29 Kasım 2016 Salı

SİSTEM VE İDEOLOJİ AÇMAZI




                         SİSTEM VE İDEOLOJİ AÇMAZI

                                                                   SELİM  GÜRBÜZER

            Sistem hakkında bilgi edinmek için sistemi oluşturan unsurların detayına bakmak gerekir. Peki, sistemi oluşturan unsurlar nelerdir derseniz, elbette ki bu unsurlar gaye, tanım, ispat, uygulama ve metottan başkası değildir.  İşte tüm bu beş unsurun bir arada bulunması sistemin çatısını oluşturur.  Kelimenin tam anlamıyla amacı, tanımı, ispatı (kabulü) ve uygulaması belirlenmiş bir yapı sistem diye tarif edilir.  Madem öyle sistemin çatısını oluşturan bu beş (5)  ana unsurun tüm berraklığı ile açıklığa kavuşturulmadan herhangi sistem hakkında hüküm vermek doğru değildir.  Dolayısıyla sistemi incelerken şu kıstasları göz önünde bulundurmak gerekir. Şöyle ki;
        -Ulaşılmak istenilen hedefin yol haritasını açıklamak sistemin gayesini,
        -Kullanılan ıstılah ve kavramların açıklığa kavuşturulması sistemin tanımını,
        -Ne şekilde yol takip edilmesi gerektiğini tayin etmek sistemin metodunu,
        -Kitleler tarafından kabul görüp görmemesi sistemin uygulamasını ortaya koyar.

            İdeoloji Analizi
            Sistemi bütün unsurlarıyla topyekûn masaya yatırıp enine boyuna tahlil etmek esastır.   Zaten analitik yaklaşım bunu gerektirir. Aksi takdirde sistem hakkında sağlıklı bir kanaate varılamaz. Bir insan düşünün ki arayış içerisinde, böyle arayışa koyulmuş bir insanın öncelikle mevcut yolları iyi analiz etmesi gerekir. Analiz sonrası malum, bu yollardan hangisini seçeceği bireyin tercihine kalmış bir şey, ister onaylar isterse onaylamaz, ya da şerh düşer. Zira tercih hakkı şahsın iradesiyle ilgili bir husustur, kimse buna müdahale edemez. Hatta birey, dilerse sisteme karşı alternatif sistem de geliştirebilir. Böylece çoğulcu anlayışın gelişimine katkıda bulunmuş olur da.  Madem tek tip anlayışla kitleleri yönetmeye kalkışmak bir takım problemleri beraberinde getiriyor o halde çoğulcu anlayışı hâkim kılmak gerekir. Zira bireyler çoğulcu anlayışın egemen olduğu ortamlarda tercih belirleyebiliyor.

            Çoğulculuk
            Dünyanın şuan gidişatı çoğulculuk istikameti yönündedir. Totaliter ülkelerde bırakın farklı görüşlere yer verilmesi hiçbir tercih göz önünde bulundurulmaz da.
            İnsanoğlu daha dünyaya adım atar atmaz, etrafı mahşeri kalabalık bir ortam algılar ve ilk anda olayları muhakeme edemez. Ancak çocuk büyüdükçe karşılaştığı vakıalarla yoğrula yoğrula zihninde bir takım olaylar berraklaşıp netleşmeye başlar.  Derken kendine bir rota çizmeye koyulur.  Şayet bu yol belirleme esnasında kişiye herhangi bir dayatma ya da müdahalede bulunulursa, bireyin iç dünyasında onarılmaz yaralar açacağı muhakkak. O halde bir insana, baskı ve dayatma ile şu sistem üzerine hareket edeceksiniz demek zulümdür. Değim yerindeyse bir insana yapılan köle muamelesine eşdeğer bir zulümdür bu.
             Kitlelere sistemin kabulü noktasında tepeden inme ve dayatmacı yöntemlerin izlenmesi, bireyin hakkına vurulan en büyük darbe olduğu kuşku götürmez. Tabularla toplumu hapsetme isteği, yeniden orta çağ zihniyetinin hortlatılmaya çalışılmasından öte bir anlam ifade etmez. Tabular oldubitti ocağımıza incir ağacı diken barikatlardır hep.  Belli ki bireysel tercihlerin ortaya çıkmasında en büyük engel tabulardır. Hadi tabudan vazgeçtik sanki bireyin önünde bariyer yokmuş gibi birde pişkin pişkin demezler mi;  Vay efendim bizde niye aydın yetişmiyor diye.  İşte bu tür statükocu anlayışlar yürürlükte olduğu müddetçe elbette ki bizde aydın yetişmez. Kaldı ki statükocu anlayışla bir arpa boyu yol bile alınmaz.
            Orta çağ Zihniyeti
            Mevcut sistem tepeden inme dayatmacı ve baskıcı yöntemlerle toplumu hizaya getirme isteği, ileride önü alınamaz sosyal yaralar açtığı artık sır değil. Zira insanoğlu fıtratı gereği dışarıdan yapılan herhangi bir telkini ve müdahaleyi sevmez. Zaten anaların hür doğurduğu evlatların fıtratına aykırı müdahalede bulunup tercihlerini hiç saymak çağımızın bedeviliği olacaktır. Kaldı ki orta çağ karanlığından kim ne bulmuş ki, biz de bulalım.
            Farklılıkların bir arada bulunması ancak karşılıklı hoşgörü sergilemekle mümkün. Şayet bir sistem uzun süre varlığını sürdürme diye bir derdi varsa bir kere her türlü farklılığa açık olmalıdır.  Kendi dışındakileri öteki görüp dışlamak ya da karalamakla nereye varılır ki.  Siz siz olun hoşgörü zemininde farklılıklarla birlikte yaşamaya alışın ki fikri zenginlik doğsun.   Aksi durumda,   anarşizm kol gezecektir. 
            Farklı düşüncede olan insanlarla nasıl bir arada yaşanılır formülünü her sistem kendi içinde ispatlamalı da. Öncelikle taraflar birbirlerinin varlığını kabul etmeli ki,  karşılıklı tahammül hamlesinde ilk adım atılmış olsun.

            Alternatif Sistem
            Mevcut sistem kendine alternatif olacak her oluşuma kapıyı kapatması demek, ta baştan davayı kaybetmesi demektir. Çünkü bu kendine olan güvensizliğin bir göstergesidir. Fikri hür, vicdanı hür güçlü fikirler fikir özgürlüğünden niye korksun ki.  İnancına sadık olan din özgürlüğünü niye tehdit görsün ki. Soyundan emin olan diğer etnik kimliklerle bir arada yaşamaktan niye çekinsin ki.  Anlaşılan korkular, güvensizlik, çekingenlik gibi bir dizi kaygılar başa bela saikler. Öyle başa bela ki başkasına tahammülsüzlük tavan yapmış durumda. Bakın Milli Şef’e bir ikaz mektubu yazan Ali İhsan Paşa’nın on yıl hapse mahkûm edilmesi bunun tipik ispatıdır. Malum, Milli Şef uygulamaları, halkın hemen her kesimini canından o kadar bezdirmiş ki,  halk çok partili hayata geçişle birlikte ilk fırsatta 1950 seçimlerinde CHP'yi tepeleyip DP’yi iktidara taşımıştır. İyi ki de halk iktidara taşımış ülke sathında büyük bir rahatlama meydana gelmiş bile.  Derken tek tip yönlendirmelerden usanan toplum çoğulculuğa yönelmiştir. Gerçekten de köhnemiş sisteme karşı alternatif oluşumların olması halk için büyük bir avantajdır. Düşünsenize Milli Şef uygulamalarında ısrar edilseydi kim bilir halimiz nice olurdu.
            Şu bir gerçek bireyin, alternatif model arayışında herhangi birine yönelip tercihte bulunması bağlılık anlamında ‘cilik’ini ortaya koyar.  Ama şu da var Süleyman Nazif her türlü  “cilik” veya  “ci” eki almış kavramlardan hoşlanmayan bir aydınımızdır.  Haklı da sayılır.  Nitekim söz konusu ekler onda ya bir eşyayı çağrıştırmış ya da tüm meslek erbabını kapsayan “satıcılık”  kavramını çağrıştırmıştır.  Hatta o,  II. Meşrutiyetle ortaya atılan “Türkçü”  tabirine sinir olmuşta.    Öyle ki Türkçü kelimesini duyduğunda kahveci, şekerci, yemişçi, sucu, kebapçı, kitapçı vs. gibi meslek erbabına ilave edilen “ci”leri algılamış. Dolayısıyla ci, cu, cü, çu, çü eki almış tabirleri herhangi bir şeyin satılması olarak niteleyip tepki gösterirdi. Zira Süleyman Nazif'in bulunduğu bir ortamda  “Türkçü” kavramı geçince, derhal tepkisini ortaya koyup;
            “-Ben Türk olduğum için “Türkçü” olamam ve Türk satamam, fakat kürk olmadığım için ‘kürkçü’ olabilirim” demiştir. Anlaşılan, Süleyman Nazif'in gözünde değer atfedilen kavramlar hariç diğerleri kürkçü dükkânı muamelesi görmesi gereken kavramlardır.  Hiç kuşkusuz Süleyman Nazif’in bu duyarlılığı kayda değer bir hadisedir.   Maalesef onun bu duyarlılığından bizler ders alamamışız.  Bakın   “ci”, “cü”, “çü”, “cilik”, “çülük” gibi ekleri lisanımıza sakız yapmışız bile.  Her şeyde çürüme olduğu gibi, dilde de çürüme olmuş.  Maalesef müdahale sınır tanımıyor.  Batının bir zaman muzdarip olduğu tüm hastalıklar bize sirayet etmiş durumda.  Mesela entelvari davranmak bir hastalık işaretidir. Zira aramızda modernlik kisvesi altında zıvanadan çıkmış bir sürü insan var. Öyle zıvanadan çıkmışlar ki o güzelim dilimize bile müdahale edip kavram kargaşalığına neden olmuşlardır. Derken etrafta “ci”, “çi” edatıyla anılan milliyetçisi, ümmetçisi, laikçisi, ferdiyetçisi, sınıfçısı bir sürü insan türedi.  Bu tip ekler öyle başa bela ki, milliyetçisi müspet milliyet gerçeğini bilmediği için ırkçı şoven olabiliyor,  ümmetçisi ümmet bilincinden bihaber olduğundan halifelikten dem vurabiliyor, laikçisi, laikliğin içerisini boşalttığından dindarlara hayat hakkı tanımayabiliyor.  Belli ki kavram kargaşalığın özünde kullanılan kavramlara ci, cü, çi, çü tipi ekler eklemek vardır, yetmedi eklenilen kavramları tanımlamamak ya da açıklığa kavuşturmamak vardır.  Kapalı kutu kalmak varken,  niye açıklığa kavuşturulsun ki. Nasıl olsa tanımı yapılmamış kavramlarla topluma dayatma ve baskı yapmak silahla şakağa dayamaktan çok daha kolay bir yöntem.

            Kavram Anarşisi
            Aklın gereği, kavram anarşisine son vermek gerekiyor. Öyle kavramlar var ki “dua”, öyle kavramlar var ki “silah” olabiliyor. Öyle kavramlar var ki lastik misali bir oyana bir buyana kısalıp uzanabiliyor. İcabında kavramlar bukalemunca kılıktan kılığa girip ortama göre renk ve şekil alabiliyor. Öyle anlaşılıyor ki; hangi sistem olursa olsun kullandığı argümanları kuşkuya mahal bırakmaksızın açık ve şeffaf ortaya koymalı. Aksi takdirde toplum nezdinde dışa kapalılık hiçbir kıymet ifade etmez. 
             Malum, tarihin ibresi hep değişimden yana işlemekte. Kaldı ki ibre ters yönde işlese bile tercih hakkı birey özgürlüğünün olmazsa olmaz şartıdır.  Nasıl ki sporda Fenerli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı,  Trabzonsporlu olmak neyse mevcut sistem içinde tercih sıralamasında bulunup safını belirlemekte odur. Zaten öyle de olmalı. Keza bir insan, öylesine tercih sıralaması yapıp ta saf belirleyemezse bu durumda bir derece kabul edilebilir, en azından tarafsız deriz.  Asıl kabul edilemez durum tepeden dayatmayla bir sisteme kayıtsız kuyutsuz yüzde yüz göbekten bağlanmaktır.  Düşünebiliyor musunuz bir insan körü körüne sisteme zincirlenebiliyor. Aslında bu zincirlenme akıl tutulmasının ötesinde kendi iradesine ipotek koydurmaktır.  Oysa doğru olan temel kaide iradenin özgürce ortaya konulabilir olması ve tercihlere kota koydurtmamaktır.  Bir kere devlet yönettiği tebaasında ne bir şart,  ne de temel bir kaide aramaksızın bireyleri özgür bırakmalı.  Tebaa ise başı sıkıştığında icabında devletin hakemliğine başvurup kendi bireysel haklarını koruyabilir olmalıdır. Şayet birey tercihlerini önüne geçmek adına bir takım kavramlarla kafalar karıştırılıp insanlar tek tip modelde karar kılacak zannediliyorsa, bu zan boşa bir zandır,  insan bir kere tabiatı gereği çoğulculuktan yanadır.  Zira bireyler çoğulcu anlayışın bulunduğu ortamda ancak tercih hakkı kullanılabiliyor. Şurası muhakkak tercih hakkında bulunmak diğer toplum birimlerini dışlamak anlamını taşımaz,  bilakis tercih birimleri arasında organize ilişki ağı kurmak anlamındadır. Mesela liberalizme gönül vermiş bir kişinin bireyin haklarını savunması ailesi ve milletini sevmesine mani değildir, sadece o kişi tercih sıralamasında ilk sıraya “bireyi” almışlığı söz konusudur. İşte bu yüzden o insan etrafında “bireyci” veya liberal bilinir. Hakeza yine bir insan tercih sıralamasında ilk önceliği milletten yana kullanmakla adından “milliyetçi”  kişi olarak söz ettirir. Ama bir milliyetçi, aynı zamanda ailesini, ümmetini de sevebilir.  Dedik ya insanlar baskın taraflarıyla kategorize edilirler. Demek ki tercih sıralamasında bulunmak diğer birimlerden vazgeçmeyi gerektirmiyor. Temel yürütücü birimlerden herhangi birine öncelik vermek insana sadece “kimlik” kazandırır. Bakın, Ziya Gökalp’ın “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garb medeniyetindenim” ifadeleri bir değişik tercih sıralaması örneğidir. Hâsılı sistem modelleri arasında tercih silsilesi yapmak, diğer sistemlerin tümünü reddetmek değildir. Kelimenin tam anlamıyla kişinin söz konusu tercih birimlerinden birine öncelik vermesi onun  “aidiyet önceliğini” belirler. Kaldı ki bir insanın bir mantık çerçevesinde tercih silsilesi belirlemesi gayet tabii bir durumdur, kınanamaz.
            Millet kavramı bir toplum birimi olmanın yanı sıra hem dini, hem de sosyolojik tanımları da bağrında taşır. Ancak millet kavramının tanımı ülkeden ülkeye değişebiliyor. Nitekim Fransız’lar millet kavramını tarif ederken daha çok “kültür” koduna vurgu yapar, Almanlar “ırk”, İsviçreliler “vatan”, Romanyalılar “dil”, ABD “tabiiyet”, Çin “kültür”, Türkiye ise  “tümünü” esas alır. Dolayısıyla her milletin kendi iç gerçekleri neyi gerektiriyorsa ona göre tanım yapmaktadır. Buna mecburlar da. Madem öyle kendi iç gerçeklerimize dönebiliriz.
             Dil-Irk-Kültür
            Malum, bizim Milliyet gerçeğimiz dil, ırk ve kültür bakımından üç daire ihtiva eder:
            - Dil dairesi,
            - Irk dairesi,
            - Kültür dairesi.
             Sanıldığının aksine dil tek başına Türk kimliğini belirleyen unsur değildir. Mesela dil yönünden Türk kültür dairesine giren Yakutlar antropolojik (ırk) yönden Mongoloid’dir. Hakeza Bulgarlar ırkı yönden Türk halkasından olmasına rağmen, dil bakımından Türk değildir. Peki ya Türkiye! Malum ülkemiz gerek dil bakımından, gerekse soy bakımdan İslâm âleminden apayrı bir konumdadır, ama kültür (etnografya) yönünden Müslüman kültür dairesinin kapsam alanına giren bir ülkedir. Keza yine Türk’ün tarihten bugüne taşınan milli kültürü söz konusudur. Şu anki konuma baktığımızda ise milli kültür hak getire,  görünüm itibariyle karma kültür dairesini andırıyor. Belli ki bir yandan İslâm âlemiyle diğer yandan batıyla olan sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda ki münasebetlerimiz “Karma kültür halkası” oluşturabiliyor. Demek ki bunu da görecekmişiz. Olsun yine de çok dert etmemek gerekir. Zaten dünyanın hiçbir yerinde saf ırk, saf dil ve saf kültür yok ki, bizde de olsun.  Dolayısıyla toplumlar arası bir takım geçişlerin olması kaçınılmazdır.  Dahası toplumlar kültür alışverişinde hem almış, hem vermişlerdir. Öyle ki; Yunanlılar dünyanın kültür hazinelerini coğrafyasına taşımışlar, ama kimliklerinden taviz vermemişlerdir. Anlaşılan o ki;  kültür alış verişinden korkmamalı, ama dikkatte gerektiriyor. Yeter ki, kendi öz kültür hazinelerimiz gereği gibi işletilsin, bak o zaman yozlaşmadan söz edilir mi.  Tam aksine kültür politikaları sağlıklı yapıya kavuştuktan sonra görülecektir ki yerli kültürümüz yabancı kültür akımlarından etkilenmeksizin dimdik ayakta kalacaktır. O halde durduk yerde endişelenmeye gerek yoktur. Çünkü karşılıklı kültür alışverişleri sayesinde uluslararası ilişkilerde keskin tavırların yerini sıcak diyalog ve yumuşamaya terk ettiği de bir vaka.
            Dünyada yeni bir anlayış hâkim, bu anlayışta asimile olmadan farklılıkları kabul edip tüm insanlarla sıcak diyaloglar kurabilmek esastır. Kelimenin tam anlamıyla  “her türlü entegrasyona evet, her türlü asimilasyona hayır”  sloganı bu çağın yarasına neşter vuracak niteliktedir.   Artık günümüzde küçük alt birimlerin tanınıp büyük bir birime doğru yol almak ideali yeni bir misyon olarak ortaya çıkıyor bile.

            Tek Tip Düşünce
            Türkiye, dönem dönem durduk yerde tek tip düşünce dayatma ağına düştüğünde başına dertler açabiliyor. Bu dert tarihi misyonumuzu idrak edememenin bir sonucudur. Hala uslanmaz çocuk oyunu rolündeyiz.  Hele köşe başlarını tutmuş devletlû bir zevat var ki evlere şenlik,  toplum ufkunun çok gerisindeler. Ama gel gör ki toplumu tek tipleştirme yönünde gösterdikleri gayrette çok ileri seviyedeler. Yani ufuksuzlukta bir numaralar. Oysa sosyal hayat farklı fikir ve farklı düşüncelerin çokluğuyla anlam kazanır.  Nitekim insan iradesine ipotek koymanın, kişilik haklarına balta vurmaktan farkı yoktur. 
            Şurası muhakkak; toplum nezdinde güçlü fikirler ve kaliteli sistem modelleri itibar görüp yer edinebilir. Nasıl ki pazarda kalitesiz ürünler kaliteli ürünler karşısında rekabet edemeyip elde kalıyorsa, kendini ispatta zorlanan sistem modelleri ya da fikri akımlar da rafa kalkabiliyor. Yani tarihin tozlu raflarına gömülebiliyor. Madem öyle serbest fikir atmosferinde bireylerin tercihlerine pranga vurmadan özgürce fikirlerin tartışılmasında sakınca görmemek gerekir.
            Hani yasaktan maraz doğar derler ya, gerçekten de nice yasakçı uygulamalar sonucu ilim, deney ve gözlemden uzak fikri akımlar hak etmediği halde ilgi odağı olabiliyor. Şayet fikri akımların özgürce tartışılmasına müsaade edilseydi, bu denli meşhur olamayacaklardı. Düşünsene bir zamanlar Türkiye'de Komünizmin ilgi odağı olması komünizmin kendisi değildi, komünizmin yasak olması onu meşhur etmiştir. Neyse ki Özal 141, 142 ve 163. ci yasakçı kanun maddeleri kaldırdı da ilgi odağı olmaktan çıkmışlardır.  Anlaşılan o ki her türlü fikri akım kendini ispatlama şansı elde edecek özgür ortam bulmalı ki,  kitlelerce kabul görüp göremeyeceği anlaşılabilsin.  Zaten yasaklarla nereye kadar gidilebilir ki, tarihte de görüldüğü üzere yasak çözüm getirmemiş, tam aksine bunalımları daha da derinleştirmiştir. Madem öyle dayatma, müdahale ve baskıyla bir yere varılamayacağını artık anlamalıyız.  Kaldı ki düşünceye pranga vurmak orta çağ kafası bir üründür.  Düşünceye pranga vuruldu da ne oldu,  sonunda bir şekilde düşünceler su yüzüne çıkabiliyor. Mesela öyle fikri düşünce var ki yavaş ilerler, ama uzun ömürlüdür. Öylede bir fikri düşünce biçimi var ki propagandaya, şişirilmeye ve dayatmaya dayalı olduğu için çabuk ilerler, ama kısa ömürlüdür. İşte bu noktada ister uzun vadeli, ister kısa vadeli olsun sonuçta fikri düşünceleri iki grupta mütalaa edilebilir;        
            Birincisi; yükte hafif, pahada ağır fikirler.
            İkincisi; pahada hafif, yükte ağır fikirler.
            Elbette ki birincisi tercihimizdir. Pahası ağır gibi görünen fikirler ve sistem modelleri aslında çoğu kez şişirilmiş balonlar olup içeriği boştur, yani daha çok sloganik ve hamasi nutuklarla yüklenmişlik söz konusudur, bu yüzden pahada hafiftirler. Oysa yükte hafif, pahada ağır fikirler şişirilmeye ve methiyeye ihtiyaç hissetmezler. Nasıl hissetsin ki,  zaten gücü etkisinde, bu yetmez mi?  Güçlü fikirlerin değerini bilen biliyor, bilmeyende sonradan kafasına dank ediyor, derken hakikat er geç tecelli etmiş olur.

            Toplum- Devlet
            Pahada ağır fikirler, hiçbir zaman toplumun iç dinamikleriyle ters düşmez. İşte bu gerçeklerden hareketle sisteminde kendini kontrolden geçirip tıpkı pahada ağır fikirler gibi uzun süre ayakta kalabilmesi için toplum gerçekleriyle barışık olması gerekir.  Dahası hangi sistem olursa olsun toplumun temel dinamikleriyle uyum sağladığı ölçüde varlıklarını sürdürebiliyor.  Bakın Tanzimat’tan bu yana denemediğimiz yol, başvurmadığımız reçete kalmadı. Denedikte ne oldu ki, tüm denemeler toplum dinamiklerine ters düştüğünden fiyaskoyla neticelendi. Üstüne üstük dışarıdan ithal edilmiş tüm denemeler çoğu kez topluma dayatılarak denenmiştir. Maalesef toplum kobay olarak görülmüştür. Tabii bu durum toplumla devlet arasında güvensizlik doğurup surda gedik açmaya yetmiştir.  Hatta batıdan kopya edilmiş denemelerin toplumda karşılığı merkez-kenar çelişkisini doğurmuştur. İşte bu yüzden Doç. Dr. Hikmet Özdemir; “Devlet tarihle barışmalı, İslâm’la barışmalı, Bediüzzaman Said Nursi ile barışmalı,  Nazım Hikmet’le barışmalı...” derken bir önemli hususa parmak basmıştır.  Malum,  buyurgan devlet yapısı,  yakın zamana kadar toplum içinde gelişen fikri akım ve modeller karşısındaki tavrı tepeden dayatma ve hâkimiyet kurmak şeklinde olmuştu. Oysa devlete “hakem” rol üstlenmek yakışırdı.  Bir başka ifadeyle “hâkim” değil “hakem” olmalıydı. Peki, hakem devlette nedir derseniz, bir kere hakem devlet her türlü fikri akım karşısında tarafsızdır. İcabında tabandan gelebilecek her türlü fikri girişime öncülük edip kapıları kapatmaz da.  Gel gör ki Türkiye’de her türlü fikriyat sırça köşklerde hazırlanıp tepeden dağıtıldığı için, tabandan gelen bir fikre devlet her zaman kayıtsız kalmıştır.  Oysa her seferinde kapısını aşındırıp tavaf ettikleri batı bile tabandan gelen değişmelerle Rönesans’ını gerçekleştirmiştir.  Bizde ise akla ziyan, hem batıyı örnek model diye sunacaksınız, hemde alaturka iş yapacaksınız, şimdi adama sormazlar mı bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye.  Maalesef sürekli tepeden yönlendirmeler ya da dayatmalar halkın sivil refleksini ve katılımcılık ruhunu köreltmeye yetmiştir. 
            Şayet mevcut sistemin sürekli kan kaybetmemek diye bir derdi varsa bir an evvel yasakçı uygulamalardan vazgeçip sivil katılımcı mekanizmaların önünü ardına kadar açması gerekir.  Böylece özgür ortam toplum devlet ilişkilerinde normalleşmeyi sağlayacaktır.  Sivil katılımcı anlayıştan uzak sözde demokratik yapılanmaların çözüm sunamadığı gayet açık ortada.  Besbelli ki anti demokratik uygulamalarla toplumun hak ve hürriyetlerini sınırlayıp müdahale ettikçe kitleler fanatizmin kucağına itilmektedir. Aslında ceberut devlet anlayışı böyle yaptıkça kendi kuyusunu kazmakta ve baskı kurdukça kendi mevcut konumunu değil, karşısındaki güçleri güçlendirmiş olur.  Bakın, Ghandhi bu konuda ne diyor: “En despot idare bile, çok defa despot tarafından zor kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığını anladığında onun kuvveti gitmiş demektir.” 
         Malum,  otoriter sistemlerde karar verme fonksiyonu lidere ait bir ayrıcalıktır.  Liberal sistemde karar fonksiyonu girişken bireylerin omuzlarındadır. Sivil katılımcı modelde ise ne lider ağırlıklı bir yapılanma, ne de birey ağırlıklı yapılanma söz konusu,  grubun bütününü içine alan, bütüne şamil bir sistemin adıdır, yani sivil toplum ve sivil katılımın tâ kendisidir.
          Velhasıl; Cumhuriyet ve demokrasi, devletin derin koridorlarında alınan kararlarla değil sivil katılımcı güçlerin etkili olduğu ortamlarda yeşerebilecek bir yönetim modelidir.

          Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder