22 Kasım 2016 Salı

SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ


 SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ

                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Her nedense bizim ülkemizde çalışmakla üretim ters orantılı bir kulvarda seyretmekte. Nasıl derseniz,  bunu pekala aramızda az çalışıp çok zengin olanlardan,  çok çalışıp az kazananlardan anlayabiliyoruz.  Düşünsenize üreten insan alın terinin karşılığını alamazken, üretemeyen insan fazlasıyla ücret alabiliyor. Hakeza bir kesim var ki, kayıt dışı manevralarla bedavadan köşeyi dönebiliyor. Gerçekten böyle durumlarda vicdan sahibi her insan bu ne yaman çelişkidir demekten kendini alamaz da. İşte ortaya çıkan bu tabloya baktığımızda sosyal kesimler arasında ki uçurumu gayet net görebiliyoruz. Maalesef gelir dağılımında ki adaletsizliğin kol gezdiği ortamlar hep sancılı geçmektedir. Nasıl sancılı geçmesin ki, sosyal adaletsizlik sermaye düşmanlığını tetiklediği gibi üretimi sekteye uğratabiliyor. Dolayısıyla sağlıklı bir ekonomik süreç için sosyal adalet, moral ve motivasyon şart diyoruz.  
          Elbette ki yaşanılan sıkıntıların temelinde bürokratik hantal devlet anlayışı, siyasi kirlilik ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın çarpık anlayış yatmaktadır.  Bilhassa din, ahlak, hukuk ve estetiğin dışlandığı süreçlerde bu tip çarpık anlayışların türemesi gayet tabii bir durum,  başka bir şey beklemek hayal olurdu zaten.
             Bugün geldiğimiz noktada iş dünyasının ruhunu kâr etme duygusu kaplamış durumda. Şayet kâr etme duygusu helal daire içerisinde dürüstçe işliyorsa böyle bir anlayışa sözümüz olamaz. Fakat hala kayıt dışı ekonomi kâr marjinal bir faaliyet olarak algılanıyorsa pes doğrusu. Maalesef algı operasyonlarıyla dürüstlük dışlanılırken kayıt dışılık baş tacı ediliyor. İşte bu tür algının yerleştiği ortamlarda rantiye odaklarına gün doğuyor. Tabii bu arada olan fakir fukaraya oluyor.  Bu durumda kayıt dışı yoldan para kazanmak varken, üretim durmuş kimin umurunda olur ki. Her ne oluyorsa tüyü bitmemiş yetime oluyor.
      Ülke olarak ticari hacmimizi artırmaya yönelik çalışmalara hız verirken kendi sınırlarımız içine haps olmamalı, üretim faaliyetlerini küresel boyuta taşımalı da. Bu arada ekonomiye fazla müdahil olmadan kendi yatağında akışına bırakmalı.  Ki,  ideolojik tercihler ekonomik faaliyetlere bulaşmasın.  Bir kere ekonominin kırmızısı, yeşili olmaz. Nasıl olsun ki,  bir an ideolojik tercihlerin ekonomik ilişkilere sirayet ettiğini düşünün,  orta da ne sermaye kalır, ne de üretim. Kaldı ki üretim seferberliği toplumun tüm rengini kapsayan bir üretim faaliyetidir.  Dahası,  toplum ilişkilerinde ideolojik tercihleri bir kenara koyup farklılıklarla birlikte hareket etmek en akılcı yol olacaktır.  Zira birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar. Bakın atalarımız  ‘Bir elin nesi var, iki elin sesi var’ derken bu gerçeğe işaret etmişler bile.  Madem öyle iş adamlarımız üretim seferberliği çerçevesinde bir araya gelip devasa firmalar oluşturmalı. Yeter ki toplum içindeki dinamikler göz ardı edilmesin, yeter ki toplum birbirine düşürülmesin, yeter ki hizmet yarışı çerçevesinde ekonomik faaliyet yürütülsün, bak o zaman ülke ekonomi nasıl ivme kazanıyor. Elbette ki ekonomide rekabet olacak, bu kaçınılmaz. Ama birbirimizin kuyusunu kazmayacak bir rekabet kayda değerdir.  Rakiplerini boğmaya yönelik aşırı faizlendirme, kara borsa gibi daha nice kirli işleri devreye sokaraktan yapılan rekabet neye yarar ki. Elbette ki tüm bu kirli unsurlar yarınlarımızı karartacak hususlardır.
          Farklılıklarımızı kaşımadan ortak paydalarda buluşmak ülkemizin lehine bir netice doğuracağı malum. Hatta müşterek noktalarda bir araya gelmek karşılıklı sosyoekonomik dirliğin gerçekleşmesine yol açacaktır. İçte birlik sağlanırsa dışa karşı iri ve diri olacağımız muhakkak. Zira dışa bağımlılıktan kurtulmanın çıkış yolu iri ve diri olmaktan, yani güç olmaktan geçmektedir. Düşünsenize böyle bir Türkiye'nin kendi ülke çıkarlarını ayaklar altına alması mümkün mü? Keza böyle bir Türkiye’nin hem İslam ülkeleri, hem orta Asya, hem Kafkasya, hem Balkanlar,  hem de Batıyla ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda iş birliği atağına geçtiğini düşünün,  artık bizi kim yolumuzdan alıkoyabilir ki.  Alıkoymakta ne söz,  Nizam-ı âleme kanatlanırız da.  Hatta kanayan yara orta doğu kaynayan kazan olmaktan çıkar da. Kelimenin tam anlamıyla insanlık yeniden Osmanlı adaletiyle buluşur da. Madem millet olarak tarihten gelen bir Nizam-ı âlem sevdamız var,  madem çağlar üzerinden sıçrama hedefimiz var o halde maddi ve manevi kalkınma hamlesini topyekûn kılmak gerekir. Tekelci anlayışlarla kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Dolayısıyla topyekûn kalkınma hamlesi gerçekleştiğinde sivil toplum unsurları bizim asla vazgeçemeyeceğimiz çok önemli sacayaklarımız olacaktır.  Ancak bu söz konusu sacayakların topyekûn kalkınmada tatlı rekabet yarışı içerisinde üretim seferberliğine koyulmaları şarttır. Dikkat edin şart diyoruz, niye?  Nedeni gayet açık;  elbet hizmet yarışında kim daha dışarıda Türkiye’nin yüzünü güldürür duygusu gelişsin diyedir. Anlaşılan kendi kendimize gelin güvey olmak ya da tekelleşmeyle mesafe kat edilemiyor,  bilakis kim daha kaliteli mal üretir, kim daha ülkesine faydalı olur düşüncesi yol aldırıyor. Zaten bu düşünce olmazsa serbest piyasa ekonomisi hiç bir anlam ifade etmez ki. Bakın Resulullah (s.a.v)'in pazara getirilen mallar üzerinde narh uygulamasını kaldırmış bile. Belli ki burada temel espri fiyatların serbest piyasa kuralları çerçevesinde işlemesini sağlamak içindir. Kaldı ki arz talep dengesi bunu gerektiriyor.
         Bir zamanlar bu ülke de serbest piyasa ekonomisini kabul ettirmek hiçte kolay olmadı. Tâ ki Özal geldi, işte o gün bugündür serbest piyasa ekonomisinden söz eder olduk.  Öyle ki askerlerin gölgesinde 12 Eylül sonrası genel seçimlere girildiğinde siyah beyaz televizyonlarda Necdet Calp ve Turgut Özal’ın köprüyü satarım, satamazsın tartışmalarının alev almasıyla ancak bu gerçeği kabullenebildik. Belki de böyle bir tartışma olmasaydı serbest piyasa ekonomisine geçiş gerçekleşmeyecekti. Malum, Özal öncesi Türkiye anlayışında özelleştirmeye karşı olmak vardır. İşte bu karşıtlık  'yap-işlet-devret' modelinin hayata geçmesine bile tahammülü olmayan bir anlayışın gün yüzüne çıkarmış ta.  Ama korkunun ecele faydası yok derler ya,  aynen öyle de sonunda kazanan statükocu zihniyet değil, kazanan değişim oldu. Zaten aksi durum olsaydı bugün ne hızlı trenle yolculuk yapıyor olacaktık, ne de duble yollardan ve Marmaray tüp geçidinden geçiyor olacaktık.  Şimdi bu güzellikleri gördükten sonra şunu daha iyi anlıyoruz ki; hantal yapının devamından yana olanlar üretime hiçbir katkıda bulunmadıkları gibi, girişimciliğin önünü tıkamak için her türlü yolu deneyip tarihe kara leke olarak geçmişlerdir. İyi ki Özal varmış,  serbest piyasa ekonomi modeliyle adeta çığır açıp tarihe değişim öncüsü olarak geçmişiz bile.  Böylece toplum bu değişimle birlikte kendine gelip üretime yönelmiştir.
          Şu da bir gerçek serbest piyasa ekonomi modelinin kesintiye uğramaması için önce çevremizi bu bilinçte donatmamız gerekiyor. Çevremizden başlamalı ki,  bu bilinç köye,  şehre, ülkeye dalga dalga yayılabilsin. Hele bir dalga dalga yayılmaya gör,  bir bakmışsın kendimizi dış piyasalara atmış buluruz. Derken medeniyet hamlesi aşama aşama gerçekleşir de. Aksi takdirde dünyaya uyum sağlamak kim, biz kim deyip habire hayıflanır dururuz. Gün artık hayıflanma günü değil, diplomasi dilini konuşturmak günüdür, gün dünya sathında Yeni Türkiye imajı oluşturmak günüdür. Madem gün bugündür, o halde gerek diplomasi alanında, gerek dünya piyasalarında iyi bir imaj için topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesine girmek gerekir. Zaten topyekûn maddi ve manevi kalkınma gerçekleştiği an, biliniz ki çağlar üzerinden sıçramak çok daha kolay olacaktır. Şayet bugün Moskova, Washington, Bonn ve Tokyo dünya borsaların nabzını tutabiliyorsa, biliniz ki bu büyük ölçüde ekonomik güç merkezi olmalarından dolayıdır. Bu yüzden Türkiye bu merkezlere kayıtsız kalmamalı, mutlaka buralara elimiz kolumuz uzanmalı.  Ama neyle,   tabii ki ekonomik gücümüzü hissettirmekle.  Dünyaya kapalı kalmak asla bağımsızlık değildir,  açılmak bağımsızlıktır. Kaldı ki milli kültürümüzde açılmak fetih demektir.  Bakın Amerika bile sanıldığının aksine diğer ülkelerden bağımsız tek güç değildir.  Nasıl olsun ki, bir kere Japonların küresel anlamda ekonomik etkisi söz konusu.
         Güçlü olmak başka, bağımsızlık başka bir şeydir. Doğrusu her ikisini aynı kategoride görmek sapla samanı karıştırmak gibidir.  Kaldı ki dünyada hiçbir ülke tam bağımsız değil ki. Düşünsenize ben güçlüyüm diyen ülkelerin bile dış borcu var.   Dünya gerçeklerinden ayrı hareket etmek dünyayı tanımamak demektir. Zaten istense de ayrı hareket edemezsin. Şayet gerçek milliyetçilikten söz edeceksek ülkemizi dünya piyasalarında adından söz ettirecek seviyeye getirmek gerekir.  İşte asıl o an milliyetçilik bir anlam ifade edecektir. Bunun dışında lafla milliyetçilik olmaz, uygulama göstermek gerekir. Hakeza milliyetçilik denilince akla kamu mallarını özelleştirmemek, yabancılara peşkeş çekmek geliyorsa bu da çok büyük bir yanılgıdır. Bilakis gerçek milliyetçilik devletin ekonomideki yükünü hafifletmek, yabancı sermayeyi kendi coğrafyamıza çekmek ve bireyi güçlendirecek mekanizmaları harekete geçirmekten geçmektedir.  Bakın Şeyh Edebali 'İnsanı yaşat ki devlet yaşasın' diyor. Dikkat edin devleti yaşat demiyor, insanı yaşat diyor.  Kelimenin tam anlamıyla bu güzel veciz sözlerde insan dairenin dışında değil merkezindedir, o halde eşrefi mahlûkat insan için üretim şart diyoruz. Hatta bu insan ister doğuda,  ister batıda, ister kuzeyde, ister güneyde olsun fark etmez topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesi tüm ülkeyi sarmalı da. Ama gel gör ki doğu insanı bu konuda hep ihmal edilmiştir. Bilhassa geçmişte birçok siyasi lider seçim meydanlarında halka “Doğunun makûs talihini değiştireceğiz” sözünü vermişler,  maalesef verilmiş sözlerin birçoğu rafa kaldırılmıştır. Anlaşılan seçimden seçime içi boş vaatlerle bir yere varılamıyor. Zaten işe yarasaydı atalarımız “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der miydi?
        Evet,  lafla peynir gemisi yürüseydi yıllar boyu yatırımların büyük kısmı batıya kaydırılıp doğu bundan mahrum edilmezdi. En azından Çoruh Anadolu Projesi (ÇAP) hayata geçirilip enerjide,  tarımda,   balıkçılıkta üretim alanı açılabilirdi. Yetmedi bu projenin kapsam alanı genişletilip Büyük Doğu Anadolu projesine (DAP) dönüştürülebilirdi. Yetmedi Konya dâhil tüm iç Anadolu; Büyük Anadolu Projesi (BAP)  kapsamında ihya edilebilirdi. Şayet bunlar pratiğe geçseydi DAP ve BAP, Çukurova ve GAP’tan sonra Türkiye’nin yüzünü güldürecek en büyük dev projeler olacaktı,  ne mümkün. Yine de geçmişte ne oldubitti şimdilik bunları bir kenara koyup tez elden bu tip devasa projelerin hayatiyet kazanmasına yönelik kafa yorup çaba sarf etmek en doğrusu.  İcabında bu projeler daha hayata geçmeden şimdiden doğu insanına üretim nasıl yapılır, pazarlara açılmak nedir, rekabet nasıl olur, bu soruların cevabını karşılayacak hizmet içi eğitim ve fizibilite çalışmalarını tamamlamak gerekir.  Bu da yetmez,  iş adamlarının doğuya yatırım yapmaları hususunda nasıl ikna edilir, başka neler yapılabilir bunları da masaya yatırmakta fayda var. Bir kere iş adamlarının her şeye kâr mantığıyla bakma alışkanlığının önüne geçmek gerekir. Zaten etikte değil, bu tutum batı yakışan bir maraz,   bize yakışmaz. Elbette ki iş adamları kâr marjını artırmalı,  ama ülke sorumluluğunun gereği doğup büyüdüğü memleketlerini ihya etmek gibi bir gayeleri de olmalı.  Hatta gayenin ötesinde taşın altına elini koymaları lazım gelir.  Doğu yıllardır kendi bağrından çıkıp batıda patron olan iş adamlarının yatırım yapmasını bekliyor. Patronun ikide bir benim memleketim şöyleydi, böyleydi demesi yetmiyor, asl olan memleketime şunu yaptım, şu iyiliğim dokundu diyebilmek mühim bir hadisedir. Elbette çocukluk hatıralarını dile getirmek güzeldir, ama ondan daha güzel hatıraları kalkınma hamlesiyle taçlandırmaktır. Maalesef XVII. asırdan bu yana kendi kendimizi taçlandıramadığımız gibi bilinçsizce I. Dünya savaşına girmek ya da Allahü Ekber dağlarında ordumuzu telef etmekle yarınlarımızı heba etmişiz de.  İşte bu duygular eşliğinde doğu,  ihmal edilmişliğin ezikliğini yaşamıştır hep.  Tâ ki Menderes gelmiş ayağında çarık yerine ayakkabı, tarlasında sapan yerine traktör görmüş, Tâ ki Özal gelmiş serbest piyasa ekonomisiyle tanışmış, Tâ ki Erdoğan gelmiş gündem belirleyen ülke konumuna gelmiştir. Malum bu üç ismin dışındakiler Türkiye’nin yarınlarını çalmışlardır. Hele bu üç ismin içinde bir isim var ki, Türkiye’yi adeta şantiyeye çevirmekle kalmamış gözünü 2023 yılına hedeflemiş vizyon liderdir.   İyi ki de o uzun adam, 2002 yılından sonra iktidara gelir gelmez hemen kolları sıvayıp bölgeler arası farkı kapatmak uğruna doğunun makûs talihini değiştirecek yatırımlara hız vermeyi akıl etmiş. Umulur ki bu azim, bu heyecan ve kararlılıktan vazgeçilmesin. Umulur ki, bölgeler arası fark kapatılana kadar devlet bütçesinden ayrılan aslan payı buralara kesintisiz aktarılsın. Umulur ki,   üretim sektörünün bir ayağı da doğu ufuklarında doğsun.  Umulur ki,  topyekûn maddi ve manevi hamleye yönelik akil insanlardan oluşmuş kadrolar doğu görevinden ayağını kesmesin. Ne umduk ne bulduk derseniz, bilhassa 2002 sonrası üretime yönelik çalışmalar,  ihracattaki artış,  istihdamın açılması,   eğitimde dersliklerin artması, yurdun dört bir yanında üniversitelerin açılması, ulaşımda kara, deniz, hava fark etmez zirve yapmamız,  ülkemizin demir ağlarla örülmesi, sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanması, şehir hastanelerinin kurulması, aile hekimliği ve daha sayamadığımız birçok hizmetler ortada.  İşte tüm bu yatırımlar Türkiye'nin 2023 hedefine ulaşacağının umudunu veren bariz en net bulgulardır.
        İşte görüyorsunuz 2023’e umut ışığı yakan böylesi hizmetler göz ardı edilemeyecek kadar çok önem arz ediyor. Madem öyle umutlarımızın daha da yeşermesi için yetişmiş insan sayısının çoğalmasında fayda var. Nasıl fayda olmasın ki, alanında iyi yetişmiş kadrolar var olmadan doğuya bina yapmışız, tesis inşa etmişiz veya makine götürmüşüz neye yarar ki.  Evvel Allah'ın izniyle insanımız birçok şeylerin üstesinden gelebilecek bir ruha sahip,  ama bilgi donanımından yoksun olduğu da bir vaka.  Gerçekten bilgi donanımı eksikliği başa bela,  bu durum bizi imajı olmayan ülke konumuna düşürmüş bile. Bakın İtalyan denilince ayakkabı, Japonya deyince “SONY” akla gelirken,  Türkiye deyince daha henüz akla gelebilecek bir marka ürünümüz yok diyebiliriz.  Anlaşılan o ki,    imaj problemimiz var. Mutlaka bu açığımızı kapatacak küresel ölçekte kendi ürünümüzü tanıtacak lobileri oluşturmamız gerekiyor, bu iş uzaktan kumandalı elin adamının gözünün içine bakarak ya da merhametine sığınarak olmuyor. Hiç kuşkusuz uluslar arası piyasalarda tam kapasitede çalışır ekonomik güç olmakla oluyor.  Besbelli ki çağdaşlık lafla olmuyor, uluslararası piyasalarda markalaşmışsan, ya da imajın varsa çağdaş olunuyor.  Elbette ki “Türk öğün, çalış, güven” demek güzel bir duygudur, ama bu söz yerini bulursa güzeldir. Bu veciz söz yerini bulup imaj oluşturmamışsa neye yarar ki.  Ülkemiz daha henüz tam manasıyla potansiyel kaynaklarını harekete geçirmemişse,  ülkemiz daha henüz uluslararası platformda kendi lobisini oluşturmamışsa,  ülkemiz daha henüz ürettiklerini dünya piyasalarında tanıtamamışsa çağdaşlıktan dem vurmak abesle iştigal olur. İşte görüyorsunuz ülkemiz daha  'henüz'  safhasında, nasıl tanınsın ki.  Hatta XIX. asır başlarından itibaren körü körüne gümrük birliği sevdası uğruna Avrupa karşısında el pençe divan durmuşuz. Durdukta ne oldu gümrükleri harekete geçirecek özel sektör girişimlerini hor görmüşüz. Maalesef o yıllar imajsa devlet eliyle olmalı handikabına düşmüşüz. Böyle olunca da imaj dışı kalmışız.  Oysa her şeyin illada devlet eliyle olması gerekmezdi, özel sektör aracılığıyla da olacak işlerdi. Çok şükür bugün özel sektörü hor görmüyoruz. Bu köprünün altından çok suların aktığının bir işaretidir. Ancak yeni bir işaret, yeni bir ufuk turuna daha ihtiyacımız var.  O engin ufuk 2023 Türkiye imajından başkası değildir elbet. Bu imaj bizim ülkümüzdür. Yeter ki üretim seferberliği ruhuyla Türkiye imajını dirilişe geçirecek hamleyi kendimizde görelim, bak o zaman   “Türk öğün, çalış, güven” sözü küresel boyut kazanıp öz imajımız olacaktır.
         Allah (c.c) mülkü insanın hizmetine vermiş ki; üretim yapsın, üretim yaptıkça da Allah’ı hatırlasın diyedir. Dinimizde mülk Allah’ındır, ama bu mülk devlet,  toplum, girişimci, birey elinde olduğunda emanet mülk olur. O halde emanete hıyanet etmemek gerekir. Bakın Yunus;  “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan” derken gerçek mülk sahibinin Allah olduğunu vurguluyor. Belli ki insanoğluna bu emanet har vurup harman savurmak için verilmiş bir hak değil, tam aksine belirli ölçüler dâhilinde kullanması için verilmiş bir lütuftur. Dahası İslamiyet’in devletlere, toplumlara, fertlere mülk edinme ve üretim hakkı tanıması, gerçek mülk sahibinin karşısında haddini ve hududunu bilmesi içindir.  Keza insanoğlunun hizmetine sunulan her mülk Allah’a şükrünü artırmak içindir. Nitekim şükürden yoksunluk maddeleşmek demektir. Dolayısıyla maddeye ruh katıp ötelere kanatlanmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla tabiat ana ya da doğurgan toprak dedikleri insana hizmet için vardır. İnsan ise doğurgan toprağı işleyip eşyanın hakikatine vakıf olmak için vardır.  İşte eşyanın hakikatine erişmiş insan tüm sahte mabutlara meydan okuyup Allah’a abd (kulluk) olmakla gerçek hürriyete erişmiş olur. Gerçekten de maddeye kul olan olan insan esirdir. Yeryüzünde ayak bastığı her yer zindandır.  Şayet bir insan köle olmak istemiyorsa, ya da ömür boyu zindana mahkûm kalmak istemiyorsa kendini Allah'a adamalı. Dahası madde bizi esir almadan biz maddeye hâkim olmalı.  Ki, vuslat kolay ola.
        Bakın İslamiyet, ne kapitalizmde olduğu gibi mülkü patrona teslim eder,  ne komünizmde olduğu gibi mülkü hırsızlık görüp devlet kontrolünde toplumun ortak pastası niteler, ne de faşizmdeki gibi mülkü devleti temsil eden führere (şef'e) teslim eder.  Teslim edeceği yer bellidir tabiatı işleyip üretimi gerçekleştiren ister patron olsun, ister devlet olsun, ister padişah ya da lider olsun, ister sivil toplum olsun, ister birey olsun fark etmez her kesime mülk üzerinde yararlanma, kullanma ve tasarruf hakkı tanır.  Hakeza İslamiyet üretim sektörünü sosyal ve kültürel değerlerle donatıp asla başıboş bırakılması gereken bir manevra alanı görmez.  Zira mülk üzerinde mutlak otoriter Rabbül Âlemindir,  insanoğluna sadece tasarruf yetkisi verilmiştir Madem mutlak anlamda mülk Allah'ın, o halde emanet edilen izafi mülkü meşru daire içinde kullanmak düşer bize.
            Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder