12 Kasım 2016 Cumartesi

TOPLUM DAYANIŞMASI VE AYDINLAR



               TOPLUM DAYANIŞMASI VE AYDINLAR

                                              SELİM  GÜRBÜZER

        Toplum yapımız dayanışmacı karaktere sahiptir. Tarihi kimliğimize uygun bu yapımız, ne var ki batılılaşma sürecine girdiğimiz günden bugüne dejenere olup büyük ölçüde toplumsal yapıda derin yaralar açılmasına yol açmıştır.
         Malum,    Manas destanı, Türeyiş Efsanesi, Dede korkut Hikâyeleri,  Orhun abideleri vs. her biri toplumu diri tutan kültür hazinelerimizdir.  Ama gel gör ki;  bir kısım aydınlar kültürel varlıklara burun kıvırdıklarından yaşadıkları toplumun temel dinamikleriyle sürekli doku uyuşmazlığı yaşamaktalar. Dolayısıyla bir tarafta geleneksel değerlere bağlı halk ve diğer tarafta yarı aydın kesim arasında ikilem oluşmakta. Bundan daha mühim hadise bu ikilemde birlik ve dirliğimizin güme gitmiş olmasıdır.
         Ülkemizde batı kültürünü ilke edinip kendini elit tabaka addeden bir kesimin varlığı artık bir sır değil.  Tabii bu denklemde elit tabaka bizim düşündüğümüz manada bir seçkin tabaka değil,  halka tepeden bakan ve halkla doğrudan hem hal olmanın gurur kırıcı bir durum telakki eden bir tabakadır. Her ne kadar eski sol tüfekler, Marksist proletarya manifesto gereği sömürülen halklardan dem vursalar da realitede halkın çok uzağında bir hayat yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bir zaman Birinci ve Bitlis etiketli filtresiz sigara içerek kendilerini ‘halkçı’  olarak takdim eden bu malum sözde proleter aydınlar, sonradan anlaşıldı ki bunların çoğu sırça köşklerde yaşamış insanlar.  Gerçekten de söyledikleriyle yaşadıkları lüks hayatın çelişikliğine baktığımızda bunlar kim halkçılık kim. Neyse ki Marksist manifesto Sovyet Rusya'da çatırdayıp tüm dünyada dağılmaya yüz tutunca gerçek kimlikleri daha net bir şekilde ortaya çıkmaya yetmiştir. Görüldü ki meğer bunlar proleter düşkünü insanlar değilmiş gayet bir eli yağda bir eli balda insanlar. Ama bu yeni durum karşısında onlara yeni kart vizit gerekti, bulmakta zorlanmazlar da. Malum, yeni kartvizitin adı Kemalizm’dir. Yeni hedef ise Kemalizm kılıfı altında memleketin kaymağını yemektir.  Adamlar ne yapsınlar varlıklarını sürdürmek için buna mecburlar. Öyle görünüyor ki, ellerine tutuşturulmuş bu yeni kartvizitle epey bir zaman oyalanacak gibiler.  Tâ ki,  yeni bir kılıfın şartları hâsıl olana kadar bu kartvizit muhafaza edilecek.  İşte bu noktada biz, bu tür ortama göre şekil değiştiren aydınlara bukalemun, ya da pragmatist tip aydın diyoruz.  Tabii bu demek değildir ki memlekette sadece bu tip aydınlar var, hiç kuşkusuz halkın değerleriyle barışık küçümsenmeyecek sayıda aydınlarımızda var. İyi ki de varlar,  aksi takdirde hepten çatışmacı toplum oluşturma çabaları meyve verip tavan yapacaktı.
          Şu bir gerçek;  durduk yere hiç kimse kendine göre vazife çıkarıp milletin değerleriyle alay edercesine bireysel takılmak özgürlüktür ya da benim hayatım sadece beni ilgilendirir mantığından hareketle habire ruhumuzu çalmaya hakkı yoktur. Belki bireysel takılmak batının yaşadığı hayat modeliyle özdeş olması hasebiyle onlar açısından bir derece kabul edilebilir bir şey, bizim için asla. Hele birde bunun üstüne batı hayat modelini Türk toplumuna aşılamak, hatta dayatmaya kalkışılması bizi daha da çileden çıkarmaya yetiyor. Bir kere toplum yapımız kolektivist ve dayanışmacı özelliğe sahip, bunu bal gibi bildikleri halde ısrarla bireysel hayat modelini dayatmaktan geri durmuyorlar.  Oysa bizim komşuluk ilişkilerimizden tutunda,  geçmişte Ahi Evran’ın kurduğu ahi teşkilatından kalan 'ben siftah yaptım diğer alışverişi de komşu dükkândan yap' anlayışı dâhil bir dizi vakıf kültüründen kalan aça aş, çıplağa giysi, yuvası olmayana sıcak yuva, yakacağı olmayana yakacak vermek gibi sosyal dayanışma hasletlerimiz vardı. Dahası bu hasletler sosyal hayata önce canan, sonra can şeklinde yansımıştır. Bir başka ifadeyle cemiyet hayatı bireysel hayatın hep önünde seyretmiştir. Bir kere ortada Peygamberimizin; İslamiyet komşusu açken tok yatan bizden değildir buyruğu var, nasıl seyretmesin ki. Anlaşılan kültürümüzün temelinde İslamiyet’in var olması, dayanışmacı yapımızı daha da zengin kılmaya yetiyor.
         Bakın,  yüce dinimiz sermayenin sadece zenginler arasında dolaşan bir meta olmamasına dikkat çekmekte. Tekelleşmeyi önlemeye yönelik zekât müessesesinin işletilmesini emir buyurmakta. Marksist dogmalar ya da vahşi kapitalist anlayışla toplumsal dayanışmanın sağlanamayacağı gayet açık ve nettir.  Beşer idrakinin ortaya koyduğu suni reçeteler bırakın toplumun kanayan yaralarını sarmayı kendi yaralarına merhem olmaktan acizdir. Komünizmin yıkılışı bunun göstergesi.   Beşeri ideolojiler dün neyse bugünde aynı, ileriye yönelik donanımdan yoksun oldukları için geçicidirler.   Vahiy ve sünnet öyle değil,   her çağ insan idrakinin üzerinde kalıcı soluk olmuştur.
          E. Durkheim; ‘Meslek ahlakı’ adlı eserinde toplumsal dayanışmanın ahlaki temellere oturtulması gerektiğini savunmuştur. Keza Fransa’da etik bir iş hayatının ancak tarihi Fransız loncalarının harekete geçirilmesiyle mümkün olacağını dile getirmiştir Haklı da, bakın modern dünya değer üretmek yerine habire ideoloji üretmekte. Oysa ideoloji gölgesinde suni ahlak girişimleri hiçbir zaman kalıcı sonuç vermemiştir, veremez de. Bir kere kaynağı ilahi olmayan bir toplum modeli, nasıl huzur bulsun veya nasıl dayanışma içerisinde bulunsun ki.  Kaldı ki topluma tepeden inme yöntemlerle suni ahlak modeli dayatılsa da kabul görmeyeceği muhakkak.  Kaldı ki kapitalizmde bir ideolojik akım ama hamurunda Protestan ahlakı vardır. Zaten bu gerçeği Max Weber dile getirmişte. O halde, beşer idrakinin her halükarda dine kayıtsız kalamayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. İdeoloji de olsa bir noktada ilahi soluğa ihtiyaç duyulabiliyor.
           Batı normları batı dünyası için geçerli normlar olabilir ama bizim topluma bire bir aktarılmaya çalışıldığında birtakım problemleri beraberinde taşıdığı da bir vaka.  Bir kere batılı olmayı telkin eden çevreler, ilk evvele kendilerine dönüp batı modelinin neresinde olduklarını bir tespit etsin ondan sonra batıcılıktan dem vursunlar. Batıcılık dedikleri satıh üstü bir modelse bu batıcılığa körü körüne teslim olmaktan başka bir şey değildir.  Nasıl batıcılıksa en basit güncel olayları bile kritik edebilecek zihinden yoksunlar.  İsteseler de kritik edemezler bir kere yakayı efendilerine kaptırmışlar, onlardan izinsiz nasıl beyanda bulunabilirler ki.   Zaten böyle olmasa da kayıtsız şartsız körü körüne bağlılık kolaylarına geliyor,  kritik etme, analitik yaklaşım sergileme kafa yormak gerektiğinden bu yola tevessül etmezler.   Onlar için durduk yerde rahatını bozmak yerine batıya tutku derecesinde körü körüne bağlı kalıp sağa sola kendini aydın olarak lanse etmek daha kestirme yöntemdir.  Bu maymun iştahı bir yaklaşımdır.  Hiç kuşkusuz bu yaklaşımın temelinde kültür kopukluğu vardır.  Ne diyelim,   işte görüyorsunuz kendi toplumuna yabancılaşan aydın tipi budur. Maalesef batının neyi var neyi yok, hepsini coğrafyamıza taşıma hevesi aydın halk kopukluğuna yetmiştir. Dayanışmacı bir toplumun maymun iştahı aydınlardan kopması gayet tabiidir. Öyle bir maymun iştahı bir batıcılık ki;  batı değerlerini topyekûn kabullenmenin adı çağdaşlık olarak ilan edilmiştir.  Oysa bu ilan körü körüne batıya teslim olmanın bir çığlığıdır. Belli ki onlar açısından körü körüne teslimiyet bir süre daha devam edeceğe benziyor.  Peki ya biz!  Malum bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, yani milletimizle kucaklaşacak aydınların çoğalması için çaba sarf etmek derdimizdir. Amacımız yarı aydın ya da sözde aydınların içine düştüğü kör kuyudan kurtarmaktır. Umulur ki, yol yakınken bu körü körüne sevdadan vazgeçerler.  Bizim moralimizi batıdan çok bağrımızda barındırdığımız halka tepeden bakan bir avuç yarı aydın zümresi bozmaktadır.  Hele hele halka karşı burun kıvırmalar yenilir yutulur cinsten davranışlar değil elbet,  ister istemez bu durum kendilerine nefret uyandırmakta.  Bu yüzden diyoruz ki, halk nezdinde gerçek aydın hem kendini aydınlatmış hem de kucağında yaşadığı halkı aydınlatandır.
         Maalesef maymun iştahı bir virüsü, topluma salmayı biricik ülkü sanan bu güruh, toplumda var olan o müthiş dayanışma ağını, çatışmaya dönüştürecek misyonu üstlenmişlerdir. Sakın ola ki maymun iştahı derken bu bir itham bu bir karalama olarak algılanmasın,  yarı aydınların içine düştüğü durumu karşılayan bir sıfat olduğundan elbet.  Zaten yaşadığımız acı manzara bunu bizi söylemeye mecbur kılıyor da. Bakın, bu yarı aydınlar Japonya’nın kalkınmasında etken unsur olan hem batı tekniğine açık bir anlayış, hem de kendi yerel değerlerin bir yansıması olan ‘yamato’ geleneğini korumaya yönelik toplumsal yapılarından da ders almazlar.  Malumunuz,  Japon piyasa ekonomisini temelinde hem dayanışmacı toplum ruhu, hem de evrensel değerler vardır.   Madem öyle,  pekâlâ bizde serbest piyasa ekonomisinin yanı sıra dayanışmacı yapımıza uygun bir modeli ortaya koyabiliriz.  Adına da Türk Rönesans'ı dersek ne kaybederiz ki. 
          Çok sıkıntılar yaşadık, tarihte neler çektik neler.  Neler feda etmedik ki vatan uğruna, bir âlem bilir birde biz. Hatta  ‘Hakkıdır Hakka tapan milletimindir’ diye toprağın bağrında şehit düşenler oldu, yedi düvele karşı mücadele vererek bugünlere geldik nihayet. Şükürler olsun ki yılmadık, bundan böyle yılmayacağız da. Bu arada ruhunu batıya endeksleyenlerin yanı sıra değerlerinden dönenler oldu, yani onlar tarihi köklerine veda ettiler. Varsın dönsünler, yine de ümidimizi yitirmedik, kalan sağlar bizimdir dercesine yeniden geleceğe selam olsun dedik.
          Bir zamanlar Nizamı âlem tutkusuyla üç kıtada ışıtırdık gök kubbeyi, ölümsüz aşkımızla cümle âleme hükmederdik hatta. Zira Nizamı âlem ülküsü öyle bir sevda ki yüreğimizden hiç çıkmadı da.  Ah! Hem de ne ah! O çılgın o güzel düşümüz şimdilerde durgun sanki.
           Maalesef cümle âlem kirlenmiş. Dünyamızın nizam bulması için, insanlık yeniden Osmanlının ruhuna muhtaç. O halde dostlar ne duruyoruz, yeniden yüreğimizin sinesinde gizli Nizamı âlem güllerini demet demet çıkarıp toprağa savuralım ki hem ruhumuz filizlensin, hem de insanlık sevinsin. Nizamı âlemsiz dünya virane çünkü. Yeniden Nizamı âlem ruhu ile güneş gibi cihana yeniden doğalım ki insanlık necat bulsun.
         Selam olsun seni bekleyen yanık gönüllere. Nizamı âlem gönüllüleri bereketli toprağın bağrında var oldukça dünya bizim olacak elbet. Ümidin tükendiği yerde toprak yeşermez. Aydınlık günler çok yakın, çünkü ümit varız.
           Vesselam.

         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder