyin tercihine kalmış bir şey, ister onaylar isterse onaylamaz, ya
da şerh düşer. Zira tercih hakkı şahsın iradesiyle ilgili bir husustur, kimse
buna müdahale edemez. Hatta birey, dilerse sisteme karşı alternatif sistem de
geliştirebilir. Böylece çoğulcu anlayışın gelişimine katkıda bulunmuş olur
da. Madem tek tip anlayışla kitleleri
yönetmeye kalkışmak bir takım problemleri beraberinde getiriyor o halde çoğulcu
anlayışı hâkim kılmak gerekir. Zira bireyler çoğulcu anlayışın egemen olduğu
ortamlarda tercih belirleyebiliyor.
Çoğulculuk
Dünyanın şuan gidişatı çoğulculuk
istikameti yönündedir. Totaliter ülkelerde bırakın farklı görüşlere yer
verilmesi hiçbir tercih göz önünde bulundurulmaz da.
İnsanoğlu daha dünyaya adım atar
atmaz, etrafı mahşeri kalabalık bir ortam algılar ve ilk anda olayları muhakeme
edemez. Ancak çocuk büyüdükçe karşılaştığı vakıalarla yoğrula yoğrula zihninde
bir takım olaylar berraklaşıp netleşmeye başlar. Derken kendine bir rota çizmeye koyulur. Şayet bu yol belirleme esnasında kişiye
herhangi bir dayatma ya da müdahalede bulunulursa, bireyin iç dünyasında
onarılmaz yaralar açacağı muhakkak. O halde bir insana, baskı ve dayatma ile şu
sistem üzerine hareket edeceksiniz demek zulümdür. Değim yerindeyse bir insana
yapılan köle muamelesine eşdeğer bir zulümdür bu.
Kitlelere sistemin kabulü noktasında tepeden
inme ve dayatmacı yöntemlerin izlenmesi, bireyin hakkına vurulan en büyük darbe
olduğu kuşku götürmez. Tabularla toplumu hapsetme isteği, yeniden orta çağ
zihniyetinin hortlatılmaya çalışılmasından öte bir anlam ifade etmez. Tabular
oldubitti ocağımıza incir ağacı diken barikatlardır hep. Belli ki bireysel tercihlerin ortaya
çıkmasında en büyük engel tabulardır. Hadi tabudan vazgeçtik sanki bireyin
önünde bariyer yokmuş gibi birde pişkin pişkin demezler mi; Vay efendim bizde niye aydın yetişmiyor
diye. İşte bu tür statükocu anlayışlar
yürürlükte olduğu müddetçe elbette ki bizde aydın yetişmez. Kaldı ki statükocu
anlayışla bir arpa boyu yol bile alınmaz.
Orta çağ
Zihniyeti
Mevcut sistem
tepeden inme dayatmacı ve baskıcı yöntemlerle toplumu hizaya getirme isteği,
ileride önü alınamaz sosyal yaralar açtığı artık sır değil. Zira insanoğlu fıtratı
gereği dışarıdan yapılan herhangi bir telkini ve müdahaleyi sevmez. Zaten
anaların hür doğurduğu evlatların fıtratına aykırı müdahalede bulunup
tercihlerini hiç saymak çağımızın bedeviliği olacaktır. Kaldı ki orta çağ
karanlığından kim ne bulmuş ki, biz de bulalım.
Farklılıkların
bir arada bulunması ancak karşılıklı hoşgörü sergilemekle mümkün. Şayet bir
sistem uzun süre varlığını sürdürme diye bir derdi varsa bir kere her türlü
farklılığa açık olmalıdır. Kendi
dışındakileri öteki görüp dışlamak ya da karalamakla nereye varılır ki. Siz siz olun hoşgörü zemininde farklılıklarla
birlikte yaşamaya alışın ki fikri zenginlik doğsun. Aksi durumda, anarşizm kol gezecektir.
Farklı düşüncede
olan insanlarla nasıl bir arada yaşanılır formülünü her sistem kendi içinde
ispatlamalı da. Öncelikle taraflar birbirlerinin varlığını kabul etmeli
ki, karşılıklı tahammül hamlesinde ilk
adım atılmış olsun.
Alternatif
Sistem
Mevcut sistem
kendine alternatif olacak her oluşuma kapıyı kapatması demek, ta baştan davayı
kaybetmesi demektir. Çünkü bu kendine olan güvensizliğin bir göstergesidir.
Fikri hür, vicdanı hür güçlü fikirler fikir özgürlüğünden niye korksun ki. İnancına sadık olan din özgürlüğünü niye
tehdit görsün ki. Soyundan emin olan diğer etnik kimliklerle bir arada
yaşamaktan niye çekinsin ki. Anlaşılan
korkular, güvensizlik, çekingenlik gibi bir dizi kaygılar başa bela saikler.
Öyle başa bela ki başkasına tahammülsüzlük tavan yapmış durumda. Bakın Milli
Şef’e bir ikaz mektubu yazan Ali İhsan Paşa’nın on yıl hapse mahkûm edilmesi
bunun tipik ispatıdır. Malum, Milli Şef uygulamaları, halkın hemen her kesimini
canından o kadar bezdirmiş ki, halk çok
partili hayata geçişle birlikte ilk fırsatta 1950 seçimlerinde CHP'yi tepeleyip
DP’yi iktidara taşımıştır. İyi ki de halk iktidara taşımış ülke sathında büyük
bir rahatlama meydana gelmiş bile. Derken
tek tip yönlendirmelerden usanan toplum çoğulculuğa yönelmiştir. Gerçekten de köhnemiş
sisteme karşı alternatif oluşumların olması halk için büyük bir avantajdır.
Düşünsenize Milli Şef uygulamalarında ısrar edilseydi kim bilir halimiz nice
olurdu.
Şu bir gerçek
bireyin, alternatif model arayışında herhangi birine yönelip tercihte bulunması
bağlılık anlamında ‘cilik’ini ortaya koyar.
Ama şu da var Süleyman Nazif her türlü
“cilik” veya “ci” eki almış
kavramlardan hoşlanmayan bir aydınımızdır.
Haklı da sayılır. Nitekim söz
konusu ekler onda ya bir eşyayı çağrıştırmış ya da tüm meslek erbabını kapsayan
“satıcılık” kavramını çağrıştırmıştır. Hatta o,
II. Meşrutiyetle ortaya atılan “Türkçü”
tabirine sinir olmuşta. Öyle ki
Türkçü kelimesini duyduğunda kahveci, şekerci, yemişçi, sucu, kebapçı, kitapçı
vs. gibi meslek erbabına ilave edilen “ci”leri algılamış. Dolayısıyla ci, cu,
cü, çu, çü eki almış tabirleri herhangi bir şeyin satılması olarak niteleyip
tepki gösterirdi. Zira Süleyman Nazif'in bulunduğu bir ortamda “Türkçü” kavramı geçince, derhal tepkisini
ortaya koyup;
“-Ben Türk
olduğum için “Türkçü” olamam ve Türk satamam, fakat kürk olmadığım için
‘kürkçü’ olabilirim” demiştir. Anlaşılan, Süleyman Nazif'in gözünde değer
atfedilen kavramlar hariç diğerleri kürkçü dükkânı muamelesi görmesi gereken
kavramlardır. Hiç kuşkusuz Süleyman
Nazif’in bu duyarlılığı kayda değer bir hadisedir. Maalesef onun bu duyarlılığından bizler ders
alamamışız. Bakın “ci”, “cü”, “çü”, “cilik”, “çülük” gibi
ekleri lisanımıza sakız yapmışız bile.
Her şeyde çürüme olduğu gibi, dilde de çürüme olmuş. Maalesef müdahale sınır tanımıyor. Batının bir zaman muzdarip olduğu tüm
hastalıklar bize sirayet etmiş durumda. Mesela
entelvari davranmak bir hastalık işaretidir. Zira aramızda modernlik kisvesi altında
zıvanadan çıkmış bir sürü insan var. Öyle zıvanadan çıkmışlar ki o güzelim
dilimize bile müdahale edip kavram kargaşalığına neden olmuşlardır. Derken
etrafta “ci”, “çi” edatıyla anılan milliyetçisi, ümmetçisi, laikçisi,
ferdiyetçisi, sınıfçısı bir sürü insan türedi.
Bu tip ekler öyle başa bela ki, milliyetçisi müspet milliyet gerçeğini
bilmediği için ırkçı şoven olabiliyor,
ümmetçisi ümmet bilincinden bihaber olduğundan halifelikten dem vurabiliyor,
laikçisi, laikliğin içerisini boşalttığından dindarlara hayat hakkı
tanımayabiliyor. Belli ki kavram
kargaşalığın özünde kullanılan kavramlara ci, cü, çi, çü tipi ekler eklemek
vardır, yetmedi eklenilen kavramları tanımlamamak ya da açıklığa kavuşturmamak
vardır. Kapalı kutu kalmak varken, niye açıklığa kavuşturulsun ki. Nasıl olsa
tanımı yapılmamış kavramlarla topluma dayatma ve baskı yapmak silahla şakağa dayamaktan
çok daha kolay bir yöntem.
Kavram
Anarşisi
Aklın gereği,
kavram anarşisine son vermek gerekiyor. Öyle kavramlar var ki “dua”, öyle
kavramlar var ki “silah” olabiliyor. Öyle kavramlar var ki lastik misali bir
oyana bir buyana kısalıp uzanabiliyor. İcabında kavramlar bukalemunca kılıktan
kılığa girip ortama göre renk ve şekil alabiliyor. Öyle anlaşılıyor ki; hangi
sistem olursa olsun kullandığı argümanları kuşkuya mahal bırakmaksızın açık ve
şeffaf ortaya koymalı. Aksi takdirde toplum nezdinde dışa kapalılık hiçbir
kıymet ifade etmez.
Malum, tarihin ibresi hep değişimden yana işlemekte.
Kaldı ki ibre ters yönde işlese bile tercih hakkı birey özgürlüğünün olmazsa
olmaz şartıdır. Nasıl ki sporda Fenerli,
Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu
olmak neyse mevcut sistem içinde tercih sıralamasında bulunup safını
belirlemekte odur. Zaten öyle de olmalı. Keza bir insan, öylesine tercih
sıralaması yapıp ta saf belirleyemezse bu durumda bir derece kabul edilebilir,
en azından tarafsız deriz. Asıl kabul
edilemez durum tepeden dayatmayla bir sisteme kayıtsız kuyutsuz yüzde yüz
göbekten bağlanmaktır. Düşünebiliyor
musunuz bir insan körü körüne sisteme zincirlenebiliyor. Aslında bu zincirlenme
akıl tutulmasının ötesinde kendi iradesine ipotek koydurmaktır. Oysa doğru olan temel kaide iradenin özgürce
ortaya konulabilir olması ve tercihlere kota koydurtmamaktır. Bir kere devlet yönettiği tebaasında ne bir
şart, ne de temel bir kaide aramaksızın
bireyleri özgür bırakmalı. Tebaa ise
başı sıkıştığında icabında devletin hakemliğine başvurup kendi bireysel haklarını
koruyabilir olmalıdır. Şayet birey tercihlerini önüne geçmek adına bir takım kavramlarla
kafalar karıştırılıp insanlar tek tip modelde karar kılacak zannediliyorsa, bu
zan boşa bir zandır, insan bir kere
tabiatı gereği çoğulculuktan yanadır.
Zira bireyler çoğulcu anlayışın bulunduğu ortamda ancak tercih hakkı
kullanılabiliyor. Şurası muhakkak tercih hakkında bulunmak diğer toplum
birimlerini dışlamak anlamını taşımaz,
bilakis tercih birimleri arasında organize ilişki ağı kurmak
anlamındadır. Mesela liberalizme gönül vermiş bir kişinin bireyin haklarını savunması
ailesi ve milletini sevmesine mani değildir, sadece o kişi tercih sıralamasında
ilk sıraya “bireyi” almışlığı söz konusudur. İşte bu yüzden o insan etrafında
“bireyci” veya liberal bilinir. Hakeza yine bir insan tercih sıralamasında ilk
önceliği milletten yana kullanmakla adından “milliyetçi” kişi olarak söz ettirir. Ama bir milliyetçi,
aynı zamanda ailesini, ümmetini de sevebilir.
Dedik ya insanlar baskın taraflarıyla kategorize edilirler. Demek ki
tercih sıralamasında bulunmak diğer birimlerden vazgeçmeyi gerektirmiyor. Temel
yürütücü birimlerden herhangi birine öncelik vermek insana sadece “kimlik”
kazandırır. Bakın, Ziya Gökalp’ın “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim,
Garb medeniyetindenim” ifadeleri bir değişik tercih sıralaması örneğidir.
Hâsılı sistem modelleri arasında tercih silsilesi yapmak, diğer sistemlerin
tümünü reddetmek değildir. Kelimenin tam anlamıyla kişinin söz konusu tercih birimlerinden
birine öncelik vermesi onun “aidiyet
önceliğini” belirler. Kaldı ki bir insanın bir mantık çerçevesinde tercih
silsilesi belirlemesi gayet tabii bir durumdur, kınanamaz.
Millet kavramı
bir toplum birimi olmanın yanı sıra hem dini, hem de sosyolojik tanımları da
bağrında taşır. Ancak millet kavramının tanımı ülkeden ülkeye değişebiliyor.
Nitekim Fransız’lar millet kavramını tarif ederken daha çok “kültür” koduna
vurgu yapar, Almanlar “ırk”, İsviçreliler “vatan”, Romanyalılar “dil”, ABD
“tabiiyet”, Çin “kültür”, Türkiye ise
“tümünü” esas alır. Dolayısıyla her milletin kendi iç gerçekleri neyi gerektiriyorsa
ona göre tanım yapmaktadır. Buna mecburlar da. Madem öyle kendi iç
gerçeklerimize dönebiliriz.
Dil-Irk-Kültür
Malum, bizim
Milliyet gerçeğimiz dil, ırk ve kültür bakımından üç daire ihtiva eder:
- Dil dairesi,
- Irk dairesi,
- Kültür dairesi.
Sanıldığının aksine dil tek başına Türk
kimliğini belirleyen unsur değildir. Mesela dil yönünden Türk kültür dairesine
giren Yakutlar antropolojik (ırk) yönden Mongoloid’dir. Hakeza Bulgarlar ırkı yönden
Türk halkasından olmasına rağmen, dil bakımından Türk değildir. Peki ya
Türkiye! Malum ülkemiz gerek dil bakımından, gerekse soy bakımdan İslâm
âleminden apayrı bir konumdadır, ama kültür (etnografya) yönünden Müslüman
kültür dairesinin kapsam alanına giren bir ülkedir. Keza yine Türk’ün tarihten
bugüne taşınan milli kültürü söz konusudur. Şu anki konuma baktığımızda ise
milli kültür hak getire, görünüm
itibariyle karma kültür dairesini andırıyor. Belli ki bir yandan İslâm âlemiyle
diğer yandan batıyla olan sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda ki
münasebetlerimiz “Karma kültür halkası” oluşturabiliyor. Demek ki bunu da
görecekmişiz. Olsun yine de çok dert etmemek gerekir. Zaten dünyanın hiçbir
yerinde saf ırk, saf dil ve saf kültür yok ki, bizde de olsun. Dolayısıyla toplumlar arası bir takım
geçişlerin olması kaçınılmazdır. Dahası
toplumlar kültür alışverişinde hem almış, hem vermişlerdir. Öyle ki; Yunanlılar
dünyanın kültür hazinelerini coğrafyasına taşımışlar, ama kimliklerinden taviz
vermemişlerdir. Anlaşılan o ki; kültür
alış verişinden korkmamalı, ama dikkatte gerektiriyor. Yeter ki, kendi öz
kültür hazinelerimiz gereği gibi işletilsin, bak o zaman yozlaşmadan söz edilir
mi. Tam aksine kültür politikaları
sağlıklı yapıya kavuştuktan sonra görülecektir ki yerli kültürümüz yabancı
kültür akımlarından etkilenmeksizin dimdik ayakta kalacaktır. O halde durduk
yerde endişelenmeye gerek yoktur. Çünkü karşılıklı kültür alışverişleri sayesinde
uluslararası ilişkilerde keskin tavırların yerini sıcak diyalog ve yumuşamaya
terk ettiği de bir vaka.
Dünyada yeni bir
anlayış hâkim, bu anlayışta asimile olmadan farklılıkları kabul edip tüm
insanlarla sıcak diyaloglar kurabilmek esastır. Kelimenin tam anlamıyla “her türlü entegrasyona evet, her türlü asimilasyona
hayır” sloganı bu çağın yarasına neşter
vuracak niteliktedir. Artık günümüzde
küçük alt birimlerin tanınıp büyük bir birime doğru yol almak ideali yeni bir
misyon olarak ortaya çıkıyor bile.
Tek Tip
Düşünce
Türkiye, dönem dönem
durduk yerde tek tip düşünce dayatma ağına düştüğünde başına dertler
açabiliyor. Bu dert tarihi misyonumuzu idrak edememenin bir sonucudur. Hala
uslanmaz çocuk oyunu rolündeyiz. Hele
köşe başlarını tutmuş devletlû bir zevat var ki evlere şenlik, toplum ufkunun çok gerisindeler. Ama gel gör
ki toplumu tek tipleştirme yönünde gösterdikleri gayrette çok ileri
seviyedeler. Yani ufuksuzlukta bir numaralar. Oysa sosyal hayat farklı fikir ve
farklı düşüncelerin çokluğuyla anlam kazanır.
Nitekim insan iradesine ipotek koymanın, kişilik haklarına balta
vurmaktan farkı yoktur.
Şurası muhakkak;
toplum nezdinde güçlü fikirler ve kaliteli sistem modelleri itibar görüp yer
edinebilir. Nasıl ki pazarda kalitesiz ürünler kaliteli ürünler karşısında
rekabet edemeyip elde kalıyorsa, kendini ispatta zorlanan sistem modelleri ya da
fikri akımlar da rafa kalkabiliyor. Yani tarihin tozlu raflarına gömülebiliyor.
Madem öyle serbest fikir atmosferinde bireylerin tercihlerine pranga vurmadan
özgürce fikirlerin tartışılmasında sakınca görmemek gerekir.
Hani yasaktan
maraz doğar derler ya, gerçekten de nice yasakçı uygulamalar sonucu ilim, deney
ve gözlemden uzak fikri akımlar hak etmediği halde ilgi odağı olabiliyor. Şayet
fikri akımların özgürce tartışılmasına müsaade edilseydi, bu denli meşhur
olamayacaklardı. Düşünsene bir zamanlar Türkiye'de Komünizmin ilgi odağı olması
komünizmin kendisi değildi, komünizmin yasak olması onu meşhur etmiştir. Neyse
ki Özal 141, 142 ve 163. ci yasakçı kanun maddeleri kaldırdı da ilgi odağı
olmaktan çıkmışlardır. Anlaşılan o ki
her türlü fikri akım kendini ispatlama şansı elde edecek özgür ortam bulmalı
ki, kitlelerce kabul görüp göremeyeceği
anlaşılabilsin. Zaten yasaklarla nereye
kadar gidilebilir ki, tarihte de görüldüğü üzere yasak çözüm getirmemiş, tam
aksine bunalımları daha da derinleştirmiştir. Madem öyle dayatma, müdahale ve
baskıyla bir yere varılamayacağını artık anlamalıyız. Kaldı ki düşünceye pranga vurmak orta çağ
kafası bir üründür. Düşünceye pranga
vuruldu da ne oldu, sonunda bir şekilde
düşünceler su yüzüne çıkabiliyor. Mesela öyle fikri düşünce var ki yavaş
ilerler, ama uzun ömürlüdür. Öylede bir fikri düşünce biçimi var ki
propagandaya, şişirilmeye ve dayatmaya dayalı olduğu için çabuk ilerler, ama
kısa ömürlüdür. İşte bu noktada ister uzun vadeli, ister kısa vadeli olsun sonuçta
fikri düşünceleri iki grupta mütalaa edilebilir;
Birincisi; yükte
hafif, pahada ağır fikirler.
İkincisi; pahada
hafif, yükte ağır fikirler.
Elbette ki birincisi
tercihimizdir. Pahası ağır gibi görünen fikirler ve sistem modelleri aslında
çoğu kez şişirilmiş balonlar olup içeriği boştur, yani daha çok sloganik ve
hamasi nutuklarla yüklenmişlik söz konusudur, bu yüzden pahada hafiftirler.
Oysa yükte hafif, pahada ağır fikirler şişirilmeye ve methiyeye ihtiyaç
hissetmezler. Nasıl hissetsin ki, zaten
gücü etkisinde, bu yetmez mi? Güçlü
fikirlerin değerini bilen biliyor, bilmeyende sonradan kafasına dank ediyor,
derken hakikat er geç tecelli etmiş olur.
Toplum- Devlet
Pahada ağır
fikirler, hiçbir zaman toplumun iç dinamikleriyle ters düşmez. İşte bu gerçeklerden
hareketle sisteminde kendini kontrolden geçirip tıpkı pahada ağır fikirler gibi
uzun süre ayakta kalabilmesi için toplum gerçekleriyle barışık olması
gerekir. Dahası hangi sistem olursa
olsun toplumun temel dinamikleriyle uyum sağladığı ölçüde varlıklarını
sürdürebiliyor. Bakın Tanzimat’tan bu yana
denemediğimiz yol, başvurmadığımız reçete kalmadı. Denedikte ne oldu ki, tüm
denemeler toplum dinamiklerine ters düştüğünden fiyaskoyla neticelendi. Üstüne üstük
dışarıdan ithal edilmiş tüm denemeler çoğu kez topluma dayatılarak denenmiştir.
Maalesef toplum kobay olarak görülmüştür. Tabii bu durum toplumla devlet
arasında güvensizlik doğurup surda gedik açmaya yetmiştir. Hatta batıdan kopya edilmiş denemelerin
toplumda karşılığı merkez-kenar çelişkisini doğurmuştur. İşte bu yüzden Doç.
Dr. Hikmet Özdemir; “Devlet tarihle barışmalı, İslâm’la barışmalı, Bediüzzaman
Said Nursi ile barışmalı, Nazım Hikmet’le
barışmalı...” derken bir önemli hususa parmak basmıştır. Malum,
buyurgan devlet yapısı, yakın
zamana kadar toplum içinde gelişen fikri akım ve modeller karşısındaki tavrı
tepeden dayatma ve hâkimiyet kurmak şeklinde olmuştu. Oysa devlete “hakem” rol
üstlenmek yakışırdı. Bir başka ifadeyle
“hâkim” değil “hakem” olmalıydı. Peki, hakem devlette nedir derseniz, bir kere
hakem devlet her türlü fikri akım karşısında tarafsızdır. İcabında tabandan
gelebilecek her türlü fikri girişime öncülük edip kapıları kapatmaz da. Gel gör ki Türkiye’de her türlü fikriyat
sırça köşklerde hazırlanıp tepeden dağıtıldığı için, tabandan gelen bir fikre
devlet her zaman kayıtsız kalmıştır.
Oysa her seferinde kapısını aşındırıp tavaf ettikleri batı bile tabandan
gelen değişmelerle Rönesans’ını gerçekleştirmiştir. Bizde ise akla ziyan, hem batıyı örnek model
diye sunacaksınız, hemde alaturka iş yapacaksınız, şimdi adama sormazlar mı bu
ne perhiz bu ne lahana turşusu diye.
Maalesef sürekli tepeden yönlendirmeler ya da dayatmalar halkın sivil
refleksini ve katılımcılık ruhunu köreltmeye yetmiştir.
Şayet mevcut
sistemin sürekli kan kaybetmemek diye bir derdi varsa bir an evvel yasakçı
uygulamalardan vazgeçip sivil katılımcı mekanizmaların önünü ardına kadar
açması gerekir. Böylece özgür ortam
toplum devlet ilişkilerinde normalleşmeyi sağlayacaktır. Sivil katılımcı anlayıştan uzak sözde
demokratik yapılanmaların çözüm sunamadığı gayet açık ortada. Besbelli ki anti demokratik uygulamalarla
toplumun hak ve hürriyetlerini sınırlayıp müdahale ettikçe kitleler fanatizmin
kucağına itilmektedir. Aslında ceberut devlet anlayışı böyle yaptıkça kendi kuyusunu
kazmakta ve baskı kurdukça kendi mevcut konumunu değil, karşısındaki güçleri
güçlendirmiş olur. Bakın, Ghandhi bu
konuda ne diyor: “En despot idare bile, çok defa despot tarafından zor
kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun
kuvvetinden artık korkmadığını anladığında onun kuvveti gitmiş demektir.”
Malum, otoriter sistemlerde karar verme fonksiyonu
lidere ait bir ayrıcalıktır. Liberal
sistemde karar fonksiyonu girişken bireylerin omuzlarındadır. Sivil katılımcı
modelde ise ne lider ağırlıklı bir yapılanma, ne de birey ağırlıklı yapılanma
söz konusu, grubun bütününü içine alan,
bütüne şamil bir sistemin adıdır, yani sivil toplum ve sivil katılımın tâ
kendisidir.
Velhasıl;
Cumhuriyet ve demokrasi, devletin derin koridorlarında alınan kararlarla değil
sivil katılımcı güçlerin etkili olduğu ortamlarda yeşerebilecek bir yönetim
modelidir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder