SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ
SELİM GÜRBÜZER
Her nedense bizim
ülkemizde çalışmakla üretim ters orantılı bir kulvarda seyretmekte. Nasıl
derseniz, bunu pekala aramızda az
çalışıp çok zengin olanlardan, çok çalışıp
az kazananlardan anlayabiliyoruz.
Düşünsenize üreten insan alın terinin karşılığını alamazken, üretemeyen insan
fazlasıyla ücret alabiliyor. Hakeza bir kesim var ki, kayıt dışı manevralarla
bedavadan köşeyi dönebiliyor. Gerçekten böyle durumlarda vicdan sahibi her insan
bu ne yaman çelişkidir demekten kendini alamaz da. İşte ortaya çıkan bu tabloya
baktığımızda sosyal kesimler arasında ki uçurumu gayet net görebiliyoruz. Maalesef
gelir dağılımında ki adaletsizliğin kol gezdiği ortamlar hep sancılı
geçmektedir. Nasıl sancılı geçmesin ki, sosyal adaletsizlik sermaye
düşmanlığını tetiklediği gibi üretimi sekteye uğratabiliyor. Dolayısıyla
sağlıklı bir ekonomik süreç için sosyal adalet, moral ve motivasyon şart
diyoruz.
Elbette ki
yaşanılan sıkıntıların temelinde bürokratik hantal devlet anlayışı, siyasi
kirlilik ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın çarpık anlayış yatmaktadır. Bilhassa din, ahlak, hukuk ve estetiğin dışlandığı
süreçlerde bu tip çarpık anlayışların türemesi gayet tabii bir durum, başka bir şey beklemek hayal olurdu zaten.
Bugün
geldiğimiz noktada iş dünyasının ruhunu kâr etme duygusu kaplamış durumda.
Şayet kâr etme duygusu helal daire içerisinde dürüstçe işliyorsa böyle bir
anlayışa sözümüz olamaz. Fakat hala kayıt dışı ekonomi kâr marjinal bir
faaliyet olarak algılanıyorsa pes doğrusu. Maalesef algı operasyonlarıyla dürüstlük
dışlanılırken kayıt dışılık baş tacı ediliyor. İşte bu tür algının yerleştiği ortamlarda
rantiye odaklarına gün doğuyor. Tabii bu arada olan fakir fukaraya oluyor. Bu durumda kayıt dışı yoldan para kazanmak
varken, üretim durmuş kimin umurunda olur ki. Her ne oluyorsa tüyü bitmemiş
yetime oluyor.
Ülke olarak ticari
hacmimizi artırmaya yönelik çalışmalara hız verirken kendi sınırlarımız içine
haps olmamalı, üretim faaliyetlerini küresel boyuta taşımalı da. Bu arada
ekonomiye fazla müdahil olmadan kendi yatağında akışına bırakmalı. Ki,
ideolojik tercihler ekonomik faaliyetlere bulaşmasın. Bir kere ekonominin kırmızısı, yeşili olmaz.
Nasıl olsun ki, bir an ideolojik tercihlerin
ekonomik ilişkilere sirayet ettiğini düşünün,
orta da ne sermaye kalır, ne de üretim. Kaldı ki üretim seferberliği
toplumun tüm rengini kapsayan bir üretim faaliyetidir. Dahası,
toplum ilişkilerinde ideolojik tercihleri bir kenara koyup
farklılıklarla birlikte hareket etmek en akılcı yol olacaktır. Zira birlikten dirlik, dirlikten birlik
doğar. Bakın atalarımız ‘Bir elin
nesi var, iki elin sesi var’ derken bu gerçeğe işaret etmişler bile. Madem öyle iş adamlarımız üretim seferberliği
çerçevesinde bir araya gelip devasa firmalar oluşturmalı. Yeter ki toplum
içindeki dinamikler göz ardı edilmesin, yeter ki toplum birbirine düşürülmesin,
yeter ki hizmet yarışı çerçevesinde ekonomik faaliyet yürütülsün, bak o zaman
ülke ekonomi nasıl ivme kazanıyor. Elbette ki ekonomide rekabet olacak, bu
kaçınılmaz. Ama birbirimizin kuyusunu kazmayacak bir rekabet kayda
değerdir. Rakiplerini boğmaya yönelik
aşırı faizlendirme, kara borsa gibi daha nice kirli işleri devreye sokaraktan
yapılan rekabet neye yarar ki. Elbette ki tüm bu kirli unsurlar yarınlarımızı
karartacak hususlardır.
Farklılıklarımızı kaşımadan
ortak paydalarda buluşmak ülkemizin lehine bir netice doğuracağı malum. Hatta
müşterek noktalarda bir araya gelmek karşılıklı sosyoekonomik dirliğin
gerçekleşmesine yol açacaktır. İçte birlik sağlanırsa dışa karşı iri ve diri
olacağımız muhakkak. Zira dışa bağımlılıktan kurtulmanın çıkış yolu iri ve diri
olmaktan, yani güç olmaktan geçmektedir. Düşünsenize böyle bir Türkiye'nin kendi
ülke çıkarlarını ayaklar altına alması mümkün mü? Keza böyle bir Türkiye’nin
hem İslam ülkeleri, hem orta Asya, hem Kafkasya, hem Balkanlar, hem de Batıyla ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda
iş birliği atağına geçtiğini düşünün, artık
bizi kim yolumuzdan alıkoyabilir ki.
Alıkoymakta ne söz, Nizam-ı âleme
kanatlanırız da. Hatta kanayan yara orta
doğu kaynayan kazan olmaktan çıkar da. Kelimenin tam anlamıyla insanlık yeniden
Osmanlı adaletiyle buluşur da. Madem millet olarak tarihten gelen bir Nizam-ı âlem
sevdamız var, madem çağlar üzerinden sıçrama
hedefimiz var o halde maddi ve manevi kalkınma hamlesini topyekûn kılmak
gerekir. Tekelci anlayışlarla kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Dolayısıyla
topyekûn kalkınma hamlesi gerçekleştiğinde sivil toplum unsurları bizim asla
vazgeçemeyeceğimiz çok önemli sacayaklarımız olacaktır. Ancak bu söz konusu sacayakların topyekûn kalkınmada
tatlı rekabet yarışı içerisinde üretim seferberliğine koyulmaları şarttır.
Dikkat edin şart diyoruz, niye? Nedeni
gayet açık; elbet hizmet yarışında kim daha
dışarıda Türkiye’nin yüzünü güldürür duygusu gelişsin diyedir. Anlaşılan kendi
kendimize gelin güvey olmak ya da tekelleşmeyle mesafe kat edilemiyor, bilakis kim daha kaliteli mal üretir, kim
daha ülkesine faydalı olur düşüncesi yol aldırıyor. Zaten bu düşünce olmazsa
serbest piyasa ekonomisi hiç bir anlam ifade etmez ki. Bakın Resulullah (s.a.v)'in
pazara getirilen mallar üzerinde narh uygulamasını kaldırmış bile. Belli ki
burada temel espri fiyatların serbest piyasa kuralları çerçevesinde işlemesini
sağlamak içindir. Kaldı ki arz talep dengesi bunu gerektiriyor.
Bir zamanlar bu
ülke de serbest piyasa ekonomisini kabul ettirmek hiçte kolay olmadı. Tâ ki
Özal geldi, işte o gün bugündür serbest piyasa ekonomisinden söz eder
olduk. Öyle ki askerlerin gölgesinde 12
Eylül sonrası genel seçimlere girildiğinde siyah beyaz televizyonlarda Necdet
Calp ve Turgut Özal’ın köprüyü satarım, satamazsın tartışmalarının alev
almasıyla ancak bu gerçeği kabullenebildik. Belki de böyle bir tartışma
olmasaydı serbest piyasa ekonomisine geçiş gerçekleşmeyecekti. Malum, Özal
öncesi Türkiye anlayışında özelleştirmeye karşı olmak vardır. İşte bu
karşıtlık 'yap-işlet-devret' modelinin
hayata geçmesine bile tahammülü olmayan bir anlayışın gün yüzüne çıkarmış
ta. Ama korkunun ecele faydası yok
derler ya, aynen öyle de sonunda kazanan
statükocu zihniyet değil, kazanan değişim oldu. Zaten aksi durum olsaydı bugün
ne hızlı trenle yolculuk yapıyor olacaktık, ne de duble yollardan ve Marmaray
tüp geçidinden geçiyor olacaktık. Şimdi
bu güzellikleri gördükten sonra şunu daha iyi anlıyoruz ki; hantal yapının
devamından yana olanlar üretime hiçbir katkıda bulunmadıkları gibi,
girişimciliğin önünü tıkamak için her türlü yolu deneyip tarihe kara leke
olarak geçmişlerdir. İyi ki Özal varmış,
serbest piyasa ekonomi modeliyle adeta çığır açıp tarihe değişim öncüsü
olarak geçmişiz bile. Böylece toplum bu değişimle
birlikte kendine gelip üretime yönelmiştir.
Şu da bir gerçek
serbest piyasa ekonomi modelinin kesintiye uğramaması için önce çevremizi bu
bilinçte donatmamız gerekiyor. Çevremizden başlamalı ki, bu bilinç köye, şehre, ülkeye dalga dalga yayılabilsin. Hele
bir dalga dalga yayılmaya gör, bir bakmışsın
kendimizi dış piyasalara atmış buluruz. Derken medeniyet hamlesi aşama aşama
gerçekleşir de. Aksi takdirde dünyaya uyum sağlamak kim, biz kim deyip habire hayıflanır
dururuz. Gün artık hayıflanma günü değil, diplomasi dilini konuşturmak günüdür,
gün dünya sathında Yeni Türkiye imajı oluşturmak günüdür. Madem gün bugündür, o
halde gerek diplomasi alanında, gerek dünya piyasalarında iyi bir imaj için
topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesine girmek gerekir. Zaten topyekûn
maddi ve manevi kalkınma gerçekleştiği an, biliniz ki çağlar üzerinden sıçramak
çok daha kolay olacaktır. Şayet bugün Moskova, Washington, Bonn ve Tokyo dünya
borsaların nabzını tutabiliyorsa, biliniz ki bu büyük ölçüde ekonomik güç
merkezi olmalarından dolayıdır. Bu yüzden Türkiye bu merkezlere kayıtsız
kalmamalı, mutlaka buralara elimiz kolumuz uzanmalı. Ama neyle,
tabii ki ekonomik gücümüzü hissettirmekle. Dünyaya kapalı kalmak asla bağımsızlık
değildir, açılmak bağımsızlıktır. Kaldı ki
milli kültürümüzde açılmak fetih demektir.
Bakın Amerika bile sanıldığının aksine diğer ülkelerden bağımsız tek güç
değildir. Nasıl olsun ki, bir kere
Japonların küresel anlamda ekonomik etkisi söz konusu.
Güçlü olmak başka,
bağımsızlık başka bir şeydir. Doğrusu her ikisini aynı kategoride görmek sapla
samanı karıştırmak gibidir. Kaldı ki
dünyada hiçbir ülke tam bağımsız değil ki. Düşünsenize ben güçlüyüm diyen
ülkelerin bile dış borcu var. Dünya
gerçeklerinden ayrı hareket etmek dünyayı tanımamak demektir. Zaten istense de
ayrı hareket edemezsin. Şayet gerçek milliyetçilikten söz edeceksek ülkemizi
dünya piyasalarında adından söz ettirecek seviyeye getirmek gerekir. İşte asıl o an milliyetçilik bir anlam ifade
edecektir. Bunun dışında lafla milliyetçilik olmaz, uygulama göstermek gerekir.
Hakeza milliyetçilik denilince akla kamu mallarını özelleştirmemek, yabancılara
peşkeş çekmek geliyorsa bu da çok büyük bir yanılgıdır. Bilakis gerçek
milliyetçilik devletin ekonomideki yükünü hafifletmek, yabancı sermayeyi kendi
coğrafyamıza çekmek ve bireyi güçlendirecek mekanizmaları harekete geçirmekten
geçmektedir. Bakın Şeyh Edebali 'İnsanı
yaşat ki devlet yaşasın' diyor. Dikkat edin devleti yaşat demiyor, insanı
yaşat diyor. Kelimenin tam anlamıyla bu
güzel veciz sözlerde insan dairenin dışında değil merkezindedir, o halde eşrefi
mahlûkat insan için üretim şart diyoruz. Hatta bu insan ister doğuda, ister batıda, ister kuzeyde, ister güneyde
olsun fark etmez topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesi tüm ülkeyi sarmalı
da. Ama gel gör ki doğu insanı bu konuda hep ihmal edilmiştir. Bilhassa
geçmişte birçok siyasi lider seçim meydanlarında halka “Doğunun makûs
talihini değiştireceğiz” sözünü vermişler,
maalesef verilmiş sözlerin birçoğu rafa kaldırılmıştır. Anlaşılan
seçimden seçime içi boş vaatlerle bir yere varılamıyor. Zaten işe yarasaydı
atalarımız “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der miydi?
Evet, lafla peynir gemisi yürüseydi yıllar boyu
yatırımların büyük kısmı batıya kaydırılıp doğu bundan mahrum edilmezdi. En
azından Çoruh Anadolu Projesi (ÇAP)
hayata geçirilip enerjide, tarımda, balıkçılıkta üretim alanı açılabilirdi.
Yetmedi bu projenin kapsam alanı genişletilip Büyük Doğu Anadolu projesine
(DAP) dönüştürülebilirdi. Yetmedi Konya dâhil tüm iç Anadolu; Büyük Anadolu
Projesi (BAP) kapsamında ihya
edilebilirdi. Şayet bunlar pratiğe geçseydi DAP ve BAP, Çukurova ve GAP’tan
sonra Türkiye’nin yüzünü güldürecek en büyük dev projeler olacaktı, ne mümkün. Yine de geçmişte ne oldubitti
şimdilik bunları bir kenara koyup tez elden bu tip devasa projelerin hayatiyet
kazanmasına yönelik kafa yorup çaba sarf etmek en doğrusu. İcabında bu projeler daha hayata geçmeden şimdiden
doğu insanına üretim nasıl yapılır, pazarlara açılmak nedir, rekabet nasıl
olur, bu soruların cevabını karşılayacak hizmet içi eğitim ve fizibilite
çalışmalarını tamamlamak gerekir. Bu da
yetmez, iş adamlarının doğuya yatırım
yapmaları hususunda nasıl ikna edilir, başka neler yapılabilir bunları da
masaya yatırmakta fayda var. Bir kere iş adamlarının her şeye kâr mantığıyla
bakma alışkanlığının önüne geçmek gerekir. Zaten etikte değil, bu tutum batı
yakışan bir maraz, bize yakışmaz.
Elbette ki iş adamları kâr marjını artırmalı,
ama ülke sorumluluğunun gereği doğup büyüdüğü memleketlerini ihya etmek
gibi bir gayeleri de olmalı. Hatta
gayenin ötesinde taşın altına elini koymaları lazım gelir. Doğu yıllardır kendi bağrından çıkıp batıda
patron olan iş adamlarının yatırım yapmasını bekliyor. Patronun ikide bir benim
memleketim şöyleydi, böyleydi demesi yetmiyor, asl olan memleketime şunu
yaptım, şu iyiliğim dokundu diyebilmek mühim bir hadisedir. Elbette çocukluk
hatıralarını dile getirmek güzeldir, ama ondan daha güzel hatıraları kalkınma
hamlesiyle taçlandırmaktır. Maalesef XVII. asırdan bu yana kendi kendimizi
taçlandıramadığımız gibi bilinçsizce I. Dünya savaşına girmek ya da Allahü
Ekber dağlarında ordumuzu telef etmekle yarınlarımızı heba etmişiz de. İşte bu duygular eşliğinde doğu, ihmal edilmişliğin ezikliğini yaşamıştır
hep. Tâ ki Menderes gelmiş ayağında
çarık yerine ayakkabı, tarlasında sapan yerine traktör görmüş, Tâ ki Özal
gelmiş serbest piyasa ekonomisiyle tanışmış, Tâ ki Erdoğan gelmiş gündem
belirleyen ülke konumuna gelmiştir. Malum bu üç ismin dışındakiler Türkiye’nin
yarınlarını çalmışlardır. Hele bu üç ismin içinde bir isim var ki, Türkiye’yi
adeta şantiyeye çevirmekle kalmamış gözünü 2023 yılına hedeflemiş vizyon liderdir. İyi ki de o uzun adam, 2002 yılından sonra
iktidara gelir gelmez hemen kolları sıvayıp bölgeler arası farkı kapatmak
uğruna doğunun makûs talihini değiştirecek yatırımlara hız vermeyi akıl etmiş.
Umulur ki bu azim, bu heyecan ve kararlılıktan vazgeçilmesin. Umulur ki,
bölgeler arası fark kapatılana kadar devlet bütçesinden ayrılan aslan payı
buralara kesintisiz aktarılsın. Umulur ki,
üretim sektörünün bir ayağı da doğu ufuklarında doğsun. Umulur ki,
topyekûn maddi ve manevi hamleye yönelik akil insanlardan oluşmuş
kadrolar doğu görevinden ayağını kesmesin. Ne umduk ne bulduk derseniz, bilhassa
2002 sonrası üretime yönelik çalışmalar,
ihracattaki artış, istihdamın
açılması, eğitimde dersliklerin
artması, yurdun dört bir yanında üniversitelerin açılması, ulaşımda kara,
deniz, hava fark etmez zirve yapmamız,
ülkemizin demir ağlarla örülmesi, sağlık kuruluşlarının tek çatı altında
toplanması, şehir hastanelerinin kurulması, aile hekimliği ve daha sayamadığımız
birçok hizmetler ortada. İşte tüm bu
yatırımlar Türkiye'nin 2023 hedefine ulaşacağının umudunu veren bariz en net
bulgulardır.
İşte görüyorsunuz
2023’e umut ışığı yakan böylesi hizmetler göz ardı edilemeyecek kadar çok önem
arz ediyor. Madem öyle umutlarımızın daha da yeşermesi için yetişmiş insan
sayısının çoğalmasında fayda var. Nasıl fayda olmasın ki, alanında iyi yetişmiş
kadrolar var olmadan doğuya bina yapmışız, tesis inşa etmişiz veya makine
götürmüşüz neye yarar ki. Evvel Allah'ın
izniyle insanımız birçok şeylerin üstesinden gelebilecek bir ruha sahip, ama bilgi donanımından yoksun olduğu da bir
vaka. Gerçekten bilgi donanımı eksikliği
başa bela, bu durum bizi imajı olmayan
ülke konumuna düşürmüş bile. Bakın İtalyan denilince ayakkabı, Japonya deyince
“SONY” akla gelirken, Türkiye deyince daha henüz akla gelebilecek bir
marka ürünümüz yok diyebiliriz.
Anlaşılan o ki, imaj
problemimiz var. Mutlaka bu açığımızı kapatacak küresel ölçekte kendi ürünümüzü
tanıtacak lobileri oluşturmamız gerekiyor, bu iş uzaktan kumandalı elin
adamının gözünün içine bakarak ya da merhametine sığınarak olmuyor. Hiç
kuşkusuz uluslar arası piyasalarda tam kapasitede çalışır ekonomik güç olmakla
oluyor. Besbelli ki çağdaşlık lafla
olmuyor, uluslararası piyasalarda markalaşmışsan, ya da imajın varsa çağdaş
olunuyor. Elbette ki “Türk öğün,
çalış, güven” demek güzel bir duygudur, ama bu söz yerini bulursa güzeldir.
Bu veciz söz yerini bulup imaj oluşturmamışsa neye yarar ki. Ülkemiz daha henüz tam manasıyla potansiyel
kaynaklarını harekete geçirmemişse, ülkemiz
daha henüz uluslararası platformda kendi lobisini oluşturmamışsa, ülkemiz daha henüz ürettiklerini dünya piyasalarında
tanıtamamışsa çağdaşlıktan dem vurmak abesle iştigal olur. İşte görüyorsunuz ülkemiz
daha 'henüz' safhasında, nasıl tanınsın ki. Hatta XIX. asır başlarından itibaren körü körüne
gümrük birliği sevdası uğruna Avrupa karşısında el pençe divan durmuşuz.
Durdukta ne oldu gümrükleri harekete geçirecek özel sektör girişimlerini hor
görmüşüz. Maalesef o yıllar imajsa devlet eliyle olmalı handikabına düşmüşüz.
Böyle olunca da imaj dışı kalmışız. Oysa
her şeyin illada devlet eliyle olması gerekmezdi, özel sektör aracılığıyla da
olacak işlerdi. Çok şükür bugün özel sektörü hor görmüyoruz. Bu köprünün
altından çok suların aktığının bir işaretidir. Ancak yeni bir işaret, yeni bir
ufuk turuna daha ihtiyacımız var. O
engin ufuk 2023 Türkiye imajından başkası değildir elbet. Bu imaj bizim
ülkümüzdür. Yeter ki üretim seferberliği ruhuyla Türkiye imajını dirilişe
geçirecek hamleyi kendimizde görelim, bak o zaman “Türk öğün, çalış, güven” sözü
küresel boyut kazanıp öz imajımız olacaktır.
Allah (c.c) mülkü
insanın hizmetine vermiş ki; üretim yapsın, üretim yaptıkça da Allah’ı
hatırlasın diyedir. Dinimizde mülk Allah’ındır, ama bu mülk devlet, toplum, girişimci, birey elinde olduğunda
emanet mülk olur. O halde emanete hıyanet etmemek gerekir. Bakın Yunus; “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen
oyalan” derken gerçek mülk sahibinin Allah olduğunu vurguluyor. Belli ki
insanoğluna bu emanet har vurup harman savurmak için verilmiş bir hak değil,
tam aksine belirli ölçüler dâhilinde kullanması için verilmiş bir lütuftur.
Dahası İslamiyet’in devletlere, toplumlara, fertlere mülk edinme ve üretim
hakkı tanıması, gerçek mülk sahibinin karşısında haddini ve hududunu bilmesi
içindir. Keza insanoğlunun hizmetine
sunulan her mülk Allah’a şükrünü artırmak içindir. Nitekim şükürden yoksunluk
maddeleşmek demektir. Dolayısıyla maddeye ruh katıp ötelere kanatlanmak
gerekir. Kelimenin tam anlamıyla tabiat ana ya da doğurgan toprak dedikleri
insana hizmet için vardır. İnsan ise doğurgan toprağı işleyip eşyanın
hakikatine vakıf olmak için vardır. İşte
eşyanın hakikatine erişmiş insan tüm sahte mabutlara meydan okuyup Allah’a abd
(kulluk) olmakla gerçek hürriyete erişmiş olur. Gerçekten de maddeye kul
olan olan insan esirdir. Yeryüzünde ayak bastığı her yer zindandır. Şayet bir insan köle olmak istemiyorsa, ya da
ömür boyu zindana mahkûm kalmak istemiyorsa kendini Allah'a adamalı. Dahası
madde bizi esir almadan biz maddeye hâkim olmalı. Ki, vuslat kolay ola.
Bakın İslamiyet, ne
kapitalizmde olduğu gibi mülkü patrona teslim eder, ne komünizmde olduğu gibi mülkü hırsızlık
görüp devlet kontrolünde toplumun ortak pastası niteler, ne de faşizmdeki gibi
mülkü devleti temsil eden führere (şef'e) teslim eder. Teslim edeceği yer bellidir tabiatı işleyip
üretimi gerçekleştiren ister patron olsun, ister devlet olsun, ister padişah ya
da lider olsun, ister sivil toplum olsun, ister birey olsun fark etmez her
kesime mülk üzerinde yararlanma, kullanma ve tasarruf hakkı tanır. Hakeza İslamiyet üretim sektörünü sosyal ve
kültürel değerlerle donatıp asla başıboş bırakılması gereken bir manevra alanı
görmez. Zira mülk üzerinde mutlak otoriter
Rabbül Âlemindir, insanoğluna sadece
tasarruf yetkisi verilmiştir Madem mutlak anlamda mülk Allah'ın, o halde emanet
edilen izafi mülkü meşru daire içinde kullanmak düşer bize.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder