VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3673/vesile-olmadan-vasil-olunmaz
SELİM GÜRBÜZER
Takdir edersiniz ki, Allah dostları
Allah’a gidilen yolda sadece vesiledirler. Bunun dışında misyon biçmek başta
onlara haksızlık olur elbet. Bakınız Hz. Âdem (a.s) cennet yurdunda yasaklanmış
ağacın meyvesini yediğinde kendini bir anda dünyaya inmekte buldu. Ta ki dünya sathında
Resul-i i Ekrem (s.a.v)’in ismini vesile edinerekten Allah’tan af diler ancak o
zaman tövbesi kabul ediliverir. Elbette ki tevbesi kabul görür, çünkü Yüce
Allah (c.c) tüm âlemleri Habib’inin yüzü
suyu hürmetine yarattı. Hiç kuşkusuz O’nun isminin geçtiği her mekân ve zaman diliminde
iman etmiş hemen herkes payına düşen rahmetten istifade eder de. Nitekim Yüce
Allah (c.c) Âdem’i yarattığında “İzzet ve celalime yemin ederim ki, O senin zürriyetinden gelecek en son
peygamberdir. Eğer O olmasaydı seni yaratmazdım” diye ferman buyurması bunun
en bariz göstergesidir zaten. Yine Yüce Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim’de
Habib’inin kıymetini şöyle beyan eder de: "De ki, eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (Al-i
İmran 31)
İşte yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden
yola çıkarak dualarımızda Habib’inin şefaatine nail olmak için tevessülde
bulunuruz da. Niye derseniz, çünkü O bizim Allah’a vasıl olmamıza vesile
olacak baş tacımızdır. Hatta vasıl
olmamızda bize vesile olacağımıza inandığımız peygamber varisi hükmünde ilmiyle
amil olmuş Rabbani âlimlerde buna dâhildir.
Evet, sakın ola ki vasıl olmak da
neymiş deyip es geçmeyelim, Şayet teğet
geçersek vesilelere de başvurmaktan imtina ederiz, kendi bildiğimizi okuruz
habire. Oysa vesile arayışına koyulmadan vuslata yol alınmayacağı aşikâr.
Üstelik vesile arayışı tevessülüde kendi içinde barındıran bir köprü bağdır. Öyle ki bu köprü bağ olmadan, Allah’a vasıl
olunmaz da. Malumunuz tevessül şefaatini
istemek demektir. Delil mi? Bizatihi Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatten
bahsetmiş olması delil olarak yeter artar da.
Şefaatten maksat ise Allah Teâlâ’ya can-ı gönülden münacat edip ümmetin
kurtuluşuna vesile olmaktır. İşte bu manada Peygamberimiz (s.a.v) kıyamet günü bilhassa ümmeti için şefaat
yetkisini kullanacağını hadis-i şeriflerinde bildiriyor da. Hele ki ümmetinden kurtuluş ümidi kuvvetle
muhtemel olan bir ferd: ''Ya Resulallah, bana şefaat et'' dediğinde, Allah'ın
(c.c) izniyle âlemlere rahmet olarak gönderilen rahmet Peygamberimizin hemen
devreye girip şefaat edeceğine inancımız tamdır. Dikkat edin Allah’ın izniyle
şefaat dedik, çünkü Allah izin vermediği
müddetçe şefaat asla vuku bulmaz. Hakeza
Evliyaların tevessül eyleyip vesile olması da öyledir. Ki,
tevessül edenin duasının kabul olması tevessül olunanın kerameti
olur. Öyle anlaşılıyor ki vesile olmak ister
ister tevessül ister himmet etmek yoluyla olsun hiç fark etmez sonuçta tüm bunların
kaynağı ve faili hiç şüphesiz Yüce Allah’tır. Besbelli ki ümmetlerin kurtuluşu
noktasında Peygamberler ve Evliyalar kaynak değil, sadece vesiledirler. Sanmayın ki Peygamberimiz, Ashab-ı kiram, Evliyalar
bu dünyadan göç ettiler diye kaynakta bir anda kesiliverecek. Yok, öyle bir
şey, bilakis İmam-ı Gazali Hz.lerinin beyan buyurduğu “ Diriyken tevessül
olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz
alınır” (Mişkat) şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz
süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek devam eder de. Hatta kıyamet
sonrası da tevessül devam eder dersek maksadımızı pek aşmış sayılmayız. Bakın Muhammed
Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı
bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ’ya yalvararak
dua etmeye, tevessül ve istigase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri
devam eder” (Berika). Zira Allah’ın
hazinesi boldur, Öyle ya, peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül
ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne
duruyor, hiç kuşkusuz Ümmet-i
Muhammed’in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam
ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşid-i Kâmillerin var oluş nedeni insanları Allah'a
yönlendirmek içindir. Yani Allah Dostları, taliplilerine Allah Teâlâ’ya nasıl kul
olunacağını, nasıl taat edileceğini ve nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek
Allah-u Teâlâ’ya vasıl olmalarına vesile olmak için varlardır.
Hiç kuşkusuz bir şeye vesile olmak
sadece tövbeyle sınırlı değil elbet, daha pek çok durumlarda da vesile oldukları
malum. Örnek mi? İşte Halife Hz. Ömer (r.a),
Yüce
Allah’tan yağmur talebinde bulunduğunda Allah Resulünün amcası Hz. Abbas’ı
duasına kataraktan vesile edindiğini müşahede ediyoruz. Öte yandan bir
bakıyorsun Yezid b. Muaviye’de teberrüken Dahhak bin Esved’i duasına kataraktan
vesile edinirken, yine bir bakıyorsun İmam
Şafii’de Bağdat’ta bulundukları sırada İmam-ı Azam’ın merkadına doğru
yönelerekten teberrüken onu vesile edinmekte. Nitekim bu husus ‘Hüccetül
İslam’ adlı eserde şöyle geçmekte:
“İmam-ı Azam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine
gidip iki rekât namaz kılarak Allah Teâlâ’ya yalvarıp dileğime
kavuşuyorum.” İşte tüm bu örnekler bize
gösteriyor ki bir insan Halife Ömer’de olsa, âlim bir zatta olsa teberrüken vesilelere
başvurup Allah’tan niyazda bulunabilir pekâlâ. Siz bakmayın öyle vesilelere
başvurmak da neymiş diyenlerin çığırtkanlığına,
onlar itiraz ede dursunlar, bakın
İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Şafii ismini anaraktan dua ettiğinde oğlu Abdullah’ta
itiraz eder etmesine ama aldığı cevap son derece manidardır:
“-Bak
oğul! İmam Şafii güneş gibidir, bizim
gibi nice yıldızı kuşatır. Onun ismini anaraktan dualarımda vesile edinmeyim de
kimi edinim.”
Tabii burada
daha da manidar olan hem dua talep eden ismin hem de duaya katılan ismin, yani
her iki isminde mezheb imamı olmasıdır. Aman Allah’ım bu ne güzelliktir,
düşünsenize ortada ne tevessül edende ne de tevessül olunanda en ufak bir
üstünlük kompleksi söz konusu değildir.
O âlimse bende âlimim denen hadise ancak kibir abidesi sözde âlim
müsveddelerinde olur, ehl-i sünnet âlimlerinin
arasında böyle şeyler asla olmaz. Hakeza aynı inceliği, aynı duyarlılığı, aynı hürmeti
bir bakıyorsun İmam Ebu’l Hasan Eş Şazeli’nin bizatihi İmamı Gazali Hz.lerinin adını
anaraktan Rabbul Âlemi’ne münâcâtında da pekâlâ görebiliyoruz. Dolayısıyla hiç
kimse durduk yere ahkâm kesip vesile edinmekte neymiş deyip itiraz etmesine
gerek yoktur, işte görüyorsunuz vesile
edinme erdemliliği iki mezheb imamı arasında olduğu gibi iki tasavvufi şahsiyet
arasında da yaşanan bir vaka. Kaldı ki farkında
olsak da olmasak da dualarımızda “Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i
kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine” diye
başlayan ifadelerle dua etmekle aslında bizlerde bir şekilde vesile edinmiş
oluyoruz. Besbelli ki vesile edinme hissi yaratılış mayamıza kodlanmış olsa
gerek ki dualarımızda ikide bir Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i
kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine demekten
kendimizi alamıyoruz. Hele birde başlangıçta gayret bizden Tevfik Allah’tandır
azmiyle dualarımıza hürmetine ifadelerle kattığımız Allah katında sevilmişlerin
sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, aynı zamanda naz ve niyaz makamında Salih
bir zat ise bak o zaman değme keyfine, her an kurtuluşa ve felaha ermemiz imkân
dâhilinde diyebiliriz de. Zira Rabbul âlemin bu hususta arayış içerisinde olan kullarını
şöyle müjdelemekte bile: “Ey müminler!
Allah’tan korkun ve O’na vesile arayın; O‘nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa
eresiniz.” (Maide, 35)
Mademki, Yüce Allah (c.c) ayet-i
celile de "Sizi Allah'a
yaklaştıracak vesileler arayın" buyuruyor, o halde bize vesilelere ve
sebeblere başvurmak yaraşır. Hiç kuşkusuz ayette ifade edilen vasıta (vesile)
ibaresi umuma şamil ifadedir. Her ne kadar bir takım aklı evveller vesilelere başvurmayı
kendine zül addedip Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ cümlesini
kendi kafalarınca hareket etmek manasına yorumlasalar da kazın ayağı hiçte öyle
değildir. Oysa Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız
sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ ifadesi tekil değil çoğul ifadedir.
Dikkat ettiyseniz cümlenin sonunda ‘..isterim’
denmiyor, ‘..isteriz’ denmekte. Yani
bu ibarede kendi başına buyrukluk ve tek başınalık vurgusu asla söz konusu değildir,
tam aksine hep birlikte birbirimizden güç ve destek alaraktan cemaat vurgusu
edasıyla Allah’ın ipine sarılıp yardım dilemek söz konusudur. Daha da bundan
öte "Ey iman edenler, Allah'tan
korkun ve Sadıklarla beraber olun" (Tevbe 119) ayetinin hükmünce vuslata
yolculuk söz konusudur.
Peki, iyi hoşta ‘Vuslata hangi sadık dostla vasıl olunur ki’ denildiğinde,
elbette ki Allah’a sadık olan dostla vasıl olunur. Unutmayalım ki, sadık
dostu dost edinmek ya da Allah’a giden yolda vesile edinmek asla ulûhiyet edinmek
ya da tapınmak değildir, bilakis adetullah ve sünnetullahın gereğini yerine
getirmektir. Zaten vesileler Allah’a
giden yolda sadece basamaktır. Dahası sıçrama
tahtasıdır, dolayısıyla bunun dışında özel bir anlam yükleyip ulûhiyet isnad
etmek kimin haddine. Bikere adı üzerinde
vesile, yani sebeplere yapışmak manasına tevessülü de içine alan bir kavram. Keza elle tutulmayan gözle görülmeyen aşk,
şevgi, muhabbet gibi sübjektif öğelerin her biride soyut vesilelerimizdir. Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Muhabbet sofilerin
bineğidir” derken tamda bu hususa dikkat çekmiştir. O halde daha ne duruyoruz, tez elden Hakka giden
yolda muhabbet besleyeceğimiz bir bineğimiz olsun ki, sevgi halkasına tutunabilelim. Ki, tutunacağımız
halkanın baş imamı bizatihi Allah Resulünün ta kendisidir. Nitekim Allah Resulü
(s.a.v) “Beni anneniz, babanız, evladınız ve bütün insanlardan daha fazla
sevmedikçe gerçek imanın tadına varamazsınız” diye beyan buyurmakla kendisinde tecelli eden ilahi aşk ve ilahi sevgiyle
ümmetinin yoğrulmasını dilemekte. Hatta dilemekle kalmayıp tükenmek bilmeyen bu
söz konusu deryayı umman ilahi aşk iksiri sırasıyla Ashabına, Tabiine, Tebe-i tabii’ne,
Rabbani âlimlere ve tüm Ümmet-i Muhammed’e derece derece pay edilir de. Nasıl pay edilmesin ki, yaradılanı sevmek bir
noktada Allah’ı sevmek gibidir. Madem öyle, Yunus’un “Yaradılanı sev, Yaradan’dan ötürü” deyişini düstur edinmemiz gerekir. Öyle ya, kul olarak şahısların kendisiyle ne alıp
verebileceğimiz olabilir ki, bizler ancak şahısların kötü fiillerine buğz
edebiliriz, bunun dışında asla. Dikkat
edin şahsına suizanda bulunmuyoruz, kötü
filline buğz ediyoruz, sonuçta hepimiz beşeriz, şahıslar düşer, kalkar da. Malum,
bir düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır. İşte buradan hareketle bir insanın kalıbına
ya da şahsına değil fiilleri itibariyle iyiliğine muhabbet etmek, kötülüğüne de
buğz etmek düşer bize. Zaten İslam ahlakı da bunu gerektirir. Kaldı ki aklıselim mümin o dur ki; şahısların
kendisiyle değil, hayatını ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde güzelleştiren
insanların takip ettikleri yollarıyla hemhal olandır. Salih insanların yollarına ram olalım ki, zikir halkalarına inen rahmetten istifade
edebilelim. Bakınız Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ne buyuruyor:
“-Yeryüzünde zikir meclislerini seyreden
meleklere Allah Teâlâ onların halini sorduktan sonra:
-Sizleri şahit tutarak
onların hepsini affettim. Bunun üzerine içlerinden bir melek:
-Ya Rabb! İçlerinden biri
var ki onlarla beraber ama bir ihtiyaç için aralarında bulunuyor, onu da mı
affettin?
Allah Teâlâ:
-Olsun, onlar öyle bir
topluluktur ki onlarla oturan asi olmaz, onu da affettim.” (Buharı,
Müslim).
Düşünsenize zikir meclisinde dünyalık beklentisi
içerisinde olana bile iyilerin yüzü suyu hürmetine affedilebiliyor. Ne diyelim işte görüyorsunuz zikir
halkalarında bulunmak böyle bir şeydir, şimdi
gel de onlara gıpta etme, ne mümkün. Zikir halkaların sıradan halkalar olmadığı
şundan belli ki Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri o halkada bulunanlar hakkında “En edna bir sofinin mensup olduğu tarikatın Silsileyi
Şerife’sine ve kutbu'l aktab kabul ettiği mürşidine muhabbetinden dolayı
imanını kurtarabileceğini, günaha girse bile küfre girmeyeceğini” gıptayla dile
getirmekten kendini alamamıştır.
Keza
Yüce Allah (c.c) birbirini sevenler için bakın Hadisi Kutsi de ne diyor:
“-Benim
için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu mahşer
gününde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim.” (Müslim)
Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) bu hadis-i kutsinin mana ve ruhuna uygun
ashabına: ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ (Buharı)
diye beyan buyurduğunda, merak bu ya orada bulunan Ebu Zer (r.a) dayanamayıp şöyle sual eylemeden duramayacaktır:
-Ya Resulallah! İyi hoşta, bir insan hayırlı
bir cemaati sevdiği halde, onlar gibi ya amel etmez ya da güç yetiremiyorsa
onun hakkında ne buyurursunuz?
Resulallah (s.a.v) cevaben şöyle der;
-Ya Ebu Zer! Sen sevdiklerinle beraber
olacaksın.
Ebu Zer (r.a):
-Ya Resulallah, şüphesiz Allah ve Resulünü
çok seviyorum.
Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine en
nihayet şöyle kelam eyler:
-Muhakkak ki sen sevdiklerinle
berabersin (Buhari).
Tabii şunu unutmayalım ki, burada Allah Resulünün kast ettiği sevgi
şeklen telaffuz edilen sevgi değildir, kast edilen ta kalbin derinliklerinde
hissedilen sevgidir. Dahası hiç bir
dünyevi menfaat beklentisi olmaksızın karşılıksız Allah için sevmek ve
sevilmenin adı bir sevgidir bu.
Anlaşılan sevgi asla dünyevi menfaat kabul
etmeyen bir iksirdir. Öyle ki, Allah Teâlâ bu manada Peygamberimize:
-Ey Habib’im! Dile ne dilersen dile
diye çağrı yaptığında, Efendimiz (s.a.v)’in talebi şu olmuştur:
-Allah’ım sevgini, Seni sevenlerin
sevgisine ulaştıracak amellerin sevgisini diliyorum. (Tirmizi)
İşte hakiki sevgi, nübüvvet kokusu bu sevgide
gizlidir.
Vesselam.





