28 Ocak 2020 Salı

NE MUTLU MURAD MÜRŞİT BULANA



       NE MUTLU MURAD MÜRŞİT BULANA
            SELİM GÜRBÜZER
       İnsanlar çeşit çeşittir. Peygamberler, velilerde keza öyledir.  Nasıl ki beş parmağın beşi bir olmadığı gibi peygamberler, sahabeler, tabiinler, âlimler ve velilerde kendi aralarında eşit değildir. Yani kendi içinde derece derecedirler. Mesela velilere bir bakıyorsun kendi içlerinden bu güne dek sayılamayacak kadar çeşit çeşit halife, çeşit çeşit evliya ve çeşit çeşit irşad edici mürşid çıkardıklarını müşahede edebiliyoruz.  Ve bu çeşitlilik içerisinde öyle veliler vardır ki sadece kendi ev hanesini irşad ettiğini, öyle veliler vardır ki sadece kendi köyünü irşad ettiğini, öyle veliler vardır ki sadece kendi memleketini irşad ettiğini, öyle de veliler de vardır ki tüm bunların üstünde umumu kapsayacak derecede irşad dalgası oluşturduğuna şahit olabiliyoruz.  Tabii durum vaziyete şahit olduk diye buradan veliler arasında ki derece farklılıklarını da biliyoruz manası çıkmasın. Hiç kuşkusuz Allah katında hangi velinin daha üst derecede olduğunu biz bilemeyiz. Ancak bildiğimiz şu dur ki, bir insan kelime-i şehadet getirip iman etmesiyle birlikte veliliğin ilk derecesine adım atmış olacağıdır. Sonraki diğer basamaklara adım atması artık kişinin kendi şahsi gayreti ve kabiliyetine bağlı olarak ulaşılabilecek basamaklardır. Besbelli ki hangi velinin hangi derecede olduğunun kıstası o velilerin Allah yolunda ne ölçüde imkân ve kabiliyetlerini kullanabildikleri neticesinde ortaya çıkacak bir durumdur. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an’da; “Baksanıza biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır” (İsra/20) ve  “Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır” (Ahkaf/19) diye beyan buyurduğu ayetler bu tür derecelendirmelerin varlığına işarettir. Dolayısıyla bir velinin diğer veliye göre derecesinin ne olduğu noktasında Yüce Allah öncelikle veli kullarının çabalarına bakaraktan lütfu ve inayetiyle belirlenmesi gayet tabiidir.  Keza İmam-ı Rabbani (k.s)’ın bu zikredilen ayetlerin mana ve ruhuna uygun olarak  “Ne mutlu murad bir mürşid bulana” diye beyanda bulunması da son derece gayet tabii bir durumdur.  Dikkat ettiyseniz İmam-ı Rabbani (k.s) ‘Ne mutlu muradı olana’ demiyor, ‘Ne mutlu murad bir mürşid bulana’ diyor. Dahası mürşidinde derece bakımdan murad olanını aramamızı öneriyor bize hep.
          Madem herkesin bulunduğu konuma göre her şeyin murad olanı teşvik görüyor,   o halde bizimde murad bir sofi olmamız icab eder.  Her ne kadar arzulanana, yani murad edilene ulaşamasak da yeter ki temel gaye Allah rızasını kazanmak olsun, bu niyet üzere olmamız bile bize ziyadesiyle yeter artar da. Nitekim bu gözle veliler taifesinin bize yansıyan zahiri haline şöyle göz attığımızda gerçekten ortada ne öyle babadan oğula geçebilecek bir yapılanma söz konusu, ne de birkaç kişinin bir araya gelip ortak kararıyla belirleyebileceği bir manevi makam alma ya da manevi rütbe alma söz konusudur. Tam aksine Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik seyr-u süluk yolunda belli bir çabanın neticesinde ulaşılan manevi çobanlık sorumluluğunu üstlenme söz konusudur. Kaldı ki murad edilen Mürşid-i kâmil hüviyetini kazanabilmek için sırf tasavvufi seyr-u süluk eğitimini tamamlamak da yetmez, buna ilaveten medrese ilmini de tamamlanması gerekir ki gerçek manada Rabbani âlim hüviyeti kazanılabilsin.
          Evet, murad edilen böylesi bir hüviyete ulaşmak, illa ki Allah için hem zahiri hem de batıni ilim sahibi olmayı gerektirir. İşte bu noktada böylesi veliler hakkında ‘Marifet Ehli Başbuğ Veliler’ tanımlamasında bulunursak yeğdir. Çünkü onlar malumat ehli değil,  bilakis şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarından geçerek adını Başbuğ veliler kütüğüne yazdırmış murad mürşitlerdir.  Ki, marifet ehli Başbuğ veli olmak ‘Fenafillâh ve Bekabillâh’ mertebelerine ulaşmayı da gerektirir. Nasıl mı? İşte bu noktada Rabbül Âlemin onları malumat ehlinden ayırıcı vasfını Kur’an’da şu ayetlerle ortaya koyar da: “Allah'tan ancak âlim olanlar korkar” (Fatir/28) ve ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer/9).  
             Hele ki; “iş bilenin kılıç kuşananındır” atasözünün mana ve ruhunu düşündüğümüzde aslında bu ayetlerin özüne indiğimzde ulu’l-emr vasıflandırması da söz konusudur.  Gerçekten de öyle değil mi, murad edilen ulu’l-emr’lik hem bilmeyi gerektirir hem de korkmayı. Düşünsenize sorumluluk yüklenmiş ulu’l-emr (idareci) konumda Allah’tan korkmaz bir aile reisinin ya da bir ülkeyi yöneten liderin iş bilmezliğini düşünün, vay o ailenin haline, vay o ülkenin haline diyebileceğimiz vahim bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
            Malumunuz ulu’l-emr, adı üzerinde emirlik manasına idareciliktir, bu dünyevi de olabilir uhrevi de. Ki; adına ister sultan, ister padişah, ister hakan, ister başkan ister cumhurbaşkanı densin hiç fark etmez bir şekilde dünyevi işler saltanat ya da cumhuru yoldan yürütülürken,  ahiret işleri ise halk arasında ‘üçler yediler kırklar’ diye tabir edilen velayet halkası kanalı vasıtasıyla ruhani yoldan yürütüldüğü muhakkak. Yani bu demektir ki, velayet makamı asla babadan oğula devr olunabilecek bir makam değildir. Eğer böyle bir yetki devri mürşidin elinde olsa, bu yetkiyi sonuçta canından parça sayılan evladına verirdi, belli ki bu velayet halkasında yer almak salih amelle olmakta. Zaten Salih amel neticesinde Allah’ın takdir etmesiyle o halkada yer alındığında bu durumdan ilk başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) üzere Sadatlar ve bağlı olduğu mürşid haberdar olur da.  Ancak bu muştu haberin müjdesinin ne zaman verileceği hemen bilinmez, yukarıda da belirttik ya, bir velinin Allah yolunda imkân ve kabiliyetini ne ölçüde çaba sarf ettiği ölçüsünce bunun zamanı bazen bir sene, bazen on bazen yirmi sene aşkın bir süre neticesinde Allah’ın dilemesiyle olabilecek muştudur bu.  İşte görüyorsunuz her ne kadar ulu’l emr denildiğinde ilk etapta akla dünya liderleri gelse de, kazan ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer birde bunun görünmeyen yüzünde manevi ulu’l emr’lik de varmış. Ki, bir sofi için görünmeyen kısım görünenden daha çok mühimdir. Çünkü dünyevi olan da geçicilik vardır,  uhrevi olanda ise kalıcılık.  Madem öyle, bize kalıcı olana talip olmak düşer. Hatta talip olmak da yetmez,  böylesi yüksek maneviyat donanımlı ulu’l emre itaat etmekte gerekir.
           Öyle ya, hem madem Allah Resulü (s.a.v):Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur” diye buyuruyor, o halde bize sorumluluk sahibi velilere itaat etmek düşer. Sakın ola ki sorumluluk sahibi çobana itaatte neyin nesi deyip es geçmeyelim, bakınız 12 Eylül ihtilal döneminde artık Seyda Hz.lerinin sürgün hayatı bitmişti ki,  malumunuz o yıllar aynı zamanda Menzil’in mekân olarak genişletildiği yıllardı. Yani, bahçe genişletiliyor ve daha nice faaliyetler başlıyor ama bilhassa üzerinde titizlikle durulan bir yer vardı ki, dikkatlerden kaçmaz da. Hiç kuşkusuz burası çoban evlerinden başkası değildi. İşte tam da bu noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu ‘Her çoban sürüsünden mesuldür’ hadis-i şerifini bir kez daha hatırlamış oluruz ki,  Seyda Hz.lerinin niye meslektaşlarını koruyup kolladığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Kaldı ki Allah Resul’ünün bizatihi kendisi de çobanlık yaptığını düşündüğümüzde o’nun varisi hükmünde sorumluluk yüklenen her bir Allah dostunu görüp de itaat etmemek ne mümkün.  Ki, onlar sıradan ulu’l emr çoban değillerdir, Allah indinde her biri Ricalullah, Sıddık, Muhsin, Muttaki, Ebrar, Evliyaullah sıfatında çobandırlar. Kelimenin tam anlamıyla onlar, Peygamberimiz (s.a.v)’in ruhani yönden varisi hükmünde ümmetin manevi cihetten idari sorumluluğunu üstlenen ‘ulu’ul-emr’lerdir.  
           O halde şimdi itaatte neyin nesi diyenlere sormak gerekir, şayet ahretimizi kurtarmak diye bir dert tasamız varsa onlara itaat etmeyelim de, peki ya kime edelim. Her halde bizi yolumuzdan alıkoyacak haramilere itaat edecek değiliz ya,  Allah korusun şaşırıp da yol kesen haramileri kendimize çoban edinirsek ahrette bizim halimiz nice olur,  bunun bedeli çok ağır olacağı muhakkak. En iyisi mi biz Kur’an’da adından “Ricalullah,  Sıddık,  Muhsin,  Muttaki,  Ebrar”  sıfatlarıyla bahsedilen nerede kâmil mükemmel manada murad bir mürşid varsa onları aramaya koyulalım ki şairin dile getirdiği şekilde; gün doğmuş, gün batmış, dünyaya kapalı ahirete açık ebed bizim olsun.
          Şu bir gerçek, aramaksızın Allah dostlarının varlığından sadece cemadat, hayvanat, nebatat, hatta tüm kâinat haberdar olabiliyor. Hatta tüm canlı cansız varlık onların yüzü suyu hürmetine ayakta durduğunun farkında bile. Kaldı ki,  Yüce Allah veli kulunu sever de yarattıklarına bildirmez mi? Bildirir elbet, ama insan bundan istisnadır,  zira aramaksızın doğrudan haberdar edilmek adetullaha aykırıdır. Besbelli ki, insanoğlundan diğer yaratılanlardan farklı olarak arayışa koyulması ve can-ı gönülden talepte bulunması murad edilmekte.
          Velhasıl-ı kelam, insanlar şayet hak ve hakikat yolunda kendilerine ışık kaynağı olacak kâmil bir mürşidi içtenlikle aramış olsalardı, hiç kuşku yoktur ki muradlarına ermiş olacaklardı.
            Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3711/ne-mutlu-murad-mursit-bulana



21 Ocak 2020 Salı

MÜRŞİD BEYATI


                    MÜRŞİD BEYATI
            SELİM GÜRBÜZER
          Adına ister inabe, ister mürşitten el alma, isterse mürşid beyatı denilsin, sonuçta ortada karşılıklı ahitleşmek denen bir manevi bağlılık söz konusudur. Ve bu ahitleşme erkeklerle birlikte icra edildiğinde birebir mürşid elinden tutarak sesli olarak tövbe alaraktan gerçekleşirken, kadınlar söz konusu olduğunda ise bu bey’at birebir olmayacak şekilde perde veya kapı arkasından gerçekleşir. Malumunuz dinimizde mahrem kadınlarla birebir göze gelerekten el vermek caiz değildir. Sakın ola ki “Aman bunda ne var ki, mürşit melek gibidir”  türünden maksadı aşan ifadelerle tâ Allah Resulünden bugüne kadar gelen köklü bey’at geleneği sulandırılmaya kalkışılmasın. Aksi halde şeriata aykırı bir fiili duruma meydan verilmiş olunur. Bikere şeriata aykırı bir durum olmasa başta Peygamberimiz (s.a.v)  mümin erkeklere el verdiği gibi mümin kadınlara da el verirdi.  Hele bilhassa bu hususta Nakşibendî Sadatları hassas oldukları içindir bu yola Allah ve Resulünün hakikatlerinin dışında hiçbir uygulamaya geçit vermeyi kendilerine zül addederler.  Hem nasıl geçit verilsin ki,  bu kapı herkesin kafasına göre hareket edeceği  ‘yolgeçen hanı’ değil ki,  her gelen yeni eklemeler yapma cüretini kendinde görebilsin. Biz biliyoruz ki, bu kapının gülleri böyle bir şeye tevessül etmedikleri gibi bu gibi girişimlere asla müsaade etmezler de. Allah muhafaza ipin ucu kaçırılmaya görsün bu kapıda bid’atlarla baş edemez hale gelir. Dolayısıyla bu kapıda değil bir sofi,  mürşit bile olsa bu yolun ‘adab-usul-erkân’ı neyi gerektiriyorsa sünneti seniyye üzere hareket etmek durumundadır. Zira Nakşibendî tarikatı karlı dağları kaplayan beyaz örtü gibidir, asla leke kabul etmez.  Madem öyle,  bu arada bize düşen görev ise etrafımızdan birileri  ‘Allah dostları melek gibidir, kadınlarla bir arada bulunmasında hiçbir sakınca yoktur’   türünden maksadı aşan sözler sarf ettiğinde buna fırsat vermemek olmalıdır.  Hem mürşid hakkında melek gibidir ifadelerle güzellemelerde bulunmak ya da misyon biçmek kimin haddine, adama hem dönüp demezler mi ”Otur oturduğun yere, bu işlerle uğraşacağına sen kendi derdine yan” diye. Oysa Allah Resulü bu hususta bakın ne beyan buyuruyor; ‘Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkartmanızı sevmem.’
          Şu bir gerçek mürşid elinden tutarak bey’at almak insanı alçaltmaz, bilakis yüceltir.  O tutulan elin sıradan bir el olmadığı şundan belli ki,  tâ kökleri silsile-i şerife yoluyla Allah Resulüne kadar uzanmakta.  Bu bey’at, kimi zaman mürşidin bizatihi bir ucundan tuttuğu sarığa benzer uzun iplikler şeklindeki şeritlerden tutarak da alınabiliyor. Her ne kadar Abdullah Dehlevi Hz.lerinin bir halifesi bu şekilde tövbe verdiğinde tuhaf karşılayanlar olmuşsa da, bir bakıyorsun Seyda Hz.lerinin doğrudan tek tek tövbe vererek değil de alışılmışın dışında aynı anda 10-15 kişiye birden tövbeyle birlikte bey’at verdiğinde de aynı tuhaf karşılamaların yaşandığını görebiliyoruz. Oysa dergâha gelenler eskisi kadar az sayıda değil ki,  cemaat 3-5 misli kat daha da artmış durumda. Hakeza Gavs-ı Sani (k.s) döneminde de bu sayı izdiham derecesinde zirve yapınca ister istemez bu kez aynı anda 200-300 kişiye tövbe verilecek şekilde şeritlerden tutularak bey’at alınmakta. Aksi halde dergâhta ne tövbeyle birlikte bey’at verilmeye fırsat kalır ne de dergâhın diğer hizmetlerine zaman kalır.  Kaldı ki, gelinen noktada günümüzde şeritle bey’at vermek Nakşibendî Tarikatının ikinci meyvesi diyebileceğimiz bir uygulamadır bu.
           Peki, iyi hoşta böylesi bir nimetten istifade etmek isteyip de maddi sıkıntı gibi bir takım sebeplerden dolayı Allah dostunun elinden bey’at alamayanlar ne yapsınlar? İşte Sadat olmak bu ya,  Peygamberimiz (s.a.v)’in “Zorlaştırmayınız kolaylaştırınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifinden hareketle, bizatihi görevlendirdiği vekiller vasıtasıyla taliplilerin bey’atı bulundukları yerlerde gerçekleştirerek bu ihtiyacı giderirler. Böylece bu pratik yöntem sayesinde taliplilerin hevesleri boşa çıkartılmamış olur. Hem niye boşa hevesleri söndürülsün ki, bikere bu iş Allah ve Resulünün işidir, elbette ki beyata talipli olan Fizan’da da olsa,  o emanet bir şekilde yerine ulaştırılması gerekir de. Nitekim Birinci Akabe Beyati ile birlikte Müslümanlıkla şereflenen bir gurup Medineli insan Resulullah (s.a.v)’den beyat ettikleri İslam Dininin vecibelerin öğrenmeleri için bir öğretici istemişlerdi ki,  Allah Resulü bu isteklerini Hz. Mus’ab b. Umeyr (r.a)’ı görevlendirerek yerine getirir. Böylece Hz. Mus’ab b. Umeyr emri yüklendiğinde onlara hem namaz kıldırır, hem Kur’an öğretir, hem de gittiği yerde insanlara İslam’ı tebliğ edip davete icabet etmelerine vesile olur da. İşte dinde kolaylık budur. Yeter ki bir insan gıyabında elinden tuttuğu mürşidini zahiren görmese de vekil vasıtasıyla sıdk ile intisap etsin niyet hayır akıbet hayr olur da. Bu durumda mürşidin dizinin dibinde olmuş ya da olmamış hiç fark etmez önemli olan sıdk ile bağlanmak çok mühimdir. Kaldı ki Sadatlar bir sohbetlerinde “Öyle sofiler var ki dizimizin dibindeler ama bize çok uzaklar, öyle sofiler de var ki bizden çok uzaktalar ama bize çok yakınlar” beyan buyurmakla bir gerçeğe parmak basmışlar da.  Dedik ya,  önemli olan bey’attan ne ölçüde istifade edip nasiplendiğimiz çok mühimdir. Şayet istifade edip nasiplenebildiysek onların manevi şemsiyelerinin altında gölgelenmişiz demektir. Ki, onların şemsiyelerinin altında gölgelenmek aynı zamanda kendimizi şeytandan, nefisten ve kötü arkadaşlardan korumaya almak demektir. Tabii burdan nasıl olsa Sadatların şemsiyesinin altına girip koruyucu zırh edindik diye ibadeti boş vereceğiz anlamı çıkmasın, tam aksine ibadet ve teatimizi daha da artırıp istikametimizi sağlam temeller üzerine oturtma manasına korunmaktır bu. Keza Allah Resulünün beyan buyurduğu üzere “Kalbinde zerre miskal imanı olanın cehennemde azap görse de sonunda cennete girecektir” müjdesi de bizi teat ve ibadetten alıkoymamalı,  bilakis bu müjdeyi daha da çok çalışarak amelle taçlandırılmamız icab eder. Aksi takdirde gerçek imanın tadına varamayız.  
         Şunu unutmayalım ki, mürşidi kâmil’in elinde asla bir sihirli değnek yoktur, o da sonuçta bizim gibi bir insan,  dolayısıyla sofilerine ne imanla göç edeceklerine dair bir vaatte bulunurlar ne de cennet vaadinde. Asla hiçbir garanti sunmazlar. Tam aksine sürekli olarak sofilerine iman,  ihlâs ve itaat üzere olmaları yönünde öğüt verirler. Şayet onca öğüt ve nasihatlere rağmen sofinin gözü hale bir beklenti içerisinde mürşidinin üzerinde ise yapılacak tek bir şey var, o da malum gözünü mürşidinin şahsı üzerine değil, bizatihi takip ettiği Allah ve Resulünün yolu üzerine dikmeli ki,  arzuladığı himmet ya da manevi desteği bulabilsin. Anlaşılan bu yolda çalışan ancak kazanabiliyor, çalışmayansa sadece kendi kendini kandırmış olur.  Hiç yoktan boşu boşuna beklenti içerisine girmek abesle bir durumdur zaten.  Nasıl ki bir insan bu dünyada dünyalık için çaba sarf ettiğinde karşılığında patronunun gözüne girip teşvik primiyle ödülleniyorsa,  aynen bir sofide ahiret için çaba sarf ettiğinde umulur ki karşılığında mürşidinin manevi desteği ve yardımıyla şeytana yem olmadan bu dünyadan imanla göç etmek nasip olur.  Öyle ki böylesi ahretini kurtaracak yardım ve destek çıkıldığında icabında bu durumdan yardım elini uzatanda yardım görende haberdar olmayabilir de.  Zaten haberdar olmaları da gerekmez,  Halik biliyor ya,  bu yetmez mi?  Burada önemli olan Rabbü’l Âlemin dostum dediği bir veli kulunu ölmeden önce kıymetini bilmek çok mühimdir.  Çünkü her kim bir mürşide intisap ederse,  şunu iyi bilsin ki Yüce Allah dostunun ervahını da hemen yanı başında beraberinde halk eder.  Böylece intisab edenin ömür boyu o ervahtan istifade etmesine imkân ve fırsat tanınmış olur. Şayet o sofi bu imkânı değerlendirirse kıymet bilmiş olur,  yok eğer bu imkânı değerlendiremezse pek kıymet bilmiş sayılmaz. Her şeye rağmen yine de Sadatlar kıymet bilmeyen sofilerini bile sekerat anında yapayalnız şeytanla baş başa bırakmayacaklarına inancımız tamdır. Malumunuz sekarat anında mürşidin fiziken bizatihi sofisinin başında bulunması şart değildir,  Yüce Allah’ın sofisi için daha önceden halk ettiği ervahının bulunması kâfidir.
        Evet, şu fani dünyada Allah dostları da olmasa burası çekilecek gibi değil, bu yüzden kendimize bir an evvel nazımızı ve kahrımızı çekecek hakiki dost bir mürşid edinmemiz gerekir. Aksi halde Tövbe Billâh başkaları ne bizim kahrımızı çeker ne de nazımızla oynar. Baksanıza hakiki dost mürşitler habire Mevlana’ca  “Gel, gel, ne olursan ol yine gel/ ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel/Bizim dergahımız ümitsiz dergahı değildir/ yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..” diyorlar.  İşte gerçek manada dostluk budur.  Yeter ki, tıpkı Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi Peygamberimiz (s.a.v)’e delilsiz teslim olurcasına dost edinelim bak o zaman niyet hayır akıbet hayrolur da. Öyle ya Allah Resulü bir gecede Miraç’a yükseldiğini dile getirdiğinde, müşrikler hemen mal bulmuşçasına derhal soluğu Ebu Bekir’in yanında alıp:        
         -Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bir gecede Mekke’den Mescid-i Aksa’ya, Mescid-i Aksa’dan ise göklere yükseldiğini, ordan da tekrar yeryüzüne döndüğünü söylemekte,  buna ne dersiniz?
       Ebu Bekir (r.a) bu ya,  hiç tereddütsüz düşünmeden cevaben:       
       -Saddak (O ne diyorsa doğrudur) der.  
        Ne diyelim,  işte görüyorsunuz şeksiz şüphesiz teslimiyet ve bey’at gerçeği budur. Nitekim o’nun bu teslimiyetinden dolayıdır ki, Allah Resulü onca sahabe sahabe arasında kendine Sıddıkıyet makamında tek dost olarak onu layık görür.  Tabii, Allah’ın Habib’i dost görürde, sahabe boş durur mu,  onlarda her gittiği yerlerde o’nu ‘Ebu Bekir Sıddık’ ismiyle yâd edeceklerdir hep. İşte bu örneklerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki, bizlerde Allah Resulünün varisi hükmünde bir mürşide tıpkı ölü teneşirinde gassal elinde (ölü yıkayıcısı) teslim olur gibi teslim olmalı ki Yüce Allah’ın dostum dediği velilerine dost olabilelim. Aksi halde Allah’tan gayri sahte mabutları, sahte şeyhleri, sahte liderleri, sahte arkadaşları kendimize dost edinmiş oluruz. Nitekim Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda beyan buyurduğu;  “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan edende Allah’a isyan etmiş olur” (Nisa/80) ayetinin yanı sıra keza “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin’(Nisa/59) ayetini birlikte düşündüğümüzde teslimiyetin, beyatın ve itaat etmenin ne demek olduğunu bir kez daha idrak etmiş oluruz da. Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir kölede olsa sizi Allah’ın kitabına göre sevk ve idare ettiği sürece ona itaat ediniz” (Buharı, Müslim, Nesai)  hadis-i şerifi de bu manada düşünmemizi gerektiren bir husustur. Hem nasıl öyle düşünmeyelim ki, Allah muhafaza İslam’dan bihaber bir insana tabi olup itaat ettiğimizi düşünün, bir anda kendimizi tepetaklak halde uçuruma yuvarlandığımız görürsek şaşmamak gerekir. O halde neydik edip sünnet-i seniyye üzerine hayatını yaşayan Rabbani âlimlere tabi olmalı ki istikamet üzere yol alabilelim. Böylece mürşidi kâmili dost edinmekle Peygamber sevgisine ve en nihayet Allah sevgisine ulaşılır da. Malum bu dostluk müntesibin gayretine bağlı olarak bir ömür boyu da sürebilir, hatta bundan öte ahrette de devam edecek dostlukta olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) “ Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmakta çünkü.
          Hazır dostluktan söz etmişken,  şunu da belirtmekte fayda var;  hiçbir dost bir mürşidin elinde ne sevap ya da günah yazma lüksü var, ne de böyle bir yetkisi söz konusudur. Sadece manevi evlat olarak gördüğü sofilerine hak ve hakikati tavsiye etme ve telkinde bulunma hakkı vardır.  Mesela bir mürşidin sofisine yap veya yapma şeklinde telkinde bulunması her daim emir demiri keser anlamında bir ifade değildir,  bilakis iyiliğe teşvik ve tavsiye niteliğinde emir ifadedir bu.  Mürit şayet tavsiyelere uyarsa ne ala, uymazsa kaybeden kendisi olur.  Ki:  bu yolda bir adım atana on adım atarak karşılık verilir. Şayet bir adımda atılmayacaksa ‘yap’ şeklinde ifade edilen emir o sofi için zaten ‘yok’ hükmünde bir emirdir.  Şayet bu emir adım atacak sofiye yönelik bir telkinse elbette ki bu ifade yap hükmünde karşılık bulacaktır. Ki,  karşılık bulan bu emir kipinde bile mutlaka yapacaksın anlamında değil de gücü nispetinde yerine getirme anlamında bir emir kipi söz konusudur.  Şimdi gel de Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın şu sözüne hak vermemek ne mümkün.  Bakın ne diyor: “Bir emir versek imanını kaybedecek çok sofi var..”  Tam da günümüz gerçeğini ortaya döken,   aynı zamanda kulağımıza küpe ve ibret alınması gereken bir sözdür bu.  
          Evet, öyle emir vardır ki demiri keser, öyle de emirde vardır ki, çok fazla bir insan üstüne alıp deşmezse sadece tavsiye niteliğinde kala kalır. Nitekim Resulullah (s.a.v)  Hac farizasıyla alakalı hutbe irad ederlerken adamın biri:
    “-Ya Resulullah! Her sene mi Hac edeceğiz” diye sorar, ama Allah Resulü cevap vermez, susmayı tercih eder.  
        Ancak adam ısrarla aynı soruyu üç kez sual edince en nihayetinde Allah Resulü cevaben şöyle buyururlar:
      “-Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şey yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesai, İbnu Mace)         
          Madem Allah Resulü böyle emir buyurmuş, o halde yapınız ile yapmayınız ibareleri arasında ince ayrıntıları iyi analiz etmemiz gerekir.  Çünkü her iki emir kipi de aynı kapıya çıkmaz. Dolayısıyla bir sofi mürşidinin ‘yapınız’ emir kipi karşısında gücü ölçüsünde elinden geldiği kadarıyla o görevi ifa etme olarak algılaması gerekirken, yapmayınız emir kipi karşısında da derhal o fiili terk etmek olarak algılayıp gereğini yapması gerekir.  Keza bir sofiye mürşidi görev verdiğinde ise durum değişip işi bu noktada hiç tereddütsüz yaparım ya da yapamam şeklinde düşünmeksizin “görev istenmez görev verilir” düsturunca derhal gereğini yerine getirmek olmalıdır. Zaten görevi tereddütsüz bir şekilde üslendiğinde Allah’ın inayetiyle himmette beraberinde gelecektir elbet. Mürşit gerektiğinde sofisiyle istişarede de bulunabilir, öyle ki kendi görüşünden farklı fikir serd eden sofilerden memnuniyetlik duyarlarda. Yeter ki bir sofi fikir beyan ederken samimi olsun sözüne itibar edilir elbet. Zira Ashabı Kiram, Allah Resulüne Allah’a abd olma noktasında ve ibadet hususlarında fikir beyan etmeksizin tam teslimiyet örneği göstermişlerdir,  ama dünyevi işler söz konusu olduğunda,  yani gerek ticaret, gerek siyaset, gerekse savaş gibi konularda bir bakıyorsun görüş belirtmekten geri durmadıklarını pekâlâ görebiliyoruz. İşte ashabın hayatından hareketle, Sadatlarda aynen şayet istişareye konu olan dünya işleriyse hemen işi ehline havale etmekten yana tavır koyduklarını görüyoruz. Doğru olan da budur,  asla bu bilgisizliklerine yorumlanmamalıdır.  
          Velhasıl-ı kelam bey’at istişareye açık, yoruma kapalı olmayı gerektirir. Çünkü birincisinde çokluk içinde birlik vardır, diğerinde ise ayrılık vardır. 

15 Ocak 2020 Çarşamba

BEY’AT

                                                        
 BEY’AT
          SELİM GÜRBÜZER
        Mürşit,  Allah yolunda kendisine tabi olanlara hem veli bir dost hem de öncü bir rehber olmak için vardır. Hani birlikten kuvvet doğar ya,  aynen öyle de bir mürşidin rehberliğinde Allah için yola çıkan kafileyle birlikte seyr u sefer eylemekle büyük bir kuvvet doğacaktır.  Malum, tasavvufta bir mürşidin öncülüğünde kurulan zikir ve hatme-i hacegan halkasının üzerine inen ilahi rahmetten toplu halde istifade etmek esastır. İşte bunun içindir, Allah Teâlâ sadık kullarla beraber olmamızı beyan buyurmaktadır. Madem, Yüce Allah (c.c)  sadıklarla bir arada bulunmazı diliyor,  o halde daha ne duruyoruz,  tez elden gün bugündür deyip bir kâmil mürşide bey’at edip aynı halkada cem olmak gerekir.
          Hele bir mürşid-i kâmilin dizinin dibinde diz çökmeye görelim daha önceden tereddüt ettiğimiz pek çok hususların kafamızdan bir bir silindiğini görürüz. Öyle ki kendimizi yeniden dünyaya gelmiş gibi hissettiğimiz gibi hatta bu arada bir mürşide bey’at etmenin ne demek olduğunu da idrak etmiş oluruz. Nasıl öyle idrak etmeyelim ki,  şöyle kendimize dönüp baktığımızda daha öncesinden hiç böylesine bizi bizden alıp yine bizi kendimize getiren herhangi bir iç dalgalanma yaşamamıştık çünkü.  Şayet dert dava titreyip kendi özümüze dönmekse,  işte öze dönmek bu biat etmenin tılsımında kodlu.  Nitekim o kodun tılsımını ancak o halka içerisinde bulunduğumuz zaman fark edip idrak edebiliyoruz. Tıpkı gezegenlerin güneşin etrafında pervane olup kendi yörüngelerinde seyr u sefer eylemelerinde olduğu gibi bir tılsımdır bu. Öyle ya, gezegenler güneşin etrafında pür dikkat milim sapmadan seyr u sefer eylerde, biz niye bir mürşidin çekim alanında halka olup seyr-u sefer eylemeyelim ki. Ki, seyr-u sefer eyleyeceğimiz halka sıradan bir halka değil,  bilakis bize seyr u süluk yolunun kapısını açacak halkadır.  Bu öyle bir halkadır ki,  gücü etkisinde gizli. Hele bir insan kendini bu çekim gücü etkisinin dışına atmaya görsün sanki gökten bir yıldız kaymışçasına kendini bir anda meteor çukurunda bulur bile. Keza gezegenlerin de güneşin çekim etkisinden sıyrıldıklarını bir düşünün, bir anda kendi yörüngelerinden çıkıp kıyametlerini yaşayacaklardır.  Aynen bir sofide mürşidinin çekim alanının etkisi dışına çıktığında kendi küçük kıyametini yaşayacaktır. Dahası bu hale düşen sofinin kendi nefsinin elinde zebun, şeytanın kucağında ise bir oyuncak hale gelmesi kaçınılmazdır.
          Peki,  yörüngeden ya da halkadan çıkmamak için ne yapmak gerekir?  Elbette ki bir mürşidin elini tutup bey’at aldığımızda verdiğimiz sözün mana ve ruhuna sadık kaldığımız sürece evvel Allah’ın izniyle bizi o halkadan hiç kimse söküp atamayacaktır. İşte, bey’at etmek budur.  Öyle ki, bey’at kavram olarak da derin bir bağlılığı içerisinde barındırır,  dolayısıyla bu bağ nasıl koparılabilir ki.  Kaldı ki o tutulan el,  sıradan bir el değil,  silsile yoluyla elden ele ta Allah Resulüne kadar uzanıp yüce makamlara bizim adımıza arzı endam edilen eldir. Dikkat edin bizim adımıza dedik, çünkü Allah dostları ümmetin kurtuluşu için elimizden tutmaktalar.  Bizde onların elini tutaraktan tıpkı Akabe bey’atı ve Rıdvan bey’atında olduğu gibi sünneti seniyyenin gereğini yerine getirmiş oluruz da. Böylece karşılıklı ahitleşmiş oluruz.
         Evet, öyle kirlenmiş eller var ki; insanı uçuruma yuvarlar, öyle de öpülesi eller vardır ki insanı vuslata erdirir. Anlaşılan her şey tutacağımız ele bağlı olarak hayatımız şekillenmekte. Gönül ister ki; tercihimizi ikinciden yana kullanma istidadı göstersek de durduk yere hayatımızı zindana çevirmemiş olsak. Allah muhafaza kirli ellerden tutarsak vay halimize, yok eğer Allah dostunun elini tuttuysak biliniz ki hayatımızda kendimize yepyeni bir temiz sayfa açmışız demektir. Hele bir sofi, seyru süluk yolunda piştikçe bey’at ettiği zatın ahlakıyla boyanır da. Öyle ya, Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müslüman,  dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kimsedir” diye beyan buyurduğu şekliyle o emin el tutulduğunda hiç kuşkusuz tutan elinde ona paralel olarak emin bir kişi olacağı muhakkak.  Zira bir mürşidi kâmilin alameti sofisinin güzel ahlak haline bürünmesinden belli olur.  O halde güzel ahlak sahibi olmak için ilk evvela tüm geçmiş günahlara tövbe ederekten işe koyulmamız icab eder.
         Şu bir gerçek, şairin “Oluklar çift, birinden nur akar; birinden kir” dediği iki seçenekle karşı karşıyayız. Tercihimiz kirlilikten yanaysa Allah muhafaza şeytana bey’at etmiş buluruz kendimizi,  yok eğer tercihimiz hak ve hakikatten yanaysa başta Allah Resulü olmak üzere o’nun izini iz süren gelmiş geçmiş tüm sadatlara ve sadatların en son halkasında yerini alan diri bir mürşide biât etmiş oluruz. Unutmayalım ki;  şeytan kıyamete kadar boş durmayacaktır, o da kendine göre bir halka oluşturmak için pusuya yatmış durumda. Pusuya düşürdükleri olabildiği gibi düşüremedikleri de var elbet. Mesela şeytan,  peygamberler ve kâmil mürşitleri avlayamadığı içindir onlardan çok sıkıntı çekmekte.  Öyle ki, Allah dostlarının alınlarında parlayan nuru gördüğünde kaçacak delik arar da.  Her şeye rağmen yinede onlar şeytanın hile ve desiselerinden Allah’a sığınmayı ihmal etmezler.
           Malumunuz şeytan her türlü kötülüğe giden yolda azıp sapmışlara rehber olmak için var,  mürşidi kâmil ise iyiliğe giden yolda ümmete rehber olmak için vardır. Öyle ki insanların kalblerine sirayet etmiş her ne kadar kibir, ucub,  riya, haset, gaflet,  dünyalık hırs gibi maraz hastalıklar varsa tüm bu marazlardan kurtulmalarına vesile olmak için varlardır. Şimdi gel de ümmetin kurtuluşu için kendini adayan böylesi mürşidi kâmillere biat etme,  elbette ki bize bu noktada ne mutlu kıymet bilene demek düşer.  
         Tabii kıymet bilenlerin yanı sıra kıymet bilmeyenlerde var maalesef. Neymiş, yok efendim   “Benim aklım bana yeter, onlara bağlanmak da neymiş,  bu düpedüz tapmaktır”   türünden bir sürü aslı astarı olmayan dedikodu laflarla ortalığı bulandırmaktalar. Onlar karalaya dursun,  ne de olsa güneş balçıkla sıvanamayacağına göre bize düşen hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın bir mürşide bey’at ettiğimiz günde verdiğimiz sözün gereğinin icabını yerine getirmek olmalıdır. Biz biliyoruz ki;  mürşide biat etmenin akabinde aldığımız her bir adab ve talimatlar bizim için birer kurtuluş hükmünde derde deva reçetelerdir.  Malumunuz kalbin ilacı zikirdir. Zaten bir mürşid-i kâmilde taliplerine sırasıyla adım adım kalb zikri (lafza-i celal zikri),  letaif zikri, Nefy-u isbat zikri vererek tedavi etmekte. Böylece Allah yolunda müridinin seyru sülukunun tamamlanması hedeflenir de. Şimdi sormak gerek, onca taliplerine verilen adab ve talimatların neresinde bir mürşide tapınma söz konusudur,  tam aksine seyr u süluk idmanının başından sonuna dek devamlı ‘Allah’ adını anmak söz konusudur.  Burada mürşidin rolü Allah’a giden yolda sadece kılavuz olmaktır, hâşâ kendine taptırmak değildir.   Böylesi rehberlere can heyran elbet. Hem onlara can hayran, can kurban olmamak elde değil ki.  Bakın,  Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu hususta ne buyuruyor:    
        “-Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cibril-i Emine;  Ben o kulumu sevdim sende sev, Cibril de sever. Sonra sema ehline kelam ederek;   Haberiniz olsun o kulumu sevdim, onu sizde sevin der, gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı muhabbet hâsıl olur.”
         Mademki Allah katında sevilmişler, o halde böylesi Salih kullar hakkında ileri geri laf etmeye kalkışıldığında bunun hiç bir şaka götürür yanı yoktur, buna tevessül eden her kimse şunu iyi bilsin ki bizatihi kendi kendisinin kuyusunu kazmış olur. Ki;  Allah dostları kınından çıkmayan kılıç gibidirler,  elbette ki çok üstüne gidilmezse kılıç kınından çıkmayacaktır. Ama kınına dokunduklarında bu kez zülfü yara dokunmuş olunur ki,  bunun bedeli çok ağır olur da. Çünkü Allah’ın dostum dediği kulu incitmek Allah’ı incitmek olur ki, hiç kuşkusuz er geç Allah’ın hışmına uğraması mukadderdir. Hani halk arasında ‘adam belasını buldu’ diye söylenen bir söz var ya,  aynen bu söz dönüp dolaşıp Allah dostlarını incitenleri de bulur.  Hele ki, alaya alınmak istenen, hakkında ileri geri konuşulmaya kalkışılmak istenen bir Allah dostu ise aman dikkat,  bu tip ortamlardan uzak durmakta fayda vardır.  Çünkü sadatlar münkirlerden şeytandan kaçar gibi kaçın diyorlar, aksi halde sofinin kendiside çok büyük zarar görür.
         Mürşid-i kâmil, Allah yolunda sadece rehber olmanın ötesinde aynı zamanda irşat edici bir davetçidir.  Her kim irşad edicinin davetine icabet ettiyse ne ala,   davete icabet etmeyip sadece saygı duymakla yetinirse bu durumda mazur görülebilir,  yok eğer daveti elinin tersiyle reddetmesi bir yana bir de bunun üstüne üstük münkirlik etmeye kalkıştığında o insanın vay haline,  yani münkirliğinin neticelerine katlanmak durumdadır. Sonuçta münkirlik ettiği insan sıradan bir insan değil ki,   Allah’ın sevdiği kullardan bir zattır o.  Hadi davetine icabet etmedi, tercihidir deyip bunu anlayabiliyoruz,  kaldı ki bu yolda zorla insanı halkaya dâhil edende yok zaten.  O halde münkirlik yapmakta ne oluyor.  Hiç kuşkusuz bu durumda o münkirin zelil hale düşmesi kaçınılmazdır.  Nitekim Yüce Allah (c.c) bu halde olan insanların akıbetini şöyle beyan eder de:  “Onlara; Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafıkun/5)
         Şu bir gerçek yalnızlık sadece Allah’a mahsustur,  şayet aciz kullar olarak her şeyin üstesinden tek başımıza geleceğimize inanıyorsak,  biliniz ki çok büyük yanılgı içerisindeyiz. Yanıldığımızın bariz delili şudur ki,  Rabbul Âlemin bu hususta şöyle beyan buyurmakta: “Ey İman edenler! Hep beraber Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur/31)  Hakeza çobansız kalmakta ısrarcı olmakta büyük bir yanılgıdır. Çobansız sürüyü kurt kapacağı malum. O halde çobansız tek başına yaşamak veya topluluktan uzak kalmakla nelerin kaybedileceğini bir değil bin düşünmemiz icab eder. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz  (s.a.v) bu konuda; ‘Şüphesiz Allah, ümmetimi delalet üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider’  diye beyan buyurmakta.
         Öyle anlaşılıyor ki bir çoban etrafında cemaat halde yaşamaya karar verdiğimizde ilk olarak tövbeyle yola baş koymalı ki kendimize bir temiz sayfa açmış olalım.  İslam ahlakı da her hayrın başında ve sonunda tevbe etmeyi gerektirir zaten.. Bakın Rabbul Âleminin bu hususta ne buyuruyor: ‘Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler de Resul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.’ (Nisa/649)  
        Hiç kuşkusuz Allah Resulünden sonrada tövbe kapısı kapanmayacak,  hayat devam ediyor çünkü. O’nun varisi hükmünde Rabbani âlimler ne güne duruyor,  kıyamete kadar bu tövbe ve bey’at kapısını devam ettireceklerine inancımız tam da. Bakmayın siz öyle tövbe almayı Hıristiyan papazların vaftizine benzeten bir takım kendini bilmezlerin densiz laflarına,  onlar karalaya dursun,  en iyisi mi biz işimize bakıp kadın erkek, çoluk çocuk genç ihtiyar demeden Yaradanımız’ın şu çağrısına kulak verelim. Bakın, Allah Teâlâ elçisi kanalıyla kullarına nasıl bir çağrıda bulunuyor: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar beyat için sana geldiklerinde beyatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir” (Müntehine/12).  
            Velhasıl-ı kelam,  Yüce Mevla’mız bey’at hakkında: “Resulüm! Hem kendi kusurun hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et” (Muhammed/19), “Resulüm sana biat edenler hiç şüphesiz Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim yaptığı ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kimde Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse Allah ona en büyük mükâfat verecektir” (Fetih/10) diye beyan buyurmakla başsız olunamayacağının işaretini vermiştir.
            Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3683/beyat

8 Ocak 2020 Çarşamba

VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ

                           VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ  
              SELİM GÜRBÜZER     
                                                        
          Takdir edersiniz ki, Allah dostları Allah’a gidilen yolda sadece vesiledirler. Bunun dışında misyon biçmek başta onlara haksızlık olur elbet. Bakınız Hz. Âdem (a.s) cennet yurdunda yasaklanmış ağacın meyvesini yediğinde kendini bir anda dünyaya inmekte buldu. Ta ki dünya sathında Resul-i i Ekrem (s.a.v)’in ismini vesile edinerekten Allah’tan af diler ancak o zaman tövbesi kabul ediliverir. Elbette ki tevbesi kabul görür, çünkü Yüce Allah (c.c)  tüm âlemleri Habib’inin yüzü suyu hürmetine yarattı. Hiç kuşkusuz O’nun isminin geçtiği her mekân ve zaman diliminde iman etmiş hemen herkes payına düşen rahmetten istifade eder de. Nitekim Yüce Allah (c.c) Âdem’i yarattığında “İzzet ve celalime yemin ederim ki,  O senin zürriyetinden gelecek en son peygamberdir. Eğer O olmasaydı seni yaratmazdım”  diye ferman buyurması bunun en bariz göstergesidir zaten. Yine Yüce Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim’de Habib’inin kıymetini şöyle beyan eder de: "De ki, eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (Al-i İmran 31)
          İşte yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden yola çıkarak dualarımızda Habib’inin şefaatine nail olmak için tevessülde bulunuruz da.  Niye derseniz,  çünkü O bizim Allah’a vasıl olmamıza vesile olacak baş tacımızdır.  Hatta vasıl olmamızda bize vesile olacağımıza inandığımız peygamber varisi hükmünde ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimlerde buna dâhildir.
         Evet, sakın ola ki vasıl olmak da neymiş deyip es geçmeyelim,   Şayet teğet geçersek vesilelere de başvurmaktan imtina ederiz, kendi bildiğimizi okuruz habire. Oysa vesile arayışına koyulmadan vuslata yol alınmayacağı aşikâr. Üstelik vesile arayışı tevessülüde kendi içinde barındıran bir köprü bağdır.  Öyle ki bu köprü bağ olmadan, Allah’a vasıl olunmaz da.  Malumunuz tevessül şefaatini istemek demektir. Delil mi? Bizatihi Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatten bahsetmiş olması delil olarak yeter artar da.  Şefaatten maksat ise Allah Teâlâ’ya can-ı gönülden münacat edip ümmetin kurtuluşuna vesile olmaktır. İşte bu manada Peygamberimiz (s.a.v)  kıyamet günü bilhassa ümmeti için şefaat yetkisini kullanacağını hadis-i şeriflerinde bildiriyor da.  Hele ki ümmetinden kurtuluş ümidi kuvvetle muhtemel olan bir ferd: ''Ya Resulallah, bana şefaat et'' dediğinde, Allah'ın (c.c) izniyle âlemlere rahmet olarak gönderilen rahmet Peygamberimizin hemen devreye girip şefaat edeceğine inancımız tamdır. Dikkat edin Allah’ın izniyle şefaat dedik,  çünkü Allah izin vermediği müddetçe şefaat asla vuku bulmaz.  Hakeza Evliyaların tevessül eyleyip vesile olması da öyledir.  Ki,  tevessül edenin duasının kabul olması tevessül olunanın kerameti olur.  Öyle anlaşılıyor ki vesile olmak ister ister tevessül ister himmet etmek yoluyla olsun hiç fark etmez sonuçta tüm bunların kaynağı ve faili hiç şüphesiz Yüce Allah’tır. Besbelli ki ümmetlerin kurtuluşu noktasında Peygamberler ve Evliyalar kaynak değil, sadece vesiledirler.  Sanmayın ki Peygamberimiz, Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye kaynakta bir anda kesiliverecek. Yok, öyle bir şey, bilakis İmam-ı Gazali Hz.lerinin beyan buyurduğu “ Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır”  (Mişkat)  şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek devam eder de. Hatta kıyamet sonrası da tevessül devam eder dersek maksadımızı pek aşmış sayılmayız. Bakın Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ’ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istigase etmek denir. Ki,   onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika).  Zira Allah’ın hazinesi boldur,  Öyle ya,  peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor,  hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşid-i Kâmillerin var oluş nedeni insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah Dostları, taliplilerine Allah Teâlâ’ya nasıl kul olunacağını, nasıl taat edileceğini ve nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek Allah-u Teâlâ’ya vasıl olmalarına vesile olmak için varlardır.
       Hiç kuşkusuz bir şeye vesile olmak sadece tövbeyle sınırlı değil elbet, daha pek çok durumlarda da vesile oldukları malum.  Örnek mi? İşte Halife Hz. Ömer (r.a),   Yüce Allah’tan yağmur talebinde bulunduğunda Allah Resulünün amcası Hz. Abbas’ı duasına kataraktan vesile edindiğini müşahede ediyoruz. Öte yandan bir bakıyorsun Yezid b. Muaviye’de teberrüken Dahhak bin Esved’i duasına kataraktan vesile edinirken,  yine bir bakıyorsun İmam Şafii’de Bağdat’ta bulundukları sırada İmam-ı Azam’ın merkadına doğru yönelerekten teberrüken onu vesile edinmekte. Nitekim bu husus ‘Hüccetül İslam’  adlı eserde şöyle geçmekte: “İmam-ı Azam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip iki rekât namaz kılarak Allah Teâlâ’ya yalvarıp dileğime kavuşuyorum.”  İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki bir insan Halife Ömer’de olsa, âlim bir zatta olsa teberrüken vesilelere başvurup Allah’tan niyazda bulunabilir pekâlâ. Siz bakmayın öyle vesilelere başvurmak da neymiş diyenlerin çığırtkanlığına,  onlar itiraz ede dursunlar,  bakın İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Şafii ismini anaraktan dua ettiğinde oğlu Abdullah’ta itiraz eder etmesine ama aldığı cevap son derece manidardır:
        “-Bak oğul!  İmam Şafii güneş gibidir, bizim gibi nice yıldızı kuşatır. Onun ismini anaraktan dualarımda vesile edinmeyim de kimi edinim.”
           Tabii burada daha da manidar olan hem dua talep eden ismin hem de duaya katılan ismin, yani her iki isminde mezheb imamı olmasıdır. Aman Allah’ım bu ne güzelliktir, düşünsenize ortada ne tevessül edende ne de tevessül olunanda en ufak bir üstünlük kompleksi söz konusu değildir.  O âlimse bende âlimim denen hadise ancak kibir abidesi sözde âlim müsveddelerinde olur,  ehl-i sünnet âlimlerinin arasında böyle şeyler asla olmaz. Hakeza aynı inceliği, aynı duyarlılığı, aynı hürmeti bir bakıyorsun İmam Ebu’l Hasan Eş Şazeli’nin bizatihi İmamı Gazali Hz.lerinin adını anaraktan Rabbul Âlemi’ne münâcâtında da pekâlâ görebiliyoruz. Dolayısıyla hiç kimse durduk yere ahkâm kesip vesile edinmekte neymiş deyip itiraz etmesine gerek yoktur,  işte görüyorsunuz vesile edinme erdemliliği iki mezheb imamı arasında olduğu gibi iki tasavvufi şahsiyet arasında da yaşanan bir vaka.  Kaldı ki farkında olsak da olmasak da dualarımızda “Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine” diye başlayan ifadelerle dua etmekle aslında bizlerde bir şekilde vesile edinmiş oluyoruz. Besbelli ki vesile edinme hissi yaratılış mayamıza kodlanmış olsa gerek ki dualarımızda ikide bir Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine demekten kendimizi alamıyoruz. Hele birde başlangıçta gayret bizden Tevfik Allah’tandır azmiyle dualarımıza hürmetine ifadelerle kattığımız Allah katında sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, aynı zamanda naz ve niyaz makamında Salih bir zat ise bak o zaman değme keyfine, her an kurtuluşa ve felaha ermemiz imkân dâhilinde diyebiliriz de. Zira Rabbul âlemin bu hususta arayış içerisinde olan kullarını şöyle müjdelemekte bile: “Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na vesile arayın; O‘nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35)
         Mademki, Yüce Allah (c.c) ayet-i celile de  "Sizi Allah'a yaklaştıracak vesileler arayın" buyuruyor, o halde bize vesilelere ve sebeblere başvurmak yaraşır. Hiç kuşkusuz ayette ifade edilen vasıta (vesile) ibaresi umuma şamil ifadedir. Her ne kadar bir takım aklı evveller vesilelere başvurmayı kendine zül addedip Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ cümlesini kendi kafalarınca hareket etmek manasına yorumlasalar da kazın ayağı hiçte öyle değildir. Oysa Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ ifadesi tekil değil çoğul ifadedir. Dikkat ettiyseniz cümlenin sonunda ‘..isterim’ denmiyor, ‘..isteriz’ denmekte. Yani bu ibarede kendi başına buyrukluk ve tek başınalık vurgusu asla söz konusu değildir, tam aksine hep birlikte birbirimizden güç ve destek alaraktan cemaat vurgusu edasıyla Allah’ın ipine sarılıp yardım dilemek söz konusudur. Daha da bundan öte  "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve Sadıklarla beraber olun" (Tevbe 119) ayetinin hükmünce vuslata yolculuk söz konusudur.
       Peki, iyi hoşta  ‘Vuslata hangi sadık dostla vasıl olunur ki’  denildiğinde,  elbette ki Allah’a sadık olan dostla vasıl olunur. Unutmayalım ki, sadık dostu dost edinmek ya da Allah’a giden yolda vesile edinmek asla ulûhiyet edinmek ya da tapınmak değildir, bilakis adetullah ve sünnetullahın gereğini yerine getirmektir.  Zaten vesileler Allah’a giden yolda sadece basamaktır.  Dahası sıçrama tahtasıdır, dolayısıyla bunun dışında özel bir anlam yükleyip ulûhiyet isnad etmek kimin haddine.  Bikere adı üzerinde vesile, yani sebeplere yapışmak manasına tevessülü de içine alan bir kavram.  Keza elle tutulmayan gözle görülmeyen aşk, şevgi, muhabbet gibi sübjektif öğelerin her biride soyut vesilelerimizdir.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Muhabbet sofilerin bineğidir” derken tamda bu hususa dikkat çekmiştir.  O halde daha ne duruyoruz, tez elden Hakka giden yolda muhabbet besleyeceğimiz bir bineğimiz olsun ki,  sevgi halkasına tutunabilelim. Ki, tutunacağımız halkanın baş imamı bizatihi Allah Resulünün ta kendisidir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  “Beni anneniz, babanız, evladınız ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek imanın tadına varamazsınız”  diye beyan buyurmakla kendisinde tecelli eden ilahi aşk ve ilahi sevgiyle ümmetinin yoğrulmasını dilemekte. Hatta dilemekle kalmayıp tükenmek bilmeyen bu söz konusu deryayı umman ilahi aşk iksiri sırasıyla Ashabına, Tabiine, Tebe-i tabii’ne, Rabbani âlimlere ve tüm Ümmet-i Muhammed’e derece derece pay edilir de.  Nasıl pay edilmesin ki, yaradılanı sevmek bir noktada Allah’ı sevmek gibidir. Madem öyle, Yunus’un “Yaradılanı sev,  Yaradan’dan ötürü”  deyişini düstur edinmemiz gerekir.  Öyle ya,  kul olarak şahısların kendisiyle ne alıp verebileceğimiz olabilir ki, bizler ancak şahısların kötü fiillerine buğz edebiliriz, bunun dışında asla.  Dikkat edin şahsına suizanda bulunmuyoruz,  kötü filline buğz ediyoruz, sonuçta hepimiz beşeriz, şahıslar düşer, kalkar da. Malum, bir düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır. İşte buradan hareketle bir insanın kalıbına ya da şahsına değil fiilleri itibariyle iyiliğine muhabbet etmek, kötülüğüne de buğz etmek düşer bize. Zaten İslam ahlakı da bunu gerektirir.  Kaldı ki aklıselim mümin o dur ki; şahısların kendisiyle değil,  hayatını  ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde güzelleştiren insanların takip ettikleri yollarıyla hemhal olandır.  Salih insanların yollarına ram olalım ki,  zikir halkalarına inen rahmetten istifade edebilelim. Bakınız Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ne buyuruyor:
       “-Yeryüzünde zikir meclislerini seyreden meleklere Allah Teâlâ onların halini sorduktan sonra:
     -Sizleri şahit tutarak onların hepsini affettim. Bunun üzerine içlerinden bir melek:
     -Ya Rabb! İçlerinden biri var ki onlarla beraber ama bir ihtiyaç için aralarında bulunuyor, onu da mı affettin?
       Allah Teâlâ:
       -Olsun, onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan asi olmaz, onu da affettim.” (Buharı, Müslim).
        Düşünsenize zikir meclisinde dünyalık beklentisi içerisinde olana bile iyilerin yüzü suyu hürmetine affedilebiliyor.  Ne diyelim işte görüyorsunuz zikir halkalarında bulunmak böyle bir şeydir,  şimdi gel de onlara gıpta etme, ne mümkün. Zikir halkaların sıradan halkalar olmadığı şundan belli ki Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri o halkada bulunanlar hakkında  “En edna bir sofinin mensup olduğu tarikatın Silsileyi Şerife’sine ve kutbu'l aktab kabul ettiği mürşidine muhabbetinden dolayı imanını kurtarabileceğini, günaha girse bile küfre girmeyeceğini” gıptayla dile getirmekten kendini alamamıştır.
         Keza Yüce Allah (c.c) birbirini sevenler için bakın Hadisi Kutsi de ne diyor:
        “-Benim için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu mahşer gününde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim.” (Müslim)
         Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v)  bu hadis-i kutsinin mana ve ruhuna uygun ashabına: ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ (Buharı) diye beyan buyurduğunda, merak bu ya orada bulunan Ebu Zer (r.a)  dayanamayıp şöyle sual eylemeden duramayacaktır:
        -Ya Resulallah! İyi hoşta, bir insan hayırlı bir cemaati sevdiği halde, onlar gibi ya amel etmez ya da güç yetiremiyorsa onun hakkında ne buyurursunuz?
         Resulallah (s.a.v) cevaben şöyle der;
         -Ya Ebu Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.
         Ebu Zer (r.a):
         -Ya Resulallah, şüphesiz Allah ve Resulünü çok seviyorum.
         Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine en nihayet şöyle kelam eyler:
         -Muhakkak ki sen sevdiklerinle berabersin (Buhari).
          Tabii şunu unutmayalım ki,  burada Allah Resulünün kast ettiği sevgi şeklen telaffuz edilen sevgi değildir,   kast edilen ta kalbin derinliklerinde hissedilen sevgidir.  Dahası hiç bir dünyevi menfaat beklentisi olmaksızın karşılıksız Allah için sevmek ve sevilmenin adı bir sevgidir bu.
           Anlaşılan sevgi asla dünyevi menfaat kabul etmeyen bir iksirdir.  Öyle ki,  Allah Teâlâ bu manada Peygamberimize:
         -Ey Habib’im! Dile ne dilersen dile diye çağrı yaptığında, Efendimiz (s.a.v)’in talebi şu olmuştur:
         -Allah’ım sevgini, Seni sevenlerin sevgisine ulaştıracak amellerin sevgisini diliyorum. (Tirmizi)  
         İşte hakiki sevgi, nübüvvet kokusu bu sevgide gizlidir.
         Vesselam.  
  http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3673/vesile-olmadan-vasil-olunmaz

24 Aralık 2019 Salı

TASAVVUFİ ÂDÂB



                                                    TASAVVUFİ ÂDÂB
SELİM GÜRBÜZER
Hani kıssadan hisse almak gerekir denilir ya hep, aynen öyle de aşağıda sunacağımız her bir kıssa tasavvufi âdâbın ne demek olduğunu ortaya koyması açısından fırsat olacaktır elbet.
İşte birinci kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:

Bir adam geldi, Ebû’d-Derdâ’ya ibadet ve taat yaptığım halde hiç tad alamadığından dert yandı. Bunun üzerine Ebû’d-Derdâ şu tavsiyede bulunur:
—Şayet hasta ziyareti yapar, cenazelere katılır ve kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün yumuşamasıyla birlikte derdine çare olacaktır elbet.
Adam denilenleri yapar yapmasına ama yine durum vaziyet aynıdır, kendinde hiçbir değişiklik olmaz, bu durumda tekrar Ebû’d Derdâ’nın kapısını çalıp şöyle der:
— Efendim yine hiç bir değişiklik olmadı, ne buyurursunuz?
Ebû’d-Derdâ bu kez şu tavsiyede bulunur:
—Hasta ziyaretine gittiğinde şayet kendini hastanın yerine koyarsan, cenaze defnedildiğinde şayet kendin defnedilmiş gibi düşünürsen, kabir ziyareti yaptığında şayet mezarda yatan mevta kendinmiş gibi hissedersen, işte ancak o zaman yapacağı ibadet ve tatlarda huşu elde edebilirsin.
Gerçekten de adam Ebû’d-Derdâ’nın tarif ettiği ‘âdâb-usul-erkân’ üzere hareket etiğinde kendinde bir takım değişiklikler olup olduğu ibadetlerinde huşu halini yakalar da. 
İşte ikinci kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:
Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’e sürekli bir zattan bahsettiklerinde en sonunda dayanamayıp şöyle der:
— Madem öyle hadi gidelim, o zat neymiş bir görelim der.
Gittiklerinde, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) o övdükleri zatın âdâba mugayir bir vaziyette camiye girişini gördüğünde hemen orayı terk ediverir.
Tabii, merak bu ya, etraftan neyin nesi diye sorduklarında, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) cevaben şöyle der:
— Baksanıza şu övdüğünüz adamın haline, İslam’ın en basit âdâbını bile uygulamaktan aciz biri. Birde kalkmış bana habire onu övüp duruyordunuz. Şimdi sorarım size, bu adam camiye sağ ayakla girileceğinin adabını da mı bilmez. Siz siz olun bir daha böylelerine asla itibar etmeyin.
İşte üçüncü kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:
Malum, Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi’miz var ya, kendisi Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğuna koyulduklarında tam Medine’ye yaklaşacakları sırada gördüğü lüzum üzere uykuya dalmış Paşayı ‘Terki edepten sakın, burası Rasulullah’ın beldesidir…’ manasına gelen beyitleri okuyarak uyandırır.
Paşa uyanır uyanmasına uyanır ama doğrusu sormadan edemezdi:
—Allah aşkına sen ne vakit fırsat bulup yazdın da şimdi bülbül gibi bunları bana şaklıyorsun? 
Nabi:
—Paşam inanın şu an içimden geldi, böyle okudum.
Paşa nezaketen şöyle der;
— Madem öyle, bu okuduğun aramızda sır kalsın.
Amma velâkin kafile iyiden iyiye Medine’ye yaklaştığında müezzinler minarelerden Paşanın aramızda kalsın dediği o beyitler minarelerden müezzinler tarafından okunduğunda ortada artık sır mır kalmayacaktır.
Tabii, hem Paşa hem de Nabi bu durumda şaşkındırlar. Hemen Mescidi-i Nebevi ’de kıldıkları namazın akabinde ilk işleri müezzini sıkıştırmak olacaktır:
—Allah aşkına söylesenize o beyitleri nereden öğrendiniz de okur oldunuz?
Müezzin cevaben şöyle karşılık verir:
—Merakınızı anlıyorum. Ancak bu gece garib bir şeyler oldu. Öyle ki, Resul-i Ekrem (s.a.v) müezzinlerin rüyasına girip şöyle buyurdular: Biliniz ki, ümmetimden Nabi isimli biri ziyaretime gelecek. Onu bizatihi benim için yazdığı şu beyitleri okuyarak karşılayın. İşte yücelerden gelen bu emir üzere bize de okumak düştü elbet. 
İşte Nabi, bu ya, müezzinin ağzından çıkan Peygamber övgüsü sözler karşısında ‘ben kim övgüye mazhar olmak kim hissiyatı içerisinde kendinden geçip bayılır da. İşte edeb, âdâb, hayâ budur.
İşte dördüncü kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:
İmam Malik Medine-i Munevvere’de bulunduğu sürece hayvana hiç binmezmiş. Kendilerine bunun nedenini sorduklarında cevaben şöyle der:
—Rasulüllah (s.a.v)’in bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten hayâ ederim.
Hakeza Ulu Hakan Sultan Abdülhamit Han’ın Hicaz demiryolu projesinde dikkat çeken özellikli bir ayrıntı vardı ki, tıpkı bu da İmam Malik hassasiyetinde olduğu gibi projenin Medine’ye yaklaşan kısmında Efendimiz (s.a.v)’in merkadına hürmeten tiren şehre gürültüsüz girsin diye raylara keçe döşenme inceliğinin düşünülür olmasıdır. Ne diyelim, işte hassasiyet, işte incelik, işte âdâb, işte hürmet budur. Yine Osmanlının Kâbe’nin etrafındaki revakları Kâbe duvarını geçmeyecek şekilde alçakta yapması da bir bambaşka düşünülmüş incelik ve hürmetin göstergesi şahika bir eserdir. 
Anlaşılan o ki; ‘âdâb-usul-erkân’ her alanda uygulanması gereken bir husus. Madem uygulamak gerekiyor, o halde ilk evvela uygulamasını kendimizden başlayıp sonrasında hayatımızın her alanını ‘âdâb-usul-erkân’ üzerine tanzim etmekte fayda var. Şayet edebi olmayan adapsızlardan, adabı olmayan edepsizlerden olmak istemiyorsak ‘adab-usul-erkân’ üzere hayatımızı idame etmeye mecburuz da. Keza aynı mecburiyet ‘necip bir millet’ olmak içinde geçerli bir kaidedir. Aksi halde edebi olmayan bir milletin edebiyatı da olmayacağı muhakkak. Örnek mi? İşte atalarımızdan bize yadigâr kalan o müthiş edebi eserlerin her biri millet olmanın en bariz örneğini gösterir zaten. Nitekim gelinen noktada şuan halen edebiyattan söz edebiliyorsak hiç kuşkusuz bunu büyük ölçüde atalarımızdan miras kalan o edebi eserlere borçluyuz. Evet, bizi biz yapan edebi değerlerimizle varız. Yeter ki dilin âdâbı ‘Hakk ikrar eden kelam’ olsun, kalbin âdâbı da ‘ihlâs ve samimiyet’ olsun ‘niyet hayır akıbet hayır’ olur da. Öyle ya, dil her dem Hakkı ve hakikati haykırır, kalbde bunu tasdik ettiğinde, elbette ki akıbet hayrolacaktır. Yok, eğer dil Hakkı söylemez olur, kalpte gaflet deryasında habire yüzüyorsa bizim halimiz nice olur. Yinede her şeye rağmen yeise kapılmamalı, mutlaka bir çıkış yolu vardır elbet. Nasıl mı? Şeyh Ahmed el Haznevi (k.s) bunun çıkış yolunu âdâbtan geçtiğini şöyle ifade eder de: “Şayet bir sofi kendi gücüyle gaflet halini terk edemiyorsa âdâba riayet etsin.” 
İşte görüyorsunuz iş dönüş dolaşıp yine adablara geliyor. Gelmesi de gayet tabiidir. Çünkü âdâblar tasavvufì hayatın olmazsa olmaz şartıdır zaten. Baksanıza Şah-ı Hazne (k.s) üzerine basa basa âdâba riayet edin diyor. O halde açık ya da gizli her ne âdâb, usul erkân varsa bize riayet etmek düşer. İcabında riayet etmekte yetmeyebilir, bizatihi hayatımızın bütün alanına tatbik etmekte gerekir. Şayet kalbimiz kasvet hali bürümüşse biliniz ki adapsızlıktan kaynaklanan gaflet ve delalet söz konusudur. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın kalb zikrinden letaif zikrine geçemeyen sofiler için ‘Gafletle çekme’ demesi bu durumu teyid ediyor. Bu yüzden sakın ola ki ‘âdâb-usul erkân’ ne farz ne de sünnettir deyip hafife almayalım, oysa adablar farz ve sünnetleri hakkıyla eda etmemiz için yardımcı kuvvettir. Daha da üzerine üzerine gidip her bir adabı uygulamakta fayda var. Zira âdâb bu yolun besmelesi gibidir. Nasıl ki her işe besmelesiz başlanmaz ya, aynen öylede tasavvufi hayatta da âdâb olmadan ister cehri ister hafi zikir olsun hiç fark etmez zikre başlanmaz. İlla ki salike öğretilen zikir adabı ne ise o çerçevede zikre başlamalı ki huşu halini yakalayabilsin. Sadece zikirde mi âdâb var, elbette ki bunun yanı sıra Rasulullah’a âdâb, mürşide âdâb, seyyide âdâb, sofiye âdâb, anne ve babaya âdâb gibi hususlarda nasıl vaziyet alınır, nasıl davranmamız gerekiyor tüm bunların her biride birer âdâb olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu sıralanan adabları birini diğerine, diğerini ötekine karıştırmadan her birinin hudutlarını kendi adap sınırları çerçevesinde hürmet edip riayet ettiğimizde ancak o zaman her bir âdâb bir kıymet ifade edecektir. Bu çerçevenin dışında ölçüyü elden bırakmak haddi aşmak olur ki, tamamen bu tasavvufì âdâba ters bir durum ortaya çıkarır. Hani taş yerinde ağırdır denilir ya, aynen öylede her bir âdâb ve her bir hürmete layık kişide yerinde değerlidir elbet. Dolayısıyla bütün Peygamberler bir araya gelse Allah’ın tek bir sıfatına denk gelemeyeceği gibi bir mürşitte ne kadar büyük olursa olsun sahabenin ayağındaki tozu olamayacaktır. Keza bütün seyyidlerde bir araya gelse bağlı olunan bir mürşidin konumu bir seviyede olamayacağı aşikârdır. Çünkü biri feyzinden ve himmetinden istifade edilebilecek irşad edici bir zat diğeri ise peygamber neslinden gelen ehlibeyt bir evlattır. Dolayısıyla ehlibeyt evladı mürşit değilse teslim olmayı gerektirmez, sadece ehlibeytten gelmesi hasebiyle hürmet göstermek kâfidir. Kaldı ki bir salik değil bir seyyid, bağlı olduğu mürşidinin dışında başka bir mürşide de gönlünü kaydırması da tasavvufì adabtır. Aksi halde teslimiyet noktasında mürşidinden istifade edemez. 
Evet, tasavvufta teslimiyette çok mühim bir âdâb. Tıpkı bu Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın müşriklere karşı “O dediyse doğrudur” sorgusuz sualsiz dile getirdiği teslimiyetinde olduğu gibi bir adaptır bu. Ama bu teslimiyet demek değildir ki, istişare söz konusu olduğunda alanında söz sahibi ve liyakat sahibi insanlara ne danışılsın ne de muhabbet duyulsun. Elbette ki teslimiyet noktası hariç bir seyide, bir vekile, bir sofiye kendi hudutları dâhilinde istişarede edilir muhabbet duyulur da. Dikkat edin had hudut dedik, yani âlim âlimliğini bilecek, vekil vekilliğini, sofi sofiliğin bilecek. Bir insan düşünün ki, bilge insan olmasına bilge ama adabı muaşeretten bihaber, elbette ki o bilgelik bir noktadan sonra ona yük olup hiçbir işe yaramayacaktır. İllaki âdâb olması gerekir ki bilgeliği daim olsun. Keza vekil içinde öyledir, tıpkı Peygamberimizin İslam’ın yayılması için naibler görevlendirilmesinde olduğu gibi vekilde sanıldığının aksine mürşidin halefi değil, postacısıdır, yani değim yerindeyse kendisine ne görev verilmişse mektup dağıtmakla görevli bir naibdir. Dolayısıyla bunun dışında vekile özel bir anlam yüklemek haddi aşmak olur. İrşad edici konumda olan sadece mürşid’dir. Ama bu demek değildir ki mürşid irşad edici diye her şeyi bilendir. Oysa bir mürşit ancak Allah bildirirse bilir bunu dışında böyle bir şeyi telaffuz etmek küfürdür zaten. İşte bu ve buna benzer maksadı aşan sözler telaffuz etmek ya da mürşidi adına keşif ve keramet ihdas etmek hem âdâb dışı bir tutum olur hem de mürşide yapılacak en büyük adapsızlık olur.
Hatta seyyidlerden mürşid evladı olanlar var, ama öyle anlaşılıyor ki, Seyyidlere âdâb; Evladı resul olma noktasında saygıda kusur etmemekle sınırlıdır, bunun dışında mürşit evladı diye irşat edici misyon biçmek haddi aşmak olur. İrşat ve teslimiyet noktasında sofiye sadece mürşidinden fayda vardır. Bu nedenle tasavvufi ortamda 'Hazret' ibaresi seyyid için sofi için değil sadece mürşid-i kâmil için kullanılır. Dolayısıyla Seyyidler için illa bir ifade kullanılacaksa da ehlibeyt neslin gülleri çerçevesinde 'Seyyidim' diye hitap etmek kâfidir. Keza sofi içinde kurban demek kâfidir. Öyle ki; her Seyyid mürşit değildir. Evet, ama had hududu aşmak olur, onlara ancak bakılabilir. İşte had hudud bilme adabı budur.
Tasavvufta bir diğer mühim adablardan biride mütevazinliği elden bırakmama âdâbıdır. Müberra dinimizde müminlerin birbirine karşı alçak gönüllü, dışa karşı ise çetin olması esastır zaten. Dolayısıyla Allah için kardeşlik hukuku çerçevesinde birbirimizi uyaracağız ama bu uyarı birbirimizi incitmeyecek türden olmalıdır. Hem kaldı ki İbrahim (a.s) bir peygamber babası olarak kurban olarak adadığı İsmail için 'Ey oğul! Allah için yat kurban ol ki, bıçak bile senden incinmesin' demişken biz nasıl olurda birbirimizi incitebiliriz ki. Allah korusun şayet bir gönül incitirsek bir gün bir bakmışsın bizi de inciten olmuş. Malumunuz gönülleri kazanmak hususunda bugün olmuş halen hafızalarımızdan taptaze bunun en çarpıcı örneği Seyda Hz.leri var önümüzde. Öyle ya, Seyda Hz.leri şayet inciten olsaydı Menzil gelinen bu noktada bu denli dolup taşar mıydı? Keza babası Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’de kendi irşat döneminde öyleydi. Nitekim baba Gavs kendi irşat döneminde sofilerini sürekli olarak “Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söver” şeklinde uyarmış bile. Böylece baba oğlun gösterdiği bu gönül fethi sayesinde Nakşibendî yolunun adabları Gavs-ı Sani (k.s) döneminde daha da bir tavan yapıp, bu yolun adabları insanlara sevdirilmiş oluyor. Tabii bu yolu sevmek iyi hoşta, ancak burada dikkat etmemiz gereken bir başka adab var ki, o da 'Benim yolum doğru, seninki yanlıştır' deme handikabına düşmemek adabıdır. Nasıl ki Kâbe’ye giden yollar farklı olsa da, sonuçta aynı noktada buluşulmakta ya, Saadatlarda aynen tamda bu örnekten hareketle sofilerine şu öğütte bulunmuşlardır: “Her kim başka bir tarikatın mensubuyla bir araya geldiğinde kendi mürşidini ve meşrebini anlatmak yerine onun mürşidini ve meşrebini konu edinsin.” Besbelli ki Nakşibendî Sadatları her türlü taassuba mahal bırakmaksızın herkesin yolu kendince güzeldir ilkesini âdâb edinmişler. Madem öyle, Sadatın öğütlerine kulak verip durduk yere hiç kimsenin muhabbetiyle meşrebiyle oynamamak düşer bize. 
Evet, Allah için mürşidi sevmek güzel bir duygudur elbet, ancak âdâb olmazsa bu güzel hissiyat neye yarar ki. Bakın, İmam-ı Şarani (k.s) bu hususta ne diyor: “Sofi mürşidinin gerek huzurunda gerekse gıyabında âdâb üzere olmalıdır. Hatta evine gittiğinde de mürşidinin tarafına ayağını uzatmamasında fayda vardır.“ Ki; burada bahse konu olan sıradan biri değil, dikkat ettiyseniz bizatihi Peygamber varisi kâmil mürşitten söz ediliyor, elbette ki gıyabında da olsa hürmete layık olması gayet tabiidir. Örnek mi, işte Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s) bunun en bariz örneği zaten. Öyle ki, Gavs Hz.leri sırtını hiçbir surette asla Suriye’ye doğru dönmediği gibi ayağını da o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne (k.s) vardı. Nitekim bir gün Gavs-ı Bilvanisi (k.s) abdest alırken on altı defa adeta hop oturup hop kalkıyormuş. Tabii, sofiler merak edip bu ne iştir diye sorduklarında şöyle der:
— Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl olurda rahat rahat oturup abdest alabilirim ki.
Malum, birileri yine o bildik algı operasyonlarıyla üstlerine ne vazifeyse durup dururken Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ta milletvekili olmadan önceki yıllarda Şahı Hazne’nin meşrebi üzere olan bir zatın elini öpmesini ellerine dillerine dolamaya kalkışmışlar. Oysa kendilerinin mesele olarak gördüğü el öpmeyi Gavs Hz.leri bizatihi Şah-ı Haznenin görmek için Suriye sınırından mayın tehlikesini göze alaraktan defalarca ziyarette bulunarak icra etmişte. Şimdi sormak gerekir, Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri gibi bir zat bile değil mürşidine, mürşidinin çocuklarına bile âdâb göstermekten imtina etmemişken, bir devletlû hürmet etmiş çok mu? Kaldı ki âlimin elini öpmek insanı küçültmez, bilakis yüceltir de. Nitekim Yavuz Sultan Selimin bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur kaftanını ilme hürmeten saklaması bunu teyit eden bir durumdur.
Yine bir dikkat çeken bir başka adab ise mürşit-halife ilişkisinde görülür. Şöyle ki, Gavs-ı Sani (k.s) asla Seyda (k.s)’ın bulunduğu mekânda ziyaret vermezdi. Seyda (k.s)’da babası Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüseyni yanında öyleydi.
Velhasıl kelam, yukarıda verilen örneklerden de anlaşıldığı üzere âdâb konusu çok mühim konu. Zira İmam Malik, İmam Şafi'nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmi yıl içerisinde hocası ona on sekizi adap ve edepten ders veriyor, son iki senesinde ise ilimden bahsediyor. Derken İmam Malik yıllar geçtikten sonra hayıflanıp ‘Keşke İmam Şafii; son iki yılında da edepten adabtan bahsetseydi’ demekten kendini alamaz da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz bu müthiş sözlerin dışında başka söze ne hacet var ki, âdâbın bu denli mühim bir konu olduğu bu sözlerde ziyadesiyle mevcut zaten.
Vesselam.