SİVİL TOPLUM
SELİM GÜRBÜZER
Sivil toplum, örgütlü toplum demek.
Eskiler örgütten ziyade “teşkilat” derdi. Toplum kesimlerinin, belli bir amaca
yönelik değişik alanlarda bir araya gelip organize topluluklar halinde
teşkilatlanması “sivil toplum” adını alır. Sivil toplumun adını anmak bile
bir derece toplumu oluşturan unsurları tanımak demektir. Toplum içinde bulunan
farklı kültür farklı etnik unsurlar sivil toplum olarak algılanırken, farklı
anlayışta bir araya gelmiş dernek, vakıf, meslek odaları, cemaatler ve
partilerin her biri de sivil toplum kuruluşları olarak değerlendirilir. İster
adına sivil toplum, ister sivil toplum
kuruluşu densin fark etmez sonuçta her iki sacayağıda toplum için vardır. Önemli olan örgütlü toplum olabilmektir. Aksi
takdirde işin içinde koyun misali güdülmekte var. Bilindiği üzere Hitler, Mussolini, Lenin,
Stalin gibi totaliter şefler sivil toplum düşmanıdırlar. Tabii bu totaliter
liderlerin zıddı sivil toplum öncüleri de var. Nitekim Nelson Mandela, Mahatma
Gandhi ve Malcolm X gibi toplum liderleri bunun tipik örneğini teşkil ederler.
Peki, zıddının zıddı var mı derseniz elbette var, hiç kuşkusuz bunlar da vahiy ve ilham
kaynaklı peygamberler ve başbuğ velilerdir. Kelimenin tam anlamıyla onlar
totaliter liderlerin zıddı kâmil liderlerdir. Bakın, Resulüllah (s.a.v.) sadece
ilahi vahyi tebliğ etmekle kalmamış hem kitlelerle nasıl hareket edileceğinin
tatbikini göstermiş, hem de ashabıyla
doğrudan doğruya hemhal olup istişare etmişte.
Her ne kadar Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Malcolm X gibi liderler
vahiyden beslenmeseler de sonuçta onlar da yaşadıkları dönem itibariyle
haksızlıklara karşı “sivil inisiyatif” direniş sergileyip sivil toplum öncüsü
olmuşlardır.
Geçmişte bunca sivil inisiyatif mücadeleler yaşandıktan sonra geldiğimiz
noktada hala bir takım mahfiller sivil toplum unsurlarını görmezden geliyorsalar
pes doğrusu, bu onların düştükleri kuyudan
çıkamadıklarının delili ya da çağı okuyamadıklarının bir göstergesidir. Maalesef dünün totaliter şeflerinin o günün
toplumlarına yaptıkları zulümleri bugün bir başkaları değişik kılıklar altında
yapmaktalar. Al birini vur ötekini derler ya aynen öyle de totaliter yapılar
sivil toplum düşman olmuşlardır hep. Onlar çirkefliklerini sergileye dursunlar
bizde sivil inisiyatif oluşumların yanında yer almayı vazife biliriz. Bu da yetmez
tıpkı Allah Resulü’nün (s.a.v.) Veda Hutbesinde doğrudan ashabıyla iletişime
geçtiği çağa benzer bir çağın heyecanıyla kitlelerle beraber hareket etmeyi
yeğleriz. Tepeden yönlendirmelerle bir
arpa boyu yol alınamayacağı malum, artık eskimişlik işe yaramıyor yeni şeyler
söyleme zamanıdır. Zaten halk daha çok yeni ve tabandan gelebilecek gelişmelere
prim vermekte. Nitekim üniversitelerde, toplum katmanlarında, hatta partilerin gündeminde “sivil toplum”, “sivil katılım”, “sivil
inisiyatif” gibi kavramların tartışılır olması bunu teyit ediyor. Her ne kadar eski sol tüfekler tek partili
döneme ait o “milli şef” heyecanını özlemiş olsalar da, yeni kuşak
onlara pek itibar etmiyor, daha çok bilgi çağının enstrümanlarıyla hareket
ediyorlar. Aslında gençlik böyle tavır sergilemekle statükonun hevesini
kursaklarında bırakmış oluyor. Ne
diyelim, umarız sivil toplum gerçeğini eskilerde anlar.
Belli ki toplumsal hareketler gökten
zembille inmiyor, birtakım şartların olgunlaşmasıyla
ortaya çıkıyor. Bakın bir zaman tüm dünyayı kasıp kavuran ve ekonomik dengeleri
alt üst eden bir olay vardı ki insanlığı bunalımın eşiğine getirmişti. Malum, bu
olay 40 milyon insanın işsiz kalmasına yol açan 1929 ekonomik bunalımından
başkası değildi elbet. Her ne kadar bu
büyük bunalım kitleler üzerinde travma etkisi oluştursa da toplumları çıkış yolu
arayışına ittiği de bir vaka. İşte bu arayış içerisinde Amerika’da değişik bir
tip “toplumculuğun” gelişmesine, İngiltere’de işçi hareketinin örgütlenmesine,
Fransa’da Leon Blum’un sol cephesi (Halk cephesi) hareketine, Almanya’da
Nazi hareketinin doğmasına kapı aralamıştır.
Gerçekten 1929 yılı hafızalarda
kolay kolay silinecek bir hadise değil,
nasıl silinsin ki ciddi manada birbiri üstüne ekonomik çalkantıların yaşandığı
bir yıl olarak tarihin hafızasına kayd olmuştur. Neyse ki Keynes modeli o çalkantılı yıllarda
toplum üzerinde büyük şok etkisi yapan o ekonomik krizi bir nebze olsun
dindirmeye yetmiştir. Ancak Keynes modeli zaman içerisinde işlerliğini yitirince
bu kez bir başka bunalım su yüzüne çıkar. Yani,
bu sefer ki krizin niteliği başkadır. Anlaşılan bir kriz çözülürken bir
başka krizle karşı karşıya kalınabiliyor. İcabında bir krize çare olabilen bir
model, başka bir krize çaresiz kalabiliyor. Zira toplumsal hareketler her daim
değişkenlik üzerine kuruludur, dolayısıyla her yaşanan değişikliğin bir sonra
ki aşamasına hazırlıksız yakalanmamak lazım gelir. Aksi takdirde kriz sarmalına
tutulan ülkeler ya da toplumlar müzmin bataklık içinde debelenip duracaklardır.
Bakın, Çarlık Rusya geleceği iyi okuyamamanın bedelini tahtını kaybederek ödemiştir.
Malum, çarlığın ülke içinde izlediği baskıcı politikalar kitleleri canından
bezdirmiş ve böylece Lenin’e gün doğmuştur. Zaten Lenin, fırsat bu fırsat deyip
çarlığa karşı toplumu örgütleyebilecek kıvraklığı sergiler de. Derken Bolşevik ihtilalı
gerçekleşir de. Hakeza Versay zincirinin o ağır gurur kırıcı şartları Adolf
Hitler için iyi bir fırsat teşkil edip Almanya’da Nazizm’i zafere taşımış
ta. İşte bu gerçeklerden hareketle şunu
deriz, dünün yetkilerini elinde tutan
otoriterler bilerek ya da bilmeyerek rakiplerine koz vermekle kendi kuyusunu kazıyıp
yeni otoriterlerin türemesine zemin oluşturmuşlardır. Oysa toplum taleplerini
hiçe sayıp göz ardı etmeselerdi bulunduğu konumlarını çok rahatlıkla
koruyabileceklerdi. Maalesef toplumla diyaloga girmek veya kitlelerle beraber
karar almayı gururlarına yediremediklerinden sert tedbirlere tevessül
etmişlerdir. Gururlarına yediremediler de ne oldu, sonunda kazanan kendileri değil başkaları
olmuştur. Üstelik izledikleri yanlış uygulamaların bedelini ağır ödemişler de.
Şu bir gerçek hiç kimse bu dünyada ilelebet şah değil padişah değil, kalıcı
olan semer değil eserdir. Hani derler ya
“eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri”, gerçekten de tüm totaliter aktörler
saltanatlarını terk ettiklerinde, geriye sadece gözyaşı, kan, kin ve nefret
tohumları bırakmışlardır. Bunu neye dayanarak diyorsanız, işte Bolşevizm, işte
Nazizm tarihin harabelerine gömüldüğünde insanlığın derin bir oh çekip nefes
almasından çıkarıyoruz elbet. Belli ki
Aristo'nun “Tabiat boşluğu sevmez” sözü
boş bir söz değil. Çok yerinde bir tespit, bir ülke baştan adil idare edilmezse
eninde sonunda o ülkenin semalarında leş kargalarının uçuşması kaçınılmazdır.
Ondan sonra da uğraş dur ki, yeniden
bahar havası essin. Bir kere toplum koyun muamelesi görmeye dursun, artık
toparlaması zor olacağı muhakkak. Elbette ki sivil toplum gerçeğini göz ardı
edilirse olacağı buydu, buna şaşmamak
gerek. Zaten öyle de öyle olmuştur.
Bakın, Lenin iyi bir teorisyen değildi, ama mevcut şartları lehine çevirecek
kadar ya da stratejik hamle yapabilecek yetenekte bir liderdi. Öyle ki, akıl
dolusu, sinsi ve kıvrak manevralarla kitleleri harekete geçirip Bolşevik ihtilalini
gerçekleştirmişte. Fakat gel gör ki, ihtilal öncesi kitlelere verilen vaatler
iş başına gelince unutulmuş, yerine komünist partinin plan ve programları
devreye girmiştir. Peki ya Lenin sonrası,
malum ondan sonra Stalin gelmiş, o da Çar’lara rahmet okutacak kadar kan
dökmüş, adeta toplum linç edilmiştir. Kan gölünün mevcut olduğu noktada, ne Lenin,
ne Stalin, ne de Hitler bizim için asla örnek model teşkil etmez, biz ancak
sivil toplum adına Yunus’u ve Mevlâna’yı rehber alırız. Nasıl almayalım
ki; ortada “Yaradılanı
sev Yaradandan ötürü” anlayışının
yanı sıra insanlığı kucaklayan “Ne olursan ol yine gel” evrensel çağrı var. Görüyorsunuz birinde
insanlığı kana bulamak var, diğerinde
sevgi, aşk ve merhamet iklimi var.
Totaliter
uygulamaların koyu olduğu ortamlarda çok kere sivil toplum olgusu gün yüzüne
çıkmayabiliyor. İyi ki sivil toplum gerçeği var, zira sivil toplum olgusunun
yerleştiği toplumlarda fertler çok daha girişimci tavır sergiliyorlar. Aynı
zamanda bu tür özgür ortamlarda bireyler kişiliklerini koruyabildikleri gibi
bireysel yeteneklerini geliştirip kariyer edindikleri tespit edilmiştir.
Sivil toplum
bilincinden yoksun totaliter ortamlarda beyinleri yıkanmış bireylerden oluşmuş
mankurt topluluklar görürseniz şaşmayın. Malum, mankurtlaşmış topluluklar
siyasilerin seçimden seçime meydanlarda
“okul yapacağız”, “il yapacağız”,
“şunu yapacağız”, ”bunu yapacağız” gibi aslı astarı olmayan vaatlere kolayca
kanabiliyorlar. Ülkemizde, sivil
toplumun örgütlenmesine yönelik kanuni düzenlemeler çıkmış olsa da çıkarılan kanunlar
pratiğe yansımadığı için sivil inisiyatif tavır sergileyecek fertler daha henüz
ortada gözükmüyor. Böyle olunca da beyin yıkama makinesi, işlerliğini hala
devam ettiriyor diyebiliriz. Sivil toplum bilinci, katılımcı anlayış yönünden
gelişmelere şahit olsak da, sivil toplum gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmiş
sayılmayız. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken, yine de gelecekten
ümit varız. Fertler, bir araya gelip netice aldıklarını gördükçe, sivil toplum
gerçeği daha da büyüme eğilimi gösterecektir elbet. Zamanla kitleler, içinde
bulunduğu olumsuz şartları örgütlü toplum olmakla lehine çevirecek “sivil
inisiyatif” tavrı ortaya koyma cüretini kazanacağına inancımız tam. Zira
Türkiye artık eski Türkiye değil, tek partili dönemin o milli şef kalıntıları silindikçe
toplumun sivil tavır sergilemekte bir hayli deneyim kazandığı bir vaka.
Malum, Türk halkı ilk tavrını 1950
seçimlerinde DP’yi iktidara getirmekle ortaya koymuştur. Nitekim 1950 öncesi
tek parti uygulamaları toplumu canından bezdirmiş olacak ki, Milli şef uygulamalarını onaylamamıştır. Bu yüzden
tek parti döneminden çok partili döneme geçişi “sivil toplum” olma yolunda ilk
adım, ilk tarihi milat olarak değerlendirebiliriz. Neyse ki o yıllarda kitleler içinde
bulundukları şartlardan hızla kaçış eğilimi gösterip 1950 sonrasında DP
etrafında çember oluşturabilmişlerdir.
Demek ki ne kadar baskıcı ve dayatmacı yol izlenirse izlensin, sonunda
kazananın sivil toplum olacağı muhakkak. Kaldı ki “Sivil toplum” kavramı
bize yabancı değil, Allah Resulünün Yesrib'i Medine'ye dönüştürmesinden buyana
aşinalığımız var. Yetmedi önümüzde
haşmetini “reaya”nın (halkın) saadetinde arayan bir Osmanlı örneğimiz var. Osmanlı, daha ilk kuruluşunda Osman Gazi’nin
etrafında ahiler, gaziler ve alperenlerin oluşturduğu bir dizi toplum örgütleri
vardı. Söğüt’te atılan bu maya tutar da. İşte Osmanlı bu oluşumlarla beraber
hareket edip, üç kıtada hükmeden cihanşümul devlet olmayı başarır da. Bakın
Kanuni Sultan Süleyman; “Reaya (halk), gerçek efendidir” demekle
sivil toplum gerçeğinin cihanşümul bir güç olduğunu ilan etmişte, tabii anlayana.
Osmanlı’da bir
diğer örgütlenme örneği lonca sistemidir.
Öyle ki, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin bu lonca sistemi sayesinde
tüccarların tekelci davranışlarına karşı önlem alabiliyordu. Sadece lonca
sistemi mi, elbette ki bu kadarla sınırlı değil, Osmanlı’da toplumun bütün kesimlerini
kapsayacak büyük bir iş bölümü ağı da vardı. Buna bir büyük görev dağılımı
dersek yeridir. Düşünsenize yediden yetmişe toplumun her kesimi kendi üzerine
düşen vazife neyse onu en iyi şekilde ibadet bilinciyle yerine getiriyordu.
Genel itibariyle halk üretim ve vergi faaliyetiyle ağırlığını ortaya koyuyordu.
Ulema ise din, yargı ve eğitim alanlarında ışık kandili oluyordu. Naima’nın
tespitlerinden de anlaşılacağı üzere Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin toplumsal
örgüt ağında yer alan sivil toplum unsurlar şunlardır:
- Ulema.
- Asker.
- Tüccar.
-Reaya (Halk).
Şurası muhakkak
bu dört unsurun uyumu sayesinde cihangir devlet olmuşuz da. Ne zaman ki,
bu unsurlar arasında uyumsuzluk gün yüzüne çıkmaya başladı, işte o zaman gerileme ve düşüşler baş
göstermiştir. Osmanlının kuruluşundan yükseliş dönemine kadar olan bölümde
toplumun bütün katmanları çok büyük uyum içerisinde 'bir' olup, 'diri' olarak yaşamışlardır. Ama yükselişten sonraki
evrede artık kesretten vahdete (çokluk içinde birlik) uzanan uyumluluk
zincirinin kırıldığına şahit oluruz. Zincir bir kopmaya dursun artık toparlama
imkânı kalmayabiliyor. Nitekim düşüş o düşüş tarih sahnesinden Osmanlı çekilir
de. Madem öyle tarihte yaşanmış bir takım gerçeklerden hareketle sivil toplum
dendiğinde ‘birey-toplum-devlet’ üçlü sacayağının çok mühim bir denge ayarı
olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Görüyorsunuz dengeler altüst olduğunda üç
kıtaya hükmeden bir imparatorluk dengesini yitirip hükümsüz konuma düşebiliyor.
İşte bu yüzden birey, çevre ve merkez uyumluluğu sivil toplum açısından hayati
önem arz eden bir husustur. Bu da yetmez
organizasyon, örgütlenme ve girişimcilik sivil toplum için vazgeçilmez
ilkelerdir. Bakın karıncalar bile çok küçük hayvan topluluklar olduğu halde beş
bini aşkın cinsleriyle birlikte hemen her alanda branşlaşmaya yönelik
örgütlenme sergileyebiliyorlar. Nitekim Parasol isimli bir cins karıncanın işi
gücü ağaç yapraklarını kesip yuvasına taşımak olduğundan adından yaprak kesici
karınca olarak söz ettirmiştir. İlginçtir bu karınca bir taraftan yaprakları
çiğneyip sünger haline getirirken diğer taraftan ortaya çıkan ürünü % 60
rutubet ve 25 santigrat derece sıcaklıkta özel odalarda muhafaza altına alıp
şaheser depolama işlemi sergileyebiliyor.
Oldu ya bunca emeğe rağmen normal şartların dışında yapraklar kurumaya
yüz tuttu veya kurudu, derhal o gece
yuvanın dışında nemlendirme cihetine gidilir, ya da tam tersi yağmur vs. gibi
nedenlerden dolayı yapraklar aşırı nemlendi diyelim bu seferde güneşe karşı kurutma
işlemleri başlatılır. İşte bunca çaba ne
için derseniz, artık bu yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda sır olmaktan çıkıp
yer altında optimal şartlar altında muhafazasına aldığı yapraklardan mantar
yetiştirmeye yönelik bir faaliyet olduğu anlaşılmıştır. Böylece kendi el
marifetiyle yetiştirdiği bu mantarlar kendisine rızık kapısı olur da. Aslında
canlı âleminden verdiğimiz bu örnek binlerce türe sahip karınca topluluğu
içerisinde sadece bir cinsiyle alakalı ihtisaslaşma örneğidir, kim bilir geride daha nice bilmediğimiz
şahika eser örnekler var.
Malum, sivil toplum
unsurları, milletin tâ kendisi olmasa da, can tütsü ocaklarıdır. İsteseniz de
bu unsurları hiçe sayamazsınız. Türkiye artık eski Türkiye değil, tarım toplumundan sanayi toplumuna, hatta
bilgi toplumuna hızla yol almakta, artık
gerek ekonomi alanında, gerekse sosyal alanda müthiş değişim sürecine
girdiğimiz gözlemlenmektedir. Çünkü sanayileşme ve bilgi çağı hem ekonomik, hem
de sosyal vetireyi değiştirmektedir. Dünyadaki bu gelişmeler ışığında Türkiye,
ister istemez kendi toprağında ilk kez derinden sivil toplumun ayak seslerine
ve gücüne şahit olmaktadır. Nasıl şahit olunmasın ki, bir kere sendikal haklar,
asgari ücret, sosyal güvenlik, kâr ve yönetime katılma gibi meseleler tarım
toplumun konusu değil ki, artık bilgi çağı yolunda olan sivil toplumun
konusudur. İyi ki bu sessiz değişim politik ve ideolojik hayata da yansıyıp
Türk siyasi tarihine artı değer olarak geçmiş.
Geçmeseydi sivil toplum gerçeği ile birlikte ücretliler meselesi siyasi
partilerin gündemine hiç düşmeyecekti. Zaten bu noktadan sonra istense de
geriye dönüş söz konusu olamaz. Zira sosyal adaletin hayata geçirilmesi, sivil toplum örgütlerinin bir numaralı
talebidir. Memur- Sen, Eğit-Sen, Kamu-Sen, Sağlık-Sen, Hak-iş, Türk-iş gibi
sivil toplum kuruluşları bu amaç için varlar.
Sosyal adalet uygulamaları sivil toplum için
çok önem arz eden bir konudur. Hatta hızlı kentleşme, sanayileşme ve bilgi çağının
ortaya koyduğu bir takım meseleler sosyal adaletin önemini bin kat daha
artırıyor da. Dolayısıyla sosyal adalet
olmalı ki, sivil toplum faaliyetleri işlerlik kazanabilsin. Sosyal adalet
olmalı ki, kitlelerin ekonomik katılımı sağlanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki,
girişimciliğin önünde tüm engeller ortadan kalkabilsin. Aksi takdirde toplum iç dinamikleri uzun süre
gerginlikleri kaldıracak güçte olmayabiliyor.
Madem öyle sivil katılımcı projeler ortaya koymak gerekir. Başka da çıkış yolu yok zaten.
Besbelli ki
insanlık tavandan yönlendirmekten ziyade tabandan gelecek değişikliklere itibar
etmektedir. Yıllar boyu demoklesin kılıcını üzerinde hisseden kitleler bıkmış
ve usanmış olacak ki, yeni arayışlar
içerisinde habire ümit tazeliyor da. Doğrusu da bu, yani yeise kapılmaktansa ümit tazelemek en
doğrusu. İcabında bu da yetmez geleceğe kanatlanmak gerek, “sivil toplum” adına her türlü vesayete başkaldırıp
sivilleşmek gerek. Tepeden dayatma ve baskıcı yöntemleri son bulması için buna
mecburuz da. Dolayısıyla her daim ümit var olmakta fayda var. Ümit tazeleyelim
ki, milli gelirin paylaşılması, sosyal
adalet gibi konular gündemden düşmesin.
Ümit tazeleyelim ki, sivil toplum
örgütleri demokratik tepkilerini ortaya koyup sivil toplum olma yolunda
ilerleyebilsin. Her an ümit tazeleyelim
ki, tabandan tavana büyük bir değişim
yaşansın.
Velhasıl; Türk
insanı yılların birikmiş ağırlığını üzerinde attığında muasır medeniyetin
öncüsü olacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın.
İşte bu yüzden ilk sivil cumhurbaşkanı Özal'ın 21. asır Türk asrı olacak
sözlerini sivil toplum adına anlamlı buluyoruz. Madem öyle, bizler gelecekten ümit var olmayalım da, peki
kim olsun.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder