23 Kasım 2016 Çarşamba

SİVİL TOPLUM



                                  SİVİL TOPLUM

                                                               SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil toplum, örgütlü toplum demek. Eskiler örgütten ziyade “teşkilat” derdi. Toplum kesimlerinin, belli bir amaca yönelik değişik alanlarda bir araya gelip organize topluluklar halinde teşkilatlanması “sivil toplum” adını alır. Sivil toplumun adını anmak bile bir derece toplumu oluşturan unsurları tanımak demektir. Toplum içinde bulunan farklı kültür farklı etnik unsurlar sivil toplum olarak algılanırken, farklı anlayışta bir araya gelmiş dernek, vakıf, meslek odaları, cemaatler ve partilerin her biri de sivil toplum kuruluşları olarak değerlendirilir. İster adına sivil toplum,  ister sivil toplum kuruluşu densin fark etmez sonuçta her iki sacayağıda toplum için vardır.  Önemli olan örgütlü toplum olabilmektir. Aksi takdirde işin içinde koyun misali güdülmekte var.  Bilindiği üzere Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin gibi totaliter şefler sivil toplum düşmanıdırlar. Tabii bu totaliter liderlerin zıddı sivil toplum öncüleri de var. Nitekim Nelson Mandela, Mahatma Gandhi ve Malcolm X gibi toplum liderleri bunun tipik örneğini teşkil ederler. Peki, zıddının zıddı var mı derseniz elbette var,  hiç kuşkusuz bunlar da vahiy ve ilham kaynaklı peygamberler ve başbuğ velilerdir. Kelimenin tam anlamıyla onlar totaliter liderlerin zıddı kâmil liderlerdir. Bakın, Resulüllah (s.a.v.) sadece ilahi vahyi tebliğ etmekle kalmamış hem kitlelerle nasıl hareket edileceğinin tatbikini göstermiş,  hem de ashabıyla doğrudan doğruya hemhal olup istişare etmişte.   Her ne kadar Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Malcolm X gibi liderler vahiyden beslenmeseler de sonuçta onlar da yaşadıkları dönem itibariyle haksızlıklara karşı “sivil inisiyatif” direniş sergileyip sivil toplum öncüsü olmuşlardır.
              Geçmişte bunca sivil inisiyatif mücadeleler yaşandıktan sonra geldiğimiz noktada hala bir takım mahfiller sivil toplum unsurlarını görmezden geliyorsalar pes doğrusu,  bu onların düştükleri kuyudan çıkamadıklarının delili ya da çağı okuyamadıklarının bir göstergesidir.  Maalesef dünün totaliter şeflerinin o günün toplumlarına yaptıkları zulümleri bugün bir başkaları değişik kılıklar altında yapmaktalar. Al birini vur ötekini derler ya aynen öyle de totaliter yapılar sivil toplum düşman olmuşlardır hep. Onlar çirkefliklerini sergileye dursunlar bizde sivil inisiyatif oluşumların yanında yer almayı vazife biliriz. Bu da yetmez tıpkı Allah Resulü’nün (s.a.v.) Veda Hutbesinde doğrudan ashabıyla iletişime geçtiği çağa benzer bir çağın heyecanıyla kitlelerle beraber hareket etmeyi yeğleriz.  Tepeden yönlendirmelerle bir arpa boyu yol alınamayacağı malum, artık eskimişlik işe yaramıyor yeni şeyler söyleme zamanıdır. Zaten halk daha çok yeni ve tabandan gelebilecek gelişmelere prim vermekte. Nitekim üniversitelerde, toplum katmanlarında,  hatta partilerin gündeminde  “sivil toplum”, “sivil katılım”, “sivil inisiyatif” gibi kavramların tartışılır olması bunu teyit ediyor.  Her ne kadar eski sol tüfekler tek partili döneme ait o  “milli şef”  heyecanını özlemiş olsalar da, yeni kuşak onlara pek itibar etmiyor, daha çok bilgi çağının enstrümanlarıyla hareket ediyorlar. Aslında gençlik böyle tavır sergilemekle statükonun hevesini kursaklarında bırakmış oluyor.  Ne diyelim, umarız sivil toplum gerçeğini eskilerde anlar.
       Belli ki toplumsal hareketler gökten zembille inmiyor,  birtakım şartların olgunlaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bakın bir zaman tüm dünyayı kasıp kavuran ve ekonomik dengeleri alt üst eden bir olay vardı ki insanlığı bunalımın eşiğine getirmişti. Malum, bu olay 40 milyon insanın işsiz kalmasına yol açan 1929 ekonomik bunalımından başkası değildi elbet.  Her ne kadar bu büyük bunalım kitleler üzerinde travma etkisi oluştursa da toplumları çıkış yolu arayışına ittiği de bir vaka. İşte bu arayış içerisinde Amerika’da değişik bir tip “toplumculuğun” gelişmesine, İngiltere’de işçi hareketinin örgütlenmesine, Fransa’da Leon Blum’un sol cephesi (Halk cephesi) hareketine, Almanya’da Nazi hareketinin doğmasına kapı aralamıştır.
      Gerçekten 1929 yılı hafızalarda kolay kolay silinecek bir hadise değil,   nasıl silinsin ki ciddi manada birbiri üstüne ekonomik çalkantıların yaşandığı bir yıl olarak tarihin hafızasına kayd olmuştur.  Neyse ki Keynes modeli o çalkantılı yıllarda toplum üzerinde büyük şok etkisi yapan o ekonomik krizi bir nebze olsun dindirmeye yetmiştir. Ancak Keynes modeli zaman içerisinde işlerliğini yitirince bu kez bir başka bunalım su yüzüne çıkar. Yani,  bu sefer ki krizin niteliği başkadır. Anlaşılan bir kriz çözülürken bir başka krizle karşı karşıya kalınabiliyor. İcabında bir krize çare olabilen bir model, başka bir krize çaresiz kalabiliyor. Zira toplumsal hareketler her daim değişkenlik üzerine kuruludur, dolayısıyla her yaşanan değişikliğin bir sonra ki aşamasına hazırlıksız yakalanmamak lazım gelir. Aksi takdirde kriz sarmalına tutulan ülkeler ya da toplumlar müzmin bataklık içinde debelenip duracaklardır. Bakın, Çarlık Rusya geleceği iyi okuyamamanın bedelini tahtını kaybederek ödemiştir. Malum, çarlığın ülke içinde izlediği baskıcı politikalar kitleleri canından bezdirmiş ve böylece Lenin’e gün doğmuştur. Zaten Lenin, fırsat bu fırsat deyip çarlığa karşı toplumu örgütleyebilecek kıvraklığı sergiler de. Derken Bolşevik ihtilalı gerçekleşir de. Hakeza Versay zincirinin o ağır gurur kırıcı şartları Adolf Hitler için iyi bir fırsat teşkil edip Almanya’da Nazizm’i zafere taşımış ta.  İşte bu gerçeklerden hareketle şunu deriz,  dünün yetkilerini elinde tutan otoriterler bilerek ya da bilmeyerek rakiplerine koz vermekle kendi kuyusunu kazıyıp yeni otoriterlerin türemesine zemin oluşturmuşlardır. Oysa toplum taleplerini hiçe sayıp göz ardı etmeselerdi bulunduğu konumlarını çok rahatlıkla koruyabileceklerdi. Maalesef toplumla diyaloga girmek veya kitlelerle beraber karar almayı gururlarına yediremediklerinden sert tedbirlere tevessül etmişlerdir. Gururlarına yediremediler de ne oldu,  sonunda kazanan kendileri değil başkaları olmuştur. Üstelik izledikleri yanlış uygulamaların bedelini ağır ödemişler de. Şu bir gerçek hiç kimse bu dünyada ilelebet şah değil padişah değil, kalıcı olan semer değil eserdir.  Hani derler ya “eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri”,  gerçekten de tüm totaliter aktörler saltanatlarını terk ettiklerinde, geriye sadece gözyaşı, kan, kin ve nefret tohumları bırakmışlardır. Bunu neye dayanarak diyorsanız, işte Bolşevizm, işte Nazizm tarihin harabelerine gömüldüğünde insanlığın derin bir oh çekip nefes almasından çıkarıyoruz elbet.  Belli ki Aristo'nun  “Tabiat boşluğu sevmez” sözü boş bir söz değil. Çok yerinde bir tespit, bir ülke baştan adil idare edilmezse eninde sonunda o ülkenin semalarında leş kargalarının uçuşması kaçınılmazdır. Ondan sonra da uğraş dur ki,  yeniden bahar havası essin. Bir kere toplum koyun muamelesi görmeye dursun, artık toparlaması zor olacağı muhakkak. Elbette ki sivil toplum gerçeğini göz ardı edilirse olacağı buydu,  buna şaşmamak gerek.  Zaten öyle de öyle olmuştur. Bakın, Lenin iyi bir teorisyen değildi, ama mevcut şartları lehine çevirecek kadar ya da stratejik hamle yapabilecek yetenekte bir liderdi. Öyle ki, akıl dolusu, sinsi ve kıvrak manevralarla kitleleri harekete geçirip Bolşevik ihtilalini gerçekleştirmişte. Fakat gel gör ki, ihtilal öncesi kitlelere verilen vaatler iş başına gelince unutulmuş, yerine komünist partinin plan ve programları devreye girmiştir. Peki ya Lenin sonrası,  malum ondan sonra Stalin gelmiş, o da Çar’lara rahmet okutacak kadar kan dökmüş, adeta toplum linç edilmiştir. Kan gölünün mevcut olduğu noktada, ne Lenin, ne Stalin, ne de Hitler bizim için asla örnek model teşkil etmez, biz ancak sivil toplum adına Yunus’u ve Mevlâna’yı rehber alırız. Nasıl almayalım ki;   ortada  “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  anlayışının yanı sıra insanlığı kucaklayan  “Ne olursan ol yine gel”  evrensel çağrı var. Görüyorsunuz birinde insanlığı kana bulamak var,  diğerinde sevgi,  aşk ve merhamet iklimi var.
            Totaliter uygulamaların koyu olduğu ortamlarda çok kere sivil toplum olgusu gün yüzüne çıkmayabiliyor. İyi ki sivil toplum gerçeği var, zira sivil toplum olgusunun yerleştiği toplumlarda fertler çok daha girişimci tavır sergiliyorlar. Aynı zamanda bu tür özgür ortamlarda bireyler kişiliklerini koruyabildikleri gibi bireysel yeteneklerini geliştirip kariyer edindikleri tespit edilmiştir.
            Sivil toplum bilincinden yoksun totaliter ortamlarda beyinleri yıkanmış bireylerden oluşmuş mankurt topluluklar görürseniz şaşmayın. Malum, mankurtlaşmış topluluklar siyasilerin seçimden seçime meydanlarda  “okul yapacağız”,  “il yapacağız”, “şunu yapacağız”, ”bunu yapacağız” gibi aslı astarı olmayan vaatlere kolayca kanabiliyorlar.  Ülkemizde, sivil toplumun örgütlenmesine yönelik kanuni düzenlemeler çıkmış olsa da çıkarılan kanunlar pratiğe yansımadığı için sivil inisiyatif tavır sergileyecek fertler daha henüz ortada gözükmüyor. Böyle olunca da beyin yıkama makinesi, işlerliğini hala devam ettiriyor diyebiliriz. Sivil toplum bilinci, katılımcı anlayış yönünden gelişmelere şahit olsak da, sivil toplum gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmiş sayılmayız. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken, yine de gelecekten ümit varız. Fertler, bir araya gelip netice aldıklarını gördükçe, sivil toplum gerçeği daha da büyüme eğilimi gösterecektir elbet. Zamanla kitleler, içinde bulunduğu olumsuz şartları örgütlü toplum olmakla lehine çevirecek “sivil inisiyatif” tavrı ortaya koyma cüretini kazanacağına inancımız tam. Zira Türkiye artık eski Türkiye değil, tek partili dönemin o milli şef kalıntıları silindikçe toplumun sivil tavır sergilemekte bir hayli deneyim kazandığı bir vaka. Malum,  Türk halkı ilk tavrını 1950 seçimlerinde DP’yi iktidara getirmekle ortaya koymuştur. Nitekim 1950 öncesi tek parti uygulamaları toplumu canından bezdirmiş olacak ki,  Milli şef uygulamalarını onaylamamıştır. Bu yüzden tek parti döneminden çok partili döneme geçişi “sivil toplum” olma yolunda ilk adım, ilk tarihi milat olarak değerlendirebiliriz.  Neyse ki o yıllarda kitleler içinde bulundukları şartlardan hızla kaçış eğilimi gösterip 1950 sonrasında DP etrafında çember oluşturabilmişlerdir.  Demek ki ne kadar baskıcı ve dayatmacı yol izlenirse izlensin, sonunda kazananın sivil toplum olacağı muhakkak. Kaldı ki “Sivil toplum” kavramı bize yabancı değil, Allah Resulünün Yesrib'i Medine'ye dönüştürmesinden buyana aşinalığımız var.  Yetmedi önümüzde haşmetini “reaya”nın (halkın) saadetinde arayan bir Osmanlı örneğimiz var.  Osmanlı, daha ilk kuruluşunda Osman Gazi’nin etrafında ahiler, gaziler ve alperenlerin oluşturduğu bir dizi toplum örgütleri vardı. Söğüt’te atılan bu maya tutar da. İşte Osmanlı bu oluşumlarla beraber hareket edip, üç kıtada hükmeden cihanşümul devlet olmayı başarır da. Bakın Kanuni Sultan Süleyman; “Reaya (halk), gerçek efendidir” demekle sivil toplum gerçeğinin cihanşümul bir güç olduğunu ilan etmişte, tabii anlayana.
         Osmanlı’da bir diğer örgütlenme örneği lonca sistemidir.  Öyle ki, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin bu lonca sistemi sayesinde tüccarların tekelci davranışlarına karşı önlem alabiliyordu. Sadece lonca sistemi mi, elbette ki bu kadarla sınırlı değil,  Osmanlı’da toplumun bütün kesimlerini kapsayacak büyük bir iş bölümü ağı da vardı. Buna bir büyük görev dağılımı dersek yeridir. Düşünsenize yediden yetmişe toplumun her kesimi kendi üzerine düşen vazife neyse onu en iyi şekilde ibadet bilinciyle yerine getiriyordu. Genel itibariyle halk üretim ve vergi faaliyetiyle ağırlığını ortaya koyuyordu. Ulema ise din, yargı ve eğitim alanlarında ışık kandili oluyordu. Naima’nın tespitlerinden de anlaşılacağı üzere Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin toplumsal örgüt ağında yer alan sivil toplum unsurlar şunlardır:
            - Ulema.
            - Asker.
            - Tüccar.
            -Reaya (Halk).
            Şurası muhakkak bu dört unsurun uyumu sayesinde cihangir devlet olmuşuz da.  Ne zaman ki,  bu unsurlar arasında uyumsuzluk gün yüzüne çıkmaya başladı,  işte o zaman gerileme ve düşüşler baş göstermiştir. Osmanlının kuruluşundan yükseliş dönemine kadar olan bölümde toplumun bütün katmanları çok büyük uyum içerisinde 'bir' olup, 'diri'  olarak yaşamışlardır. Ama yükselişten sonraki evrede artık kesretten vahdete (çokluk içinde birlik) uzanan uyumluluk zincirinin kırıldığına şahit oluruz. Zincir bir kopmaya dursun artık toparlama imkânı kalmayabiliyor. Nitekim düşüş o düşüş tarih sahnesinden Osmanlı çekilir de. Madem öyle tarihte yaşanmış bir takım gerçeklerden hareketle sivil toplum dendiğinde ‘birey-toplum-devlet’ üçlü sacayağının çok mühim bir denge ayarı olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Görüyorsunuz dengeler altüst olduğunda üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk dengesini yitirip hükümsüz konuma düşebiliyor. İşte bu yüzden birey, çevre ve merkez uyumluluğu sivil toplum açısından hayati önem arz eden bir husustur.  Bu da yetmez organizasyon, örgütlenme ve girişimcilik sivil toplum için vazgeçilmez ilkelerdir. Bakın karıncalar bile çok küçük hayvan topluluklar olduğu halde beş bini aşkın cinsleriyle birlikte hemen her alanda branşlaşmaya yönelik örgütlenme sergileyebiliyorlar. Nitekim Parasol isimli bir cins karıncanın işi gücü ağaç yapraklarını kesip yuvasına taşımak olduğundan adından yaprak kesici karınca olarak söz ettirmiştir. İlginçtir bu karınca bir taraftan yaprakları çiğneyip sünger haline getirirken diğer taraftan ortaya çıkan ürünü % 60 rutubet ve 25 santigrat derece sıcaklıkta özel odalarda muhafaza altına alıp şaheser depolama işlemi sergileyebiliyor.  Oldu ya bunca emeğe rağmen normal şartların dışında yapraklar kurumaya yüz tuttu veya kurudu,  derhal o gece yuvanın dışında nemlendirme cihetine gidilir, ya da tam tersi yağmur vs. gibi nedenlerden dolayı yapraklar aşırı nemlendi diyelim bu seferde güneşe karşı kurutma işlemleri başlatılır.  İşte bunca çaba ne için derseniz, artık bu yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda sır olmaktan çıkıp yer altında optimal şartlar altında muhafazasına aldığı yapraklardan mantar yetiştirmeye yönelik bir faaliyet olduğu anlaşılmıştır. Böylece kendi el marifetiyle yetiştirdiği bu mantarlar kendisine rızık kapısı olur da. Aslında canlı âleminden verdiğimiz bu örnek binlerce türe sahip karınca topluluğu içerisinde sadece bir cinsiyle alakalı ihtisaslaşma örneğidir,  kim bilir geride daha nice bilmediğimiz şahika eser örnekler var.
        Malum, sivil toplum unsurları, milletin tâ kendisi olmasa da, can tütsü ocaklarıdır. İsteseniz de bu unsurları hiçe sayamazsınız. Türkiye artık eski Türkiye değil,  tarım toplumundan sanayi toplumuna, hatta bilgi toplumuna hızla yol almakta,  artık gerek ekonomi alanında, gerekse sosyal alanda müthiş değişim sürecine girdiğimiz gözlemlenmektedir. Çünkü sanayileşme ve bilgi çağı hem ekonomik, hem de sosyal vetireyi değiştirmektedir. Dünyadaki bu gelişmeler ışığında Türkiye, ister istemez kendi toprağında ilk kez derinden sivil toplumun ayak seslerine ve gücüne şahit olmaktadır. Nasıl şahit olunmasın ki, bir kere sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, kâr ve yönetime katılma gibi meseleler tarım toplumun konusu değil ki, artık bilgi çağı yolunda olan sivil toplumun konusudur. İyi ki bu sessiz değişim politik ve ideolojik hayata da yansıyıp Türk siyasi tarihine artı değer olarak geçmiş.  Geçmeseydi sivil toplum gerçeği ile birlikte ücretliler meselesi siyasi partilerin gündemine hiç düşmeyecekti. Zaten bu noktadan sonra istense de geriye dönüş söz konusu olamaz. Zira sosyal adaletin hayata geçirilmesi,  sivil toplum örgütlerinin bir numaralı talebidir. Memur- Sen, Eğit-Sen, Kamu-Sen, Sağlık-Sen, Hak-iş, Türk-iş gibi sivil toplum kuruluşları bu amaç için varlar.
             Sosyal adalet uygulamaları sivil toplum için çok önem arz eden bir konudur. Hatta hızlı kentleşme, sanayileşme ve bilgi çağının ortaya koyduğu bir takım meseleler sosyal adaletin önemini bin kat daha artırıyor da.  Dolayısıyla sosyal adalet olmalı ki, sivil toplum faaliyetleri işlerlik kazanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, kitlelerin ekonomik katılımı sağlanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, girişimciliğin önünde tüm engeller ortadan kalkabilsin.  Aksi takdirde toplum iç dinamikleri uzun süre gerginlikleri kaldıracak güçte olmayabiliyor.  Madem öyle sivil katılımcı projeler ortaya koymak gerekir.  Başka da çıkış yolu yok zaten.       
           Besbelli ki insanlık tavandan yönlendirmekten ziyade tabandan gelecek değişikliklere itibar etmektedir. Yıllar boyu demoklesin kılıcını üzerinde hisseden kitleler bıkmış ve usanmış olacak ki,   yeni arayışlar içerisinde habire ümit tazeliyor da. Doğrusu da bu,   yani yeise kapılmaktansa ümit tazelemek en doğrusu. İcabında bu da yetmez geleceğe kanatlanmak gerek,   “sivil toplum”  adına her türlü vesayete başkaldırıp sivilleşmek gerek. Tepeden dayatma ve baskıcı yöntemleri son bulması için buna mecburuz da. Dolayısıyla her daim ümit var olmakta fayda var. Ümit tazeleyelim ki,   milli gelirin paylaşılması, sosyal adalet gibi konular gündemden düşmesin.  Ümit tazeleyelim ki,  sivil toplum örgütleri demokratik tepkilerini ortaya koyup sivil toplum olma yolunda ilerleyebilsin.  Her an ümit tazeleyelim ki,   tabandan tavana büyük bir değişim yaşansın.
        Velhasıl; Türk insanı yılların birikmiş ağırlığını üzerinde attığında muasır medeniyetin öncüsü olacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın.  İşte bu yüzden ilk sivil cumhurbaşkanı Özal'ın 21. asır Türk asrı olacak sözlerini sivil toplum adına anlamlı buluyoruz. Madem öyle,  bizler gelecekten ümit var olmayalım da, peki kim olsun.
         Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder